2017 Karabaş-i Velî Tekkesi

10. Karabaş-i Velî Tekkesi 2017 Sohbeti — Cumhûriyetin İslâmî Temeli, İbn Arabî Şiiri “Kapısını Çaldım”, “Hem O Hem O Değil” Denkleminin Pratik Tatbîki ve Hayalin İki Kapısı

2017 Karabaş-i Velî Tekkesi sohbet serisinin 10. oturumunda Mustafa Özbağ Efendi; hiperaktif çocuk, eşinin “canım” mesajları ile aile içi krizler, “Bursa esnafı”nın hizmet anlayışı eksikliği gibi pratik aile-toplum sorunlarını, Cumhûriyet bayramı vesîlesiyle Hilâfet sisteminin Hz. Hasan’dan sonra Muâviye ile bozulduğu ve İslâm’da seçim sisteminin Hulefâ-i Râşidîn ile sünnetleştiği gerçeğini, Padişahlığın bir İslâm yönetim biçimi olmadığını ve Cumhûriyetin gerçek mânâda yerine konulursa İslâm ile çatışmadığını, İbn Arabî hazretlerinin meşhûr şiirini (“Kapısını çalıp ısrarla, ümitle, pür dikkat bekledim, ta ki çehresinin azameti gözün önünde belirene kadar — gel dedi”), İbn Arabî’nin “hem o hem o değil” denkleminin yolun başında teşbîh-tenzîh olarak uygulandığını ama Hz. Pîr’in ileri makâmlarda tenzîhi atıp “lâ fâile illallâh” hakîkatine geçtiğini, “Allâh’tan gayrı her şey olan varoluş”, insanın “halîfetü’l-lâh” oluşu, hayalin iki çeşidi (kişinin bilgi-istidâdından kaynaklanan vs. paketlenmiş Hakka âit hayal), beşinci esmâdan sonra dervişe açılan paketlenmiş hayal âlemini, hayal-rüyâ-ilhâm-vahiy bilgi edinme silsilesini, Hz. Mûsâ’nın yaşlı ihtiyâra yemek vermeyişi-Tûr-i Sînâ’da “geldim ya Mûsâ” cevabı kıssası ile farklı perdelerde Allâh’ın tecellîsini ve İslâm dünyâsının “emaneti ehline teslim etme” Sünnet’ini terk ettiği için kıyâmeti kendisine çağırdığını tafsîlâtlı bir şekilde açıklamaktadır.


İbn: Hiperaktif Çocuk, Sevgili Mesajları ve Bursa Esnafı

Sohbetin başında bir derviş hiperaktif çocuğunun namaz öğrettiklerine sinirlendiğini, küfür ettiğini ve laf dinlemediğini söyler. Efendi hazretleri sabırlı olunmasını tavsîye eder: “Hiperaktif olan çocuklar genelde böyledir, sabırlı olacaksınız. Cenâb-ı Hak inşâ’allâh en hayırlı yöne çevirsin sizi.” Hiperaktivite tıbbî bir mesele olduğu için sabır ve uzman desteği şarttır.

Bir derviş eşinin iş yerindeki bayan arkadaşlarıyla “canım” gibi samimî mesajlaşmasını paylaşır. Efendi hazretleri çok ince bir kültürel-psikolojik analiz yapar: “Kadınlar evlenince kocalarına karşı sevgili olmaktan vazgeçiyorlar. Kendileri ‘canımcığım, sevgilim’ demeyi bırakıyorlar. Öyle olunca erkekler dışarıdan bu sözü duyunca erkeklerin de nefsine tatlı geliyor. Yapmayı bırakmayın, siz de yapın, siz de öyle söyleyin.”

Aynı zamanda kültürel bir tahlil: “Belli bir kültürün içerisinde yetişen insanlar için bunlar sıkıntılı sözler. Belli bir kültürde yaşayan insanlar için de sıkıntılı sözler değil. Belli yerlere gittiğinizde ‘hayatım, canım, güzelim, tatlım’ demek gayet normal onlar için. Hatta İzmir’e gitse milletin birbirine ‘canım, hayatım’ demesi gayet normal bir şeydir. Kemer altında bir ayakkabıcıya gitse ‘canım, hayatım’ der — gayet normal. Kocasının yanında da der. Bu ‘benim kardeşim ya’ der. Bu normal.”

Bursa Esnafının Hizmet Eksikliği

Efendi hazretleri sertçe Bursa esnafını eleştirir: “Bursa’daki esnafların esnaflarını hiç beğenmiyorum. İnce değiller, narin değiller, nazik değiller. Esnaflık yapmıyorlar, hizmet etmiyorlar. Almayınca kızıyorlar. Çalışanları da yeterli değil, dilleri yeterli değil, tavır-davranışları yeterli değil. Bursa’da parayken de ne esnafın ne çalışanların hiç ayrı yok. İzmir’e gitseler İzmir’de aslâ iş yapamazlar. Adam sanki dövecek içeri giriyorsun. ‘Selâmün aleyküm.’ ‘Aleyküm selâm.’ Kalk yerinden — tatlı bir şekilde selâm ver, selâmını al, ilgilen. Öyle bir şey yok.”

Telefon esâreti hakkında: “Bazen birkaç dükkâna girdim. Çalışanın elinde cep telefonu, patronun elinde cep telefonu. Hırsız otursa hırsızlık yapar. Vallâhî dükkândan dışarı çıkıyorum, adamın haberi yok. Diyorum ki bu rızık peşinde değil, gaflete düşmüş. Bizim para kendi dükkânımız varken yasaktı bizde telefonlar. Herkes kasaya topluyordu. Gözden-kaştan kaçıranı da Said yakalıyordu.”


Cumhûriyet Bayramı: Padişahlık İslâmî Değildir, Seçim Sünnet’tir

Bir derviş “Cumhûriyet bayramını kutlarım” der. Efendi hazretleri çok şâir bir cevap verir: “Yaşasın Türkiye, yaşasın Cumhûriyet. Aynen katılıyoruz. Ben padişahlıktan yana değilim zâten hiç. Hiç olmadım. Padişahlık bir İslâm yönetim biçimi değildir. Bunu bir kenara koyun. İslâm yönetim biçimi seçim. Hz. Ebû Bekr radıyallâhu anh seçimle, Hz. Ömer seçimle, Hz. Osmân seçimle, Hz. Ali seçimle — hepsi de seçimle devlet başkanı oldular.”

Hilâfet sisteminin bozulması: “Bunu devâm ettirebilselerdi… Bu seçimle olan silsileyi bozan Muâviye oldu. Hz. Ali radıyallâhu anh hazretlerinden sonra Hz. Hasan efendimiz’e biat ettiler. O seçildi. Herkes biat etmişken Muâviye biat etmedi. Ayrılık buradan çıktı. Hz. Hasan efendimiz siyâseten çok hırslı bir kimse değildi — Hz. Peygamber efendimiz ‘iki kavmin barışmasını sağlayacak benim bu seyyidim’ demişti. Ona binâen ‘ben Muâviye adına hilâfetten çekiliyorum, sizin imâmınız olarak kalacağım’ dedi. Hz. Hasan da devlet yönetimi için kan dökülmesin diye Muâviye’ye bırakarak geri çekildi. Ardından bir daha asla seçimle devlet başkanı seçilmedi İslâm dünyâsında. Sonra Emevîler, Abbâsîler, derken öyle gitti — ta Orta Asya’dan gelen Türklere kadar.”

Efendi hazretleri kendi tezini koyar: “Biz gerçekten eğer İslâm söz konusu olacaksa devlet başkanları seçimle gelmeli. Ha, seçecek olanlar seçilebilir, belli kriterler olabilir, belli kriterlere sahip olan insanlar seçimlere girebilir. Bunlar ayrıca sistemi iyileştirmek için olabilecek olan şeyler. Ama Cumhûriyet gerçek mânâda yerli yerinde olursa İslâm’la çatışan hiçbir şey yok. Zaman içerisinde sanki bu ülkede Padişâh sistemini hâlâ getirmek isteyenler varmış gibi algı oluşturup Müslümanların ensesinde Cumhûriyet adına boza pişirdiler — bu ayrı.”


İbn Arabî Şiiri: “Kapısını Çalıp Pür Dikkat Bekledim”

Sohbetin tasavvufî kalbi olan bölümde Efendi hazretleri Muhyiddîn İbn Arabî hazretlerinin meşhûr şiirini şerh eder: “Kapısını çalıp ısrarla, ümitle, pür dikkat bekledim. Ta ki çehresinin azameti gözün önünde belirene kadar — gel dedi. Hepsi bu. Varlığın bilgisiyle doldu bütün kalbim. Geride Allâh’tan gayrısı kalmadı.”

Bu şiirin temel anatomisi: “Bir, kapısı çalınacak birisi var. İki, kapısının önünde durulması gerekiyor. Üç, o kapısı çalınacak kimsenin ‘gel’ demesi bekleniyor.” Kapısı çalınacak olan Zü’l-celâl hazretleridir. Sûfîlik bu kıvama gelir: “Sûfîlik budur çok kısacası. Sevmek-âşıklık budur çok kısacası. Kapısında beklersin, çalarsın kapısını, beklersin. Ümitle ve pür dikkat. Pür dikkat — o kapıda nasıl davranılması gerekiyorsa, dikkatli-ehemmiyetli bir şekilde kapıda beklersin. Ümidini kesmek yok, dikkatini dağıtmak yok. Yâni odak noktanı, menzilini karıştırmak yok. Asla şaşkınlık-şapşallık-dağınıklık. Odağını başka bir yere çevirme. Gönlüne başka bir şey koyma.”

Bu şiirin en mühim sûfî dersi: “Sen kapıda pür dikkat-ümitle beklersen içeriden ‘gel’ sesi sana gelir. İçeriden sana kapı açılır. O yüzden hiçbir zaman insan hâşâ Allâh değildir. Hiçbir zaman varlık Allâh değildir. Kapısında beklediğin var ise, odur. Sen, sen o değilsindir. O olsaydın kapısında beklemezdin zâten. Kapısını çaldığın varsa sen o değilsin. Kapısını çaldığın bir Zât-ı Kerîm var.” Bu, vahdet-i vücûd yorumlarının Tanrı-âlem birliği şeklindeki yanlış anlaşılmasına karşı Efendi hazretlerinin koyduğu bir engeldir.


“Hem O Hem O Değil” Denkleminin Yolun Başında ve Sonunda Tatbîki

Efendi hazretleri İbn Arabî alıntısının devâmını şerh eder: “Hiç kimse eşyanın tabiatıyla ilgili hakîkî bilgiye ‘ya o ya da bu’ şeklindeki açıklamalarla ulaşamaz. Gerçek durum ‘hem o hem de bu’ ya da ‘ne o ne de bu’da aranmalıdır. Eşyanın hakîkatini gerçek anlamda teslim ettiğimizde hem Allâh’ın hakîkatini hem aynı zamanda Allâh’ın o şey olmadığını teslim etmiş oluruz. Eşyâ — mevcûdiyeti ve belirli bir şey olması bakımından yalnızca bir nesnedir. Ancak varoluş ve nitelikleri bakımından Tanrı’dır.”

Hz. Pîr’in tasnîfi: “Hazreti Pîr’in en önemli özelliklerinden birisi şudur: Tenzîhi ve teşbîhi yolun belirli zamanında kabûl eder. Sûfînin belirli bir döneminde — sûfînin başlangıcında, sûfî pişinceye kadar — ‘ben insanları beni zikretsinler-tanısınlar-bilsinler diye yarattım’ olduğu için, hem teşbîh hem tenzîh olur. ‘O Rahmân’dır, Rahîm’dir, Kerîm’dir, Basîr’dir’ — bu teşbîhtir, benzetmedir. Sonra ‘O hiçbir şeye benzemez’ — bu tenzîhtir.”

Ama Hz. Pîr ileri mertebede tenzîhi atar: “Yolun ortalarıdır bu. Hz. Pîr bu noktada tenzîhci değildir. Bir müddet sonra ‘o değildir’ demez. Yâni tenzîhi atar. Öyle olunca her ne ise — bu da yanlış değildir. Çünkü fiiliyât haktır. Lâ fâile illallâh — fâil olan Allâh’tır. İşleyen, çalışan bütün sıfatsal tezâhür Allâh’a âittir. Bu kulların üzerinden, varlığın üzerinden, eşyânın üzerinden — neyin üzerinden giderse gitsin — bütün tecellîyât fiiliyât açısından Allâh’a âittir. Öyle olunca ‘sen atmadın ben attım’ sırrı olmuş olur.”

Enfâl 17 misâli: “Hz. Peygamber Bedir’de bir avuç toprak attı. Bir avuç toprak atınca Cenâb-ı Hak onu üzerine aldı: ‘Sen atmadın, ben attım.’ Kullarının fiiliyâtını Allâh üzerine aldı.” Hangi kulun fiiliyâtını? Kapıyı araladı dostunun, peygamberinin fiiliyâtını üzerine aldı. Hadîs-i kudsî sırrı: “Kul farzları yerine getirmekle Allâh’a en sevimli işi yapmış olur. Nâfilelerle yaklaşır, Allâh’ı sever, Allâh da onu sever. Allâh onu sevince gören gözü-duyan kulağı-tutan eli-yürüyen ayağı olur. Benimle söyler, benimle görür, benimle duyar, benimle tutar, benimle yürür.” Yâni bu velî mertebesi, kulun bütün fiiliyâtının Cenâb-ı Hakk’ın üzerine aldığı bir mertebedir. Burada artık tenzîh-teşbîh kalkmıştır; lâ fâile illallâh hakîkati hâline geçmiştir.


“Allâh’tan Gayrı Her Şey Olan Varoluş”: İnsân-ı Kâmilin Kalp Tecellîgâhı

Efendi hazretleri varlığın metafizik konumunu açıklar: “Varlık tamâmiyetle bir hayalden başka bir şey değildir. Allâh’tan gayrı her şeydir varoluş. Allâh’tan gayrıdır ama aynı değildir. Gayrıdır. Varoluş Allâh değildir. Bir kısım Arabîciler uzak doğudan etkilenerek varoluşu Tanrı olarak görüyorlar. Varlığı tanrılaştırıyorlar. Bunlar maddeci, bunlar madde-perestler. Bu sûfîlik değil, bu doğru değil. Bu Muhyiddin İbn Arabî’yi anlayamadıklarındandır. Bu konuda idrâklerinin istidâdları kısa.”

Varlığın sınırlılığı meselesi: “Şimdi varlık sınırlıdır an itibarıyla. Ama bu varlığı komple içine alan tecellîyât, varlığı içine alan tecellîyât zamanın kutbundadır. Varlığı içine aldığı gibi bir çıt ile öteye varlık ötesine de kalbinin tecellîyâtı açıktır onun. Bunun daha üstünü peygamberlerdedir. Bunun daha da üstünü Hz. Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerindedir.”

Tasavvuf hiyerarşisi: “Bütün varlık tamâmiyetiyle tecellîyâtının üstünde, üstünde tecellîyât peygamberlerin kalbidir. Onun bir çıt altı zamanın kutbunadır. Onun bir çıt altı üçleredir. Onun bir çıt altı beşleredir. Onun bir çıt altı yedileredir. Onun bir çıt altı kırklaradır. Onun bir çıt altı 120’leredir.” Yâni varlık âleminin her noktası Cenâb-ı Hakk’ın bir velîsinin kalbinin tecellîgâhı içindedir; her tabaka bir alt tabakanın üstünde durur. En üstün — en kapsayıcı — kalp Hz. Muhammed Mustafâ’nındır.

Çok mühim bir akâidî sonuç: “Tekrar ediyorum bunu — varlığın sınırı vardır. O yüzden varlık Tanrı değildir. O sınırsızdır. Ama varlığın sınırı vardır. Eğer Tanrı varlık dersek o zaman Tanrı’yı sınırlandırmış oluruz. Veyâhud da Tanrı’yı her an büyüyen bir varlıkmış gibi görürüz. Bu yanlıştır. Çünkü kün diyen, var eden Allâh’tır. Bir var eden var. Kün diyen var. Var eden var olduğu müddetçe var olan asla Tanrı olmayacaktır.”


Hayalin İki Çeşidi: Bilgiye Bağlı vs. Paketlenmiş

Efendi hazretleri sohbetin merkezî kavramı olan “hayal mertebesi”ni daha da derinleştirir: “Allâh’tan gayrı her şey olan varoluşun tabiatını anlamaya yönelik bütün insanların sahip olduğu en anlaşılır yol hayallerimiz, özellikle rüyâlarımızdır.”

1. Bilgi-Bağlı Hayal

İlk hayal türü kişinin kendi bilgi sınırı içinde kurguladığıdır: “Bir kimsenin kendi bildikleriyle kurduğu bir hayal. Arabaya bindin, Çin’i biliyorsun, Çin’e gittin. Arabaya bindin, Tayvan’ı var. Tayvan’a gitmeyi hayal kurdun — biliyorsun çünkü.” Bu hayal kişinin akıl-bilgi-istidâd üçgeninden çıkar; sınırı yüksektir.

2. Paketlenmiş Hayal — Hakka Âit

İkinci tip hayal tamâmen farklıdır: “Tayvan’ın içini gezdin mi? Hayır. Bilmedin mi şey? O zaman Tayvan’da sana adım adım bir yer gösterildi mi? Bu ayrı bir şey oldu. Bu senin kurduğun hayal olmadı. Bu sana bir paket geldi.” Bu, Cenâb-ı Hakka âit hayaldir; kişinin hiç bilmediği bir konuda bile ona bilgi verir. “Bunu açık açık konuşacağım. Bunu normalde dervişler beşinci esmânın sonuna doğru, altıya doğru yakalarlar. Beşinci esmânın sonuna doğru-altının içinde yakalarlar bunu. Allâh hepinize nasîb etsin.”

Bu paket-hayalin niteliği: “Bu paket hayaldir. Bununla senin inisiyatifin yoktur hiç. Sen bakarsın gözünün önünde olaylar cereyan ediyordur. Bilmediğin şeyler, bilmediğin varlıklar, bilmediğin makineler, bilmediğin alet-edevât-takım-taklavât bilmiyorsun. Öğlesine devasa şeyler görürsün. Öyle devâsa gördüğün şeyler başka şeylere bürünür, başka şeylere döner, başka başka şeyler olur. Öğlesine. Çünkü onları kitapla okuman mümkün değil, bir yerde bulman da mümkün değil. Ve onları normalde gördüğünde hayret etmezsin. Neden? Onun daha yükseğini gördün çünkü sen.”

Bu hayalin Kur’ânî temeli: “Bunun karşılığındaki âyet-i kerîme: ‘Bildiklerinizle amel ederseniz Allâh size bilmediklerinizi öğretir.’ Allâh size eşyânın hakîkatine vâkıf kılın. Allâh sizin bilmediğiniz hâlleri-noktaları size açıklar.”


Bilgi Edinme Yolları: Vahiy-İlhâm-Sâlih Rüyâ-Yakaza

Efendi hazretleri bilgi edinme yollarını sıralar: “İlim edinme-bilgi edinme yolu vardır. Bunu Yunan Helenistik çağındaki Aristo’sundan itibâren bilgi edinme yollarının birisinin metafizik (rüyâlar ve aynı zamanda kalbe gelen ilhamlar) olarak nitelendirilir. Ama ne yazık ki Yunan Helenistik çağın büyük felsefecileri dahi bunu kabûl etmesine rağmen son 200-300 yıldan beri sûfîlere karşı bir kalkışma, sûfî gelenek-kültüre karşı acımasız davranışların içerisine girildi.”

Paket-Hayalin Mertebeleri

  • Peygamberlerde: Vahiy — En sahîh, en yüksek; Rûh-i Emîn ile gelir
  • Velîlerde: İlhâm — Vahiyden sonraki en güvenli mertebe; kalp doğrudan ilhâm alır
  • Mü’minlerde: Sâlih rüyâ — Peygamberliğin 46 cüzünden bir cüzdür (Buhârî-Müslim)
  • Sûfîlerde özel olarak: Yakaza hâli — Zikrullah esnâsında uyanıkken görülen bâtınî hâller

Yakaza hâli özellikle ileri sûfîlere has bir şeydir: “Sûfîler onu rüyâ demezler. Sûfîler onu uyanıkken gördükleri için adına ‘hâl’ derler. Zikrullah esnâsında o kimse zikrullah ederken ayrı bir perde-pencere açılır. Farklı zatları görür-konuşur. Hattâ bu hâli daha da ilerlerse özel görüşmeler yapar — ‘filanca ile görüşmek istiyorum’ der, onunla görüşür. Ona soracağı olur, sorar; ondan cevap alır, ilim alır.”

Bu görüntülerin gerçek konuşturucusu kimdir? “O orta yerde görünenler — gerçekten onu konuşturan Allâh’tır. ‘Bana Abdülkâdir Geylânî hazretleri geldi, böyle dedi’ der derviş. Geylânî hazretlerini gönderen, onun rûhâniyetini orta yere salan, onun rûhâniyeti üzerinden konuşan Allâh’tır. Nasıl Mûsâ’ya ağacın üzerinden konuştuysa, ateşin arkasından konuştuysa, peygamberlere taşın arkasından konuştuysa — Allâh sûfîlere hâl esnâsında bu tip zat-ı muhteremlerin üzerinden konuşur.”

Hz. Peygamber’in ve Halifelerinin Sûretine Şeytan Giremez

Efendi hazretleri sahîh bir hadîse dayanır: “‘Beni rüyâda gören gerçekte görmüş gibidir.’ Çünkü Hz. Muhammed Mustafâ’nın şekline-şemâline şeytan girmez. Sahabelerin önde olanları, pîr efendiler, büyük velîlerin üzerinden — başka bir hadîs-i şerîfte de ‘benim ve sâlih ümmetimden, benim halîfelerimin şekline-şemâline şeytan giremez’ der. O yüzden bu bilgi edinme yoludur. Bu hakîkate erme yoludur.”


Hz. Mûsâ ve İhtiyâr Misâfir Kıssası: Farklı Perdelerdeki Tecellî

Efendi hazretleri çok sevilen bir İsrâîliyât kıssasını da bu meyânda nakleder. Hz. Mûsâ Cenâb-ı Hakka der: “Ya Rabbi, ümmetim seni görmek istiyor, seni tanımak istiyor.” Cenâb-ı Hak: “Yâ Mûsâ, yarın geleceğim.” Bir gün belirler. Hz. Mûsâ şehri temizletir, yemekler hazırlatır, sular getirtir, her şeyi yapar. Yaşlının birisi gelir, Mûsâ’nın cübbesinden tutar: “Yâ Mûsâ, çok açım. Bana şuradan yemek yedir.” Mûsâ: “Yediremem. Çok önemli bir misâfir bekliyoruz.” İhtiyâr ısrar eder: “Ya Mûsâ, sana duâ ederim. Ne olursun, yaşlıyım, ihtiyârım. Şundan bir yemek yedir.” Mûsâ: “Yedirmem, yürü git başımdan!” Akşam olur, hiç kimse kalmaz, herkes bekleyip-bekleyip dağılır.

Yahudîler dedikodu yapmaya başlar: “‘Yâ Mûsâ, Rabbin sana yalan söyledi. Bak, biz ziyâfet hazırladık, gelmedi.'” Mûsâ’nın tabîi gücüne gider, Tûr-i Sînâ’ya gider, Rabbisine yalvarır: “Yâ Rabbi, sen ahdinde duransın. O kadar hazırlık yaptık. Beni inananların önünde rezîl-rüsvâ ettin — gelmedin.” Cenâb-ı Hak: “Geldim ya Mûsâ. Senin cübbenden asılı, senden yemek isteyen kimse vardı ya — o bendim. Ben senin yanına gelmek için onun sûretine girdim.”

Efendi hazretleri buradan çok büyük bir hakîkat çıkarır: “Bakın burada berzah var. Burada ayrı bir perde-de ayrı bir tecellîyât var. Ayrı bir perdedeki ayrı bir tecellîyâta Mûsâ dayanıyor. Bakın Mûsâ dayanıyor — ama öbürküne dayanamadı.” “Öbürkü” — yâni Mûsâ’nın “yâ Rabbi sana bakmak istiyorum” dediğinde dağa bakıp baygın gittiği o tecellî. Çünkü orada berzah-perde yoktu; doğrudan oldu. Ama burada perde vardı: Cenâb-ı Hak ihtiyâr sûretine bürünmüştü, Mûsâ ona dayanabildi.

Bunun bir başka mühim sonucu: “Bazı âşıklar vardır — âşıklar kendi âşıklığını Cenâb-ı Hakk’ın ilm-i ilâhîsiyle örtülür. O âşığın gerçek hakîkatini görse insanlar bakamazlar. Sebep — onun üzerindeki tecellî öylesine dehşetlidir-muhteşemdir ki, onu gerçek mânâda göremez o kimse. Mesela sahabeler Hz. Muhammed Mustafâ’nın üzerindeki gerçek nûru ve tecellîyâtı göremediler. Yanında duramazlardı. Daha manyak bir şey söyleyeceğim: Dervişlerin hâllerinde gördüğü Peygamberi sahabeler görmediler. Görselerdi akılları kalmazdı.” Yâni sûfînin yakaza hâlinde gördüğü Resûlullâh, sahabenin maddî gözle görmediği bir Resûlullâh’tır — daha bâtinî, daha büyük bir tecellî sûretindeki.


Ölüm: Bir Rüyâdan Uyanış

Efendi hazretleri sohbetin sonunda ölüm hakkında çok şâir bir tasavvufî yaklaşım sergiler: “‘İnsanlar uykudadır, öldüklerinde uyanırlar.’ Biz uykudayız. Rüyâdayız şu anda. Hattâ gerçekte var mıyız o bile tartışmalı. Biz öldüğümüzde rüyâdan uyanacağız. Uyandığımızda diyeceğiz ki ‘Allâh Allâh, dün gibi yâ. Biz 80 yıllık bir hayat mı yaşadık? Ne kadar çabuk geçti.’ Bir saniye-iki saniye gibi geçecek bizim için.”

Efendi hazretleri kendi merâkını paylaşır: “Allâh’ım, âhireti ne kadar çok merâk ediyorum biliyor musunuz? ‘Hep berâber şuraya gittik, bir kurulsak — oraya da ne günlerdi yâ’ diyeceğiz. Ne günü? Anlıktı işte. Ne günü? Biz diyeceğiz ‘ne günlerdi ama!’ Gün değil — anlıktı. Rüyâ.”

İbn Arabî’nin kozmik rüyâ meselesi: “Hangi düzeyde kavranırsa kavransın hayale ve onun nasıl işlediğine dâir bilgi sahibi olmadan dînî düşüncelerin temel ruhuna ulaşabilmek mümkün değildir. Aristocu filozofların ve kelâmcıların rasyonel akıl ve mantık yasalarına uygun olmayan bütün vahiy bilgisini tevil etmelerinin sebebi hayal dünyâsıyla ilgili bilgisizlikleri ve cehâletleri idi.” Bu, Profesör William Chittick’in İbn Arabî hakkındaki yorumudur. Efendi hazretleri çok mühim bir not düşer: “Bütün kelâmcıları attı ya kenara. Bütün tefsirciler gitti, bütün kelâmcılar gitti. Eyvah eyvah eyvah eyvah. ‘Diğerleri bunu anlamaya çalışmayıp Tanrı böyle söylüyor öyleyse doğrudur dediler.'”


“Emaneti Ehline Teslim Etme” Sünnet’inin Terk Edilişi

Sohbetin sonunda Efendi hazretleri İslâm dünyâsının asıl handikabını açıklar. Hz. Peygamber Mekke’ye hizmet etme görevini yüzyıllardan beri yapan âileye verdiği örneğini hatırlatır: “Mekke’ye hizmet etme görevini yüzyıllardan beri yapan âileye verdi yine. Emâneti ehline teslim etti. Ve Cenâb-ı Hak âyet-i kerîme indirdi: ‘Emanetleri ehline teslim etmeniz Allâh’ın çok hoşuna gider.’ (Nisâ 58)”

Efendi hazretleri bunu günümüzdeki bir tezada bağlar: “Biz bunu yapabiliyor muyuz şimdi? ‘Alo abi yâ, bizim arkadaşlardan bir adam var ya, bunu alır mısın yâ? Şimdi girmeyecek de ne zaman girecek yâ?’ Bu hâle geldik mi? Geldik. Bu hâle geldik. Emanetler ehline değil. Kıyamet alâmetleri. Kıyâmeti biz çağırıyoruz. Kıyâmet öyle asılı duruyor. Biz onu çekiyoruz kendimize doğru. Biz asılıyoruz, kıyâmete doğru gidiyoruz. Biz gidiyoruz. Biz istiyoruz onu. Allâh bizi muhâfaza eylesin.”

Aynı şekilde Müslümanların birbirini öldürmesi konusunda Efendi hazretleri Hz. Peygamber’in örnekliğini hatırlatır: “Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri din için hiç kimseyi katletmedi. İslâm dünyâsının içerisinde Yahudîler de yaşadılar, Hristiyanlar da yaşadılar. Medîne-i Münevvere’de Hristiyanlar da Yahudîler de yaşadı. Birisi inancından dolayı katledilmedi Muhammed Mustafâ’nın sağlığında. Necrân’ın Hristiyanları din tartışmaya geldiler — onları reddetmedi, dinledi. Onlar ibâdet etmek isteyince Mescid-i Nebevî’nin kapısını açtı. Medîne’de değişik kavimlerden insanlar vardı. Onlar kendi kavimlerinin ulusal bayramlarında, neşe günlerinde eğlenirlerdi — Hz. Muhammed Mustafâ reddetmezdi. Mescid-i Nebevî’nin içerisinde harbeleriyle oyun oynarlardı.”

Ama bugün durum çok farklıdır: “Müslümanlar birbirlerini katlediyorlar şimdi. ‘Lâ ilâhe illallâh Muhammedun Resûlullâh’ diyen bir kimsenin kanı herkese haramdır. Ama katlediyoruz biz şimdi.”


Sohbetten Çıkan Ameli Dersler

  • Hiperaktif çocuklara karşı sabırlı olmak, eşine “canım-hayatım” demeye devâm etmek aile hayatının selâmetidir
  • Bursa esnafı hizmet anlayışında zayıftır; sûfî esnafı tatlı dilli-ilgili-edepli olmalıdır
  • Padişahlık İslâmî bir yönetim biçimi değildir; seçim Hulefâ-i Râşidîn Sünnet’idir
  • Cumhûriyet gerçek mânâda yerine konursa İslâm ile çatışmaz
  • İbn Arabî şiirinin temeli: “Kapıda pür dikkat-ümitle bekle, içeriden sana kapı açılır”
  • Allâh ve âlem aynı değildir; “kapısında bekleyen sen, kapısını çaldığın O” — vahdet-i vücûd panteizm değildir
  • Yolun başında “hem o hem o değil” (teşbîh-tenzîh), Hz. Pîr ileri makâmda tenzîhi atar (lâ fâile illallâh)
  • Enfâl 17 “sen atmadın ben attım” — kullarının fiiliyâtını Cenâb-ı Hak üzerine alır
  • Varlık sınırlıdır, Allâh sınırsızdır — “varlık Allâh’tır” demek küfre düşmektir
  • Zamânın kutbunun kalbi tüm varlığı içine alır; üstünde peygamberler-Hz. Muhammed Mustafâ vardır
  • Hayalin iki çeşidi: bilgi-bağlı (sınırlı) ve paketlenmiş Hakka âit (sınırsız)
  • Beşinci esmâdan sonra dervişe paketlenmiş hayal âlemi açılır — bilmediği yeri-makineyi-aleti gösterir
  • Bilgi edinme yolları: vahiy (peygamber), ilhâm (velî), sâlih rüyâ (mü’min), yakaza (sûfî)
  • Hz. Mûsâ-ihtiyâr kıssası farklı perdelerdeki Allâh tecellîsini gösterir
  • Ölüm bir rüyâdan uyanıştır — 80 yıllık hayat anlık gibi geçecektir
  • “Emaneti ehline teslim etme” Sünnet’i terk edildiği için kıyâmeti çağırıyoruz
  • Hz. Peygamber dîn için kimseyi öldürmedi; Hristiyan-Yahudîler Medîne’de huzûr içinde yaşadı

Bibliyografya — Zikredilen Kaynaklar

  • Kur’ân-ı Kerîm: Enfâl 17 (“Sen atmadın, Allâh attı”); Nisâ 58 (“Emanetleri ehline teslim ediniz”); Necm 3 (“O hevâdan konuşmaz”)
  • Hadîs-i Şerîfler: “Beni rüyâda gören gerçekte görmüş gibidir, çünkü şeytan benim sûretime giremez” (Buhârî-Müslim); “Benim halîfelerimin sûretine de şeytan giremez”; Hadîs-i Kudsî: “Farzları yerine getiren-nâfilelerle yaklaşan kulun gören gözü-duyan kulağı-tutan eli olurum”; “Sâlih rüyâ peygamberliğin 46 cüzünden bir cüzdür”; “Hz. Hasan’ın ‘iki kavmin barışmasını sağlayacak benim bu seyyidim'” hadîsi
  • İbn Arabî: Fütûhâtü’l-Mekkiyye, Fusûsü’l-Hikem — “Kapısını çaldım…” şiiri; “Hem o hem o değil” formülü; “Eşya hakîkatte tanrıdır ama nesnedir” denklemi; “Hayal mertebesi”
  • Mesnevî-i Şerîf: Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî — “Sen âlemi hayal üzerinde yürür gör”; “Rüyâda kolunuzun koptuğunu görürsünüz, uyanıp koluna atarsınız ki yerinde duruyor”
  • İslâm Tarihi: Hulefâ-i Râşidîn — Hz. Ebû Bekr, Ömer, Osmân, Ali ve Hz. Hasan’ın seçimle hilâfete gelmesi; Muâviye’nin biat etmemesiyle başlayan Emevî saltanatı; “Hilâfet seçim sünnetinin Muâviye ile bozulması”
  • İsrâîliyât: Hz. Mûsâ aleyhisselâmın yaşlı ihtiyâr-ı Rabbânî kıssası — “geldim ya Mûsâ, o ihtiyâr bendim”
  • Akâid-Fıkıh: İmâm-ı A’zam Fıkh-ı Ekber — saltanatın da fetvâsı var; ama sûfî ölçü “seçim İslâmî yönetimdir” der; Hanefî mezhebi – emanet ehline teslim ilkesi
  • Çağdaş Yorum: Profesör William Chittick — İbn Arabî’nin “hayal mertebesi” hakkındaki yorumları; “Aristocu filozofların ve kelâmcıların hayal dünyâsıyla ilgili bilgisizlikleri” tezi
  • Tasavvuf Istılâhları: Berzah, hayal mertebesi, lâ fâile illallâh, fenâ fillâh, kapısında pür dikkat-ümit, paket-hayal, beşinci esmâ, hâl-yakaza, kozmik rüyâ

Sohbetin Özeti

2017 Karabaş-i Velî Tekkesi sohbet serisinin 10. oturumunda Mustafa Özbağ Efendi; hiperaktif çocuk-canım mesajları-Bursa esnafının hizmet eksikliği gibi pratik aile-toplum sorunlarını, Cumhûriyet bayramı vesîlesiyle Padişahlığın İslâmî bir yönetim biçimi olmadığını ve Hulefâ-i Râşidîn ile başlayan seçim sisteminin Hz. Hasan’dan sonra Muâviye ile bozulduğunu, gerçek mânâda yerine konursa Cumhûriyetin İslâm ile çatışmadığını, İbn Arabî hazretlerinin “Kapısını çalıp ısrarla, ümitle, pür dikkat bekledim, ta ki çehresinin azameti gözün önünde belirene kadar — gel dedi” şiirinin tasavvufî şerhini ve sûfîliğin “kapıda pür dikkat-ümitle bekleyiş” olduğunu, “kapıda bekleyen sen, kapısını çaldığın O” hakîkatince Allâh ile âlemin aynı olmadığını (vahdet-i vücûd panteizm değildir), İbn Arabî’nin “hem o hem o değil” denkleminin yolun başında teşbîh-tenzîh olarak uygulandığını ama Hz. Pîr Mevlânâ’nın ileri makâmda tenzîhi atıp “lâ fâile illallâh” hakîkatine geçtiğini, Enfâl 17 “sen atmadın ben attım” âyetinin kullarının fiiliyâtının Cenâb-ı Hak tarafından üzerine alınması olduğunu ve bunun şartının “farzları yerine getirip nâfilelerle Allâh’a yaklaşmak” hadîs-i kudsîsinde olduğunu, varlığın sınırlı olduğu ve “Allâh’tan gayrı her şey” olduğu (varlık asla Tanrı değildir), zamânın kutbunun kalbinin tüm varlığı içine alıp üstünde peygamberlerin-Hz. Muhammed Mustafâ’nın bulunduğu, hayalin iki çeşit olduğu (kişinin bilgi-istidâdından kaynaklanan sınırlı hayal vs. paketlenmiş Hakka âit hayal), beşinci esmâdan sonra dervişe paketlenmiş hayal âleminin açıldığını, vahiy-ilhâm-sâlih rüyâ-yakaza şeklindeki bilgi edinme silsilesini, Hz. Mûsâ’nın yaşlı ihtiyâra yemek vermeyip “geldim ya Mûsâ” cevabı ile farklı perdelerdeki Allâh tecellîlerini, ölümün bir “rüyâdan uyanış” olduğunu ve İslâm dünyâsının “emaneti ehline teslim etme” Sünnet’ini terk ettiği için kıyâmeti kendisine çağırdığını tafsîlâtlı bir şekilde açıklamıştır.


Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — 10. Karabaş-i Velî Tekkesi 2017 Sohbeti | Video: YouTube | Playlist: 2017 Karabaş-i Velî Tekkesi

Diğer sohbetler: Dergah Sohbetleri