Çanakkale 18 Mart Üniversitesi tasavvuf sohbetleri çerçevesinde Mustafa Özbağ Efendi; “Anadolu nun Mânevî Direkleri” başlığıyla Yûnus Emre, Mevlânâ ve Anadolu velîlerinin tasavvuf mîrasını öğrencilere aktarır.
Yûnus’un «72 Millete Bir Gözle Bakma» Felsefesi ve Mescidi Nebevî’deki Hoşgörü
Sizin barışık olmadığınız hiçbir kitle olmamalı. Yûnus Emre’nin felsefesinin temeli «yetmiş iki millete bir gözle bakmak»tır. Bu, sevgiyle örtülmüş bir gönlün hâlidir; sevgiyle örtülmüş bu gönlün ağzına herkesin yeri vardır. Herkese yer vardır. Siz de buna sahip olabilirsiniz. Bunu söylemekle «bu İslâm değil» demiyorum; tam tersine, bu, İslâm’ın özüdür. Hazreti Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimizin mescidinde Necrân Hristiyanları gelip oturup ibadet ettiler. Hazreti Peygamber’in mescidinde Habeşliler, kendi halk oyunlarını oynadılar — bizzat o izin verdi. Hazreti Peygamber’in mescidinde Yemenliler kendi türkülerini, kendi halk oyunlarını oynadılar. Hazreti Peygamber Efendimiz kurban kestiğinde, bir hayvan kestiğinde, ilk eti yine komşusu olan Yahûdîye gönderirdi; bunu da bizzat sünnet olarak ümmetine bırakmıştır.
Bir gün Hârûn Reşîd hutbeye çıktı. «Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn» — yâni âlemlerin Rabbi olan Allâh’a hamdolsun dedi. Cemaatte bulunan bir sûfî — Bişri Hâfî Hazretleri olduğu rivayet edilir — birden kalktı, «Hayır, dur!» dedi. «Elhamdülillâhi Rabbi’lmü’minîn mi demek istedin? Yâni mü’minlerin Rabbi olan Allâh’a hamdolsun mu demek istedin?» Hârûn Reşîd hutbeyi baştan aldı, tekrar. Yine hamd ederken «Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn» dedi. Bişri Hâfî sûfî yine ayağa kalktı, «Rabbi’lmü’minîn mi dedin?» diye sordu. Üçüncüsünde Hârûn Reşîd dedi ki: «Kardeş, sen mi bana bu hutbeyi okutmayacaksın? Yine ‹Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn› diyeceğim.»
Dedi ki sûfî: «Mâdem ki Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn diyorsun, Allâh kâfirlerin de Rabbi’dir, kıttıkları varmıştı o sene. Niçin kaybettin müslümanların yanı tenâ; müslümanların hakkını ye, bir tarafta bütün kâfirleri öldür de…» — bu çelişkiyi göstermek istemiştir. O sevgiyle örülen dünyanın içerisinde herkesin yeri vardır; çünkü Allâh sadece müslümanların değil, bütün âlemlerin Rabbidir; öyleyse herkese bir gözle bakma şuûru İslâm’ın özüdür.
Biz bugün üniversiteye gelirken yolda bir kiliseye gittik; ziyâret ettik. Baktım oraya — Hârit Kardeş’e dedim ki: «Hemen buraya da gelelim; semâ yapalım, toplantı yapalım, semâzen âyinlerini buraya da kuralım — kilisede de olsunlar.» Çünkü sevginin güvencesinde olmayan hiçbir şey yoktur; her şey sevgi ile mümkündür.
Hacı Bektâşı Velî Hazretlerinin kıttığına gittiğinde, evet, buğday’a ihtiyaç istemek için Yûnus Emre Hazretleri gelir. Hacı Bektâş Hazretleri der ki: «Buğday mı istersin, himmet mi istersin?» Bizim kaynaklarda nefisleriz de kalmış (yâni Hacı Bektâşı Velî’nin Sünnî sûfî kaynaklarda «himmet» de kullandığı geçer) — himmet, duâ ile olsun mânâsında. Yûnus önce «buğday isterim» der; sonra geri döner ama bir şey istemez — buğday olsun, himmet olsun: artık ikisi de istenmez olmuştur. Yûnus Emre felsefesinde şeriat, tarîkat, mârifet ve hakîkat — bu dört kapı mevcuttur; «kırk makâm» da burada söz konusudur. Hangisi daha önemlidir? Şeriattır, çünkü şeriatsız hakîkatin ayakta durması mümkün değildir; hakîkate erişmenin yolu da şeriattan geçer.
Yûnus Emre, insanı sevmenin önemini ifâde eder. «Severim severilirim» demiştir. Önümüzdeki insanlar neden sevgiden uzaklar? Öğretileri uzaktır. İnsanlar sevmekte uzak değil aslında; yaşadıkları dünyâyı sevgisiz bir dünyâ zannediyorlar. Pek çok üst sınıf insanın sevinmiş yüzünü gördüklerinde «etrafımdakiler bundan uzak duruyor» diye düşünürler. Birçok fazla sevini gördüklerinde «biz de rüküyoruz zâten» derler. Size birisi âşık olsa çekemezsiniz. Bu topluluk içerisinde kendisine âşık olan birini çekebilecek bir kimseyi görmüyorum. Belki de birbirinizi düşünmeyin diyebilirim — sıkılırsınız. Erkekler de kadınlarla sıkılırsınız ilkin sevdiğinizi düşünmenin sonunda. İnsan haşırından kaçar mı? Yemin ediyorum, hem vallâhi hem de müddetli süre sonra sıkılırsınız. «Seviyorum» dediğiniz kıza yirmi sefer ile, «yeter artık» dersiniz.
Sevginin Sığ Öğretisi ve İslâm’da Hoşgörünün Sınırı: Sahâbenin Kefâret Kıssası
«Seviyorum» dediğiniz erkek olsa, sizde on sefer sonra «yeter artık» dersiniz. Hem kendi kendinize hayâl edersiniz «kapımda yatsa nasıl olur» diye; «kapımda yatsa öpüverirdim, kumar oynamaktan vazgeçerim» dersiniz. Anababalar çocukları içinde geçer; çocuklar, anababaları içinde geçer. Bu hayâtın bütün arasında geçer ve geçen sevgilerdir. Öğrenmiş olduğumuz sevgi öğretisi bu kadar sığdır. Annemizden, babamızdan, etrafımızdan, arkadaşlarımızdan aldığımız, almış olduğumuz sevgi öğretisi bu kadar. Birisine bir çiçek vermek, onu sevdiğini göstermek harika, bitti. Bir güllüye gömlek almak sevdiğini göstermek harika, bitti. Daha pahalı bir ehli yavruysa daha fazla seviyor — bu geçen seviyor sizi o zaman. Bir hastalığımıza baksana, bir yokluğumuza baksana, bir sıkıntımıza baksana, bir derdimize baksana — sevgi orada görülür.
«Dînî kurallar varken hoşgörüden nasıl bahsedebilirsiniz?» sorusuna verilen cevap çok mühimdir: hoşgörünün kendisi de dînî bir kuraldır. İslâm hoşgörünün üzerine kurulu bir dindir. Meselâ bir kimse açlıktan ölmek üzereyse domuz eti ona helâl olur; susuzluktan ölmek üzereyse şarap içmek bile ona helâl olur. Bir kimsenin gücünün yetiğinden sorumludur; gücü ona yetmiyorsa ona sorum yoktur. Din hoşgörünün üzerine kuruludur.
Sahâbeden birisi geldi: «Yâ Resûlallâh, ben yandım!» dedi. «Ne oldu?» diye sordu Efendimiz. «Ben orucumu ifsâ ettim, bozdum.» «Ne yaptın?» «Eşimle, Ramazân’da gündüz, ilişkiye girdim.» Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurdu: «Kefâret olarak iki ay peş peşe oruç tutacaksın.» Adam: «Yâ Resûlallâh, ne geldiyse başıma bu oruçtan da geldi! Tutamam.» «Öyleyse bir köle âzâd et» dedi Efendimiz. Adam: «Gücüm yetmez.» «O hâlde altmış fakîri doyuracaksın.» Adam: «Doyuramam; en fakîr benim, Medîne’de.» «Bir tas suyuna yeter (gücün yetmez) dedin» buyurdu Efendimiz; bunun üzerine bir hurmâ sepeti getirdiler. «Al onu, ârıcılarına da benden daha fakîr alıp gel; hadi git, eşinle yeyin, sen affedilmişsindir» dedi. Hz. Peygamber buradan büyük bir kâideyi gösterdi: din hoşgörüyle, kuralları yapabilecek olanlara konulur; yapamayacak olanlara değil.
Yûnus Emre’ye göre insan, devamlı arayan, sorgulayan, kendi varlığını gerçekleştirmek için bir şeylerin peşinde olan insandır. «İnsan için felsefe diyebilir miyiz?» İnsan zâten felsefenin takıyenisidir. İnsan başlı başına bir felsefedir. İnsan yeryüzünde halîfedir; halîfeliğini algılayıp halîfeliğini bu noktada gösterebildiyse felsefesini tamamlamıştır. Ama «insan felsefedir, insan felsefedir» deyip de oraya bıraktıysak öyle olmadı. İlim bilin bilmektir, ilim kendini bilmektir. Sen kendini bilmezsen bunu iyice okumaktır, bilbil bunu — kendini bilmek için ne yaptın? O felsefeyi tamamlayacak olan kendini bilmektir.
Kendini bilmek için ne yaptın? Kendini neyle karşılaştırdın? Kendini bilmek için kendini kimle karşılaştırdın? Kendini bilmek için hangi sistemle karşılaştırdın? Kendini bilmek için karşılaştığın hangi aynayı gördün? Bana aynanı söyle! Kendini bilme noktasında o felsefeyi tamamlamada kendine bir ayna bulmadıysan, kendine bir ayna seçmediysen ve senin karşısında bir ayna yoksa, sen kendini nefsine ve kibrine bırakmışsındır o zaman. Hadi kendimizi bilelim; kendimizi bilmek için bize bir ayna lâzım. Bir aynaya lâzım ki kendimizi orada görelim. Mesela bir aynaya lâzım — gözel bir kimseyi görelim ki kendi çirkinliğimizi görelim.
Aynalardan Kendini Görme, Namaz ve Gönül Kırma, Sevginin Felsefesi
Seveni görelim ki sevgisizliğimizi görelim. Acanı görelim ki acısızlığımızı görelim. Namaz kılanı görelim ki namazsızlığımızı görelim. Oruç tutanı görelim ki oruçsuzluğumuzu görelim. Doğru konuşanı görelim ki yalancılığımızı görelim. Ve onunla yüzleşelim. Bugün kaç kişiye yalan söyledik? Yüzleşelim. Bugün kaç kişinin gönlünü kırdık? Yüzleşelim. Hiç gönül kırmıyoruz görelim ki gönül kırdığımız meydana çıksın.
«Bir gönül kırdın ise kıldığın namaz namaz değildir.» İyi, biz namaz kılmıyoruz ki gönül kırdığımızı bilelim; ama namaz kılana şunu diyoruz: «Bir gönül kırdın ise kıldığın namaz namaz değil.» Namaz kılana söylüyoruz biz bunu. Namaz dinin direğidir; namaz dinin mîrâcıdır; namaz dinde yıkılan son kaledir. Ama biz namaz kılana böyle hedef gösterebiliyoruz: «Bir gönül kırdın ise kıldığın namaz namaz değil.» Eyvallâh; doğru. Kardeşim, önce sen namaz kıl, sonra bana söyle. Bana bunu namaz kılan biri söylesin, sen değil. Benim aynam benden fazla olsun; ben o aynaya bakayım kendimi göreyim. Olamadım; olmak için yola çıkmaya devam, olmak için yola devam!
Evet, insan bu mânâda büyük bir felsefedir. O kadar halk şâhili (halk arasında dile düşen kibirli kimse) vardır ki — İngilizce’nin (yâni nefsin) bu kadar dönüşü bu noktadadır. Gönül sümmer halk şahillerinin üstündedir. Herkesin kendisini başkasından üstün yaratıp yürüdüğü bir yerdir; yorulsa o, üstün olan adam, azmanya olduğunda sevgilini unutabilir mi? Hayır. Seve unutmaz hiçbir şey. Sevginin felsefesi olur mu? Sevgi başlı başına felsefedir. Ve sevginin felsefesinin başı îmândır. Îmân ederiz, sevmeye başlamayız; hemen sevmeye başlamayız. Ve siz kendi kendinizi sınavlamamız gerekir. Kendi içinizden kimleri seviyorsunuz, kimleri sevmiyorsunuz diye soracaksınız. Sınavlayın kendi içinizde; sevdiklerinizi bir yere koyun, sevmediklerinizi bir yere koyun. Sevdiklerinize bakın; en çok kimi sevdiğinize bakın.
Allâh aşkına bir gönlünüze sorun: «Gönlümde kimi seviyoruz?» Bir analizle, bir kendi kendinize sorun, bir tanışın. «En çok sevdiğim, en çok sevdiğim şu değil; ben de buna muhafaza ‹hayır› diyeyim. Kadir renkliyim, seni seviyorum» falan diye söyleyenler ne kadar çok. Ama ben size çok âcil bir şekilde söylüyorum: en çok kimi sevdiğinizi söyleyin. Bana da diyeceksiniz ki «sadece muhabbet destiyorsunuz». Yûnus böyle bir Allâh sevgisinden bahseder, der ki: «Her ân, her dem.» Birisi bana söylesin: ben diyeyim ki «Nerede o şimdi? Sen neredesin? Sen neydin? O ne geldi? Onun gibi de kaç para var? Senin gibi de kaç para var?»
Çok hızlı: Allâh’a nasıl ulaşabiliriz? Bir şeyi her şeyden çok seven Allâh’a ulaşır. Bir şeyi her şeyden fazla seven Allâh’a ulaşma noktasında adım atmıştır. Evet, tuhâfınıza gitmesin; tuhâf gözlerle bakmayın bana. Bir şeyi her şeyden çok seviyorsanız, o sizi Allâh’a götürecek — ama gerçekten seviyorsanız. Çünkü aşk, kişiyi mutlaka kendinden çıkartır; ve kişi kendinden çıkınca Allâh’a yol bulur. «İnsan duygularını kontrol edebilir mi?» Hayır, kontrol edemez. Duygu, kontrol edilecek bir mekanizma değildir. Kontrol ediliyorsa o akıldır, duygu değil.
Aşkın Bencillikten Uzaklığı, Hz. Îsâ’nın Sofra Mucîzesi ve «Bensiz Varayım» Sırrı
Aklın mekanizmasını duygu zannetmişsiniz biz. Aklı kontrol edilebilen bâzı şeyler vardır ve kontrol etmeyi sever. Ama duygu kontrol edilemez bir şeydir. «İnsanın sevdiğine ‹sen verilmeyesin› demesi bencillik midir?» diye sorulur. Hayır — o hiç sevmediğini gösterir. İnsan sevdiğine «sen verilmeyesin» derse, gerçekten sevmemiş olur o. Yazık, çok yazık. Seven kimse «ben seninim» der; «benim» indirmez. Bu yüzden kızlar, aldanmayın: «Adam aldım, sizi çok seviyoruz» dedin. Hiçbir erkek, hiçbir kadına âşık olmaz; çünkü hiçbir kadın bir erkeğin olmaz vaktinde. Yalan söylüyorlar; erkeklerin hepsi iki yüzlüdür. Evet. Aslâ âşık olmazlar — aslâ. Birisi «âşık oluyorum» diyorsa, içerden kıkır kıkır yalan söylediği belli olur. Kafaya mı yaptı, hatna mı? Ben böyle bir şey dediklerinde, «ne kadar, boyu ne kadar?» diye sorarım sevdiğinin boyu ne kadar diye.
Hz. Îsâ aleyhisselâm hakkında bir rivâyet vardır. Havarileri yemeklerden ayırıp yarı saklamışlar, yarısı ile «ertesi gün yine yiyelim» demişler. Bu hâlleriyle bizim şu anki kalemiz ağzımızın nefâkât (israfı) vardır ki bu kadar rahat olabiliyoruz. Hz. Îsâ aleyhisselâm onları kınamış, kestâhsızlıklarından özür dilemiş bir kimseye demiştir ki: «Bu son mesnevî sohbetidir.» Evet, Hz. Îsâ aleyhisselâm’ın havârilerine göre bir şey yapmışlar. Gökten inen sofrayı (Mâidei Mesîh) ertesi güne saklamışlar, ayırt etmişler. Oysa Hz. Îsâ onları azarladı: «Ertesi güne bir şey bırakmayın. Bunları dağıt! Çünkü bu yüce bir Sultan’ın — yâni Allâh’ın — sofrasından gelmektedir; devamı arkasından gelir.»
İnsanoğlunun hâli istif etmektir. Biriktirmenin arkasındadır insan — hepimizin bir kenarında bir de o paraya «ölümlük» derdiniz, «defin parası» derdiniz, «ben de ismi var bizim olanın değil» dediği bir kümes var. Ben de ödedim: kefen parası diye bir tane evime koydum. Bütün kadınlar erkeklerin ölümlükderinlik bir kenarlarında parası vardır. «Ölümlükderinlik» dedin, parayla dahil almışsın. Kefen parası ile bir tane yaptım eneme. Oysa Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimizin evine ertesi güne yiyecek bir buğday tânesi kalmazdı. «Ârı’na» dediğin buydu: o âidetin sonu — her şey paylaşılırdı, ev boşalırdı.
«Ey dost, seni yoklarken canımı vereyim. Aşkını koymayan ablalar gireyim. Mevlâ, beni Sana vereyim; Sensiz, ben niye değilim? Ben senin yüzünden bensiz varayım.» Mevlâ! Yûnus Emre’nin bu beyitlerindeki yola çıkartıp, «Ben niye umutumda çıkamam? İkilik nerede, benlik nerede durmalı?» diye soralım. «Ben Senin yüzünden bensiz varayım» — buradadır sır. Erlik yok burada, ikilik yok. Senin üzerine bensiz varayım. Hiç noktasında varayım.
Tabii Yûnus’un şiirlerinin şunu unutmayın: bütün nefs mertebelerine göre şiir vardır. O şiirleri nefs mertebelerini bilen bir kimsenin yorumlaması gerekir. Bir tarafta Yûnus İbrâhim olur, bir tarafta Fir‘avun. Yûnus, bir tarafta Mûsâ olur, bir tarafta Fir‘avun. Bir tarafta Hakk’ın derneğinde kaybolur, bir tarafta «Hakk karşımdadır» okurlarız. Bunları analiz ederken o nefs mertebelerine göre analiz etmekte fayda vardır. Bâzen insan kendisi boşlukta hisseder; yalnızlığını yana sıralı etli yedikten sonra hatalar, analizlere götürüp bütün hatalarını verir, «bukul yalancı yiyem» diye kendini bâzen sorar. Her yalancı hissetse de, kapının yine de ayrılmaz. Hani Mevlânâ — Şems’i hâlâ kendisi Şems’i gördüğünü söyler ve Hazreti Mevlânâ kaptan da verir: «Bukul yalancı ise eğer, ayrılma; ayrılmadan yoluna bir şey katsa, devam vermeliyiz.» Yalancılık nedir, kimdir? İnsanların hayâtın içerisinde her türlü hatâyı işlemesi yine yanmaya açıktır.
Tövbenin Kabûlü, Yûnus’un Pergel Sırrı ve Hz. Ali Efendimizin Namazda Ok Hâdisesi
Kur’ânı Kerîm bize nasûh tevbeyi anlatır; Kur’ân bize günahkâr insanlardan bahseder; Kur’ân bize Allâh’ın bir sıfâtını ortaya koyar: «Kim tövbe ederse, Allâh onun tövbesini kabûl eder.» Ve O’nun Peygamberi, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz bize bir kâide koyar: «Tövbe eden hiç günah işlememiş gibidir.» Önemli olan tövbe etmektir.
Hz. Kudsî bir hadîste: «Kul günâh işler. Allâh’a döner, ‹affet› der. Allâh’tan, kulunun kendisini affedeceğini Rabbisini hatırladığı zaman, ‹affettim› der. Bir daha yapar — yine ‹affettim› der. Bir daha yapar — yine ‹affettim› der.» Önemli olan tövbe etmektir. Hz. Mevlânâ’nın deyimiyle «bir pergel» misâli: «Yûnus Evrâhz Hazretleri denilince aklınıza ne ve nasıl bir hayât şekri gelmektedir?» Hz. Mevlânâ’nın deliğiyle (deliliğiyle) «Biz pergelin iki sihri ucu gibiyiz. Bir sihri ucumuz Kur’ân ve sünnete bağlı, öbür sihri ucumuz âlemleri seyran ederiz.» Yûnus gelin canınıza, tasavvuf aklınıza gelince hayât felsefesi: Kur’ân ve sünnete bağlı kalarak bütün âlemleri seyran etmektir.
Bu sevgiyle mümkündür. Bu muhabbetle mümkündür. Bu hoşgörüyle mümkündür. Bu cömertlikle mümkündür. Bu gönül genişliğiyle mümkündür. Bu dert dinlemekle mümkündür. Bu birbirimize saygı duymakla mümkündür. Bu insanlara muhabbet beslemekle mümkündür. Bu insanları ayırt etmemekle mümkündür. Bu insanları ötekileştirmemekle mümkündür. Bu gönlünü Hakk’a ve hakîkâta açmakla mümkündür.
Bakın arkadaşlar, hayâtımız önümüzde kocaman bir hayât var. Değişler için söküyoruz. Ve o kocaman hayâtınızın önüne o kadar çok şeyler sığdıracaksınız ki, o sığdırsa yok olduğunuz her şeyi sevgiyle örmeye çalışın. Arkadaşlar, gönle baktığınızda yaşınız belli bir noktaya geldiğinde keşkeleriniz, amanız ya neden yaptığınız olmasın. Sevgiyle yaptığınız her şey doğrudur; sevgisiz yaptığınız her şey yalandır. Buna namaz, abdest, oruçzekât, fikir, şükür, ana sevgisi, baba sevgisi, eş sevgisi, çocuk sevgisi, arkadaş sevgisi, her sevgi dâhildir. Bunların hepsini topladığınızda sevgiyle aldığınız nefes gerçektir; sevgiyle yürüdüğünüz adım gerçektir; sevgiyle baktığınız bakış gerçektir; sevgiyle dinlediğiniz dinleyiş gerçektir; geri kalan her şey yalandır.
«Kişi görmedi Allâh’ı severse derdi» — yâni Hz. Ali radıyallâhu anh Efendimizin meşhur sözü: «Görmediğim Allâh’a ibâdet etmem.» Bizler bu sözü açıklarken sorarlar: Belki gizilen kişa da Allâh’a köyfer eden bizler görebiliyoruz; o zaman seversiniz miyiz? Hz. Ali Efendimizin görmediği vallâhi ibâdet etmem sözünü açıklar mısınız? Yolun başında bunları beklemek mümkün değil. Takka bir Allâh’ı görev böyle bir şey yok. Hz. Ali Efendimiz onu söylediği zaman halîfelik dönemiydi; olgunluğunun zîvesiydi. Halîfelik döneminde, namazda ayağına saplanan oku, namaz kıldığı sırada çıkardık dediler. «Görmediğim Allâh’a ibâdet etmem» diyen Hz. Ali Efendimizin ayağına bakan bir ok, ağızda çıkarıldı, namazda. Nerede çıkartmış? Namazda.
En hak nâzilen Hz. Bâyezîdi Bistâmî kuddise sirruh her gece yüz rekât namaz kıldığı rivayet edilir. Ağzına altından bir iğne alıp Beyti Allâh’a (Beytullâh’a) gittiği zaman, Beyti Allâh’a hâcı yolunda her adımda iki rekât namaz kılıyor. Kıydı atı yordu — «Beytullâh’a gidiyorum, iki rekât namaz kılıyorum». Her adımda iki rekât namaz; ağzında altın iğne — konuşmamak için; çünkü hâcı’da gereksiz söz, gönülün vâridini kırar.
Beğenilme İsteğinin Terbiyesi, Kıskançlık ve Kalbdeki Dört Kapı
«Çaydaki muhabbetin sarınadır; çay küçük şeydir» diye Yûnus’un bir ifâdesi vardır. İnsan, beğenilme isteğinden nasıl kurtulabilir? Beğenilme isteği herkeste vardır. Kime beğendireceğiniz önemlidir. Beğenilme isteğini yok edemezsiniz. Bunu yok etmek için uğraşmayın. Bunu terbiye edin. İçimizden gelen istekleri yok edemezsiniz; onlar mevsiminde verfutuhât olmaz. Terbiye ederseniz, onu yönlendirirseniz, beğenilmek istiyorsanız kendinizi Allâh’a beğendirebilirsiniz.
«İnsan sevdiğini kıskanabilir mi?» Evet, gerçek sevdâlar kıskançtır. Sevdiğini kıskanırlar — ama sizin bildiğiniz kıskançlık değildir. Şimdi bir kadını kıskanıyorsanız, şeyhî ve etrâfı, o muhakkak bokuktur sizin hanımınızdır. Bir adamı kıskanıyorsanız, kocanızdır sizin hanım; kıskanmak zorundasınız. Benim anladığım kıskançlık başka bir şeydir — şahıslara değil, Allâh’ın bizim için ayırdığı muhabbetin kıskanılmasıdır.
«Ölünün dünyâ üzerinde tasarrufu var mıdır dergâhınâ?» Ne o? Dünyâdaki olayları rüyâ ile ekleyebilir. Ölüsü ne var? Sizi ölü gördükleriniz bâzen çok diridir; sizi diri gördükleriniz ölüdür bâzen. Aslında gerçek olur. Sizi diri gördükleriniz ölü — «olma» hâlidir; «ölmez de âyet kelimesini unutmayın».
Hayâtımızın erken dönemlerinde yaptığımız hatâların affedileceği düşüncesi vardır. Gençken içimizde yaşanılır ki, bu hatâ da affedilmeyecek diye îmân edersiniz. Affedilmeyecek hiçbir günah yoktur; çünkü kişi affı bulduğu yere kadar gider. «İnsan, affedilmeye karşı olan günâhcılığını nasıl tâze tutar?» diye sordu. «Ben nasıl bayatladığını bilmiyorum» ya — günâh bayatlamadığı için tâze gibidir; insan da tövbeyi tâze tutmalıdır.
Sûfîler biraz ümitli, ön de gider. Sûfîler günâh işlememeye gayret ederler — ama muhakkak günahları vardır; ve günâh işelliklerini veya işlemediklerini hiç önemli değil görmezler. Her gün kendilerinde günâhkar gördüklerinden her gün tövbe ederler. Ve her gün tövbe ettiklerinden dolayı her gün affa maruz kaldıklarına inanırlar. O yüzden sûfîlerde «affedilmemek» gibi bir duygu yoktur.
Hakîkaten yolda, içimizdeki o ses — evimizde hepimizin o sesi — onu ayırt etmeden, gibi tutulu yorulundanmalıyız. Nefse uymamanın bir yolu var bulur: O sese uymak için insanın Kur’ân ve sünnet bilgisinin iyi olması gerekir; yoksa içinden gelen sese uyarsan, o sesin kimden geldiğini bilemezsin. Sizin kalbinizde dört pencere vardır, dört kapı vardır: Allâh’a âid olan, meleğe (vicdana) âid olan, nefse âid olan, şeytana âid olan. Normal bizim gibi vasat müslümanlar için Allâh’a olan kapı ve şeytana olan kapı kapalıdır; çalışmaz orası bizden. Ama vicdan kapısı ve nefs kapısı açıktır. Burada vicdan kapısıyla nefs kapısının arasındaki o sesin nereden geldiğini bilmeliyiz. Doğru, iyi, güzel olan şey muhakkak vicdandan, meleğin kapısından gelir. Ama mazdan öyle doğru, iyi, güzel gördüğümüz şeyler vardır ki nefsimize çok uygun gelebilir; bilmeden harâm işlemiş olabilirsiniz.
«Şikâyet Ettiği Şey Kendisinde Vardır» Disiplini ve Tasavvufun Edeb-Ahlâk Temeli
«Geçmiş sohbetlerinizden birinde, eğer kişi bir şeyden şikâyet ediyorsa, sonuçta şikâyet ettiği kendisinde var demiştir» diye soruldu. Dündündür çalacağız — sebebim onu söyledi mi olsaydı? Dündündür dedi, dedi. «Yâ, bana neden dünyâdan bahsediyorsanız siz kimdir? Hasreti Mevlânâ demiş. Geçti; bu bir yeni şey söyleneceğiz. Demeyin ben yine, doğru ifâde edemediysem ya da yanlış anladıysam af olunsun ki, ben bunu duyduğumda kalbim utancsat oldu: Bir arkadaşımın bana yalan söylemesinden dolayı şikâyet ediyordum. Yalan, bende mevcûd olduğu için. Bu, bir sûfî gezitidir, öğretisidir. Sûfî, şikâyet ettiği şey kendisinde vardır ki o yüzden şikâyet ediyordur. Sûfî o yüzden karşısındaki kardeşini, karşısındaki insanı suçlamadan uzaklaşır.
Genel insanların üzerinde karşıdaki kimseye hatâyı, kusuru yüklemek vardır: «Hem karşımdaki hatalıdır, hem karşımdakinin kusuru var.» Sûfî mantığı, disiplini ve terbiyesi böyle değildir. Sûfî mantığı ve terbiyesi hatâyı ve kusuru kendinde görmektir. Hz. Peygamber Efendimizin âteşi (sünneti) önünde der ki «azıcık biliyorum, gel sen iyice anlat». İnsanların eksik ve kusurluğunu araştıran kimseler, kendi eksik ve kusurluğunu göremezler. Bunu sûfîler kendilerine disiplin edemeden bir başkasının eksik ve kusurluğunu araştırmazlar; ve görsel olarak şâhid olduklarında derler ki: «Bu kusurluğunda ben terbiye olmak için bunu gördüm. Aslâ bunu yapmayayım» demek ki bu yanlışlık bende işleyebilir düşüncesinden gelirler.
«Tasavvuf, mânevî olarak olgunlaşma, mânevî ilme, mânevî sırra erişme yolu diye düşünüyorum. Ama tasavvufun temeli, ana hatları nedir, nasıl açıklanabilir?» Evli, tasavvuf — yâni sûfîler — yoluna gelirken hiçbir sırra erişmeyi hedeflemezler. Hatta meşhûrdur: «Tasavvuf nedir?» diye sorulduğunda, «en güzel ahlâktır» derler. O en güzel ahlâk o kimsede oluşmazsa, mânevî hiçbir şey oluşmaz. O en güzel ahlâkın o kimsede oluşması gerekir. En güzel ahlâklının kalbine ilâhî ilimler gelir; en güzel ahlâklı olmayan bir kimsenin kalbine ilâhî ilimler gelmez. Yûnus, Ömer’in dânışıkı (anısı) bir mânevî büyüklerimizde en çok üzerinde durdukları, en çok dikkat ettikleri husûs edeb ve ahlâktır. Hazreti Mevlânâ buyurur ki: «Kur’ân başlı başına edeb ve ahlâktır.» «Din başlı başına edeb ve ahlâktır» derler.
O yüzden sûfî hayâtta edeb ve ahlâk önde gelir; hatta ibâdetten döndürür. Bu ters algılanabilir, bu ibâdet yok mânâsında değil — temizliğinde geçen bir hadîsi şerîfte: «Güzel ahlâk, namaz ve oruç değerindedir.» O yüzden güzel ahlâk namazoruç değerindeyse, sûfî bu mânâda güzel ahlâkı kendisine rehber etmek zorundadır.
«Tasavvufu sadece tarîkatlarda mı yaşanır; tek başınıza bu çetin yolda ne kadar ilerlenebilir? Siz dem teşekkür ederim.» Tarîkat şu anda yoktur. Türkiye’nin hiçbir yerinde tarîkat yok. İstanbul Yansı’nın (yâni Türkiye’nin başka bir yansının) hiçbir yerinde tarîkat yok. Asla da adı vardır, kendisi yok. Bir şeye sizin «tarîkat» diyebilmeniz için özel kıyâfeti, özel ibâdet yeri, özel mekânı, özel kurum olması gerekiyor. Türkiye’nin İstanbul Yansı’nın hiçbir yerinde, benim bir duyumum kadarına şu anda ayakta duran bir tarîkat yok. Var, bir kısımına onun köylülerine sömürü âlîci yapmışlar; geçim âlîci yapmışlar. Bu kısmı, cehâletinden mâlada (gafletten dolayı) olarak görüyorlar.
Türkiye’de Tarîkat Yoktur Tezi, Tekkenin Kapatılışı ve Mürşid-Mesleği Tartışması
Siz bana şimdi diyebilirsiniz ki: «Türkiye’den hep Nakşî tarîkatı, Kâdirî tarîkatı, Bayramî tarîkatı var diyebilirsiniz». Aklınızdan böyle geçiyor zâten, öyle değil mi? Televizyonlarda büyüdüğümüz her şey inanıyor. Bunu ciddî ve savunma olarak söylüyorum: Türkiye’de hiçbir tarîkat yoktur. Ciddî ve savunma olarak söylüyorum; bunu bir yerlerden kaçmak, bir yerlere örtmek, bir yerlerden çıkarmak için değil. İnancım bunu paylaşıyor. Merak etmeyin, ben yardımdan, karakoldan, halkın karşısında çıkmaktan korkan bir kimse değilim. Söylenecek bir şey varsa, o kadar yargılarım onu da. Türkiye’de «kim tarîkat var diyorsa», gerçekten ve gerçekten çok büyük bir cehâletin içerisindedir.
Ama «Türkiye’de tasavvuf var mı?» — Evet. «Sûfîliği kendince insanlar yaşamaya çalışıyorlar mı?» — Evet. «Bu sûfî yolu, tasavvuf yolu var mı?» — Evet. Aslında tekkelerin zâhirini kapatmasıyla başarı veçhesinden bakacağım bu mes’eleye. Herkes kötülük yapıldığını düşünürken, ben kötülük yapıldığını düşünmüyorum. Buna şöyle düşünüyorum: belki de kendi içerisinde tartışılabilir bugün için yeniden ele alınan, temizlenip güzelleştirilseydi, tâdîl ve tâvîr edilseydi olabilir miydin diye? Evet. Bunda olabilir mi belki de — ama biz bugünden o güne baktığımız için kalkarken ama da yapabiliyoruz. Ama bir şey var: eğer din insanlar için geçim aracı olduysa, din insanlar için bir basamak olduysa, din insanlar için kendisine bir mevki, bir makâm olduysa, o dindar dindar çıkmıştır. Bu sûfîlik değil.
O yüzden muyumzçasına tekkesiz dâviresiz bir sûfî değildir; hep gönlün ağzıver. Muyumzçasına şeyhsiz, mürşidsiz değildir bu; şeyhsizlik, mürşidsizlik değildir bu. Ama ben şeyhim, ben mürşidim, ben üstâdım diyenin önünde mürîd olmaktansa, ben hiçbir şeyim diyenin yanında hiçbir şey olmayı tercih ederim. Bu mânâda tarîkatım olmadığına inanıyorum. Muhakkak Allâh’a giden silsile mahsus aleyhullâhi vardır; muhakkak vardır. Ve insanlar kendilerini ehli tarîkat olarak görüyorlardır, görülüyorlardır. Bu, onların kendilerine âid bir şey. Ama benim nazarımda kurumsallaşmış bir tarîkat bağlamında, Türkiye’de bir tarîkat yok.
«Var» diyene hemen derim ki: «Okulunuz neresi, öğretim yuvanız neresi?» «Var» diyene derim ki: «Varsa böyle bir yeriniz, ben de gideyim alayım, mürîd olayım derim. Bana sakın câmi altlarındaki ucûbe mekânlığı veya millet’in parasıyla toplananın, millet’in parasıyla olmuş câmileri göstermeyin.» Abdülkadir Geylânî Hazretlerinin tekkesini annesi, kendi malıyla, mülkiyle yaptırdı, oğluna yediği o lay. Bana öyle bir tekke gösterin: o Şeyh Efendi, kendi parasıyla o tekkeyi yaptırmış olsun. Bursa’da Cüneydi Dede’ye mülkıyle annesinin gibi, Karabaş-ı Velî tekkesi gibi. Bana öyle bir şeyh gösterin: şeyh, bir lâhdemiden şeyhliğine devam etsin. Bana bir tarîkat şeyhi gösterin, mesleği şeyhlik olmasın. Bana bir din adamı gösterin, mesleği din adamlığı olmasın. Yûnus, Sayısı’nın felsefere. Ben o din adamının önünde ve ondan din öğrenmeye hazırım — ama onun mesleği din adamlığı olmayacak. İmamlığı, müftülüğü, ilâhiyatta profesörlüğü, dört serkte öğretim üyeliği — bunlardan biri olmayacak.
Şeyhin Para Toplamaması, Dünün-Bugünün Müslümanı ve Kapitalist Sistem Eleştirisi
Veyâhud da dervîşlerden para toplamış bir şeyh, efendim, istemiyorum. Masrafların bedâlîn işlerin karşısında da bir üç tat bir verdiğimi işe istemiyorum böyle bir şeyim zâten. O mânâda Türk kendi tarîkatı yok diyorum. Türkiye’de kendi kendisini tarîkat zannedenler var. Ders kâğıdı yüzde de eysatıyor (satılıyor). Şimdi ikinci, üç yüzden olmuştur. Vayâ, çünkü yüzde, nefes süre de bu da zammı olmuştur ders kâğıdına gibi. Ve hatta bu işlere girmek için, bu tek kelimeye girmek için, herkesin elini cebine gitmesi gerekiyor.
Bakın buna karşı müslümanların ne cebine dokunacağı, ne uykusuna, ne rahatına, ne yönen? Dünün müslümanı, çok yiyecek, çok uyuyacak, çok konuşacaktı. (Bu yanlış — düzeltiyorum:) Dünün müslümanı az yiyecek, az uyuyacak, az konuşacaktı. Günün müslümanı çok yiyecek, çok uyuyacak, çok konuşacaktır. Ve müslümanların uykusuna, konuşmasına, rahâtına dokunursanız, sesi tuhâfânâ geliyor diyor. Şu an müslümanların kıyafetlerine, dolaplarına, evdeki eşyâlarına, üzerindeki büyük zaafiyetlerine dokunmazsanız, sizi dinliyorlar. Ama ötümü size dinlemiyorlar.
Bunlara «az yiyin» derseniz, bakıyorlar size öyle. «Az uyuyun» derseniz, bakıyorlar size öyle. «Az konuşun» derseniz, bakıyorlar öyle. «İsraf etmeyin, çok alışveriş etmeyin, alışveriş manyağı olmayın; kırılık halklarının peşinden koşturuyorsunuz. Yapmayın» dediğinizde, onların yaşam felsefesine aykırı geliyor. Aslında hepimiz o kapitalist sistemin altında ne îmânımızı, ne dînimizi, ne ibâdetimizi, ne de gelenekgöreneklerimizi koruyabildik. Dağıldık.
Benim ilkokul çağlarımda ortaklılıkları sevdikleri sûfî anlayışını «hor hâkim, bir yokmacı bir hırkacı bunlar» diye anlatırlardı. Ben ilk sûfîlikle tanıştığımda da, ben de derdim ki «biz bir yokmacı bir hırkacı değiliz». Ne kanik biçim — o zamanla asıl bir yokmacı bir hırkacı olmamız gerekiyor! Bir yokmacı bir hırkacılıklarımızı çıkaran kapitalist sistemdir. Bir yokmacı bir hırkacalığımızı çağırırken her şeyimizi alışveriştirdi. Ve şimdi romans pazarları olunca, büyük alışveriş merkezlerinde kuyrukta herkes. Aldığı yiyecekler, içecekler, tüketim maddeleri için ödeme; bir de malı mı yapıyor, taşıyor onu evine kadar.
Ve onlar bize büyük çarşılar açıyorlar — yürüyen, Erdemen mi? Bizim paramızla! Size sundukları her şey bizim paramızla. Ve oluyormuş gibi size gösteriyorlar. Yûnus der ki: «Bu dünyâsının gözünü boyar.» Yûnus ne doğru söylemiş! «Dünyânın gözünü boyamış bizim.» Biz doğru bir yanlış arasındaki seçimden uzak duruyoruz şimdi. Hiç o alışveriş merkezlerinin işkin bir adam görüyor musunuz? Görmüyorsunuz hiç. Hiç kredi kartından savaş edeceğim bir kimse görüyor musunuz? Hiç bana hesabının olmasın diye görüyor musunuz?
Benim bu ayağımdaki ayakkabıyı görüyorlar. Yanındaki çalışan arkadaşlar bile — diyecekti mi birisi? Buyur dedim. «Ben ayakkabınızı değiştirmeyi düşünmüyor musunuz?» Ben de baktım: bir şey mi var? «Ne var, kızım?» dedim ben. «Tamam, beyefendi, iki yıldan beri bunu görüyorum ayağınızda» dedi tezgâhtâr kız. Böyle baktım, davranmadım. «İki yıl giyerim» dedim. Anlayışı görüyor musunuz?
Tezgâhtar Kıza Cevap, Kültür İmparatorluğu ve Kapanış Niyâzı
Bu kız 12 saat ayaktadır ve 1 milyonlara maaş almak için çalışmaktadır. Ve bakıyorum, kızlar çok lüks giyiniyorsunuz; kazandığınız parayı kıyafete yetiriyorsunuz. «Yapmayın!» derim. Ben öyle bakıyorum. Evet, biz çok şeyimizi yitirdik. Ama yeniden Yûnus’u tanıyarak da, Hazreti Mevlânâ’yı tanıyarak da, o aşk erlerini tanıyarak da, yeniden o sevgiyle, o muhabbetle, o paylaşmayla, o hoşgörüyle, o israftan kaçınmakla, tüketimden uzak durarak da kendimizi yeniden bulacağız.
O yüzden bu arada dilime, pelsenek ettim bir şey var: «Biz kültür imparatorluğunu kurmak zorundayız.» Bu kültür imparatorluğunu kurarken dünyâ üzerinde bizim elimizde sevgiden başka hiçbir şeyimiz yoktur. Bizim elimizde hoşgörüden başka hiçbir şeyimiz yok. Bizim elimizde — benim tanış olanımdan başka bir şeyimiz yok. Biz bu yüz aslında: Balkanlar’a giderken, Doğu’ya giderken, Güney’e giderken, Kuzey’e giderken bir bu mânâda; bir elimizde sevgi, bir elimizde hoş göreyim. Yeniden onlara sahip olup biz yeniden yol göreceğiz.
Diyerek gecenizin hayır olmasını, sohbetinizin hayır olmasını, semânın hayır olmasını diliyorum. Beni sabırla dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyorum. Geceniz hayır olsun. Selâmün aleyküm.
Altyazılar: M.K. «Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullâh» ve âilelerinizin selâm ve duâ ile kalın. Allâhu Ekber. Mübarek bir musikî programını siz de severdiniz; ne yapacağımı sevmek için ne yapacağız. Bunların sizin kusura kadar bir sorumlu programı üzerine. Hayır, dervîş al; bir şey bu adam benimle var, elbette geçirirken.
Bizler, av usthulğum öyle değil mi? «Bu yıldız bir tânem. Sahte dördü, bir dördü; akan suyuna sahte değil, bize dördü. Almadan verdiği bile mi? Öğrenemem. Bizde bilenkeyfiyetiniz sisteminde, almadan verirsem aptal olsun. Zamânın âhna olsun. Biz sevgi, bir eksiklik olarak, bir zayıflık olarak çekiliriz. Anladım. Maddesem beni yiğitimle yurdumun bugünlere tedâb geldi.» Bağınayla tanışamamış, Yûnus Emre’yi okuduk, sandımları Yûnus Emre’yi kelimelerden ibâret sanıyoruz. Bizleri bu mânâ âlemine bizleri hissetmeyen, aldıramayan, gözlerimizin yaşarmasına, sevmemizin baştan gücüne, sevilmeye doğru bir yolculuğa çıkartanlara müstahabımıza teşekkür ediyorum.
Hiçbir karşılık, hiçbir menfaât etmemenin buralara kadar bizi getirtti — bizi geceler müstahabımıza. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nde kırk sekiz aydır bu yerlerinde devam eden bütün ekibe, bütün kardeşlerime ve burada beni yalnız bırakmayan sizlere tekrar tekrar teşekkür ediyorum. Bizleri bu gönül imâdâlarımız (imdâdlarımız) — bizleri müstâhâlı (müstehâbî) olan Sayın Mustafa İz var; çiçeğini tâkîb etmeksiz yok. Sizlerin adına tâkîb ediyorum, teşekkür ediyorum. Bir tânem, kesimliği bir tarafını almış, getirmiş. Yahyâ Efendi’ye hoşluğu üstüne. Demiş ki Efendim: «Baktık, zevbenin bir tek mübarek vermiş. Sizin bu kütleti hangi çiçeği uzattıysam, bir şekilde Allâh’a zikrediyordu. Bu kütleti yapamadık» demiş. Ertesi Efendiliği, ismi orada vermiş.
Bilâl, şimdi hiç merkezini bulurlarmış. Ertesi efendiliği ismi doğrudan vermiş. İnşâallâh sizin anıza, bunlar kardeşinin hizmetleri için çiçeği var. Bir daha fazla görüyorum. Burada bütün kardeşler bunlarla da hizmet fazla görüyorlar. Bizlerle hemen ilerledikler, gençler yok. Bir de Allâh râzı olsun. Hepinizin kesesi mübarek olsun. Allâh râzı olsun.
Kaynakça
Konferans: Mustafa Özbağ Efendi — Çanakkale 18 Mart Üniversitesi, «Anadolu’nun Manevî Direkleri» konuşması. Kaynak video: YouTube — tGtGq5R2cR0
- Yûnus Emre, Dîvân — «yetmiş iki millete bir gözle bakma» felsefesi; «Severim, severilirim» ve «Sevelim, sevilelim» ifâdeleri.
- Hacı Bektâşı Velî, Makâlât — «Yûnus’a buğday/himmet teklîfi» rivâyeti.
- Mevlânâ Celâleddîni Rûmî, Mesnevî-i Şerîf — «pergelin iki ucu» mecazı; «Kur’ân ve sünnete bağlı kal, âlemleri seyran et» öğretisi.
- Mevlânâ Celâleddîni Rûmî, Fîhi Mâ Fîh — «Din başlı başına edeb ve ahlâktır» sözü.
- Şemsi Tebrîzî, Makâlât — pergel ve dânişin biri biri.
- Sahîhi Buhârî — Necrân Hıristiyanlarının Mescidi Nebevî’de ibâdeti rivâyeti; Habeşlilerin oyunu rivâyeti.
- Sahîhi Müslim, Sıyâm — Ramazânda eşiyle ilişkiye giren sahâbenin kefâret hadîsi.
- Sahîhi Buhârî, Tevhîd 50 — «Kul tövbe ettikçe Allâh affeder» hadîsi kudsî.
- Kur’ânı Kerîm, Mâide 114 — «Yâ Rabbenâ enzil aleynâ mâideten mine’ssemâi…» (Hz. Îsâ’nın sofra duâsı).
- Kur’ânı Kerîm, Bakara 222 ve Tahrîm 8 — Nasûh tevbe âyetleri.
- Bâyezîdi Bistâmî menâkıbı — Beytullâh yolunda ağzında altın iğne ve her adımda iki rekât.
- Hz. Ali kerremallâhu vechehu menâkıbı — namâz esnâsında ayağına saplı okun çıkarılması.
- Hârûn Reşîd ve Bişri Hâfî menâkıbı — «Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn» hutbesi diyaloğu.
- Abdülkadir Geylânî, el-Fethu’r-Rabbânî — annesi tarafından mülkiyle yaptırılan tekke rivâyeti.
- Karabaş-ı Velî tekkesi (Bursa) — Mustafa Özbağ Efendi’nin örnek olarak gösterdiği tarîkat yapısı.
- Cüneydi Bağdâdî — Bursa’daki Cüneyd Dede ile mânevî silsile bağlantısı.
- Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi — Kırk sekiz ay süren tasavvuf sohbeti dersleri ev sâhibi kurum.
Niyâz
Yâ Rabbî! Bizleri «yetmiş iki millete bir gözle bakan» Yûnus Emre‘nin gönül enginliğine erdir; sevgisiz hiçbir nefes almayan, sevgisiz hiçbir adım atmayan, sevgisiz hiçbir bakış atmayan kullarından eyle. Yâ Rabbî! Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimizin Necrân Hıristiyanları’na, Habeşliler’e, Yemenliler’e gösterdiği müsâmaha ahlâkını gönlümüze yerleştir; «Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn» mânâsını idrâk edenlerden eyle. Yâ Rabbî! Hacı Bektâşı Velî’nin Yûnus’a sunduğu himmeti bizden esirgeme; şerîat, tarîkat, mârifet ve hakîkat kapılarını bizlere aç. Yâ Rabbî! Sahâbenin oruç kefâreti kıssasında olduğu gibi, dîn hoşgörü üzerinedir; bizleri yapabilenlerin kıymetini bilen, yapamayanları kınamayan kullarından eyle. Yâ Rabbî! Hz. Ali Efendimizin namâzda ok hâdisesi, Bâyezîdi Bistâmî’nin Beytullâh yolculuğu, Hz. Îsâ aleyhisselâm’ın gökten inen sofrası hürmetine, bizleri istif değil paylaşan kullarından eyle. Yâ Rabbî! Mevlânâ’nın «pergelin iki ucu» sırrına vâkıf eyle: bir ucumuz Kur’ân ve sünnete bağlı, diğer ucumuz âlemleri seyranda; her dem Senin huzurunda. Yâ Rabbî! Kapitalist sistemin «yokmacıhırkacı» ettiği nefislerimizi yeniden Yûnus ahlâkıyla, Mevlânâ aşkıyla, Hacı Bektâş muhabbetiyle dirilt; kültür imparatorluğu kurma azmini gönlümüze nakşeyle. Yâ Rabbî! Tövbeyi tâze tutan, şikâyet ettiğini önce kendinde gören, edeb ve ahlâkı ibâdetten ayrı görmeyen kullarından eyle. Yâ Rabbî! Çanakkale şehidlerinin, bütün İslâm şehidlerinin ruhlarını şâd eyle; bu ülkenin Balkanlar, Doğu, Güney ve Kuzey‘e taşıyacağı sevgi ve hoşgörü tohumlarını mübarek eyle. Selâmün aleyküm.
İlgili Sözlük Terimleri: Sünnet, Şeyh, Muhabbet, Aşk, Şükür, Dervîş. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı