Dükkânı Bankaya Kiraya Vermek
Yaşadığımız ülkede İslâm hukûku olmadığı müddetçe faize bulaşmamış herhangi bir yer bulmak mümkün değildir. Türkiye Cumhûriyeti devleti de bir İslâm devleti değildir, hukûku da İslâmî olmadığı için faizi normal görür, haram olarak görmez. Devletin gelirlerinin içerisinde faiz vardır. Memurlar, emekliler maaşlarını bankadan almak zorundadır. On kişiden fazla işçi çalıştıran işveren maaşları bankaya yatırmak zorundadır. Böylece herkes bir şekilde faiz yuvalarıyla ilişkiye girmiş olur.
Bir iş yerini kiraya veren kimse kiracının ne iş yaptığına karışamaz. “Tekstilciyim, kumaş alıp satacağım” diyen kimse para satıp para alıyorsa ne yapabileceksiniz? Hiçbir şey. Türkiye’nin Dârü’l-İslâm mı yoksa Dârü’l-Harp mi olduğu mes’elesinde farklı görüşler vardır. Dârü’l-Harp diyorsa zâten câiz olmuş olur; çünkü Müslümanın harbî ile arasında faiz yoktur. Dârü’l-İslâm diyenlere göre ise haramlar açık bir şekilde işlenemez; bunu söylemek de Türkiye anayasası açısından suç olabileceği için bu görüşü açık söyleyen pek yoktur.
Araba Taksidinde Vâde Farkı
İslâm’da vadeli alışverişler câizdir. Vadeli alışverişlerde peşine göre bir miktar fark olması, Hanefîlere göre câizdir — fark ne kadar olursa olsun önemli değildir. Peşinin haricinde bir miktar vâde farkı almak câizdir.
Ancak gönlüm arzu eder ki hiç kimse borçla bir iş yapmasın. Akşam yattığında bir kimsenin kafası rahat olsun, borcu olmasın — en güzeli budur. 5 liran var git 5 liralık araba al, 20 liran var git 20 liralık al, borçlanma. Bu tavsiyedir. 60 ay devamlı borç ödemek benim için zor bir şeydir. Ama bir kimse borçlanmak istiyorsa, dinen bir sıkıntı yoktur; karar kendisinindir.
Din Adamlarının Sakalı ve “Ben Âlimim” Demek
Sakal, Hz. Âdem Aleyhisselâm’dan Hz. Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri’ne kadar bütün peygamberlerin sünnetidir. Birincisi. İkincisi, İslâm’da “din adamı” statüsü yoktur. Bir kimseyi başkaları âlim görebilir, ama sûfî terbiyesine göre bir kimsenin kendisini “ben âlimim, ben dervîşim, ben şeyhim, ben nâkib, ben zâkir, ben çavuşum” diye sınıflandırması uygun değildir.
Birisi der ki “Ne kadar güzel bir dervişsin!” Sûfî cevap verir: “Olmaya çalışıyoruz, bu üstâdımızın himmetidir, bizden değil.” Birisi “ne güzel şeyhsin” der; cevap: “Biz bu dergâha hizmet etmeye çalışıyoruz, bizim şeyhlikle alâkalı işimiz yok.” Sûfî her daim acz, fakr ve mahviyet içerisindedir — kendini bir yerde görmek yoktur. Hep aşağıda, hep mütevâzi.
Hz. Mûsâ ve Hızır Aleyhisselâm Kıssası
Hz. Mûsâ Aleyhisselâm’a kavminden birisi sormuş: “Yâ Mûsâ, senden daha âlim bir kimse var mı?” Hz. Mûsâ “Zannediyorum yok” demiş. Anında mânevî bağı kesildi, araya perde indi. Sinemascope filmi izlerken arada cızırtı girmiş gibi — görüşme kesildi.
Dervişlikte de böyledir. Adamın mânevî hâli kalmayınca, akıllı olsa bakar ki millet rüyâ anlatıyor, hâl anlatıyor, kendisi hiçbir şey alamıyor. “Herkesin gönül lâmbası yanıyor, benim lâmbam sönmüş” der. Hazret-i Mevlânâ der: “Senin gönlün neden haber vermez, biliyor musun? Senin aynan tozlanmıştır.”
Hz. Mûsâ bunu fark edince Tûr-i Sînâ’ya secdeye kapandı, ağladı, yalvardı, tövbe etti. Cenâb-ı Hak tekrar onunla irtibâta geçti. Mûsâ sordu: “Yâ Rabbi, ben nerede hatâ yaptım?” Cevap: “Sen ‘Benden daha âlim yok zannederim’ demiştin. Bu tacubuma gitti.” “Yâ Rabbi, o kimse nerededir ki onunla tanışayım?” Cevap: “Kuru tuzlu balık al, Kızıldeniz’in kenarında yürümeye başla. Balık canlandığında orada benim bir kulum var.”
Akıl Perestler ve Ölü Balığın Canlanması
Buradaki remz ölü balığın canlanmasıdır. Kurutulmuş, tuzlanmış, ölü bir balık nasıl canlanır? “Hani İslâm dini akıl dinidir, akla uymuyorsa biz kabul etmiyoruz” diyenler, aklını ilâhlaştıranlar, âyet ve hadîsleri kendi akıllarına göre yorumlayanlar, reformistler var ya. Cenâb-ı Hak onların akıllarıyla oynuyor: “Ey ahmak kulum, ey kendisini akıllı zanneden câhil, ben ölü balığı canlandırırım. Sen saatlerce, günlerce, yıllarca düşün — balık canlanır mı? Ancak Allah dilerse canlanır.”
Aynı şey İbrâhîm Aleyhisselâm’da da geçer. İbrâhîm der ki: “Ey Rabbim, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster. Ben buna inanıyorum ama kalbim mutmain olsun.” Cenâb-ı Hak “Dört kuş tut, kes, cemm doğra, karıştır, tepelerin başlarına koy. Sonra onları çağır” buyurur. İbrâhîm çağırınca kuşlar uçarak geri gelir. “Allah’ın yeniden yaratması böyledir.” Bu kıssa hem Eski Ahit’te, hem Yeni Ahit’te, hem Kur’ân-ı Kerîm’de geçer.
Hz. Pîr Mesnevî’de der: “Din baştan başa aklı mât eder. Peygamberler aklı mât etmek için gönderilmişlerdir.” Ey reformistler, ey akıl perestler, abdeste kolu yıkama mantığını söyleyin bakalım — ayağı yıkamanın mantığını söyleyin. “Akla uymadı” diyerek yarın öbür gün bunları da atacaklar; firavun kafalılar bunu da yapacaklar.
İlmü’l-Ledün ve Hızır Aleyhisselâm’ın İlmi
Hz. Mûsâ balığı canlanınca Hızır Aleyhisselâm’ı bulup ona tâbi oldu. Asıl öz olan ilim, hatta onun da ilmi olan ilim, “ilmü’l-ledün”dür. Cenâb-ı Hak bu ilmi Hz. Mûsâ’ya Hızır’dan öğrenmek için bir peygamberi diğerinin yanına gönderdi. Bundan hareketle bir kimsenin “ben âlimim” demesi İslâmî literatürde hoş karşılanacak bir şey değildir. Bu hâriciden söylenir: “Bu fıkıh konusunda âlim bir zâttır, bu hadis konusunda âlim bir zâttır, bu çok iyi tercîdir.” Kişinin kendisi için söylemesi — özellikle “benim gibi bu çevrede başka tercî yok” gibi — günahtır. Makama, mevkiye tekme vur; çünkü bu âlem tevâzu edenlerin rahat edeceği âlemdir.
Sakal Sünnetine Laf Söylemek Küfürdür
Osmanlı’nın son 250-300 yılından Cumhuriyet dönemine kadar 400 yıllık bir Frenkleşme hastalığımız var. Önce kıyâfetler, sonra saç-sakal, sonra her şeyimize sirâyet etti. Sakal sünnettir — peygamberlerin hiç terk etmediği bir sünnettir.
Bir kimse sakal sünnetine laf söylerse, “yok bunlar çarşaf giyiyorlar, karaböcekler gibi” derse, sakallı kimseyi kötü bir benzetmeyle küçümserse küfre düşer. Evliyse nikâhı düşer, tecdîd-i îmân-tecdîd-i nikâh gerekir. Bir sünneti hor-hakir görmek, sünnetle alay etmek küfre sebebdir. İsteyene uygular, istemeyen uygulamaz — ama kimse sünnete laf söylemez.
Kadın ile Erkeğin El Sıkışması
Bu mes’ele Frenkleşme hareketiyle birlikte İslâm dünyasında tartışılmaya başlanmıştır. Osmanlı’nın son döneminde Avrupa’ya gönderilen öğrenciler orada bayanlarla tokalaşmayı, ellerini öpmeyi görüp “Avrupa âdâbıdır” diye getirince problem başladı. Bizim geleneğimizde yoktur — köyde-kentte yoldan geçen iki genç birbiriyle tokalaşmaz, ihtiyaç da hissedilmez.
Haram diyenler şunu öne sürer: “Hz. Âişe Vâlidemiz ‘Peygamber Efendimiz’in eli hiçbir mahrem kadına değmedi’ demiştir. Biatleşmede bir leğenin içine elini koydu, kadınlar da ellerini soktu; bir sarık-asâ uzattı, kadınlar oradan tuttu; ‘Birinizle biatlaştığım hepinizle biatlaşmış olmak gibidir’ buyurdu.”
Haram demeyenler der: “Kur’ân’da açık bir yasak yok. Peygamber Efendimiz’in dilinden açık bir yasak çıkmamış. Hz. Ebûbekir ve Hz. Ömer radıyallâhu anhumâ kadınlarla el ele biatlaşmış rivâyetler vardır. Ümm-i Selma radıyallâhu anhâ eskiden câriye iken Peygamber Efendimiz’in sırtındaki sivilceleri tedâvî etmiş — eli değmişti.”
Yûsuf el-Kardâvî gibi son dönem âlimleri de “biz açık-açık haram diyemeyiz” demişlerdir. Ben kendim de haram diyenlerden değilim. Ama tavsiyem şudur: “Ey kadınlar, kimseye elinizi uzatmayın. Siz uzatmazsanız erkekleri de kadınları da kurtarırsınız.” “Ey erkekler, bir kadın size el uzattığında kaçacak-göçecek yeriniz yoktur — onu utandırmayın. Ama öyle bir duruş sergileyin ki kadın size el uzatmasın.” Toplumun içine girerken nasıl girerseniz öyle kabûllenilirsiniz — gevşek girersen çek alacak müşteriye, kredi çekecek bankacıya, yolunu kesen herkese gevşek kalırsın.
Kaynakça
Âyet-i Kerîmeler
- Hz. Mûsâ ve Hızır Aleyhisselâm kıssası — Kehf Sûresi, 18:60-82
- Hz. İbrâhîm’in dört kuşu diriltme kıssası — Bakara Sûresi, 2:260
- Vadeli alışverişin câizliği — Bakara Sûresi, 2:282
- Sünnet-i Resûlullâh’a uymanın emri — Haşr Sûresi, 59:7
Hadîs-i Şerîfler
- “Peygamber Efendimiz’in eli mahrem olmayan kadına değmedi” — Sahîh-i Buhârî, Kitâbu’l-Ahkâm, Hadis No: 7214
- Kadınlarla bey’atlaşma usûlü (leğen, asâ, sarık) — Sahîh-i Müslim, Kitâbu’l-İmâre
- Vadeli alışveriş — Sahîh-i Buhârî, Kitâbu’s-Selem; Merğînânî, el-Hidâye
- Sakal bırakma sünneti — Sahîh-i Müslim, Kitâbu’t-Tahâre, Hadis No: 259
Fıkhî ve Tasavvufî Kaynaklar
- Dârü’l-İslâm — Dârü’l-Harp ayrımı — Serahsî, el-Mebsût, Kitâbu’s-Siyer; İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr
- Faiz hükmü — el-Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâi’, Kitâbu’r-Ribâ
- Mevlânâ, Mesnevî-i Şerîf — “Din baştan başa aklı mât eder”
- İlmü’l-Ledün — Kuşeyrî, er-Risâle; İbn Arabî, el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye
- Yûsuf el-Kardâvî, Fetvâlar
Sohbetin Özeti
Bu Karabaş-i Velî Tekkesi sohbeti, bir dükkânın bankaya kiralanmasının faiz ile ilişkisini, araba taksidinde vâde farkının câizliğini, sakal sünnetinin Hz. Âdem’den beri gelen bir sünnet olduğunu, İslâm’da “din adamı” ve “kendini âlim zannetmek” statüsünün olmadığını, Hz. Mûsâ-Hızır Aleyhisselâm kıssasından hareketle ilmü’l-ledünün varlığını, aklı ilâhlaştıranların ölü balığın canlanmasıyla mât edildiğini, Frenkleşme hastalığının İslâm’ın âdâbını tahrîb edişini ve kadın-erkek el sıkışmasının İslâmî hükmünü detaylı bir şekilde ele almıştır. Sohbetin temel mesajı: kendini bir yerde görmek mânevî bağı keser — Hz. Mûsâ gibi kul Tûr-i Sînâ’sında secdeye kapanmalıdır; sünnetleri küçümseyen küfre düşer; tokalaşma mes’elesinde tavsiye “kadınlar kimseye elini uzatmasın, erkekler gevşek duruş sergilemesin” şeklindedir.