Mimiklerle Yüz Değiştirmek Dedikodu Sayılır mı?
Bir kimsenin adı anıldığında yüzünü ekşitmek, birisine karşı mimiklerinizle o kimsenin iyi olmadığını, onunla alâkalı sıkıntılı olduğunuzu ifade etmek de câiz değildir. Dil ile söylemek nasıl gıybet ise yüz ifadeleriyle aynı mânâyı iletmek de aynı hükümdedir. Dedikodu sadece sözle değil, mimik ve işâretle de olur.
Eve Huysuz Gelen Eşin Hükmü
Bir erkek evine girdiğinde eşine ve çocuklarına karşı güler yüzlü davranmalı. Bir kadın da eve gelen erkeğine karşı güler yüzlü ve sevecen davranmalı. Birbirine karşı tebessümlü, merhametli, güler yüzlü olmak Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri’nin sünnetidir. “Gülmek sadakadır” hadîs-i şerîfi ev içinde de geçerlidir.
Kadın eşine karşı güler yüzlü ve sevecen davranmıyorsa, erkek de eşine aynı şekilde davranmıyorsa — bu Sünnet-i Resûlullah’a aykırıdır. İnsan tebessüm ehli olacak. Çocuklar ve aile üyeleri bundan üzülüyor; bu huysuzluğa “Nefsine uydun mu insan kızar” cevâbı verilmiştir.
Mesnevî’den: Yahudi Vezir ve On İki Bölük Hikâyesi
Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Mesnevî’sinde Îsâ Aleyhisselâm zamanındaki Yahudi vezir kıssasını anlatır. Bu vezir gerçekte Yahudi idi ama görünüşte Hristiyandı; padişahla gizli bir anlaşma yapıp Hristiyan dinini ifsâd etmeye çalışan fitneci bir vezirdi.
Vezir on iki beyi (on iki bölüğün reisini) teker teker yalnız olarak huzuruna çağırdı. Her birine ayrı ayrı dedi: “Îsâ dîninde Tanrı’nın nâibi, benim halîfem sensin. Öbür beyler sana uyacak. Hangi bey baş çekerse yakala onu — ya öldür, ya da tutsak et, bırakma. Ancak ben yaşadıkça bunu açma, ben ölmeden bu başbuğluğa kalkışma.”
Her birine bir tomar verdi. Tomarların hepsinde de dînin hükümleri yazılıydı — ama her tomarın hükümleri diğerlerine aykırı. Bir tarafta “cömert ol” diyordu, öbür tarafta “seninle beraber mi kazandı?” diyordu. Bir tarafta “kendine bir üstâd ara” diyordu, öbür tomarda “üstâd da sensin” diyordu. Bir tarafta “riyâzet yap” diyordu, öbür tarafta “Allah’ın verdiği nimetlerden neden riyâzet yapasın?” diyordu. Elif’ten yeğe kadar harfler birbirine nasıl aykırıysa, o tomarlardaki buyruklar da birbirine öyle aykırıydı.
On İki Fırka Geleneği: Musevîlerden Günümüze
Musevîlerde on iki fırka vardı, on iki yol vardı, on iki kavim vardı. Mûsâ Aleyhisselâm Kızıldeniz’in başına gelince arkadan Firavun’u asâyı vurdu. O Yahudîler “Biz geçeceğiz ama on iki bölüğüz, on iki fırkayız, on iki kavimiz — bunlarla beraber gitmeyiz” dediler. Fırkacılığı öne çıkarmak, kavmiyetçiliği öne çıkarmak, cemâatçılığı, tarikatçılığı öne çıkarmak — meselenin asıl ögesini, asıl hedefini bırakıp talî meseleleri öne çıkarmak — Âdem’den beri süregelen bir fitnedir.
Takım tutar gibi mezhep tutmak, takım tutar gibi meşreb tutmak, takım tutar gibi şeyh tutmak, taraftar olmak — ve o taraftarlığı öne çıkarmak. Başka bir dergâha laf söylemek, başka bir şeyhe laf söylemek, “bırak şu Şâfiîleri, bırak şu Mâlikîleri, bırak canım şu Rufâîleri, sen bize gel — bir tek doğru biziz, bizim şeyhimiz zamanın kutbu, diğerleri fasa fisosu” gibi tarafgirlikler bütün din mensuplarının en büyük hastalığıdır.
İnanç Mensuplarını İfsâd Eden Fitne
Tarih boyunca bütün inanç mensuplarını birbirine düşüren şey, inançların kendi içerisindeki anlayış ve algı farklılıklarını öne çıkarmaktır. Bir kimsenin veya bir topluluğun kendi anlayışını öne çıkarıp “yegâne doğru bu” demesi bütün inanç topluluklarını ifsâd etmiş, bozmuştur.
İnanç topluluklarının kendi içlerine bir zenginlik, tatlı bir renk, bir çiçek bahçesi gibi görmeyip birbirine dikte etmek, birbirinin üzerinde hegemonist bir yapı kurmaya çalışmak, farklı anlayışların üzerine menfaat örgütleri kurmak — inanç mensuplarını hep fitnenin içerisine atmıştır. Bu Âdem Aleyhisselâm’dan beri süre gelen bir hastalıktır.
Bunun sebebi: inançlarındaki yüzeyselliktir. İmanları kalplerine inmediğinden, meselenin sadece dış yüzeyine bakar, meselenin aslına, özüne, iç âlemine bakamazlar. “Yok sarıyı şöyle sarmış, yok şu kadar karış olmalı, yok şu renk olmalı” — bütün renkler sünnettir! Beyaz sarmış, siyah sarmış, yeşil sarmış, sarı sarmış — hepsi de sünnettir. Birisi kalkıp bir rengi diğerinin üzerinde dikte etmeye hakkı yoktur.
Mezhepçilik: İslâm Dünyasının En Büyük Handikapı
İslâm dünyasının içerisindeki en büyük handikap mezhepçiliktir. Bunun bir altında meşrepçilik vardır. Bu büyük oyun her yüz-yüz elli yıl sonra ısıtılıp İslâm dünyasının önüne tekrar konuluyor. Mevlânâ bu Mesnevî kıssası ile bize şu mesajı veriyor: sizin içerisinize fitne ehli kimseler girebilir ve sizi Kur’ân ve sünnetin dosdoğru yolundan ayırabilir. Bunu söylerken sizden, sizin önünüzde hak tanımış gibi görünürler.
Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri buyurur: “Âhir zamanda öyle kimseler çıkacak ki sizin dilinizden konuşacaklar. Sizinle beraber namaz kılacaklar, sizden görüneceklar, sizinle beraber hareket edecekler. Ama bunlar insanları dalâlete sürükleyecekler.”
Sonradan Çıkan İmam
İslâm kaidesinde şöyledir: Bir yerde imam var iken başka bir imam çıkarsa, Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri der ki “sonradan çıkan imamı öldürün”. Çünkü o bir imam var iken imamlık taslamıştır.
Sûfî gelenekte ise bir üstâd kendi sağlığında halîfesini tayin edip onu dergâhtan ayırabilir; icâzetini yazar ve “oğlum sen bulunduğun yerde irşâda devam et” der. Sûfî gelenekte bu vardır — çünkü üstâd onu irşâda memur etmiştir.
Hz. Ebûbekir radıyallâhu anh imam seçilmiş ve aşere-i mübeşşereden birkaç kişi biat etmişti; bir başkası imamlık taslamaya kalkarsa öldürülür. Aynı şekilde Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali radıyallâhu anhum için de geçerliydi. Muâviyye Şam’da ölmeden önce Yezîd’i halîfe tayin etti — Yezîd halîfe seçilmemiş, tayin edilmiştir. Hz. Hüseyn Efendimiz bu seçim usûlüne karşı çıkmıştır: “Bu seçim usûlü İslâm’da yoktur.”
Yahudi Vezirin Kendi Ölümünü Hazırlaması
Vezir on iki tomarı dağıttıktan sonra kırk gün kendini kapattı, hiçbir şey yiyip içmedi. Bir kimse kırk gün su içmezse ölür. Bu haris ve kıskanç insanlar böyle bir şeydir. Geçmiş devirlerde bir kimse bir kimseyi öyle kıskanırsa en son kendisini öldürtüp o düşman kabul ettiği kimsenin kapısının önüne cesedini koyduranlar bile olmuştur — “O öldürdü” zannedilsin diye.
İşte o vezir de Îsâ dîninin mensuplarına kötülük olsun, onları ifsâd edelim diye hasisliğinden ve harisliğinden kendi canından bile geçti. Bir kimse aklını, rûhunu, kalbini şeytana sattıysa ondan her şey beklenir. Vatanını da satar, milletini de satar, dînini de satar, imanını da satar. Cenâb-ı Hak buyurur: “Birisine olan düşmanlığınız sizi adâletten ayırmasın.”
Doğru Nerede Olursa Olsun Alınır
Sûfîlerde bir kaide vardır: doğru nereden gelirse gelsin haktır. Doğruyu kim söylerse söylesin haktır, kabul edilir. Sarhoş bir kimse “Allah bir” dese kabul etmeyecek misiniz? Namaz kılmayan bir kimse doğru bir şey söylese kabul etmeyecek misiniz? Doğru ise kabul edilir.
Hikmet müminin yitik malıdır — nerede bulursa almaya el haktır. İster çöpün içinde bul, ister lağımın içinde bul, ister dağda bayırda bul, isterse en kötü kimseden çıksın — hikmet nerede bulunursa alınır. Bir kimse söyleyene düşmanlığından dolayı onun doğrusunu reddederse aslında Allah’ın yeryüzüne indirdiği doğruyu reddetmiş olur.
Ebû Cehil peygamberliği kendine bekliyordu, “hikmetin babası” olarak anılıyordu. Hz. Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem’in söylediği her şeyin hakîkat olduğunu biliyordu — ama kıskançlığından, hasisliğinden onun peygamberliğini kabul edemedi. Müşrikler bile bir peygamber geleceğini ve Kureyş’ten olacağını biliyorlardı. Hatta bir kadın Efendimiz’in babası Abdullah’a gelip “Ne istiyorsan söyle, yeter ki benimle evlen” demiş — Abdullah babasından izinsiz böyle bir şey yapmamıştır. Bir sene sonra Âmine Vâlidemiz ile evlenince o kadın “Alnındaki peygamberlik mührünü artık göremiyorum” demiştir.
Vezirin Ölümü ve Halkın Mâtemi
Vezirin ölümünü duyunca halk mezarının başında kıyâmet kopardı. Araptan, Türk’ten, Rum ülkesi halkından mezarının başına toplananların sayısını ancak Allah bilir. Saçlarını başlarını yolarak, elbiselerini yırtarak mâtem tuttular.
İslâm’da ölünün arkasından ağıt yapmak, saçını başını yolmak, gömleğinin yakasını yırtmak, ellerini dizine vurmak, bağrına vurmak, ağıtçı tutmak câiz değildir. Eş için üç gün hüzünlü durmak câizdir. Ölen kimsenin eşi dört ay on gün iddet bekler — başka bir şey yoktur. Yas ilân etmek, kırk gün, elli gün, altmış gün yas tutmak İslâm’da yoktur.
Mezarlıkta Cantık Yemek
Bursa’da görülen bir tablo: millet ağlıyor, sızlıyor, saçını başını yoluyor. Cenâze gömüldükten sonra cantık arabası kabrin başına kadar geliyor. “Ya daha yeni gömdün, hani hüzünlüydün? Sen cantık aldın mı? Sen ayranı aldın mı? Hop bir tane de buraya ver!” Mezarlığın içinde, kabristanlığın içinde yemek yeniyor — neredeyse piknik yapılacak. Yeni gömdüğü mevtasına sevenlere “Gömdünüz, yeyin, karnınızı doyurun, gidin” mi denir? Hiç olmazsa mezarlığın dışına çıkarın, orada dağıtın. Bir Allah’ın kulu buna “dur” demiyor.
Münâfık Herkesçe Sevilir
Bir kıssa vardır. Bir şeyh efendi bir beldeye gitmiş. Bakmış ki lokantacı, meyhâneci, barcı, pavyoncu, kiliseci, havracı, câmici — hiç kimse yerinde yok. Sormuş: “Falanca zât vefât etti.” Akşam tâziye evinde herkes ölenin iyiliğinden bahsediyor. O garip hırpânî elbîseli kimse durmadan “Hâşâ münâfık imiş!” diyormuş. Dayanamayıp sormuşlar: “Hani edebi aşıyorsun, ikide birde münâfık diyorsun!”
Cevap: “Ey cemâat, eğer bu ölen babanız ‘Tek dîn İslâm’dır, son peygamber Muhammed Mustafa’dır; kim ona iman etmezse iman etmiş sayılmaz’ deseydi — Hristiyan papaz, Yahudi haham onun cenâzesine gelir miydi? Eğer ‘İçki alan, satan, getiren, götüren, içen en büyük haramî iştir’ deseydi — beldenizin meyhânecisi peşinden gider miydi? Eğer ‘Faiz alan da veren de anasıyla Kâbe duvarının dibinde zinâ etmiş gibi haram işler’ deseydi — bu faizciler peşinden gider miydi? Babanız hâşâ münâfık imiş — münâfık olunca herkes sever.”
Mümini müminler sever. Kâfirler mümini sevmez. Münâfıklar da mümini sevmez. Kâfiri kâfirler, münâfıklar sever. Herkes kendine benzeyeni sever. Kartal’la karga, Şâhin’le güvercin, aslanla ceylan arkadaş olmaz. Her topluluk kendi cinsinden olanla anlaşır. Cimri cimriyi sever — ikisi de kahvede kendi çayını söyler, kendi parasını öder. Aralarında bir cömert olsun — onu sevmezler, dengelerini bozar.
Öldükten Sonra Kıymete Binmek
İnsanoğlu enteresandır — sağlığında kıymet bilmez, öldükten sonra feryâd ederler. Hacı Oktay’ın dediği gibi: “En iyi şeyh ölü şeyhtir — hiçbir şey lâzım değildir çünkü.” Ders çektin çekmedin, yürüdün yürümedin, koştun koşmadın — hesap soracak yoktur.
“Neredeydin sen sağlığında?” Memurluğum gider diye korktun, çeklerime devlet el koyar diye korktun, dükkânıma bakamam diye korktun. Eşin bırakmadı, paraya kıyamadın, arabana kıyamadın, rahat yatağını terk edemedin. Ama öldükten sonra kıymete biner. 28 Şubat bitti, herkes derviş oldu. Neden? Sıkıntı vardı, basılma korkusu vardı. Sıkıntı bitince herkes çoğalır. Bir zât ölünce dervişleri çoğalır — çünkü ölü şeyh kimseye karışmaz.
Evindeki Yatırdan Korkma
“Evimde yatır var, korkuyorum” sorusuna cevap: Toprağın altındakinden değil, toprağın üstündekinden kork. Cinnî tâifesini bile görsen korkulacak bir şey yok. Yatırsa hiç korkulmaz — ya şehittir, ya evliyâdan bir kimsedir. Keşke herkesin evinin yanında böyle bir veli mezarlığı olsa! Bereket olur, rahmet olur, lütuf olur, ikram olur, ihsan olur, duâ olur, himmet olur.
Velîlerin şefâat hakkı vardır. Kapı komşunuza her gün bir İhlâs-Felâk-Nâs-Fâtiha okusanız şefâati vâcib olur. Bir velîye sağlığında yakın olmak, öldüğünde kabr-i şerîfine yakın olmak lütuftur, berekettir. Velîler peygamber vârisidir, Allah dostlarıdır. Kim Allah’ın dostlarına dost olursa Allah’la dost olmuş olur; kim onlara düşman olursa Allah’a düşman olmuş olur. Bizim insanımızı bunlardan korkuttular — şimdi millet “bahçesinde kabir var” diye ev satıyor.
Velinin Toprağı Bile Şifâdır
Çorumlu Hâcı Mustafa Anaç Efendi Hazretleri’nin evinin bahçesinde bir sahâbe kabr-i şerîfi varmış. Sihil (kellik) egzama var ya — o kabrin toprağından alıp sürellermiş. Besmele çekip Allah’ın izniyle şifâ olurmuş. Bir velînin kabr-i şerîfindeki toprak dahi şifâdır.
Çorum’da Kerkere Radıyallâhu anh Hazretlerinin kabri vardır — ata bindiğinde ayakları yere değen boylu boyunca sahâbe. Hz. Peygamber Efendimiz’e “Bu iki yumurta mı bana yetecek?” diye sormuş, “Allah’ın adını an da ye” cevâbı üzerine besmele çekerek yemiş ve doymuş. Oturduğunda bir kuzu yerdi. Çorum’a yolunuz düşerse önce onu ziyâret edin — sağ tarafta büyük kabristanlık, sol tarafta türbe vardır. Ana kapıdan giriş, 11 İhlâs ve Fâtiha okumak edepten.
Velînin dokunması bile şifâdır. Velînin sohbeti şifâdır. Velînin tebessümü şifâdır. Velînin bir azarlaması, bir bakışı, nazar etmesi bile şifâdır. Müşrikler Peygamber Efendimiz’e de “O da bizim gibi yiyip içiyor” diyorlardı. Velîlerin yemesi-içmesi ötelerdendir. İki kişi aynı koyunun etini yer — velînin yediği nûr olur, öbürü hâbis olur. Velîlerin tozu bile şifâdır, tozunu al da niyyet yap.
Vesîle Etmek ve Hz. Ömer’in Yağmur Duâsı
Hz. Ömer radıyallâhu anh yağmur duâsına çıkarken yanına Hz. Abbas’ı — Peygamber Efendimiz’in amcasını — da aldı. Elini açtı: “Yâ Rabbi, içimizde Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri’nin amcası var. Onun yüzü suyu hürmetine…” der demez yağmur yağmaya başladı.
Biz velîlerden bir şey istemeyiz — onları vesîle ederiz. “Yâ Rabbi, şu zâtın yüzü suyu hürmetine…” deriz. Selefî-Vehhâbî düzenbazlarının sözüne bakmayın — bunlar İngiliz bozması, İngiliz’in uşağı. Müminlerle velîler arasındaki irtibâtı kesmeye çalışıyorlar. Ellerinden gelse Peygamber Efendimiz’in türbesini bile yıkacaklar. Velîlerden, yatırlardan korkmayın; onları vesîle edin.
Kaynakça
Âyet-i Kerîmeler
- “Birisine olan düşmanlığınız sizi adâletten ayırmasın” — Mâide Sûresi, 5:8
- “Vesîle arayın” — Mâide Sûresi, 5:35
Hadîs-i Şerîfler
- “Bir yerde iki imam çıkarsa sonrakini öldürün” — Sahîh-i Müslim, Kitâbu’l-İmâre, Hadis No: 1853
- “Hikmet müminin yitik malıdır” — Sünen-i Tirmizî, Kitâbu’l-İlm, Hadis No: 2687 (sened tartışmalı)
- “Âhir zamanda sizin dilinizden konuşanlar çıkacak” — Sahîh-i Buhârî, Kitâbu’l-Fiten; Sahîh-i Müslim, Kitâbu’l-İmâre
- “Mümin müminin aynasıdır” — Sünen-i Ebû Dâvûd, Kitâbu’l-Edeb, Hadis No: 4918
- Kerkere Radıyallâhu anh ve iki yumurta kıssası — sahâbe menâkıb kitapları
Tasavvufî ve Târihî Kaynaklar
- Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî-i Şerîf, Defter I — Padişah ve Yahudi vezir kıssası
- Hz. Ömer’in Hz. Abbas’ı vesîle ederek yağmur duâsı — Sahîh-i Buhârî, Kitâbu’l-İstiskâ, Hadis No: 1010
- Çorum Kerkere Türbesi — Mustafa Demirci, Çorum Evliyâları
- Selefîlik ve Vehhâbîlik eleştirisi — Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfu’l-Akl; Zâhid el-Kevserî, Makâlâtü’l-Kevserî
Sohbetin Özeti
Bu Karabaş-i Velî Tekkesi sohbeti, Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî’sinden Îsâ Aleyhisselâm zamanındaki Yahudi vezir ve on iki bölük kıssası üzerinden mezhepçilik, fırkacılık ve tarafgirlik fitnelerini ele almıştır. Mimiklerle gıybet, eve huysuz gelen eşin sünnete aykırılığı, doğrunun kimden gelirse gelsin kabul edilmesi, münâfığın herkese sevimli gelme sebebi, öldükten sonra kıymete binmenin acı gerçeği, evdeki yatırın bir korku değil bir bereket olduğu ve velîleri vesîle etmenin meşrûiyeti detaylı biçimde işlenmiştir. Sohbetin temel mesajı: fırkacılık fitnedir, doğruyu kim söylerse alın, velîlere düşman olan Allah’a düşman olmuş olur, velîyi vesîle edin.