Pazar, 14 Haziran 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR
Mustafa Özbağ
İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Üniversite Sohbetleri ·

Kocaeli Üniversitesi — Anadolu’nun Manevî Direkleri

Mustafa Özbağ Efendi'nin Kocaeli Üniversitesi'nde Anadolu'nun mânevî mîrası, velîleri ve tasavvuf üstadları üzerine verdiği konferans.

Kocaeli Üniversitesi tasavvuf sohbetleri serisinin “Anadolu nun Mânevî Direkleri” başlıklı bu konferansında Mustafa Özbağ Efendi; Yûnus Emre, Hacı Bektâş-ı Velî, Mevlânâ ve Anadolu velîlerinin mânevî mîrasını tahlîl eder.


Açılış Takdîmi ve Devlet-Millet Felsefesinin Şahsiyetler Üzerinden Yıpranması

Takdîm konuşması: «Sayın İzmit Belediye Başkan Yardımcım, Tasavvuf Vakfımızın kıymetli başkanları ve temsilcileri, değerli üstâdımız Mustafa Özbağ Beyefendi, çok kıymetli konuklarımız; İzmit Belediyesi, Tasavvuf Vakfı Kocaeli Şubesi ve Kocaeli Üniversitesi’nin iş birliğinde düzenlenmiş olan «Anadolu’nun Manevî Direkleri» konferans ve semâ programımıza hoş geldiniz. Şimdi sizleri daha fazla bekletmeden, Anadolu’nun Manevî Direkleri sohbetini başlatmak üzere Sayın Mustafa Özbağ Bey’cuk Efendiyi kürsüye dâvet ediyorum. Kendisine alkışlarla bir kıymetli sözü verelim. Başkan, herkese hoş geldiniz diyorum.»

Mustafa Özbağ Efendi sözüne başlar: «Yıldan beri önümüzde çatışmalardan birisi şu: mezhep çatışmaları. Bu çatışmalar, insanların elini bir başkasının üzerine dik tutmalarını, geçeceğine olan inançlarını sarsmıştır. Biraz daha gündeme çekildi, biraz daha ülkemin içerisinde kaşınmaya başladı. Manevî dünyamızın huzura açık olmaması ne yapacağımı bilmiyorum; ben dünyada bizi görmek, inşâ edip ederken de devlet ve felsefesi olabilirsiniz. Yok ise milletin bu noktada bir felsefesi yok ise; devlet yüklü, millet de dağılmaya mahkûm.»

Kimler rol alacak? Veysel şahsiyetlerden felsefenin şahsiyetle bitiren bilenleriz; gerçeği var. Bizde her sevgilende bir tarîkat, bir sûfî gerçeği var; bir meşrep, bir mezhep ve tecik içerisinde mezhep ve meşrep var. Bir kimse diyor ki «doğru da, ister bilirseniz, siz hangi atı ister bilirsiniz?» Şöyleyiz, veyâhud din tanımalıdır; değişimin içerisinde kaçınılmaz bir şeydir. Herkes kendince, kendi rengince inanır; kendi rengince inanırken de kendi inanmış olduğu rengi kabûl eder. Kabûl ederken de bir başka doğruyla kendisini bütünleştirmez; o kendi kendisine doğrudur. Elbüyük olan bir kapulardan birisi budur.

Eğer ki kendi doğrunuzu başka bir alana alsanız, bunda bir sıkıntı çıkmayacak. Ama merak edin: insan olur, tamîz alıyan oradan bir meyli olduğundan kendince. O sefer kendi değil, veyâhud da komocan bir yapıda fazla ileriye doğru gittiğimizde bir devletin, bir kavmin değilini kurbundan eline ayetir. Bu toplulukların insanların kendi içlerinde varmıştan böyle devam eden bir handikapları da diyelim biz; bir rengini de, bir çeşitlerini, bir meşreplerini de diyelim biz. Toparlanmak istersek, o yüzden Hacı Bektâşı Velî şu anda Türkiye’de en fazla istismarat (istismar) açık şahsiyetlerden birisidir.

Bizim bir Atatürkümüz var ya, hürsür’ü. Atatürk profiyeti nasıl yıpranmışsa, Atatürk’ün üzerinden nasıl istismar oluyorsa; Hacı Bektâşı Velî Hazretleri’nde de ne yazık ki böyle bir istismar dönüyor. Hacı Bektâşı Velî’nin Şıfâlı’nın bir Hacı Bektâşı Velî’si var (yâni Şîîlerin); Türkiye’de Anadolu yapılanması diye adlandırabileceğimiz Alevîlerin bir Hacı Bektâşı Velî’leri var; Çorum Alevîleriyle Yıl’ın Alevîlerin ayrı ayrı Hacı Bektâşı Velîleri var. Buradan baktığınızda bir çok Hacı Bektâşı Velî‘yi bekleyebilirsiniz.

Nasıl sağlamadıyacığız diyelim; elimizde kabûl edilebileceğinde, onun hakkında eserler var. Hazreti Mevlânâ’yı konuşurken, bizlerin elinde yazılı bir eseri var: Mesnevî; bizde Fîhi Mâ Fîh var, bizim evimizde Dîvânı Kebîr var. Biz bunlara bakarak Hazreti Mevlânâ Celâleddîni Rûmî Hazretlerinin ne olduğunu, veya da başka bir cepheden baktığınızda ne olmadığını görürüz.


Hacı Bektâş’ın Hayât Kaynakları, Nîşâbur’dan Yola Çıkışı ve İki Dilde Eserleri

«Ben Kur’ân’ın kuluyum, Mustafa’nın yoluyum; tuzunu da yiyenlerden, sözden de söyleyenden de râzıyım» dediği zaman Hazreti Mevlânâ Celâleddîni Rûmî Hazretlerini farklı bir yere oturtmak mümkün değil. Sıra kendine Hacı Bektâş ve laz etlerine, alaçlara — Hazreti Mevlânâ’ya nazaran sonradan Anıl Cüneyd geldi. Kendisi Hôrasân Erdi dediğimiz Hôrasân Erleri’nden, Nîşâbur’dan yola çıkmıştır. Anıl o daha büyük bir şekilde yaşça; Hazreti Mevlânâ 7 yaşında yola çıkmış, o daha büyük. Çünkü bâzı rivâyetlerde, bâzı kerametrivâyetler var; oradan Hacı Bektâş «Hacı, derdiyi» söylüyor. Tabii bâzı rivâyetlerde böyle uşmaz da ilk olan yok; onun parantezinde kendince.

Şimdi bâzı rivâyetlerde çorba, bâzı rivâyetlerde böyle bir kişiydi — böyle bir şey canı ister. Tabii bu o zaman içinde şeyh böyle bir şey canı isteyince, Arafât’ta Mevlânâ çıkar. Ve o şeyhinin yemiş olduğu yemeği konusunda böyle menâkıb şeklinde Hacı oğluna dâir rivâyetler var. Ama yolculuk sonra Nîşâbur’dan başlar. Ve yaklaşık 10 târîh tam net değil; netlik yok. Manide de 3 aşağı 5 yukarı netlik yok. Tabii ben bu tip zaten şartlarda bir zor olduğunu söyleyebilirim. Bunlar bizim çok önemli, oğlunun önemli; 3 aşağı 5 yukarı târîhler sürekli olabilir, bunda bir sıkıntı yok.

Tabii sonuçta asıl adı İbrâhim, Musâ ona «Bektâş» demiş. Bektâş ismidir; Bektâş, ender kaslananı hemen değil. Ve normalde annesi babamdan Nîşâbur’dan dönen bir şey. İlk derkattaki yetişme, derkadanın yanında harem denilen şeyhler tekkelerde duruyorlar. Bu sefer de çocukları da tekke edebi azab erkânı içerisinde yetiştirilince, normalde Hacı Bektâşı Velî Hazretlerinin annesi şeyhin (eğitimli) bir kimsesidir; ama aynı zamanda da babası da Nîşâbur’un endizatlarından birisidir. Böyle olunca, Bektâşı Velî tedrîs etmiş gibi kendisi de iki dilde eser vermiştir: iki dilde, iki dilde eser yazmıştır.

O da Makâlât’ı Arapça yazdırmış. En terâsında, en terâsında kitabı; Berestesi (Pîri Türkist) diye farklı bir eseri var. Bektâşı Velî Hazretleri bir kapan geçmiş, hesabı almış. Sıra insanı gibi konuşuyorsa ve iki bin sayfa üzerinde eserler yazıyorsa, o zaman o dile hâkim demek ki yazıyor. Bugün önlüğün bir kimsenin oturup, İngilizce bir üç yüz sayfalık eser yazılamaması, yüz sayfalık bir eser yazılamaması gibi. Şimdi İngilizce hiçbir kaynağına bakmadan bir kimse yüz sayfalık dînî bir eser yazıyorsa, o dile hâkim olması lâzım. Veya ehli sayfalık dînî bir risâle yazıyorsa, hiçbir dil kitabına tanışmadan, o kimse iyi bir — o dile hâkim bir kimse diyebiliriz.

Bu yüzden Hacı Bektâşı Velî Hazretlerini tanımak ve tanımlama açısından biz önce eserlerine bakıyoruz: Makâlât’ı (Arapça), Kitâbu’l-Hayy, Sıyâs-âsiye (Şâfîye?) — sûfîlerde şâkât yapmak gerektikçe, derviş bu söylenen bir cezbeyle kendilerinden geçtiklerinde veya da kendilerince kalblerine gelen ilmî diyebiliriz. Bir de Şâfîyesi var. Ona normalde baktığımızda bunların hepsinde yazılabilecek ilmî kabiliyete sâhip biri. Tabii normalde bir de atfedilen eserler var. Bu normalde, bunu Hacı Bektâşı Velî’ye âit olan, ona âit olmayan üzerinde tartışması olan ve işin bu konuda makaleler vermiş araştırma Makâlât üzerinde ve Hacı Bektâşı Velî müddesi üzerinde teknik bir şekilde araştırma yapmış ilim ehli vardır.


Eserlerinin Tartışılması, Cüneydi Bağdâdî Silsilesi ve Ehli Beyt’e Dayanma

Profesör Esat Coşan Hoca Efendi‘nin doktora tezi olarak, bu noktada güzel bir araştırması ve eseri vardır; bulabilirseniz, alabilirseniz, kitaplarını da bulunmasını isterim. Bunun yanında, kendilerince bugün yapmış olduğu tezbikleri kendilerini görmek olarak — biranet üç dört tane pusuver bu konuda çalışma yaptırmış; onları da bulunda gerekli bilgileri alabilirsiniz. Tabii Hacı Bektâşı Velî Hazretleri aynı zamanda, CCB (Çevre Çevre Bilinmesi) noktasında Ehli Beyt’e dayanan bir Çevre Çevre Bilinmesi’ye vermiyor.

Taş’a velî Hazretlerinin zâten yaklaşık bütün ehli tarîkatın, dünyânın müslüman İslâmî ehli tarîkatın en önemli noktalarından birisi, hepsinin de silsilelerinin geçmiş cedlerinin ec’lâflarını Ehli Beyt’e dayandırması; yâni Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerine dayandırması’dır. Bu sûfîler için çok önemli bir noktadır. Sûfîler bunu çok önemserler kendi içlerinde; kendi yollarının bu mânâda Ehli Beyt’e dayanması, Ehli Beyt’e ec’lâtın bağlandırılması çok önemlidir.

Eğer Ehli Beyt’e dayanmıyorsa, Ehli Beyt’e değildir. Sûfîler şuna inanırlar: «Etrâfa böyle bir şey saçar, ama sonunda kalkarak kül bırakıyorsun. Sonu yoktur.» Sûfîler öyle inanırlar. İstersem de 1400 yıldan beri böyle zaman harâbeyi yanan İslâm dünyasında belki üçüç ülke onlar olmuştur. Bir zaman sonra o sürmüş, değerini kaybetmiş — müddesitleri (taraftarları) kanmış olarak çıkar. Ama kendi zamânında, kendi dönemindeyken Ehli Beyt’e taht sanki çok en çok, en büyüğü, en güzeli, en hüsâm doğru’m gibi ağladılar. Ne rekâbet olmuştur — bir tânem. Ama sûfîlik böyle bir yol değildir; hatta sûfîlik bu anlamda Hz. Âdem aleyhisselâm’dan itibâren gelen bir yol olarak alındı.

Muhakkak her peygamberin kendi zamânında, kendi dâiresinde yerinden şekline, yeniden tâzelenip, yeniden kendisine bir yol bulur ve devâm eder. Bu yüzden sûfîlik Âdem aleyhisselâm’la berâber var olarak bitirildi; böyle inanılır. İşte Hacı Bektâş bile (Hacı Bektâş bile) adetlerinin de bu noktada kendi silsilesi, yolu; ta işte Hazreti Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimize şey olarak dayanır: fizikî yol olarak babasının babası, babasının babası — soy yoluyla; ama mânevî eğitimi de oya değerlendirir. Mânevî eğitimi de Lokmânı Perende’den, Hoca Ahmed Yesevî’ye gider; yine geçen sohbetteki gibi dayandık yine Hoca Ahmed Yesevî’ye gider.

Hoca Ahmed Yesevî’yi bu manada Âdem’den olaya gelen bütün erenleri, birbirinin şeyhleri, bir kısmının direkt şeyh, bir kısmının şeyhinin şeyhi, şeyhinin şeyhinin şeyhidir. Hepsi de hemen hemen Ahmed Yesevî’ye dayanır. Ahmed Yesevî de zâten Türklerin o uçuşunda öğretimde en önemli ilmî kaynaklarından biri’dir. Ve normalde Hoca Ahmed Yesevî’den Hasan Senceli, Rûhmettin Cürcanet Eri, Muhammed Ayye, Altında Ahsîdi tayini meşhidî, böyle tamâm eder, yukarı doğru. Ahmed Yesevî’den sonra Hoca Bektâş bile anlattı: Lokmânı Perende, Hoca Bektâş bile haddetlerinin bu noktada öyle Lokmânı Perende’nin halîfesi de onunla; Lokmânı Perende’nin de yetiştirdiği Hoca Bektâş’ı bile (Bektâşı bile Hazretlerinde) — Anadolu diye geldiğinde…


Anadolu’daki Baba Resul İsyanları ve Yalancı Mehdîlik

Anadolu’nun kuraklıklardan hep güneşli olmuş — böyle gittikçe özür dilerim. Meselâ Baba Resul isyanı: Allâh için bir kimse çıkar, kendisinin Resûl olduğunu iddiâ edenler var ya — bunlar yeni değil. Bu topraklar, mâlûm topraklar; sabâhın kalkan birisi kendisini Resûl tâyin edebiliyor. Ya sabâhın kalkıyor, birisi «ben mehdîyim» diyor. Topraklarda yaşıyoruz biz.

Hatta Cemil’i anlatıyorum şimdi: «Diyorum birisi var, taktığı bana, ‹İstihar taktı› diyorum, şu an 35-40, şimdi kabûl etti. Sen tasdîk edersen diyorum, ben de mehdîliğimi îlân edeceğim. Sen tasdîk etmedin, n’andolu, ben mehdîliğimi îlân edemiyorum.» Bir tâne de Amerika’da mehdîmiz var; mehdîmiz de var, İstanbul’da. İsa nerededir? İstanbul’dan cevâb geldi: «İsâ kendinde, İstanbul’da. İstanbul sokaklarında kedinden ablatsın dolaşıyor ki ben mehdî çıkınca İsâ’nın da çıkması lâzım.» Ardağ’dan da dedim ki, «İsa’ların nerede?» Oradan cevâb geldi bana, dediler ki «İsâ kendinde değil, İstanbul’da dolaşıyor.» Nebî var, nerede? Şey der, Amerika’da. Mehdî var, nerede? İstanbul’da. İsâ da İstanbul sokaklarında — İsâ aleyhisselâm da İstanbul sokaklarında habersiz dolaşıyor.

Ve bir sürü zâten Bülsut (mübalağ) içeren cımcımız var; bir sürü de ordan sonra kendi kıymetinden dolayı âlemin yaşatıldığı zâtlarımız da var. Ve hocalarımız âlemlerimiz zâten bir do; bunlar eksik değil. Ve hepsi de diyorsunuz ki, «Ben Onu dedim ya, herkes çok hayırlı». Aynı şey Hacı Bektâşı Velî Hazretleri zamânında da yaşandı: Anadolu’da, Erzurum, Sivas — bu bölgede biraz daha yorulduk; Tokat bu tarafa doğru, Baba İshak, Baba Resul isyanları var.

Tabii Baba Resul öldürüldükten sonra Baba İshak devâm ediyor. Baba Resul kendisine Resul olduğunu kabûl ettiriyor; Resul olduğunu inanıyor mu etrafında günlerde? Evet, yuva o Resul köyleri basıyorlar. E köyleri basınca, kadınlar onların eğer Resullüğünü kabûl etmezlerse câriye oluyor. Siz şimdi bir yerlerde daha atılı buluncanız zâten. Kadınlar onların Resullüğünü kabûl etmezse, câriye; erkekler de öldürülüyor. Siz istediğiniz kadar berâber yarmamada nasıl var değil. Onların Resullüğünü kabûl etmiyorsanız, kâfir oluyorsunuz. Böylece câhilî hükmüne geçiyorsunuz. Sizi esir alıyorlar. Işıkta orta namuda. Müslüman kadınlar câriyeleştiriliyor mu? Evet, eğer siz kabûl etmezseniz, işi: müslüman kadınların kendilerini câriyeleştiriliyor. Kabûl edersen zâten yine âilemden câriyeleştiriliyor mu, koca gibi değişen bir şey yok. Daha da orta sıyıldırıyor zâten. Sepertli yok. Kabûl edenler müslüman; kabûl ettiğinde câhilî. Evet.

Ve Selçuklu ilk defâ Bizans’a yardım istiyor. Bizans’a yardım için bakıyor, kendi tâvizi şehirlerine tehdit ediyor ki, bu İshak isyanının bastırılması lâzım. Selçuklu’yla, Bizans’ın ortak olup, bu kendisinin Resûlü iddiâ eden Resûl-İslak ile savaşıyorlar. Baba Resul yakalanıyor, idâm ediyorlar. İdâm edildikten sonra kardeşi Baba İlyas çıkıyor. İlyas diyor ki, «öyle dedi ya, yerinden indirecek yok; göğe kaldır.» Göğe kaldırıldı, yerinden indirecek (yok). Baba İlyas, birinci savaş devâm ediyor. Ve bizim politikamız, pîrimiz, fütüvvetler şüpheli Hazretleriyle, kendi aşiretiyle berâber, normalde işte Mekke, Medîne; ardından Şâm’a bak derken, Erzurum’un üzerinden mâsivâları oluyor, Erzurum’un oluyor.


Hacı Bektâş’ın Yerleşimi, Kadıncık Ana ve Bektâşîliğin Abdal Musa İle Kurumsallaşması

Bir rivâyete göre Bahşit Paşa der ki, hemen hemen Osmanlı’nın başlangıcındaki, böyle Selçuklu’nın bitişinde, Kayseri’de mektûb olan ilk târîhçilerden Anadolu’nun, o der ki kendince bu esnâda Hacı Bektâşı Velî Hazretlerinin kardeşi Baba İshak isyanlarına katılmak için o ev katıldı ve Sivas’ta öldürdüler. Ama sonradan dolaştırılmış olan Bektâş’ın kaynakları der ki, «Mekke, Sivas’ta şehîd edildi.»

Bu olaydan sonra yerleşir, yerleşir; etrafındaki bir damat, yasında eğitim vermeye başladı. Ve gelin, gidin, devâm eder, derrak devâm eder. Bir rivâyet var, evlendiği rivâyet ediliyor; bâzıları evlenmediği diyenler. Dâirede dernağın îmânı kurulu; Eşir Ona Yapayım, hizmet ederken bir gün durdukana, bunu kanayınca o kanın da şey gibi durdukana diye bana gitmesin, kanı da içer, bu Bektâş’ın renkli vellerine geçer. Bu renkli veller kapatedilir, edilmez, bu farklı bir şey. O kanayınca, o kanı içince de o «vettahşin enkür bedeline göre iki tâne onun çocuğu olur ona». O kadının da o güne kadar çocuğu olmamıştır.

Kanın içindir çocuğu olur; kanın içindir çocuğu olunca bir kermen olarak gördüğün ve bir kız giderler ki; o böyle bir bunun onun sonu yoluduk buradan geldi, çocukları da bunun altında tamam; ondan sonra altından, altlarla olsa yetişir. Bir kısım rivâyetçiler giderler ki evlendi; böyle iki tâne çocuğu oldu, çocuktan ve isimleri bu, bu çocuğu olanların normalde iddiâ edenler de Çelebî yolundan giderler. Böylece Hacı Ekberç ve Heli Hazretleri burada normalde anılır; bu bir geyini vermeye başlar. Bu normalde bekâr öldüğünü söyleyenler iki ayda; meşrep olarak Bâbâgân kolu. Hacı Ekberç ve Heli Hazretlerinin bekâr öldüğü de yine yok; Çelebî ise o tam Kadıncık Ana ile evlendirdik, sonra o Kadıncık Ana’dan kurtulduğu bir çocuğa, iki tâne çocuğunu devâm ettik.

Tabii normalde Bektâşîlik der dânı belki de göreceğimiz kimse adlanmasak — normalde o el dönemdesi der dânı teknik olarak kuran noktada, der dânın derinleştiren, obunlaştıran, şu anda da Türkiye’de Bektâşîlik Hazretinin Abdal Musa anılır. Çünkü normalde aldumdan Bektâşîlik der dânı Abdal Musa zamânında gerişir, gerişir; ve Abdal Musa’nın yetiştirdiği çoğalır bundan sonra da zâten. Osmanlı’yı kurdu — Osmanlı’yı kurdu kendinde Abdal Musa; Osmanlı’nın da Türkiye’de de onunla beraber kazançıkar. Abdal Musa aynı zamanda da gâzîdir, gâzî ünvânlıdır; ve normalde bu noktada gâzî ünvânını aldıktan sonra Osmanlı’yla Hacı Bektâşı Velî Hazretlerinin bitleri açısında bir liteli başlar; ve bu bir liteli devâm eder.

Osmanlı’nın fethettiği Bektâşîlik der’liği’yle Mevlevîlik kurulup ve her ikisinde dogan’ı var; bu kadarına devâm ederler. Bektâş, Haddi Bektâş, Bilâh etrafı herkesi dört kapı makâm üzerine oturtur. Bunu da canınız sıkılmadıysa, Hazreti Mehmed Cennet’in lümusa geçmeden kısaca bunları bahsedelim. Dört kapı: Şeriât, Tarîkat, Mârifet ve Hakîkat’tır. Bu, onun da bu noktada on makâma baktıkça geçmeyen bir kimse tam insân olamaz. Bu kırk makâm tâkimda da geçer; yeniden geçilmesi olarak alabiliriz bunu. Hacı Bektâşı Velî Hazretlerinin de Makâlât’ında dört kapı ehemmiyet’enen tarîfler birbirlerine çok benzerler.


Şeriât Kapısının On Makâmı ve Tarîkat Kapısının On Makâmı

Birinci kapı: Şeriât. On makâmı vardır. Birincisi: îmânın altı şartına inanmaktır. Bunları şimdi böyle kısa kısa geçeyim; bunlar bir aklımızın bir tavrında kalsın, karşımdaki Bektâşîlerle, karşımdaki ülkemizdeki veya ülkemizin dışındaki Bektâşîlik ile anlatılan kitaplardaki Bektâşîlin arasındaki farkı böredir. İkincisi: ilim öğrenmek değil de sâhip olmaktır. Üçüncüsü: İslâm’ın beş şartını ibâdet eder; İslâm’ın beş şartını ibâdet etmez, o noktada şer yap makâmından bitirebilir. Dördüncüsü: helâl kazanç, yemek ve fâidesi olan haram’dan uzak olmak. Beşincisi: nikâh kıyarak evlenmektir — dikkat edin, nikâh kıyarak evlenmek; nikâhsız evlenmek değil. Altıncısı: hayızlı kadına yaklaşmamaktır. Yedincisi: el üçünle perkemâ (Ehli Sünnet ve cemâat’ın) yetkilerin üzerinde olmaktır.

Sekizinci: merhamet ve şefkatle olmaktır. Dokuzuncusu: temizliğe dikkat etmek, kusur ve abdeste devâm etmek. Bu, şefkat kapının on makâmı evirdilmiş ne, Mülkert: yâni takıldırma ve evletmek‘tir.

İkinci kapı: Tarîkat kapısıdır, onun da on makâmı vardır. Birincisi: bir kirlen, el alma ve tövbe etmek. Birin önünde, alevî cebimde, birin önünde geçip, herkese tövbe eder ya — bu tarîkatın birinci makâmıdır. Bir kâmil kişinin önünde el alma, onun önünde tövbe etmiş günahlarına bir daha günah işlemini ve evlemektir. İkincisi: bilim sâhibi sayetlerine eksiklitip sorunun önçü olarak almıştır. Üçüncüsü: saç kestirmek ve tarîkat elbisesi giyinmek. Buna öncelerde tarîkat uşağı kuşanmak, tarîkat hırkası giyinme, tarîkat ciscesi denirdi; öncelerde tarîkat atat’ı (atası) bu yapılıyordu.

Bu kimse şefâat makâmlarını geçti, tarîkat makâmlarından da birinci, ilgince geldiğinde, üçüncüsü de saçını kestirir, kokular. Ardından dacazca bak kapasını kestirir. Patistatik gibi, kaçtâ günâhdan daha olmuştur ya; saçlarını keser ya; herkes bir tarîkat erbâbı da, bir böyle makâm atladığında böyle bir kendince tarîkat erbâbınca böyle bir eşit geçirdiğinde saç kesilirdi. Dördüncüsü: nefsi ile mücâdele etmek. Beşincisi: dikkat edin, insânlara hizmet etmek. Tarîkatın on makâmından beşincisi, insânlara hizmet etmektir. «Sizin en hayırlısı, fazla fâidesi dokunanlarınızdır» hadîsi şerîfine tâbî olmak. Altıncısı: Allâh’tan korkmak, sakın var. Henüfe bir yerine getirmek; haramdan uzak tutmak kendini. Yedincisi: Allâh’ın rahmetini ummak.

Sekizincisi: seccâde, tesbîh, iğne ve makas taşımak. Bunlar ne? Bunlar sünneti Resûlullâh‘tır. Her şeyden ibret almak okuydu. Dokuzuncusu: makâm sâhibi, cemâat sâhibi nasîhatçi ve muhabbet ehli olmak. Onuncusu: aşkla, şevk ve safâ ile fakîreliği tercîh edip, kazancı, iğneyi ve fakîre hizmette harcamak.


Mârifet ve Hakîkat Kapılarının On Makâmları, Yûnus Emre’nin Hayâtı

Üçüncü kapı: Mârifet kapısı. Birincisi: Allâh için sevmek ve Allâh için buğz etmek. İkincisi: Allâh korkusu ve günahlardan sakınmak. Üçüncüsü: zikre, tefekküre devâm etmek; az yemek, az uyumak, az konuşmak. Dördüncüsü: sabır ve kanaat ehli olmak. Beşincisi: hayâ sâhibi olup utanmak. Altıncısı: cömert olmak. Yedincisi: ilime ve âlime değer vermek. Sekizincisi: miskinliği beni seversen, kendini övmemek, kendini metetmemek, övde bulunmamak değil; miskinliği — orteoğlu terk etmesini bir anda geride durmak.

Dokuzuncusu: kendinden geçmiş, hiç olmaya çalışmak. Onuncusu: Ehhimâket olmak — yâni ehli kemâl, kemâlât sâhibi olmak.

Dördüncü kapı: Hakîkat kapısı. Olmak ama bir tevâbı (mütevâzı) olarak toprak gibi olmak. İkincisi: yetmiş iki milleti ayıplamamak. Hakîkat kapısında olan 70 iletini yapacak, ayıplamayacak; her rengi, kendini de kabûl edecek. Üçüncüsü: herkes elinden gelen yardımı yapmak. Dördüncüsü: herkesi kendinden emin edecek; yaratılan mâhrı sizden emin olsun. Beşincisi: mülkü Allâh’a teslîm ederek, O’nun Resûlüne uymak. Altıncısı: sevgi, sülûku tamamlamış olmak. Yedincisi: sırrı, hikmeti ve eşyâyı kavramak. Sekizincisi: sohbetlerde, hakîkat sırlarını insânlara söylemek. Dokuzuncusu: münâcât ve evrâdı eskâra devâm etmek. Onuncusu: Allâh’ın isteğine râzı olmak, her şeyin olmasını bilerek teslîm olmak.

Bu dört makâm, dört kapı aşan bir sûfî, kâmî bir kimse olur. Ve biz ona insânı kâmil dururuz. Allâh tüm bizi bu insânı kâmillerden eylesin inşâallâh. Tabii Anadolu’ya, bu noktada ışık saçan en önemli zâtlardan üçüncüsü, bizim tuttuğumuz, kondili tuttuğumuz: Yûnus Emre. Yûnus Emre eserlerini Arapça ve Türkçe vermiş — ama şiirlerinin bütünü Türkçedir. İçinde kendi anladığı hakîkati Türkçe olarak anlatmaya çalışmıştır. Şiirler yaklaşık 13. yüzyıl; Yûnus Emre’nin ilk yarınında, normalde 1240’lar civarında doğumun tahmini, ölümü de 1320’ler, 10 dereler. Tabii târîhinden sonra yaş itibâriyle Hacı Bektâşı Velî Hazretleriyle görüşmüş.

Bir rivâyet, Hazreti Mevlânâ Celâleddîni Rûmî Hazretleriyle görüşmüş. Görüştüğüne dâir rivâyetler var. Ama Hacı Bektâşı Velî Hazretleriyle görüştü — çünkü kendi şiirlerinde de bunu bahsediyor. Normalde Yûnus’un hayât hikâyesi, tanrı anlamıyla bir bilinmez hayât hikâyesidir. Yûnus’un yaşamadığına dâir söyleyenler de var. «Nasıl yaşamadı?» Ama böyle bir âşıklık mesleği — bu âşıklık mesleğinin katkıda bulunduğunu. Herkes bütün tekkelerde, «bir Yûnus olduğunu» söyleyip iddiâ edenler de var. Çünkü çok gizemli bir kimse: gitmedi, gezmedi, dergâhta tekkede kalmamış. Benim bir tekkesi yok, benim bir dergâh yok. Hacı Bektâşı Velî Hazretlerinin benim bir dergâhı ve tekkesi var; Hazreti Mevlânâ Celâleddîni Rûmî Hazretlerinin benim bir tekkesi ve dergâhı var. Ama Yûnus’un hayâtı: «Benim bir tekkesi yok!»

Doğduğu yer dahi tartışmalı. Tabii eski şehirler şu anda Yûnus Emre’yi iyice sahiplenmiş vaziyette de; ama Konya taraflarında doğduğuna dâir, veya da işte Karaman taraflarında doğduğuna dâir, ki bu atlamamkılar bende daha uygun gibi. Normalde henüz daha keşşik (Keşik) çanlılar oradan, daldan daldan dolanıyor mu şimdi gibi oldu; ama Keşik çanlı’da çünkü Hacı Bektâşı Velî Hazretlerine gidiyor. Kıtlık var, bu kıtlıkta herkes sıkıntı çekiyor. Hacı Bektâşı Velî, Yûnus Emre ile annesi peşik çocukları var. Bunlar aşırı tam bir halde yoklukta sıkıntı yaşıyorlar; ve bir gün annesi diyor ki: «Ey ada hanım, gitsen de hadimekte şöyle bir yer, biz de biraz mumu dayasana, çok cömert misin diyor; gelenleri yeni kapısından geri çevirmezmiş.»


Yûnus’un Hacı Bektâş’a Gidişi, Buğday-Himmet Tercîhi ve Tapduk’a Yöneliş

Tabii Yûnus düşünüyor yola. Yûnus yola düşünce — şimdi eski der dambada tek kemerde misâfirlik üç gündür hadîsi mübâreke gibi ince, gelen kimse üç gün misâfir ediyordu; «abla edersen» genel bir duâyla üç gün misâfir edilirdi. Bu, herkes oraya gelir; der dânın çok özür dilerim, tamâmı vardır, yeri vardır, uzun tuvâleti vardır, yatacak yeri vardır, misâfirhâneleri vardır, sohbet yerleri vardır, zikir hâneleri vardır, çile hâneleri vardır. Der dambâ bir eğitim yeri gibidir; gelen dervîşler, normal dervîşler, eğer orada kalan var ise kalanlar için de ayrı atletler, onlara var, onlar devamlı kalırlar, devamlı hizmet edenler vardır, çileye girenler vardır; dergâhın içerisinde çileye girenler için, çile hâneleri vardır. Çilesini bitirenler, dergâhta hizmete devâm eder, tekrar sohbet olurlar, dergâh evlendirir, onları evlendirdikten sonra da dergâhın yakın bir yerine, veya da eğitimini tamamlamış olanları, dergâhın bel diye vazîfeli olarak atanlara — dergâhın tek bir adamı böyle çalışıyor.

O yüzden Bacım Etnaş Beli (Hacı Bektâş Velî) Hazretlerine gelir, üç gün misâfir edilir; üç gün misâfir edildikten sonra huzûra çıkartılır. Zâten birinci gün dinlenir, mayonez yapar; genelde misâfirhâneler öyledir der dambâ tek yerlerle. İnşâallâh biz de burada da bir Karabaş-ı Velî tekkesi var; tabii etrafımdaki müştemilâtık yıkılmış; biz şimdi bu eski gereği bugüne taşımak amacıyla uğraşıyoruz. Eğer bu ele yapabilirsek inşâallâh yapacağız; Allâh’tan bir şey gelmezse.

Ve bu o dönemde devâm eder. Yûnus Emre orada oturur; birinci gün geçer, ikinci günde zikirden sonra sohbete katılır; üç gün huzûra çıkartılmaz. Dinlenir, gelir, içirilir; ikinci veya üçüncü gün huzûra konuşması gerektirir. Üçüncü gün çıkartılır; bir rivâyete erkek bir rivâyet: «Annemin selâmı var» deyince annesinin Hacı Bektâş Velî Hazretlerine mürîd olduğu bir rivâyet. Çünkü mümkün çok farklı bir şekilde Hacı Bektâş Velî Hazretlerine oğlunu — demek ki annesi Yûnus’u, bu ben kendim resim tamamlıyım — Hacı Bektâş Velî Hazretlerine böyle dedir: «Annemin selâmı var, burada istedir.»

Bektâş Velî Hazretleri der ki: «Eyvallâh, burada ister sen, inmek ister sen». Yûnus kendince düşünür, der ki: «Evde çocuk aç, hanım aç, kutay aç». Bektâş Velî Hazretleri ikinci dedir: «Ey Yûnus, sana ister sen der; tâlîb tanesi için, on inmek verir». İkincide tekrar sorar. Mededab işte; bir rivâyetten üç iler buğday istedir. Tabii Hacı Bektâş Velî Hazretleri böyle bir yiyeceği — kadar bunda ya — ve ona çıkan tüttükten sonra bir rivâyetten aklına gelir: «Beni geri dön Efendim». Bir rivâyetten annesi giriyor. Bir rivâyetten annesinden, Hacı Bektâş Velî Hazretlerinin «O Tapduk Emre’ye gitmesi gerekir» der, huzur ve dâire almasın. Tabii ama hürmüşlere bakmasın; bir şey söyleyip, ısrâr etmezler diye edebilebilirsin.

Ve tabii bir Tapduk Emre‘ye bulursun. Tapduk «18 olan» ciye edilir. «Demek ki olsun da, Yûnus’a emredilir.» Tapduk’unda, onun kapısında, hüsr oğun. «Nasıl onun arasında kulluğu olmuş?» «Kulluğa erdin. Şimdi mi gördün?» «Kulluk ve manasını yaşadık». «Manasını dik oğlum.» «Kulluk olduk». «O ahbeyi bu — aslında kulluğu öğrendik. Neymiş gördük, anladık.» Yûnus, miskinçiydi; aslında pişti. İlâhî aşka düşmüştü. Her pişer, ilâhî aşka düşer. Her ilâhî aşka düşer, yâne pışayana, yâne pışayana, yâne pışayana.


«Ben Yürürüm Yâne Yâne», Sandviç Aşkı Eleştirisi ve Yûnus’un Mânevî Bilgi Tercîhi

«Ve ben yürürüm yâne yâne. Ne bir kâne, ne akîde, ne bir vâne.» Bizim toplumumuzda gençlerimizin yaşadığı bir sandviç yiyip bir kaçtıdık aşkı: lütfen bu Yûnus aşkıyla karıştırmayın, ricâ ederim. Bir sandviç yiyin, bir sandviç bir ay var — iti, bitti, aşkı bitti. Kolumla almayın, vahşize’lardan! Bu sefer o gazlı içeceklerle berâber bir sandviç yiyip bir daim sürmüyor.

Yûnus kendince zâhirî ilimlerden fazla kendisini manevî ilimlere bırakır. Kendisi zâhirî ilimlere hâkim bir kimsedir. Sakın zâhirî ilimlere görmeyin; ama kendince kendisini keşfîlâş ve lâset ilmine — yâ mîce okumakta diyerek, asıl im’î rûhânî bir kimsenin: «Tek de olacım, kendini pişirmenin akabette bir kimsedir, kendini bileceğini söyler» ve onun sonucunda da der ki: «Vallan pâlâhını buldur, kovanım yağma olsa. Kendini bilen kimse vallan pâlâhını buldur, vallan pâlâhını yama eder.»

«Hak’tan gelen şerbeti, içtik elhamdülillâh. Şôvdert denizini geçtik elhamdülillâh.» Bakalım, bunun hepsi de sevsülüptür (sülûktur). «Kuru iken yaş olduk, kuş olduk, içtik elhamdülillâh. Girdik, pınar olduk, ırmak, oldu olduk; artık denize dağıttık. Tapduk’un kapısında içtik elhamdülillâh». Yûnus, böylece bir güvay, bir de yakın bir şey; bunların bir kısmı kayıtlıdır. Tabii bu şerîata aykırı kırıldı, başta ırma, balıklar okutardı. Kesinlikle yakmıştık; ödekî melekler okuduk. Ama son kıp, dervîş Yûnus’u evliymiş söylemedik. İstiklâya çeken ama sonsuz gider olduk.

«Kimsenin kendisini bilebilmesi için bir aynaya ihtiyâcı vardır». Şimdi altına gittiklerine bak. Mâviye çalış; neler çok kuyum abi gider mi gitmez. Bahsetmeyeyim gidersem çıkamayız; çıkmaz yâni. O örtü olmamıştır. Şimdi takınca da mantilin yakasını uymamıştır. Bir tek mantı ördüğü zâten ya, açılırsa o da onu uymamıştır. Onu da değiştirir. Bir aynaya gerek yok. Baktığımız bu kisik olarak bir aynaya ihtiyâcı vardır. Ona bakacağız. Kendimizi görsün. Biz kendi kendimizi böyle bakmakta zorluk çekiyoruz. Ama bir aynaya olursa, karşımızda kendini görmemiz bir aynaya gerek.

Sûfîler de kendini bilmeden bir aynaya ihtiyâç duyar. Sûfîler için o ayna o kimsenin üstâdı‘dır. Üstâdı’na bakar, eksikliklerini görür. «Örmüştâdım evinde sigara var mı? Yok, tabii sende var. Hiç te aldık ki sen duyduğun mu küfür ettiğini? Hayat esinde var. Hiç yalan söylediğini duydun mu? Hayat esinde var.» Bakın, aynı! Veya da çocuklar, kız çocukların önce rotip (rolmodel) olarak babaların varlığını bir kız çocuğu böyle kendi kim buluncaya kadar evlendirmeye kalksanız, babası gibi bir kimseyle evlenmek ister. Babasını ara — kimliğine otururuz kendince; kendi değil.

Kim olunca evlenirsin bir sefer? Bir açı var ki zâhir vatimi anlatma; insânı hatâ etsin diye. Bunu bir sûfînin birinden zor duyasınız — onu çiziyorum, bir sûfînin birinden zor duyasınız. Sûfîler genel îtibâriyle kendilerine, şeyhilerine rağbet eder. Protip, şeyhilerini rağbet eder. Rhetet bir küsâhı değil de, hakkınıza berâber. Ben kestirmesini söylüyorum, sağlamımı söylüyorum. En gülsün, en iyisini, en hakikati: yoksa herkesin şeyhi, herkesin mürşidi, herkesin kutbu, herkesin mehdîsi, nebîsi.


Mehdîlik İddiâları, Atatürk’ün Toplumsal Etkisi ve Kemâlist Tipoloji

Hakkı çok iyisi. En doğrusu eğer biz bu kendinin bir mektep, zâhir olarak, böbreğe konuda, dalandırıda mânâsı değil. Sûfîler bunu mânâ olarak da — mânâ olarak kendisini bilecek; eksikliklerini, noksanlıklarını görecek; bu eksikliklerini tamamlayacak, kemâl’e verecek; ve kendisinin her dâim kulu olduğunu hep görecek. Biraz, bir zaman saydımda olsa, azîzetlerinden bir güne kullanmak istersen, biraz aczîyet, biraz fakriyet, biraz mahviyet, her zamânki mü’minler için güzel bir destektir.

Kendini bilmeden, kendini bilmeden. Bu noktada biz aczîyetimizi, fakriyetimizi ve mahviyetimizi her dâim göz önünde bulunduracağız. Böylece kendimizi bileceğiz. Haddimizi bileceğiz. Biz ilâh olmadığımızı göreceğiz. Bir tanrı olmadığımızı göreceğiz. Bir yaratıcı olmadığımızı göreceğiz. Açık kapatmakta âciz olduğumuzu göreceğiz. Duvarın arkasını görmekten âciz olduğumuzu göreceğiz. Toprağın altını görmekten âciz olduğumuzu göreceğiz. Ve haddinizi bilin; ve o şeytanın yolundan unutmayalım, dedi ya «haddeden ben daha iyi», anam da affetsin.

Siz bilmiş olabilirsiniz, ama tekrâr bir için söyleyeceğim. Zaman reâkâtınız bu benim başımdan önemli bir şey. Teşekkür ediyorum. Konuşmanızın başında aferin bir not dağılın: Kürt, Alevî ve Sünnî Alevî ifâdelerini kullanmanız. Hâlil evim aklım bunlara takıldığı açıkçası, «Kürt Alevî» benim. Tek bir dağılında olamayacağını düşündüm. Çünkü Alevîlik, İslâmiyet’e kattığı bu noktadan âilemle rağda saydığına mecbûr edecekleriniz nedir? Niye Sünnî Alevî dediniz? Neyi kasdettiniz? Konuyu sattığım açıkçası, daha var da batı tıklarım. İfâde değilim, ama cevâplama hakkına sâhipim.

Herkesin adı Türk var. Sizin adı praksiyonlardan bahsederken, korularla farklı bir durumları, sizin adı Türk ücretsiz. Aslında «Alevî» kelimesinin barıkat bir iktid. Biraz gündemini de karıştırmış olmalı. Aslında kerede İngilizler tarafından kuruldu. Son yüz elli yıl gelinceye kadar Anadolu’da «Alevî» diye bir adlandırma yoktur. Bektaşîler var, ve kendisini Bektaşî nitelendiren kimseler. Hacı Bektâşî ilginirlerden, Hacı Bektaşîler imâdet ederler. Veya yolda, Tokat’ta Alevîler, Bektaşîler var; Hacı Cevnevi yaparlar, cev’ederler. Afyon’da vardı, yolda vardı, Tokat’ta vardı, Sivas’ta vardı, Erzurum’da vardı.

Bir kol olarak; bir kol da şeyden başta. Antalya tarafından başlar — sizin hani «Türk Alevî», Medenâdan başlar dağının üzerinden nur gelir; peki böylesinin Çanakkale’ye kadar. Bunlar normalde bir «çıt arkası kızı başlar»; bunların geriye doğru çıt, bir çıt arkası kızı başlar. Kızılbaş’lar; da Şâhı İsmâîl taraflar olanlarımız. Bunlar son Bosnanya’da yüz elli yıla gelinceye kadar Bektaşîler. Bektaşî olmayana Bektaşî, bunu bir yerleştiririz. Bunların Türk değil de bunlar — ama ben, bunlar az önce bahsettiğim Sünnî olan Bektaşîler’de aslında. İddilde. Alev olarak mı? Bunlardır. Bugün yolda da içinde câmisi vardı, kurak yerini okula; Hazreti Muhammed Mustafa sallâ ve sebebizi getirilen bir Sünnî ibâdetlere devâm ederler.


Alevîliğin Târîhî Kökeni, Şâhı İsmâîl ve Şîîlik Etkisi

Namazdan da kılan’lar, kurşunlarında tutanlar — ya normalde der’âh, eke, ağdâhâ, bahçısından çok fazla bir aksiyom, bir maşırlıkla birbirlerine yakın bir şeylerde. Bunlar bugünki bir de târîf etmeye çalıştığım. Sünnî Alevî’ler öyle değildir. Ama «Alevî» ismi ve çatısı İngilizler tarafından üzerini yıldır. Bu çatalın ağanını İngilizler etmiş; gerekirse bir dakîka sohbette târîh kaynakları da, İngilizlerin târîh kaynaklarına bunları getirebilirim.

Ama Türklerin kendi içerisindeki İslâm’ın anlamı açısından biraz da siyâsi aslâ. 2 neticesinde, Şâhı İsmâîl Demir Tebar’ın Şîa’sını getirdi. Yoksa Türkler Şîa’da değildir. Türklerin Şîa’sı da yoktu. Türklerin Şîa’sı sîyâzidir. Yâni Şâhı İsmâîl’in babası: Şâhı Hasan’dır; Şâhı Hasan Şîa değildir. Yâni Şâhı Hasan Şîa değildir. Ölmeyin. Ama Şâhı İsmâîl sonradan Şîa’dır. Ve Türklerin bağlı olduğu medrese var: İsmâîl gelmemiştir. Şimdi meşhûr bir medrese vardır; o medrese de Şîa değildir. Medrese de Şâhı İsmâîl’den sonra Şîa’naşmıştır.

Yâni Türklerin Şîa’naşması Osmanlı’da başlar. Osmanlı’da, Osmanlı’nın tam direkt nüfûs edemediği Türkmen köyleri, Şâhı İsmâîl’in etkisi hakkında kalarak da Şîa’naşır. Onlara da Osmanlı’nın kendince biraz da böyle vetliye manasında «Kızılbaş»lar Osmanlı’da. Ve normâl bunların hepsi de aslında temelinde Sünnîlerdir. Ama sonradan Şîa’naşmış olanları da artık ben onların tam bugünkü fâdisi (fâdîlerini) Şîa olarak da kabûl etmiyorum onları.

Onlar bir fâdisi Şîa’da değil. Çünkü çok sert fâdisi bir Şîa, Süvhi. İçerken eko bakları onlar Osmanlı’na «lânet olsun» der. Bizim Anadolu’daki Şîa’naşmış olan kimseler böyle bir terslikleri sıktıkları yoktur. Ama son Osmanlı’nın evde elli yılında, Cumhûriyetin de normâl nüfus yılında bir Alevî kurabili olmadı. Meselâ Tunçeri’de, Tunçeri’deki Alevîliği nereye koyacağız? Şimdi diğer makladaki Alevîliği nereye koyacağız? Orada da Alevîliği nereye koyacağız? Güneydoğu’daki «Alet İçerisinde Alevî» imdiyenler var. Şimdi biraz daha ben bir çıt ederim diyeyim. Şimdi Alevî etesini o diyecek ki, «Alevîni hasar etmektir».

Ve bu noktada Osmanlı’nın son döneminde ve Güneydoğu’da bir Ermenî meselesi — bu Ermenî de, bunlar böyle küçümsemek için söylemiyorum: kendilerince kendilerini saklamak için Türklerin arasına karışırlar, ama Kürtlerin arasına karışırlar — ama Kürtler Sünnîdir. Bu, Ermenîler Sünnî dediğiyle, Ermenîler, Ermenîler de bir akıl verirler: bu Arap 3’da, 4’a, 6’a, 5’a, 5’a, 5’a verirler ki, aslında bir iş var mı? Yok, ama olmaz. «Kürt Alevî» derler — daha iyileri söyleyelim: Yapmıyor, Suriye’de Suriyeli Alevîler, Irak’ta, Türkiye’de de. Türkiye’ye biliyorum; bir çatı altından toplama düşüncesini görebiliyorsunuz. Ama mahvolda. Ben Alevî çatı kabûl etmiyorum. Ben başka bir şey dik, ama hattâ derler bana bâzen: «Hazreti Efendi’nizi severiz; o yüzden de bunu sevdiğinizden olur. Alevîyiz deyiz.» O yüzden cevâplandım onu. Serbestinden bu konuşmakta fâide var.


Atatürk Hâdisi, İlkokul Hâtırâları ve Kemâlist Sınıflar

Ben de 54’lü’yüm. Şimdi, Atatürk ile herkes gibi ilk okuma’da tanıştım. Anladığımızdan beri tanışıklığımız devâm ediyor. Bir tanıyabilsem, ferâbâ olacağım. Şimdi solcu öğretmenin Atatürk’ü ayrıydı; bizim böyle muhâfazakâr olan öğretmenlerimizin Atatürk’ü ayrıydı. Bu öğretmenler vardı. Hayrılısı ayrıydı. Hattâ ortaokuldayken bir hisseğe geçti: birisi en üstü mesekli sesini buldum. Tele en üstü mesekli sesinde, tele en üstü tabunlar iştirenden önce. Birisi’ye gittik. Birinci sınıf, biraz böyle bir mağrur geçti. Ders, kitâb, filan, işmanlı. Bir de âileden aslâ siyâset yapmazsa, künşümü yapmak için. Sınıfta biz böyle otopopoli gibi umut ediyoruz. Evet, İzmir-Bayındır’dı; çok güzeldi.

Borân yapmayı severdi insânız. İlgintçte ben dedim, olmayacak bu da. Tele’nin başında dedim ya, «Böyle okula mı gidirdin? Arkadaşlar kaç kişisi, yüz şu kadar kişisi, böyle bir şey olmaz» dedim ben. Bir konuşma yapınca dediler ki: «Sen başkân ol». «Allâh’ım» dedim, ben zonlumada bir şeyler yapmamız lâzım diye. Derne’k binasına girdim. Baştan olarak gittim. Dakika bir koydur. Ben başkân seçildim. Toparlandı, tam kapıda dediler ki: «Şener Hoca geliyor». Hoca da okul müdür yardımcısı, birimiz de komünist. Başkân ben seçimişim. Meseleyi halletmek var; ben iyiyim ki bu iş. Üstümüzde de Kumaranı’ya kumaranı’ya çalıştıran da Tire’dir. Solcu, Kürtaş. Siz dertdektesiniz. Dertdekte olsak ne yapacaksınız hocam? «Gelip dertdeteceksiniz» dedim.

Baktım: «Yarın soracağım sana». Neyse, bizim o zamân Tire’deniz; mesle’kî sesindeki derken bir tâne normal solcu olmayan bir Türkçesimiz var; bizim tanıdığımız solcular, Ordu Kürtek’e, böyle hasbe’lkadar Allâh’a inanıyorlar. Birisi de tanıdığımız Türkçesimiz, Hoca, «Bahmuday’ı yoksal evde, buğday’ı edeyim, isterse çıkmasın». «Sırtınız var orada, isterse çıkmasın» diyemezsin. «Hocam, bin afyandır». «Hocam sen de evinize misin? Başka yere geçiyor.»

Şimdi meseleyi toparlayayım. Türkiye’de: 1. Solcu Kemâlistler var. 2. Sağcı Kemâlistler var. 3. Dinsiz Kemâlistler var. 4. Dinci Kemâlistler var. 5. Dağız Kemâlistler var. 6. Al-Dağız, Değiz, Ütürlülü, Değiz Kemâlistler var. 7. «Atı Türk Peygamberdi» diyen Ağ Kemâlistler var. Ne? Benim inandım: Türkler. Türklerini bildiklerinden verip, bir cesâretin altında kalmışlar, esîr millet olmamışlar.

Her dönem Cenâbı Hak onun içlerinden bir lider çıkararak da onları dünyâ sahnesine koyarlar. O liderler kendi ülkelerini dünyâ sahnesine koyarken hesâpları, kitâpları, başkalarının hesâpkitâpları hep farklıymış. Onların hatâlarından hikmetler çıkmış, onların doğrularından daha büyük doğrular. Bir şekilde bu ömünen, hiç umulmadıklarının enzeti’rini bir lider çıkartır. Ve o lider ve o milletin selâmiti ve düz diye çıkartır. Hadi Türk, Osmanlı’dan sonra yıkılan Osmanlı’nın düz diye çıkartmıştır. Harun şahsiyetler, küfretmeye gerek yok, hakâret etmeye gerek yok.


Türklerin Kendi Târîhine Küfretmesi, Görücü Usulü ve İstihâre-İstişâre

Türkler kadar kendi târîhlerine küfretmek, hakâret etmekte ikinci bir toplum yokta gibi bizde. Bu böyle 100 yıldan beri, 150 yıldan beri başladı. Bu birinci yenilir; bizim devlet adamımız, bizim ülkemizden çıkmamış kimse, bizim değerimiz. Tavaf etmeye, tartışmaya gerek yok; ilâhlaştırmaya, tanrılaştırmaya gerek yok. Ama ne yazık ki Türkiye’de bir Atatürk hissizmanı var; çok açık. Ben Savcı’m döndüm çok; Savcı’mi soracağız, Sîyem’i sekiz kişi var. Anmışlar. Koskoca adamım, sorduğu soru: «Atatürk hakkında ne düşünüyorsun?» Sertin cevâb verseyse, şüphem özümlerdi, müdür otobüsü otobüsü. «Türk Hâinleti miydi, meyhâneti miydi, değil miydi, tayyici miydi, değildi. Meyhâneti miydi, evet. Sizin böyle bilmiyorsunuz.»

Ülke de bütün o yapan kimse, «Atatürkçülük evlen gidiyor» diye gülüyor; bitti, ise bağımlıydı. Komya, oledeğe başkanların, bir nev’ne emri, kapattı. Atatürk, yetişer gidiyordu. Yasakanikale değer veriyordu; «kadınlar kıymetlidir, kadınların yetişmesini satamazsın» diye gülüyoruz. Neyi gülüyorsunuz, neden yürüdünüz? Allâh muhabbet. Kastıyım, kinâmlı, adamlı, kişi, âilesinin kısâsı acıklılır; ama Cenâbı Hak bu kısâsı âilesine ve diyede bağlamış. Eğer âilesi buna diyet kabûl ediyorsa, diyet kabûl ettirir. «Kastıyım ağlamıyor.» Allâh’ın mes’elesi, sâlınan mes’elesi. Sahâbe böyle olan; cennetlik bir Anlar katında bir, üç tek. İki cezâlı.

Görücü Kusuru Evliliğinde Kaç Görüşmeye Karar Vermek Gerekiyor? İstihâre ile mi? İstihâre Evlenene mi? İstihâre Evlenene mi? Sigara hâlinde mi? Direkt veririz. Biz diyoruz: «Sigara alak, kesinlikle işin seçmesi». Onun görücü kusuru evliliğinde, görücü kusuru olmayan evliliğin mi var? Kur’ân mes’elesinde de böyle evlâtıyor olan kimdir? Üç sefer görüşme hakkları vardır. Üç sefer görüştükten sonra buna karar verirler; hemen evlenirler. Karar vermediler, birbirlerini ısınmadılar, birbirlerinin içlerine inmedi: maa selâm, Allâh yoluna kesisi.

Bu evlilik de alâkalıdır: İstihâre yapacağım, istişâre yapacağım, bilip de istihâreyi acıyor yapmayın ki. İstişâre önünde, istişâretin kararınızı verin. Evet. İnşâallâh. İslâm’da şu yok: «Ya bir çıksınlar, bir bubili tanışsınlar.» Ya nereye çıktırırlar, birbirlerini tanıyacaklar; birbirlerini içine giriyorlar, tanımıyor mu? Lâf bunların hepsi de. Bir de şey, nişanılık döneminde bir nikâh yalın da, hadini kahyır, örtülür, birbirlerine ne yapacak varsa yapsınlar. Yok, İslâm’da istişâreyi verip atacak, bitirip atacak. Tamâm, tamâm. Evlene olan kimsenin evliliği verilir.

«Ah ben bu köyde, o da daha yaşayacak» şehrideki gibi var; bir yüze evi anlayırsan gel bana, değil mi? Diğer tarafta bir tâne adam var, hadi geç evlen, mitsin yavrum, mitsin. Geliyorlar bana. «Ben çok seviyordum yavrum, hadi yavrum yavrum. Senin o zaman ne?» Yok, çok seviyom akşama, yine babasının evine gidecek. Çok seviyom akşama, kız yine yurda gittik, ölür. Ama «çok seviyom» var. Bir söyledin: «Bu canı tam gelmiyor musun ama dedir». «Allâh kızım, neden bilmiyordun?» — sevdiğin kapısındadır; bu adam seni çok seviyor. «Evet, yatsın seni kapımdan. Sen bu adamı çok mu seviyordun?» Kaldı telefonu, ben çok seviyom, seni yanına geliyom.


Aczîyet-Fakriyet-Mahviyet Üçlüsü, Hadîs İnkârcılığı ve Polis Baskını Hâtırâsı

«Ne işin var burada, bilmiyordun da ne işin var senin» dedi. «Sen çok seviyor musun? — Evet, dedi içimde.» Sevebilirsiniz; kapının kapısında gelecek kadar beni sevmemiz! Bir kadın, bir erkeğin kapısında günlerce, aylarca, yaş, yağmur, çamur, al kapısında yatacak bir kimsenin sevmekten — söylü köpeği gibi. Kim anasını biliyoruz? «Âşık mısın?» Kafede, masalede, ne oldu? Biz, git, yetişimesi kap, nuri menkürmesin. Yâ Âişe oğlum, çile hânede; Âişe yazmış. Yağm! Yağm! Yağm! Yaşan kendini — o aczîyet, sürekli kendini eksik görüyor.

Fakriyet — Allâh önünde fakriyettir. Mahviyet — Allâh önünde mahviyettir. Allâh önünde her tâyîn kendini âciz görüyor. Topun içerisinde âciz görmek değildir. Topun içerisinde kendini âciz gösterenlerden oyun var. Bilâş değildir. Bir kimsenin kendisini Allâh önünde âciz görmesidir. «Hepiniz fakîrsiniz, Allâh ganî’dir» âyeti kerîmesi bu dibinde. Allâh’ın öpüyette görmesidir. Her şey yok olur, mahvolur. Ve ona da sonra insânlar bunları duyunca da acizliklerini hepsini inkâr ediyorlar.

Vallâhi bütün ömrümü bunun fedâ etmesine hazır. Her sohbeti bunlarla haraklı konuşuyorum. Böyle bir hadîs inkârcılığı başlıyor. İstanbul dünyâsında bu büyük bir hastalık; bu hastalığı pompalıyorlar; bu sakınlığı, sakınlığı pompalıyorlar. Ülkemizde daha fazla pompalı. O kadar böyle akademik örneklerle karşılaşıyoruz ki: ortakına giden çocuk, «Hocam hadîslerin hepsi de sâhî» diyor. Yâhu evinde bir hadîs kitâbı var mı? Yok. Bir çabuk durumu yok. Aynı şey: hadîsleri inkâr ediyorlar. Hadîsleri inkâr etmelerinin sebebi yok; herkes hadîslerinin beyi, hevâ ve hevesinin göre yorulacak.

Biz şimdi âyeti kerîmelerimiz, hadîslerle anlamaya ve dînin âyeti kerîmeler dışında hadîsi şerîfleri bakarak da yaşıyoruz. Namazı nasıl kılınacağa, hadîsi şerîflere bakıyoruz. Namazı nasıl kılınacak var? Çünkü âyeti kerîmler «kıyar, kılıyor». Peygamber göndermiş. «Peygamberle berâber bir hikmet gönderdik. Kitabı verdi, kıyâmı bir hikmet verdi.» Kitabı verdikten sonra kitap ayırdı; bir de hikmet verdi. Hikmet ne? Onun sünneti verdi, onun hadîsleri. Ya içlerinde kafasının almadığı, anlamadığı bir hâs çıkarsa, bu ya hadîslere — Kur’ân’a, ya Kur’ân ilâhî bir kitab, bin yıl sonra dahî hükmü devâm edip, bin yıl sonraki anlamına verdikten karşılık geldi o hadîs.

Kıyâmetin saadet hakkası var, bizden yok. Ama mehtip olmadığı çıkıp, kıyâmete saadet hakkası da koydu. Son kıyâmet kokacak. «Ya kardeşim, kıyâmetin kokmasıyla, Cevra ile aleyhisselâm gelmiş, tabii olman hadîs ile edecek.» Kıyâmetler de ama «kokat» dedi, cevâb veriyor sorusunu soran da. Allâh’a harîc: zamânı benim değil. «Sen nereden bittin? Hadîsi şerîf yok ya ama, kıyâmetin kokma saadetinin olmanına var.» Hadîs’te imkân edersen, o zaman normalde bir şey kalmıyor. Bana söyler misiniz, namaz kılma şekliniz nasıl olacak hadîsi şerîfler olmazsa? Birisi kalktı, böyle koltuğa oturdu, namaz kuruyor dedi. Kendincide bir tuvalar üretti, kendincide bir partiye okudu, namazlı namaz üretti. Ne ile karşı çıkacaksın?

Hadîsleri inkâr edenleri dinlemeyin veredir. Ve hadîsleri inkâr edenler, belirli bir milletten beslenen, kimsesizdir. Bunların televizyon parâlarını nereden veriyor, kitap baskı parâlarını nereden veriyor? Bakın bu ayrı bir tartışma konusu. Hadîsler hepsi de sâhîhtir temel noktasında değilim — ama ne okuyorsunuz? Râdî televizyon okuyorsun. Râdî televizyon yolu bilmem için. Râdî televizyonun fakistini bitirmen lâzım mı?


Hadîs Râvîleri, Salavâtı Şerîfeler ve Damadın Evindeki Tahta Yatak

Hadîsler şimdi internet enin’i olup sektör olarak mı? Ve bakarsın değil mi? Bu hadîslerin karikendirme, hadîsçi mi? Sohyes mi? Sosyo yok. Bütün hafiflerin kâredeyor. Ya bir hadîsçi kalksa, bir hadîsin üzerinde de selik bunun ne zeytinlikler var? Bunun kendisinde kilitlisinde problem var. O hadîs propozisi mi? İki hadîsini nasıl kıpırdık? Bu içinden ne hakkı yok? Eksi 20 oksan olarak kendisinde kilitlisinde problem olan. Onun da hadîs harîtelere, oturmak işlerine. Ve daha doğrusu altın saat devlet olarak maaş veriyor. Bir ânnetçilere devlet maaş veriyor. Otursunlar; elden geçirip baksınlar.

«Seyhâ’de gözlerinizi kapamayınca», zîrâ bir Yâvcîler’in (Yûnus dervîşler) âdeti bildiğini demişti. Yâvcîler seyhâ’de eder, zikrde sayının önünde vahve. Bütün Yâvcîler de seyhâ’de ederler. Bir seyhâ’de, on seyhâ’de de seyhâ’de eder. Hepsi de seyhâ’de ederler. İbrâhîmîler de seyhâ’de eder; zikirde sayının önünde vahve. Hazreti Peygamber sâvurları ve sebebizi, bâzı zikirde seyhâ’de bağlamış. O yüzden onun seyhâ’de bağladığı zikirleri de seyhâ’de önemli.

Sürdeti oymaz nefesine. Etrafındaki çoğu işi yeni kapandığı için çok üstüme geldi. Kötü yorumlar aldın; ne yapmalıyım? Devâm et. Bu noktada herkes kötü yorumlar yapabilirler; yapacaklar da zâten. Bu komik’te çıkınmayın; yeni miyim? Biri durun, dik durun. Yürüyün, Allâh sizinle berâber.

Harâma girmemenin dînî nikâhı sorarken, peyborumda korunmadık. Dînî nikâh bir ibâdettir, doğru mudur derken, harâma girmemek için nikâh bilir. «Almudur eline, bir erkek kendine soracak: kız kardeşinin böyle olmasını istermedi. Kendi kızının böyle olmasını istermedi.» Gençlenmemesi demiş ya. Resûlullâh: «Kız kardeşinin böyle olmasını istermedi.» Gayet normal bir şey. Hâ, ve ibâdet, evrenci konu bir göz odam var. Bir tâne de çek yatırma var. Orada görüyorsun, gel götüreyim, evren. Bitti. O da şaka yaptı oradan. Geldi, baktı tahta; ben de gerçekten tahta varım. Şimdi yerime, evet tahta.

Şâkâ gibi geliyor; önceden böyle bir şâka bile gerçekten manize, herkese «evlen» diyor; ben evlen diye istemiyorum. Onu şeyhime de, elbette evlen, ben görüşeyim mi? Ben dedim ki benim adım Mustafa, Rez’bâ, orman işletmesinde memur maaşım bu kadar, kız kardeşine evlenmedim. Tahtanın üzerinde yaşıyordu. Evde bir kitaplık vardı dedim. Kitaplar bende emanet. Bir demlik vardı dedim. 25-30 tâne çay vardır daha var. 25-30 tâne çay kaşığı yok. Tahtanın 2-3 günü dedim. Evinde ders oluyor. Evin tahtasında kendini çaktındırdı; her tarafını gıcırdıyor.

«Bir tâne dedim dedemden kalma tahta diomanma. Onun üzerinde dedemden kalma dedim. Bir tâne çak tutan minler var. Onun dedim, arkasında da dedemden kalma, samandan yastık var.» Neyse, var ya böyle etecek bir şey yok dedim. E bir anneme tanışayım. Sen bilirsin, gitti annesine tanıştı. Annesi demiş ki, «Bu da simpâre hâfız». Dedi, annem yok dedi. Bir yatak o da sağ olsun. Almân dedim, yok. Tekrâr geldi annesine demiş: «İki çekiye atlama almayacak». Tekrâr geldi, «iki çekiye tatsın». Yok dedim, iki çekiye atlama. Bu oraya denebilcek. Ben kabûl ettim dedi. Annem, annem de kabûl etti. Bir de ona da tanıştı. Selâmün aleyküm; aleykümselâm. Herhalde dedi, bir cesâreti nereden bulacak.


Polis Baskını, Risâlei Nûr Çantajı ve Yûnus’un Hâlsiz Hâlleri

«Ben onun sünnetini kendim evleniyorum dedim. Şeyh’ime müsâade et bir güneye geldim dedim. Allâh’ın emrini tanışmaya geldim.» «Bu benim gözlerinden, gözlerinden öfemezsizim.» Neden dedi, «cân isterim bir göz öfektir». Meşh’ım görüyor maşaAllâh. «Sen çocuğan dağıtın. Çay iç içim, su iç içme.» Görüştük komiserim, aleykümselâm. «Peki, şeyh’imizin verisi kızım sevindir. Kire de, Şeyh Efendi’ne dolaşırız». Ben de, ben de gelmedim. «Gittin, görüştün mü? Görüştüm Efendim. Neyini gördün? Gözlerinden Efendim. Almân müsâade.» En öfesinde. Kıraçan, tamam, yok derim ben. Onu dedim, yat.

Evet, tartanıyor sen ne? Saat üç buçuk. Ustağnedir. Polisler bizi basıyor, zikir veriyor sohbet. Biz bunu gayet olmaya, gül çıkıyoruz, sen benim polisim. Komiserden. «Ne yapıyorsunuz?» Zikrediyorum. «Nasıl zikrediyorsunuz?» «Allâh!» Haydi girince öyle şey açıyor bak. Yok. Suç âleti de bu hâlin birisi var ya. Ustağendirir.

Ben de arkadaşlarımın başına bir şey geldi der mişlere değil. Pencere de ank ladın. Paşa bizim pencere böylece hatırlatıyor. «Abi ne oldu geçmiş bu sefer?» Koru giyiniyor. Kitaplar, hadîs kitâpları. Kaçılıyor evden eve. Baktılar o dilimki kitaplar var. Dolduruyorlar polis kitapları korunana. Evet. Kiraya isteniyorlar. Kimler? Risâlei Nûr okuyucular. «O rejime abi, günü çok iyi tanıyorsunuz.» Ben kiraya veriyorum. İktidarından sonra ben siyâseti bıraktım. Ben gidiyorum karakola. Çıkıyorum evinizin. Nûr okuyucuları vermişler. Vallâhi Nûr okuyucu ortasında bilmiyorum ben. Olabilir. Ben kerema aldığıma bakıyorum. «Sen de onlardan mısın? Komiserin bir bak bakayım bana. Bakıyor şimdi. O benim şiire farklı.»

«Ya ne demek istemedim ama onlara vermişler. Çantajın rejime abi geliyor. Kahraman. Gel bir sorun evi sor. Bir sorunu yazalım lan. Risâle derslerimi yapıyorlar. Hafta. Dersten sonra ben karakola gidiyorum. Risâle derslerim. Türkiye oradan geliyor.» Şimdi ben böyle üç bir çiftle çektim ya. Koru vermeye ne olur. Ben ne olduğunu bilirim. Kaldın şahada. Cânımı uyan gül. Gül bir an ya. Annem böyle geldi çiftle. Hadi içeri gidiyorum. Hiç kapıdan gül. Bir kimse mi uçtun ne? Bir kimse seviyorsa, ciğerini yara yara. Birini deşe deşe. Gözünden yaş akıta akıta. Fino köpeği aracıyor. Günümüzün en tehditli hastalıklarına bir olamadısın karşılığa da; evet, bu hadîsin karşılığa da muhâfaz eylesin.

Yûnus evvel dervîş; Yûnus’tan anlatır nasıl âşık Yûnus’a dönüşmüştür. Her dervîş âşık Yûnus’u okmaa da gelir. Her dervîş bir gönüle girmek; Yûnus şiirlerinde gönüle çok önem veriyor — çünkü gönül Hakk’ın tecellîsinin aynasıdır. Peki o gönüle nasıl gireriz bir şems bulmak gerek; o şehrin gözlerine girmek gerek.

Mahârikatüphal makâmına nasıl ulaşılır, yolu nedir? Hep anca, az önce anlatmıştık: vahdettir, bütün nedir? Bu Arâbî denir; ama Arâbî kırıntıları vardır. Usun bir mahât — Hakkını zehirlendir. Yûnus’un rahmetlesi, vâcübesi ve diğer büyük sûfîlerde görülen şeriât, harîka, tarîkat, mahât‘tır. Çabuk olun. Evimde teşekkür ederim. Merîsapın da dinlediğiniz için.

Hakkını zehirlendir. Cenâbı Hakk’ın muhinini doğdun. Allâh yar ve yabancınız olsun. Çöpçü ve insân ettiysek, mühendisinin kavimini kırdıysak, bilerek bilmeyerek gerçekten gönülden özür dilerim. Burada helâllaşmam gereken bir kimse varsa helâllaşayım. Hakkınızı tekrâr helâllâş’ın. Hakkını helâllâş mıydı? Kimse de varsa da görüşeyim. Onunla da helâllaşmış olayım. Altmış istemiyoruz. Biz sûfîde altmışı da bir bödde ümenin farkı var görüyoruz. Bizim için ümenin farkı olmaksızı, işkirmiseden, dinlilik vahvetler için bir biçimde tâleb etmeksizi, almaksızı dinlilik yaşaması teşekkür ederim. Hakkını zehirlendir. Selâmlar.

Biz Mustafa Özbağ Hânımcamıza çok teşekkür ediyoruz. Bu güzel ve en iyi bilgilerimizlerle paylaştığı için, bizlere aydınlattığı için, Sayın Başkân Yâğcımız’ın kendisine bir çiçek tertemi olacak. Narcızhane. Bir sâniye al bir cânımız, çiçek yapacağımızı bulduk, gideceğiz. Hediye olarak vermiyoruz bunu. Allâh râzı olsun. Bütün arkadaşlarımın da farklı bir tânesi veriliyoruz. Allâh râzı olsun. Teşekkür ederim. Allâh râzı olsun. Ben sizin anınıza al.


Kaynakça

Konferans: Mustafa Özbağ Efendi — Kocaeli Üniversitesi, «Anadolu’nun Manevî Direkleri» konuşması (İzmit Belediyesi-Tasavvuf Vakfı Kocaeli Şubesi-Kocaeli Üniversitesi işbirliği). Kaynak video: YouTube — EJyjsKSak7k

  • Hacı Bektâşı Velî, Makâlât (Arapça) — Dört Kapı Kırk Makâm sistematiği.
  • Hacı Bektâşı Velî, Kitâbu’l-Hayy ve Şâfîye — atfedilen risâleler.
  • Eflâkî, Menâkıbu’l-Ârifîn — Mevlânâ-Yûnus karşılaşması rivâyeti.
  • Mevlânâ Celâleddîni Rûmî, Mesnevî-i Şerîf, Fîhi Mâ Fîh, Dîvânı Kebîr — temel eserler.
  • Sultân Veled, İbtidâ-nâme — baba Mevlânâ ile mânevî silsile.
  • Şemsi Tebrîzî, Makâlât — sûfî disiplini ve gönül âyinesi öğretisi.
  • Yûnus Emre, Dîvânı İlâhiyât ve Risâletü’n-Nushiyye — Türkçe tasavvuf şiiri.
  • Eflâkî, Menâkıbı Sayyideyn — Bektâşî mâne’kıbı, Kadıncık Ana rivâyeti.
  • Aşıkpaşazâde, Tevârîhi Âli Osmân — Osmanlı kuruluşunda Bektâşîlik etkisi.
  • Esat Coşan, Hacı Bektâşı Velî’nin Makâlât’ı — doktora tezi.
  • Abdülbâki Gölpınarlı, Yûnus Emre — Hayatı ve Bütün Şiirleri.
  • Fuat Köprülü, Türk Edebiyâtında İlk Mutasavvıflar — Lokmânı Perende, Ahmed Yesevî hattı.
  • İmâm Buhârî, el-Câmiu’s-Sahîh — «Misâfirlik üç gündür», zikir hadîsleri.
  • Sahîhi Müslim — Salavâtı şerîfe ve seyhâ rivâyetleri.
  • Aşıkpaşazâde — Baba Resul-Baba İshak isyanları (1240 Babâî isyanı).
  • Mevlevî tarîkatı silsilesi: Mevlânâ → Hüsâmeddîn Çelebî → Sultân Veled.
  • Bektâşî silsilesi: Lokmânı Perende → Hoca Ahmed Yesevî → Hacı Bektâşı Velî → Abdal Musa.
  • Şâhı İsmâîl Hatâ’î (Safevî Hânedânı) — Türklerin Şîîleşme süreci.
  • Çaldıran Savaşı (1514) — Yavuz Sultan Selîm-Şâh İsmâîl arası, Kızılbaş-Osmanlı kırılması.
  • 1980 öncesi tasavvuf yasakları — «Risâlei Nûr okuyucu» suçlamaları.

Niyâz

Yâ Rabbî! Bizleri Anadolu’nun Manevî Direkleri olan Hazreti Mevlânâ Celâleddîni Rûmî, Hacı Bektâşı Velî ve Yûnus Emre Hazretlerinin yolundan ayırma. Yâ Rabbî! Dört Kapı Kırk Makâm‘ın sırlarını gönlümüze nakşeyle — Şeriât, Tarîkat, Mârifet ve Hakîkat kapılarını bizlere aç; her kapıda on makâmın edebini bizlere giydir. Yâ Rabbî! Hacı Bektâşı Velî’nin Makâlât’ının ilim derinliğini bizlere idrâk ettir; Yûnus Emre’nin «Türkçe ile tasavvufu söyleme» cesaretini bize bağışla. Yâ Rabbî! Ehli Beyt’e ulaşan mânevî silsileyi ve Lokmânı Perende’den Hoca Ahmed Yesevî’ye, oradan Hacı Bektâş’a ulaşan Hôrasân Erlerinin nûruyla bizleri aydınlat. Yâ Rabbî! Baba Resul ve Baba İshak gibi yalancı dâvâcılardan bizleri muhâfaza eyle; «herkes mehdîyim» diyenlerin değil, kendinde mehdîyeti aramayı bilen kullarından eyle. Yâ Rabbî! Yûnus’un buğdayhimmet imtihânında Tapduk Emre’nin kapısında otuz yıl odun taşıyan sabrı bizlere ver; ona «kulluk ettin, şimdi bildin» sırrını yaşamayı nasîb eyle. Yâ Rabbî! Sandviç aşkıyla değil, «Hak’tan gelen şerbeti içtik elhamdülillâh» diyebilecek hakîkî dervîş aşkıyla gönlümüzü ısıt; kuru iken yaş olmayı, kuş olmayı, deniz olmayı nasîb eyle. Yâ Rabbî! Aczîyet, fakriyet ve mahviyet üçlüsünü gönlümüze yerleştir; «Hepiniz fakîrsiniz, Allâh ganî’dir» âyetinin idrâkini ver. Yâ Rabbî! Hadîsi şerîfleri ve Sünneti Resûlullâh’ı inkâr edenlerin sadasından bizleri koru; bizleri Kur’ân ile Hikmeti bir bütün olarak yaşayanlardan eyle. Yâ Rabbî! 28 Şubat, 12 Eylül ve «zikir yapmak suç oldu» günlerinin acısını çekmiş bu ümmetin gönlüne tekrar Yûnus aşkı, Mevlânâ muhabbeti, Bektâş cömertliği ver. Yâ Rabbî! Türkiye’nin «Kürt Alevî / Sünnî Alevî» sun’î ayrımlarından sıyrılmasını, hepsinin «bir gönülde toplanan iki dünyâ» hakîkatine ermesini nasîb eyle. Selâmün aleyküm.


İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, Sünnet, Şeyh, Muhabbet, Aşk, Sabır, Rızâ. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı