Sakarya Üniversitesi tasavvuf konferansları kapsamında Mustafa Özbağ Efendi nin “Anadolu nun Mânevî Direkleri” başlığıyla sunduğu bu sohbet; Anadolu coğrafyasının yetiştirdiği velîler, mürşid-i kâmiller ve tasavvuf mîrasının günümüze taşıdığı mesajları ele alır.
Açılış: Sakarya’nın Çok Sorulu Sohbeti, Türklerin Orta Asya Tek Tanrı Anlayışı
Burası çok soru soruyor; çok memnunum. Sakarya’daki öğrencilerden ve buradaki konferansa katılan tüm değerlerden. O yüzden arzu ederim ki yine çok soru sorarsınız; canlı heyecanlı bir sohbet olur, hepimiz de birbirimizden fâidelenirik. Bizim sohbetlerimiz her ne kadar bir konu üzerine dönse de dileyen, dilediği soruyu sorabiliyor; dilediğini söyleyebiliyor bu noktada. Üniversitelerde, Çanakkale’deki üniversitede de, değişik üniversitelerde sorular güzel oluyor; inşâallâh burada da güzel sorularla karşılaşırız.
Tâbî sohbet, Anadolu’nun daha doğrusu Yukarı Mezopotamya’nın «Manevî Direkleri». Türkler 300’lerden itibaren müslüman olmaya başlamışlar. Türkleri müslüman eden en önemli unsurlardan birisi, Orta Asya’daki inanışlarının İslâm’a çok yakın olması. Türkler Şamanist değillerdir. Şamanlar bugünün tâbîriyle kendi toplumlarının velîleri gibidir. Şamanlar toplumun bilge insânları. O Türklerin o günkü Orta Asya’daki kendi ahvâlleri bilgeliğin üzerine, toplumun içerisinde bilge kimseler var; bu bilge kimselerin içerisinde zâhirî olarak bilge kimseler bir de ötelerden haber veren Şamanlar var. Şamanlar da gaybî meselelere bakıyorlar — savaşa girmesin mi gibi, kıtlık olacak mı olmayacak mı gibi.
Türkler böyle yaşarlarken, Muâviye’nin oğlu Yezîd, mâlûm, Kerbelâ vakasından sonra iktidârını iyice oturtup iktidârını sallanmaz bir kale haline getirmek için, Ehli Beyt’in Hüseynî kolu ne yazık ki — diyorum — kendi bulundukları topraklardan hicret etmek zorunda kalırlar. Aslında Kerbelâ’da Hz. Hüseyin Efendimiz de «kardeş kanı dökülmesin; müsaade edin ben buralardan hicret edeyim; Kur’ân ve sünnet için sınır boylarında cenk edeyim; insânlara Kur’ân ve sünneti anlatayım» diye böyle bir teklifte bulunur. Ama bu teklif kabûl edilmez, çünkü Hz. Hüseyin Efendimiz sağ olduğu müddetçe Yezîd’in iktidârı hep tehlike içinde kalacaktır.
Ben kimseye bu noktada iftirâ atma noktasında değilim; târîhî bir tespit bu. Hz. Hasan Efendimiz’i öldüren câriye de Muâviye’nin hediye olarak gönderdiği câriyedir. Muâviye Hz. Hasan Efendimiz «ben devlet başkanlığını yapmayacağım, devlet başkanlığını hakkımı Muâviye’ye devrediyorum» deyince, Muâviye’nin bu çok hoşuna gider. Ama velâ Muâviye bilir ki Hz. Hasan Efendimiz ve Hz. Hüseyin Efendimiz kendi iktidârı için her dâim tehlike eder. Ve bu tehlikeyi — artık bu noktada elimizde maddî zâhirî bir delil yok ama — Hz. Hasan Efendimiz’i öldüren kimse, Muâviye’nin bu hâdiseden sonra hediye olarak gönderdiği câriyedir.
Böylece Yezîd’in zamanında Hz. Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem Hz.’nin oğlun dediği Hz. Hüseyin Efendimiz’in Hüseynî kolundan olan Ehli Beyt Türklerin bölgesine doğru sığınırlar. Türklere sığınırlar. Hadîsi şerîf vardır; bâzıları zayıf hadîs olarak verirler, ben zayıf hadîs olarak görmem onu. Türkler onunla karşılaştıklarında — hadîsi şerîfte onlar başlarına yünden kalpak gibi böyle bir başlık giyerler, ayaklarında çarıkları keçedendir, yüzleri böyle esmerimsidir. Onu sonra bunlarla karşılaştığınızda bunlarla savaşmayınız diye hadîsi şerîf var. Ve onlar o günkü — bu ırkçılıkla alâkalı değil, böyle «benim eskim çünkü ordandır, en üstün ırk Türk’ün ırkı» benim eskim ordandır, sakın oraya atıfta bulundurduğumu zannetmeyin. Ve Türklerle savaşmaz hiçbir zaman İslâm orduları.
Ama Türkler kılıçla da İslâm olmaz; İslâm olma noktası Ehli Beyttendir. Fark ettiyseniz, meselâ Anadolu’daki Ehli Beyt velîlerin geliş noktaları da Hôrasân’dandır, Orta Asya’dandır. Meselâ bugün — bu gece yetiştirebilirsek — Hacı Bektâşı Velî’yi görüşeceksek o Orta Asya’dan gelir, Hôrasân’dan gelir. Ta Avrupa’nın ortalarına kadar giden meselâ Saltuk Baba da Hôrasânlı’dır. Bunun gibi Kaygusuz Abdal Hôrasânlı’dır, Hacı Bayrâmı Velî Hôrasânlı’dır, Hôrasân’dan göçenlerdendir. Hazreti Mevlânâ Belh’ten göçer, bugün Afganistan’ın içinde kalmıştır o bölgenin insânıdır. Ve böylece Ehli Beytin o zulme uğrayanları Türklere sığınmaya başlar.
Tuğrul Şah’la Resmî Din Kabûlü ve Hoca Ahmed Yesevî’nin Türkçe Hikmetleri
Türk topraklarına gidince Türkler hızla müslüman olurlar. Yaklaşık târîhlerde hâta yapabilirim — 350’lerde falan müslümanlar iyice artık İslâm’ı kabûl ederler; hattâ 400’lerde Tuğrul Şâh’ın olması lazım aklımda kaldığı kadarıyla resmî din olarak kabûl edilir. Bu resmî din olarak kabûl edildiğinde Türkiye bölgede bir güneş varlar. Bu güneşin adı Hoca Ahmed Yesevî‘dir.
Anadolu — bakın, Anadolu yaşadığı yerle Anadolu’nun arasında kilometrelerce fark var. Ama Hoca Ahmed Yesevî elinde kopuz ile bütün Asya bozkurlarına dolaşan, Asya bozkurlarında İslâm’ı, Muhammed Mustafa’yı sevdiren ve Yukarı Mezopotamya sûfîliğinin temel taşlarını atan kimsedir. Biz Hacı Bektâşı Velî Hazretlerinin arkasında, Hazreti Mevlânâ Celâleddîni Rûmî’nin arkasında, Yûnus Emre’nin arkasında Hoca Ahmed Yesevî’nin öğretilerini görürüz. Hacı Bektâşı Velî’nin Dört Kapı Kırk Makâmı, Hoca Ahmed Yesevî’nin Makâlât’ındandır. Ve biz Hacı Bektâşı Velî’nin Makâlât’ına baktığımızda, Hoca Ahmed Yesevî’nin çizgilerini belirlediği ana hukûkun maddelerin ana görüşün, Hacı Bektâşı Velî’de biraz daha genişlediğini, Hazreti Mevlânâ’nın Mesnevî’sinde tefsîr edildiğini görürüz.
O yüzden Hoca Ahmed Yesevî’nin en hoşça giden onun beyitleriyle başlamak istiyorum: «Anlatmaya giderken sevmiyorlar bilginler sizin Türkçe dilinizi. Bilgelerden dinlesen açar gönül ilini. Âyet, hadîs anlamı Türkçe olsa duyarlar, anlamına erenler başı eğip uyarlar. Miskin, zayıf Hoca Ahmed, yedi atana rahmet; farz dilini bilir de sevip söyler Türkçe’yler.» Ahmed Yesevî enteresan bir çıkış ile âyet ve hadîslerin anlaşılması için Türklere Türkçe dilinin kullanılmasını ister. Bu dînin özüne aykırı bir şey değildir.
İmâmı Âzam Hazretleri, namâz kılmakla alâkalı, isste der ki el-İhtiyâr’da geçer (sonradan talebeleri bunu kendileri de alırlar, el-Hidâye’de geçer): aynı zamanda fıkıh ölçüsü olarak bir kimse Fâtihâ’yı Arapça okumasını öğreninceye kadar kendi diliyle Fâtihâ okuyup namâzı kılmasında bir bes yoktur fetvâsını. Hoca Ahmed Yesevî kendi lisânıyla dile getirir. Zannetmeyin ki Hoca Ahmed Yesevî Arapça ve Fârisîce bilmez — ikisini de bilir. Çünkü Hoca Ahmed Yesevî’nin bu noktada ders aldığı silsile ta Yusuf el-Hamadânî‘ye ulaşır. Yusuf el-Hamadânî’ye ulaştığından dolayı buradan da normâlde Yusuf el-Hamadânî’den Ehli Beyte ulaşır.
Ehli Beyte ulaştığı için Hoca Ahmed Yesevî aslında Arapça’yı da Fârisîce’yi de çok iyi bilen kimsedir. Ama «Dîvânı Hikmet» adındaki eserini Türkçe, o bölgenin Türkçesi ile söyler ve insânlar anlasın diye. Hoca Ahmed Yesevî tasavvufî olarak da bir yol yürür ve bu noktada kendisi Arslan Baba nâmıyla ün yapmış bir üstâda bağlanır. Arslan Baba’nın terbiyesini alır.
Arslan Baba ile de alâkalı değişik rivâyetler vardır. O Arslan Baba bir gün rüyâsında Hazreti Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem Hazretleri görür. Hz. Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem Hazretleri bir hurma verir; bu hurmayı da Ahmed Yesevî’ye vermesini söyler. Arslan Baba henüz çocuk yaşta olan Ahmed Yesevî’yi bulur ve o hurma da böyle kerâmet vârı bir şekilde Arslan Baba o hurmayı emâneti yerine teslîm etmek için Ahmed Yesevî’yi bulur. Ahmed Yesevî henüz daha çocuk yaştadır. Ahmed Yesevî eğitimini alır, hurmayı da verir, ona yedirir. Ve böylece Ahmed Yesevî’nin ilk etapta mânevî olarak terbiyesini üzerine alır.
Ondan sonra da Ahmed Yesevî’nin vefâtından sonra Buhârâ’ya gider, Buhârâ’dan Semerkand’a gider. Ve Semerkand’da Yusuf el-Hamadânî ile tanışır, Yusuf el-Hamadânî’ye intisâb eder; ondan da normâlde alacak olduğu eğitimi alır. Hamadânî vefât eder; Hamadânî vefât ettikten sonra da onun vekîline, o vekîl de vefât ettikten sonra kendisi posta oturur tâbîri câizse. Ve normâlde kendisi vefât ettiğinde de Abdülhâlık Gücdüvânî’ye bırakır. Abdülhâlık Gücdüvânî de kendince Şâhı Nakşibend Hazretleri’ni yetiştirir. İlk Nakşibendî tarîkatının temel taşları da Hoca Ahmed Yesevî’ye âittir.
O yüzden Anadolu’daki Bayrâmîlik, Bektâşîlik, Mevlevîlik — Türklerin kendileriyle berâber göç edip getirdikleri bütün tarîkatların arkasında Hoca Ahmed Yesevî vardır. Hoca Ahmed Yesevî bu noktada Anadolu’daki sûfî ve tarîkat yapılanmasının temel taşıdır. Ve arkasından gelen bütün velîler, bütün erenler Ahmed Yesevî’nin menkıbeleriyle ve öğretileriyle devâm ederler — dilleri Türkçedir.
Râmûzu’l-Ehâdîs Silsilesi: Turgut Özal, Necmettin Erbakan ve Cevad Akşit
O yüzden Dîvânı Hikmet’i okuyarak sûfîleri yetiştirirler. Dîvânı Hikmet’in içerisinde de Kur’ân ve Sünnetin özünden alınma sözler ve menkıbeler vardır. Bu Türklerin içerisinde menkıbe anlatmak, geçmişteki olayları anlatmak usûldendir, âdetdendir, âdâbtandır, edebdendir. Ve Türkler eski menkıbelerini dinleye dinleye gelirler. İslâm olunca, müslüman olunca Kur’ân, dîn onların bu menkıbelerine karşı çıkmaz; hattâ âyeti kerîme’de Hz. Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem Hazretleri’ne buyurur ki: «Sen geçmiş peygamberlerin menkıbelerini de anlat.» O yüzden sûfî literatüründe geçmiş velîlerin, evliyâların, peygamberlerin menkıbelerini anlatmak da ibâdetten sayıldığından dolayı bu öğreti dergâhdan dergâha kulaktan kulağa devâm eder.
Yusuf el-Hamadânî aynı zamanda büyük bir hadîs âlimidir; ve bu Nakşibendî kolu Yusuf el-Hamadânî’den sonra ki Nakşibendî kolu İstanbul’a kadar gelir. Ve o Nakşibendî kolunda devâm edenler — bu son dönem ismi şimdi hâtırıma gelmedi, Avustralya’da ölmüştü bir Profesör şeyh vardı — Esat Coşan Efendi’nin şeyhi vardı Mehmet Said Kotku Efendi. Mehmet Said Kotku Efendi’nin bağlı bulunduğu o eski dergâh — yok o değil, o dergâhın ismi aklıma gelmedi, Gümüşhânevî Hazretlerinden devam eden o dergâh ta Yusuf el-Hamadânî’ye dayanır.
O dergâhın meselâ Mehmet Said Kotku Efendi’ye gelinceye kadar herkes «Râmûzu’l-Ehâdîs»‘i hıfz ederler, ezberlerler — onları ezberleyerek bu noktada hadîsleri ezberleyerek gelirler çünkü. O dergâhın postuna oturacak olan insânlar Râmûzu’l-Ehâdîs denilen o hadîs kitâbının râvîleriyle ve şerhiyle berâber hıfz ederlerdi. Esat Coşan Efendi’den sonra bu posta oturan, şu anda el-Mebsût’u Türkçeye çeviren Cevad Akşit Hoca buna devâm ettiriyor.
Zannediyorum şu anda Râmûzu’l-Ehâdîs’i hıfsında tutan bir tek Cevad Akşit vardır. Tâbî ondan önce, Cevad Akşit’den önce yetişenler vardı Türkiye’de. Türkiye’nin siyâsî târîhine de onlar damga vurmuşlardır: bunlardan birisi merhûm Turgut Özal’dır — Râmûzu’l-Ehâdîs’i râvîleriyle berâber hıfz edenlerden birisi. Birisi rahmetli Necmettin Erbakan Hoca’dır — Râmûzu’l-Ehâdîs’i bu noktada râvîleriyle hıfz eden.
Onlar normâlde bâzı konuşmalarına ben şâhid olduğumda, onlar Türkçe sanki siyâsî propaganda yapıyorlarmış gibi konuşuyorlarmış gibi yaparlarken hadîs metinlerini söylüyorlardı; hadîs metinlerinden aldıklarını siyâsî propaganda gibi konuşuyorlardı. Tâbî hadîs bilgisi iyi olanlar bu sefer onların söylediklerini kabûl etmeme şansları olmuyordu çünkü söyledikleri hadîs idi. Bu usûl Cevad Akşit Hoca’dan sonra devâm ediyor mu etmiyor mu bilmiyorum.
Ama bu usûlün ta geldiği yol Yusuf el-Hamadânî’ye dayanır. Buradan ne çıkar? Hoca Ahmed Yesevî’nin de iyi bir hadîs âlimi olduğu çıkar. Normâlde tâbî bu noktada Yusuf el-Hamadânî de Nizâmiye Medresesi‘nin hocasıdır. el-Hamadânî’nin hocası da Ebû Ali Fermâdî‘dir. Ebû Ali Fermâdî de Gazâlî’nin hocasıdır. Gazâlî de Türk’tür, Hoca Ahmed Yesevî de Türk’tür; hemen onlardan önce yaşamış olan İmâmı Âzam da Türk’tür.
Böylece fıkıhıyla, tasavvufuyla, hadîsiyle böyle bir bilge bir ortam vardır. Bu arada Semerkand’ta bu bilgelikten yetişenler, bu eğitimi alanlar yeni yurtlara doğru giderler. 1071’e kadar (1000 târîhine kadar) bunlar pişer, yerleşir, bunlar fikir olarak çoğalırlar. Alp Arslan 1071’de Anadolu kapılarını açtıktan sonra artık Anadolu’ya hızla hızla bu yetişen kimseler bu eğitimleri alarak hızla gelmeye başlarlar. Ve normâlde o günün Sultân Sencer de bu mânâda Yusuf el-Hamadânî’ye de her şekilde bağlı bir kimsedir.
Böylece Hoca Ahmed Yesevî kendi zamanında hem dil olarak hem din olarak millet merhûmunu orta yaratır. Ve o orta yarattığı merhûmdan sonra Anadolu’da Hoca Ahmed Yesevî’nin yetiştirmiş olduğu — ondan sonra bir başkası, bir başkası — dergâhlar, tekkeler bu anlayışla devâm ederler. Yollarını hiç silsilede kesiklik olmaz. O öğreti devâm eder; Hoca Ahmed Yesevî’nin arkasında sonuçta Nakşibendîlik, Bektâşîlik, Hz. Mevlânâ, Yûnus Emre, Bayrâmîlik, hattâ Bayrâmîlik’ten devâm edersek Üftâde Hazretleri‘nden devâm edersek Cerrâhî tarîkatına Aziz Mahmûdi Hüdâyî Hazretlerine çıkarız.
Böylece Anadolu’da kol gezer. Abdülkadir Geylânî Hazretleri ve Ahmed er-Rifâî Hazretleri hâriç, Kâdirîlik ve Rifâîlik hâriç, bütün tarîkatların temelinde Hoca Ahmed Yesevî’nin görüş ve düşünceleri ve sûfî felsefesi yatar. Bu normâlde Sarı Saltuk’lar, Zengi Ata’lar, Taç Ata’lar gibi; Tapduk Emre, Yûnus Emre, Mevlânâ, Hz. Bektâşî Velî — bunların hepsi de onun sonuna Hz. Hoca Ahmed Yesevî’nin temelini attığı ve o öğretiyle devâm etti öğretidir. O yüzden normâlde bunlar kendilerince atmış oldukları temelde erkeklere «Ahîlik», bayanlara da «Bâcıyân»‘lık diyerek bir ilke oluştururlar. Bâcıyânlar bayanlar bu meselede toplumun bilgilenmesi, eğitilmesi için önemli vazîfeler yapmış; Ahîler de bu noktada Ahî Evren Velî gibi toplumun temel dinamiklerinin üzerinde harika işler yapmış.
Hoca Ahmed Yesevî’nin Hikmetlerinden Beyitler
Tâbî biz Hoca Ahmed Yesevî geçerken bu kadarlık girişten sonra ondan bir iki söz de duymadan geçmeyelim. «Bismillâh deyip beyân ederek hikmet söyleyip, talep edenlere incicevher saçtım ben işte. Riyâzâtı sıkı çekip kanlar yutup ikinci defter sözlerine aktım ben işte.»
«Sözü söyledim her kim olsa cemâle tâlip, cânı cana bağlayıp damarı ekleyip; garîb yetim fakîrlerin gönlünü okşayıp, gönlü kırık olmayan kişilerden kaçtım ben işte. Nerede görsen gönlü kırık merhem ol; öyle mazlûm yolda kalsa yoldaş ol; mahşer günü dergâhına yakın ol; ben benlik güden kişilerden kaçtım ben işte.»
«Garîb fakîr yetimleri Resul sordu; o gece mîrâca çıkıp Hak’ça malını gördü; geri gelip indiğinde fakîrlerin hâlini sordu; gariplerin izini arayıp indim ben işte. Ümmet olsan gariplere uyar ol; âyet ve hadîsi her kim dese duyar ol; rızknasîb her ne verse tok gözlü ol; tok gözlü olup şevk şarâbını içtim ben işte.»
«Medîne’ye Resûl varıp oldu garîb, gariplikte sıkıntı çekip oldu sevgili; cefâ çekip yaradana oldu yakın; garîb olup menzillerden geçtim ben işte. Akıllıysan gariplerin gönlünü avla; Mustafa gibi elini gezip yetim ara; dünyâya tapan soysuzlardan yüzünü çevir; yüz çevirerek deryâ olup taştım ben işte.»
«Aşk kapısını Mevlâm açınca bana değdi; toprak eyleyip Haz olduğun boynumu eydi; yağmur gibi melâmetin oku değdi; ok saplanıp yürek bağrımı deştim ben işte. Gönlüm katı, dilim acı, özüm zâlim; Kur’ân okuyup amel kılmıyor, sahte âlim; garîb cânımı harcayayım yokturmalıp, Hak’tan korkup ateşe düşmeden piştim ben işte.»
«Altmış üçe yaşım ulaştı, geçtim gâfil; Hak emrini sıkı tutmadım, kendim câhil; oruç, namâz, kazâya bıraktım, oldum ergin; kötü yüzleyip iyilerden geçtim ben işte. Vah ne yazık sevgi kadehini içmeden, çoluk çocuk ev baktan tâm geçmeden; suç ve isyânın düğümünü burada çözmeden; şeytan gelip can verirken de şaştım ben işte.»
«İmânıma çengel vurup kıldı gamlı; mürşidi kâmil hazır ol deyip saçlı koku; lânetli şeytan benden kaçıp korkusuz gitti kirli; Allâh’a hamd olsun, îmân nuru açtım ben işte. Mürşidi kâmil hizmetine gidip yürüdüm; hizmet kılıp göz yummadan hazır durdum; yardım etti, şeytanı kovalayıp sürdüm; ondan sonra cana çırpıp uçtum ben deyip.»
Hoca Ahmed Yesevî’nin sözlerine son veririm. Burada normâlde o hikmet dedikleri kitapta birinci hikmet, ikinci hikmet, üçüncü hikmet diye bu tip normâlde Kur’ân ve Sünnetten süzülen, kendince dînin özünü anlatan bir kimse.
Anadolu’daki Baba Resul İsyanı ve İŞİD ile Karşılaştırma
Tâbî Anadolu karışıktır. Bir müddet sonra Anadolu karışıklığında Selçuklular bunu Anadolu karışıklığı bastırmakta güç yetiremezler. Bu karışıklığın ana sebeplerinden birisi kendisinin peygamber olduğunu etrâfına inandıran Baba Resul‘dur. Anadolu’da Baba Resul diye bir kimse çıkar; kendisinin peygamber olduğuna inandırır herkese.
Ve Baba Resul Anadolu’da Selçuklulara karşı bir isyân kaldırıp köyleri kendileri yağmalamaya başlar. Selçuklu bunu bastırmakta güçlük çeker. Baba Resul aynı zamanda Bizans’lılara da saldırır. Bizans’lıların da köylerine girer, köylerde yağmacılık yapar, kadınlar alırlar, müslümanların da kadınlarını alırlar; müslüman kadınları da kendilerine câriye ederler. Bu portre herhâlde size yabancı gelmedi. Şimdi de Suriye, Irak’ta kendisini müslüman olarak gösterip müslüman kadınları kendilerine câriye eden bir anlayış orada var ya — bunun tipik bir göstergesi adına İŞİD diyorlar ya.
Tâbî burada vardır İŞİD sempatizânı varsa benim böyle bir arkadan meylle beni tehdîd etmelerine gerek yok; kapının önünde her türlü tehdîdi de alabilirim. Zahmet etmesin kimse. Bunlar korkak, soysuz insânlar; korkup böyle isimsiz sahte isimlerle etrafı tehdit etmeye sevviyorlar. Bu noktada söylediklerimden geri adım atacak bir kimse değilim. İslâm değil onların yaptıkları; İslâm değil. İslâm dünyâsını karıştırmak isteyen soysuzların piyonu olmuş soysuzlar bunlar, başka bir şey değil.
Sakın ürkmeyin, korkmayın. Bizim dînimiz Kur’ân-Sünnetimâmların içtihâdı. Hiçbir imâmın içtihâdı yoktur «Lâ ilâhe illallâh Muhammeden Resûlullâh» diyenleri öldürmeye. Hiçbir imâmın içtihâdı yoktur. Hangi ibâdethâne olursa olsun — ister Hıristiyanlara, ister Mûsevîlere — siz onları bombalayamazsınız, yakıp yıkamazsınız. İbâdethâneye sığınmışsaklanmış, ister kilise olsun, ister havra olsun, ister budistlerin ibâdethânesi olsun, siz onları yakıp yıkamazsınız. Aslâ savaşmayan kadınları ve erkekleri esir alamazsınız. Aslâ esir aldıklarınızı katledemezsiniz. İslâm’ın savaş hukukunda yoktur. Kimsenin malına, mülküne, parasına, karısına, kızına, ihtiyarlara, yeşilliğine, coğrafik varlığına, ekolojik dengeye saldıramazsınız. İslâm savaşırken dahi hukukla savaşır.
Bilmeyenler — bu noktada bilmemek suç değil, öğrenmemek suç. Gidip İmâm Muhammed Hazretleri’nin, İmâmı Âzam’ın ikinci önemli talebesi olan İmâm Muhammed’in «İslâm’da Savaş Hukuku» dört ciltlik kitâbını alıp okuyabilirler. Bunların yaptıkları aslâ İslâm değildir. İslâm’da anarşi yoktur; yoktur. İslâm’da aslâ «Lâ ilâhe illallâh Muhammeden Resûlullâh» diyen kimseyi katletmek yoktur. Câmileri bombalamak yoktur.
Bunlar Rumlara da o günkü yerleşik Rum askerlerine değil, yerleşik Rum köylülerine de saldırılar. Bunlar askerlerle savaşmazlar. Gidip birisi sivil katlediyorsa bu nereden gelirse gelsin. Kim sivil bir kimseyi katlediyorsa soysuzun tekidir o. Bu kim olursa olsun, buna PKK da dâhil, buna İŞİD de dâhil. Kim sivil bir kimseyi katlediyorsa soysuzdur. Hiçbir dînî inançta bu yoktur.
Daha ileri söyleyeyim: siz atom bombası atamazsınız bir şehrin üstüne, İslâmsanız. «Lâ ilâhe illallâh Muhammeden Resûlullâh» diyorsanız siz Hiroşima’ya bombalandığı gibi siz bombalayamazsınız. Siz bir şehri bombalayamazsınız İslâmsanız. Obüsleri, topları, tankları çevirip bir şehri yok edemezsiniz siz. Hâmâ’daki katliâmı yapamazsınız; Humus’taki katliâmı yapamazsınız. Yapamazsınız. Bir müslüman yapamaz bunu. Bir müslüman çıkar — çok affedersiniz bu cinsiyet değil — erkekçe savaş meydanda savaşır kimle savaşacaksa. Arkadan anarşi çıkarmak müslüman’ın işi değildir.
Baba Resul’ün Bastırılması, Hacı Bektâş’ın Karahöyü’ye ve Mevlânâ’nın Konya’ya Yerleşmesi
Baba Resul isyanları çıkar. Yağma, kan gövdeyi götürür; hukuksuzluk gövdeyi götürür. Selçuklular bunu bastırmakta zorluk çekerler; Bizans’lılardan yardım isterler. Enteresan bir şey: Bizans’lılarla Selçuklu orduları birleşirler. Baba İshak — normâlde Baba Resul isyanlarını bu noktada bastırmaya çalışırlar. Baba Resul’ü öldürürler. Oğlu Baba İshak geçer hareketin başına; savaş devâm eder.
Bu esnada Hacı Bektâşı Velî Hazretlerinin kardeşi Menteş de bu isyanlara katılır; Sivas’ta öldürülür. Tâm öldürüldüğü zamân Hacı Bektâşı Velî kendi sülâlesiyle berâber, kendi boyuyla berâber Anadolu’ya giriş yapar. Bakar ki ortalık tozduman, haklı haksız ayrılmış; kardeşi Menteş Sivas’ta öldürülmüş. Bakar ki ne olduğu belli değil. Yavaşça gelir Karahöyüye yerleşir. Etliye sütlüğe karışmaz. Dergâhın tekkesini orada kurar. Ve Hacı Bektâşı Velî Hazretleri başlar artık insân yetiştirmeye.
Aynı dönemi ayettir hemen hemen — yaşları aynıdır. Hacı Bektâşı Velî Hazretleri de babasıyla berâber Afganistan’ın Belh şehrinden, yürye yürye babasıyla berâber Mekke, Medîne, Şâm, Bağdâd — işâretle onlar da Konya’ya gelirler, Konya’nın Karaman’ın içerisine gelirler, oraya yerleşirler. İki büyük Anadolu’nun temel taşlarından iki büyük insân sessiz sedasız — birisi çok sessiz sedasız ama Hazreti Mevlânâ’nın o kadar sessiz sedasız değil. Babası çünkü bir tek şeyhi.
O yüzden Hacı Bektâş Velî Hazretlerinin tahmînî doğumu 1209 — tarih tam net değil; ölümü de 1270. Genelde böyle bu noktada Hoca Ahmed Yesevî’den hareket ederekten hep böyle 63’e getirmeye çalışırlar. Hoca Ahmed Yesevî’nin de ölüm târîhi tam belli değildir; ama bir rivâyete 63 yıl dünyânın üzerinde yaşar. 60’ı yaşadıktan sonra der ki: «Hazreti Resûlullâh, sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri dünyâda 63 yaşında yaşadı; bu saatten sonra beni yeryüzünde bulunmak bana yakışmaz». Toprağın altına kendine bir hücre yapar, inzivâya çekilir, bir daha toprağın üstüne çıkmaz.
Aynı şekilde işte Hacı Bektâşı Velî Hazretlerinde bu noktada buraya bağlamaya çalışırlar. Hacı Bektâşı Velî Hazretleri de normâlde gelir, onun sonuna oraya yerleşir; o da mânevî eğitimlerini vermeye başlar. Hazreti Mevlânâ’da babası öldükten sonra babasının halîfesi olan kimseye bağlanır; o da vefât ettikten sonra Hazreti Mevlânâ kürsüye oturur, o ders vermeye başlar. Ardından Şemseddîni Tebrîzî gelir; Şemseddîni Tebrîzî Hazretleri de Hacı Bektâş Hazreti Mevlânâ’ya yeniden tasavvufî eğitim vererek — bakın tasavvufî eğitim vererek — onun da irşâdı başlamış olur.
Üçüncü şahıs, dördüncü şahıs Yûnus Emre. Hacı Bektâşı Velî Hazretleri zamanında genç bir delikanlıdır; gencicik bir delikanlıdır. Annesi rivâyet edilir Hacı Bektâşı Velî Hazretlerinin dervîşidir. «Evlâdım» — bir menkıbe böyledir — «hadi git de Pîr Efendi’ye biraz bize buğday versin» der. Hacı Bektâşı Velî Hazretlerine gelir, annesinin selâmını söyler: «Efendim, annem biraz buğday ister». «Evlâdım, himmet mi istersin, buğday mı istersin?» der. Meşhûrdur bu rivâyet buğmenkıbe. O da der ki: «Annem bana buğday dedi.» Pîrlerin böyle bir âdâbı vardır, ikinciyi söylemezler genelde; ama bakar Hacı Bektâşı Velî karşısında bir cevher var: «Evlâdım, iyi düşündün mü? Himmet mi buğday mı?» der. O Yûnus der ki: «Efendim, annem beni buğdaya gönderdi.»
Üçüncüsünde bir daha söyleyince, yine «buğday» deyince: «Gidin» der, «Yûnus’un istediği kadar ambardan buğday verin.» Yûnus buğdayları alır, eve gider. Bu rivâyettir; Yûnus eski şehirde doğduğu söylenir, Hacı Bektâşı Velî Kırşehir’de — eski şehir Kırşehir alır, çok uzak. Ama böyle bir menkıbe var, ola ki belki de sonradan eski şehir reyâleşti — bu da mümkündür. Bu târîhî şeylere girmek istemiyorum.
Üçüncüde rivâyete bir daha gelir annesine; annesi der ki: «Evlâdım, Pîr’in himmeti alınmaz mı? Götür buğdayları geriye.» Yûnus geri döner: «Peki Efendim, himmet götürür» der. Hacı Bektâş der ki: «Efendim, himmet evlâdına dosyâ bizden gitti. Kime? Tapduk Baba’ya. Himmet onda evlâdım senin için.» Ve böylece Yûnus Emre Tapduk Baba’ya gider, intisâb eder. Rivâyet edilir kırk yıl kapıda bekler, hizmet eder; bir rivâyete on sekiz yıldır. On sekiz bin âlem vardır ya, on sekiz bin âlem için bir yıl — bir yıla bin âlem. On sekiz yıl on sekiz bin âlem. On sekiz yıl burada çok önemlidir tasavvufun kendi içerisindeki olguya göre. Kırk yıl bu da önemlidir; Mûsâ aleyhisselâm Tûri Sînâ’da kırk gün kaldı. Kırk gün tasavvufun içerisinde peygamberlerin kendi hayâtında, kendi öğretilerinde de önemli bir yer teşkîl eder.
Medîne Hilton’da Tunuslu Arap’la Yûnus İlâhîsi, Bosna Sinanoba ve Üç-Dört Direk
Hacı Bektâşı Velî Hazretlerinin Makâlât’ı, besmele şerhi, Fâtihâ şerhi — şerhi Arapça’dır. Enteresan değil mi? Hacı Bektâşı Velî Hazretlerinin mevcûd eserlerini Arapça olarak verir. Hacı Bektâşı Velî Hazretlerinin zâhirî evlenmediği söylenir; oğlu da olmadığı söylenir; mânevî oğlu var derler. Burada önemli notlardan birisi şu: Hacı Bektâşı Velî Hazretlerinin eserlerinin hepsi de Arapça. Yûnus’un şiirlerinin hepsi de Türkçe.
Yûnus halkın dilinde, köylü dilinde — şehirli değil, köylü dilinde merhamını anlatır; Kur’ân ve Sünnetin özünü anlatır. Hazreti Mevlânâ eserlerini Fârisîce verir; konuşurken sohbet ederken Türkçe konuşur sohbet eder. Çok iyi bir fıkıhçıdır, kelâmcıdır, hadîsçidir. Yolda yürürken anlatılan sorulan meselelere ayakta fıkıh edebilecek kadar fıkıh bilgisine sâhiptir. Rivâyet edilir: bir gün semâ ederken ona fıkıhtan bir mesele sorarlar; semâ ederken fetvâ verebilecek kadar fıkıha sâhiptir. Mesnevî’sinde dört binin üzerinde âyet, altı binin üzerinde hadîs vardır.
Mesnevî öyle hikâyeden zannetmeyin. Bakın hikâyeden zannetmeyin için. İyi bir âyet hadîs bilen bir kimse Mesnevî okurken tefsîr okumuş olur. Çok iyi akâid bilir, akâid imân esaslarıyla alâkalı; çünkü Mesnevî’nin içerisinde hikâyeleştirerek cebriyeye, kaderiyeye, râfîzîlere, mu’tezîliye cevap verir içeriden. Mesnevî’de böyle incelikler vardır.
Aynı Yûnus Emre’de — Türkçe bu işi yapar. Türkçe bütün dergâhlarda Yûnus ilâhîleri okunur, Mevlevî dergâhlarında dahi. Yûnus ilâhîleri vardır Hazreti Mevlânâ Celâleddîni Rûmî Hazretlerinin ilk zamanlarında tekkelerde dergâhlarda Yûnus ilâhîsi vardır. Hangi dergâha hangi tekkeye giderseniz gidin Yûnus ilâhîsi vardır. Niçin? Toplumun dili Türkçe; toplumun dili Türkçe olunca aslında ilâhî Kur’ân ve Sünnetin tefsîrinin teliğindedir. O yüzden zikrullâh yapan dervîşler, sûfîler ilâhî dinlerler; dinlemiş oldukları ilâhî Kur’ân ve sünneti anlattır. Ondan bir mesele anlattır.
Daha ileride: Medîne’de umredeyiz. Medîne’de umrede birisi geldi kulağıma dedi ki: «Bu akşam davet var, gelir misiniz?» «Kalabalık hız» dedim ben. Dedi «kalabalık olduğunu biliyor ev sâhibi». «E geliriz» dedim ben. Davet dediğini de tanıyorum tâbî. «Akşam namazdan sonra — pardon, yatsı namazdan sonra — sizi buradan alalım» dedi. «Olur» dedim ben. Biz de yetmiş kişi filanız. Umreye gittik. Özür dilerim ama ben böyle lüks otelleri hiç sevmem; hiç içine de girmem, böyle bir anti duruşum var. Hilton’a giriyoruz. Bizi götüren orada doktor. «Doktor» dedim ben. «Buyurun Efendim» dedi. «Nereye giriyoruz?» dedim ben. «Hâni Hilton’a giriyoruz. Biz cehrî zikrullâh yapıyoruz; biz zikrullâh başlayınca yaptığımız yer havaya kalkıyor.»
«Biz basılmaya alışkânız» dedim. «Bir de burada basılmayalım. Biz o zamân yirmi sekiz Şubat’ta da biz bunu yaşadık. Bizi gördükleri yerde götürüyorlar zâten; sormuyorlardı. Bir ara benim adımı soyadımı sormuyorlardı; bakıyorlar ‹bulduk, haydi› götürüyorlardı beni. Öyleydik. ‹Bir de burada basılmayalım, nasıl olsa Türkiye’de basılıyoruz, bile Suûd basacak bizi›. Hiç sevmem; mecbûriyetten gidiyorum. Hicâz orada olmasa mümkün değil. Allâh orayı da kurtarsın inşâallâh. Âmîn değil. Evet. Zorla dedettirim böyle.»
Biz çıktık, Hilton’da kocaman bir dâire içeri girdik biz. Eee orada da böyle belli bizim gibi ay benim gibiyim sûfî kırıntıları var. Neyse birisi böyle bir Arapça mevlid okuyor — Arap birisi. Biz halakayı kurduk. Bismillâhirrahmânirrahîm; başladık biz. Yıkılıyor ortalık. Cehrî zikrullâh’a katılanınız var mı içinizde elinizi kaldırın? Hayâtı yaşamamışsınız siz. Bir başladı zikrullâh, tevhîd çekiliyor: «İllâ Allâh, illâ Allâh»; başladık biz. O ama attığı elini kulağına — hâfız Burhan orada sanki kapkara bir adam, ama apaçık bir böyle mevlid okuyor.
Biz de vuruyor zikrullâhı. Ardından Allâh ismi. Ardından bir ara o Yûnus ilâhîsi söylüyor Arapça melodi tavrı, tarzı. Böyle «dedim yok ya, Yûnus’tan okuyor» dedim içimde zikrullâhın arasında. Ben Eşhedü en lâ ilâhe illallâh zikrullâhı durdurdum; herkes sustuk, o da sustur. Sordum: «Yûnus ilâhî?» «Yûnus Emre» dedi. «Oo» dedim, sordum «nerelisin?» «Tunus.» «Bizim dergâmıza orada terzmanlar var, Yûnus ilâhîleri söylenir» dedi. Dedim «Senden Arapça Yûnus dinlemek istiyorum». «Devam et» dedim. «Biz de senin okuduğun ilâhînin melodisinde zikrullâha devam edelim» dedim. O başladı Yûnus’tan okumaya; biz de başladık zikrullâh yapmaya. Yıl yaklaşık doksan dokuz, iki bin filan arası — o yirmi sekiz Şubat’ın çok böyle depte belli olduğu zamanlar.
Yıl iki bin on dört, biz Bosna’ya gittik. Çanakkale Vâlisi özellikle ısrâr etti: «Orada bir sempozyum var; orada sizin sohbet etmenizi istiyoruz; muhakkak sizi bekliyoruz.» «Yapmasayın Vâlim, ben gitmiyorum gelmiyorum.» Bu tip şeyleri açıkça söylüyorum, sevmiyorum. «Yok sensiz olmaz» dedi, «geleceksiniz». «Tamam, Vâlim, geliyoruz» dedim. Bosna’ya gittik. Bosna’ya gittiğimizde Bosna’dan bize misafirler geldi. Bursa’ya gezmeye gelmişler, demişler ki «burada zikir yapılan bir yer var mı?» Demişler ki «var». «Nerede?» «Filânca yerde.» Bir otobüs insan güldür geldiler Bursa’da bizim zikir yaptığımız yere. Misâfir. Onlara dedim ki zikrullâh’tan sonra: «Hadi siz de bir şeyler söyleyin». Bunlar Boşnakça Yûnus ilâhîsi söylüyorlar — Boşnakça! Biz tâbî yine koptuk, biz zikrullâh’ı yaptık.
Biz Bosna’ya gittik. Bosna’ya gittiğimizde o zâtın aynı zamanda İzmir Ege’den mezûn, İstanbul Üniversitesi’nde güzel sanatlarda öğretim üyeliği yapmış. Onun sonu Bosna’ya gitmiş, Bosna’da babasının dergâhına oturmuş. Orada da Saraybosna Üniversitesi’nde güzel sanatlar akademisinde öğretim üyeli devam ediyor; aynı zamanda da tekkenin şehir. Tekkeye gittik, tekkede Yûnus ilâhîleri söyleniyor — ne? Boşnakça. Yine Saraybosna Üniversitesi’nde yâni Bosna-Hersek’in başkentinin içerisinde bir tâne daha tekkeye ziyârete gittik. Tekkede Yûnus ilâhîleri söyleniyor; Sinanoba Tekkesi. Orada bir tekkede vardı; o gün kimse yokmuş tekkede. O tekkede de hep Türkçe Yûnus ilâhîleri söyleniyormuş.
İşte Anadolu ve Balkanların İslâm’ı sevmesinde, müslüman olmasında en önemli dört tâne şahıs: Hoca Ahmed Yesevî, Hacı Bektâşı Velî, Hazreti Mevlânâ ve Yûnus Emre. Eğer döner değerlerimizi, mânevî değerlerimizi, mânevî öğretimizi buralardan alırsak inşâallâh büyük bir yol kat etmiş oluruz.
Siyâset Yapmak ve Dindarlaşan Toplumdan Çıkacak Yöneticiler
«Siyâset yapmak dînen uygun mudur?» Evet. Şöyle bir algı var bizde — dindar bir kimse siyâset yapamaz. Siyâsetten anladığımız ne? Siyâsetten anladığımız toplumun fâidesine, iyiliğine, güzelliğine, doğruluğuna bir şey ise bu siyâsette bir kusur yok. Toplumu yanlıştan, eksiklikten, noksanlıktan men etmek ise — Hazreti Peygamber’in yaptığı bu. Ama yok siyâset toplumu kandırmaksa? Evet. O zaman Allâh muhâfaza eylesin, bu değil.
Ama bir bakın, topyekûn biz millet olarak kendi ülkemizin bilgi, beceri, ekonomi, askerî, ictimâî, topyekûn kalkınmayı düşünüyorsak ve topyekûn bizim milletimizin yeniden ayağa kalkmasını istiyorsak bizim hedefimiz bir olacak; yöntemlerimiz, bakış açımız, fikirlerimiz çok renkli olmalı ama hedefimiz bir olmalı. O yüzden siyâset yapmaktan uzak durmayın.
Hâ bir dîn anlatan bir kimse, bir partiye engaje olmalı mı? Hayır. Dîn anlatan bir kimse, bir partinin silahşörü olmalı mı? Hayır. Dîn anlatan insan da gündemi takip etmeli, doğruyu yanlışı, eksiği fazlalığı bilmeli. Ama siyâsetçiler dîni kendine basamak yapmamalı; o ayrı. Siyâsetçisin, dîni basamak yapma. Dindarsan, dîn anlatıyorsan bir partinin silahşörü olma.
«Bu ne karşıyım?» Öbür türlü siyâset yapma, kardeş bir yerde yanlış bir şey var. Benim için siyâset Kur’ân-Sünnet-Vatan-Millet’tir. Kur’ân’a, Sünnet’e, Vatan’a, Millete hayırlı olacak olan her şeyi alkışlarım; hayırsız olacak olan gördüğüm her şeyi de eleştiririm. Bunun adı siyâsetse benim siyâsetim bu.
«Dînde siyâsetin yeri var mıdır?» Evet vardır. Dindârları kim yönetecek? Dindârlar kendi içlerinden devleti yönetecek bir kimse çıkarmayacaklar mı? Dîne inanıyoruz diyen insânlar, dîne inanan insânlar, müslümanlar, «Lâ ilâhe illallâh Muhammeden Resûlullâh» diyenler ülkeyi yönetmeyecekler mi? Bakın bir toplum dindarlaşıyorsa, ondan çıkacak olanlar da dindarlıktır; dinsizleşiyorsa ondan çıkacak olan da dinsizdir.
Türkiye hızla dindarlaşıyor. Kaç yıldan beri? 30 yıldan beri, 40 yıldan beri. Baskılara rağmen dindarlaşıyor; çileye, kana, göz yaşına rağmen dindarlaşıyor. Durduramıyorsunuz bunu. 86’da ben dervîş oldum, olma adayı oldum, dergâha girdim; 86’iydi. Bunu geçen sohbette de burada demiştim: Buhârî şerhi okunurkenokurken ben karakola götürülmüş insânım. 28 Şubat’ta gezmedim karakol kalmadı; teröristim ben 28 Şubat’ta. Basılmadığımız yer kalmadı bizim. Durdu o günde dedim. Ben içeride sorgulanırken de söyledim: «Beni dinleyeceksiniz» dedim. «Takip edin» dedim beni sorgulayanlara. «Beni takip edin» dedim. «Bu ülke dedim, bu vatan dînini öğrenecek; beni de göreceksiniz». Ben inanıyorum ki dedim, bu günler geçecek ve bitecek. Geçti bitti.
Ben o günün teröristiyim. Hâttâ arkadaşları bâzen anlatıyorum: Kırşehir’e gittik, orada üniversitede program yaptık. Kırşehir Üniversitesinde en yüksek şeyini oluyor; Rektör. Kırşehir Rektörü, Kırşehir Vâlisi, Kırşehir Vâli Yardımcısı, Kırşehir Garnizon Komutanı, Rektör Yardımcısı yemek yiyoruz. İçimden şunu dedim: «Dünün teröristine bak; devletle yemek yiyor». İçimden eğildim Vâli’nin kulağına: «Sayın Vâlim, başınıza bir problem açılmasın». «Ne gibi Hocam?» dedi. Dedim «Ben dünün teröristiyim, Garnizon Komutanı da burada». «Ne oldu?» dedi. «Vallâhi Balıkesir İl Jandarma Komutanlığı da beni iki gün tuttular, sorguladılar. Ben ona bakıyorum, o bana bakıyor; oradaki Garnizon geliyor aklıma». «Yok Hocam rahat ol sen» dedi. Yemek yiyoruz biz orada. Bu ülke dindarlaşıyor.
Bakın biz başı açık bayan kardeşler kapalılar var; herkes burada oturuyor. Hangisini dindarlaşmama olarak görür? Görmem ben. Biz bu ülke olarak başı açıyla, mini eteğiyle, dekal pelisiyle dahi dindarız. Dekal pelisiyle. Bursa’da iş yerinde oturuyorum, bir şey okuyorum. Bir kadın yürüyor koridorda. İçimden dedim ki «ne babayâ kadınmış». Gitti, durdu — yer postane ikinci kat. Oradan geri döndü. Postâneci de namaz kılıyor, olur olmaz abdest almaya gidiyor. O gidince açık ben varım; herkes de postayı bana getirmeye kalkıyor.
Geldi kapının önünde durdu. İçerde ben kitap okuyorum. «Aha içinden böyle geçirirsen başına gelir» dedim. «Affedersiniz» dedi. Baktım kaldım — bir bayan, boyu falan böyle gayet muntâzâm, güzelliği harika. Etek mini, topuklar on üç bunt, eski ayakkabıcıyım. Karşımda duruyor: «Affedersiniz» dedi. «Buyurun» dedim. Takyume gitti gözü. Ben o takyümdeki «Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve Resûluhû» yazısını biraz gerizekalıyım, bir hafta çalışıp çözdüm. Bir hafta sonu çözdüm. Resûluhû yazıyor.
Böyle kaldırdı: «Ne kadar muhteşem yazmışlar, ‹eşhedü enne ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve Resûluhû›». Dedim. Baktım ben, kaldım böyle ikinci şoku yaşıyorum. «Affedersiniz dedi, benim böyle olduğuma bakmayın; ben bakmıyorum» deyinceye kadar su köprü böldü. Dedim «Çok afedersiniz yâ, benim böyle bir baktım yok». Ondan sonra o arada da dergâhın içerisinde ihtilâflar yapıyorum ben. O güne kadar ben Nevşehirli Abdullah Gürbüz Efendi’ye bağlıyım. Ben onun dergâhında ilk zâkiriyim. Ve dergâhda ilk başı açık kadına ders verdim ben. Ders verilmiyor dergâh âdâbında başı açık bayana — ilk ders veren kimseyim ben.
Bir üniversite talebesi bir kızcağız var, ben ona ders verdim. Yer yerinden oynadı. Bunu Şeyh Efendi’ye gidip söylemişler. Şeyh Efendi geldi mübarek Bursa’ya: «Mustafa Efendi» dedi. «Buyurun Efendim» dedim. «Evlâdım, bir hanım kıza, başı açık bir hanım kıza ders vermişsin». «Evet Efendim» dedim. «Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hazretleri şeyhi pek vermezdi» dedi. «Ben verdim Efendim» dedim. «Kim ki?» dedi. «Yola çıksın da Efendim; yoldan alalım şimdi» dedi. «Nasıl?» dedi. «Bunu duyar Efendim şimdi o» dedim. «Dikkat edin, bu söylediğimizi duyar Efendim şimdi o; yola da çıkar» dedim. «Allâh Allâh» dedi.
O zamân benim bir Avid’im var, dizel — yıl 94 filan. Bir tâne 78 dizeli mu dizel Avid var, böyle çok gidip geliyoruz. Ben böyle cânım gibi bakıyorum arabaya. Ben yürüdüm kıza da içimden dedim «Kızcağız çık dışarı» içimde bu kadar. Kız bizim yolumuzun üzerinde. Ben yolun başına geldim, bir baktım boyuna bükmüş böyle yol dadırıyor. Yavaşça gittim, arabayı yanaştırdım. Bu farkında değil davizi. Ondan sonra seslendim, «Geldik» dedim kıza. Kız kendine geldi, arka ebindi bahçede ağlamaya. Şeyh Efendi: «Bu mu oğlum?» «Bu Efendim» dedim. «Derse verdim kimse bu». «Oğlum bu arşalayı titretiyor» dedi. Biz kendi kendimize diyoruz ki bundan olmaz — o kapalı dervîşlerin erişemediği noktaya erişiyor.
Sakın böyle ben açıklığı, günâhı, kebâyrı olarak görmeyenlerden değilim zannetmeyin. Evet o yüzden normâlde bizim toplumumuz dindar bir toplum; en dînden uzak olan kimse dahi dindar. 12 Eylül’den sonra Dev-Genç’in başkânı bir arkadaş vardı, biz karşı gruplardaydık. Biz sonra arkadaş olduk; onunla berâber Cuma’ya gittik. Ben ona diyordum: «Birader, hadi şimdi bizim orada birader derler böyle. İzmir Bayındır ilçesindenim. Hadi namaza gidelim.» «Yâ ben nasıl gideceğim namâza? Birisi kalkar döner bakar; döverim ben onu orada.» Ben onunla berâber Cuma’ya gittim. Toplum dindarlaşınca içinden çıkanlar da dindarlaşacak.
Sevdiğine Söyleme, Annemin Kulağı, Evlilik Bir Dakîka ve Mesnevî Tefsîr
«Sevdiğimi demez isem sevmek derdi daha ne kadar beni boğar; buna dayanmak ve sabretmek acabâ nereye kadar? İnsân sevdiğini demez mi hiç?» Hazreti Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin yanında sahâbeden birisi vardır; oradan da başka birisi geçer. Der ki: «Yâ Resûlullâh, ben bunu çok seviyorum». «Koş!» der arkasından, «koş hemen ona söyle sevdiğini». Hemen koşar o kimse, sevdiğine söyler: «Ben seni çok seviyorum.»
Şimdi bizim eğer bu sevgi arkadaşlıksa — «Koş söyle» — üniversitedeyiz ya, biraz gönül ilişkisiyse «Koş söyle». Bizde platonik aşk yok, bizim damarlarımızda yok bu. Sen seviyorsan, gerçekten seviyorsan, senin her yerinden fışkırır o; gerçekten seviyorsan. Ve seven sevdiğini ısrâr eder, gösterir. Bu konulara girmeyin, batarsınız burada. Neden batarsınız? Sevmediğiniz çıkar o ortaya.
Çok basit, üniversiteden geliyorlar şimdi bana, erkek arkadaşlar: «Ben seviyorum.» «Merhab oğlum, ev kiran bana et, evlen.» «Nasıl yâni basbaya?» «Sen bu kızı çok seviyorsun değil mi?» «Evet.» «Hadi evlat.» Yok, kız da çok seviyor oğlanı, geliyor kızlarda: «Ben çok seviyorum». «Harikasın kızım, tamam, git hemen.» «Nasıl basbaya? Evlenmek bir dakîka, iki dakîka değil.» Az önce arkadaşları anlattım ben, evliliğimi anlattım, iki dakîka dedim. Sen beni çok sev, harika, evlenmek istiyorsun, harika. Ver nefes izlenme, ver iki tâne fotoğraf, hadi yürü. «Nereye?» «Nikâh.» Çok basit.
Yok, onun «seviyorum» dediği şey, gönül eğlendirmek. Kafaya gidecek, oturacak kahve içecek, çay içecek, biraz seviyecek. Ondan sonra elektrik alamadı mı? «Ne oldu?» «Ruh ikizim değilmiş.» «Ne oldu?» «Yok ya uyuşamadık.» Sepeti kolunu herkes koluna. «Ne oldu?» «Annem kızdı.» Ne, annesi kızmış? «Ne oldu?» «Ah babası kızmış.» «Oğlum önce annene babanı razı edeydim. Önce annenle babanla izin alaydın. Prosedür fazla.»
Bunu söylerken ben hayâtın içerisinde de onu yaşıyorum. Yûnus — benim damadım. Evlence zaman geldi nesi, görüştüler. Yüzü burada bak. Ben dedim ki evlâdım: «Prosedürle uğraşma. Git evde, gönlünü yap bu gece evlen git.» Doğru? Doğru mu? «Hattâ evden alın» dedi sen ha. «Git evden al.» Çok basit evlenmek.
«Ben seviyorum ama annem seni görmesi lâzım.» Bu nereden çıktı? Sen seviyordun, anan nereden çıktı şimdi bir daha? Benim annemin işine benziyor. Abim üniversitede okurken bir kızla tanışmış, abim öyle şeydir; benim gibi fazla hareketli değil, ağır başlıdır. Allâh râzı olsun. Orada bir kızla tanışmışlar onu, orada kaldı bizimki. Biz bütün aile yalvarıyoruz: «Vazgeç vazgeç», yok vazgeçmiyor.
Anneme dedim «yapacak bir şey yok hadi gidelim isteyelim». Bizim aileye bir de böyle var, diklik var; gitti nese kızı getir, bir şey ve annemle bakmışlar. Ben ertesi gün gittim, annem dedi ki: «Oğlum, ne oluyor, ne yapıyoruz bilmiyoruz». «Ne oldu annedin?» «Ben gelinim kulağını göremedim ki» dedi. Kaldım — saplantıya bak, kulak görecek kadın. «Annen bu adam sevdiğini söylüyor, ne yapacaksın dedim ya bırak». «Yok oğlum» dedi, «ne aldığımızı bilmiyoruz, ben kulağını görmedim». Avime dedim, dedim «şunu getir kulağını görsün; yoksa sıkıntı çıkacak». Ertesi gün abim gelinim bir daha getirdi bizim.
Ondan sonra oturuyoruz yine abimin üniversite evinde. Ben şimdi annem öyle bakıyor kulağını görmedi ya; abime işâret ettim kulağını göster diye. Kızın saçını kaldırdı kulağının üstünden: «Anne gör kulağını» dedi. Gelin hâlâ da anlatıyor şimdi bunu. Şimdi mâdem annene gösterecektin, ne anlayan yola çıktın? Çıkma yola. Benim bir tâne çılgın bir dâyım vardı, onun sözü: «Babalı olan, kocalı kadının sözünden hareket edilmez» derdi. Kızlar babalı olanla iş yapmayın, hiç kendinizi de eskitmeyin.
Adam sizi çok mu seviyor? Önce «Kadir İnanır repli» gibi: «Yalan mı söylüyorsun? deyim, siz yer değiştirin.» «O diyecek ki çok seviyorum, yine yalan söylüyorsun diyecek. Çok seviyorum yine yalan söylüyorum, çok seviyorum.» «Anneni babanı getir, istet o zaman diyecek.» Kalacak orada o. Bir daha aslâ size yanaşmayacak. Temin ederim büyük bir çoğunluğu yanaşmayacak.
«Fal’da geçmişte olanların bilinebileceğini inanmak günâh mıdır?» Hâ, fal günâh. Bir kimse fal bakarsa, bakmış olduğu fal’a inanırsa, tecdîd, dim’ân, tecdîdi nikâh gerekli. Nahl Sûresi 89: «Biz kitabı sana her şeyin açıklayıcısı, müslümanlara bir hidâyet ve müjde olarak indirdik». Evet, Kur’ânı Kerîm bunu derken kulun elindeki kitap nasıl olur da onun vasfının yerinde olduğunu iddiâ eder? Kim iddiâ ediyor? «Harikası var, Mesnevî kitabı; Mesnevî hakîkate ulaşmak ve Allâh’ın sırlarına uygun olmak akıl edilmek isteyenler için bir yoldur.»
Evet, Mesnevî başında normalde Mevlânâ’nın Mesnevî ile alâkalı övücümetheden bir yazısı vardır, girişi vardır. «O asılların aslıdır; Allâh’ın en büyük şeriatı, hakîkata giden nurlu yoludur. Usulün usulü ve usulü» der. Evet, normâlde kitapların aslı Kur’ânı Kerîm’dir; Kur’ânı Kerîm’i açıklayan, tefsîr eden kitaptır Mesnevî. Yoksa Mesnevî Kur’ân’ın üzerinde bir kitap değildir. Hiçbir kitap Kur’ân’ın üzerinde değildir. Hiçbir söz Kur’ân’ın üzerinde bir söz değildir.
Evet, Hz. Mevlânâ Mesnevî’sinde «özün özüdür» der, «usulün usulün usulüdür» der. Evet, duar. Ama bu Kur’ân’ın üstüdür mânâsı bundan çıkmaz. Kendisi aynı Mesnevî’de de: «Ben Kur’ân’ın kuluyum, Muhammed Mustafa’nın yolunun tozuyum. Bunun dışında söylenen sözlerden ve söyleyenden de uzağım» der. Bu nedir? Hz. Mevlânâ Mesnevî’sini bu noktada bir dîn tefsîri olarak görür; İslâm’ın tefsîri gibidir.
Sakın onu Kur’ân’ın üzerinde gördüğünü veya muhakkak bu noktada bunu yanlış istismâr edenler vardır. Görenler vardır, onlara aldanmayın. Şöyle bir uluslararası oyun oynanıyor: «Size Muhammed Mustafa’yı sizden alalım, Hazreti Mevlânâ verelim; size Kur’ân ve Sünnet elinizden alalım, size Mesnevî verelim». Bu değil, buna katılanlardan değiliz.
Bektâşîlikte Baba Olma, Yesevî Alevî mi, Tekkelerin Kapatılması ve «Eşim Âşık Olamadım»
«Bektâşîlikte baba nasıl olunur, şartları nelerdir?» Bektâşîlikte baba olabilmek için eski Bektâşîlikte dergâhta hizmet etmek, belirli çileleri çekmek, belirli olgunluğa olmak; belirli çileleri ve olgunluğa olduktan sonra o noktada Mürşidi Kâmil olma noktasında olan bir kimse dergâhın üstüne baba olarak otururdu. Ama sonradan babadan oğula usûlü kâidesi gelişti. Babadan oğula usûlü kâidesi geliştikten sonra da bütün tarîkatlar bu noktada işlevsel açısından vazîfe yapamaz hâle geldiler; yoldan gelmek değil, belden gelmek söz konusu oldu. Böyle olunca babalık müessesesi de bozuldu dergâhlarda, tekkelerde.
Dergâhlarda tekkelerde bu bozulunca işlevlerini yerine getiremeyince de Atatürk dergâhları ve tekkeleri kapattı, geçti. Baktı ki karşısında «hayır» diyecek bir güç yok; işlevleri yerinde değil. İşlevleri yerinde olsa, kendince diyecekti, işlev yerinde olmayınca bir kanun maddesiyle kapandı gitti.
«Müceddidi vardır diyorlar, doğru mu?» Hadîsi şerîf var bu noktada: «Cenâbı Hak bir müceddid gönderir; o müceddid dîni yenileyen kimse». «Ahmed Yesevî Alevî miydi? Alevî ise bütün Alevîler gibi miydi?» Bütün sûfîler sâdece Yesevî değil — bütün sûfîler Hazreti Ali radıyallâhu anh Hazretlerini severler, Ehli Beyti severler. Eğer Alevîlik Hazreti Ali Efendimiz ve Ehli Beyt’i sevmekse bütün sûfîler ve müslümanlar Alevîdir denilebilir. Ama Türkiye’deki Alevîlik ise algı, Türkiye’deki Alevîlik Alevî olunmaz doğulur — ırkın üzerine kuruludur. Bir kimse «Alevî olacağım» dese olamaz — Türkiye’deki Alevîlik anlayışı.
«Aşkı yaratan âşık mıdır?» Ta kendisi. «Okul için evliliği ertelemek doğru mu?» Yanlış. Evet, keşke devlet bu konuda daha da sosyalliğini artırsa, zenginleşse, okul çağında okumak isteyenlerin maaşa bağlasa, âileler bunu kaldıramayacaksa, âileler bunu kaldırabilecekse — erkeğin âilesi çocuğunun evlilik masraflarını götürebilecekse çocuğunu hızla evlendirmesi lâzım farz.
«Dînimizde fotoğraf çekilmek, resim yapmak doğru mu?» Çekiliyorum da, yapıyorum da. Çok berbat oluyor yaptığım resim — çok. Fotoğraf çekilmekte bir sıkıntı yok. Fotoğrafı boydan asmak, çer çevirli, boydan asmak, ona karşı ibâdet etmek, ona saygı duruşunda bulunmak — bu farklı bir şey. «Kadınların çalışması günâh mıdır?» Nereden çıkardınız bunu, üniversiteler? Böyle bir algı var değil mi? Normâlde kadınlar da kendi dârilerinde çalışabilirler. Tarlada çalışabilir, inek sağabilir, koyun bakabilir; ondan sonra başka tarım işleriyle ilgilenebilir — ama memurluk yapamaz, böyle bir şey yok.
«Sağlam bir tasavvuf çizgisine hangi özellikler bulunmalıdır?» Uzun bir sohbet ama: Kur’ân-Sünnet ve İmâmların İçtihâdı şarttır. «‹Bir ben var benden içeri› ne anlatmak istemiştir?» Demek ki bir ben varmış içinde.
«Mezheb zorunlu mudur?» Kime zorunlu değildir? Kur’ân ve Sünnet bilgisi harika bir noktaya gelmiş, kendi kendine ictihâd edebilecek noktadaysa bir kimse ona mezheb lâzım değil. Ama benim gibi abdest alırken daha iyi abdestin nasıl alacağını karıştıran bir kimse, ona mezheb lâzım. Bizde bir de şöyle bir şey var, «mezheb lâzım değil» diyen kimse abdesti bozan şeyleri bilmiyor. Bu diyor ki «mezheb lâzım değil». Yapma kardeş, yapma. Bu şuna benziyor — tıp öğrencisi olacak kimse «tıp okumaya gerek yok» diyor: «Ben alırım elime bir tâne makas, bir tâne balta, ameliyat ederim hemen».
Var mı tıpçı içinizde? Vay be tıpçılar bizi görmediler demek ha. «İslâmiyet’e ‹Hû› çekmek var mıdır?» Az önce çektim ya. Hû çekmek dedikleri şey zikretmek. Belki de ellinin üzerinde âyeti kerîme var Allâh’ı zikredin diye. Ama bize böyle kötü lânse ettiler — bunlar Hûcu, ben Hûcuyum, Hû dedin Hûcu oldun. Hep berâber sizi dedirtirsem hepinizde Hûcu yapacağım şimdi. Bir gün Ulu Camide bir Kadir gecesi sohbet ediyoruz; ayağa kaldırdım ben herkese, «Hepinizi bu gece Hûcu yapacağım şimdi» dedim. Câvit Çağlardı orada, arkadan bakıyor şimdi o; gidecek eşi duruyor orada — eşi onun böyle şeydir, namâzında atresinde bir kadıncağız. Herkes ayağa kalktı. «Hüvellezi okuyor musunuz?» «Okuyoruz.» «Allâhu lâ ilâhe illâ Hû diyor musunuz?» «Evet.» «Bu dedim, hadi Hû deyin.» Herkes «Hû» dedi, «Hepiniz de Hûcu oldunuz şimdi» dedim. Bunu böyle bir kötü lânse ettiler bize.
«Eşinize âşık mısınız?» Şimdi buradan «âşıkım» desem millet havaya sıçrar ya, ben ne yazık ki hiç âşık olamadım. İtirâfkom gibi oldu biraz, ama ben o gerçek âşıklığı yaşayabildiğimi inanmıyorum kendimce. Ve o âşıklığı yakalayabilmek için uğraşıyorum; o yüzden ben «bir şeye âşık oldum» diyemedim hiç. Belki de böylece ölüp gideceğim, benim bu en eksik yanım olacak. Ben böyle burnumu sızlata sızlata, gözümden kan yaş yerine kan akıta akıta, yüreğimi dağlaya dağlaya, ciğerimi yara yara, tırnaklarından böyle ter yerine kan damlata damlata âşık olamadım. Bir türlü diyemedim «ben âşıkım» diye. Her ne kadar şeyhim benim üzerimde bu ictihâdı yapsa da «sen âşıksın» diye, her ne kadar Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesindeki öğretim üyeleri bir konferans esnasında, öğretim üyelenilen bir kadının ortaya fırlayıp «teşhîs koyuyorum bu adam âşıktır» deyip «altına da imzâ atarım» böyle bir teşhîsde bulunsa da. Ben kendime «âşıkım» — dua edin de «âşıkım» diyebileceğim bir hâle haledeyim.
Ülkücülükten Sûfîliğe, Muhsin Yazıcıoğlu Hatırası ve Banka-Diyanet Aynı Yer
«Eskiden ülkücüydüm demiştiniz; sizce ülkücülük eskiden olan bir şey mi? Ülkü kelimesinin anlamı amaç, gaye demek ve bence her gencin bu ülküsü olmalı». Eyvallâh. Ben eskiden ülkücüydüm derken teşkilat açısından söyledim; şimdi o teşkilata çalışmıyorum. Ama benim bu noktada az önce söyledim ya, benim ülküm Kur’ân-Sünnet-Vatan-Millet. Benim ülküm Kur’ân-Sünnet-Vatan-Millet.
Hâ ben kendimce bir siyâsî oluşuma aslâ sûfîlikle tanıştıktan sonra kabûl etmedim, kabûl etmeyeceğim de. Bir siyâsî partiye hizmet etmeyi hayâtım boyunca kabûl etmedim. Ülkücülüğümün döneminde de ben MHP’nin çalışanlardan değilim. Ben particileri sevmem; açık konuşayım, parti demek menfaat demektir. Biz kan satarak dernek kira söyledik. Bizim ülkücülüğümüz böyleydi. Atnalı gibi boz kurtu boynumuza yakamıza takıp mafyalık yapmadık biz. Biz Kur’ân ve Sünnete bağlı kalarak fikirlerimizi anlattık.
Benim dernekte yönetim kurulunda olduğum zaman cumâlara gitmek farzdı. O farzı da rahmetli Muhsin Başkân bize öğretti; o farz kıldı bize Cumâ’yı. Biz Cumâ’nın farzını o zaman anladık. Ben rahmetliye — ben şimdi bunu konuşmak istemiyorum — yalvardım parti kurmasın diye. «Başkân yapma» dedim, «kurmasın parti». O bana «Hoca» derdi ya, «Hocam, mecbûruz, kuracaz, böyle istiyor arkadaşlar» dedi. «Allâh yolunuza çikesin» dedim.
Parti menfaat. Menfaat — oysa ülkü direnmek, mücâdele etmek, çile çekmektir; makâma, mevkîye, mansıba, paraya, kadına, dünyâ bir şeylere aldanmamaktır. Şimdi millet, milletvekili olacağım diye sırada ağır konuşacağım, edebsizlik yapmak istemiyorum. Bir şeyde menfaat varsa o menfaat insânları yamultur. Bu dînî hareketin içerisinde de aynıdır. Bir tarîkatın, bir tasavvufun, bir dînî cemâatın içerisine hâ makâm, müdürlük, âmirlik, memurluk girdi mi bozulur orası. Bir yerde milletvekîli, müdürlük, filân cehra atanmak girdi mi bozulur orası. Ümmetin bozulduğu yer burasıdır.
Allâh bizi affetsin. Bir yerde birisi «ben başkân olmalıyım, ben milletvekîli olmalıyım, ben meclise girmeliyim» deniliyorsa bir yerde orada ihlâs ve samîmiyet yoktur. Çünkü İslâm’da makâm istenmez, mevkî istenmez. Seni birisi vazîfeli tayîn ederse, sen geç burada Vâlilik yaparsın — o Vâli olur, evde kimsesiz.
«Mevlâna ait olmadığı söyleyenler var: ‹Ne olursan ol gel› sözü; siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?» Doğru: «Ne olursan ol gel» İranlı bir şâirin adı. «Bakara 286’da ‹ente Mevlânâ fansurnâ ale’lkâmil kâfirin› — sen yüce Mevlâmısın, hakîkati inkâr eden topluma karşı bize yardım et; burada Mevlâmız Yaratan olarak verilmiş; Allâh bizim Mevlâmız iken bir kuluna o sıfatını vermenin hükmü nedir?» Abdülkadir diyorsunuz, Abdurrahman diyorsunuz, Celâl diyorsunuz, Cemâl diyorsunuz; bir kadına «çok güzelsin» diyorsunuz — güzellik sıfatı da Allâh’a et.
Birine «Abdülkadir» dediğimizde zarar mı diyorsunuz? Bunlara takılmayın kardeşler. Hazreti Mevlânâ demek «sevgili insân, sevilen insân, sevdiğimiz insân» — yâni Cenâbı Hak Rahman vereyim; «Abdurrahîm» diyoruz, oldu şimdi «Rahîm olan Allâh’ın kulu» mânâsı değil mi?
«99 ismini belli sayılarda zikrettiğimizde malmülk sâhibi olmak, derece olarak yükselmek, düşmanımızın üzerine sıkıntı vermek gibi hâdiseler gerçekleşebilir mi?» Vay be, otur 99 ismi söyle, hiçbir şey yapmana gerek yok! Böyle bir İslâm anlayışı yok.
«Hocam bir tarîkattan ders aldım, bâzen müsait olmadığımdan dersimi çekemiyorum, çok günâh oluyor mu?» Söz verdin, ahdîni yerine getirmedin — ahdîni yerine getir, helâllaş. «Allâh bir şey yarattı ve o şey Allâh’ı zikretti ve zikredilmek Allâh’ın hoşuna gittiyseydi ve Allâh yaratmaya devam etti; peki o şey zikretmeseydi, Allâh’ı tanıyıp bilmeseydi, Allâh hiçbir şey yaratmaz diyebilir miyiz?» Burada «kıtılsın mücevher» zikir midir diyebiliriz; uzun muhabbet.
Sosyal Medya «On Kişiye Gönder» Eleştirisi, Sakal Sünneti, Tesettürde Peçe
«Mâlûm sosyal medyayı çok kullanıyoruz; dînî içerikli mesajlar ‹on kişiye gönder›…» Hâ var ya bu yâ, yapma yâ! Allâh affetsin yâ, var ya bunu «on kişiye gönder». Bir de işin en garîbi ben bütün sohbetlerde bu saçmalıkları anlatırken bir de bana da göndermiyorlar mı? En büyük dert burası. Normâlde tâbî benim yaklaştık telefonda bin kişi filan kayıtlı; bunun böyle bir yağmur gibi bâzen geliyor. Hâ bir bakıyorum bunu «on kişiye gönder» diyorsun — tamam biz de sarmala gireceğiz.
«Allâhu Teâlâ halkı bir zulmette yarattı, sonra onlara nurundan saçtı; isâbet alan hidâyete erdi, almayan da dalâlette kaldı. Bu hadîsi şerîfte isâbetten kasıt nedir? Neye göre isâbet almıştır?» Bütün insânların isâbet aldığına inanıyorum.
«Sünnet olarak bırakılan sakal aslâ hiçbir zaman kesilemez mi?» Kesilir, sünneti terk etmiş olur — arkası gelecekken. Sünnet, adı üzerinde bir şey böyle yapmak evlâ olan ibâdet olan, bu noktada hayır sevâb olan; bir kimse yapmazsa sevâbından mahrûm kalır, harâm değil.
«Allâh sizi zâtından sakındırır; zât tâlibi olmayınız ancak esmâ-sıfat tâlibi olunuz. Allâh’ı sıfat ve esmâ olarak bilmek nasıl olur — meselâ kudret ismi, kuvvet ismi gibi?» «Bir dönemde ülkemizde ezân Türkçe okunduğu, ezânın anlayabileceğimiz dilde okunması câiz midir?» İbâdet dili bellidir kardeşler; ibâdet dili evrenseldir.
«Affınıza sığınarak benim bir dövmem var ve toplumumuzda günâh ve abdest alamazsın, namâzın kabûl olmaz diyorlar; bilgilendirmenizi sığınmıştırım.» Dövme yaptırmak yanlış, harâm. Bunu bile bile yaparsa bir kimse harâm işlemiş olur. Bunu yapan bir kimse bilmeden yaptıysa, dövmeyi çıkartabilmesi mümkünse, para harcayabilecekse çıkartacak. Çıkaramıyorsa hayâtına devâm edecek — bu ölüm değil sonunda. Abdestini de azıcık ibâdetini de edecek. Cenâbı Hak affede. Herhâlde nereden çıkarıyorlar «abdest alamazsın» diye?
«Cumâ namâzı bayanlara farz mı?» Bir fark mı var? İmân eden erkekler, imân eden kadınlar; oruç tutan erkekler, oruç tutan kadınlar; namâz kılan erkekler, namâz kılan kadınlar. Cumâ herkese farz; iman eden herkese farz, kadınlar da buna dahil. Sonradan İslâm kuvvetlenince, devletini, hükûmetinin askeriyesini kurunca kadınların üzerinden bu zarûret kalktı. Şimdi müslümanların böyle bir devleti mi var? Hukûku mu var?
Hattâ bütün müslümanlar namâzlarını câmilerde kılmalı; Cumâ bilhassa, kadınlar da gitmeli; bayram namâzına kadınlar da gitmeli. Almasın câmiler, dışarılara taşsın, yollara taşsın. Yeniden câmiler yapsınlar; belediye başkânları gidip değil bin kişilik, yetmiş bin kişilik statlar yapacaklarına elli bin kişilik, yetmiş bin kişilik namazgâhlar yapsınlar. Yapsınlar.
Çıkıyorlar milletin huzûruna: «Fenerbahçeliler, elli bin kişilik stat yaptık», «Galatasaraylılar, yetmiş bin kişilik stat yaptık», «ilk Sporlar, kırk bin kişilik stat yaptık». Birisi de çıkıp şunu demiyor: «Ey müslümanlar, ey Cumâ’ya kılanlar, sizin için Cumâlık ve bayramlık yaptık». Yüz bin kişilik yaparsa kıyâmet kopar. Neden? Deccâl amcaları ve abileri onları makâmlarından al aşağı eder.
Siz İslâm ülkesinde elli bin kişilik stat yaparsınız, elli bin kişilik namazgâh yapamazsınız. Elli bin kişilik namazgâh yaptığınız zamân dînî hürriyetiniz var. Şu anda Deccâliyetin müsâade ettiği kadar dînînizi yaşıyorsunuz. Deccâliyet de sizi câmilerde toplanmanızı istemiyor; bayram namâzlarında toplanmanızı istemiyor; Cumâ namâzlarında toplanmanızı istemiyor. Eğer böyle toplanırsanız topyekûn tehlike çanları çalar Washington’da, Beyaz Sarayda, Pekin’de, Londra’da Buckingham Sarayında ve aynı zamanda Moskova’daki saray zadelerin para lobisinin hoşuna gitmez bu.
«İmâm Efendi’nin dediği gibi neden tecâvüz, hırsızlık, dolandırıcılık sürekli artıyor? Misâl Özgecan örneği.» Dindarlık çarpık olduğundan, bir ara dönem var Türkiye’de — 28 Şubat’ın getirdiği ara dönem, 1998’den 2010 yılına kadar, 12-13 yıllık ara dönem var. İmâm-Hatipler’in, Kur’ân Kurslarının bütün hepsinin kapatıldığı karanlık, kaosun hüküm sürdüğü bu ara dönem. Bu ara dönemde yetişen gençlikten uzak durun; onlar tedâviye, eğitime, bilgilendirmeye muhtaçlar. 97-98’de 15 yaşında olan bir kimse meselâ, bu süreç içerisinde dînini öğrenemedi. Âilelerden bunu beklemeyin — yok çünkü âilelerden. Öyle olunca evet tecâvüz de arttı, hırsızlık da arttı.
Unutmayın hiç kimsenin başına bir tâne polis dikemezsiniz; ama herkesin vicdanına bir Allâh korkusu koyabilirsiniz. Siz insânların gönüllerine Allâh korkusu koyamazsanız, siz polis gücüyle o insânları caydıramazsınız suçtan.
«‹Yemininde, ey Muâviye ümmeti, ey Yezîd soysuz, siz bir taraf biz bir taraf› demektedir. Muâviye hakkında ne düşünmeliyiz, hakkında birçok hadîsi şerîf varken?» Biz sahâbeye söylemeyiz, saymayız; Yezîd’i de sevmeyiz. Bu benim kendi nefsimle alâkalı. Ben evet Muâviye Hazreti Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin sahâbesidir — «sahâbem yıldızlar gibidir» demiş. O yüzden susarız, onun sözüne söz koymamak için; ama Yezîd’le bizde hiç bağlanıp bir alâkamız olmaz. Allâh onun hesabını dürecek.
Banka-Diyanet Aynı Yer, Katılım Bankası Eleştirisi ve Kapanış
«Faizde işleyen bankada çalışıp maaş almak haram mı?» Neresi faizde çalışmıyor ki? Diyanet maaşları nereden ediyor? Semâvâttan gelmiyor. Diyânetin maaşı paket halinde gökten gelmiyor. O da bu devletten alıyor. Onun farklı mı? Yâ biz de şöyle bir algı var: «bankada çalışan harâm kazandı, câmide namâz kıldıran helâl kazandı». İkisi de aynı yerde. Bir şey daha — o esnâf, onunki de helâl. Hepsi de aynı. Kaça bildiği yere kadar kaçıyorsun.
Ben de esnâftım, ben Bağ-Kur emeklisiyim. Vergi ödemedin, fâiz öde. Bağ-Kur ödemedin, fâiz öde. Çalışan işçinin sigortasını ödemedin, fâiz öde. Elektrik parasını ödemedin, fâiz öde. Ne farkım kaldı ki beni? Bizi kandırıyorlar. Bir de bir kandırmada — ne? Faizsiz finans kuruluşları. Vay yâ, götür Hacı Babalar parayı oraya. Önüne koymuşlar böyle kaytan bıyıklı gayet temiz: «Hacı Bey hoş geldiniz». Ay sanki Mekke’mediğine geldin. Getir paraları.
«Bu ne?» «Bizde fâiz yok Hacı Efendi.» «Ne var sizde?» dedim. «Sizde ne var? Sen Türkiye Cumhûriyeti İcrâ-İflâs Hukuku’na bağlı değil misin?» «Evet» dedi. «Türkiye Cumhûriyeti Ticaret Kanunu’na bağlı değil misin?» «Evet» dedi. «Türkiye Cumhûriyeti Bankacılık Yasası’na bağlı değil misin?» «Evet» dedi. «Ne farkımız var ki?» dedim yâ. «Ben de aynı şeye bağlayayım».
«Dedim bir: hadi dedim, bana para verin Hanefî içtihâdına göre parayı geri alın». «Nasıl yâni?» dedi. «Ben parayı batırırsam evimi haciz etmeyeceksin; evimi neşâsını haciz etmeyeceksin; makinalarımı haciz etmeyeceksin; satmayacaksın bunları. Bunları teminat veriyor musun?» «Hayır.» «Satacan mı bunları ben ödeyemezsem?» «Evet.» «İslâm satmıyor» dedim. «İslâm Ticâret Hukuku’nda bunları satamazsınız. Adamın arabası özel eşyasıdır, adamın bineği; istersen adamın altında bir trilyonluk araba olsun, satamazsın; bir trilyonluk evi olsun, satamazsın. Nerede var böyle yasa? Yok.»
O yüzden bütün kurumlar fâizde işliyor. Biz fâizde işleyen bir devletin tebasıyız. Bizim bütün her kurumda fâiz var. Her kurumda fâiz var. Diyânette çalışan müftü efendi de fâiz parasından yiyor; hoca efendi de fâiz parasından yiyor. Zâten Diyânette çalışan müftü de hoca da ekstra bir ibâdet işlemiyor; namâz kıldırmak onun için ibâdet değil — vazîfe, memurluk. O noktada vergi dâiresindeki, mâliyede çalışan memurla, Diyânette çalışan câmi namâz kıldıran memurun arasında bir fark yok. Maaş olarak da fark yok, görev olarak da fark yok.
İkisi de devletin görevli elemânı. Diyânette çalışanlara sakın kutsiyet atfetmeyin. Ben atfetmiyorum. Polis arasında ne fark var, Vergi Dâiresinin arasında ne fark var? Bir de o ama bir de şu var: Vergi Dâiresinden bir kimse ölüyor, gitti — adam boşuna öldü vergi dâiresinde. Başka bir yerde ölüyor şehîd oluyor adam.
«Hesâb günü sevaplarımız günâhlarımızdan ağır geldi halde günâhlarımızı çekip mi cennete gireceğiz?» Hayır. Sevaplarınız ağır geldiyse günâhlarınız ondan düşecek; bir fazla sevâb geldi — cennete. «Tesettürde peçe takmak var mıdır?» Hanefîlerde yoktur. Hanefîlerde peçe ancak fitne söz konusu olursa, bir yerde böyle kadınların hiç yüzü görünmüyor orada, senin hanımının yüzü görünürse orada böyle fitne. Orada güvenlik söz konusu değil, hukuk söz konusu değil, derebeylik söz konusu — orada bir erkek kendi kızının veya hanımının yüzünü örtebilir. Güvenlik söz konusu değil ise yoksa Kur’ân’ı kendinde peçe diye bir şey yok.
Bu noktada hakkınızı helâl edin, hızla geçtim, kusura bakmayın. Selâmün aleyküm.
Kaynakça
Konferans: Mustafa Özbağ Efendi — Sakarya Üniversitesi «Anadolu’nun Manevî Direkleri» konuşması. Kaynak video: YouTube — CM9oK-kVsBA
- Hoca Ahmed Yesevî, Dîvânı Hikmet — kopuz ile Türk illerini dolaşma; Hz. Peygamber’in hurma kerâmeti; «yetimlere gönül okşayıcı ol» beyti.
- Arslan Baba menâkıbı — Hz. Peygamber’in rüyâda hurma vermesi.
- Yusuf el-Hamadânî — Nizâmiye Medresesi hocası, Ehli Beyt’e dayanan silsile.
- Ebû Ali Fermâdî — Gazâlî’nin hocası.
- İmâmı Âzam Ebû Hanîfe — Türk asıllı (tartışmalı).
- İmâm Gazâlî, İhyâü Ulûmi’d-Dîn.
- Hacı Bektâşı Velî, Makâlât, Besmele Şerhi, Fâtihâ Şerhi — Arapça eserler, Dört Kapı Kırk Makâm.
- Mevlânâ Celâleddîni Rûmî, Mesnevî-i Şerîf, Fîhi Mâ Fîh, Dîvânı Kebîr.
- Yûnus Emre, Dîvân ve Risâletü’n-Nushiyye — Türkçe ilâhîler.
- Sahîhi Buhârî, Müslim, Tirmizî — Türklerle savaşmama hadîsi; «Allâh için sevenler» hadîsi.
- İmâm Muhammed eş-Şeybânî, Kitâbü’s-Siyer — İslâm Savaş Hukuku 4 ciltlik.
- Eflâkî, Menâkıbu’l-Ârifîn.
- Şâhı Nakşibend Hazretleri — Abdülhâlık Gücdüvânî silsilesi.
- Aziz Mahmûdi Hüdâyî, Tibyânu Vesâili’l-Hakâik — Bayrâmî-Cerrâhî hattı.
- Saltuk Baba, Hacı Bayrâmı Velî, Kaygusuz Abdal, Üftâde Hazretleri — Hôrasân Erlerinin Anadolu/Avrupa serpilmesi.
- Gümüşhânevî Dergâhı, Râmûzu’l-Ehâdîs — râvîleriyle hıfz silsilesi.
- Mehmet Said Kotku Efendi, Esat Coşan Efendi, Cevad Akşit Hoca — Râmûzu’l-Ehâdîs hıfzı.
- Turgut Özal, Necmettin Erbakan — siyâsî konuşmalarda hadîs metni kullanımı.
- Tunuslu hâfız — Hilton/Medîne’de Yûnus ilâhîsi Arapça okuma.
- Bosna Sinanoba Tekkesi — Boşnakça Yûnus ilâhîleri.
- Saraybosna Üniversitesi Güzel Sanatlar Akademisi şeyhi — Ege’den İstanbul’a, Bosna’ya silsile.
- Hz. Hüseyin radıyallâhu anh — Kerbelâ rivâyetleri.
- İmâm Mâtürîdî, İmâm Nesefî — akâid mezhebi.
- Kırşehir Üniversitesi — Vâli-Garnizon Komutanı yemekli tanıştırma.
- 1986 Buhârî baskını (İzmir-Bayındır) ve 28 Şubat sorgu hâtırâları.
- Muhsin Yazıcıoğlu — Cumâ farzının dernek yönetiminde öğretilmesi.
- Nevşehirli Abdullah Gürbüz Efendi — Mustafa Özbağ Efendi’nin şeyhi.
- Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi — «aşıktır teşhisini koyuyorum» konferans hâdisesi.
- İŞİD/PKK eleştirisi — İmâm Muhammed’in Siyer hukukuyla karşılaştırma.
- Kur’ânı Kerîm, Nahl 89 — «kitabı her şeyin açıklayıcısı» âyeti.
Niyâz
Yâ Rabbî! Türklerin Şamanist olmadığını, «Tek tâne Tengri’leri» ile Ehli Beyt’in İslâm anlayışını paslıkla aldıklarını bilen, Hüseynî kolun Orta Asya’ya sığınmasının nuruyla aydınlanan kullarından eyle. Yâ Rabbî! Hoca Ahmed Yesevî’nin kopuz ile dolaştığı Türk illerinin Sünnî-tasavvufî mîrâsını gönlümüze nakşeyle; «Türklerle savaşmayın» hadîsi şerîfinin sırrıyla bizleri âbâd eyle. Yâ Rabbî! Yusuf el-Hamadânî’nin Nizâmiye Medresesinden Hoca Ahmed Yesevî’ye, oradan Abdülhâlık Gücdüvânî ve Şâhı Nakşibend’e uzanan silsileye, sonradan Mevlânâ, Hacı Bektâş, Yûnus, Hacı Bayrâm, Üftâde, Aziz Mahmûdi Hüdâyî’ye akıttığın bereketten bizleri mahrûm etme. Yâ Rabbî! İmâmı Âzam’ın, İmâm Gazâlî’nin, İmâm Muhammed’in İslâm Hukukunu reddedip İŞİD-PKK savaşı çıkaranlardan; sivil katliâmlardan; ibâdethâne bombalamalardan; Hâmâ-Humus katliâmlarından bizleri ve ümmeti muhâfaza eyle. Yâ Rabbî! Hôrasân Erleri’nin Belh kervânı ile Karaman’a, Konya’ya, Karahöyü’ye yerleşmelerinin bereketini bugün Anadolu’da yaşatmayı nasîb eyle. Yâ Rabbî! Yûnus’un Hacı Bektâş’a buğdayhimmet imtihânını anlamayı, Tapduk Emre’nin kapısında kırk yılon sekiz bin âlem bekleme sabrını bizlere ihsan eyle. Yâ Rabbî! Medîne Hilton’unda zikrullâh yaparken Tunuslu hâfızın Arapça Yûnus ilâhîsi okuyuvermesi gibi, dünyâ semâlarında ümmetin birliğini, Bosna Sinanoba Tekkesi’nde Boşnakça okunan Yûnus ilâhîlerinin bereketini bizlere de tat ettir. Yâ Rabbî! Dindarlaşan toplumun dindar yöneticiler çıkaracağına inanmayan «28 Şubat zihniyetinden»; 1998-2010 ara döneminde dînini öğrenememiş gençlikten; «Özgecan örneği» suçlarından; vicdânda Allâh korkusu olmayan toplumdan bizleri kurtar. Yâ Rabbî! «Aşığa ‹çok seviyorum› yeter» değil, «Koş söyle!» emrini gönlümüze nakşeyle. Yâ Rabbî! Annenin gelinin kulağını görme saplantısından, Kadir İnanır repli «yalan mı söylüyorsun» tuzağından bizleri uzak tut; gerçek aşkın «bir dakîkada evlilik» cesâretine erdir. Yâ Rabbî! Mesnevî’yi Kur’ân’ın üzerine değil tefsîr olarak gören, Hazreti Mevlânâ’nın «Ben Kur’ân’ın kuluyum, Muhammed Mustafa’nın yolunun tozuyum» idrâkini taşıyan gönüllerden eyle. Yâ Rabbî! Bektâşîlikte «belden gelmenin» değil «yoldan gelmenin», tarîkatlarda «makâmmansıbpara»nın değil «hizmetedebaşk»ın hüküm sürmesini nasîb eyle. Yâ Rabbî! Muhsin Yazıcıoğlu’nun «Cumâ farzı» öğretisini, partiye girmenin değil «direnme, mücâdele, çile» olan ülküyü bizlere kalblendir. Yâ Rabbî! «Aşık olamadım itirâfı»nın altındaki samîmiyeti gönlümüze yerleştir; lâftaki aşkı değil deryâlara dalan kazın istidâdını ihsân eyle. Yâ Rabbî! Sosyal medya «on kişiye gönder» zincir mesajlarından; ezânın Türkçe okunması saçmalığından; dövme ile abdest haram fetvâsından bizleri uzak tut. Yâ Rabbî! Stadlar yerine elli bin kişilik bayram namazgâhları kuran şehirler ihsân eyle; câmilere taşamayan kalabalıkları yollara, meydanlara döken bayram fecirlerini görmeyi bizlere nasîb eyle. Yâ Rabbî! Banka-Diyanet maaşı, kâtılım bankası ve fâizden geçinmek arasındaki aldatmadan; Hâcî Baba ütüsünden bizleri muhâfaza eyle. Yâ Rabbî! Türklerin ve Anadolu’nun Manevî Dört Direği — Hoca Ahmed Yesevî, Hacı Bektâşı Velî, Hazreti Mevlânâ ve Yûnus Emre — Hazretlerinin mîrâsından her dâim ilhâm alarak yürüyenlerden eyle. Selâmün aleyküm. El-Fâtihâ ma’a salavât.
Ek kaynaklar:
- Kuşeyri, er-Risale, tasavvuf adabı, hal ve makamlar bahisleri.
- Hucviri, Keşfu’l-Mahcub, velayet, mürşidlik ve tasavvufi terbiye bahisleri.
- Sühreverdi, Avarifü’l-Maarif, sohbet, zikir ve şeyh-mürid adabı bahisleri.
- İbn Ataullah el-İskenderi, el-Hikemü’l-Ataiyye, tevhid, teslimiyet ve kalp hikmetleri.
- İmam Gazali, İhya-u Ulumi’d-Din, kalp terbiyesi ve tasavvuf adabı bölümleri.
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, Tevhîd, Nefs, Sünnet, Şeyh, Halife, Muhabbet. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı