Anadolu Üniversitesi tasavvuf sohbetleri kapsamında Mustafa Özbağ Efendi nin verdiği bu konferans; peygamberler silsilesinden velîlere uzanan mânevî zincirin tahlîlini, sülûk yolunun esaslarını ve Anadolu sûfîliğinin gücünü ele alır.
Peygamberlerden Velîlere Devam Eden Yol ve Şems’in Çocukluk Halleri
O peygamberlerden sonra, o peygamberlerin yolunda giden velîler gelmiş, evliyâlar gelmiş, mü’minler gelmiş, devâm etmiş. Ne zamana kadar? Hazreti Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerine kadar; ondan sonra da devâm etmiş. Allâh peygamberlerin sonuncusunu göndermiş, ondan sonra bir peygamber gönderilmeyeceğini de söylemiş. Hazreti Abbâs’ın rivâyetiyle arz ağlamış: «Ne olacak bundan sonra benim hâlim?» diye. O da demiş ki: «Velîler göndereceğim» ve velîler göndermiş. O velîlerden birisi Şemsi Tebrîzî: Tebrîz’de dünyâya gelmiş; küçük yaştan itibâren çocukların arasında farklı bir kimse olduğu anlaşılmış. Daha 13-14 yaşındayken dağlara çıkıp kendi kendine zikredip 10 gün, 20 gün, 30 gün, 50 gün sonra bulunup gelmiş.
Babası bunun bu hâllerinden biraz böyle ürkmüş; demiş: «Evlâdım, ne yapıyorsun sen böyle?» Babasına demiş ki: «Babacığım, benimle senin arandaki fark ne biliyor musun? Bir tavuğun altına bir sürü yumurta koyarsın; içinde bir tâne de kaz yumurtası olur. Tavuk bunların üzerine çıkar, hepsi de civciv olur, arkasına takılır. Yürürken, kaz olan civciv suyu görünce hızla suya doğru koşar. Tavuk da arkasından, onun boğulacağını düşünerek çırpınır durur. Hâlbuki ben o kazım, ben deryaya doğru dalıyorum; sen de arkamdan çırpınıp kalıyorsun. Oysa ben onun için yaratıldım — derya için yaratıldım.»
Hazreti Mevlânâ Celâleddîni Rûmî Hazretleri Mesnevî’sinde der ki: «Sen toprak için yaratılmadın; ne işin var hâlâ da toprakta eşelenip durursun? Sen deniz için yaratıldın, koş!» der. Tasavvufta «deniz» veya «su» mânâdır; «kara» ise zâhirdir. Su bâtındır, deniz bâtındır; kara ise zâhirdir. Hazreti Pîr der ki: «Sen mânâ için yaratıldın, ve büsbütün mânâsın» der. Ve o Şemsi Tebrîzî gün olur, dervân (dervîş) olur; şehrinden gerekli icâzetleri alır, eğitim alır ve ardından Allâh’a yalvarmaya başlar: «Ben bu ilmi aktarabileceğim bir kimseyle beni tanıştır, beni buluştur.»
Çünkü hazîne sâhibi hazînesini ısrar etmek, göstermek ister. Bilgi sâhibi bilgisini göstermek ister; kuvvet sâhibi kuvvetini göstermek ister; kudret sâhibi kudretini göstermek ister. Hiçbir enerji durduğu yerde durmaz. Bu âlemde hiçbir şey durduğu yerde durmaz. Eğer sizde bir kuvvet var ise, o kuvvetin açığa çıkmasını istersiniz. Kuvvet zâten açığa çıkmak için mücâdele eder; ve sizde durmaz hiç o. Siz onu ancak yönlendirebilirsiniz. Bu da nefsle olan cihâd budur. Sizden gelen o enerjiyi, sizden gelen o kuvveti doğru yere kanalize etmektir. Âkil olmak, hikmet sâhibi olmak doğdur. Eğer bir kimse âkilse, kendisindeki bilgiyi, enerjiyi, hikmeti doğru yere kanalize eder. Doğru yere kanalize etmiyorsa, onun üzerindeki bütün özellikler onun batmasına sebep olur.
Hz. Mevlânâ der ki: «Eğer sen güzelliğini doğru yerde kullanırsan işe yarar; güzelliğini doğru yerde kullanmazsan, batar gidersin.» Güzellik doğru yerde kullanılınca güzeldir. «Ahseni takvîm üzerine yarattı» — her şeyiyle mükemmel. Bunun Türkçe karşılığı «güzel» demek yetmiyor buna; bu Türkçe karşılık olarak «güzel» olarak koymuşlar yetmiyor. Bunu muhakkak Türk Dil Kurumu biraz daha üzerinde çabâ sarfetip — varsa Türkçesi karşılığı — bulmalı: «Ahseni takvîm»in karşılığını. Çünkü Ahseni takvîm her şey ile mükemmel; her şey ile.
Cömertliğin Bedeli: Talebe Yetiştirmek ve Sadakai Câriye’nin 850 Yıllık Hâdisesi
Öyle olunca o ısrar olmak, meydana çıkmak ister. Her güzel, güzelliğini göstermek ister. Ama nereye, nasıl gösterecek? Yine âşıklardan birisi demiş ya: «Ârif olan cevherini, boş yerlere saçar mı?» diye. İnsanın üzerindeki bütün kuvvetler meydana çıkmak ister. Hazreti Pîr’in pîr’i olan Şemsi Tebrîzî bu öne çıkar. Çünkü o ilmin sâhibi değil; o ilmi bir yerlere aktarmak, bir yerlere göstermekle mükelleftir.
Eğer siz sanatçıysanız, bir sanatkâr yetiştirmediyseniz cimrisiniz. Eğer tüccarsanız, sizden sonra bir tüccar yetiştirmeniz gerekir; yetiştirmezseniz cimrisiniz. Eğer siz bir ilim ehliyseniz, sizin arkanızdan gelecek olan ilim ehillerini yetiştirmiyorsanız, siz cimrisiniz; güzel ahlâklı değilsiniz. Hazreti Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri buyurdu ki: «Kim birisine bir sanat öğretir ve o sanattan da o kimse âilesine, çoluğuna çocuğuna, geleceğine bir bakım için bir fayda sağlarsa, oradan geleceğini kurtarırsa — sadaka sevâbı kazanır»; kapanmayan sadaka sevâbı — yâni sadakai câriye. Öldükten sonra da devâm ediyor. Bir talebe yetiştirirseniz, öldükten sonra da devâm ediyor.
Bakın Şemsi Tebrîzî’ye şimdi: kapandı mı amel defteri? Hayır. Burada şimdi onu konuşuyor muyuz? Evet. Yâd ediyor muyuz? Evet. Bütün dünyâ tanıyor mu? Evet. Bütün dünyâ tanıyor mu? Evet. Kimin üzerinden? — Öyle bir öğrenci yetiştirdi, öyle bir talebe yetiştirdi, öyle bir kimse yetiştirdi ki, onu bütün dünyâ tanıyor. 850 yıldan beri konuşuluyor. 850 yıldan beri. Ve 850 yıldan beri bütün insanlar her zaman okuduğunda, ondan kendinden bir şey görüyor; kendinden bir şey görüyor.
Biz uzakmışız, biz tanıyamamışız, biz bilememişiz, biz görememişiz. Ben kendi nefsim için söylüyorum buna; biz başka şeylerde koşturmuşuz. Ona o günlerime yanıyorum bâzen — diyorum ki: «14-15 yaşında tanımak varmış, 10 yaşında tanımak varmış. Ve 10 yaşında tanımakla, 26 yaşında tanımanın arasında fark olduğuna inanıyorum.» Ve evet, belki de diyeceksiniz ki «26 yaş kaybedilmiş vakâ değil»; ben kendimi kaybedilmiş vakâ olarak görüyorum.
Keşke ilkokuldan itibâren, veya keşke bizim evimizde o konuşulaymış; keşke mahallemizde onlar konuşulaymış; keşke bizim okullarımızda onlar konuşulaymış. Ve okullarımız bu mânâda keşke o zamanlar için ─ tâbî bunun artık keşkesi yok. Silâhla giren şeymişiz okullara. Bir lise öğrencisinin okula silâhla girmesini düşünebiliyor musunuz? Kendimce bunu böyle övünerek söylediğim bir şey değil. Bir insân bir cana kıyar mı? Kıymak için yola çıkmışız. Ve cana bak kıydırmamış, muhâfaza etmiş, korumuş. Ve o Şemsi Tebrîzî her gün böyle dua dua üstüne koyarken, bir gün manâda Hz. Mevlânâ Celâleddîni Rûmî Hazretlerine gideceğine dâir Onu da rüyâsında görür.
Rüyâ Disiplini, «Arayan Bulur» Hadîsi Kudsîsi ve Şems’in Konya’ya Gelişi
Bunlar şimdi bizim toplumumuzda böyle şey yaşanır mı, olur mu? Veya da: «Yâ, bu bir evliyâ menkıbesi; böyle bir şey görünür mü?» diye düşünülüyor. Şimdi sûfîler belirli bir noktaya gelinceye kadar kendilerinden bahsetmeleri yasaktır. Bir sûfî belirli bir kemâl noktasına geldikten sonra kendisinden bahsedebilir. O zamana kadar kendisinden bahsedemez; kendi rüyâsını dahi anlatamaz. Ancak üstâdına gider anlatır; bir başkasına anlatamaz. Bir başkasına anlatırsa nefs olur, ene olur; ona derler «Oha, ne kadar güzel rüyâ görmüş!» Öyle etrafına rüyâ anlatanlar kendi nefislerine «oha ne kadar güzel rüyâ görmüş» deyip ona tema’nnâh etsin diye anlatırlar.
Etraftaki insânlar «iyi rüyâ görmüş» deyip ona tema’nnâh ederler. Burada gizli hastalık vardır. O kimse anlatır sabâhleyin kalkar: «Bir rüyâ gördüm biliyor musunuz, seni şöyle gördüm» der; ortalık perişân olur. Oysa rüyâ hadîsi şerîfe göre ehline anlatılması gerekir. Hadîsi şerîf der ki: «Rüyâ semâda bulut gibi durur, te’vîl edildiği gibi tecellî eder. Siz rüyânızı sâlih kimselere anlatınız.» Ama biz rüyâmızı sâlih kimselere anlatamayız; neden? Yok, çünkü bize göre aramayız da; eskiler arardı.
Ben kendimden örnek vereyim: ben tövbe edip her şeyden dönünce, namaz kılmaya başlayıp ilk böyle Mesnevî’yi okumaya başlayınca — ben yol yorulan bilen bir kimse değilim. Sabah namazından sonra böyle bir tâdiliyette yaptırdığım bir ev var. Evim böyle mutfak banyo kısmı beton; oraya ben merdiven koyuyorum. Ondan sonra Ahmed Rifâî Hazretlerinin «Onların Âlemi» diye bir kitabı var; onu dokuyorum (okuyorum) arada. Ondan sonra oraya çıkıyorum ben sabah namazından sonra kendi kendime dua ediyorum: «Beni bir mürşidi kâmil ile buluştur» diye.
Şimdi Şemsi Tebrîzî’den bahsediyorum; dua edermiş diye arayan bulurmuş — hadîsi kudsî: «Bulan tanırmış, tanıyan severmiş, seven âşık olurmuş; âşık olunca Allâh da onu sevenler olarak alır. Allâh ona âşık olunca diyor ki: ‹Onun cânını ben alırım, kan parasını da ben veririm. Ölmeden önce o kimse ölür.›» Bu aramakla alâkalı: arayan bulur. Neyi ararsanız — ben hep arkadaşlara şunu derim: «Seviyorsan, arıyorsan, mücâdele ediyorsan, sonuca ulaşırsın.»
«Yâ nasîp» — kardeş, tembelliğin adını «nasîp» koymuşlar; tembelliğin adı olmuş o «nasîp». Ben buraya gelmek için mücâdele etmezsem gelebilir miydim? Ben mücâdele edeceğim; hepimiz mücâdele edeceğiz. Allâh: «Yolumuzda mücâdele edenlere yollarımızı açarız» diye buyurmuş. Büyük bir vaat. Büyük bir vaat. «Allâh vâdinde hak’tır» başka bir âyeti kerîme. O zaman kim O’nun yolunda mücâdele ederse, O’nun yolunu açar.
Şemsi Tebrîzî de dua dua üstüne. Ve duâsında: «Konya, Konya’da Hazreti Mevlânâ» diye gelir, Konya’ya yerleşir. Bir hâna yerleştikten sonra etrafı tanır ve sorar: «Nerede?» Derler ki: «Meranbağlarında». Nereden geçer? «Buradan geçer». Orada bekler. Ve Hz. Mevlânâ — babası vefat etmiştir; babasından sonra babasının halîfesi olan zât da vefat etmiştir. Ardından posta, kürsüye onu oturtmuşlardır.
Mevlânâ’nın Sekiz İlim Dalı, İçtihâd Hukuku ve Hanefî Fıkhının Güncellenmesi
Bir üniversite düşünün. Üniversitenin dekânı mı, rektör mü olur? En yüksek rektör. Rektörü bir üniversite — onun en üstünde ne? Rektör. O da Hz. Mevlânâ; rektör o gün için. Sekiz ilim dalından icâzetli; sekiz ilim dalından icâzetli. Bakın: Orta Asya’dan itibâren Türkler müslüman olduktan sonra, hiçbir kimse sâdece dînî ilimler üzerinde icâzet almaz. O günün dünyevî ilimleri: matematiktir, fendir, kimyâdır, astronomidir; muhakkak bunlardan da o kimse icâzet alır. Muhakkak icâzet alır. Fıkıhtan icâzet alır, kelâmdan, tefsîrden, hadîsten icâzet alır. Niçin? — O günün meselelerine ictihâd etmekle mükelleftir. Çünkü İmâm Âzam’dan öğretidir bu.
İmâm Âzam der ki: «Bizim önümüze bir mesele gelirse biz önce âyete bakarız, ardından hadîsi şerîfe bakarız, ardından ashâba bakarız nasıl davranmış; sonra bulamazsak ‹Ahmet şunu demiş, Mehmet şunu demiş› demeyiz; ‹biz deriz› der.» Bu ne demektir, biliyor musunuz kıymetli kardeşlerim? Biz hâlâ da 300 yıl önce, 400 yıl önceki fıkhî meselelerle hayâtımızı yaşıyoruz. Bizim bugünümüze ictihâd edecek ictihâd ehli kimseler yok ya da güncellenmiyor. Bana kızıyorlar ben böyle deyince.
Kıymetli dostlar: üniversitede okuyanlar ellerini kaldırsın. Peki Eskişehirli olup da burada okuyanlar elini kaldırsın? Bir kişiye; geri kalan büyük bir çoğunluğu bayan. Hanefî fıkhına göre 80 kilometre ileri normalde bu kardeşler yanlarında mahremi, mahremi olmadan giderlerse «günâhı kebîr» işlediler, harâm. Anladınız mı? Evet. Eskişehirli olmayan bayanlar elini kaldırsın şimdi. Peki bunların içerisinden buraya gelirken babasıyla veya abisiyle gelengiden var mı? Bir kişi çıktı. Devamlı getirip götürüyorlar mı seni? Maşaallâh, ne sabırlılar. Çok iyi.
Bakın geri kalanın hepsi ne yaptı şimdi? Hanefî’ye göre câiz olmayan bir şey yaptı. Bunu ictihâd etmek mümkün mü? Evet. Buna bir Diyânet İşleri Başkânlığı, bütün ilâhiyatçılar toplanacaklar, «yol güvenliği varsa bir bayânın seyâhat etmesinde bir sıkıntı yoktur» diye fetvâ verecekler. Bu kadar. Bunu da neye dayandıracaklar? Hz. Peygamber, sallâllâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin seriyye olarak gönderdiği askerleri bir kabîlenin reîsinin kızını esir alırlar. Hz. Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem Hazretleri çok kızar buna; ve derhal «onu yerine babasına teslim edin» der. On tâne asker görevliler, onların yanına koyar ve onun babasını teslim etmek için geri gönderir. Alın size ictihâd edecekleri yer: on tâne askerle yol güvenliğini sağladı; olmayanı gönderdi. Bunun gibi ictihâd ederlerdi.
Hz. Mevlânâ da ictihâd ederdi. Ve Hz. Mevlânâ’ya fetvâ sorduklarında rivâyet edilir ki semâ ederken dahi fetvâ yazarmış. Semâ ederken! Biz semâ ederken aklının gittiğini düşünürüz; hayır. O semâ ederken der ki: «Ben sevgiliyle vâsıtasız görüşürüm. Onun için semâdır — sevgiliyle vâsıtasız görüşmedir.» Yâni Allâh’ın onun kalbine ilhâm etmesidir; aslında en doğru ictihâd o esnâdadır. Sebep, Cenâbı Hak mü’min kulun kalbine sığar; oraya tecellî eder. Oraya tecellî edince söyleyen dil, gören göz, duyan kulak, tutan el olur. Öyle olunca da o ictihâd doğru olur, hikmet ehli olur, hikmete uygun olur.
Şems-Mevlânâ Buluşması, «Bistâmî mi, Hz. Muhammed mi?» Sorusu
İşte Hz. Mevlânâ böyle bir kimse; ve böyle bir kimse olmasına rağmen içi huzurlu değil. Çünkü içinde tükenmek bilmeyen bir ateş var. Bu ateş zaman zaman kendince aşağı doğru iniyor, zaman zaman alevleniyor. Ama bunun bir yola girmesi, alevlendiğinde etrafa zarar vermemesi, aşağı düştüğünde de tekrar yukarı çıkması gerek. İşte Şemsi Tebrîzî bu esnâda gelir.
Mâlûm ya, gelirken — çok affedersiniz — atının çelbirinden tutar, der ki «bir sorun var». Talebeleri derler ki: «Soru burada sorulmaz, medresede sorulur.» Ama at, talebelerden daha kâmildir. Hazreti Şems’in etrafında dönmeye başlar; önden gelene kafa atar, arkadan gelene tekme atar. At, atlığını yapar; Şemsi Tebrîzî’ye kimseyi dokundurmaz. Hazreti Mevlânâ meseleyi anlar.
Terki sor, terkî meşhûr soru: «Ey âlim zaad!» Hazreti Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem Hazretleri buyurdu ki: «Hakkıyla sana kulluk edemedim Yâ Mahbût.» Ama onun velîsi oğlum Beyâzîdi Bistâmî dedi ki: «Var mı benden daha şanı yüce? Kendimi zikrederim. Kendi kendimi hamdederim. Kendi kendime şükrederim» dedi. Hangisi büyük bunun der? Hazreti Mevlânâ Celâleddîni Rûmî Hazretleri bu soru karşısında normâl değildir. Atından iner. Şemsi Tebrîzî’ye döner.
Der ki: «Beyâzîdi Bistâmî Hazreti Peygamberin velîsiydi. Bir kadeh içti, ‹Var mı bana yan bakan?› dedi. Sarhoş oldu. Sıkıldı gitti. Ama Hazreti Muhammed Mustafa der yaydı: içtikçe içti, içtikçe içti, içtikçe içti, ‹Yok mu daha?› dedi.» Der: bu cevâbı alınca Rûmî oturmuştur. Rûmî, ona gelen ilhâm yerini bulmuştur; o aradığını bulmuştur. «Allâh!» dedi, bayıldı.
E bayılınca, bizim kültürümüzde bayılanı orada bırakmak yok. Bizim kültürümüzde düşene bir tâne davurmak orayı bırakıp gitmek yok. Hazreti Mevlânâ dedi ki: «Toparlayın bunu, alın, hadi götürün.» Götürdüler tekkeye. Ayılttılar orada. Hazreti Mevlânâ da aradığını, kendi eksikliğini tamamlayacağını bulmuştu. Ve Şemsi Tebrîzî’yle yeniden günler başladı.
Öyle günler ki aşkın deryâsına dalıp çıkmayı istemedikleri, yemekten içmekten kesilip birbirleriyle konuşmaktan kesilip kalbi mânâda her şeyiyle yeniden mânâ üzerinde yürüdüğü günler başladı. Ve öylesine bir ikili oluşturdular ki, bütün herkes onları gıpta etti; bütün herkes onları kıskandı; hattâ bir kısmı da iftirâlar attı. Ve Şemsi Tebrîzî, ayrılık vaktinin geldiğini anlayınca bir gün sabah erkenden çekti gitti.
Ve bunu bir sefer daha yapmıştı; ardından ikinciyi yaptı. Ve bunu da söylüyordu: «Bir gün çekip gideceğim; benim arkamdan hiç kimse beni bir daha bulamayacak» diyordu. Öldürüldüğünü söylerler; ama öldürüldüğüne dâir bir kayıt yok. O yüzden bir İranlı araştırmacı, Tebrîz’de kabri şerîfinin olduğunu, oradan ayrıldıktan sonra Şâm’a gittiğini, Şâm’dan Tebrîz’e gittiğini, Tebrîz’de yeniden evlendiğini, orada çoluğunun çocuğunun olduğunu, orada münzevî bir hayât yaşadığına dâir elimizde bu noktada araştırmalar var.
Konya’daki Boş Kabir, Bosna’daki Yûnus İlâhîleri ve Üç Direğin Dünyâca Tanınırlığı
Doğrudur, yanlıştır bilemeyiz. Ama Konya’da mevcûd kabri gibi görünen yerde olmadığı kesildi (kesin). Ama orada bir kısım dervîşler râbut ederlerse, huzur ederlerse, orada olduğuna dâhil görürler mi? Evet. Ama burada da râbut etseler, burada da huzur etseler, burada da görürler mi onu? Evet. O yüzden tâbî o kabri şerîfin başına gidince odaklanmaları daha kuvvetli olduğundan orada görüp, kendilerince burada diye hükmediyorlar. Kendilerini bağlayıcı bir doğru mudur? Evet. Biz ona «hayır» der miyiz? Demeyiz. Bu dadır derler, oradadır.
E burası da Yûnus’un memleketi — ama her yerde bir Yûnus var mı? Var. Bakın, her yerde bir Yûnus var mı? Var. Ve her bâzıları kıymetli olan şey taklîd edilir ya. Bir şey kıymetliyse taklîd edilir; bir şey kıymetliyse taklîdleri çoktur. Kıymetsiz bir şeyin taklîdi olur mu? Olmaz. Allâh kıymetli, «ben Allâh’ım» diyen çok mu bu yüzden? Çok. Peygamberler kıymetli, «ben peygamberim» diyenler çok mu târîh boyunca? Çok. Şimdi bile, ben ne bileyim, «ben Resûlüm» diyenler var mı? Var. Dedikleri şey kıymetli çünkü. Evliyâlar kıymetli, «ben velîyim» diyen çok mu? Evet. Önceden doktorlar kıymetliydi, sahte doktorlar çok muydu? Evet.
Veya hattâ neyle aldanıyor insanlar? Ya korktuklarından, ya sevdiklerinden. «Ben Genel Kurmaya Başkanıyım» deyip de bir kimseye aldatabiliyor mu bir kimse? Evet. Hele bizim toplumumuz bir askerlerden, bir mâliyecilerden korkar. Esnâfız ya, adam gelirsin de kapıya: «Emekli Mâliyeciler Derneğinden geliyorum. Dernek olarak bir dergi bastırdık; bundan alır mısınız?» diye tâne tâne söyleme. Ben «Mâliyeden» der; lafı böyle bir tekerler, esnâfın eli ayağı titrer zâten. Kaç para der; hattâ para bile sormaz gibisi. Bir gün oturuyorum bir arkadaşın dükkânında, geldi: «Ben Mâliyeden» dergiyi tak koydu; gerisi zâten böyle tekerleme. Arkadaş baktı, hiçbir şey sormadan cebinden çıkardı, geçmiş gün yüz lira verdi. «Ne parası bu?» dedim ben şimdi? «E dedi, dergi getirdiler.» «Sen nereden geliyorsun?» dedim? Bir kızdı bana, bir kızdı.
«Bu dedim dernek; kendileri bir dergi bastırıyorlar, böyle milleti korkutarak ütüyorlar.» Üterler. Neden? Bir korktuğumuzdan, bir sevdiğimizden imtihân oluruz. Hazreti Peygamber de sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri ikisine de ölçü koyar: «Korkaklığın şerrinden Allâh’a sığınırız» der. İkincisine: «Sevdiğini ölçülü sev; bir gün düşmanın olabilir. Düşmanına ölçülü düşmanlık yap; bir gün dostun olabilir.» Bu iki şeyden korkuyor ya — o zamanlarda bu normalde kıymetli şeylerin taklîdleri var.
Yûnus Emre buralı; hepimiz de biliyoruz ama bir sürü Yûnus Emre kabri var. Bu güzel bir şey. Yûnus’la alâkalı en güzeli de: Bosna’ya gittik. Sayın Vâlim sebep oldu. Orada bir, burada tanışmıştık; burada gelip gelip bize misâfir olmuşlardı. Bosna’da, Kaçuni’de başındaki Şeyh Efendi de Ege Üniversitesi’nde okumuş güzel sanatlarda; İstanbul Üniversitesi’nde de öğretim üyeliği yapmış. O zâtın tekkesine gittik: Yûnus ilâhîleri söyleniyor. Türkçe; ben kaldım, mest oldum. Bir mutlu oldum, bir mutlu oldum — muhteşem bir şey!
Dedim ki: «Yâ, bu dili nasıl oluşturursun? Öyle değil mi? Bosna’da, Kaçuni gibi bir yerde — Saraybosna’ya yaklaşık 150 kilometre filân ilerde — Yûnus ilâhîleri söyleniyor.» Saraybosna’da Sinanoba Tekkesi diye bir yer var: Saraybosna’nın böyle zirvesinde, tepesinde. Gidenler varsa belki de. Ve haftanın bir günü zikirlerinde sırf Yûnus ilâhîleri söyleniyor; hepsi de Türkçe; hepsi de anlıyorlar. Kendim oturup dinlemeseydim, abartılıyor derdim. Bakın: Yûnus, bütün dünyâ tanıyor. Hazreti Mevlânâ, bütün dünyâ tanıyor. Bütün dünyâ!
Muhyiddin İbn Arabî, Malatya’da kalmış; evlendiği söyleniyor Malatya’da. Ve Sadreddîni Konevî’nin annesiyle evlenmiş ve onu yetiştirmiş. Hocaya sormuşlar, «nerelisin?»; «evlenmedim daha» demiş. Ve evlenmiş. Buralı; demek ki bütün dünyâ tanıyor üç büyük zâtı; buna bir ilâve, Hacı Bektâşı Velî. Bugün Bosna veya Balkanlar’a gittiğinizde, hâlâ daha kendilerini «Bektâşî» olarak tanımlayan, Türkçe ilâhîler söyleyen, Türkçe değişler söyleyen dergâhlar ve tekkeler var. Bu muhteşem işe.
Mevlânâ’nın Hüzünlü Münzevî Dönemi ve Mesnevî’nin İlk 18 Beytinin Sarık Ucundan Çıkışı
Ve işte Şemsi Tebrîzî Hazretleri ile Mevlânâ Celâleddîni Rûmî Hazretlerinin bu birlikteliğinden sonra son ayrılık. Hazreti Mevlânâ artık üzerine dünürü vefât eder, üzerine hanımı vefât eder; ve kendince böyle bir garip bir noktaya geçer. Çok sohbet etmez, zikrullâh halkalarına katılır, ocaklar çok medreseyle çok ilgilenmez hâle gelir.
Bir gün Hüsâmeddîn Çelebî — halîfesi aynı zamanda Şemsi Tebrîzî’nin halîfesi. Bakın: Şemsi Tebrîzî’nin aynı zamanda da oğlu Sultân Veled de halîfesidir. Sultân Veled, babasının halîfesi değildir; Şemsi Tebrîzî’nin halîfesidir. Babası vefât ettikten sonra işte Sultân Veled’den önce Hüsâmeddîn Çelebî; ondan sonra Sultân Veled’e oturur posta. Ve Hüsâmeddîn Çelebî der ki: «Efendim, bir gün bu Şemsi Tebrîzî ile yaşadığınız halleri yazıya döksek» deyince. Hazreti Mevlânâ Celâleddîni Rûmî Hazretleri hemen sarık ucundan yazılı bir sayfa getirir: Mesnevî’nin Hazreti Mevlânâ Celâleddîni Rûmî Hazretlerinin kendi eliyle yazdığı ilk 18 beyti.
Eski gelenekte şöyle bir şey vardır: hiç kimse kolay kolay oturup bir şey yazmaz. İmâm Âzam’ın kitâbı yoktur; İmâm Âzam’ın olduğu söylenen el-İhtiyâr talebelerinin kaleme aldığı bir kitâptır. Meselâ Serahsî’nin Mebsût’u deriz biz. Mebsût Serahsî’ye âittir, ama yazması kendisine âit değildir. Çünkü zamânın Emevî halîfesi onu Şeyhülislâm yapmak ister, o da kabûl etmez. Bu sefer onu bir kuyu kazdırır, kuyunun içerisine atar, hapseder. Kuyunun içerisinden talebelerine yazdırır 15 cilt, ezberinden, kitâba bakmaksızın. Kitâba bakmaksızın!
Sûfîler de oturup kitap yazmazlar. Gerçek sûfîlerin oturup kitâb yazmaları yoktur; ya onlar satırdan değil, sadırdan konuşurlar. Kalblerine gelen konuşurlar. Talebeler yazarlar mı onu? Yazarlar. Ama kendileri oturup da kitâb yazmazlar; bu tâbî sûfî geleneğin kendisine göre yollar var.
İşte Hazreti Mevlânâ Celâleddîni Rûmî Hazretleri hemen sarık ucundan ilk 18 beyti söylüyor: «Bişnev! — Dinle!» ile başlangıcı. Tâbî Hüsâmeddîn Çelebî onu okuyunca büyük bir belâgat, büyük bir kültür, büyük bir neşe, büyük bir aşk, büyük bir heyecân. Onu defalarca okur, defalarca okur Hüsâmeddîn Çelebî. Ve bunun arkasının gelmesi için ne yapar? Duâ eder, niyâz eder.
Çok eleştirilir bâzı kesimler tarafından — hem size bir de kitâb tanıtmış olayım. Çok eleştirirler bâzen; bâzıları da acımasız eleştirirler. Bir kimse bir eser koymuş ortaya; bir eser koyduysa siz oturun, o esere karşı bir risâle yazın. Bu hakkınızdır. Ama boş eleştiri hakkınız değildir. Gölpınarlı’nın Mesnevî tercümesi ve şerhi; benim ilk okuduğum eser; ilk okuduğum dînî kitap benim. O yüzden yanımda taşıyorum böyle. «Bazen beni eleştiriyorlar: ‹Sen de Gölpınarlı’nın Mesnevî’sini mi okuyorsun?›» Ben de sırf böyle boş eleştirilere karşı cevâb olması için Gölpınarlı’nın Mesnevî’sini taşıyorum yanımda — tercümesini ve şerhini.
«Eğer almak isterseniz alabilirsiniz. ‹Yok Şiâydı, yok Alevîydi, yok dağdı, yok dinsizdi›» — ve kardeşim, otur sen de yaz; dirsek çürüt, göz nûru dök; sen de bir çalışma yap. Hatâya düştüğü yerleri varsa bir risâle yaz, bir kitâb yaz; alalım seninkini de okuyalım, karşılaştıralım. Bunda bir sıkıntı yok ama oturduğun yerden eleştirmek İslâm ahlâkı değildir. İslâm ahlâkı hukukla, bilgiyle, hikmetle konuşur. Fıkıh delille konuşur, delil getireceksin. Delilsiz konuşulur mu? Âyet getireceksin, hadîs getireceksin.
Mesnevî’nin İlk Beyti «Bişnev/Dinle» ve Varlığın «Ayrılıktan Şikâyet» Sırrı
Evet, işte Hazreti Mevlânâ Celâleddîni Rûmî Hazretleri Dinle, der: «Dinle, bu neyi nasıl şikâyet ediyor? Ayrılıkları nasıl anlatıyor?» Diyor ki: «Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryâdımla erkek de ağlayıp inlemiştir, kadın da». «Dinle» ile başlar. Çünkü insanı insan eden dinlemektir. Çocuk dinlemezse konuşmaz. Çocuğun yanında hiç kimse hiçbir şey konuşmasın, o çocuk hiçbir şey konuşamaz. Çocuğun yanında hiç kimse konuşmazsa, o çocuk hiçbir şey konuşmaz.
Şimdi annebabalar çocuklarını televizyonlarda ve bilgisayarlarda büyütüyorlar. Çocuklarıyla berâber konuşmuyorlar. Çocuğu dinlemek de istemiyor zâten. Çocuk kendince saçma sapan konuşuyor ya. Dinle. Dinlemiyorsa bir kimse, olgun bir oluşa ulaşmaz; dinlemiyorsa hiçbir şey elde edemez. Dinleyen kimse elde eder.
Dinle: bile şikâyet var; ama bu şikâyet Hazreti Mevlânâ Celâleddîni Rûmî Hazretinin deyimiyle öyle bir şikâyet değil. Bir nâs, ondan ayrılmanın vermiş olduğu hasret, vermiş olduğu acı; o acıyı söylüyor Hazreti Mevlânâ. Ve diyor ki: «O ayrılıktan şikâyet ediyor.»
Şimdi varlığın üzerinde herkes tartışma yapıyor. Hazreti Mevlânâ’nın Mesnevî’sinin ilk beyti muhteşem: «Ayrıldığı günden beri». Ve bütün varlıkla alâkalı bütün her şeye cevâb veriyor. Bir bütünün içindeydi; bir bütünün içerisinden ayrıldı. O zaman bütün varlığı — Allâh görmek yok. Bir şey bir şeyden ayrıldı; bir şey bir şeyden ayrılınca iki şey oldu. İki şey var. Bu ikinci şeyle alâkalı üzerinde istediğiniz felsefeyi yapabilirsiniz. Ama bir şey bir şeyden ayrıldı.
Anne karnından bebek ayrıldı. Annesi şunu diyebilir: «Çok özür dilerim, abi gelebilir; bunu ben doğurdum.» Bunu ben yarattım diyemiyor; bunu ben doğurdum. Ama doğurmazdan önce o çocuk onda var mıydı? Var mıydı? Var diyenler elini kaldırsın; bir kişi. Diğeri kalan hep «yoktu» mu diyor? «Yoktu» diyenler elini kaldırsın; bayağı kararsız. Yoktu diyenler neye göre yoktu diyecek? Vardı diyenler neye göre vardı diyecek? Ben «vardı» diyorum.
Eyvallâh, o da bu güzel. Ama bakın normalde ilmi ilâhîde olmayan bir şeyin zuhûra ermesi mümkün değil. Allâh’ın ilmi hakîkâtinde, ilmi kânûnunda olmayan bir şey yaratılır mı? Hayır. İlmi hakîkâtinde var mı? Evet. Ama görüyor muyuz biz bunu? Hayır. Ama ilmi hakîkâtinde var mı? Evet. Şimdi bir annede doğurganlık özelliği var mı? Evet. Ve onun damarlarında, hücrelerinde o çocuk dolaşıyor mu? Evet. Ama meydana çıkmış mı? Hayır. Bekliyor, zamânını bekliyor.
Bakın: zamânını bekliyor ama biz onu o esnâda yok hükmünde görüyoruz. Birisi baktığında «yok» derse doğru mu? Zâhiren evet. Ama birisi bâtınen «var» derse o da doğru mu? Evet. «Yâ bir meselede iki doğru olur mu?» Evet — baktığın açıya bağlı, baktığın yöne bağlı: varlık açısından, zâhir açısından bakarsan «yok»; mânâ açısından bakarsan «var». O zaman hem var hem yok aynı şeyde olur mu? Elcevâb: böyle oluyor; hem var hem yok.
Biz şimdi oturduğumuz yerde gözümüzü kapattık; görüyor muyuz? Hayır. Bizde görme hassasiyeti yok mu oldu? Hayır. Ama görüyor muyuz? Hayır. Ama görme hassasiyetimiz var mı? Evet. O zaman bizde tamâmiyetiyle bu hassasiyetlerin olduğu gerçek mi? Evet. «Ben insânı Ahseni takvîm üzerinde yarattım» deyince ve insânı da kendisine halîfe kılınca, ve o halîfenin üzerinde Cenâbı Hakk’ın bütün husûsî özellikleri onun üzerinde var mı? Evet. Zâhiran baktığımızda bunların bir kısmını görüp bir kısmını görmediğimizden bir kısmını reddetmemiz doğru mu? Evet zâhire ama bâtınen hepsi de var mı? Evet. O zaman hepimizde de var mı? Evet. Hepimizde de Cenâbı Hakk’ın sıfâtlarının tecellîgâhı olarak bizde var mı? Evet. Biz bunların ne kadarını meydâna çıkarabildik — bu tartışılır.
Hazreti Pîr’in deyimiyle: «Senin aynan neden haber vermez bilir misin? Tozludan, ondan». O zaman bizim aynamızda neden tecellî etmez? Bu tozlu. Tozlu olduğundan biz görmüyoruz. O zaman normalde bir kimse bu mânâda — Hazreti Pîr ayrılıktan bahsederken — «nereden ayrıldı? Sızlık» der ya; o sızlık ne? Allâh’ın ilmi ilâhîsi. İlmi ilâhîden ayrıldığından beri, ilmi ilâhîden ayrıldığından beri ağlayıp inlemekte. Neden orada? Çünkü o ilmi ilâhînin içerisinde o cemâliyle cemâlleşmekteydi; onunla vâsıtasız konuşmaktaydı. Onun için Hazreti Mevlânâ Celâleddîni Rûmî Hazretleri ayrılıktan şikâyet eder.
Odunpazarı Evleri, Putlaşma ve Hz. Peygamberin «Geçmiş Kavimlerden İbret Alın» Âyeti
Geçen üniversite programından çıktıktan sonra kendi kendime dedim ki: «Ben bu kadar uzun sohbet etmezdim; nâ-nâ-sız da oldu, kantarın topuzunu kaçırdım» dedim. İçimde böyle hep şey var: ne o? Uhde var; hep böyle sohbete başlamazdan önce, «Mustafa Özbağ, gerektiği yerde bırak Mustafa Özbağ; bırak vakti fazla harcama» diye kendimi hep telkinde bulunuyorum. O yüzden hakkınızı helâl edin; o telkin kalbimde fazlalaştı. Ben soruları geçeyim, soruları da cevâb verin, sonra semâ’da buluşalım târîhi.
«Odunpazarı Evlerinin her yerinin heykel ve putlaştırılması konusunda düşünceleriniz; eski şehrin dört bir yanının put olması sizi rahatsız ediyor mu?» Hazreti Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri’ne ve aynı zamanda Kur’ânı Kerîm’de der ki: «Geçmiş kavimlerden kalan o eserleri, o yıkıntıları, o yerleri gidin, bakın, ibret alın». Bu âyeti kerîmeyi biliyor muydunuz? «Geçmiş kavimlerden kalanlara gidin bakın, onlardan ibret alın.»
Bu bir. İkincisi: biz Anadolu olarak hemen hemen dünyâ medeniyetinin beşiğiyiz. Dünyâ medeniyetinin beşiğiyiz. Örneğin Urfa’da 10 bin yıllık ilk yerleşim alanı bulundu. Ne yapalım şimdi? Böyle isim kullanca, hakkınızı helâl edin, IŞİD gibi gidip oraya, bombalayalım mı? İnsanlığın medeniyeti; onlara bakacağız, onlardan normalde ibret alacağız. Bunlar böyle putlaştırmak gibi görmeyin; put nedir biliyor musunuz?
Kur’ân’da 3 tâne put geçer: Lât, Menât, Uzzâ. O put kalbimizde bizim, ya: birisi para — Menât; birisi güç; birisi otorite. Siz gücü, otoriteyi ve parayı elinizde geçirdiğinizde ne yaptığınız önemlidir? Siz put ararsanız, Hazreti Pîr’in deyimleriyle: «İçinizdeki put yeter» diyor. İnsânların içindeki putu kırmaları zor geldiğinden, dışındaki putlarla uğraşıyorlar.
Ben bâzen bunu zaman zaman yazarım, hakkınızı helâl edin: «Müslümanlar, yüzüklerinin altındaki yüzüğünün altına su değdirmek için uğraşıp dikkat ettikleri kadar harâma düşmemek için dikkat etseler, kemâle ereceklerdi» derim. Biz yüzüğümüzün altına ama su değilsin diye böyle bir uğraşırız ki, bir dakîka sonra ağzımıza geleni söyleriz. «Ele geleni yersin, dile geleni dersin; böyle dervîşlik dursun» kendi nefsime söylüyorum. «Sen dervîş olamazsın» demiş kocayınız.
O yüzden insânlık medeniyetiyle alâkalı ne varsa bu topraklarda çıksın meydâna. Bizim dînimizden korkumuz yok; bizim dînî felsefemizin sağlamlığından da korkumuz yok. Bizim kalbimizdeki îmânımızdan korkumuz yok. Biz 72,5 milletle berâber barışık yaşamış bir Anadolu medeniyeti. Ağ yârımız yok bizim. Biz putları cebimizde dolaştırıyoruz şimdi. Desem ki: «Haydi dolarlarınızı çıkarın!» Desem ki: «Bir yere müdür-âmir olduğunuzda ne yaptınız? Hak ve hakîkat noktasında durabildiniz mi?» Evinizde elinizin altındakilerden sorumlusunuz; hadîsi şerîf, elinizin altındakilere merhametle, şefkatle, yumuşaklıkla, muhabbetle davranabildik mi? Kendi nefsime söylüyorum.
Semâ’nın El-Göz Konumu ve Sûfînin Vatan-Millet Muhâfızlığı
«Nasıl bu kadar hızlı dönüyorsunuz?» Vallâhi ben de bilmiyorum. Bunu bana soruyorlar. Bâzen çocuklara sorasım geliyor — böyle aklıma geliyor. «Çocuklara bir sorayım, ben hızlı dönemiyorum da çocuklara sorayım» diyorum. Hiç bu her soru geldi, aklıma geliyor; soruyu unutuyorum. Hele bâzıları var, biz de maşaallâh böyle seyrederken: «Hâ şimdi havalanacak» diye düşünüyoruz. Bir de enteresan: tâbî biz normalde arkadaşlar eğitirlerken böyle her çarkta «Allâh!» dedirterek semâ ettiriyoruz. «Başınız dönmüyor mu?» demiş; benim dönmüyor ama arkadaşlarımda da dönmüyor herhâlde. Çünkü dönse bir sıkıntı olur.
«Sağ elinizi kaldırıp, sol elinizi neden sallıyorsunuz veya daldırıyorsunuz? Bunun bir anlamı var mı?» 4. sınıf maşaallâh, aferin. Buna bir sürü anlam üzerine koyuyorlar: «Hak’tan aldık, halka verdik» gibisinden, herkes kendi. Bir anlamı var bunun. Ben ona böyle sağ eli yukarı kaldırmaya — bakın, böyle biz arkadaşlarla öğretirken deriz ki «elmayı tutar gibi tutun». Sağ el. Ben böyle sağ eli, böyle dervîş sağ elini yukarı kaldırır. Bir de bakış olarak gözünün ucuyla kalbinin üzerine bakar. Gözünü ayardan keser; etraftan keser. Ben şu mânâyı veriyorum: dervîşin gözü kalbinde, oraya başka bir şey gelmesin.
Hani Hazreti Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem Hazretleri diyor ki: «Şeytan sizin kalbinizin kapısında bekler. Ne zaman kalpte zikrullâh dolu, gidince şeytan oturur. Ortası yok. Kalbinde zikrullâh var ise Allâh’la muhabbettesin; yoksa şeytan oturdu oraya.» Ya arada arası yok kardeş; arası yok. Ya Allâh’ın zikri var, ya şeytan var. Ekesinden beri. Öyle arada filan filü bir şey yok. Sûfî böyle düşünüyorum.
Böyle eli böyle duruyor ya; gözü de böyle şeyde. Sen eline soran «O eli neden öyle?» — Osmanlı tokadı gibi: kalbine bir şey gelirse kalbine vuracak; şeytan musallat olmaya kalkarsa Osmanlı tokadı gibi. Sen onun sûfîliğine bakma; onun vatanına, milletine, Kur’ân’ına, îmânına dokunmaya kalkarsan kafana balyoz gibi iner. «Öyle ya bu sûfî böyle vatansızdır, milletsizdir» — yok kardeş, biz o sûfîlerden değiliz. Bizim vatanımıza, milletimize, bayrağımıza, dînimize, îmânımıza dokunursan, biz onu böyle balyoz gibi indirmesini biliriz. Kalbimize gelirse ona da indiririz. Estağfurullâh.
«Bu zamana kadar yaşadığınız olaylardan ya da yaşadığınız mânevî olaylardan bize verebileceğiniz tavsiye ve örnekler nelerdir? Sizi bu anlattıklarınız bu yola koyulmanızın sebebi nedir?» Vallâhi biz örnek anlatmaya kalkarsak burada perişân olur ortalık; sabah ederiz, yetmez. Size tavsiyem şu: «Nerede olursanız olun, namazınızı kılın. Nerede olursanız olun, Allâh’ı zikredin.» Açık mısınız, kapalı mısınız, meşrebiniz, mezhebiniz beni ilgilendirmez; kimseyi de ilgilendirmez bu. Allâh’ı zikredin — en büyük iştir; âyeti kerîme. Kalbinizde Allâh’ın zikri olsun. Nerede olursanız olun, zikrin en faziletlisi «Lâ ilâhe illallâh»tır.
Cem Etmek, Teknoloji Esâreti ve Boşamak İsteyen Facebookçu Anne Kıssası
Nerede olursanız olun, ne olursanız olun, namazı kılın. Ben açayım kardeş: yanına bir tâne başörtüsü al, bir tâne uzun etek al, bir tâne uzun bluz al. Çantanızda o kadar şey taşıyorsunuz ki ucuna da onu koy. Sabâhle yapabiliyorsan al abdestini, çık; o abdestini de kıl. «Yâ, işimiz var.» Öğlenle ikindiyi cemette kıl. Memuruz? Memursun. Öğlen ezân okundu mu? Okundu. Vaktin var mı? Var. Öğlen kıl, ardından da ikindinin ikisinde farzını kıl, bitir.
«Yâ, Hanefîlerde cem etmek sâdece…» — Yâ mübarek insan, bana ilim taslama. Onu bende okuyor. Hazreti Peygamber, sallâllâhu aleyhi ve sellem Hazretleri seferî değil iken Medînei Münevverede mukîmken öğlenle ikindiyi, akşamla yatsıyı cem’etmiş. Hadîs var mı? Evet. Hanefîler bunu zorunluluk esnâsında kullanılmasına müsâade etmişler mi? Evet. «Ya, âmir, sinme âmursun; ne zaman nereye gidip geleceğin belli değil». Tamâm kardeşim, cem’et namâzı kıl. Namâzsız durma! Namâz dînin temeli; namâz dînde en son yıkılan kale der hadîsi şerîf. O yıkılırsa senin dînin yıkılır; dîn yıkılmaz, sen merak etme. Dînin koruyucusu Allâh; sana bana mı kaldı? Sana bana kalsa altından girer üstünden çıkardık zâten biz onu.
Onun koruyucusu Allâh. Senin dînin yıkılır. O yüzden kardeşlere tavsiyem ol — kimsenin inancına, mezhebine, meşrebine, dergâhına, tarîkatına tanışma kardeşim; bırak, o bu yolu bulmuş, gidiyor. Allâh mübârek eylesin.
«Günümüzdeki kötü olaylar mâlûm teknoloji çağındayız; bunun hakkında ne düşünüyorsunuz, bizler neler yapabiliriz?» Her kötülüğün karşısında bir iyilik vardır; her iyiliğin karşısında bir kötülük vardır. Biz iyi olanlardan olalım. Teknolojiden neden korkuyoruz biz? Ama biz teknolojiyi yerli yerinde kullanamıyoruz; sıkıntımız bu. Biz eşimiz yanımızda biz telefonla oynuyoruz.
Bey, hanım, üç tâne çocuk; havalandayız, bekliyoruz. Üçüç tâne kız çocuğu, bey ve hanım geldiler, oturdular yan tarafa. Herkes cebinden kocaman telefonları çıkardılar; üçü de boyuna ondan uğraşıyorlar. Bizde hattâ Ömer de vardı, Ömer de buradadır. Ömer var, Cevdet var. Bizde uçağa binicez bekliyoruz. Dedim ki: «Onları bakın; bir âile birbirleriyle konuşmuyor.» Biz teknolojiyi yerli yerinde kullanmıyoruz. Şimdi utanmasınlar diye seslenmiyorum.
Sohbet ederken herkesin cebinde bir telefon var. Arada bir bakıyor. Facebook’ta kim ne demiş? Bir bakıyor. Twitter’ıma «tıklama gelmiş mi?» bir bakıyor. WhatsApp’tan birisi bir şey demiş mi? Doğru mu? Adam sevgilisiyle oturuyor — iki sevgili — neredeyse oradan yazışacaklar, alışmışlar ya. Yâ, karşında konuş, ama yok. Konuşacak kabiliyet yok. Konuşmaya kabiliyeti olmayanlar, sosyalitesi düşük olanlar, kendilerinden akıllı birer tâne telefon alıp onlarla oynuyorlar. Çünkü harfiye kişilik yazarsa o tamamlıyor. E öyle kendisi düşünemiyor; Google Hazretleri düşünüyor onun için.
Bâzen ben şeyle bilgisayarla çıkıyorum; kendi kendime diyorum ki: «Yâ, ben de kötü örnek oluyorum; bilgisayarı çıkarmayayım» diyorum kendi kendime. Ama hepimizde de var bu. Siz burada konuşmacı olsanız, ben de karşınızda dinleyici olsam — siz konuşurken ben de açsam baksam etrafa, bu ne demek? «Hâ, anlatsana!» değil mi? Ben alınmıyorum, yanlış anlamayayım. Benim derdim şu: «Ben bir kişi, bir doğru o kimsede kalsa yeter» diyorum kendimce. Ama biz ne yazık ki teknoloji elimizin altını alıp, biz onu yönlendireceğimize, biz esir oluyoruz. Az önceki «put» muhabbeti: putumuz telefonlar.
Evimizde kitap kalmadı. Kitap okuma kalmadı. Evimizde sohbet kalmadı. Çocuklarımızda iletişim kalmadı. Âilelerimizde iletişim kalmadı. Kadın Facebook’ta durdun. Adam geldi: «Selâmün aleyküm; aleykümselâm. Ben dedi bir şey konuşacağım. Buyurun. Vedâ dedi, dinleyin: fetvâ almaya geldim.» Buyur kardeş. «Benim hanımım sabâhlara kadar Facebook’ta takılıyor» dedi. «Boşamam câiz mi değil mi?» Dedim: «Yâ olamaz böyle bir şey.» Dedi ki: «Hanımımı çağırabilir miyim?» «Çağır» dedim. Yâ, hanımı geldi. On yedion sekiz yaşında büyük oğlan var; bir tâne on üçon dört yaşında kız var; bir tâne beşaltı yaşında kız var. Hepsi de sıralandılar büroya.
Dedim: «Beyiniz diyor ki sabâh üçlere, dörtlere kadar Facebook’ta duruyor.» «Doğru söylüyor» dedi. Büyük oğlan dedi ki: «Ben babamın boşamasını istiyorum; çünkü annem sabâhları bize kahvaltı bile hazırlamıyor, okula bile göndermiyor» dedi. Dikkat edelim! Hâ, teknolojiden korkmayalım — ama onun esiri olmayalım. Karşı karşıya otursak, birisi eline telefonu alsa, başlasa benim karşımda telefonla uğraşmaya; ben elini omuzuna mı vururum: «Hadi kardeşim bak içine; ya, ne oldu ya, sen telefonla konuşuyorsun, telefonla uğraşıyorsun, bu saygısızlık değil mi?»
Mesnevî Tercümeleri, Tarîkat-Cemâat Zorunluluğu ve Rabıta’nın Şirk Sayılmaması
«Sen bana konuşuyorsan ben de telefonla başlasam attırmaya, ne düşünürsün? Biz yerli yerinde kullanmıyoruz, biz doğru kullanmıyoruz.» «Mesnevî’de başörtüsü yokmuş gibi bir söz duydum; ne kadar doğrudur, acabâ öğrenmek istemiştim. Selâmün aleyküm.» Ben okumadım bunu. İstanbul’da meşhur, ne o, İstiklâl Caddesi’nde bir kültür merkezi vardı; orada da sordular. Ben dedim ki: «Böyle bir şey okumadım.» Birisi çok heyecânlı dedi ki: «Bir dakîkaya getiririm». «Getir» dedim, ama getiremedi. Geldi, dedim: «Getirdiniz mi?» Böyle baktı dese, önümüze koya getirirsiniz dedim. «Ben bulamadım, okuyamadım, ama dedim siz getirebilirsiniz. Ben de bu yok demek, yok gözümden kaymıştır, görememişimdir, vardır belki de. Al getir kardeş sayfasıyla berâber biz de öğrenelim» öyle değil mi.
«Hanefî mezhebine göre bir bayânın 80 kilometre öteye tek gitmesi doğru değilmiş; peki Şâfîi mezhebinde bu durum aynı mı?» 40 kişi olursa gidebilir Şâfîi’ye göre: bir bayânın yanında 40 tâne mü’min olacak şartı. Otobüse binecek, zaman geçecek, otobüse soracak: «Kaç kişi var, 40 kişi mi? 40’da imân ehli mi?» Sorabilecek olan var mı? Otobüs şöförüne gözüne güm sormaya hakkımız var mı? Yok. «Hâ bile bilecek var mı? Bir de o da doğru.»
«Mesnevî önerebileceğiniz bir yazar, çevirisi en sâde, anlaşılır hâliyle, bu gerçekten anlaşılır bir hâlde?» Gölpınarlı’nın Mesnevî Şerhi yeni başlayanlar için gayet iyi. Tahir Olgun’um var, daha geniş. Ve hattâ Avni Konuk’un var, dili ağır. Avni Konuk’un Osmanlıca. Avni Konuk’un Arapça terimler çok fazla; o yüzden yeni başlayanlar bunu okuyabilirler.
«Mevlânâ ve Şems arasındaki dostluğu anlatan en doğru hangi kitabı önerirsiniz?» «Mesnevî okuyun!» Bunun üzerinden de para kazananlar çok; bunu girmek istemiyorum şimdi; istismara açık ya — herkes oturuyor bir taraftan. İyi reklâmın kötüsü de iyidir derler ya; ama bu konuda çok şeyler var. «Mesnevî okuyun! Hazreti Mevlânâ Mesnevî’den para kazananlardan değildir; Mesnevî’den para kazananlardan olmayın!»
«Günümüzde bir cemâate bağlı olmak zorunda mıyız?» Bence değil; böyle bir zorunluluk İslâm’ın zorunluluğu değil. Bir cemâate, bir tarîkata bağlanmak zorunluluğunda değilsiniz. Herkes «Lâ ilâhe illallâh, Muhammeden Resûlullâh» dediğim müddetçe müslümandır; ibâdetlerini yapabildiği yere kadar yapar. Dînde zorlama yoktur; bir kimseyi zorla bir ibâdeti yaptırmaya hakkımız yok. Biz sevdirmekle mükellefiz; zorla yaptırmakla mükellef değiliz.
Yeniden bu anlayışı kazanmalıyız biz. Birisine zorla «Lâ ilâhe illallâh, Muhammeden Resûlullâh» dedirtmekle de mükellef değiliz. Biz dîni tebliğ ederiz; akılmantık ölçüsünde o kimsenin aklını ve mantığını ikna etmeye çalışırız. Akıl ikna olmak ister. Dîn çünkü îmân kalp ile tasdîktir, dil ile ikrârdır; bu işin hukukudur. Asıl işin hakîkati kalpindedir. Kalp ile tasdîk neden? Dil ile ikrâr hukukudur; derim karşıdaki kimse «Ben müslümanım» dediğinde, ona biz müslüman hukukuna göre davranırız. Çünkü «müslümanım» demesi hukukî boyutudur. Yâ hakîkî boyutu kalp ile tasdîk deriz.
Bir kimse kalbeni tasdîk etmeyecek, siz onu zorla — bayansa örteceğiniz, erkekse sakal bıraktıracaksınız, zorla bir kimseye namaz kıldıracaksınız. Bu dînin özü değil, aykırı. Benim ülkemin de kanaati. O yüzden bir âyeti kerîmede var ya: «Ey Habîbim, sen herkesi îmân ettireceğini mi zannediyorsun? Herkesin îmân ettirecek diye bir kaydı yok. Biz bundan mükellefte değiliz. Biz tebliğ ederiz.» Bu kadar. Anlatmaya çalışırız, yaşamaya çalışırız. O yüzden bir kimsenin illaki bu böyle sûfîlerin bir kısmı da der: «İllaki bir tarîkata gireceğin» değil kardeşim ya. Neden böyle illaki bir gireceğin diyorsun? Herkes tıpçı mı olacak? Herkes matematikçi mi olacak? Herkes ekonomist mi olacak? Birisi ama «sûfî yolda gideceğim» diyorsa — evet, bir şeye intisâb etmesi gerekir.
Fıkıh öğrenecekse, gidip bir fıkıh hocasında ders öğrenecek. «Mesnevî’nin buradaki vekilliği mi eski şehir demiş?» Vardır muhakkak burada da; bilmiyorum. Eskişehir’i çok iyi yakînen tanımıyorum. Eskişehir’le tanışıklığım çok öncesinden; ama bu son zaman gelişimiz: Sayın Vâlim ile olan Çanakkale’den tanışmıştığımız. Oradaki gelip olun (oğlun) evlanesinde hâlâ da Sayın Vâlim’i zamânında başlamıştık. Her ay orada, ayda bir Mesnevî sohbetleri, semâ, dua devâm ediyor. Bu günümüzdeki pazar gün yine gelip oldayız inşâallâh.
«Kur’ân’da râbıta var mı?» Bunu râbıta olarak dillendirmeyin. Böyle direkt böyle de ama Fâtihâ-i Şerîfinin sonunu unutmayın: «İnâm ettiğin, ihsân ettiğin o peygamberler, o sâlihler var ya — evet. Bizi onlarla berâber eyle. Âmîn. Âmîn değil.» Şimdi ne demek bu? Allâh’ın inâm ettiği, ihsân ettiği peygamberler ve sâlih kimseler var; onlarla berâber olmak için her namazdın her rekâtında dua ediyoruz. Hâlbuki der ki: «Piyasada olan râbıtaları soruyorsanız, ben onlardan değilim.» Bu ne demek biliyor musunuz?
Hazreti Mevlânâ’nın bir beyti var, diyor: «Süt içecek olan çocuk büyüdü de dişleri çıkınca o ekmek ister» diyor. Bir müddet ekmek yedikten sonra o diyor: «Et de ister.» Şimdi daha henüz dişleri çıkmamış bir çocuğa et verirsen, o çocuğa zulme dersin. Şimdi de bunu böyle özel işleri gibi alın. Şimdi daha dakîka bir, gol bir, adam daha yeni bir sûfî olmak için adım atmış. Hemen adama günlük 20 dakîka «şunun râbıtası». Yapma yâ! Bir kimse severse sevdiğini aklına değil kalbine muhlar (mıhlar); sen onu istesen de oradan çıkaramazsın. Bir kimse sevmediyse, sen onun böyle nal çivisi muhı ile muhlasan gene tutmaz; kişi tutmaz. Bir kimse severse durur; sevmezse kim durur? Hâ menfaat, o onu bilemem. Allâh bizi affetsin.
O yüzden râbıta etmek şirke girer mi? Yâ bir kimse sevdiğini düşünmez mi? Anne çocuğunu düşünmez mi? Ne yedi acabâ? Baba çocuğunu düşünmez mi? Ne yapıyor acabâ? Bir devlet başkânı milletini düşünmez mi? Bir vâli şehrini düşünmez mi? Herkes elinin altındakilerden sorunlu — düşünmez mi bunu? Şirk mi yaptı şimdi anlar? Yâ bir kimse bir şeye kendisini odaklamaz mı? Râbıta odaklanmaktır. Vazîfesine odaklandı o kimse; şirk etti mi? Odaklanmazsa başaramaz ki. Keskin nişancı odaklanacak; odaklanmazsa vuramaz.
Soru-Cevap Sonu: Semâ Daveti, Hızır aleyhisselâm, Lût Kavminin Çirkinliği ve Kapanış
«Arkadaşımız bize hakkını helâl etmez; Allâh bizi affeder mi?» Onunla helâllaşacanız. «Fethi nasıl oldu? Cesedi bulunamadı diye biliyorum.» Herkes bir şey söylüyor — bulundu, bulunmadı diye. Ben daha az önce anlattığım gibi olduğunu inanıyorum onu. «Ben namazı zor kılıyorum; namâza durduğumda sanki dilim şişiyor, vesvese geliyor. Ne yapabilirim?» Devâm et. Doğru yolda olduğuna işâret.
«İş yerinden izin yoksa ne yapmalı? Cem etmek ne demek?» İş yerinden namâz için izin yoksa, cem etmek birleştirmek. Öğlen namâzının dört rekât farzını kıldı, hemen ardından ikindinin dört rekât namâzını kılacak.
«Bu çağda da evliyâlarımız ve ermişlerimiz var mıdır?» Ben var olduğuna inanıyorum. «Lût kavminin yapmış olduğu çirkinliği yapan birine bu durumdan kurtulması için neyi önerirsiniz?» Bunlarla uzun uzun sohbet ediliyor; ben öyle yapmaya çalışıyorum. İkna ediyorum onları. Bilhassa kendilerini kadın hisseden; onlar kendi kendilerine «biz doğuştan kadınız» diye böyle bir şeye inandırıyorlar kendilerini. Anlatıyorum: bir kısmı böyle tövbe edip geri dönüyor; bir kısmı bu noktada fuhuş bataklığına düşüyor. Allâh muhâfaza eylesin.
Onlarla konuşmak, diyalog kurmak, onların öyle olmadığını anlatmak ki bir kısmı pis eşek, psikolojik rahatsız çünkü; bildiğiniz rahatsız. Bir kısmı değişik mes’elelerden dolayı bu hâle gelmiş. O yüzden itmek, kovmak, böyle ne bileyim, onlarla ilgi ve alâkayı kesmek hoş bir şey değil. Ne yazık ki bunlar var toplumumuzda.
«Nefsimizi nasıl terbiye etmeliyiz?» Bu noktada nefsin en güzel terbiye yolu harâmlardan uzak durmak. «Günümüzde zinâ olaylarına nasıl bakıyorsunuz?» Allâh muhâfaza eylesin. Gençler bilhassa, kesinlikle harâma bulaşmayın. Yapmayın. Evlenecek olan bir dakîkada evlenir; evlenmek bir dakîka, boşanmak senelerce. Nasıl evlenmek bir dakîka? Gençler onu söylüyorum ben. Kızlar geliyorlar: «Yok çok seviyormuş da»; kızım diyorum, çok seviyorsa ben açsın evine evlendireyim ben seni. Kalıyor. Allâh muhâfaza eylesin.
«Hızır aleyhisselâm’ı ne zaman çağırırız?» «Lâ ilâhe illallâh, Muhammeden Resûlullâh» ile. Hızır aleyhisselâm nasıl çağırırız? «Her zaman çağırılmaz» diyorlar; doğrusu nedir? «Sen merak etme, sana gelir o.» «Kalp ile tasdîk edip edemediğimizi anlamanın bir yöntemi var mı?» Îmânla alâkalı herhangi bir şeyi reddetmiyorsanız, kalp ile tasdîk edilmiş olur. Hakkınızı helâl edin.
Şimdi semâ olacak inşâallâh. Semâ’da bütün kardeşler bizim, her çarkta bir dönüş 360 derece bir çark oluyor, «Allâh!» diyecek. Hep berâber oturduğumuz yerde «Allâh!» diyelim bizde. Ve ardından bir de müjde var: diyor ki «Kim bir topluluk içerisinde Allâh’ı zikrederse, oradan affolmuş olarak kalksın.» Meleklerden birisi der ki diyor: «Yâ Rabbi, fülânca temâşâ için gelmişti, seyretmeye gelmişti.» «Orası öyle bir yüce topluluktur ki, orada bulunanları ayırmak Allâh’ın şanına yakışmaz. Hepsini de affettim» diyor. O yüzden hepimiz af olma dileğiyle semâ’da buluşacağız. Selâmün aleyküm.
«Konuşmalarından dolayı Sayın Mustafa Özbağ’a teşekkür ederiz. Değerli konuklar, Karabaş-ı Velî Kültür Merkezi Semâ ekibinin semâ coşkusuyla sizleri baş başa bırakıyoruz.»
Kaynakça
Konferans: Mustafa Özbağ Efendi — Anadolu Üniversitesi (Eskişehir) Tasavvuf Sohbetleri. Kaynak video: YouTube — qn5G4Tx5BVg
- Mevlânâ Celâleddîni Rûmî, Mesnevî-i Şerîf — Hüsâmeddîn Çelebî için sarık ucundan çıkan ilk 18 beyit, «Bişnev/Dinle» başlangıcı.
- Mevlânâ Celâleddîni Rûmî, Dîvânı Kebîr — Şemsi Tebrîzî mahlasıyla şiirler.
- Eflâkî, Menâkıbu’l-Ârifîn — Bistâmî-Hz. Muhammed sorusu rivâyeti.
- Şemsi Tebrîzî, Makâlât — çocukluk halleri, kaztavukcivciv metaforu.
- Sultân Veled, İbtidâ-nâme — Şemsi Tebrîzî’nin halîfesi olarak Sultân Veled.
- Sahîhi Buhârî — Rüya tabîri hadîsi, zikir ve cem hadîsleri.
- Sahîhi Müslim — Hz. Peygamber’in seriyye askerlerine kadın esir teslimi rivâyeti.
- İmâm Âzam Ebû Hanîfe — «Ahmed-Mehmed demeyiz, biz deriz» ictihâd metodu.
- İmâm Serahsî, el-Mebsût — Kuyu içinde ezberden 15 cild eserin yazdırılması.
- Ahmed er-Rifâî, Onların Âlemi (Burhânu’l-Müeyyed) — Türkçe mütercim eseri.
- Abdülbâki Gölpınarlı, Mesnevî Tercümesi ve Şerhi — Mustafa Özbağ Efendi’nin ilk dînî okuma kitâbı.
- Tâhirü’l-Mevlevî (Tahir Olgun), Mesnevî Şerhi — geniş hacımlı şerh.
- Ahmed Avni Konuk, Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Osmanlıca, Arapça terimler ağırlıklı.
- Kur’ânı Kerîm, Fâtır 13 — «Geçmiş kavimlerin yerlerinden ibret alın» âyeti.
- Kur’ânı Kerîm, Necm 19-20 — Lât, Menât, Uzzâ putları zikredilir.
- Hz. Mûsâ aleyhisselâm — Tûri Sînâ’da 40 gün halvet.
- Sinanoba Tekkesi (Saraybosna) — Yûnus ilâhîleri Türkçe okuma.
- Kaçuni-Bosna — Ege ve İstanbul Üniversitelerinde okumuş şeyh.
- Muhyiddîn İbnü’l-Arabî — Malatya’da Sadreddîni Konevî’nin annesiyle evlilik, Konya’da medfûn.
- Hz. Peygamber Hadîsleri — Sefermukîm cem, korku ve sevgi ölçüleri.
Niyâz
Yâ Rabbî! Hazreti Abbâs radıyallâhu anh‘ın rivâyet ettiği gibi, peygamberlerden sonra velîler ihsân ettiğin sünnetine hürmeten; bizleri Şemsi Tebrîzî gibi «derya için yaratılmış kaz civcivlerinden» eyle. Yâ Rabbî! Hazreti Mevlânâ’nın «Sen toprak için yaratılmadın; sen deniz için yaratıldın» sırrıyla bizleri zâhirden bâtına geçir. Yâ Rabbî! Sadakai câriyenin sırrına vakıf olarak, talebe yetiştiren cömertlerden eyle; cimrilerden uzak tut. Yâ Rabbî! 850 yıldır okunan Şems’in deryâsında bizlere de bir damla nasîb eyle. Yâ Rabbî! Rüyâyı nefsimizin oyuncağı edenlerden değil, ehline anlatıp sırrı muhâfaza edenlerden eyle. Yâ Rabbî! «Arayan bulur» hadîsi kudsîn hürmetine, mücâdele edenlerin yolunu açan vaade’nde bizleri unutma. Yâ Rabbî! İmâm Âzam’ın «biz deriz» ictihâd cesâretini, Hz. Mevlânâ’nın semâda fetvâ yazma kalbî zenginliğini bizlere ihsân eyle. Yâ Rabbî! Şemsi Tebrîzî’nin Mevlânâ’ya sorduğu «Bistâmî mi büyük, Hz. Muhammed mi?» sorusunun cevâbındaki «içtikçe içti, yok mu daha?» sırrını gönlümüze tat ettir. Yâ Rabbî! Kuyu içinde Mebsût’unu yazdıran Serahsî’nin azmini, Mesnevî’yi sarık ucundan getiren Mevlânâ’nın kerâmetini bize ilhâm eyle. Yâ Rabbî! Bosna Kaçuni’de, Saraybosna Sinanoba Tekkesi’nde Türkçe Yûnus ilâhîleri okuyan kardeşlerimize, Anadolu Velîlerinin yolundan ayrılmayan tüm dünyâ müslümanlarına selâm getir. Yâ Rabbî! Lât, Menât, Uzzâ’nın içimizdeki gölgelerinden — para, güç, otorite putlarından — bizleri muhâfaza eyle. Yâ Rabbî! Teknoloji esâretinden, Facebook’a takılı sabâhlardan, telefonputlarından bizleri âzâd eyle. Yâ Rabbî! Vatanımıza, milletimize, bayrağımıza, dînimize, îmânımıza dokunulduğunda balyoz gibi inen ama gönlünde semâ olan dervîşlerden eyle. Selâmün aleyküm.
Ek kaynaklar:
- Kuşeyri, er-Risale, tasavvuf adabı, hal ve makamlar bahisleri.
- Hucviri, Keşfu’l-Mahcub, velayet, mürşidlik ve tasavvufi terbiye bahisleri.
- Sühreverdi, Avarifü’l-Maarif, sohbet, zikir ve şeyh-mürid adabı bahisleri.
- İbn Ataullah el-İskenderi, el-Hikemü’l-Ataiyye, tevhid, teslimiyet ve kalp hikmetleri.
- İmam Gazali, İhya-u Ulumi’d-Din, kalp terbiyesi ve tasavvuf adabı bölümleri.
İlgili Sözlük Terimleri: Zikir, İhsân, Kalb, Şeyh, Halife, İcâzet, Râbıta, Muhabbet. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı