Mustafa Özbağ Efendi hazretleri, 2018 yılında Karabaş-i Velî Tekkesi’nde akdolunan bu 4. sohbet-i şerîfinde, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in “Ümmetimi üç şey bozar: para, makâm ve kadın” hadîs-i şerîfini tafsîlâtıyla izah etmiş; buradaki “haram para”, “ehliyetsiz makâm” ve “fuhuş” kastının ne olduğunu beyan buyurmuştur. Ardından Mesnevî-yi Şerîf’teki “nefis taş ve demirden yapılmış çakmaktır, put ise kıvılcımdır” temsîline dönülmüş ve “nefis” kelimesinin Kur’ân-ı Kerîm’deki sekiz farklı mânâda kullanıldığı — (1) Cenâb-ı Hakk’ın zâtı mânâsında (Tâhâ 41, En’âm 54, Hadîs-i Kudsî), (2) insan bedeni (Yûsuf, Mâide 32), (3) cins-tür (Tevbe 128, Nahl 72), (4) şahsın zâtı (Bakara 123), (5) ruh (Zümer 42), (6) kalp-gönül (A’râf 205, Bakara 235), (7) gönül zenginliği (hadîs-i şerîf), (8) nefs-i hevâniyye (Furkân 43 — “nefsânî arzularını kendisine ilâh edinen kimse”) — tafsîlâtıyla beyan edilmiştir. Lât-Menât-Uzzâ üç putunun bugünkü karşılıklarının (menât=haram para, lât=ehliyetsiz makâm, uzzâ=fuhuş) her mü’minin iç dünyâsında yaşadığı gerçeği izah edilmiş; sosyal medya, aile içi iletişim çöküşü, zina suçunun 10 yılda %732 artışı, Müslüman görüntüsündeki kimselerin fuhuşa düşmesi gibi güncel problemler tenkit edilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de Yûsuf aleyhisselâm-Züleyhâ kıssasındaki “nefsimden murad almak istedi” beyânının nefsin “beden” mânâsı olduğu, Lât-Menât-Uzzâ’nın Kur’ân’da “kendi nefislerini dâhi kurtaramazlar” (Enbiyâ 43) âyetiyle “nefis” olarak tanımlandığı izah edilmiştir. Sohbetin sonunda “Edip Yüksel” adlı kişinin 19 rakamı üzerinden Kur’ân-ı Kerîm’in Tevbe sûresi 128-129. âyetlerini inkâr ettiği ve namazın sünnetlerini kabul etmediği şiddetle reddedilmiş, Hz. Peygamber’in “gözümü açıp kapatıncaya kadar beni nefsime bırakma” duâsı ve “küçük cihâddan büyük cihâda dönüyoruz” hadîs-i şerîfi hatırlatılmıştır.
“Ümmetimi Üç Şey Bozar: Para, Makâm ve Kadın”
Efendi hazretleri sohbete, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in meşhûr hadîs-i şerîfi ile başlamıştır: “Ümmetimi üç şey bozar: para, makâm ve kadın.” Bu hadîs ümmetin târih boyunca düştüğü en büyük üç tuzağa işâret eder. Ancak Efendi hazretleri hemen ikâz etmiştir: Buradaki “para”, “makâm” ve “kadın” mutlak kötü değildir; belli bir mahiyet taşıyan kısımları kastedilmektedir. (1) Paradan kastı haram paradır — faiz, rüşvet, yolsuzluk, haram ticârettir. Helâl ticâret, sanat, ziraat, sınâî kazanç haram değildir; İslâm helâli haram etmez. (2) Makâmdan kastı ehliyetsiz makâmdır — liyâkat ve yetkinlikle değil, tanıdık ve iltimâsla elde edilen makâmdır. Bir kimse ehliyeti ile, gücüyle, sınâvla veya hizmetle bir makâm elde etmişse ve o makâmda Kur’ân-Sünnet çerçevesinde iş yapıyorsa, İslâm’ın onunla uğraşması yoktur. (3) Kadından kastı ise nikâha dayanmayan haram ilişki — yâni fuhuştur. Helâl nikâh İslâm’ın teşvîk ettiği bir hayat değeridir. Efendi hazretleri bu üç tuzağın Âdem aleyhisselâm’dan bu yana bütün insanlığı imtihân ettiğini ve bütün peygamberlerin kendi lisanlarıyla “bizim ücretimizi Allâh verir” (Sâffât, Şuarâ ve diğer sûrelerde mükerrer) âyetiyle bu fitnelerin dışında kaldıklarını beyan buyurmuştur.
Şeb-i Arûs Turnesi: Tekirdağ-İzmit-Bursa-Gelibolu-Gemlik-İzmir-Afyon
Efendi hazretleri bu sohbetin arasında Şeb-i Arûs programlarının yoğun turnesini hatırlatmıştır: “Bu arada Perşembe günü akşam da söylemiştim, şimdi de söyleyeyim: Şu ana kadar olan Şeb-i Arûs etkinliklerimize katkıda bulunan, gelen semâzenlerinden, mıtrıbândan, diğer kardeşlere kadar hepsine de ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Gerçekten Tekirdağ, ardından İzmit, ardından Bursa, ardından Gelibolu, ardından Gemlik, bugün gündüz bayanlarımız vardı. Şu ana kadar olan performanslardan dolayı bütün emeği geçen, katkıda bulunan bütün kardeşlere gerçekten gönülden teşekkür ediyorum. Yarın İzmir var inşallâh. Gaziemir’deki, İzmir’deki pırramı da atlatınca bitmiyor o tespih tanesi gibi. Allâh izin verirse onun sonunda Afyon var inşallâh.” Bu turne listesi, Tasavvuf Vakfı’nın 2018 yılı Şeb-i Arûs programlarının kapsamını gösterir ve Efendi hazretleri’nin Mevlânâ’nın 745. Vuslat Yıldönümü münâsebetiyle yurt genelinde verdiği çabanın bir yansımasıdır.
Nefis Taş ve Demirden Yapılmış Çakmaktır — Put da Kıvılcımdır
Efendi hazretleri sohbetin ana konusuna geçerek Hz. Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin Mesnevî-yi Şerîf’teki temsîlini tekrar ele almıştır: “Nefis, demir ve taştan yapılan çakmaktır. Put, kıvılcımdır. O kıvılcım su ile söner, fakat taş ve demir (yâni çakmağın kendisi) su ile söner mi? Âdemoğlunda bu ikisi (nefis ve ondan çıkan putçuklar) oldukça ne vakit ve nasıl emin olur?” Hz. Pîr bu mecâzda derin bir hakîkati beyan eder: Nefis tek başına bile dışarıdan gelen bir “şüphe-günah-isyân” kıvılcımını kendi içinden çıkarır. Su ile yani zâhirî ibâdetle dışarıdan gelen kıvılcım söndürülebilir; ama nefsin kendisi çakmak gibi içinde ateş taşıdığı için, su onun içine işlemez. Sâlikin mücâdelesi hep nefis ile olmalıdır — “iki putçukları” yok etmekten önce pınârı kurutmaktır. Efendi hazretleri bu temsîli açtıktan sonra, nefis kelimesinin Kur’ân-ı Kerîm’deki farklı mânâlarına geçmiş ve sekiz ayrı kullanımı örneklerle göstermiştir.
Nefis Kelimesinin Kur’ân’da Sekiz Farklı Mânâsı
Efendi hazretleri, “nefis” kelimesinin Kur’ân-ı Kerîm’de kullanıldığı yere göre değiştiğini ve tek bir mânâya sıkıştırılmaması gerektiğini beyan buyurmuştur. Yoksa, bazı âyetleri okuyan bir cahil “Allâh nefsine uymuş” gibi yanılgıya düşebilir. Sekiz mânâ şöyledir:
- (1) Cenâb-ı Hakk’ın zâtı: Tâhâ 41 “Seni kendim için (nefsim için) seçtim”; En’âm 54 “Rabbiniz rahmet etmeyi kendi nefsine (zâtına) vâcip kılmıştır”; Hadîs-i Kudsî “Kulum beni kendi nefsinde anarsa ben de onu kendi nefsimde anarım.” Bu âyet ve hadîslerdeki “nefis” kelimesi Zât-ı İlâhîyye’yi ifâde eder.
- (2) İnsan bedeni: Yûsuf sûresinde Züleyhâ’nın “nefsimden murâd almak istedi” ifâdesi, Mâide 32 “Kim nefsi (canı) karşılığı olmaksızın bir nefsi (canı) öldürürse” âyeti. Burada nefis “beden, can” mânâsındadır.
- (3) Cins-tür: Tevbe 128 “İçinizden, kendi nefsinizden size öyle bir peygamber geldi ki…”; Nahl 72 “Allâh size kendi nefsinizden (kendi türünüzden) eşler yarattı.” Burada nefis “cins, aynı tür” mânâsındadır.
- (4) Şahsın zâtı: Bakara 123 “O günde hiçbir nefis (kimse) başka bir nefise (kimseye) bir fayda sağlayamaz.” Burada nefis “kişinin kendisi, bireyi” mânâsındadır.
- (5) Ruh: Zümer 42 “Allâh öleceklerin nefislerini (rûhlarını) ölüm sırasında, ölmeyeceklerin nefislerini (rûhlarını) de uykuları esnasında alır”; Şems 9-10 “Nefsini (rûhunu) temizleyen kurtulmuş, kirletip örten ziyân etmiştir.”
- (6) Kalp-gönül: A’râf 205 “Rabbini içinden (nefsinizden) yalvararak ve ürpererek zikret”; Bakara 235 “Allâh içinizden (nefsinizden) geçenleri bilir.”
- (7) Gönül zenginliği: Hadîs-i Şerîf — “Zenginlik, nefis zenginliğidir, yâni gönül zenginliğidir” (Buhârî, Rikâk 15).
- (8) Nefs-i hevâniyye: Furkân 43 “Nefsânî arzularını kendisine ilâh edinen kimseyi gördün mü?” Bu en tehlikeli kullanımdır — hevâ ve hevesini kendine ilâh eden insan.
Cenâb-ı Hakk’ın Zâtı Mânâsında “Nefis”
Efendi hazretleri bu mânânın özellikle önemli olduğunu vurgulamış, zira bazı cahil kimselerin bazı âyetleri okuyarak “Allâh nefsine uymuş” veya “Allâh’ta bize benzer bir nefis varmış” şeklinde yanılgıya düştüklerini belirtmiştir. Hâlbuki Cenâb-ı Hakk kendisini “nefis” kelimesiyle tarif ettiği yerlerde “Zât-ı İlâhiyye” mânâsı kastedilmektedir. Tâhâ sûresi 41. âyet-i kerîmede Hz. Mûsâ’ya hitâben “Seni kendi nefsim için seçtim” diyor — yâni “kendi zâtım için, beni tanıtsın ve bildirsin diye” seçtim. Yine En’âm sûresi 54. âyet: “Rabbiniz size rahmet etmeyi kendi nefsine (zâtına) vâcib kılmıştır” — Cenâb-ı Hakk mü’minlere rahmet etmeyi kendi zâtına vazîfe yüklemiştir. Hadîs-i Kudsî’de ise: “Kulum beni andığında ben kulumla birlikteyim. Eğer kulum beni kendi nefsinde anarsa ben de onu nefsimde anarım” (Buhârî, Tevhîd 43; Müslim, Zikir 2). Burada “kendi nefsimde” demek “kendi zâtımda”, yâni “bendeki sonsuzlukta onu da zikrederim” demektir.
Hz. Âişe Rivâyeti: Peygamber’in Gece Secdesindeki Duâsı
Efendi hazretleri bu bahsi Hz. Âişe radıyallâhu anha’nın bir rivâyeti ile derinleştirmiştir: “Hz. Âişe radıyallâhu anha demiştir ki: Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanında yatıyordum, sonra onu kaybettim. Yanımda olmadığını gördüm ve onu aramaya başladım. Derken o secde hâlindeyken elim onun ayağına değdi. O şöyle diyordu: ‘Allâhım! Senin gazabından rızâna, cezalandırmandan affına ve senden sana sığınırım. Sana yapılabilecek övgüleri saymaya gücüm yetmez. Sen nefsine sena ettiğin gibisin'” (Müslim, Salât 222). Bu muhteşem duâdaki “sen nefsine sena ettiğin gibisin” ifâdesi, Hz. Peygamber’in Cenâb-ı Hakk’ın zâtını “nefis” kelimesi ile ifâde ettiğinin açık delîlidir. Yâni Allâhü Teâlâ kendi zâtını ancak kendisi lâyıkıyla övebilir; kul onun kemâline yetişemez.
“Kulum Beni Kendi Nefsinde Anarsa…” Hadîs-i Kudsîsi
Efendi hazretleri bir diğer hadîs-i kudsîyi de naklederek yaygın bir yanlış çevirisini düzeltmiştir: “Kulum beni andığında ben kulumla birlikteyim. Eğer kulum beni kendi nefsinde anarsa ben de onu nefsimde anarım. Eğer kulum beni bir topluluk içinde anarsa ben de onu, onun beni içinde andığı topluluktan daha hayırlı bir topluluk içinde anarım. Kulum bana bir karış yaklaşırsa ben de ona bir zira’ (arşın) yaklaşırım. Kulum bana yürüyerek gelirse ben de ona koşarak gelirim” (Buhârî, Tevhîd 15; Müslim, Zikir 2). Efendi hazretleri bu hadîsin genellikle “kulum beni gizliden anarsa” diye çevrildiğini, ama bunun yanlış bir çeviri olduğunu beyan buyurmuştur. Asıl mânâsı “kulum beni kendi nefsinde — yâni kendi başına, tek başına — anarsa” şeklindedir. Bu, “hafi zikr” meselesi değil, “ferdî ibâdet” meselesidir. Sen yolda yürürken “Allâh Allâh” dediğinde, namazını evinde kıldığında, tek başına Kur’ân okuduğunda — bunlar “kendi nefsinde zikir” olur. Cemaat içinde Allâh’ı andığında ise farklı bir bereket devreye girer ve Cenâb-ı Hakk seni “daha hayırlı bir topluluk” içinde zikreder. Bu hadîs, hem ferdî ibâdetin hem cemaat ibâdetinin değerini beyan eden bir tasnîfdir.
Âile İçinde Cemaatle Kur’ân-ı Kerîm Okuma Sünneti
Efendi hazretleri bu hadîsten yola çıkarak günümüz âile hayâtındaki dînî çöküşü sert bir dille tenkit etmiştir: “Böyle evler az kaldı artık. Evde baba, anne, çocukların oturup böyle bir yarım sayfa Kur’ân-ı Kerîm okuyup diğerlerinin dinlemesi az kaldı. Bahânemiz çok: dizilerimiz var, takip edeceğimiz tweetlerimiz var, Facebooklarımız var, sosyal medyamız var. Bir sürü şeyimiz var takip edecek. O yüzden kim kimi dürtükledi, kim kimi bibledi, kim kimi didikledi — bakmamız lâzım. Yâni oturup Allâh’ı zikretmek, oturup Kur’ân-ı Kerîm okumak, oturup âile ile ortak bir şey sohbet etmek — bunlardan daha önemli: ‘takipçi sayısını arttırmamız lâzım!’ O yüzden absürd şeyler yapmamız lâzım. İnsanların inancıyla, ahlâkıyla, anlamayacağı şeylerle oynamak lâzım. Birilerine hakaret etmemiz lâzım, birilerine sövmemiz lâzım, erotik şeyler konuşmamız lâzım ki aman takipçimiz fazla olsun. Ne yediğimizi, ne içtiğimizi, hangi restorandayız, hangi bardayız — hepsini fotoğraflayıp koymamız lâzım. Ne giydiğimizi, yırtmacımızdan neresinin nereye kadar göründüğünü muhakkak göstermemiz lâzım.” Bu ikaz, günümüzdeki “sosyal medya bağımlılığı”nın âile hayâtını nasıl bozduğunu çarpıcı bir dille teşhîr etmektedir.
Sosyal Medya Asabiyeti ve Âilede Birlik-Beraberlik Kaybı
Efendi hazretleri devâm ederek âilenin parçalanmasının sosyolojik-mânevî boyutlarını çıkarmıştır: “Sosyal medya — Kur’ân-Sünnet çerçevesinde hevâ-hevese uymadan kullanılırsa âlâ. Ama bir türlü enteresan bir şey: Âilenin içerisinde birlik beraberlik kaldı mı? Hayır. Herkes farklı cenahlarda. Şimdi odalar fazla evlerde. Herkesin bir odası var, herkesin bir havası var, herkesin kendi özel hayâtı var. Akşam olunca çocukların dersleri var. İlgilenecek o kadar çok şeyleri var. Tabîi onlar odalarında duracak, ders çalışacaklar, sosyal medyada dolaşacaklar. Anneler onların çaylarını götürecek. ‘Aman oğlumuz ders çalışsın, aman kızımız ders çalışsın.’ Tabîi onlar ders çalışırlarken sakın ha hiçbir şey söylemeyin onlara. Olur mu olur sonra? Yâni eğer yüksek not getiremezlerse nasıl hava atacaksınız etrafa? ‘Teyzesi takdîr getirdi, amcası takdîr getirdi, teyzesi okul birincisi oldu ya.’ Elleme — iyi insan olsun! Yok, onun birinci olması lâzım. O yüzden Kur’ân’a sıra gelmiyor. O yüzden hadîslere sıra gelmiyor. Edebmiş, terbiyemiş, ilimmiş — bunlara sıra gelmiyor. Şeytân önümüze o kadar çok engel koyuyor ki eşlerimizle konuşacak sıra gelmiyor, çocuklarla irtibâta girecek sıra gelmiyor.” Bu sert tenkit, modern âilenin mânevî çöküşünün en gerçekçi teşhîsidir.
Yûsuf Aleyhisselâm ve Züleyhâ Kıssası: “Nefsimden Murâd Almak İstedi”
Efendi hazretleri nefis kelimesinin “beden” mânâsını Kur’ân-ı Kerîm’in Yûsuf sûresinden bir misâlle açmıştır: Yûsuf aleyhisselâm, Mısır’da Hz. Aziz’in hâneginde yetişip büyüdükten sonra, onun eşi Züleyhâ’nın defalarca davetkâr davranışına mâruz kalmıştır. Züleyhâ evli bir kadındı — evli bir kadınla zinâ etmek, mevcut harâmı ikiye-üçe-beşe katlayan bir harâmdır. Kur’ân-ı Kerîm’de Yûsuf aleyhisselâm bu durumu şöyle ifâde eder: “O (Züleyhâ) benim nefsimden murâd almak istedi” (Yûsuf 12:26). Burada “nefis” kelimesi “beden” mânâsındadır. Efendi hazretleri bu bahsi bir genel uyarıya dönüştürmüştür: “Tabîi bunlar artık günümüzde konuşulamaz hâle geldi. Lâik demokratik insan haklarına dayalı bir hukûk devletinde zinâ suç değil. Para karşılığında zinâ yaparsa bir kimse, devlet neden benden vergi kaçırdın diye onun peşine düşüyor. Ama bir kadın, bir erkek istediği sayıda zinâ edebilir — devlet olarak suç görmüyoruz. 10 yıl içerisinde — Adalet Bakanlığı’nın tesbît ettiği, DİK verilerine göre — zinâ suçu yüzde 732 artmış. Bir de bunun devlete intikâl etmeyenleri var — bunun kadar daha koyun. 10 yılda yüzde 1500 artmıştır zinâ. Zinâ büyük hastalıktır. Âdem’den beri bütün ümmetlere Cenâb-ı Hakk haram etmiştir.”
İstanbul Yenikapı’da ve Suriye’de Yaşanan İki Mahcûbiyet Anı
Efendi hazretleri bu bahsi en dürüst ve çarpıcı bir şekilde kendi hayâtından iki misâlle anlatmıştır. Birincisi: “İstanbul’da Yenikapı’dan Aksarây’a doğru köprünün altında kırmızı ışıklar vardı — hâlâ daha var orada. Gece akşam, 9:30-10 sularında ben oradan yürüyorum. Bayanın birisi camı kibâr bir şekilde tık tık etti. Ben camı açtım: ‘Buyur bacı!’ dedim. Bana böyle baktı: ‘Bir isteğin var mı?’ Ben: ‘Estağfirullâh — senin bir isteğin varsa söyle.’ Sonra ‘Bacı’ dedim ben. ‘Ne bacısı yâ!’ dedi, öbür taraftaki kadınlara bağırıyor: ‘Bu bildiğimiz sakallılardan değilmiş yâ!’ Bir utandım, bir utandım ki… Hani ben de ‘buyur bacı’ diyorum ona. Aynı şeyi Suriye’de de yaşamıştım.” Sonra Suriye kıssası: Efendi hazretleri Şeyh Abdullâh Gürbüz Efendi hazretleri ile birlikte Ümre için fotoğraf çektirirken, bir kadın yanına yaklaşmış ve “hoş gelmişsin” demiş. Efendi hazretleri tam “senin bir isteğin varsa söyle” gibi bir cümle kurmaya başlamışken, yanındaki Nûrî kardeş “Hacı abi, sen gel bu tarafa!” diye onu çekmiş ve durumu anlatmıştır. Efendi hazretleri bu iki kıssanın ders-i ahlâkîsini şöyle ifâde etmiştir: “Müslümanların böyle tanınmaları korkunç. Sakallı bir sünnet sakallı bir Müslüman’ın veya görüntüsü Müslüman olan bir kadının, bir erkeğin böyle tanınması korkunç. Bu büyük bir handikap.”
Sûfî Edebi: Karnı Aç Olanın “Seni Yemeğe Götüreyim” Demesi
Efendi hazretleri ilk karşılaşmadaki kendi naifliğini sûfî edebinin bir başka inceliğiyle izah etmiştir: “Sûfîlerde yani normalde şey vardır. Adamın karnı açtır, cebinde parası yoktur. Karşındaki kimseye der ki: ‘Seni yemeğe götüreyim, karnın açsa’. Bu şu demektir: ‘Benim karnım aç.’ Bu sûfî inceliğidir. Karşındaki kimse sana ‘Sen üşüyorsundur, sana bir palto alayım’ dediğinde — kendisi gömlekle dolaşıyor — ‘Sana palto alayım’ derken aslında şunu diyor: ‘Ben üşüyorum, benim palto ihtiyacım var.’ Tabîi biz bu incelikleri kaybettik, unuttuk.” Bu inceliği kaybettiğimiz için Efendi hazretleri o fâhişelere “buyur bacı” deyip yanılgıya düşmüştür. Bu da aynı inceliğin bir gölge şeklidir: Onlar “senin bir ihtiyacın var mı?” diye sorarlar; aslında kendi ihtiyaçlarını beyan etmektedirler. Efendi hazretleri de bu mânâyı algılamamış, onları “kendinden birileri” olarak değerlendirerek mahcûp olmuştur. Bu samîmiyet ve şeffâflık, dinleyenlerin de kalbinde bir merhâmet uyandırır.
Lât, Menât ve Uzzâ: Kur’ân’da Zikrolunan Üç Put
Efendi hazretleri, Kur’ân-ı Kerîm’de bize isimleri zikrolunan üç putun (Lât, Menât, Uzzâ — Necm sûresi 19-20) günümüzde her mü’minin iç dünyâsında yaşadığı karşılıklarını beyan buyurmuştur: “Bunları unutmayın. Bunlar bizim içimizde. Menât ne? Para. Haram para, haksız kazanç, haksız para, alevereli-dalevereli işler, akçeli işler. Lât ne? Makâm, mevki. Uzzâ? Göç — yâni fuhuş. Bu üç şeyde neymiş? Putmuş. Bunlar müşrikler için, müşrikler zamanında Araplarda bunlar böyle şey hâlindeydi — ne o, bildiğiniz insan figürü gibiydi.” Bu tespit son derece önemli bir noktaya işâret eder: Kur’ân-ı Kerîm’de Lât, Menât, Uzzâ putları “kadim tarihî arka plan” olarak değil, günümüze kadar devâm eden üç büyük fitne olarak konumlandırılır. Hz. Peygamber’in “Ümmetimi üç şey bozar: para, makâm ve kadın” hadîs-i şerîfi ile aynı üçlü hatırlatma verilmektedir. Mü’min bu üç putu kendi iç dünyâsında kırmadıkça, dışarıda kilise-havra yıkmakla bir yere varamaz.
Enbiyâ Sûresi 43: “O Putlar Kendi Nefislerini Bile Kurtaramazlar”
Efendi hazretleri nefis kelimesinin Kur’ân-ı Kerîm’deki bir diğer mânâsını (“put”) Enbiyâ sûresi 43. âyet-i kerîmesinden çıkarmıştır: “Yoksa onlar için kendilerini azâbımızdan koruyacak ilâhlar var mı? Onlar kendi nefislerine bile yardım edemedikleri gibi, onlara tarafımızdan sahip de çıkılmaz” (Enbiyâ 21:43). Bu âyette Cenâb-ı Hakk müşriklerin taptığı putlardan bahsederken onları “nefis” kelimesi ile tanımlar: “Onlar kendi nefislerini dâhi kurtaramazlar.” Bu, putların bir “zâtı” olduğunu ve o zâtın bile kendini koruyamayacağını gösterir. Hz. Pîr Mevlânâ’nın “nefis çakmak, put kıvılcım” temsîli ile bu Kur’ân âyeti arasındaki bağlantı şudur: Kur’ân’da putun “nefis” olarak tanımlanması, onun insanın iç dünyâsından çıkan bir hayalî varlık olduğunu gösterir. Put dışarıda değil, insanın kendi nefsinin kıvılcımıdır.
Tevbe Sûresi 128: “Sizin Kendi Nefsinizden Bir Peygamber Geldi”
Efendi hazretleri nefis kelimesinin “cins-tür” mânâsına Tevbe sûresi 128. âyet-i kerîmesini örnek göstermiştir: “Size öyle bir peygamber geldi ki sizin kendi nefsinizden (sizin kendi cinsinizden). Size sıkıntı veren şey ona ağır gelir; sizin için çok düşkün, mü’minlere şefkatli ve merhametlidir” (Tevbe 9:128). Burada “nefsinizden” demek “sizin kendi türünüzden, cinsinizden, insanlığınızdan” demektir. Peygamber Efendimiz insandır; melek değil, cin değil. Bu âyetin açılımı şudur: Cenâb-ı Hakk peygamberlerini insan cinsinden seçer ki ümmetleri onlara yakınlık hissetsin, onlardan örnek alsın. Nahl sûresi 72. âyet de aynı kullanımı taşır: “Allâh size kendi nefsinizden (kendi türünüzden) eşler yarattı.” Yâni kadın ve erkek hep insan türündendir — bir kadın “başka bir mahluk” değil, insan eşi bir insan olarak yaratılmıştır. Efendi hazretleri bu noktada bir insan hakları mesajı da vermiştir: “Sen eşine — ister kadın ister erkek — ‘bu domuz, bu hayvan, bu köpek, bu at, bu beygir, bu inek’ diyemezsin. Onu hayvana benzetmek şeklen harâmdır. Allâh onu ahsen-i takvîm üzerine yaratmıştır. Onun üzerinde nefsine — hayvânî nefsine — uyarsa, sen yine ‘sen eşeksin’ diyemezsin. Harâmdır. O insandır.”
Edip Yüksel ve “19 Fitnesi”: Kur’ân-ı Kerîm’i İnkâr
Efendi hazretleri sohbetin son bölümünde, son yıllarda yayılmakta olan çok tehlikeli bir sapkınlığı ifşâ etmiştir: “Bu Tevbe 128. ve 129. âyetlerini inkâr edenler var. Bunlar 19’un katsayılarına uymuyor diye Tevbe sûresinin 128. ve 129. âyetlerini inkâr ederler. Bunlar Kur’ân’a sonradan ilâve edildi diyorlar. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri de demez onlar. ‘Muhammed bunları kendisi uydurdu, kendisine koydurdu’ der. Bu Edip Yüksel denilen kimse. Önceden bunların isimlerini zikretmezdim ama zikrediyorum artık. Zikretmemin sebebi insanlar neyin ne olduğunu iyice bilsinler, tanısınlar — iki tâne süslü lâfa kanmasınlar, iki tâne süslü lâfın arkasındaki gerçeği görsünler. Bu Edip Yüksel ve avânesi 19’cudur. Kur’ân-ı Kerîm’i kendilerince 19’un katsayılarına göre yorumlamaya çalışırlar. Tevbe sûresinin son iki âyetini inkâr ederler. Bunlar hadîs-i şerîfleri de inkâr eder. Bunlar hadîs inkârcısıdır, Amerikan uşağıdır — Amerika’nın kucağında oturur. Yerli işbirlikçileri var burada. Namazın ritüellerini kabul etmezler, namazın sünnetlerini kabul etmezler. Hattâ birine dedim ‘kalk iki rekat namaz kıl.’ Dedim: ‘Sünnetler olmadan nasıl kılacaksın?’ Baktı bana böyle — cahiller. Allâh muhâfaza eylesin.” Bu bölüm, Efendi hazretlerinin hadîs inkârcıları ve Kur’ân âyetlerini mahlasen çıkarmaya çalışan çağdaş sapkınlıklara karşı verdiği en net reddiyelerden biridir.
Sapkın “19 Teorisi”nin Temelsizliği
Edip Yüksel ve benzerlerinin “19 teorisi” esâsında şöyle bir iddiâdır: Kur’ân-ı Kerîm’in bütün harf ve kelime sayıları 19’un katı olmalıdır. Bu iddiâ, Reşâd Halîfe adlı sapkın bir kişi tarafından 1970’lerde ortaya atılmış, Kur’ân-ı Kerîm’in bazı kısımlarının “19’a uymayan eklemeler” olduğu ileri sürülmüştür. Bu iddiâya göre Tevbe sûresinin son iki âyeti (128-129) “sonradan eklenmiş” sayılır. Efendi hazretleri’nin bu iddiâya karşı duruşu son derece nettir: (1) Kur’ân-ı Kerîm Cenâb-ı Hakk’ın kelâmıdır ve Hz. Peygamber’in vefâtından itibâren bütün ümmet tarafından tevâtüren nakledilmiştir. (2) Sahâbe-i kirâm arasında Tevbe sûresinin bu iki âyetinin sıhhatine dâir hiçbir şüphe yoktur. (3) Hz. Osmân radıyallâhu anh döneminde Kur’ân-ı Kerîm mushafları bir araya getirilirken de bu âyetler tartışmasız yer almıştır. (4) 1400 yıllık Müslüman ümmetin icmâ’ına karşı 19 teorisi gibi gülünç bir iddiâ ile çıkmak, bu âyetleri inkâr etmek demektir — bu da dinden çıkmaktır. Efendi hazretleri’nin “Amerikan uşağı” nitelemesi, Reşâd Halîfe’nin ABD’de bu teoriyi yayması ve Edip Yüksel’in onun yolunu sürdürmesi göz önüne alındığında son derece yerindedir.
Namazın Sünnetlerini İnkâr Fitnesi
Efendi hazretleri bu sapkın grubun sâdece âyet inkârcılığı yapmadığını, hadîs-i şerîfleri de toptan reddettiklerini ve namazın sünnetlerini (Sünnet-i müekkede ve gayr-i müekkede) kabul etmediklerini beyan buyurmuştur. Bir gün Efendi hazretleri onlardan biriyle karşılaştığında “Kalk iki rekat namaz kıl” demiş ve “Sünnetler olmadan nasıl kılacaksın?” diye sormuştur. Karşısındaki kimse cevap veremediği için mâhcûb olmuştur. Bu vak’a, hadîs inkârcılığının fıkıh pratiğinde nasıl bir kaos yarattığını gösterir: Hadîs inkâr edildiğinde namazın rekat sayısı, rukû’ ve secde âdâbı, ezanın zikirleri, teheccüd, salât-ı hâcet, vitir gibi bütün ibâdet tertipleri de inkâr edilmiş olur. Çünkü bunların hepsi hadîs-i şerîflerle sâbittir. Efendi hazretleri bu fitneye karşı ümmeti uyarırken “isimleri zikretmekten çekinmiyorum” diye ifâde etmiştir — çünkü ümmetin mânevî sağlığı böyle cesârete muhtâctır.
“Küçük Cihâddan Büyük Cihâda Dönüyoruz” Hadîsi
Sohbetin sonunda Efendi hazretleri, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in Tebûk seferi dönüşü ashâb-ı kirâma söylediği meşhur hadîs-i şerîfini hatırlatmıştır: “Küçük cihâddan büyük cihâda dönüyoruz.” Ashâb: “Yâ Resûlallâh, büyük cihâd nedir?” Efendimiz: “İki göğsünüzün boşluğunda bulunan nefis” (Deylemî, Firdevs; Beyhakî, Zühd). Ve Hz. Peygamber’in mübârek duâsı: “Allâhım, gözümü açıp kapatıncaya kadar beni nefsime bırakma!” (Ebû Dâvûd, Edeb 110). Efendi hazretleri bu iki hadîsi birleştirerek şunu beyan buyurmuştur: “Can bedenden çıkıncaya kadar nefisle mücâdeleye devâm. Hiçbir zaman nefis ile olan mücâdelede gözünü kırpmadan devâm etmek var. Küçücük bir gaflet, küçücük bir nefse uyma — Allâh muhâfaza eylesin — bizi yanlış yollara götürür. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed’i nefsin hîle ve desîselerine karşı uyanık eylesin.”
Âmelî Dersler
Efendi hazretlerinin bu 4. sohbet-i şerîfinden çıkarılacak âmelî dersler şunlardır:
- Üç putu iç dünyânda teşhîs et: Lât (makâm), Menât (haram para), Uzzâ (fuhuş). Bunları kırmadan dışa bakma.
- Helâl para ile haram parayı ayır: Ticâret-sanat-ziraat helâldir; faiz-rüşvet-yolsuzluk haramdır.
- Ehliyetli makâm ile ehliyetsiz makâmı ayır: Bileğinin hakkıyla gelen makâm meşrûdur; tanıdıkla gelen gayr-i meşrûdur.
- Nefis kelimesinin sekiz mânâsını bil: Kur’ân âyetleri yanılgıdan korumak için bu çokanlamlılığı tanı.
- Kendi nefsinde Allâh’ı an, cemaatle de Allâh’ı an: Her iki ibâdet de Hadîs-i Kudsî’de makbul beyan edilmiştir.
- Âilede cemaat hâlinde Kur’ân oku: Baba, anne, çocuklar bir araya gelip yarım sayfa da olsa tilâvet et.
- Sosyal medya takipçi peşinde koşma: Bu, edep-terbiyeyi, ailedeki sıcaklığı yıkan modern bir puta dönüşüyor.
- Çocuğunun başarısı için âile vaktini kurban etme: “Not mühim, iyi insan olmak mühim değil” zihniyeti yanlıştır.
- Bir kimseyi hayvana benzetme: “Sen köpeksin, eşeksin” gibi ifâdeler haramdır; insan Allâh’ın ahsen-i takvîm üzerine yarattığı varlıktır.
- Sûfî inceliğini tanı: “Seni yemeğe götüreyim” diyen kendi açlığını ifâde ediyor olabilir.
- Müslüman görüntüsüyle fuhşa düşme tehlikesine karşı dikkatli ol: Sakallı-sarıklı olmak, Yenikapı’daki fâhişenin “bildiğimiz sakallılardan değilmiş” demesine sebep olmamalı.
- Edip Yüksel/19 Teorisi’ne karşı uyanık ol: Hadîs inkârcılığı ve Kur’ân’dan âyet çıkarmaya çalışma sapkınlığına karşı dur.
- Namazın sünnetlerini inkâr eden kimseyle namaz kılma: Bu inkârcılık fıkhı tamamen çökertir.
- Nefisle mücâdeleyi son nefese kadar sürdür: Küçük cihâddan büyük cihâda dönüş hep devâm eder.
- “Gözümü açıp kapatıncaya kadar beni nefsime bırakma” duâsını günlük virdine ekle: Hz. Peygamber’in sünnet-i seniyyesidir.
Referanslar ve Kaynaklar
Bu sohbette zikrolunan âyet-i kerîmeler, hadîs-i şerîfler ve tasavvufî kaynaklar:
- Hadîs-i Şerîf — “Ümmetimi üç şey bozar: para, makâm ve kadın”
- Tâhâ sûresi 41. âyet — “Seni kendim için (nefsim için) seçtim”
- En’âm sûresi 54. âyet — “Rabbiniz rahmet etmeyi kendi nefsine vâcib kılmıştır”
- Tevbe sûresi 128. âyet — “Size sizin kendi nefsinizden (cinsinizden) bir peygamber geldi”
- Nahl sûresi 72. âyet — “Allâh size kendi nefsinizden eşler yarattı”
- Bakara sûresi 123. âyet — “Hiçbir nefis başka bir nefise fayda sağlayamaz”
- Zümer sûresi 42. âyet — “Allâh öleceklerin nefislerini ölümlerinde alır”
- Şems sûresi 9-10. âyetler — “Nefsini temizleyen kurtulmuş, kirletip örten ziyân etmiştir”
- A’râf sûresi 205. âyet — “Rabbini içinden (nefsinizden) yalvararak zikret”
- Bakara sûresi 235. âyet — “Allâh içinizden geçenleri bilir”
- Furkân sûresi 43. âyet — “Nefsânî arzularını kendisine ilâh edinen kimseyi gördün mü?”
- Enbiyâ sûresi 43. âyet — “O putlar kendi nefislerine bile yardım edemezler”
- Yûsuf sûresi 26. âyet — “O benim nefsimden murâd almak istedi”
- Mâide sûresi 32. âyet — “Kim nefsi karşılığı olmaksızın bir nefis öldürürse”
- Necm sûresi 19-20. âyetler — “Lât ve Uzzâ’yı, ve bir de üçüncüleri olan Menât’ı gördünüz mü?”
- Hadîs-i Kudsî — “Kulum beni kendi nefsinde anarsa ben de onu nefsimde anarım” (Buhârî, Tevhîd 15; Müslim, Zikir 2)
- Hadîs-i Şerîf — Hz. Âişe rivâyeti: “Sen nefsine sena ettiğin gibisin” (Müslim, Salât 222)
- Hadîs-i Şerîf — “Zenginlik gönül zenginliğidir” (Buhârî, Rikâk 15)
- Hadîs-i Şerîf — “Küçük cihâddan büyük cihâda dönüyoruz” (Deylemî, Firdevs; Beyhakî, Zühd)
- Hadîs-i Şerîf — “Allâhım, gözümü açıp kapatıncaya kadar beni nefsime bırakma” (Ebû Dâvûd, Edeb 110)
- Mesnevî-yi Şerîf, 1. cilt — “Nefis taş ve demirden yapılmış çakmaktır, put ise kıvılcımdır” temsîli
- Abdülkerîm el-Cîlî — İnsân-ı Kâmil (nefis mertebeleri)
- Reşâd Halîfe/Edip Yüksel — “19 Teorisi” üzerinden Kur’ân inkârcılığı (reddedilir)
Sohbetin Özeti
Efendi hazretlerinin 2018 yılında Karabaş-i Velî Tekkesi’nde akdolunan bu 4. sohbet-i şerîfi, nefis kelimesinin Kur’ân-ı Kerîm’deki sekiz farklı mânâsını, üç büyük fitne olan “para, makâm, kadın” hadîs-i şerîfini, Mesnevî-yi Şerîf’teki “nefis çakmak, put kıvılcım” temsîlini ve çağdaş sapkınlıklara karşı verdiği cevâbları bütün derinliğiyle ihtivâ eden kapsamlı bir ders-i şerîftir. Sohbet, Hz. Peygamber’in “para-makâm-kadın” hadîsi ile başlamış; buradaki üçlünün “haram para”, “ehliyetsiz makâm” ve “fuhuş” olduğu tavzîh edilmiştir. Şeb-i Arûs turnesinin (Tekirdağ-İzmit-Bursa-Gelibolu-Gemlik-İzmir-Afyon) kıymetli bir haritası çizilmiştir. Hz. Pîr Mevlânâ’nın nefsi “taş-demir çakmak” olarak tasvîr eden beyti üzerinden, nefsin Kur’ân’daki sekiz farklı mânâsı — Cenâb-ı Hakk’ın zâtı, beden, cins-tür, şahsın zâtı, ruh, kalp-gönül, gönül zenginliği, nefs-i hevâniyye — âyet ve hadîs misâlleri ile tafsîlâtıyla beyan edilmiştir. “Lât-Menât-Uzzâ” üç putunun günümüzdeki karşılıkları, sosyal medya asabiyetinin âile içi iletişimi yıkması, zinâ suçunun 10 yılda yüzde 732 artması, Müslüman görüntülü kimselerin fuhuşa düşmesi, Yenikapı’daki fâhişeye ve Suriye’deki kadına yaşanan mahcûb vak’alar, sûfî inceliklerinin kaybedilişi, Hz. Yûsuf’un Züleyhâ karşısındaki tutumu ile evli kadınla zinânın iki-üç kat haramlığı, “Kulum beni kendi nefsinde anarsa…” hadîs-i kudsîsinin hafi zikr değil, ferdî ibâdet mânâsında olduğu, âilede cemaat hâlinde Kur’ân tilâvetinin yok olduğu tenkit edilmiştir. Sohbetin sonunda Edip Yüksel ve 19 teorisi ile Kur’ân âyetlerini inkâr eden, hadîs-i şerîfleri reddeden, namazın sünnetlerini kabul etmeyen çağdaş sapkın gruba karşı Efendi hazretleri açık bir reddiye beyan etmiş; Hz. Peygamber’in “küçük cihâddan büyük cihâda dönüyoruz” hadîs-i şerîfi ve “beni nefsime bırakma” duâsı ile ümmeti uyarmıştır. Bu sohbet, Karabaş-i Velî Tekkesi’nin 450 yıllık mânevî geleneğinin içinde nefis terbiyesi bahsinin en kapsamlı ve en güncel tatbîklerinden biridir. Allâhü Teâlâ cümlemizi bu sohbetin feyzinden mahrûm bırakmasın. Âmîn.