Karabaş-i Velî Tekkesi 2018

5. Karabaş-i Velî Tekkesi 2018 Sohbeti — Gemlik Şeb-i Arûs, Semâzen Berat Töreni, Uhud Okçular Tepesi, 1989 Bayındır’da Lâ İlâhe İllallâh Demekten Karakola, 28 Şubat ve 15 Temmuz Ders-i Şehâdet ve “Elimiz Havada Osmanlı Tokadı”

Mustafa Özbağ Efendi hazretleri, 2018 yılında Gemlik’te akdolunan Hz. Mevlânâ’nın 745. Vuslat Yıldönümü (Şeb-i Arûs) programında verdiği bu 5. sohbet-i şerîfinde, evvelâ Gemlik’teki bir gelenek hâline gelmiş genç nesli yetiştirme hizmetinin önemi üzerinde durmuş, eğitimlerini başarı ile bitirmiş beş genç kardeş (Şaban oğlu Ozan, Orhan oğlu Eren, Mümin oğlu İsa, Engin oğlu küçük Efe, Murat oğlu Sedat) için semâzen berat töreni icrâ etmiş; “Bir topluluğun çocukları yoksa ümidinizi kesin, çocuklar değerlere sahip çıkmıyorsa ümidinizi kesin” beyânı ile âile içinde dînî eğitimin ehemmiyetini vurgulamıştır. Ardından Hz. Mevlânâ’nın “gel ne olursan ol gel” çağrısının Kur’ân-Sünnet çerçevesinde bir sevgi, tevâzu ve hiçlik çağrısı olduğunu, Anadolu’yu yoğuran dört büyük velînin (Mevlânâ, Hacı Bektâş-ı Velî, Yûnus Emre, Muhyiddîn İbn Arabî) üçünün Anadolu’nun bağrında yetişip birinin Endülüs’ten hediye geldiğini, Uhud Okçular Tepesi’ndeki ashâbın ganimet endîşesiyle düştüğü hatâyı, Yemen’in “iman kaynağı” olduğunu, “Allâh’ı sevmek insanı sevmeye götürür” prensibini, İslâm’ın “zorlama ile değil sevgi ile koşturma” metoduyla yayıldığını, Hz. Mevlânâ’nın “ayırmaya değil birleştirmeye geldik” beyânını beyan buyurmuştur. Sohbetin en çarpıcı bölümünde 1989 yılında Bayındır’da bir câmide lâ ilâhe illallâh derken polis baskınına uğradığı, karakola götürüldüğü, savcının “câmide lâ ilâhe illallâh demek suç mu?” diye müftülüğe yazı yazdığı trajik-komik hâdiseyi nakletmiş; o günden 28 yıl sonra kapalı spor salonunda bir Şeb-i Arûs programı tertiplemenin nasıl bir nimet olduğunun hamdini dile getirmiş. 28 Şubat ve 15 Temmuz gibi zor zamanlarda sûfîlerin gerçek duruşunu, “elimiz havada ama sakın ha Osmanlı tokadı gibi zâlimlerin kafasına inmeyeceğini zannetmesin” net ifâdesiyle vatan müdâfaasındaki kararlılığını, “vur ensene al lokmanı sûfîleri değiliz — açı doyururuz, çıplağı giydiririz, yetimin başını okşarız, ama ensemize tokatı vuran kolunu kökünden koparırız” beyân etmiştir. Son olarak yine İmâm Ahmed’in Müsned c.1 s.537 h.857’de geçen Hz. Ali, Câfer ve Zeyd’in Resûlullâh etrafında semâ hadîsini naklederek Semânın bir sünnet olduğunu, İmâm Beyhakî’nin tashîhini hatırlatarak, Süleyman Çelebi’nin “Bir kez aşk ile Allâh teşbîhiyse dökülür cümle günâhlar mislihazân” beyânıyla cemaati taçlandırmıştır.


https://www.youtube.com/watch?v=5dHbu5MDORo

Gemlik Şeb-i Arûs Programı ve Semâzen Berat Töreni

Bu sohbet, Gemlik’te her sene gelenekleşmiş olan bir Şeb-i Arûs programı kapsamında akdolunmuştur. Efendi hazretleri açılışta cemaate teşekkür ederken Gemlik’teki eğitim hizmetine dâir son derece sıcak bir tespit yapmıştır: “Gemlik’te de bir oturmuş gelenek oldu. Her sene maşallâh gençler, çocuklar yetişiyorlar. Allâh razı olsun hepsinden de. Tabîi onları yetiştiren Allâh razı olsun ablâlar, kardeşler var. Bu noktada bu kardeşlerimiz semâzen eğitimlerini başarı ile bitirmişler.” Ardından Efendi hazretleri kendi kendini mahcûbiyetle beyan etmiştir: “Estağfirullâh, bizim haddimize değil — ama inşallâh…” Bu tevâzu ifadesi, Efendi hazretleri’nin semâzen beratı vermeyi bir hak olarak değil, kendisine verilen bir emâneti geri iletme olarak gördüğünü gösterir. Beş genç kardeş için berat törenini şöyle icrâ etmiştir:

  • Şaban oğlu Ozan: “Allâh mübârek eylesin. Cenâb-ı Hakk ahlâklı eylesin. Rabbim muhâfaza eylesin inşallâh. Allâh razı olsun. Rabbim muhâfaza eylesin inşallâh.”
  • Orhan oğlu Eren: “Allâh seni ermişlerden etsin. Rabbim güzel ahlâklı eylesin inşallâh. Maşallâh subhânallâh.”
  • Mümin oğlu İsa: “Hay maşallâh subhânallâh. Allâh seni Îsâ aleyhisselâm’a dost eylesin. Bismillâh. Hay maşallâh subhânallâh.”
  • Engin oğlu küçük Efe: “Vay Engin oğlu küçük Efe! Gel bakalım küçük Efe. Maşallâh subhânallâh. Allâh’ım! Ee, ne oluyordu Efelerin yüreği? Çatal oluyordu. Bir tarafında ne vardı Efe yüreğinde? Vatan, millet. Bir tarafında ne vardı? Kur’ân, Sünnet. Tamam. Hay maşallâh. Al bakalım.”
  • Murat oğlu Sedat: “Hay maşallâh. Saadete Erenlerden olasın inşallâh.”

Berat töreni, her yiğidin “Destur, eyvallâh illallâh Muhammedun Resûlullâh, yâ Hazreti Allâh, hû!” tevhîdiyle taçlandırılmıştır.

“Çocukları Yoksa Ümidinizi Kesin”

Efendi hazretleri berat töreninin ardından son derece çarpıcı bir tesbît yapmıştır: “Bir topluluğun, bir milletin, bir inancın çocukları yoksa eğer — ümidinizi kesin. Eğer evde namaz kılarken çocuklarınız sizinle beraber namaz kılmıyorsa, evde sadece yaşlılar namaz kılıyorsa — ümidinizi kesin. Bir millet düşünün: O milletin gençliği, o milletin değerlerine sahip çıkmıyorsa — ümidinizi kesin. Âile düşünün: Bu aslında âileden başlar. Eğer âilenin değerlerini ayakta tutan çocuklar, gençler yetişmiyorsa, o âile dağılmaya mahkûmdur. Ümidinizi kesin.” Bu çarpıcı uyarı, bir milletin hayâtiyyetinin en sağlam göstergesinin gençliğinin mânevî hayâtiyyeti olduğunu beyan eder. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Nûh, Hz. Yûsuf, Hz. Zekeriyâ, Hz. Meryem kıssalarının hepsinde “gençlik yetiştirme” temâsı merkezîdir. Efendi hazretleri’nin nasîhati şudur: “O yüzden câmilerde gençlerimiz olması lâzım. Milli ve mânevî değerlerimizi koruyan, muhâfaza eden, öğreten topluluklarda gençliğimiz olması lâzım. Gençlerimiz, kökü dışarıda fikir ve akımların, kökü dışarıda herhangi bir ism’in pençesine düşmeden çocuklarımıza sahip çıkalım.”

Kökü Dışarıda Fikir Akımları Tehlikesi

Efendi hazretleri bu bahsi siyâsî-sosyal bir ikâza bağlamıştır: “Bakın, kıymetli dostlar, kökü dışarıda olan her ne var ise, bu memlekete hep zarar vermiştir. Kökü dışarıda mı? Onda tehlike vardır. Bir şeyin kökü dışarıda, bir şeyin kurucusu dışarıda — onda sıkıntı vardır. Dışarıdan herhangi bir devlet, dışarıdan herhangi bir vakıf, dışarıdan herhangi bir kurum ve kuruluş, içerde herhangi bir vakfı, kurum ve kuruluşu destekliyorsa, sıkıntı vardır, problem vardır. O yüzden çocuklarınızı doğru noktada, doğru yerde, doğru dâirelerde tutmaya gayret edin.” Bu ikâz, özellikle 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünden sonra Türkiye’de ortaya çıkan “dışa bağlı dînî/siyâsî hareketler”in tehlikesine işâret eder. Efendi hazretleri, FETÖ gibi bir yapıdan acı dersler aldığı ümmetin bu tehlikeyi bir daha yaşamaması için gençleri uyanık olmaya çağırmaktadır. Kriter nettir: Bir hareketin kurucu-maddî desteği nereden geliyor? Bu cevap “dışarıdan” ise, o hareket mutlaka bir kurumun ajandasına hizmet ediyor demektir.

“Gel Ne Olursan Ol Gel” — Bu Yol Ahmed’in Mehmed’in Değildir

Efendi hazretleri programın teması olan Hz. Mevlânâ’nın meşhûr çağrısını yeniden ele almış ve bu çağrının hakîkî mahiyetini beyan buyurmuştur: “Gel, ne olursan ol gel derken sakın ha. Bu noktada ırkına, dinine, diline, zenginliğine-fakirliğine, toplumun içerisindeki herhangi bir makâmına-mevkiine bakmadan gel kardeşim, gel. Davet ettiği yer ne? Kur’ân. Davet ettiği yer ne? Sünnet-i Resûlullâh.” Sonra bu yolun mânevî kaynağını açıklamıştır: “Bu Ahmed’in Mehmed’in yolu değil. Bu Âdem’den itibâren bütün peygamberlerin yolu. Bu sonradan kurgulanmış, sonradan oluşturulmuş, kargacık-burgacık bir şey değil. Bu insanların oturup da kendi kendilerine dizayn ettikleri bir yol değil. Bu yol ötelerden gelme. Bu yol ötelerin nefesi. Bu yol ilâhî. Bu yol O’nun. Hiç kimsenin değil.” Hz. Mevlânâ’nın bu yola davetinin muhtevâsı da şöyledir: “Gel sevmeye gel, gel tevâzuya gel, gel hiçliğe gel.” Üç büyük mertebe: (1) Sevmek (muhabbet-i ilâhiyye), (2) Tevâzu (nefsin kibri kırılması), (3) Hiçlik (benliğin tamâmen Allâh’a teslîm edilmesi). Bu üçlü, tasavvufun bütün mertebelerinin bir özetidir.

Uhud Okçular Tepesi: Ganimet Endîşesi ve Müslümanların Bozgunu

Efendi hazretleri “gel ne olursan ol” çağrısının muhtevâsını derinleştirirken, bir tarihsel misâli hatırlatmıştır: “Hani Uhud’da Okçular Tepesi’nde duran sahâbeler vardı. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri onlara ‘Ne olursa olsun, siz asla tepeyi terk etmeyin’ demişti. Ama o sahâbeler, Uhud’da meydanda ganimetler paylaşılıyor diye, ‘Bize bir şey kalmaz’ deyip okçular tepesini terk etmişlerdi. O terk edip okçular tepesinden aşağı inince o zaman Müslümanlar bozulmuştu.” Bu târihî hâdise, İslâm’ın en acı bir dersi olarak kaydedilir. Hz. Peygamber’in açık emrine rağmen maddî menfaat düşüncesiyle tepeyi terk eden ashâb, Müslümanların o güne kadar kazandıkları savaşın kaybedilmesine sebep olmuştur. Efendi hazretleri bu misâl ile şu güncel mesajı vermektedir: “Ey maddeye, paraya, pula kendini bozanlar — sizler de ümitsizlik dergâhına düşmeyin. Sizler de gelin, tevbe edip gelin. Neye? Sevgiye gelin. Neye? Tevâzuya gelin. Neye? Hiçliğe gelin.” Yâni günâha düşenlerin, dünyâya aldananların, maddî menfaat peşinde koşanların önünde tevbe kapısı her zaman açıktır — ama bu kapıdan geçmek için “gelmek” iradesi gerektirir.

Yemen: İman’ın Kaynağı

Efendi hazretleri sohbetin bir bölümünde, bugün dünyada inim inim inleyen Müslüman beldeleri zikrederken Yemen’e özel bir yer vermiştir: “Bugün Suriye inim inim inliyor. Irak inim inim inliyor. Bangladeş inim inim inliyor. Pakistan, Afganistan, İslâm ülkeleri… Yemen. Ciğerpâremiz Yemen. Rahmân’ın nefesinin geldiği Yemen. Çünkü ‘İman Yemen’dendir’ hadîs-i şerîfinin sebebi Yemen.” Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in bu hadîs-i şerîfi (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 1; Müslim, Îmân 81) Yemen halkının hassas, yumuşak kalpli, îmâna açık yapısına işâret eder. Yemen’de doğan ve gelişen tasavvufî-kelâmî gelenekler (Eş’arîlik, Şâfiîlik, Mu’tezile’nin dışındaki Ehl-i Sünnet) bu hakîkatin bir yansımasıdır. Günümüzde Yemen’in Suud-BAE koalisyonu tarafından bombalandığı, çocukların açlıktan öldüğü bir ortamda, Efendi hazretleri Yemen’e “ciğerpâre” demekle onun Müslüman ümmetin bedeninin bir parçası olduğunu hatırlatmaktadır. Bu durum, dinin sâdece bir ibâdet meselesi değil, bir kardeşlik ve dayanışma meselesi olduğunu da gösterir.

Anadolu’yu Yoğuran Dört Büyük Velî

Efendi hazretleri, Anadolu toprağını mânen yoğuran dört büyük velînin isimlerini tekrar zikretmiş ve aralarındaki ilişkiyi açıklamıştır: “Bu toprakları sevgileriyle, muhabbetleriyle yoğuran, bu topraklarda İslâm’ı sevdiren, insanların İslâm olmasını sağlayan ve bu topraklardan taşan Balkanlara doğru giden, Afrika’ya doğru giden, Orta Asya’ya doğru giden bir sevgi medeniyetinin temelini atan dört büyük insandan birisidir Hz. Mevlânâ. Dört büyük insan: Üçü Anadolu’nun yanık bağrında yetişmiş, öbür küsü de Endülüs’te yetişip Anadolu’nun bağrına gelmiş hediye olarak. Birisi Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, birisi Hacı Bektâş-ı Velî, birisi Yûnus Emre, birisi de Muhyiddîn İbn Arabî. Muhyiddîn İbn Arabî gelmiş temel atmış, temel — Anadolu’nun bağrına sevgi temeli atmış. Sevgi temeli üzerine Anadolu dini sevgi ile almış, sevgi ile yoğurmuş ve sevgi ile yaşamış.” Bu dört büyük velî arasındaki bağlantı şudur: (1) İbn Arabî nazarî tasavvufun temelini atmış, (2) Mevlânâ bu temelin üzerine muhabbetullâhın manzum binasını kurmuş, (3) Hacı Bektâş-ı Velî halk tabakalarına Bektâşiyye yolunu götürmüş, (4) Yûnus Emre ise tüm bu mirası halk Türkçesine tercüme etmiştir. Bu dört kaynağın birleşiminden Anadolu’nun sevgi medeniyeti doğmuştur.

“Sufiler Allâh’la Korkutmaz, Allâh Sevgisini Anlatır”

Efendi hazretleri bu dört velînin ortak özelliğini şöyle özetlemiştir: “Biz Allâh’tan korkmayı değil, önce Allâh’ı sevmeyi öğreniriz. Biz Allâh sevgisini anlatırız. Sûfîler insanları Allâh ile korkutmazlar. Sûfîler insanlara Allâh sevgisini anlatırlar. Resûlullâh’ın sallallâhu aleyhi ve sellem sevgisini anlatırlar. İnsan sevgisini anlatırlar. Ve bir insan eğer ki bir insanı sevdiyse, sûfî anlayışına göre gerçekte Allâh’ı sevmiştir. Nasıl bir kimseye teşekkür Allâh’a teşekkür ise, bir kimseye hakaret de Allâh’a hakaret gibidir. O yüzden Hz. Yûnus ‘gelin sevelim sevilelim’ demiştir.” Bu beyân, tasavvufun en temel metodolojik prensiplerinden birini ortaya koyar: İnsanlar dine “havf” (korku) ile değil, “muhabbet” (sevgi) ile çağırılır. Cehennem korkusunun elbette yeri vardır, ama o bir başlangıç motivasyonudur; nihâî hedef Allâh’ı sevdiği için ibâdet etmektir. Sûfîler Kur’ân-ı Kerîm’in “Rabbimiz, bize hoşlanan nefislerden eyle” (Furkân 25:74) niyâzının yolunda yürürler.

“İslâm Dünyasının En Büyük Eksikliği Sevgisizlik”

Efendi hazretleri son derece çarpıcı bir teşhîste bulunmuştur: “Kıymetli dostlar, İslâm dünyasının şu anda en büyük eksikliklerinden birisi hoşgörüsüzlük ve sevgisizlik. Bu katı yürekliliği, bu merhametsizliği Anadolu’dan öğrenmediler bunlar. Bu katı yürekliliği, bu sevgisizliği İslâm’ın kendi damarlarından almadılar. Ne yazık ki emperyalistler bunları aldılar. Bunlara nasıl bir İslâm anlattılarsa, bu zavallı, cahil, îmân-İslâm-insan fukarası kimseler, ‘Allâhu Ekber’ deyip câmiler bombalamaya başladılar.” Bu teşhîs, IŞİD, Boko Haram ve benzeri terör örgütlerinin mâhiyetini doğru bir şekilde ortaya koyar: Bunlar İslâm’ın kendi geleneğinden değil, dışarıdan (emperyalist projeler üzerinden) kurgulanmış, cahillere verilmiş “sahte İslâm” hareketleridir. Efendi hazretleri’nin haykırışı şudur: “İslâm sevmektir, İslâm âşık olmaktır. Hz. Mevlânâ der ki: Kur’ân baştan başa bize aşkı anlatır.” Bu, Ehl-i Sünnet sûfî geleneğinin IŞİD zihniyetine karşı verdiği en net cevaptır.

1989 Bayındır: Câmide Lâ İlâhe İllallâh Demekten Karakola

Sohbetin en trajik-komik ama ibret verici bölümünde Efendi hazretleri 1989 yılında kendi başından geçen bir hâdiseyi nakletmiştir. O yıllarda Bayındır’da bir câmide cemaat toplanıp hadîs okuyorlarmış. “Hadîsin ardından ‘lâ ilâhe illallâh, lâ ilâhe illallâh, lâ ilâhe illallâh’. Böyle lâ ilâhe illallâh derken polis bastı câminin etrafını. Ben arkadaşlara dedim ki ‘herkes gözünü kapatsın. Herkes gözünü kapattı. Gözlerini açsalar görecekler polisleri, korkacaklar. Dedim ki ‘kapatın gözlerinizi. Kim gözünü açarsa ebediyen kör olur!’ Açmayın. Hepsinin gözü kapalı. Biz lâ ilâhe illallâh, lâ ilâhe illallâh, lâ ilâhe illallâh. Bitti, oturduk. Duâ ederken polis içeri girdi. Duâ ederken! ‘Duâ edeyim ben.’ Arkadaşlara dedim ‘Hadi serbestsiniz, gidin evlerinize.’ Herkes teker teker çıkıyor. En son ben varım. Polis dedi: ‘Buranın sorumlusu kim?’ ‘Benim’ dedim. ‘Haydi yürü karakola.’ Yürüdük gittik karakola.” Karakolda ilginç bir sorgu yaşanmıştır: “‘Ne yapıyordunuz?’ ‘E’ dedim, ‘siz gördünüz ne yaptığımızı.’ ‘Ne yapıyordunuz?’ ‘E’ dedim, ‘lâ ilâhe illallâh diyorduk.’ ‘Nasıl diyordunuz?’ ‘İşte böyle diyorduk: lâ ilâhe illallâh, lâ ilâhe illallâh, lâ ilâhe illallâh.’ Ben karakolda böyle söylemeye başladım. Komiser bakıyor şimdi bana. Dedi: ‘Sen normal değilsin herhalde.’ Dedim: ‘Kendini aynada gördün herhalde.’ ‘Senin dilin de uzun’ dedi. ‘Biraz öyle’ dedim.”

Müftülük “Câmide Lâ İlâhe İllallâh Demek Suç Mu?” Sorusuna Cevap

Hâdisenin devâmı daha da çarpıcıdır: “Savcılık müftülüğe yazı yazdı — ‘câmide lâ ilâhe illallâh demek suç mu değil mi?’ diye. Müftü geldi câmiye, elimizden aldı bizim câmiyi. Dedi ki: ‘Bundan sonra burada toplanmayacaksınız. Neden? Siz lâ ilâhe illallâh diyormuşsunuz.’ ‘Yâ hocam! Yapma etme câmide lâ ilâhe illallâh denmeyecek — nerede denecek?’ Yok, Allâh Allâh!” Bu mücâdelenin çözümü, câminin altındaki bir “nalburun” (daha sonra Doğru Yol Partisi başkanı olacak olan kişi) üzerinden gelmiştir: “Bayındır’da caminin altında bir tâne nalbur var — bu Nalbur eski Doğru Yol Partisi başkanı. Bunun çok tanıdığı vardır. ‘Sen git ona söyle.’ Ben gittim: ‘Selâmun aleyküm — aleyküm selâm. Benim adım Mustafa Özbağ. Ben Bayındırlıyım, burada bir firmada çalışıyorum. Biz yukarıda senin üstündeki câmide lâ ilâhe illallâh derken basıldık.’ Öyle baktı. ‘Lâ ilâhe illallâh derken basılır mı insan?’ dedi. ‘Vallâhi, ilk basılan biziz herhâlde!’ dedi. Ne oldu? Durumu anlattım. ‘Ne günleri toplanıyorsunuz?’ ‘Perşembe günleri.’ ‘Bu Perşembe ben de geleceğim. Müftü yasakladı mı? Sen gel, ben hallederim onu.'” Vallahi adam geldi, câminin en arkasına oturdu, Efendi hazretleri’nin sohbetini dinledi. Sohbetten sonra müftüye ve savcıya telefon açıp durumu çözmüştür. “Benim dedem Rufâî’ydi” diyerek kendi kökünden gelen anlayışla meseleye çözüm getirmiştir.

28 Yıl Sonra: Kapalı Spor Salonunda Şeb-i Arûs

Efendi hazretleri bu kıssayı anlatırken, bugün geldiği noktayı ibretle hatırlatmıştır: “Ve dedim karakol savcıya ona da telefon açacağım. Savcıya da kaldırdı telefonu. Sayın savcım dedi, böyle böyle bu arkadaşlar böyle böyle yapıyorlar, bunlarda bir sıkıntı, problem yok. Sen bu meseleyi de vazgeç dedi. Vazgeçti. Câmide lâ ilâhe illallâh demekten karakolda ifadesi alınan bir kimseyim. Üzerinden kaç yıl geçmiş — 89. Kaç yılındayız? 2017. Kaç yıl geçmiş? Üniversiteler… Hesaplayın bakayım. 89, 2017. Kaç yıl olmuş? 28 yıl olmuş. 2018’deyiz değil mi? Ben 17 diyorum biraz daha genç görüneyim diye. 28 yıl olmuş. 28 yıl sonra geldiğimiz noktaya bakın! Biz kapalı spor salonunda Hz. Mevlânâ’yı anma gecesi tertipliyoruz. O yüzden geldiğimiz noktaların hamdini yapmasını bilelim. Hamd edelim ve geriye dönmemek için de mücâdele edelim. Cenâb-ı Hakk’ın vermiş olduğu nimetleri unutmayalım. Nankörlerden olmayalım. Biz basıla basıla, vurula vurula, yıkıla yıkıla, hançerlene hançerlene geliyoruz. Şimdi burada konuşmak işin en kolay tarafı.” Bu, Türkiye Cumhûriyeti’nde dinî hürriyetler alanında kat edilen mesâfenin şahâdetidir: 1989’dan 2018’e 28 yıl içinde Müslümanlar lâ ilâhe illallâh demek için karakollara götürülmüyor, aksine spor salonlarında Şeb-i Arûs programları düzenleyebiliyorlar. Bu nimetin kıymetini bilmek gerekir.

28 Şubat ve 15 Temmuz: Zor Zamanlar ve Gerçek Kahramanlar

Efendi hazretleri bu noktada kolay kahramanlık ile gerçek kahramanlık arasındaki farkı ortaya koymuştur: “Şimdi sûfîlik, dervişlik işin kolay tarafı. 28 Şubat’ta sûfîlik yapmak işin zor tarafıydı. 28 Şubat’ta Allâh demek işin zor tarafıydı. Şimdi kahramanlık yapmak işin kolay tarafı. 15 Temmuz’da meydana çıkıp kahramanlık yapmak işin en zor tarafıydı. Şimdi herkes kahraman. Bu darbeci yezidiler galip mi gelir, galip gelirse biz de onlardan mı oluruz? Bu darbeci yezidi, bu emperyalist uşakları bir şey olursa bizim canımıza, kanımıza bir şey olur. ‘Biz bekleyelim canım, ne tarafa doğru dönecek’ deyip de meydanlara çıkmayanlar, sonradan kahramanlık nutukları atıp da kendi kendilerini aldatmasınlar. Zor zaman, 15 Temmuz’da darbe başladığında saat 10’da meydana çıkanlardı. Zor zaman o zamandı.” Bu sert tesbît, ümmetin iki mühim sınavı olan 28 Şubat 1997 post-modern darbesi ve 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü üzerinden sûfîliğin gerçek mânâsını ortaya koyar: Sûfî, konfor zamanlarında süslü nutuklar atan değil, zor zamanlarda dururan kimsedir.

“Elimiz Havada — Osmanlı Tokadı”

Efendi hazretleri bu bahsi son derece güçlü bir sûfî-vatan duruşu ile bağlamıştır: “Beni ilgilendirmez — bu vatana, bu millete, bu Kur’ân’a, bu Sünnete kim savaş açarsa, hep beraber savaşa açılan savaşa göğüslerimizi siper etmeye hazırız. Biz semâ ederken elimiz havada — sakın ha zannedilmesin ki bu elimiz havada Osmanlı tokadı gibi zâlimlerin kafasına inmeyeceğini zannetmesin hiç kimse. Biz öyle ‘vur ensesini al lokmasını’ olan sûfîlerden değiliz. Bizim ensemize vurup da bizim lokmamızı alamazsın. Ensene vurup da lokmasını veren kimse, yarın öbür gün mukaddes değerlerini de verir. Ensesine tokadı vurup da lokmasını aldığın kimsenin yarın öbür gün mukaddes olan, kutsal olan bütün değerlerini alır. Bu sûfî düşüncesi değildir. Sûfî vatanı için, milleti için, nâmusu için, şerefi için, Kur’ân’ı için, Sünneti için, eşi için, çocukları için — kutsal olan her şeyi için canını verir.” Bu, Efendi hazretleri’nin semânın bir pasifist duruş olmadığını, aksine elini kaldırmanın hem niyâzın hem savunmanın hem de zâlimin kafasına inecek “Osmanlı tokadı”nın potansiyelini taşıdığını beyan eden çok çarpıcı bir semâ yorumudur.

“Biz Mantar Değiliz, Ağaç Dibinde Bitmedik”

Efendi hazretleri sûfînin savunma ruhunu şöyle daha da ileri götürmüştür: “Biz mantar değiliz. Ağaç dibinde bitmedik. Biz çalı değiliz. Biz o ağaç odun değiliz. Biz Cenâb-ı Hakk’ın yeryüzünde yarattığı halîfesi insanız. Bizim ensemize tokat vurmaya kalkarlarsa, kollarını kökünden koparmasını biliriz. Ama aç gördün — doyurdun mu? Beni doyurdun. Çıplığı giydirdin mi? Beni giydirdin. Bir yetimin başını okşadın mı? Benim başımı okşadın. Anlayışımız budur. O yüzden bir aç görürsek kendimizi doyurmayız — onu doyururuz. Bir çıplak görürsek kendimizi giydirmeyiz — onu giydiririz. Ama kimse ensemize tokat vurmaya kalkmasın — o zaman da onun kolunu koparıp öbür koluna takmasını biliriz. Biliriz.” Bu sözler, Hz. Peygamber’in “Kim bir yetimin başını okşarsa, okşadığı her bir kıl için bir sevap yazılır” (Müsned) hadîs-i şerîfinden doğan pozitif sûfîliği ve aynı zamanda Osmanlı ecdâdından miras kalan “savunmada korkmaz” askeriyye ruhunu birleştirir. Sûfî hem muhabbettir hem kahramanlıktır; hem yetimin başını okşar hem zâlimin kolunu koparır. Bu iki hâl bir araya geldiğinde “kemâl” tecellî eder.

“Birimiz Bine Bedel, Milyona Bedel, Dünyaya Bedeldir”

Efendi hazretleri bu savunma ruhunun bir hikmet beyânı olarak şu muhteşem cümleyi söylemiştir: “Biz asker doğmuş, asker yaşamış, asker ölen milletiz. O yüzden birimiz bine bedel değil, milyona bedeldir. Birimiz milyona değil, dünyaya bedeldir. O yüzden asla ve asla beyaz sakalımız ve sûfîliğimiz zâlimleri, kâfirleri, müşrikleri, vatan düşmanlarını, millet düşmanlarını, Kur’ân ve Sünnet düşmanlarını cesâretlendirmesin. Birimiz bu gün boş cesâret olur, 15 Temmuz’da derslerini aldıkları gibi yine derslerini alırlar.” Bu tesbît, Türk milletinin askerî-mânevî târih bilincini özetleyen bir haykırıştır. Âlemin zâlimleri, Türkiye’nin beyaz sakallı sûfîlerini “bunlar pasif, bunlar savaşmaz” diye değerlendirmesin — aksine, bu sûfîler gerektiğinde o zâlimlerin kollarını koparmak için de hazırdırlar. Bu bir tehdîd değil, bir gerçeklik beyânıdır ve târihin her noktasında tatbîk edilmiştir.

Kaka Radiyallâhu Anh’ın Kılıç Kıssası

Efendi hazretleri sohbetin bu bölümünde tâhirî bir örnek ile tevbe kapısının her an açık olduğunu teyid etmiştir: “Hz. Mevlânâ ‘düşmanın bile olsa ona bağış yapman iyidir çünkü bağışın yüzünden düşman bile insana dost olur’ demiş. Hani Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri yatıyordu, dinleniyordu ağacın dibinde. Kaka (Ka’ka) radıyallâhu anh henüz Müslüman olmadan gelmiş — Hz. Peygamber de kılıcını astı ağaca. Onun kılıcını aldı, hemen mübârek boynuna uzattı: ‘Seni kim elimden kurtaracak?’ Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri ‘Allâh’ dedi. Öyle bir sallandı ki elinden kılıç düştü. Hz. Peygamber Allâh Resûlü’nün kılıcını aldı. ‘Şimdi seni elimden kim kurtaracak?’ dedi. O: ‘Sen iyi bir insansın, iyilik timsâlisin, senden kötülük çıkmaz ki’ dedi. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onu bağışladı. Bağışlayınca o kimse de Müslüman oldu.” Bu târihî hâdise Gavres bin Hâris el-Muhârib olarak rivâyet edilir (Buhârî, Megâzî 32; Müslim, Fedâil 13). Hz. Peygamber’in düşmanına karşı bu merhamet tavrı, tevbe etmiş düşmanı dost kılan sûfî anlayışının tam kaynağıdır. Efendi hazretleri’nin bu hikâyeden çıkardığı ders: “Düşmanımız da olsa, tevbe eder geri dönerse onu bağışlarız. Allâh bizi bağışlananlardan eylesin inşallâh.”

Semâ Hadîsi: Yine Müsned’deki Kat’î Delîl

Efendi hazretleri Semâ bahsine geçmiştir ve bu sene bütün Şeb-i Arûs programlarında tekrarladığı tek bir hadîsi — İmâm Ahmed bin Hanbel’in Müsned’indeki Hz. Ali, Câfer, Zeyd hadîsini — yeniden naklederek beyan etmiştir: “Bu sene ki programlarda özel bir tane tek bir hadîs aldım kardeşlere ölçü olsun diye, bunu okuyacağım. Çünkü sanki Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleri Semâ etmeyi hevâ-hevesinden yaptı, ‘İslâm’da yok, Kur’ân’da var mı, Sünnet-i Resûlullâh’ta var mı, siz bunu nereden çıkardınız, yeni bir din mi üretiyorsunuz?’ Bu kimselere bir cevap olsun istedim.” Hadîs yine aynıdır: Hz. Ali, Câfer ve Zeyd Resûlullâh’a gelmişlerdir. Efendimiz sırayla her üçüne de “Sen benim âzâdlımsın, sen ahlâken ve fıtraten bana benzersin, sen bendensin ben de sendenim” demiş — ve her biri sevinçten Resûlullâh’ın etrafında bir ayağının üzerinde dönüp durmaya başlamıştır. Kaynak: İmâm Ahmed, el-Müsned, c.1 s.537 h.857.

İmâm Beyhakî’nin Tashîhi

Efendi hazretleri bu hadîsin bir de İmâm Beyhakî tarafından sahîh olduğunun tasdîk edildiğini belirtmiştir: “Beyhakî — İmâm Beyhakî’ye bakın, o da müthiş bir hadîs kritikçisidir. Bu hadîsi kritiq ederken rizâhında diyor ki: ‘Bu hadîs sahîhdir, delîl ve ruhsat ile semâ ederken dönüp durmanın — yâni Allâh’ı zikrederken semâ etmenin, dönüp durmanın — câiz olduğunu gösterir’ der.” İmâm Ebu Bekr el-Beyhakî (ö. 458/1066) Şâfiî mezhebinin en büyük hadîs kritikçilerinden biridir. Onun bir hadîsi “sahîh” olarak tasdîk etmesi, o hadîsin usûl-i fıkh bakımından delîl olarak kullanılabileceğini gösterir. Beyhakî’nin bu hadîsten çıkardığı hüküm de son derece nettir: Semâ câizdir. Dolayısıyla Mevlevîlerin Semâ meclisleri ve tasavvufî zikir halkalarındaki dönüş hareketleri, sâdece Hz. Mevlânâ tarafından icâd edilen bir şey değil, Resûlullâh zamânından beri câiz kabul edilen bir hâldir.

“Her Çarkta Allâh” — Kaç Para Değil

Efendi hazretleri Semâzen eğitiminin bir özelliğini de vurgulamıştır: “Biz kardeşlerimize eğitim verirken her bir 360 derece dönüşe bir çarp denir. Biz onlara eğitim verirken her çarpta ‘Allâh’ demesini öğretiyoruz. Kardeşlerimiz her çarpta ‘Allâh, Allâh, Allâh, Allâh, Allâh, Allâh’ diyerek semâ ederler. ‘Kaç para, kaç para, kaç para’ diyerek değil. Bizim hiçbir etkinliğimiz bir ücrete tâbi değildir. Şimdi birazdan yaklaşık 65’e yakın semâzen kardeşimiz, yaklaşık 35-40’a yakın mıtrıbân kardeşimiz, hani arka mutfak derler, arkada 120-130 kişi harıl harıl çalışıyor. Bunlar fî sebîlillâh Allâh için, ücretsiz. Dışarıda kitap dağıtılıyor, hadîsler ücretsiz. Bizim dışarıda CD’lerimizden alın, kitap alın, dergi alın — ücretle alâkalı hiçbir işimiz yok.” Bu tesbît, Tasavvuf Vakfı’nın ve Efendi hazretleri’nin tasavvufî çizgisinin en net belirtilerinden biridir: Hiçbir hizmet ücretli değildir, hiçbir ibâdet parayla satılmaz.

Süleyman Çelebi: “Bir Kez Aşk İle Allâh Teşbîhiyse…”

Sohbetin en sonunda Efendi hazretleri cemaati bir meşhûr beyitle taçlandırmıştır: “Malûm, Süleyman Çelebi hazretleri demiş ya: ‘Bir kez aşk ile Allâh teşbîhiyse dökülür cümle günâhlar mislihazân.'” Bu beyit, Süleyman Çelebi’nin (ö. 825/1422) meşhûr “Vesîletü’n-Necât” (Mevlid-i Şerîf) eserinden bir alıntıdır ve mü’minlerin günâh affı hususundaki en ümit verici sözlerinden biridir. Mânâsı şudur: Bir mü’min kalbinde hakîkî bir aşk ile “Allâh” diye bir kez zikretse, üzerindeki bütün günâhlar sonbahar yaprakları gibi (misli hazân) dökülür. Bu, Hz. Peygamber’in “Lâ ilâhe illallâh diyenin günâhları affolur” (Tirmizî, Kıyâme 43) hadîs-i şerîfinin bir şiirsel tefsîridir. Efendi hazretleri cemaate şu daveti yapmıştır: “İnşallâh semâda siz de oturduğunuz yerde ‘Allâh’ diyerek Allâh’ı zikredin. Hepinize ayrı ayrı teşekkür ediyorum.”

Âmelî Dersler

Efendi hazretlerinin bu 5. sohbet-i şerîfinden çıkarılacak âmelî dersler şunlardır:

  • Çocuklarını ve gençlerini âile hayâtının içine dâhil et: Onlar olmazsa ümit kesilmiş demektir.
  • Kökü dışarıda hareketlere kapılma: Maddî-manevî desteği dışarıdan olan yapılar mutlaka bir ajandaya hizmet eder.
  • “Gel ne olursan ol gel” — ama Kur’ân-Sünnet yoluna gel: Hevâ-heves, şeytaniyet, nefsâniyet değil.
  • Uhud Okçular Tepesi dersini unutma: Ganimet endîşesi, zafer kazanmış olsan bile seni bozar.
  • Yemen’i ümmet olarak unutma: “İman Yemen’dendir” hadîsi mucibince bizim ciğerpâremizdir.
  • Anadolu’nun dört velîsini ezberle: Mevlânâ, Hacı Bektâş-ı Velî, Yûnus Emre, Muhyiddîn İbn Arabî.
  • Sûfîlik Allâh korkusundan önce Allâh sevgisini öğretir: Korku ile değil, muhabbet ile insanları Allâh’a çağır.
  • IŞİD zihniyeti İslâm’ın damarından değildir: Emperyalist projedir, İslâm’ın sevgi medeniyetinin tam zıddıdır.
  • 1989’dan 2018’e nimete şükret: Câmide lâ ilâhe illallâh demekten karakola götürüldüğü günlerden kapalı spor salonunda Şeb-i Arûs düzenlemeye.
  • 28 Şubat ve 15 Temmuz’u unutma: Gerçek kahramanlar zor zamanda duran kimselerdir.
  • Sûfî elin havada — hem niyâz hem savunma için: Osmanlı tokadı potansiyeli yok sayılmasın.
  • Aç doyur, çıplak giydir, yetim başını okşa: Sûfînin fiilî hizmeti budur.
  • Kimseye ensende tokat attırma: “Vur ensesini al lokmasını” sûfîliği değildir; sonra mukaddes değerlerini de verirsin.
  • Düşmanı bağışla, dost et: Ka’ka radıyallâhu anh kıssasındaki gibi.
  • Her Semâ çarkında “Allâh” de, kaç para değil: Hizmetin karşılığı Allâh’tır.
  • “Bir kez aşk ile Allâh”: Günâhlar sonbahar yaprakları gibi dökülür.

Referanslar ve Kaynaklar

Bu sohbette zikrolunan âyet-i kerîmeler, hadîs-i şerîfler ve tasavvufî kaynaklar:

  • Hadîs-i Şerîf — “İman Yemen’dendir” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 1; Müslim, Îmân 81)
  • Hadîs-i Şerîf — Ka’ka’nın kılıç kıssası (Buhârî, Megâzî 32; Müslim, Fedâil 13 — Gavres bin Hâris el-Muhârib rivâyeti)
  • Hadîs-i Şerîf — İmâm Ahmed, el-Müsned c.1 s.537, h.857 — Hz. Ali, Câfer, Zeyd’in semâsı
  • Hadîs-i Şerîf — “Lâ ilâhe illallâh diyenin günâhları affolur” (Tirmizî, Kıyâme 43)
  • Hadîs-i Şerîf — Yetimin başını okşayanın her kıl için sevap kazanması (Ahmed, Müsned)
  • Uhud Savaşı ve Okçular Tepesi — Buhârî, Megâzî; İbn Hişâm, Sîre, c.3
  • Furkân sûresi 74. âyet — “Bize hoşlanacağımız nefisler eyle”
  • Hucurât sûresi 11. âyet — “Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın”
  • Hz. Peygamber’in Veda Hutbesi — “Arab’ın Acem’e üstünlüğü yoktur, üstünlük takvâdadır”
  • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî — “Gel ne olursan ol gel” beyânı
  • Hz. Mevlânâ — “Gel sevmeye gel, gel tevâzuya gel, gel hiçliğe gel” üç mertebe
  • Hz. Mevlânâ — Mesnevî-yi Şerîf: “Ayırmaya değil birleştirmeye geldik”
  • Hacı Bektâş-ı Velî — Bektâşiyye yolu
  • Yûnus Emre — “Gelin sevelim sevilelim”
  • Muhyiddîn İbn Arabî — Fusûsü’l-Hikem, Fütûhât-ı Mekkiyye
  • İmâm Ebu Bekr el-Beyhakî — Semâ hadîsinin sıhhat tasdîki
  • Süleyman Çelebi — Vesîletü’n-Necât (Mevlid-i Şerîf): “Bir kez aşk ile Allâh teşbîhiyse / Dökülür cümle günâhlar mislihazân”
  • Karabaş-i Velî Hazretleri — Halvetiyye-Şabâniyye yolunun büyük pîri

Sohbetin Özeti

Efendi hazretlerinin 2018 yılında Gemlik’te Hz. Mevlânâ’nın 745. Vuslat Yıldönümü münâsebetiyle akdolunan bu 5. sohbet-i şerîfi, gençlik yetiştirmenin ümmet için hayâtî önemini, Hz. Mevlânâ’nın “gel ne olursan ol gel” çağrısının Kur’ân-Sünnet yoluna davet olduğunu, Anadolu’nun dört büyük velîsini, İslâm dünyasının en büyük eksikliğinin sevgisizlik olduğunu, 1989’daki Bayındır karakol kıssasından 2018’deki Şeb-i Arûs programına uzanan 28 yıllık nimet çizgisini, 28 Şubat ve 15 Temmuz gibi zor zamanlarda gerçek sûfîliğin duruşunu, “elimiz havada — Osmanlı tokadı” ifâdesiyle sûfînin savunma duruşunu, Ka’ka radıyallâhu anh’ın kılıç kıssasını, ve Semânın Hz. Peygamber’in tasdîkiyle sâbit bir sünnet olduğunu bütün derinliğiyle beyan eden kapsamlı bir ders-i şerîftir. Sohbet, beş genç kardeşin semâzen berat töreni ile açılmış, “çocukları olmayan milletin ümidini kesin” uyarısı ile devâm etmiş, Hz. Mevlânâ’nın üç mertebeli daveti (sevgi-tevâzu-hiçlik), Uhud Okçular Tepesi’ndeki ganimet endîşesi, Yemen’in “ciğerpâre” olarak tanınması, Anadolu’nun dört çeşmesi (Mevlânâ, Hacı Bektâş-ı Velî, Yûnus, İbn Arabî), IŞİD zihniyetinin İslâm’ın kendi damarından değil emperyalist projeden geldiği tesbîti, 1989 Bayındır câmide lâ ilâhe illallâh baskını, doğru yol partisi nalburunun Rufâî dedesi ile çözüm, 28 yıllık nimet çizgisi, 28 Şubat ve 15 Temmuz’daki kahramanlık sınavı, “elimiz havada — Osmanlı tokadı” savunma ruhu, “biz mantar değiliz” bağımsızlık beyânı, Ka’ka radıyallâhu anh kıssası, Semâ hadîsi ve İmâm Beyhakî tashîhi, “her çark Allâh” Semâzen eğitim prensibi ve Süleyman Çelebi’nin “bir kez aşk ile Allâh” beyti ile taçlandırılmıştır. Bu sohbet, Gemlik’in sûfî cemaatine bir sevgi medeniyeti ve vatan duruşu manifestosudur. Allâhü Teâlâ cümlemizi bu Şeb-i Arûs’un feyzinden mahrûm bırakmasın. Âmîn.