Sakarya Üniversitesi tasavvuf sohbetlerinin ikinci buluşmasında Mustafa Özbağ Efendi; Kur ân-ı Kerîm, Sünnet-i Seniyye ve tasavvuf yolunun bütünlük arz eden mânevî mîmârîsini öğrenci kitlesine açıklar.
Referansımız Kur’ân-Sünnet, «Sadece Kur’ân» Diyenlere Karşıyız
Dîn olarak referansımız Kur’ân ve Sünnet. «Sâdece Kur’ân» diyenlerden değiliz ve onlara karşıyız; onlarla mücâdele ediyoruz. Fikrî planla, Kur’ân ve Sünnet dâiresinde. Sûfîliği Kur’ân ve Sünnet dâiresinde algılamayanlarla mücâdele ediyoruz; fikrî planla mücâdelemiz. Elimize silah almak yok, o devreleri geçirdik, bitirdik. İstediğinizi sorabilirsiniz, istediğiniz noktaya eleştirebilirsiniz; eleştirecek olduğunuz şeyler Kur’ân ve Sünnete uygun olacak. Ağzımızdan, dilimizden, gözümüzden, kulağımızdan Kur’ân ve Sünnete aykırı bir şey çıkarsa hemen diyeceksiniz ki «burada yanlışlık yaptınız, burada eksiğiniz var». Biz de kendimizi hizaya çekeceğiz, düzelteceğiz.
Kapandı mı telefonlar? Harikasınız, kendinizi alkışlayabilirsiniz. Gerçekten telefonu kapatmak daha büyük bir nefs mücâdelesidir; telefonu kapatmayanlar nefs mücâdelesinden yenik çıkanlar. Evet, o dağınızı ya yanınızdaki arkadaşınıza verin odak olarak, ya konuşmacıya verin, ya gittiğiniz yola verin, okuduğunuz kitâba verin. Kendinizi bir şeye kilitleyin. Bu neyle iştigâl ediyorsanız ona kilitleyin. Benim yanımda birisi telefonuna baksa — bu eşim olsa cânım sıkılır, çocuğum olsa cânım sıkılır. Ben onların yanında telefonuma bakmam. Bakmam, hakaret kabûl ederim. Bu mesajdır, yok feste dolaş, yok internette dolaş — bakmam. Birisi aramış, ben konumum îtibâriyle cevâb vereceğim mümkünse; öbür türlü bakmam.
Birbirinizle âdâbınız edebiniz olsun. Ben görüyorum: iki kız arkadaş oturmuş, herkes telefonunda. İki sevgili oturmuş, hesapta sevgililer bunlar — ne kadar çok birbirlerini seviyorlar, ikisi de ayrı odalardalar, telefondalar. Bir de soruyorum böyle, fitursuzluğumda var ya: «Sevgili misiniz?» diyorum ben. «Evet» diyor kız. Adama diyorum ki: «Bırak bunu!» «Neden?» diyor. «Sana bakacağına, telefona bakıyor bu» diyorum. Bir kimse sevdiğinden gözünü nasıl kırpabilir bir anda?
Kim söylemiş? Râbiâtü’l-Adevîye‘ye: «Ey sevgili, yanındayken bile hasretim sana». Yanındayken bile hasretim sana. Bunu düşündüğünüz zaman sevmeyi bir yere oturtamıyorsunuz o zaman. Ya bir kimse nasıl bu sevgiye ulaşır? Yanındayken bile hasretim sana. Bir kimse konuşurken dahi hasret olur mu? Sevmek bu. Bir kimse yanındakine hasret kalır mı? Sevmek bu. Ve bizimkinler yanındaki Facebook’ta, internette dolaşıyor — o da yanında. Telefon: anne öge, sevgilisi yardımcı öge. Veya erkek arkadaşı veya kız arkadaşı, veya o da eşi. Ne dersiniz deyin. Allâh bizi affetsin inşâallâh.
Şemsi Tebrîzî’nin Yesevî Mürşid Karakteri ve Türklerin Tasavvuf Tanışıklığı
Bugün konuşmamızla alâkalı: bizim Cemil kardeş bir mesaj gönderdi bana «Şems ve Mevlânâ» diye konu olarak. Mesajda baktım, böyle bir konum var dedim: «Şems ve Mevlânâ» diye. Dedim onun da cânı böyle bir şey istemiş. Nerede kendisi? Dışarıda. Konuyu belirledi gitti. Hâ içeride; hem içeride hem dışarıda.
Cemil çağırmaya gitti. Mesaj göndermiş bana bugünle alâkalı programı: saat bir buçukta bayanlara İzmit’te, altı buçukla sekiz buçuk arası üniversitede. Konu: Şems ve Mevlânâ. İzmit’teki konuyu da Çanakkale Şehidleri olarak ayarlamış. Kendi kendime baktım: «Şems ve Mevlânâ. Dedim, Şems’ten girsem Mevlânâ’dan çıkamayacağım, orada kalacağız. Mevlânâ’dan girsek dedim, Şems’e ulaşamayacağız. Ama ben böyle bir kaba taslak giriş yapayım, yine de onu kırmış üzmüş olmayayım.»
Hz. Şems tipik bir Yesevî mürşididir. Irçılık değil, Türk; Türk kendisi. Mâlûm, Türklerin tasavvuf anlayışının temeli Ahmed Yesevî‘ye dayanır. Ahmed Yesevî kopuzuyla, şiir söyleyerek, hikâye anlatarak, Türk illerini dolaşarak onlara sûfî manteletesinde bir İslâm’ı aşılar. Türklerin İslâm ile tanışıklığı bir Ehli Beyt’tendir; Ehli Beyt’in İslâm anlayışı zâten sûfîliktir. Ve bunun üzerine Türkler sûfî standartında bir İslâm ile tanışırlar. Tâbî bundan sonra mâlûm, Türkler bu noktada İslâm olunca hızla kendilerini dine verirler.
Daha önceki inanışlarına ters bir inanışın içinde değillerdir. Türkler hiç pagan olmamışlardır, putpareste olmamışlardır. Türkler hiçbir zaman çok tanrılı bir dînleri olmamıştır. İşte Yunan helaneslik çağdaki gibi «güzellik tanrıçası, bereket tanrısı, at tanrısı, ot tanrısı» yoktur Türklerde. Türklerde bir tek tanrı vardır o da göktedir, adı da Tengri‘dir. Türkler böyle müslüman olurlar ırk olarak ve ardından da kendi içlerinden sûfî noktada muhteşem sûfîler yetiştirirler.
Muhteşemdir bu sûfîler kendi zamanlarına damga vurmuştur. Sûfîler aynı zamanda kelâmdan, aynı zamanda hadîsten, aynı zamanda tefsîrden ilim sâhibidirler. Meselâ Ahmed Yesevî aynı zamanda bir hadîsçidir, aynı zamanda akâid, kelâmcıdır. Aynı zamanda Ahmed Yesevî’nin iyi Kur’ân bilgisi vardır; Arapça eserler verir, bu kadar Arapça’ya hâkim bir kimsedir. Bunların yetiştirdikleri halîfeler — Ahmed Yesevî’nin yetiştirdiği çok halîfesi vardır. Bunlar bütün Türk dünyâsına, bütün Anadolu’ya, bütün İslâm dünyâsına yayılmaya başlarlar.
Türkler zâten bir yerde konup, bir yerde hayât yaşayan bir insânlar değiller. Cânları sıkılıyor — çadırı yık yürü. Böyle bir hayâtları var. Zâten Türkler oldu mu olası, böyle yerleşik hayattan sıkıntıya, afakanlara basılmış, sıkıntıya gelmiş bir hayâtları var. Sıkılıyorlar. Öyle durdukları yerde dururlarsa birbirleriyle savaşıyorlar, dedişiyorlar. Devamlı Türklerin karşısına bir düşman lâzım. Uzun müddet Çinliler bizden ne çektiler: cânımız sıkılınca Çin’e gittik biz, savaştık, dövüştük, kırıştık, kızıştık. Oralardan birkaç tâne hatun aldık, geldik, böyleydik. En sonunda dayanamadılar, kocaman bir Çin Seddi yaptılar; gene önlerini alamadılar.
Türkler hakkından gelinmesi imkânsız bir millet. Durduğu yerde duran bir yer değil; bir âilede bir problem yoksa birbirleriyle problem çıkarırlar. Böyleyiz biz; bundan rahatsızlık duymayın. Karakteristik yapımız bu. Evde hanımın canı sıkılırsa adamla kavga eder; adamın cânı sıkılırsa kavga edecek kimse bulamazsa hanımıyla eder. Düşman yok ya karşıda — şimdi bir ülke olsa o tarafa doğru gideceğiz. Olmadı — biz en çok sevdiğim, biz kimsenin gözünün başını şişirir otururuz kenara; ondan sonra da bakarız «yâ bu hâle nereden geldik biz» deriz. Bu karakteristik bir özellik.
Şems’in Konya’ya Gelişi, At’ın Çelbiri ve Bistâmî-Muhammed Sorusu
Türkler böylece akmaya başlarlar o illerden Anadolu’ya doğru gelirler. 1071 mâlûm; ve bununla berâber de ne olur, Türklerin sûfî anlayışı da gelmeye başlar. Hazreti Mevlânâ Celâleddîni Rûmî Hazretleri babasıyla berâber Belh’ten gelir, Mekke-Medîne-Şâm’da dolaşarak Konya’ya yerleşir. Babası vefât eder; babası vefât ettikten sonra babasının halîfesine intisâb eder, o da vefât eder. O da vefât ettikten sonra Hazreti Mevlânâ’ya derler ki: «İşte kürsüye otur burada, derse devâm et.» Hazreti Mevlânâ tipik bir mürşiddir, üstâddır — ama velâkin henüz daha Hazreti Şems’le tanışmamıştır.
Hazreti Şems’le tanışmadığından babasının klasik çizgisinde gitmektedir; babasının klasik çizgisi o güne kadar mevcûd olan skolastik dîn ve tarîkat anlayışıdır. Biraz eleştirel bakıyorum ben bu noktaya; o yüzden de beni eleştirirler. Hazreti Şems — kendisi Tebrîz’de doğduğu söylenir; «Tebrîzî» lâkabı o yüzdendir. Tebrîz’de de böyle anlı şanlı mürşidlerden değil; bâzı kayıtlarda Kalenderîdir, bâzı kayıtlarda Kâdirîdir kendisi. Ama Hazreti Şems tipik bir sûfîdir, belirli bir tarîkat anlayışında oturmuş skolastik bir tarîkat anlayışı yoktur.
Hazreti Şems’te rivâyet edilir ki Hazreti Şems çok yalvarır: «Yâ Rabbi, bana öyle bir kimse nasîb et ki ben o kimseye bu ilmi aktarayım, onu anlatayım, onu bu noktada irşâd edeyim» diye yalvarır. Yalvarınca Hazreti Mevlânâ’yı rüyâsında görür. Hazreti Mevlânâ’yı rüyâsında gördükten sonra onu aramak için yola koyulur. Şâm’a gelir; Şâm’da bir rivâyete zamânın kutbuyla konuşur, görüşür. Zamânın kutbuyla görüştükten sonra o da der ki: «Vazîfe seni bekliyor; vazîfenin yapılacağı yer Konya. Git, Konya’da Hazreti Mevlânâ’yı bul ve ona aşk yolunu anlat.» Çünkü Hazreti Pîr’in, yâni Şemsi Tebrîzî’nin yolu bu mânâda skolastik bir tarîkat anlayışı ve yolu değildir.
Hazreti Pîr gelir Konya’ya. Sorar: «Nereden gelir, nereden geçer?» diye. Onlara da derler ki: «Ona bu yoldan geçer; nerede kendisi? Şu anda Meram bağlarında yaz günü talebeleriyle sohbet ediyor, serinlikte. Öğlenden sonra akşamüstü geceye doğru gün kararmazdan önce bu yoldan geçer» der. Bekler. Hazreti Mevlânâ bineğin üzerinde, talebeler arkasında, Konya’ya giriş yaparlar. O da bekler en sonunda; önünden geçerken der ki: «Bir sorum var.» Yanındaki halîfelertalebeler derler ki: «Yolda soru sorulmaz, soru medresede sorulur». Onunla görüştürmek istemezler. Ama o, atın — tâbiri câizse — çelbirinden tuttuğu anda, at arkasından gelene bir tekme vurur, yanından gelene bir kafa atar. Hazreti Mevlânâ bakar ki at kendi emrinde değil, önünde duran o zâtın emrinde; ve at o zâtı koruyor. Kendince düşünür: «Bunda bir hikmet var» der. «Bırakın» der etrâfındakilere; bırakırlar.
O meşhûr soruyu sorar: «Hazreti Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri ‹Hakkıyla sana kulluk edemedim yâ Ma’bûd› derken, onun ümmetinden Beyâzîdi Bistâmî ‹var mı benden şanı daha yüce; bugün kahhâr da benim, cebbâr da benim› diyor. Beyâzîdi Bistâmî mi yüce, yoksa Muhammed Mustafa mı yüce?» diye soruyu sorar. Sorunca Hz. Mevlânâ Celâleddîni Rûmî Hazretleri soruya bakar, adama bakar; normâlde attan iner, bineğinden iner. Der ki gelir yanına: «Beyefendi, Hazreti Bistâmî Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin ümmetiydi; o bir kadeh içti, ‹var mı bana yan bakan?› dedi. Ama Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri deryâ gibiydi — içtikçe içti, ‹yok mu daha?› dedi» diyince Hz. Şems aradığını bulduğunu anlayınca «Allâh!» dedi, bayıldı.
Bayılınca aldılar talebeler Hz. Şems’i, kucakladılar götürdüler dergâha; dergâha yatırdılar ayılsın diye. Beklediler; bir rivâyete sabaha karşı ayıldı, bir rivâyete dergâhta ayıldı. Ayıldıktan sonra Hz. Mevlânâ Celâleddîni Rûmî Hazretleri ile sohbetler başladı. Hz. Şems Hz. Mevlânâ’ya nefs meratipleri ile alâkalı bir öğretide bulunmadı; ama Allâhu A’lem, Hz. Şems Hz. Mevlânâ’ya ruhun sülûkunu öğretti, kalbin meratiplerini, kalbin sülûkunu öğretti. Bir nefs ile mücâdele vardır — bu nefs ile mücâdele tarîkatların işidir: emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râdiye, mardiyye, sâfiye noktasında nefsi terbiye ederekten. Bu nefsin makâmları ve dereceleridir. Bir de kalp vardır, kalp ayağı vardır; kalbin sülûku vardır; buna biz yakînlik noktasından bakarsak: ilmel yakîn, aynel yakîn, hakkel yakîn noktası diyebiliriz. Ve hattâ bunu bütün günlüğünü, bütünlüğünü alacak olursak Yesevî’nin bu noktada öğretisinden şeriât, tarîkat, hakîkat, mârifet olarak nitelendirebiliriz.
Rüyâ Yorumu Sırrı: Yûsuf aleyhisselâm, Misâl Âlemi ve Yılan Rengi
İşte Hz. Şems Hz. Mevlânâ’ya bu noktada hakkel yakînliğin tecellîyatını, kalbî seyri sülûkun tecellîyatını öğretti diyebiliriz. Tâbî Hz. Şems’in bu noktada durduğu yer skolastik tarîkat anlayışında değildir. O zamana kadar meşhur olan Kâdirî tarîkatı vardır, meşhur olan Rifâî tarîkatı vardır o bölgede, meşhur olan Nakşibendî tarîkatı vardır o bölgede; daha henüz normalde bu noktada diğer tarîkatlar gelişmemiştir.
Hz. Şems’in — daha doğrusu eski sûfîlerin — durdukları nokta bugünkü anlamda skolastik tarîkat anlayışında değillerdi; o yüzden onların da skolastik olarak bir tarîkat anlayışları yoktu. Hz. Mevlânâ kendisi her ne kadar hâli değil koldan Kâdirî-Nakşî de olsa, sonradan Mevlânâ’nın zâten Kâdirî-Nakşî noktası da kalmamıştır.
«Rüyâda yılan neye yorumlanır?» Biz de bu tip sorulara cevâb vermekte güçleniyoruz biz; ben kendimi Wikipedia gibi göreceğim böyle giderse. Şimdi rüyâların kendi içlerinde hem görenle hem yoranla arasında farklılık vardır. Şimdi ben burada yılanın rüyâda yorumlama açısından bir girersem, burada sabaha ederim. Bir tek yılanda hepiniz yılanı kötü olarak görürsünüz; bütün rüyâ yorumcuları, veya siz gitseniz baksanız var ya, internette dolaşıyormuş böyle «rüyâ yorum kitapları», baktığınızda yılanın hep şimdi olumsuz görürsünüz değil. Rüyâda yılan neye yorumlanır? Yılanın rengi — önce yılanın rengi lâzım bana. Çünkü siyah yılanın yorumu ayrı, yeşilinki ayrı, beyazınka ayrı, sarısı ayrı, pembesi ayrı, kırmızısı ayrı. Yılan dediğinizde yılanın görüntüsü ayrı, gören kimsenin konumu da ayrı. Bunu ancak mânevî olarak rüyâ yorabilme yetisine sâhibi olan bir kimse anlayabilir. Bu rüyâ işi kitapla olacak bir şey değil.
Yûsuf aleyhisselâm rüyâyı gördü, Yâkub aleyhisselâm’a geldi, dedi ki: «Ey babacığım, rüyâ gördüm; rüyâmda 12 tâne yıldız, ay ve güneş bana secde ediyordu.» Hazreti Yâkub dedi ona: «Evlâdım, bu rüyânı sakın kardeşlerine anlatma; çünkü şeytân apaçık insânoğlunun düşmânıdır.» Bunu kim yordu sonradan? Yine İslâm ulemâsı yordu. Dediler ki: 12 yıldız, 12 kardeşe işâret; ay halaya işâret; güneş ise Yâkub’a işâret. Kur’ân’da bunun yorumu yok. Çünkü rüyâ — bu her ne kadar gören kimseye bağlasa da — misâl âlemiyle alâkalı. Bu tasavvufî bir derinlik; misâl âlemi dediğimiz şey ruhlar âleminden veya Levhi Mahfûzdan suretsiz zuhûr eden olayların veya şahısların veya bireylerin misâl âleminde farklı ritüellerle, farklı görüntülerle, farklı noktalarla tecellî etmesi.
Misâl âleminde rüyâda yıldız, şehâdet âleminde kardeşe işâret. Misâl âleminde o günkü rüyâda ay, şehâdet âleminde dünyâda halaya işâret — çünkü Yûsuf aleyhisselâm halasının yanındaydı, halası bakıyordu onu. Bakın misâl âleminde görünen güneş, şehâdet âleminde dünyâda Yâkub peygambere işâret. Şimdi bu kardeş «rüyâda yılan neye yorumlanır?» dediğinde, gelinsiz çıkınışın içinden. Bunu normalde ben şimdi desem ki nefse yorumlanır; iyi kardeş, o kimse beyaz yılan gördü, sarı gördü, yeşil yılan gördü.
Şimdi okudular telefonlarınızı açmayın da akşama eve gittiniz de yazın: «rüyâ yorumu, yılan» yazın, yılanla alâkalı size bir sürü bilgi gelecek. Benim söylediğimi ilginç kimse hiçbirisi de yazmayacak, aklına getirmeyecek. Neden? Çünkü buna ehliyetleri yok. Bu kadar. «Kişinin rüyâda semâ etmesi ne demektir?» Bu hayra işâret. Allâh hayr eylesin inşâallâh. Semâ etmek, semâ bu mânâda Allâh’ı zikir dâiresidir. İnşâallâh o kardeşte zikrede.
Kâfirlerle Dostluk Kavramı, İki Tip İnsân ve Ateist Kardeşlere Empati
«Kur’ânı Kerîm’de kâfirlerle dost olmamanız ile ilgili bir âyet var; peki ateist olan arkadaşlarımızla ilişkilerimiz nasıl olmalı?» Kâfirlerle dost olmama devletle alâkalıdır. Sistemle alâkalıdır. Siz bir İslâm devleti kurarsanız, bir kâfirle dostluk kuramazsınız; antlaşma yapabilirsiniz. Dost olamazsınız.
Dost ne demek? Dost yediğimiz, içtiğimiz ayrı gitmeyen. Senin benim elim, senin cebinde; senin elin benim cebimde. Yârin dudağı hâriç her şey ortak. Dost bu. Böyle bir dostunuz olduğuna inanmıyorum. Dost birbirinin haliyle hallenen insanlar; haliyle hallenmek. Kişi Hazreti Peygamberle dost oluyorsa sallallâhu aleyhi ve sellem‘le, onun haliyle hallencek — dost bu. Kişi Allâh’la dostluk kuruyorsa onun haliyle hallencek. E o soyut kavram, Hazreti Allâh onu somuta döndürdü: ne dedi? «Allâh’ı zikredenler için Hazreti Peygamberle sallallâhu aleyhi ve sellem’de güzel örnekler vardır». O zaman onun haliyle hallenmek demek — Hazreti Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin haliyle hallenmek demek.
Çünkü sünnetin üç vechesi vardır: bir, kal — şöyle dedi, bu güzel; iki, fiil — o sünneti işlemek; üç, hal — onun haliyle hallenmek. Sünnetin üç bölümü. Bunun gibi dostlukta da böyle bir girintili çıkıntılığı, böyle birbirine yakınlık — bir dost bu kâfirli olması mümkün değil, devlet olarak. Öbür türlü ateist bir arkadaşımız — İslâm insânları ikiye ayırır: 1) Müslüman olanlar (tebliği kabûl edip müslüman olanlar); 2) Tebliği edilmesi gereken insânlar. Biz ona sûfîler olarak şöyle ederiz: bir, birinci grup insân bizim kardeşlerimiz; iki, ikinci grup insân inanmayanlar — kardeş adayımız bizim. Kardeş adayı onu dövemezsiniz, sövemezsiniz, hakaret edemezsiniz. Onunla tatlı tatlı oturup konuşup ona tebliğ edeceksiniz. Kızmak yok, hakaret etmek yok.
Tebliğe ihtiyacı var onun. O ateist olmakta da haklı hâ. Empati yapın. Bir dinleyin bakın onu. O gitmiş bir para öden, pul öden, dînini kendine oyuncak eden, dînini kendine alay konusu eden, dindarlığının arkasına sığınıp her türlü fitnefücurî, her türlü yanlışlığı yapan bir kimsenin eline düşmüştür o. Demiştir ki: «Yâ dîn böyleyse, ben dîn sizin». Karşımızdakiyle empati yapalım; ne yaşadığını bilmiyoruz ki biz onun. Neyle karşılaştığını bilmiyoruz; dîn adına ona ne öğretildiğini bilmiyoruz biz.
Sonuçta bu toplum beni dahi taşlıyorsa, millet benim küfrüme fetvâ veriyor. Bakıyorum «Allâh’ım» diyorum «yâ bir tâne Kur’ânı Mezûn’le, taykır’ı bir şeyimi söyleseler, benim muhakkak vardır, da onlara denk gelmemiştir.» Ama öyle denk geldin de söylese desem ki «yâ denk gelmiyor», yuh ağrıka. O yüzden empati yapın; ateist kardeşlerle de konuşun, sohbet edin, onlarla çatışmayın, kavga etmeyin. «Yâ onlarla konuşulmaz» — doğru değil. Konuşacağız. İnşâallâh.
«Köpek Beslemek Rahmet Meleklerini Engeller» Hadîsi ve Köpek-Para Eleştirisi
«Köpek bulundan eve melek girmezmiş» — hemen aklıma geleni bu arkasına yazmış. Ben de diyecektim: «Herkes evinde bir köpek dolaştırsın ölümsüzlüğü yakalasın» diyecektim. Yazmış: «Azrâil’le bir melek; evimizi köpeklerle doldurursak ölümsüz olmaz mıyız?» demiş. Senden başka uyanık yok. Buradaki herkes embesil; sen haklısın olur.
«Melekler» değildir hadîsin metninde; hadîsin metni şöyledir: «Rahmet melekleri girmez.» Hadîsin metni rahmet melekleridir; hadîsin metni «melekler» değildir. Meleğin girmediği, meleklerin girmediği hiçbir yer yok. Bu soruyu soran arkadaş da dâhil, onun da içine giriyor; o istese de istemese de melekler onun içerisinde cirit atıyor. Çıkar hadi melekler içinden — bu mümkün değil. Evet, normalde köpek beslenen ev dediğinde bu normalde bu rahmet melekleri girmezler hadîsi şerîfi.
Ben hadîsi şerîflerin üzerinde çok tartışmak istemiyorum; olduğu gibi kabûl ederim. Meselâ bir kimsenin korunma maksadıyla malını, tarlasını, bağını, bahçesini, köpek beslemesinde cevâz vardır. Evinin içerisinde, odasında besleyemez kimse. Evinin içinde besleyemez; bahçesinde besler, bunda sıkıntı yok. Dükkânı var, güvenlik amacı ile besler, bunda sıkıntı yok. Evinin içerisinde, evinin içinde, yaşam merkezinde, yaşam standartları dâiresinde besleyemez köpek.
Sokakta gidiyorum, birisinin kucağında köpek. «Annem köpek.» Durdum, «affedersiniz» dedim: «Anneniz mi, annesimisiniz?» Böyle tavırlar vardır ya. «Sen ‹annem› diye dedin, ben demedim. Lütfen bana söyler misiniz: annesi misiniz, anneniz mi?» İnsâna merhamet etmeyen, annesine merhamet etmeyen, komşusuna merhamet etmeyen, sokağındaki fukarasına merhamet etmeyen, köprü altında yaşayanlara merhamet etmeyen, çıplağını giydirmeyen, açını doyurmayan, yetiminin başını okşamaktan uzak olan, vicdansız, merhametsiz, dîne ve insanlığa saygısız insânlar, bu vicdânî rahatsızlıklarını evinde bir balık bakmakla, kucağında bir köpek hoplatmakla, bir tane kuşa yem vermekle, bu sorumluluğun altından kalkamazlar.
Kalkamazlar. Sen o köpeğe besleyecek kadar paranı gitsen bir fukaraya versen, vallâhi cennetlik olacağım. O köpeğe harcanacak olan maddî parayı, bugün Türkiye’deki insânlar yemin ediyorum fukara insânlara dağıtsalar, memlekete fukara kalmayacak. Köpeğin donu, köpeğin maması, köpeği dolaştırması, köpeğin patikleri, köpeğin yeleği, köpeğin iç çamaşırı, köpek için mama takımı — bizim insanımız sütsüzlükten, açlıktan, dengesiz beslenmekten ölürken, biz köpek beslemeye düşüneceğiz. Ve buna bir de dînî kılıf arayacağız.
Evet, geçmiş ümmetlerden bir kimse, suyun başına geldi — hadîsi şerîf. Geçmiş ümmetlerden bir kimse suyun başına geldi, ölmek üzere bir köpek vardı; suyun başına geldi, kepini çıkardı, sudan o sudan kepini doldurdu, çıkardı, köpeğe içirdi. Allâh Resûlü sallâllâhu aleyhi ve sellem Hazretleri diyor ki: «Allâh onu cennetlik etti». Mübarek insanlar, susuz kalmış bir köpeğe su içirdi diye cennetlik olan bir insan var. Susuz kalmış bir insâna sen su verirsen, cennetin kaçıncı katına gireceğini düşünüyor musun? Sen bir susuz insânı su vermeyi düşünmeden, git köpeğe su vereceğim de cennetlik olacağım diye uğraş.
Hemciyisi demek ki — yâ Eneçik. Aklı Eneçik. Eneçik kim? Hazreti Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem Hazretleri’nin yanına mübarek annesi verdi, Hazreti Enes Efendimiz’i çocuk yaşta: «Yâ Resûlallâh, ben bu noktada akit yaptım, kendimce söz verdim; bu size hizmet etsin». Onun da bir kuşcağı var, her gün o kuş ile ilgileniyor. Hazreti Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem Hazretleri o kimsenin gönlünü alıyor; «Kuşçuk nasıl? O da iyi» diyor. Ölünce Hazreti Peygamber Efendimiz tâziyeye gidiyor Enes’e, «kuşu öldü» diye.
Evet bu mânâda Eneçik olanlar âkıl olarak kediköpek beslesinler, onunla oyalansınlar — ama dâvanız varsa, insânı seviyorsanız, insânınızı seviyorsanız, memleketinizi seviyorsanız, memleketinizin insânına âşıksanız, sizin köpek besleyecek zamânınız, köpek besleyecek düşünceniz, köpek besleyecek paranız yoktur. Ben böyle görüyorum; başka türlü görebilirler insânlar.
İzmir’in Kozmopolit Yapısı, Hilton’da Umre ve «Allâh’ı Sevme İddası»
«Müslüman olmayan bir âilede yaşayan kişilerin her birini hayâtında müslüman olmaya yöneltecek bir durum gerçekleşiyor mu?» Gerçekleşebilir de gerçekleşmeyebilir de. Normâlde ben İzmir-Bayındırlıyım, İzmir’de çok yaşadım. İzmir’de bir ailede insânlar… İzmir’le olan var mı? İzmir’in içinden neresi nesiniz? Kuşadası’ndan, neresinden? Merkez ama Kuşadası, İzmir’in içine benzemez. Evet. İzmir’in içerisi daha kozmopolittir; Kuşadası daha böyle, herkes Kuşadası’nı uçuk bir yer zanneder. Yerli halkı uçuk değildir oranın; sonra gelen tatilciler öyledir.
Ben de İzmir-Bayındırlıyım. Biz biraz daha böyle İzmir’in içini, böyle kazaları — İzmir’in içerisini beğenmezler. «Biz İzmir’li değiliz, o Kuşadalıyızlar, Bayındırlıyızlar, Ödemiştiyizler» böyle bir anlayış vardır. Biraz daha böyle İzmir’den içeri doğru hani İzmir’in içi öyle değildir. İçeri doğru girdiğiniz Anadolu vâri bir yaşam söz konusudur. Ama İzmir’in içerisi kozmopolit bir yerdir; İzmir’in içerisinde bir ailenin içerisinde böyle dîn konuşulmayabilir, hiç çok rahât. Öyle bir ailenin içerisinde âile bireylerinin içerisinde çok farklı yaşam standartlarına ve inanışlarına uygun bireyler bulmak mümkün.
O yüzden kimsede birbirine «sen neden namâz kılıyorsun?» filan demezlerdi bizim gençliğimizde. Ama çok non böyle «ne bileyim yâ anormal protipleri görmeniz mümkün»: işte kadının birisi bikinilerin üzerine kocaman bir tâne yazlık bir şey atıp namâz kılmaya durabilir; hiç fark edemezsiniz. Veya da adamın ayağında bir tâne bermuda şort vardır, üzerinde bir tâne askılı falina vardır, tam plaj kıyafeti, câminin içerisinde onu namâz kılarken görürsünüz. Bunu normalde Anadolu’nun başka il ve ilçelerinde görmeniz mümkün değil. Şaşırmayacaksınız, karıştırmayacaksınız. Bu tip şeyler olabilir bir âilenin içinde de bunları görmek mümkün.
«Müslümanlıkla karşılaşmamış bir kişinin cehenneme gitmesi konusunda ne düşünürsünüz?» Benim düşünmeme bir şey düşünmeme gerek yok; İslâm onu düşünmüş. Eğer bir kimse normâlde İslâm ile tanışmadıysa, hiç dînle hiç tanışmadıysa, o kimseyi Cenâbı Hak — onların hepsini toplayacak. Çocuk yaşta ölenler, aklî dengesi bozuk olarak ölenler — onların hepsi de sorgudan suâlden muhâf. Dîn hiç ulaşmamış insânlar — sorgudan suâlden muhâf. Bunların hepsi de cennetin birinci katına; cennetin birinci katında İbrâhîm aleyhisselâm onların hepsine dîn anlatacak; onlar o dîn anlatılan dîni idrâklerine göre cennetin diğer katmanlarına tekrar dağıtılacaklar.
«Anne yaşlandığında ona evli olan kız evlat mı yoksa evli olan erkek evlat mı bakmakla yükümlüdür?» Normâlde annebaba ister yaşlansın ister yaşlanmasın, onların bakımı erkek evlâtlara farzdır. Evlenmiş olan kadın evlâtların bakmaları farz değildir; vâcip de değildir. Ancak onlar beyleri müsâade ederse bakabilirler. O yüzden annebabaya erkek evlâdın bakması ölünceye kadar farzdır.
Bizde gelenek şu: gelin bakıyor kayınvâlidesine, kayınpederine. Bu bir gelenek; bu dînin hükmü değil — ayırt edelim. Bir kadının dînin hükümleri dâiresinde kocasından hayât hakkı tanıma, hayatı yaşamayı isteme hakkı var. Erkeklerin eşlerinden istedikleri Kur’ân ve Sünnet içerisinde kalacak. Kadınların da kocalarından isteyecekleri Kur’ân ve Sünnet dâiresinde kalacak. Bu noktada erkeğe farz; erkeğin hanımına değil. Tâbî bu kadın hakları savunucuların işine gelir ama binden diye kabûl etmezler yine.
«Hocam artık biz de hoca olduk.» Hoş geldiniz. Hoca olduysanız sıkıntıyı bekleyin. Evet, Allâh’ı sevmenin bedâva olmadığını göreceksiniz. Allâh’ı sevmek bedâva değildir. Allâh’ı zikretmek âyeti kerîme ile «en büyük iştir». Siz o en büyük işi yaparken şeytan ve avânesi sizi rahât bırakmaz. Sakın «sûfî olacağım her şeyim rahât edecek» diye düşünme. Sûfî olmak, Allâh’ı zikretmek, imtihânlara açık alan olmaktır.
Böyle yol anlatırlar bâzen: «Sen gel bir dergâha gir, her şeyin düzene gidecek.» Ben arkadan bağırıyorum: «Yalan!» Neden? Hiçbir dergâha — gerçek bir dergâha — giren bir kimsenin işler düzgün gitmez. Düzgün gidiyorsa sıkıntı vardır orada. Neden? Şeytan apaçık düşmândır. Allâh sizi annebabalarınızla, eşlerinizle, çocuklarınızla, cânlarınızla, mallarınızla imtihân eder. Hâ, sûfî olacaksın, hâ gönlün rahât olacak, her şey rahât olacak, bir üflece her şey düzelecek — yok öyle bir hayât.
Birisi geldi dedi ki: «Yâ Resûlallâh, sallâllâhu aleyhi ve sellem, ben Allâh’ı çok seviyorum». Dedi ki: «Belâlara ve müsîbetlere karşı hazır ol». Birisi geldi dedi ki: «Yâ Resûlallâh, sallâllâhu aleyhi ve sellem, ben seni çok seviyorum». «Hastalıklara ve geçim sıkıntısına karşı hazırlıklı ol». Kimse kimseye aldatmasın; yol bu. «Allâh’ı sevmek bir iddadır.» Müslüman olmayı demiyorum; Allâh’ı sevmek bir iddadır. Sûfîlik iddiâ sâhibidir.
Hilton’da Umre Eleştirisi, Sünnet’in Üç Vechesi ve Ameli Mezhepler
Sûfî iddiâ sâhibi diyor ki: «Allâh’ım, bundan sonra ben Seni sevme yoluna girdim. Ben bugüne kadar ‹kıl beşi bir bitir› işidiyorum». Ben bugüne kadar «müslüman mısın? Müslümanım, yâ tamam işte, müslümanız». Ama bundan sonra ben bir iddiâ sâhibiyim: ya ben Seni sevme yolundayım, ben Seni seveceğim. Bu iddadır. Öyle olunca şeytan bir toparlanır böyle, bir imtihâniyâne bir iş daha çıktı. Neden? «Yâ daha önce ne iyiydiyim ya; harika idi seninle yaşamamız. Sen kafana göre takılıyordun; ‹müslümanım› diyordun, ben de seni elimde istediğin gibi oynatıyordum. Hâ ne kadar güzeldi ya! Ee sen anlaşmayı bozdun; sen şimdi ‹Allâh’ı sevicem› dedin.»
Onun önünden iki tâne adım var: 1) Farzları yerine getirmek — «Kulum farzları yerine getirmekle Allâh’a en sevimliği ve sevgili işi yapar». Bakın Allâh’ı sevmek bir iddadır. Artık herkes Allâh’ı seviyor; bu tâbî’yi. Sen bir çıt üstte çıkıyorsun, diyorsun ki «Ben herkesin sevdiği bu tâbî sevgiden kurtulup sıçırayıp ruhânî bir sevgiye ulaşmak istiyorum». E bunun için Seni memnûn etmeliyim, Seni râzı etmeliyim; Sen de benden memnûn olmalısın, ben de Senden memnûn olmalıyım.
«Bunun için sana nedir sevgili, sevgili gelen? Ey sevgili, Sana sevgili gelen bana da sevgili gelecek. Senin ‹seviyorum› dediğini ben de sevicem. Senin ‹sevmiyorum› dediğini vallâhi sevmeyeceğim. Senin âşık olduğuna ben de âşık olacağım. Hiç aklımı kullanmayacağım. Bunun nesine âşık olduğunu demeyeceğim. Ben Senin âşık olduğuna da âşık olacağım. Senin ‹seviyorum› dediğini de sevicem. Senin muhabbet ettiğine muhabbet besleyeceğim. Senin düşman olduğuna ben de düşman olacağım.»
Ve îlân ediyorum: «Ey Rabbim! Senin düşmanın benim de düşmanımdır. Senin dostun benim de dostumdur. Senin yolun benim yolumdur. Sen neyi sevdiysen ben onu sevicem. Bundan zerrece ayrılmayacağım.» Bu büyük bir iddadır. Bu müslüman olmanın ötesindedir. Bu «Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve Resûluhû» demenin hem ötesidir, hem ilerisidir, hem derinidir, hem genişidir. Bu büyük bir iddadır. Seni normal yerde tutmaz; bu iddiaya sâhip olmak büyük bir mevkuredir.
Sen artık o Fâtihâ’nın sonunda var ya, diyorsun ya: «Her gün, inâm ettiğin, ihsân ettiğin o peygamberler, o evliyâlar, o velîler, o dostlarınla berâber eyle». Âmîn. Ben bu yola çıktım diyorsun. Artık öyle layla öyle yok; yâ işin içine iddia girdi. «Seni seviyorum» demek büyük iddadır. İster bireyler birbirlerine desin, bir erkek bir kadına, bir kadın bir erkeğe, bir anne baba çocuğa, bir çocuk anne babaya desin.
Tâbî sevgiyi herkes de var. Hepimiz tâbî sevgi insânları severiz. Hepimiz insancılız biz, harika. Hayvanları seviyoruz, otu çöpü seviyoruz, köpeği seviyoruz, «annem» diyoruz köpüye, harika. Harika. Sevdiğini râzı etmek — ruhânî sevgi. Sevdiğini râzı etmek. Kim «seviyorum» diyorsa sevdiğini râzı edecek. Arkasından çeken bir şey var: «Seni seviyorum» dedi — harikasın. «Beni râzı edeceksin. Bu iddiayı sen mi söyledin? Beni râzı edeceksin. Ben inanacağım senin beni sevdiğine; ben göreceğim sen de bunun tecellîyatını.»
Mesajda «seni seviyorum» demek değil bu. WhatsApp’ta «seni seviyorum aşkım», bir tâne de kalp patlayan, bombalayan, ayda kadar çok sevdi — neredesin? Yazıyor. WhatsApp’ta «seni çok seviyorum efendim», ben de yazıyorum neredesin? Evinde yatağının içerisinde «seni seviyorum» demek kolay. İbrâhîm Edhem Hazretleri gibi: Allâh’a ulaşmayı diliyor. Çatıda birisi dolaşıyor — kimdir o çatıdaki? «Devemi arıyorum.» «Hımak çatıda deve mi aranır?» «Ey asıl ahmak, kuş tüyü yataklarda Allâh mı aranır?»
Hadi çok basit daha derine: birinci adım ne? Allâh’ın farzlarını yerine getirmek. Lafta değil, lafta değil. Bu ibâdet kısmı var; bir de var ne var? Haram kısmı var. Lafta değil. Zâten ibâdetleri herkes ediyor. Câmiler dolu, örtülüler dolu, sakallılar dolu, cübbeliler, sarıklılar, şalvarlılar dolu, herkes ibâdet ediyor — bir sıkıntı yok. Harâmlardan uzak durma — sıkıntı burada.
«Hocam yılbaşı geldi bir kadeh içsek câiz mi?» «Yaz geldi kimsenin görmediği yerde bir câiz mi?» Yazıyor. Bunları yazıyor. Ben diyorum: «Alışveriş merkezlerinin içerisine girmeyin». Dakîka bir gol; gör herkes çıkıyor: «Ne yâni, hayır girme!» Türkiye’de tartışmaya bak: «Alışveriş merkezlerinde mescid olmalı mı, olmamalı mı?» Lan kökten yıkılmalı! «Ne mescidi?» Ama biz de ona İslamlaştıracağız ya kendimize göre. Yıkılsın diyemiyoruz; bak yıkılsın diyemiyoruz.
Hepimiz çok iyi solcuyuz, hepimiz çok iyi ülkücüyüz, hepimiz çok iyi dindarız, hepimiz çok iyi sûfîyiz. Bana hafta sonunu nerede geçirdiğini söyle, bana bir kilo şeker almak için kilometrelerce hangi alışveriş merkezine gittiğini söyle, bana bir tâne çorap almak için nereye gittiğini söyle; ben senin dinî aktivitenin solculuğunu, sağcılığını, ülkücülüğünü, türkücülüğünü söyleyeyim. Çok basit.
Allâh’ı seviyorsun, harikasın. Sakın bana Hilton’da o umre yaptığını söyleme. «Şeyh Efendi Hazretleri’le ne muhteşem bir umre yaptık». Harikasınız maşaallâh. «Vallâhi öyle bir feyiz oldu, öyle bir şey oldu, harika maşaallâh ya». Neredeydiniz? «Mübarek normal yerlerde kalır mı? Hilton’daydık.» Elim omuzuna koyuyorum, «Allâh mübârek etsin» diyorum ben. Nasıl olacak şimdi bunu bilemiyorum diyorum ben: «Hazreti Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin sağ olduğunu düşün, berâber umre yapıyorsunuz». Hilton dünyâ çapında oteller zinciri ya; kapısından içeri girer miydi acabâ? Tasavvur et. Önde Hazreti Peygamber, sen arkasındasın — Hilton’a girer miydi? «Girerdi» dersen, şeyhinle berâber çok mübarek bir umre yapmışsın. Girer miydi? Girmezdi. Hâ iyi. Maşaallâh ne sûfîlik ya. Lafta hazır.
Mezhep Tartışması, Erkeklerin Süslenmesi ve Eşcinsel Hastalığı
«Sûfî olmak Allâh’ın haliyle hallenmek; dînde mezhebin yeri.» Bütün dînler gelişmeye açıktır. Sonradan Katolikliği bunun içerisine katmıyorum, sonradan Protestanlığı bunun içerisine katmıyorum, sonradan olan Mûsevîlikteki katılığı bunun içerisine katmıyorum. Dînin özünde dîn gelişmeye müsaitdir; dîn kendisini geliştirir, dîn kendisini değiştirir. Bu normalde anlayış noktası — dînlerin hukuku değişmez. Kim dînin hukukunu değiştirmeye kalkıyorsa o yeni bir dîn üretiyor.
Ama anlayışlar değişir. Amellerde — amellerde farklılıklar, kolaylaştırma adına zenginlikler olabilir. Bunun adına mezheb deriz biz. Özünde, hakîkatinde birdir mezhepler. Bunu ister amelî mezhepler olarak koyalım. Amelî mezhepleri konuşuyorum. Ama itikadî mezheplere dikkât etmekte fayda var. Amelî mezheplerde bir sıkıntı yok. Türkiye’de hep amelî mezhepler konuşulur — Şâfîi, Mâlikî, Hanbelî, Hanefî mezhepleri; bunlar konuşulur. Bunları normâlde dört olarak biliriz, dört değil — otuz üç tâne böyle amelî mezhef vardır; dört tânesi çok ayakta kalmıştır. Ama asıl sıkıntılı itikadî mezheplerdir.
«Mezhebe bağlı olmamanın durumu?» Bir kimse çok iyi biliyorsa bütün mezheplerin, veya da Kur’ân ve Sünnet’i iyice kendisi hıfs etmiş, ben bunu böyle amel edebilirim noktasındaysa, onun mezhebi ihtiyaç yok; kendisi mezhep olmuş onun. Nasıl mezhebe ihtiyacı yok? Bir noktada dört tâne hadîsi şerîf var; bir meselede dört hadîsi şerîften birisini kendisine ölçalmış. Birisini kendisine ölçaldıysa o kendi mezhebini oluşturuyor.
Hazreti Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem Hazretleri namaz kılarken bir böyle tâm göbek deliğinin üzerinde bağladı, bir böyle bağladı, bir de sarkıttı. Bu kardeşlerden birisi «böyle bağlıyorum» diyor. Ben de görüyorum şimdi namâzda. Diyorum ki: «Bu üçü de hak.» «Hak» diyor. «Sen bunu doğru kabûl ettin ama değil mi? Evet — seninki mezheb dedin.» «Ben mezhebe karşıyım» diyor yine. «Cânım kardeşim dedim ya, yapma. Bu üç tâne doğrudan birisini aldın mı? Sen aldın. İyi, o da mezhep oldu işte.» Bu bu kadar basit. Başka bir şey değil.
«Nazardan korumak için yapılacak duâlar nelerdir?» Nazar duâları var: Felak, Nâs, Âyetü’l-Kürsî var. Sakın o nazar boncuğu yok, atnalı takmak yok, öküzbaşı takmak yok. «Sevgilim kapalı (parantez içerisinde türbanlı) ama makyaj yapıyor, topuklu ayakkabı giyiyor; ben lâf edince de üzülüyor. Ne yapmam gerekiyor?» Sevgilin değil. Neden? «Seven sevdiğine kör ve sağırdır» — hadîsi şerîf. Sevdiğinizin kusurunu görüyorsanız o sevgiliniz değil.
«Erkeklerin süslenmesi câiz mi?» İçin câiz; «göz kıllarını yoldurmaları câiz mi?» Erkeğin fıtratında yoldurması, temizlemesi gereken yerler belli: koltuk altı ve kasık. Erkeğin tüylerinden, kıllarından aranacağı iki yer var: koltuk altı ve kasık. Geri kalan fıtrat yolunmayacak, kesilmeyecek, kazınmayacak. Erkek fıtratı. Şimdi biz gülüyoruz: «Göğüs kıllarını kestirdi» — sen de yanağını kestiriyorsun. Yanakla göğüsün arasında erkekte bir fark yok ki; bize yutturdular fark varmış gibi. Biz şimdi göğüs kıllarını kesmemeyi erkeklik. Adam göğüs kılını keser mi? Hâ kesmez.
Adamın kesmeyeceği bir şey daha var yalnız: yanak kılları. Hiçbir peygamber sakalsız değil. Allâh Âdem’i sakallı yarattı. Göğüs kıllarına güldüğünüz kadar sakala gülmediniz sakalsızlığa. Neden? Algı yerleştirdiler içimize. Şimdi ikinciyi yerleştiriyorlar — göğüs kıllarını yerleştiriyorlar. Üçüncüsünde bacaklarımıza yerleştirecekler — adalı adamlar göreceğiz. Dördüncüsünde muz gibi soyulmuş, pırıl pırıl olmuş adamlar göreceğiz.
Şimdi eşcinsel olarak karşımızda varlar mı? Varlar. Dokunan yok, konuşan yok. Ben bir risâle yazdım, internette yayınladım: «Eşcinsellik hastalıktır, haramdır» diye. Yemin ediyorum aldığım tehditin… Ben «dinsizim» deseydim hiç kimseyi ilgilendirmeyecekti, hiç tehdit etmeyeceklerdi. Ben «eşcinsellik haramdır, cezâsı da ölümdür» deyince ortalık yıkıldı. Tâbî ölüm fermanını kimin verdiğini bilmiyorlar ya; birisi de Hazreti Ali Efendimizden dem tutaraktan söylemiş. Ben de yazdım, dedim: «Cinsî din câhili oldunuz, buradan belli. Ölüm fermanını veren, ölüm fıkhını veren, ölüme ictihâd eden Hazreti Ali Efendimizdir; başkası değil.»
«Allâh’tan hakkıyla nasıl korkulur?» Harâmları işlememekle. Kur’ân’da bize tevâzuyu emrettiğini gösteren muhteşem âyetler vardır. «Eski sevgiliden arkadaş olunur mu?» Sorum sorudur — nasıl olunur, onu kendi kendime sordum. Dedim ki: «Önceden ‹sevgilim› dediğine ne diyeceksin şimdi? ‹Biz senle dost olduk, arkadaş olduk›. Yok, Bayındırlılık fıtratına uygun değil. Ben Bayındırlıyım; bizim oranın fıtratına uygun değil.»
Organ Nakli, Hutbedeki «Baca Temizliği» ve Yunan’ı Denize Döken Dedem
«Organ nakli için geçen hafta olumsuz cevap verdiniz, biraz nedenini açıklar mısınız?» Organ nakli — İslâm sağ olanı, diri olanı korur. Organ nakli dediğinizde birisi sağ, birisi diri, öbürü hasta. Bir hasta var birisinden bir organ alıp ona koyuyorsunuz — iki hasta oluyor elinizde. Kadın ayakta sağ, çocukta bir problem var, çocuk mu anneme? Anne dini öyle bakıyor — annenin sağlığını koruyor ayakta. Dîn ayakta sağlam olanı korur birincisi. Siz ayakta sağlam olanı çürüye çıkaramazsınız. Birisi sağlam, ayakta — onun organını alıp bir başkasına vermek iki hasta insân yapmak. Bu bir.
İkincisi: «Öldüm ben, bedelim yağma olsun» — bunda bir sıkıntı yok. Öldüm — bedelim yağma olsun. Ölmedim — ama makineye bağlı kardeş. Devlet beni yaşatmakla sorumlu; devlet beni sonuna kadar yaşatmakla mükellef — İslâm devletinden bahsediyorum, İslâm hukukuna göre. İslâm hukukuna göre devlet tebasının cânından, malından, aklından, dîninden sorumlu. Benim cân emniyetimi sağlayacak, namus emniyetimi sağlayacak, akıl emniyetimi sağlayacak, dîn emniyetimi de sağlayacak. İslâm devleti denilince ben Hıristiyan’da olsam benim dîn emniyetimi sağlayacak; ben ister İsevî, ister Mûsevî olayım, benim dîn emniyetimden İslâm devleti sorumlu.
Yaşatacak beni, öldürmeyecek. Ya şeyde bir cuma — bu öyle giderse câmilerden de kovulacağım. Cuma namâzı hutbe okuyor imam. Biz de oradayız yanımda da iyi bir solcu arkadaş var, onunla berâber gidiyoruz cumaları. Ben gidersem gidiyor, ben gitmezsem gitmiyor. Bugün gitmedi, mesaj çekti bana: «Bugün yoksun» dedi. «Yokum» dedim ben. «Bende yokum, sorumlusu sensin» dedi. Tekke sohbetlerini dinleyenler böyle Arâbî’den Marâbî’den bir sorular soruyor ya, manzûme şeklinde soran o.
Neyse o da yanımda. Zâten bir gün ne söylüyor hutbede? Baca, ne o, doğal gaz bacalarından temizlenmesi. «Allâh’ım canıma tâk etti» dedim. «Hoca, yeri mi? Bana ne, milletin sobasından bacasından? Câmide hutbede bu mu okunacak?» Hoca baktı, ben yönü çevirdi: «Haklısınız sayın cemâat, sevgili cemâat. Bunlar buranın yeri değil ama bizim elimize tutuşturmuşlar, biz de okuyoruz» dedi. İyi bu haftayı geçirdik de yanına dedim ki: «Yâ beni getirme buralara. Bir gün dedim, kalkacağım hutbede indireceğim adamı aşağı». «Yâ» dedi, «ben kendimi anarşist görüyordum, sen daha fazla anarşistmişin» dedi. «Vallâhi senin yüzünden benim başım belâya girecek. İstersen gelmesen» dedim.
Bir hutbede organ nakli ile alâkalı hoca okuyor. «Hocam, ölünce mi nakli fetvâ veriyor, ölmeden mi fetva veriyor Diyânet?» Bu dedim, «Tıbbî ve hukukî ölümün kararını veren kim?» Diyânet fetvâ veriyor şimdi tıbben ve hukuken. Önceden tıbben de, şimdi hukuku da koydu. «Tıbben ve hukuken öldüğüne karar verilirse organlarını yağmalayabiliriz.» Kim verir ki hukuken bunun kararını? Adam nefes alıyor, kalbi çalışıyor — hukuken kim ona ölü hükmünü verecek?
Bana birisi der ki «yanlış yapıyorsun, bir kimse nefes alır verirken, kalbi çalışırken ben onun övdüne hükmederim», benim cevap istediğim nokta bu. Organ nakdine o yüzden buna cevap bulamadığımdan dolayı kafamda bu var; ben karşıyayım diyorum açıkçası söylüyorum. Herhâlde bir gün Diyânet beni hesâba çeker.
«Geçen bir hocamız derste Mevlevîlik’in Osmanlı döneminde Bektâşîliğe karşı kurulan bir tarîkat olduğunu söyledi. Bu doğru mu?» O kardeş biraz târîh okusun. Çünkü Hacı Bektâşı Velî Hazretleri ile Hazreti Mevlânâ aynı dönemin insânlarıdır; yaş olarak birbirlerinden on yaş bir fark vardır. On yaş. Ve ikisi de tarîkat olarak değildir daha yeni kurulduğunda. Ve Osmanlı’da henüz daha yoktur — Selçuklular zamanındadır. Her ikisi de Osmanlı zamanında kurulmuş değillerdir.
«Devlet eliyle kurulmuş bir tarîkat mış sizin görüşünüz nedir?» Hiçbir tarîkat devlet eliyle kurulmamıştır. Osmanlı’da da tarîkatlar devlet eliyle kurulmamıştır hiç. Bâzı devlet padişahlar bir şeyhe karşı muhabbeti vardır; o şeyhe muhabbeti olduğundan onun mührü değilse o şeyhe gidip gelmiştir. Önceden tarîkatlar devletle cihad hâricinde hiç iç içe girmezler; ancak cihad zamânında, savaş zamânında girerler.
«Japonya’da 11. yüzyılda hiç tebliğ ulaşmamış, Şintoizm’e mensûb bir âilenin çocuğu olarak dünyâya gelmiş, müslüman olmayan kimse cehenneme mi gidecek?» Hayır. Hiç ona dîn ulaşmadıysa o cehenneme gitmeyecek. Hiç ulaşmadıysa o hiç bu noktada cehenneme gitmeyecek.
«Kız ile erkek arasında dostluk olur mu?» Hadîsi şerîfte der ki: «Ateşle barut yan yana durmaz». Arkadaşlar ben İzmir-Bayındırlıyım. Benim bir dîn eğitimim kendimce kendim okudum; ben klasik eserleri okuyaraktan ilk zamanlarda okudum. Ardından Şeyh Efendi ile tanıştım; Cenâbı Hak nasîb etti. Benim dîn eğitimim klasik eserler ve şeyhim, ve kendi hayât tecrübem var kendimce. Bizim orada, bizim kazâda bir kadınla bir erkeğin böyle evlenme çığına gelmiş bir kimsiyle öyle dostluğu filan olmaz; yol bellidir, sonuç bellidir. 5 dakîkalık, 1 dakîkalık iş yerindedir, «merhaba merhaba» o kadardır, daha fazla ileri gitmez.
Yûsuf aleyhisselâm-Züleyha, Tecavüz Hukuku ve «Hasan İlk Kurşun» Hâdisesi
Bir erkek yanında güzel bir kıza şehvetle bakmıyorsa, vallâhi büyük imtihân, büyük başarı. Kimdir böyle bir kimse, tanımak isterim; ondan ders alalım, kendimize mürşid edelim onu. Bir erkek ona şehvetle bakmıyorsa, hiç kadın kadın olarak görmüyor — kim bu? Üniversiteye giden 22 yaşındaki adam, 25 yaşındaki bir erkek. Görmeyebilir, harika. Ben «olmaz» demiyorum, görmeyebilir, harika. Bu kaçtır, yüzde kaçtır? Bayanlara soralım: cesâretli bir bayan, yüz erkekte kaç tâne erkek sizin cinsel olarak sizi görmez? Yok mu cesâretli olan? Teşekkür ediyorum size. Gerçeği bu değil mi? Burası bu.
Biz o kadar insancılız ki bütün müslümanlar hayvancıl. Neden? Sen «olmaz» diyorsun ya kardeşim, bunun fıtratı var. Teşekkür ediyorum. Cânım kızcağızım, bu fıtrat kardeşim. Yûsuf diye, Yûsuf dahi bir anda geldi gitti. Bir anda geldi geldi. Âyeti kerîme’de diyor ki: «Eğer o bizim delilimizi görmeseydi, talibi kıyâ verecekti». En eski tefsir, Tefsîri Taberî der ki hadîslerin haklı der, sahâbenin görüşlerin haklı der. Der ki «buradaki delil Hazreti Yâkub’dur» der. Bir anda Hazreti Yâkub’u gördü; ve rivâyette der ki «Yâkub iki parmağını gözlerini uzattı: Dur! Yûsuf o esnâda kendini topladı», veya «ses duydu» der bir rivâyette: «Yûsuf, Allâh’tan kork!» O esnâda Yûsuf kendini topladı.
Evet gönül ister ki — ama erkekliği nereye koyacağız o zaman? İnsânların çoğalmasını nereye koyacağız? Kadınlığı nereye koyacağız? Kadınların çoğalma isteğini nereye koyacağız? Bu bir olgu, fıtrî bu. Bu toplulukta herkes de cinsel bir gücü var; bu fıtrî, bunu korumak. Harâmlardan uzak durmak harâm. Kardeş, erkeksin, erkek erkektir; kadın da kadındır. «Merhaba merhaba. Dersteyiz, kalem ver al kalem, silgi ver al silgi. Bu kadar.» Bu zâten normâlde İslâm’da bunun hiç yeri yok.
İslâm’da zorla tecâvüz normâlde kadını otomâtik mantık temize çıkarıyor. Diyor ki: «O kirli değildir, tertemizdir». Yapanı da Osmanlı’da fetvâsı var: Balı Kesir’de birisi yapmış, katledilmiş. En son Osmanlı döneminde bununla alâkalı fermanlar var, hukuk var. Osmanlı’da zorla tecavüz edenler katledilirdi. Bizde hukuk yok ki; tecâvüz ediyor, beş sene sonra elini kolunu sallaya sallaya gidiyor; bizdeki hukuk hukuk değil. Kızcağızın ne suçu vardı? Adam gitti tecavüz etti orada; bir hafı çıkacaklar, çıkacak, tecâvüz etti, eski sallaya sallaya çıkacak.
Benim annemin halasının oğlu var. Annemin halasının… pardon, annemin dayısının oğlu — dayısı, Yunan’ı denize dökenlerden. Efe benim anne dedem efe denize dökenlerden; böyle söyleyince rahatsız oluyorlar: «Yunan kardeşliğini bozuyorsun» diye. Bir vatanını korumuşlar damat ve kayınçolar; daha çıkmışlar efe olmuşlar, Yunan’ı kovmuşlar, Yunan’ı denize dökmüşler.
Dedemden liseliler, ortaokullular gelir o günleri anlatırdı, dedem titreye titreye anlatırdı. Dedemin de etrâfında kızanları var, zengin âile eşrâfı, velâsıl kelâm bu adamların oğlu cezaevine giriyor bir şekilde. Cezaevinde de okuryazar, ortaokul mezûnu, bilmem ne — orada dilekçe yazıyor: kadının bir kızın dilekçesi cezaevine girmiş; tekrâr dilekçe yazan da benim o annemin dayısının oğlunun dilekçesi. O anlattı ağlaya ağlaya bana: «Ben dedi bir dilekçe yazdım».
Yazmış: «Sayın Hâkim Bey, köyde bana tecâvüz eden filânca kimse buraya cezaevine geldiğinde siz ona şu kadar cezâ ile cezalandırdınız; o şu afla tekrâr dışarı çıktı. Tekrâr dışarı çıktıktan sonra köyün kahvesine gelip bana lâf uzatmaya ve bana lâf atmaya başladı. Ve bana tekrâr sarkıntılık yapmaya başladı; bana sarkıntılık yapmaya başlayınca, beni rahatsız etmeye başlayınca, ben onu evimizin önünde ağı tüfeyle vurmak zorunda kaldım. Şimdi katil ben miyim sen misin?» Hâkim okuyor, kıza dönüyor: «Bu dilekçeyi hekim yazdı sana». O da diyor: «Hasan İlk Kurşun» Efendim, diyor, çağırın cezaevinden Hasan İlk Kurşun; o cezaevinde mahkûm son üst mü de İlk Kurşun çıkıyor. «Bu dilekçe nasıl, böyle yazdın?» O da diyor ki: «Sayın Hâkim Bey, bu kız tecâvüzü uğramış köyde; bunu devlet tekrâr salıvermiş; bundan tekrâr tecâvüz etsin diye mi salıverdi?»
İslâm hukukunda böyle bir şey yok; İslâm hukukunda kısâs var. Öldürsen öldürürler. Tecâvüz böyle insânların içerisinde olağan haline geldiğinde devlet karar alır, öldürün bir tânesini, öldürürsünüz; herkes kendisine çekidüzen verir. Şimdi öldürüyor on yıl yatıyor çıkıyor. Hayır, dîn sana vermedi o hakkı; dîn öldürülenin âilesine verdi: bir, öldürtebilir onu; iki, diyet isteyebilir; üç, affedebilir. Allâh diyor ki «affetmek daha iyidir»; ama o öldürenin, öldürülenin âilesine soracak; ona soracak. Devlet olarak sen affetme hakkın yok.
Soru-Cevap Sonu: Edeb Sırrı, Sevdiğini Görme ve İslâm Âleminin Parçalanması
«Annem yıllar önce Cumhurbaşkanı’nın kendisine altın kalemi verdiğini görmüştü her rüyâsında.» İyi lütfen buraya rüyâ yazmasanız daha iyi; ben buradan rüyâ hiç yorumlamam — çünkü gece uykudan sonra uyanınca el kılaya yakılması herkes «çok mübarek olmuş»un der.
«Günümüzde 21. yıldır Mevlânâ’nın eriştiği noktaya gelen insan var mıdır?» Her dönemin mürşidi kâmilleri vardır, her dönemin o noktaya ulaşan zâtları vardır. «Neyle ilgili espiriler hakkında ne düşünüyorsunuz?» Nedir espiri, bilmiyorum.
Hadîsi şerîfte buyurur ki: «Bir kimse eğer başka birini Allâh için seviyorsa, onu ona Allâh için sevdiğini söylesin» diye buyurur. «Buna binâen ben de yaklaşık altı yıldır birini seviyorum ama söyleyemiyorum; hem edeb kısmını hem de kalbî kısmı tam olarak bilemiyorum. Ne yapmalıyım?» Kim birisini, bir kadınla alâkalı veya erkekle alâkalı birisini sever, sevdiğini söylemeden edebeden, kalbinde saklarsa ve o sevgiyle ölürse, şehîd hükmündedir. Edebi gördünüz mü? Bir kimse, bir kimseyi sever, sevdiğini edebinden söyleyemez, içinde saklar, ve o sevgiyle ölürse şehîd hükmündedir. Edeb bu kadar kıymetlidir.
Öyle değil «aşkım ben seni seviyorum, yok öyle bir şey». «Kız arkadaşım var ve bundan annemin haberi var; günâh noktasında ortada kaldım, aydınlatırsanız sevinirim.» Annenin haberi olunca günâh olmayacak mı? Günâh günâhdır. «Sevgilim yanındayken telefonunda batak oynuyor; ne yapmalıyım?» Batakla baş başa bırak, git; hiç durma. Ve de ki «sana batakla mutluluklar diliyorum, ömrünce mutlu ol batakla». Ciddiyim, ciddiyim.
Aslında seni «seviyorum» diye imtihân etmesini bilmiyorsunuz siz. Hazreti Ali radıyallâhu anh Hazretlerine birisi gelir: «Yâ Emîre’l-Mü’minîn, seni çok seviyorum». «Yalan söylüyorsun» der. Adam kalır. Çünkü der: «Kalbimde sana karşı bir sevgi görmedim. Seven sevilir.» Seven sevilir — fıtrîdir bu. Bir kimsenin seveni sevmesi fıtrîdir. Seveni sevmiyor olsa bir kimse, çok affedersiniz, eşek ahlâklıdır. Eşekler sevenini sevmezler; insânlar sevenini sever. Gerçekten seviyorsa sever.
Ama biz böyle bu gerçekten seven protipini görmediğimizden, biz etrâfımızdaki birisi «şey çok seviyorum» deyince, hâ «çok sevmek çok seviyorum» demekle oluyormuş diyoruz. Birisi «çok seviyorum» deyince hâ demek ki sevmek bu. Çok seviyorum deyince çok sevdi. Ben çok basit şeyler söylüyorum: birisi diyor «çok seviyorum maşaallâh». «Buluta bak bakayım» diyorum ben. Bakıyor, «ne gördün?» Bulut diyor. «Abi beni görmemişim» diyor. Nasıl yâni? Seven sevdiğinin baktığı yerde görecek.
Kızlar bir erkek geldiğinde onun hâlde size diyorsa ki: «Yâ dün akşam bizim evin köşesinde miydin sen?» «Hayır.» «Yok, evin köşesindeydin.» «Hayır.» Şimdi adamlar şimdi kopya alacaklar buradan: «Yarın söylemeyin» geç de. «Hayır ya, ben ne bileyim, seni evin köşesinde gördüm sanki yâ». «Ah zavallım hayalliyor, her yerde görüyor sevdiğini.» Ve kız çay içiyor, kaldı; yanındaki arkadaşı soruyor: «Ne oldu?» «Gördün mü?» «Neyi? Murat içindeydi.» Arkadaşı duyuruyor: «Yok normal değil, Murat arıyor. Murat ne oldu?» «Arkadaşım yanlış anlamam benim mi, arkadaşım kafayı yedi». «Ne oldu? Çayı içemedi, seni gördü çayın içinde.»
Kızlar sakın adamları oyun yapmayın buradan kopya çekerekten, adamları gaza getirmeyin. «Sonra bir eskiden rüyâmda uçardım, göklere yükselirdim; şimdi seni şuraya görmüyorum». «Neden?» Cevâb veriyorum: bilmiyorum. «Namâz kaza borcumuz var; ara sıra ikindi ve yatsı namâzlarının ilk sünnetleri yerine kaza kılabilir miyiz?» Evet, lâtife lazım sünnet — Tarki Dünyâ, Takvi Okpa, Taki Has, Taki Taki.
Ne yapacaksın? Her şeyi tak et geç. Bu kadar felsefeyle uğraşma. Bunların hepsi de, gözünün gördüğü her şeyden fazla Allâh ve Resûlünü sev. Terk bu. Bütün her şeyin içerisinde sen Kur’ân ve Sünnet dâiresinde dur. Terk bu. Haram mi?
«Mevlânâ ve Şems ile karşılaştıkları zaman: Hz. Şems Mevlânâ’ya ‹İlmin gayesi nedir?› Şems? İlmin gâyesi maluma ulaşmaktır. Mevlânâ, diyolu geçti mi?» «Önümüzdeki müslüman âlemi hakkında ne düşünüyorsunuz?» Kur’ân ve Sünnet’ten uzak bir hayat yaşıyorlar. Dünyâ emperyalistlerinin elinde oyuncak olan örgütler, ülkeler, halklar var. İslâm âlemi paramparça; emperyalist ülkeler İslâm âlemlerinin içerisinde terör gruplarına yerleştirerekten İslâm âlemini bölüp parçalayıp yönetiyorlar.
Bu noktada da kendi emellerine ulaşıyorlar. İslâm dünyâsı ne yazık ki Kur’ân ve Sünnet dâiresinde duramıyor. İslâm dünyâsı ne yazık ki şahıs perestik, parti perestik, cemâât perestik, tarîkat perestik, şahperestik hastalığına tutulmuş vaziyette; herkes «benim mezhebim, benim tarîkatım, benim cemâatım, benim şeyhim» diyerekten bölüm bölüm bölünüyor.
Bunlar biz zenginlik olarak görülüp de bütün herkese gönlümüzü kalbimizi açsak ama «kardeş benim şeyhim filânca» desek, bu bizim hakkımız. Bir tek bizim şeyhimiz var, bir tek bizim cemâatımız, bir tek bizim tarîkatımız — bizim dememiz yanlış. Bu yüzden dolayı bölüp parçalanmış vaziyetteyiz. Allâh muvâzâ eylesin.
«Mevlânâ’nın hayal felsefesi olarak gördüğü gönüllülük kavramını somut olarak açıklamak gerekirse nasıl açıklanır?» Mevlânâ’nın hayal felsefesinde normâlde hayal felsefesi bütün âlemi; gönüllülük farklı bir şeydir. Hayal felsefesi farklı bir şeydir. Hayal felsefesi Mevlânâ’nın bütün âlemi, bütün varlığı hayâl üzerinde yürür görmekten geçer. Bu farklı bir şeydir. Gönüllülük ise bu normâlde sûfî kavramıdır; sûfîler sûfîliklerinde ve yaşantılarını gönüllülük kavramı üzerine kurarlar.
«Seven sevdiğinin gözüne bakarak söylesin diyorsunuz da, bunun zinâ boyutu nerede kardeş?» Seven sevdiğini zâten neden zinâ etsin ki? Alsın nikâhına ölünceye kadar gözünün içine baksın; ölünceye kadar «seni seviyorum» desin. «Seni seviyorum, bu akşam neredesin? Annem deyim ben neredeyim? Ben de annem deyim. Ya da ben bilmiyorum bunu.» Seven sevdiğinden bir nefes nasıl ayrılır?
Bakın «sevdiğinden sevmek» ve «sevdiğim» diyor — seviyor. Hâ bu onlar normâlde okulda, okul zamanı, iş zamanı, sokakta, sokak kadar. Kaç kilometre mesâfemiz? 2 kilometre. «2 kilometre seni çok seviyorum; 2 kilometre bitti, gidiyor.» «Nerede beni seviyordun yâ?» Bunlar acı şeyler — yaşadığınız şeyler. Realite bu. Kabûllenmek istemiyoruz çünkü sevilmeye sevilmeyi istiyoruz. Açız sevilmeye; sevmeyi de göze alamıyoruz. Sevilmeyi istiyoruz.
Kaynakça
Konferans: Mustafa Özbağ Efendi — 2. Sakarya Üniversitesi Tasavvuf Sohbetleri («Şems ve Mevlânâ» Teması). Kaynak video: YouTube — gpZ8ZuPjwHM
- Mevlânâ Celâleddîni Rûmî, Mesnevî-i Şerîf — Şems-Mevlânâ buluşması ve «içtikçe içti» öğretisi.
- Mevlânâ Celâleddîni Rûmî, Dîvânı Kebîr — Şems mahlâsıyla şiirler.
- Eflâkî, Menâkıbu’l-Ârifîn — Meram bağlarındaki karşılaşma rivâyeti.
- Şemsi Tebrîzî, Makâlât — kalbî sülûk öğretisi.
- Ahmed Yesevî, Dîvânı Hikmet — Türkçe tasavvuf şiiri, Türklerin İslâm ile tanışıklığı.
- Beyâzîdi Bistâmî menâkıbı — «Sübhânî mâ a‘zame şâ’nî» şathiyesi.
- İbrâhîm Edhem menâkıbı — Belh sultânı’nın «çatıda deve aramak» kıssası.
- Râbiâtü’l-Adevîye — «Yanındayken bile hasretim sana» sözü.
- Sahîhi Buhârî, Müslim — «Rahmet melekleri köpekli eve girmez» hadîsi.
- Sahîhi Buhârî — Köpeğe su veren kadının kıssası.
- Sahîhi Buhârî — Hz. Enes’in kuşçuğu ve Hz. Peygamber’in tâziyesi.
- Kur’ânı Kerîm, Yûsuf 24 — Hz. Yûsuf’un Züleyha hâdisesinde «Rabbinin delili».
- Tefsîri Taberî — Yûsuf âyetinin yorumu.
- Hz. Ali radıyallâhu anh — «Seven sevilir, yalan söylüyorsun» rivâyeti.
- Hz. Peygamber — Eşcinsel cezâsı fıkhî ictihâdı.
- Hanefî-Şâfîi-Mâlikî-Hanbelî amelî mezhepleri (32 mezhepten ayakta kalan 4).
- Çin Seddi târîhi — Türklerin Çinlilere baskıları.
- İzmir-Bayındır vatan müdâfaası — Yunan İzgâlinden kurtuluş (1922).
- «Hasan İlk Kurşun» tecavüzcü hâdisesi — Bayındır köyü.
- İbn Arabî — Misâl âlemi öğretisi.
Niyâz
Yâ Rabbî! Bizleri «sâdece Kur’ân yeter» diyenlerden değil, Kur’ân ile Sünneti bütünleyen ehlinden eyle. Yâ Rabbî! Telefonu kapatma cesâretini, telefonun esâretinden kurtulma şuûrunu gönlümüze ver; Râbiâtü’l-Adevîye’nin «yanındayken bile hasretim sana» sırrına eriştir. Yâ Rabbî! Ahmed Yesevî’den Şemsi Tebrîzî’ye, oradan Hazreti Mevlânâ’ya akan Türk-Sûfî silsilesinin bereketinden bizleri mahrûm etme. Yâ Rabbî! Şems’in «Bistâmî mi büyük, Hz. Muhammed mi?» suâlinin sırrı olan «içtikçe içti, yok mu daha?» nehrinden bizlere bir damla nasîb eyle. Yâ Rabbî! Yûsuf aleyhisselâm’a Rabbinin delili gibi, bizlere de fitne ânında baba-Yâkub’un parmaklarını uzat. Yâ Rabbî! Kâfirle devletdostluğu kurmayız; ama ateist kardeşlerimize empati ile yaklaşma şefkatini bize ver. Yâ Rabbî! Rahmet meleklerine evlerimizi açtırma; köpek beslenecek paraları açfukara komşulara dağıtma cömertliğini bize ihsân eyle. Yâ Rabbî! Hilton’da değil Hz. Peygamberin haliyle hallenecek umrelerden bizlere nasîb eyle. Yâ Rabbî! «Allâh’ı sevmek bir iddadır»; bu iddiayı taşıyabilecek omuzları, sırtları, gönülleri bize ver; belâlara ve müsîbetlere hazırlıklı eyle. Yâ Rabbî! Nefsin yedi mertebesinde — Emmâre’den Sâfîye’ye — yol almayı, kalbin İlmel-Aynel-Hakkel yakîn üçlüsünü tatmamızı nasîb eyle. Yâ Rabbî! «Bir kimse sevdiğini edebinden söylemeden kalbinde saklasa, o sevgiyle ölürse şehîd hükmündedir» müjdesindeki edeb sırrına gönlümüzü vâris eyle. Yâ Rabbî! Vahhâbî, Sosyalist, Atatürkçü, dindar, sûfî kalıpları içinde değil; hakîkî Müslüman‘ın hâliyle haşrımızı yap. Yâ Rabbî! İslâm âlemini parçalayan emperyalist tertiplerden, şahıs perestliklerinden, particemâattarîkat perestliklerinden bizleri muhâfaza eyle. Yâ Rabbî! Yunan’ı denize döken Bayındırlı dedelerimizin rûhlarını şâd eyle; «Hasan İlk Kurşun» gibi mazlûmu koruyan vatan evlâdlarımızı affeyle. Selâmün aleyküm. El-Fâtihâ ma’a salavât.
Ek kaynaklar:
- Kuşeyri, er-Risale, tasavvuf adabı, hal ve makamlar bahisleri.
- Hucviri, Keşfu’l-Mahcub, velayet, mürşidlik ve tasavvufi terbiye bahisleri.
- Sühreverdi, Avarifü’l-Maarif, sohbet, zikir ve şeyh-mürid adabı bahisleri.
- İbn Ataullah el-İskenderi, el-Hikemü’l-Ataiyye, tevhid, teslimiyet ve kalp hikmetleri.
- İmam Gazali, İhya-u Ulumi’d-Din, kalp terbiyesi ve tasavvuf adabı bölümleri.
İlgili Sözlük Terimleri: Nefs, Kalb, Sünnet, Şeyh, Zikir, Muhabbet, Aşk, Edeb. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı