Kocaeli Üniversitesi tasavvuf sohbetleri serisinde Mustafa Özbağ Efendi nin üniversite gençliğine hitâben verdiği bu konferans; tasavvufî hayatın temel kavramlarını, sülûkün incelikleri ve mürşid-i kâmil rehberliğinin önemini ele alır.
Açılış — Şemsi Tebrîzî’nin Hüseynî Kolundan Geliş ve Çocukluk Halleri
Allâh gecenizi hayırlı eylesin, gündüzünüzü hayırlı eylesin; ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı ve bereketli eylesin. «Yeğenim» demiş Hazreti Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri tarih boyunca; Hicret’ten sonra Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin karşı evlâdı, mübarek Hüseynî kolundan güneşten doğar gibi doğan bir mübarek sîmâ vardır ki bu akşamki konumuz odur: Şemsi Tebrîzî. İşte Hazreti Şems, zamanı için ilmin ve irfânın safhalarını birer birer geçmiş, kendi neslinin en parlak ışıklarındandır.
Şeyhlerden birisi rivayet etmiştir ki Hazreti Şems’in dedesi de büyük bir zâttır; babası ise yine büyük şeyhlere intisâb etmiş, ilk öğretisini onlardan almış, sonra o öğretiyi bir başka kâmil şeyhe götürerek yine derinleştirmiş bir kimsedir. Yâni Hazreti Şems’in çıktığı silsile boş bir silsile değildir; ardı ardına seçilmiş Hak dostlarının terbiyesinden geçen bir aile silsilesidir. «Bunlar Hak tarafından seçilmiş kimselerdir» diyebileceğimiz bir nesle mensûb olarak dünyaya gelmiştir Şems.
İşte Hazreti Şems çocukluğundan itibaren harikulâde hallere sâhip olan, üzerinde küçüklüğünden beri bizim «keramet vardır» diyeceğimiz hallerle, zuhûrâtlarla büyüyen bir çocuktur. Çocukluğundan itibaren ilâhî aşka doymayan bir hâli vardır; etrafındaki bütün şeyhlerin onda olan ilim hazinesini kendisine sundukları halde, o hâlâ açlığını doyuramamış bir hâldedir. Şeyhleri, o günkü şeyhlerin tamamı, onun manevî açlığını doyuramamışlardır. Hattâ kendi hayatının değişik dönemlerinde babasını dahi telâşa düşürmüştür; çünkü ona ilâhî aşkın değişik halleri vurduğunda otuz gün, yirmi beş gün, otuz gün yemeden, içmeden yaşamıştır.
Babası der ki: «Evlâdım, senin bu hâllerin beni korkutuyor; sende farklı şeyler oluyor, anlayamıyorum.» Şems babasına şöyle açıklama getirir: «Baba, senin anlamadığın mesele nedir biliyor musun? Bir tavuk düşün; civcivler yumurtalarından çıkınca su kenarına gelinceye kadar bir sıkıntı yoktur. Ama su kenarına gelen civcivlerden bir tanesi suya doğru koşmadıkça, tavuk çırpınmadıkça, ‹yapma etme boğulacaksın› demeden civcivinin arasından bir civciv suya atlamadıkça onun cinsi su kenarında durur. Hâlbuki o civciv suya atlasa, suya yüzmesini bilir; çünkü onun cinsi suda yaşamaya yaratılmıştır.»
Sonra şöyle devam eder: «Baba, senin çırpınman beni yürümeye yetiştirmez. Îsâ aleyhisselâm’dan benim ne eksiğim var? O madem ki denizin üzerinde yürür, ben neden yürümeyeyim? O madem ki denize dalar, havarilerinin gemisini kenara çeker; ben Muhammed ümmetindenim, sen Muhammed ümmetindensin, neden suda yürümeyelim, neden karada kalalım?» Yâni Şems kendi içindeki ilâhî aşkı, ümmetin Peygamberi zîşân’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) muhabbetinin verdiği yüksek mertebeyi tarif etmek için bu mecazları kullanır.
İşte Hazreti Şems bu üstâdların terbiyesinden geçtikten sonra seyahate başlar. Sûfîlerde seyahat çok önemli bir şeydir. Eğer bir sûfînin seyahati yoksa, o sûfînin kemâlâta erişmesinde eksiklik vardır. Şems bu seyahat esnâsında her dilden gelir; her dilden konuşur, her milletten insanla muhâtab olur. Her gece kendi hâlini anlayacak biri arar; bilir ki kendi cinsinden olan kişi kendisini anlayacaktır. Çünkü kendi cinsinden olan kendisini sever; herkes aslında bir noktada kendinden olanı sever.
Cimri cimriyi sever, cömert cömerti sever; iyi iyiyi sever, kötü kötüyü sever. Bunlar bir noktada anlaşılır. Ama «kötü iyiyi sever, iyi kötüyü sever» derseniz; iyi olan kötüyü severse o iyi aslında kötüdür. Katil katili sever; ikisi de katilliklerinin hak olduğunu söylerler; ikisi de der ki «öldürmekte haklıyız»; ikisi de katildir çünkü. Dinsiz dinsizi sever, îmansızı sever. Herkes kendinden olanı sever; takvâlı takvâlıyı sever. Âşık, âşık olmayandan canı sıkılır; konuşamaz, kalkar onun yanına gitmez. Dil dostundan ne çıkar? Hep ağlamak çıkar. Dil dostunu ara, dil eşini ara. Bu âlemde herkes dil dostunu arar; bu âlemde dil dostsuz yaşanmaz çünkü.
Dil dostunu bulamayan bir kimse, kimle konuşursa konuşsun, garîbtir kendisi; yalnızdır, kimsesizdir. Kalabalıkların içerisinde dahi kimsesizdir. Onun etrafında yüz bin kişi olsa, o dil dostunu bulamadıysa o yüz bin kişinin içinde de kimsesizdir, yalnızdır. Çarşıda yalnızdır, ev içinde yalnızdır. Bu yüzden Şems’in örneğinde olduğu gibi, sen de dil dostunu ara.
Şems’in Duâsı, Fâtihâ Âyeti ve «Arayan Bulur» Hakîkati
Hazreti Şems hep Allâh’a niyâz eder. Rabbisi cevap verir: «Vakti geldiğinde bu da olacaktır». Allâh duâları kabûl eder; Cenâbı Hak şüphesiz icâbet eder. Hadîsi kudsîde Cenâbı Hak buyurur ki: «Kullarım sana benden sorduklarında, ‹de ki: ben yakınım›. Beni zikredene zikrederim; bana bir karış gelene ben bir kulaç gelirim; bana bir kulaç gelene ben kulaç kulaç gelirim; bana yürüyene koşarım.» Sakın ümitsizlik yok; duâ edin, O duânıza icâbet eder; isteyin, O verecek olandır.
Fâtihâ sûresinde her namazda her rekâtta tekrar ettiğimiz büyük âyet bunu îlân eder: «İyyâke na‘budu ve iyyâke nesta‘în» — yâni «yalnız Sana ibâdet eder, yalnız Senden yardım dileriz». Hizmet de O’na yapılır, yardım da O’ndan istenir. Şems duâ eder; «yağmur yağsın» dese yağmur yağar. Allâh’ın öyle kulları vardır ki «bir iş olsun» derler, olur. Kimdir onlar? Allâh’ın velî kullarıdır. O velî kullarına Cenâbı Hak ihsân eder; onlarda yarattığı tasarruf hâlini halk eder. Şems de her gece duâ etmektedir, dil dostunu aramaktadır. Her gece duâ eden Şems’e duâsının karşılığı olarak hep «vakti geldiğinde bunu sana bildireceğiz» denmektedir.
«Arayan bulur» meşhûr bir sözdür. Bazen derler ki «arayan bulurmuş ama her arayan bulamazmış»; doğrudur, ama bilesiniz ki insan neyi ararsa onu mutlaka bulur. Yeter ki o arasın. Neye hicret ederseniz onu bulursunuz. Dünyâya hicret eden dünyâyı bulur; kadına hicret eden kadını bulur; erkeğe hicret eden erkeği bulur; Allâh’a hicret eden Allâh’ı bulur. Dostluğa hicret eden dostluğu bulur; düşmanlığa hicret eden düşmanlığı bulur; hâinliğe hicret eden hâinliği bulur; vefâya hicret eden vefâyı bulur; güzelliğe hicret eden güzelliği bulur. Sizin önünüzden de kaçacak bir şey yoktur; arkanızdan koşan da yoktur; siz neyin peşinden gidersiniz o olursunuz. Hazreti Mevlânâ’nın deyimiyle: «Neyi arıyorsan o sensin»; neyi arıyorsan o sensin, neyi arıyorsan ne arıyorsan, kendinden başka bir şey arıyor değilsin aslında.
Hazreti Şems’e nihâyet «Geç, duâya devâm et» denir. O zenginler zengini olan Cenâbı Hak’ta ne istiyorsanız vardır, her şey vardır; ama O kendi kendine duâ etmiyor ya, bir isteyene göredir verme keyfiyeti; O’na bir isteyen lâzım. Kendi kendine niyâz etmeyeceğine göre, O’na bir niyâz eden lâzım. Cömert kendinin cömertliğini de yutturur kendine; istemeden de verir; ama yuttuğunu ve dökselin önüne oturtturduğunu da hisseder kişiye. Cenâbı Hak öyledir; kendinden bir şey istemez; en çok hoşuna giden bir şey vardır ki bu da kuldur ki ondan istemektir. Zenginlik isterim, hâmîlik isterim, mertebe isterim — istediğini de hadde varana kadar iste. Hiçbir zaman az gelmeyecek, çok gelmeyecektir, O ihsân sâhibidir.
Şems’e nihâyet «istediğin verilecek» denir. Güneş gibi doğacak rûyâsına sâhip ol denilir; çünkü Şems’in tecellîsi bir taraftan başlar: Hazreti Mevlânâ’ya doğru… Mevlânâ Celâleddîni Rûmî Hazretlerinin bulunduğu cihette, âdeta yürüye yürüye, mekânını terk etmeden mekânsızlaşarak yolculuğa çıkar.
Önce Hazreti Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin huzûruna varır mânen. Mekkei Mükerreme’den geçer; Mekke’den kervânlarla Şâm’a, oradan Karaman’a kadar yol alır. Bu esnâda diğer taraftan Hazreti Mevlânâ da, kendi büyük yürüyüşünde Belh’ten önce yolculuğa çıkmış; baba Bahâeddîn Veled ile Hicâz, Şâm, ardından Karaman’a gelmişlerdir. Karaman o zaman için yine bir ilimirfân yuvasıdır. Karaman’ın devlet erkânı, onları orada bir müddet ağırlar. Ardından Konya’ya dâvet edilirler — ilimirfân çalışmaları için.
Şimdi bazen Mesnevî’de, Mesnevî’nin içerisinde nümûneler vardır; kimyâ vardır Mesnevî’nin içerisinde. Günlük yaşamın işin zâhirî tarafı, sırrî tarafı… İşte Hazreti Mevlânâ bir sevdiği tatlıyı alır gibi, sevdiği bir tatlı alır gibi bu sırları sunar. Bunlar böyle kendi içlerinde cins cins durur; ceylanı koysanız yalar ceylanı; aynı cinsten olan birbirini bulur. Mevlânâ Celâleddîni Muhassin (Hüsâmeddîn Çelebî) ile arasındaki sır da budur: dünyaya âşık olmaktan kendini kurtarmıştır.
Tasavvuf Yolundaki Sınıflar, Üç Yakîn ve Misâfirliğin Üç Günü
«Ona bütün dünyayı versen, ikinci bir dünyâ ister» — hadîsi şerîf bu mânâya gelir. Bir kuluna bütün dünyâyı verseniz, «Yok mu daha?» der. Bu ne demektir? Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimizin yolundaki bir mürşid, sûfîler için şu mânâyı taşır: nefes adedince yol vardır; ama sonuçta üç ana sınıfa ayırabiliriz. Eski Osmanlıca tâbirleri kullanmayalım; söyleyeyim sade:
Birincisi en yüksektir: «görülen yürüyücü» — yâni gece gündüz ilgi ve sevgiyle Hak yolunda yürüyendir; bu, talebelerin, hocaların ve devlet erkânının etrafında bir keşf görür; o keşfe göre hareket eder, nereye gitmesi emredilirse oraya gider. İkincisi orta sınıftır, üçüncüsü ise sıradan tâliplerdir. Bu yolda «İlmel yakîn», «Aynel yakîn», «Hakkel yakîn» diye üç mertebe vardır. İlmel yakîn bir gündür, Aynel yakîn bir gündür, Hakkel yakîn bir gündür — toplam üç gün; bitti, misâfirlik üç gündür. Bu dünyâda üç gündesiniz; üç gündesiniz.
Hanginiz, hangimiz, bilecek? Yetmiş, seksen, doksan yıl yaşasanız da, bize de seksendoksan yıl, size de seksendoksan yıl — Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri buyurmuştur ki: «Dünyâ hayâtı, bir yolcunun ağaç altında dinlenip gölgelenmesi kadardır.» Yola gidiyorsunuz ya, bir otobüse bindiniz; bir yerde ola veriyor, herkes iniyor, ihtiyaç görüyor. Ne kadar oluyor? On beş dakika kadar. On beş dakika nasıl geçti diyorsunuz; sizin dünyâ hayâtınız da öyle olacak. Burada bitince «ah nasıl geçti?» diyeceksiniz, bitti, hâcizenin başında azığınız az olacak. Demem farklıdır, peklen söylüyorum: dünya hayâtı seksendoksan yıl bile olsa, sonunda «on beş dakika gibi geçmiş» diyeceksiniz.
Üniversitelerdeki gibi profesörler de bizim aramızdan ayırt ediyorum. Ben de şeyhime kendi gözlerimle gördüm: Şeyhim Abdullah Gürbüz Efendi ameliyat olmuştu. Aslında o henüz üniversite hocasıydı ve bir tıp ameliyatında, kanardı, birçok hasta yakını ile karşılaşacağız o gün. En az yüz tane hasta vardı, en az… Doçent, doktorlu hastane personeli, asistanlar, talebeler — bir ellialtmış kişi de onlar var. Bütün koridoru komple kapatıyoruz biz. Baktım böyle, dedim ki «Ya, biz Şeyh Efendiye hürmet hizmet ediyoruz, ardından koşturuyoruz; bizi kınıyorlar, ‹Siz şeyhinize böyle nasıl davranıyorsunuz?› diye». O zaman dedim ki: bu adamları çekmeliyiz kameraya, göstermeliyiz; bunlar hocalarına nasıl davranıyorlar buna bakalım diye.
Ondan sonra Yaman Tokat Hoca’ya da söyledim, dedim ki «Yaman Hocam, kimse bizi kınamasın, ‹şeyhinizin peşinden böyle gidiyorsunuz› diye. Vallâhi, sen bizim Şeyh Efendi gibi yürüsen biz de aynı şekilde davranırız. Bir de dedim, hiç olmazsa o yaşlı ve hasta hâlinden, sünnetli isteyene bile o kafasını çevirmiyor, sırf hastalarına bakıyor.» Bunlar kafalarını çevirmiyorlar bile — elini atıyor, nereden biliyorlar, söyletiyorlar; kalem veriyor; öbür elini atıyor, defter veriyor. Bakmıyor bile öğrencilerinden hiçbirine; doçent, doktoru bile umrunda değil. Dedim ki: «Hocam, sen etrafındakilerin durumuna bak, adam yirmiotuz saattır ayakta.» Hazreti Bişri Hâfî gibi onun cübbesinden tutuyor talebesi; ve birisi «bir şey sorabilir miyim?» bile demiyor.
Bu nasıl bir küstâhlıktır da sorabildi: Mevlânâ Celâleddîni Rûmî Hazretlerine Şemsi Tebrîzî sordu: «Hazreti Mustafa mı büyüktür, Hazreti Bistâmî mi?» Hazreti Bâyezîdi Bistâmî büyük velîdir, der ki «Var mı benden daha şâhâne yüce? Kendi kendimi tesbîh ederim — Sübhânî mâ a‘zame şâ’nî.» Bistâmî bir damla içti kendinden geçti; ama Hazreti Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz içtikçe içti, içtikçe içti, içtikçe içti, «Yok mu daha?» dedi; içtikçe içti yine. İşte bu büyük sırrı sorduğunda Hazreti Mevlânâ çırpınmaya başladı; o anda dağıldı, eyildi, yanları üzerine düştü. Mevlânâ Celâleddîni Rûmî Hazretleri orada kendinden geçti.
Mevlânâ’nın Halveti, Mesnevî’nin İlk 18 Beyti ve Halvet Mekânı
Mevlânâ Celâleddîni Rûmî Hazretlerinin oğlu Sultan Veled hizmet eder onlara; «hizmet onlara» diyorum, sırf babasına değil — Şems’e, Selâhaddîn Zerkûbî’ye, Hüsâmeddîn Çelebî’ye. Yemek getirir, yemek götürür, su taşır, onlara elbise taşır. Onlar günlerce, sonsuz tecellîler içinde derler ya — işte Mevlânâ Celâleddîni Rûmî Hazretleri, Hazreti Şems’in (Müşevî’sin) gidişinden sonra, ardından da gönülden bağlı olduğu Selâhaddîni Zerkûbî’nin vefâtından sonra, kendi içine kapandı. Uzun müddet kendi içine kapanık bir şekilde yaşadı.
Sonra Hüsâmeddîn Çelebî ona «Mesnevî’nin ilk on sekiz beytini yazıver, sizden sonra gelecek olan derviş kardeşlerine bir ölçü olsun» diye yalvarınca, sarığının ucuna koyduğu kâğıda on sekiz beyti yazdı — bu da sevinç çiçeği gibi açıldı. Şimdi buna tuhaf karşılayabilirsiniz. Bâzıları diyorlar ki «bu nasıl olur?» Meselâ Serahsî’nin durumu nasıldır? Serahsî’ye zamanın pâdişâhı hapis cezâsı vermiş, bir kuyuya kazandırmış. İmâm Serahsî, kuyu içinde yarım kalan «Mebsût» eserini orada yazdığı kuyunun içinde tamamlamış; üç ciltli, beş ciltli koca eserini yazmış. Etrafında talebeler sabahları gelirler, kuyunun ağzından dinler, yazarlardı.
Bütün gün orada — o içeriden kıraat eder, talebeler dışarıda yazar. Fıkıh derslerini bu sûretle tamamlatmış. Bunu çok gördük; sürekli devam için bir ibâdetlik var. Bir kimsenin kendi üzerindeki dînî ilgisini, nerede olursa bırakmaması en önemli ibâdetlerden biridir. Biraz daha genellikle açıyım: namaz kılabilir miyim diyenlere ben diyorum ki «çantana bir örtü al; kısa kollu bir gömleksen, uzun bir gömlek veya bluz al; bayanlar için bir uzun etek de olsun — onlar zaten çantanda yer tutuyor.» Kadınların kocaman çantaları oluyor; bir sürü şey dolduruyorlar; bir tâne de namazlık şeyi koy ki nerede olursan abdestin alındığında Allâh’ın huzûrunda namazını orada kıl.
Erkekler için zâten bir mes’ele yok; o açıdan müsâid değilse o da olmaz; ama bizi de bir kolaylık. Özel duâ var mıdır, özel bir şey var mıdır namaz için? Özel bir şey yok: namaza sıkı yapış. Sıkı yapış ki o seni bırakmasın inşâallâh.
Bir kardeş sordu: «Ney çalabilir mi bir kadın?» Ney niçin üfleniyor? Ney bir çalgı âleti değildir aslî mânâda; o bir zikrin sazıdır. Diğer bütün müzik âletleri için «müzik için çalma» denmesine benzemez; ney için neden üfleniyor diye sormak gerekir. Ney aslında Türkiye’nin neresinde olur? Biz buna kargı deriz Ege bölgesinde — Manisa’dan Fethiye’ye kadar. Sizin orada da var değil mi? Bayındır’dan biz bunu çok iyi biliriz; sülak yerlerde, dere kenarlarında, tarla kenarlarında — özellikle suyu olan yerlerde olur. Biz buna kargı deriz; kimisi sazlık der; biz bunun böyle daha basit olanına saz deriz.
Neyin Kesim Yöntemleri, Bayındır Seyahati ve Tesettürün Hanefî Anlayışı
Ama bizde adı kargıdır. Bunun normalde boğumları (boğum aralıkları) vardır; her kargıdan da ney olmaz. Değişik bulma yöntemleri var. Boğum aralıkları orantılı olacak; aralarının bir karışıklığı, geçişsiz olacak; aynı zamanda kargının kendisi de düzgün olacak. Şimdi hoş, yamuklarını da kesiyorlar, sonra ısıtıp düzeltiyorlar — daha da olmadıysa kesip parçalıyorlar, o hâle getiriyorlar. Birisi bana bir ney verdi: «Bu bana verdiğin orijinal mi, yapıştırma mı? Orijinal değilse alma» dedim. Benim bu konudaki hastalığım, vesvesem var; ben neyin orijinal olmasını isterim. Kimisi yapıştırma yapıyorlar; ben yapıştırmadan yana değilim. Bunu aramak, taramak, bulmak; arayıp tanımak, bulmak önemli. Ben zaten kendim arayıp bulanlardanım. Kursesini iki günümü ayırdım, İzmir-Bayındır’a gittim.
Oradaki bizim arkadaşları da yanıma aldım; orayı üç aşağı beş yukarı bilirim. Nelerinde ne var, kargılıkları dolaştım, içlerine girdim, elimle hep ölçtüm biçtim. Bunlardan keserek bursaya getirdim. Bir kısmı oluşturulamadı maalesef; o yüzden ne olamaz, bir kısmı kargılık olur, neyin iç boğumunu yapacağız diye uğraşmak gerekir; iç boğumlarını yakar haptan açmadan deliklere gelmeden — yoksa hiçbir işe yaramaz. Ne olacak peki? Çocuğun eline versek, sopa diye oynar. Oynar mı? Evet. Veya bunu bilmeyen birinin eline versek, sopa gibi oynar. Neyzân olarak bize yüklenmez. Neyzân, neyin gönlündeki notayı, gönlündeki yazılımı dökebilir mi? Neyzân nerede? Neyzânımdan rica etsem şöyle dâvûdî bir üflesem, latîf bir üflesem…
Kabûl etmek çok zor — Türkiye’nin gerçekten alaylısıdır kendisi. Alaylı dediğim seviyesizliği değil; üniversite mezûnu değil mânâsında. Oraya da gidemem ney için. Çünkü herkes Mevlânâ Celâleddîni Rûmî’nin tekkesinin neyzâneliği nedeniyle, kendisinin üfleyip üfleyemediği davet olmamakla beraber, hisleri içinde gizli kalır. Şimdi tesettür nasıl olmalıdır? Tesettürün âyetlerine yönelelim. Hanefî’ye göre tesettür, bir kadının vücud hatlarının içi görünmeden, dış belirginlik almadan örtünmesidir. Örtünmeyle alâkalı âyetler vardır.
Bunun fıkhî yorumu: Hanefî’de bir yorum, başka mezhebde başka bir yorum vardır. Diyeceksiniz yok değil mi farkı? Şöyle diyebilir miyim: bütün topluma bir sigaralık esrarın helâl olmaması ile bir kadının açıklığı arasında aynı temel kavram vardır. Neyi istiyoruz biz? Neyi arıyoruz? Önce kendimize soralım: neyi arıyoruz? Bunun cevabını da kimseye söylememek lazım; sadece kendimize sormak ve cevabımızı içimize akıtmak lazım.
Sonra «neyi seviyorsunuz?» diye sorduğumda bir kardeşim «en fazla neyi seviyorsunuz?» dese — herkes tek bir şey söyler. Tabiat, Allâh… ben yine Allâh’ı seviyorum derim. Bu kaçınılmaz bir şeydir; tabii uzun muhabbet ister. O zaman neyi arıyoruz? Kendimize soracağız bunu. Niçin hayye ale’ssalâh dendiğinde şu minârelerden, rahat oturuyoruz? Yatsı namazını cemâatle kılmadan «biz Mevlânâ ile aynı şeyi istemiyoruz» diyoruz; evet, doğru söylüyorsunuz, Mevlânâ ile aynı şeyi istemiyoruz. Câmilerden hayye ale’ssalâh dendiğinde neden burada duruyoruz, neden kalkmıyoruz diye soracaksın kendine.
Hep İğne toplantılarda, arkadaşlarımız böyle takvâ damarları fışkırır: «Yatsının vakti henüz geçmedi, sabah namazına kadar vakti var.» Siz diyeceksiniz ki «yatsının vakti, yatsının vakti yeni girdi.» İmamlar, siz takvâ ile bilirsiniz: yatsı namazını gece namazı vaktine yakın kılmak, ardından gece namazını kılıp yatmak, ondan sonra teheccüde kalkmak — bu ayrı bir takvâdır. Önemsiz olarak görmeyelim; ama bu tip dînî sohbetlerin olduğu yerlerde de neden yatsı namazının farzını kılmadık da orada sohbet ettik diye sorgulayan birinin sözüne bir anlam vermenin de bir mânâsı yoktur. Bunun bir sahâbe örneği vardır: Sahâbe Şâm’a gelmişti, Şâm’da sohbet ederken, o şöhret içerisindeyken, Muâviye’nin avânesinden biri dedi ki: «Namazın vakti geçiyor, siz hâlâ daha sohbet ediyorsunuz.» O sahâbe ona dedi ki: «Sen mi bunun var?» — yâni bu işin sen mi bekçisisin?
Sema’nın Zikir Olarak Meşruiyeti, 28 Şubat ve Tekkenin Kapatılışı
«Mehmed’in (kasdedilen Mevlânâ’nın) yaptığı sema’yı zikir olarak bilmiyoruz; bu, Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem zamânında yoktu» diyen din görevlilerinden bâzıları, bunu sanki bid’at olarak görüyorlar. Böyle söylüyorlar bilmeden. «Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri zamânında böyle bir şey yok» diyenler vardır. Hâlbuki var olanı yok demek bir nâdânlıktır; bilmemekle hiç kimseyi suçlayamayız ama olanı yok diye yutmaya da hakkımız yoktur. Bir hadîsi şerîfte Hz. Peygamber buyurur ki: «Beni ayakta zikredin, otururken zikredin, yanlarınız üzerine yatarken zikredin.» İnsanın üç fizikî hâli vardır; ya ayaktadır, ya oturuyordur, ya da yatıyordur. Üç fizikî hâlde de Cenâbı Hakk’ı zikretmemiz lâzım.
İslâm’ın genel bir durağı olarak şu anda savaşlarla, kaosla iç içeyiz; bu kaosu nasıl durdurabiliriz? Neden ümitsizliğe düşmeye çalışıyoruz ki? Bir diriliş görüyorum ben; siz kaosu mu görüyorsunuz? Bir doğum telâşı bilirsiniz: kadın bir şey yapmayacaktır ama hiçbir şey de yapmadan «doğmak üzere» olunca, etrafındaki herkes telâşa düşer. Doğum zamânı yaklaşmıştır. Şimdi de İslâm dünyâsında bir doğum telâşı yaşanıyor. Dolayısıyla bu adam kesin sıkıntıda denilir; ona benzer bir şey, dimdik duralım. Bizim derdimiz hânımızda, sünnetle vatan ve milletle bir olmaktır. Başka bir şey lâzım değil; her şey düzelir ve düzelecek de.
Benim kulağıma bir gün bir ses fısıldadı: «Ne mutlu bugünlere» dedi. Ben ona dedim: «Hocam, ben dünün teröristliğindenim». Durdu, sonradan açıklama yaptım: «Ben yemeğine dönüş yaptığımda yirmi seksen altı yılındaydım.» Yâni 1986. O zaman elli dört yaşıma yakın bir hâldeydim. «Ben evimde Buhârî’den hadîs okurken polis baskınıyla götürülmüş bir kimseyim.» Savcılığın müftülüğe yazı yazdığı zamandan beri ben bunun cevâbını bekledim; yok, ben bugünleri gördüğüm için, o günleri derinlemesine yaşamış bir kimse olarak daha da ümit doluyum. O yüzden ben yirmi sekiz Şubat’tan önce ve yirmi sekiz Şubat zamânında terörist gibi götürülmüş insanlarız biz; toplanıp çay içerken götürülmüş insanlarız.
Bizim sohbet ettiğimiz yerler neresi? İsmâil Akbu Bûsevî tekkesinin câmisi; câmide mevlid okurken çevrilip toplanmıştık biz. Bizden önceki daha büyüklerimiz çekmişler bunu; ne için? Bizim İslâm anlayışımız mescid tâbîriyle, bizim İslâm anlayışımıza karşı yaşayan aslında bizdeki tasavvuf anlayışıdır. Mutfak olmadığı için tekkeler artık kurs olarak isim aldı. Normalde burada İzmit dersinde kardeşlerimizin durduğu bir yer var. Orada hem ney kursu hem benimle hem Semih Hocamla aynı zamanda yapılır. Saatçal İzmit Belediyesi oraya restorasyon yaptık; restorasyon tamamlanalı altmış ay oldu mu, altmış aydan beri orada Mesnevî okumaları devâm ediyor. Bizim sohbetlerimiz böyle tasavvufî sohbet olarak sürekli devâm ediyor. Mesnevî’de orada beş yüzüncü beyti geçtik; orada da devâm ediyor. Bu noktada kurs olarak da kurslarımız devâm ediyor inşâallâh.
En Çok Kimi Seviyorsunuz, Rûmî Tâbîri ve Üç Büyük Velînin Dilleri
«En çok kimi seviyorsunuz?» deyince insanlar için böyle sevgilerden bahsetmek, vallâhi bilmiyorum, kişiyi sevdiğini söyleyeceği bir noktada değil. Ama bu, dînî bir noktadaysa, herkes gibi ben de «Allâh’ı seviyorum» derim inşâallâh. Rüyâlara ne kadar inanılır, bizlere mesaj verebilir mi? Üç türlü rüyâ vardır: ya şeytânî rüyâlardır, bir şeyin etkisinde kalınarak görülen rüyâlardır; ya nefsânî rüyâlardır, kişinin kendi düşünceleriyle alâkalıdır; ya da rahmânî rüyâlardır. Rahmânî rüyâlar bu noktada bir keşf penceresidir; bunlar gerçekleşir, doğru çıkar.
«Evlana Cevat Rûmî ismi sonradan mı aldı?» — Evet, sonradan aldı. «Rûmî» ne demek demiş bir kardeş: Rûm ne demektir? Rûm; Anadolu için kullanılan ad. Evlana Cevat Rûmî kelimesiyle Anadolu’lu mânâsına gelir. Eserleri sadece Farsça mı almıştır? Türkçe, Üçünü Farisîce’den… Tam böyle bir tasrif yoktur. Hazreti Mevlânâ bu topraklarda Farsça eser vermiştir. Hacı Bektâşı Velî Hazretleri — alevî-bektaşî kardeşlerimizin tâbîrleriyle kabûl etmezler ama — Arapça eser vermiştir. Bu topraklarda İslâm’ın sevgi üzerine yorulmasında en büyük etkenlerden üçüncü kişi Yûnus Emre‘dir; o da Türkçe eser vermiştir. Düşünebiliyor musunuz, bu topraklarda dilin o zaman için etkin olduğu üçünde de üç tâne büyük velî pîrânı sâhib eser vermiştir.
Arapça’yı da bir zenginlik olarak görelim; hem ilim bakımından hem de manzummensûr ilim eserleri açısından. «Buna ne cevap veririz?» İnsanlar anlamadıkları şeyleri ne yapar? Eleştirir, demiş Hazreti Mevlânâ. «Anlamayanlar bu yüzden eleştirirler» demiş. Tasavvufun kendine âid bir dili vardır; az önce anlattığım ney misâli — tasavvuf, kendi diliyle anlatılmazsa ne dedim? Çocuğun eline verseniz ney’i ne yapar? O zaman da tasavvufun dışındaki bir kimse, neyle karşılaştığında bir kargı görür, çok özür dilerim — bir çalgı âleti görür. Hâlbuki ney bir zikrin sazıdır; o tasavvufî bir dildir.
Bana ve Şems’in uzun süre tek bir hücreye, dünyadan kendilerini çekmesi… Sûfîler için bu tip halvetler vardır. Meselâ itikâf bunlardan birisidir. İtikâf — Hazreti Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ve Resûlullâh Hazretleri, Ramazân’ın son on gününde câminin içerisinde itikâf ibâdeti yaparak dünyadan kendisini soyutlamıştır. Hazreti Mûsâ aleyhisselâm, Tûri Sînâ’da kırk gün dünyadan kendisini soyutlamıştır. Bir insanın mânevî gelişimi için bunlar şarttır. Tekrar söylüyorum: bir kimsenin mânevî gelişimi için bu tip itikâflar ve halvetler şarttır.
Şimdi mâneviyatımızın iyice boşaldığı şu zamanlarda, dünyâ aşkının perde olduğu kâbiliyetimizin güneşi nasıl yanılsın, hücremize tekrar nasıl şarlanabilir hâle gelebiliriz? Birinci derecede bundan kendimiz mes’ulüz. Biz kendi gönlümüzü ilâhî aşkla yoğurmaya gayret edeceğiz. Rüyâda Hazreti Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem ile karşılaşmak nedir? Muhteşem bir şeydir. Hazreti Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerini görmek bu mânâda hidâyete, ikrama, rahmete mazhar olmaktır; manevî olarak onun yolundan gidileceğinin habercisidir inşâallâh.
Tekkeler kapatılınca «eyvâh, sahteleri türeyecek» diye korkanlar olmuş. Çünkü bir kâmil mürşid’e var, mâni ona engellemez. Mürşidi kâmili, sahtesinden nasıl ayıracağız? Kardeşler, tekkeler kapatılınca «eyvâh, şimdi sahteleri türeyecek» diye korkmuşlar; size bir şey daha söyleyeyim: hâlâ da o yasak duruyor. Yargılanma sebebidir; sosyal hukuk devletimiz mi? Şimdi sahtesi varsa, o şey kıymetli bir şeydir.
Sahteden Ayırt Etme Kriteri, Tarkan Tipi Genç ve Allâh Muhabbeti
Çok kıymetli olan şeyleri, çok affedersiniz, ticâret diliyle söylüyorum; bir kimse hasretle geliyor ki «haber olan diyor» — bir kimse, şimdi olsa giyerim ben demem, çünkü bu sahteleri vardır. Karımdan ben bâzen alışveriş edenleri biliyorum; «muhakkak sahtedir» der. Hiç anlamda bir şey muhakkak sahtesinden ayırt edilebilir olacaktır. O yüzden biz bu noktada sahtesinden ayırt etmek için elimizde Kur’ânsünnet gibi muhteşem bir hazîne var. Karşımızdaki konuşmacı, karşımızdaki şeyh denilen kimse Kur’ân ve sünnete uygun konuşuyorsa, anlatıyorsa, ona «sahte» deme hakkımız yoktur.
Eğer biliyorsak, bilmiyorsak dinleriz. Gidip kitâbı, sünneti tedkik ederiz. Elimizde Kur’ân var, Sünneti Resûlullâh var; sözleriyle, konuşmalarıyla karşılaştırırız. Şurada bir soru var, onu alıverin arkadaşlar. İç kafanın altıyla gönlün arasını ve vücut hatlarını belli etmek câiz değildir. İç giysilerin görülmesi câiz değildir. O yüzden bâzı kendince muhâfazakâr olan erkekler, kendileri dar bir kot pantolon giymişler, yanındaki örtündüğüne döveşer. Senin hâlinle böyle erkekler de tek pat (dar kıyafet) giymeye başlar.
Gördüm yine şişti de: ben geçen hafta Sâdık’ın oradaydım. O zaman dedim, ben herhâlde böyle gidiyorum. Ben ilk önce onun normalde bayan tarafıyla bakmıyorum. Ondan geçerken telefonla konuşuyor. «Böyle bakma», harika sesle döndü, demiş. Orada tak yok; nereye gidersen nereye gittiğinin farkında değil. Bundan baya geçti. Benim dükkânımın oradaydı arabamızla, Bursa’da. Genç bir çocuk, böyle yarı bel açık, iyi kıyâfet sayılacak bir şey giymiş. Altında da reklâmlı bir tane pantolon; ayakkabılar liking gibi böyle; ve Şaltı in oluyor — Tarkan giyiyordu o ayakkabılarla aynı Tarkan gibi.
Çocuk böyle havalı havalı gidiyor. «Dur evladım, dur bir dakîka». Durdu; şimdi dedim: «Oğlum, sen oğlan oldun diye baban bir de iki kurban kesti sana» dedim. Baktı oğlum mahzûn, ne dedin? Bakıyor bana şimdi. Dedim: «Sen aslâ Tarkan olamazsın. Olsan olsan, Tarkan’ın çarpmışı olursun. Hiç olmazsa kendine az çekidüzen ver». Allâh muhabbet edin. Tabii erkeklerin de vücud hatlarının belli olmaması lâzım. Biz sohbetlerimizde şuna çok iyi dikkat ediyorum ben: biraz buraya ne soru geliyorsa, hiç istisnâsız cevap vermeye çalışırım. Bilirsem bildiğimce cevap veririm; bilmiyorsam «bunu çalışayım, geleyim» derim.
Hakkınızda evlâdım: «Bir arkadaşımıza, namâzı nasıl dâvet etmeliyiz? Evde kılıyorsak, kılarken ‹hadi gel kılalım› diyorsak ve yine de olmuyorsa ne yapmalıyız?» Sûfîler hiç «hadi gel kılalım» demezler. Sûfîler namazı yaşarlar. «Kıl» demezler; «namazı kılalım» demezler. Şimdi biri tamâm yaşamaya çalışıyor; tek bir kelime bile olur, iki Hâviye yaşamakla olur. Sûfîler yaşamakla, davet’i konuşmaktan değil, yaşamakla seçerler kendilerine. Ve kimseye «siz sabahtan akşama kadar namaz kılın» diyebilirsiniz; namazdan nefret eder; sırf buna inat için kılmayacaklardır. Siz öyle namâz olun ki — bir kimse bir şeye âşık olursa, bir şeye âşık olan görüyorsa, o erkek olsa da olur, kadın olsa da olur, bir duygusu olur. Bu çok hoşuna gider; kişi bir şeyi sevdiyse, onunla görünür kişide. Kişi bir kıza bakıştırırsa kalbinde bu çok olur ve bütün âile bilir.
Soru-Cevap: Namaz, Sema’nın Kalbden Başlaması, Mehdîlik ve Bosna Şehidleri
Dışarıdakiler bilmez; içerde olan o ışık bilir kendisini. Şimdi böyle bir kişi karşılaşırsa Allâh ile, kıyâmette her şey insan bir şeye karşılaşırsa, aslâ şarkıdaki gibi aklında fikrinde hep o vardır. Âşık olan namâz fikrindeyse, desin ki: «Bitir de seni Allâh’ın katına ulaştırıcam, son selâmı beklesin». Ne zaman demenizdeki konunuz nasıl başlıyabilir? — «Burada başlayabilirsiniz. Sema önce o kimsenin kalbinde başlar.» Ve kendince der ki kendi hayâlinde Hazreti Mevlânâ yine böyle kendince dârında, dolayı çekerken, geçerken hemen böyle anlatıldı belâlde de, gül. Bu benim kendi şahsî hayâlim; onun şehrinden Tebrîz’i de görmüştü.
Bu mânâda «senin sefa nâmı ile yaptıkların mehdînin geleceğinin habercisi mi olduğu söyleniyor; mehdî bu yıl ya da önümüzdeki yıl yeryüzüne çıkacak, kudretiyle bütün savaşları durduracak, denildi» — sizce doğru mu? Televizyonda «ya, yoksa?» diyorlar. Bu hep batır her gece Karadeniz’i, Amerika’yı, canı sıkılan da zâten aslında sizin mehdînizin işin şakası, asıl invaletler her zaman yedi yıldır, üç yıldır, bir yıldır. Bâzen daha tâif bir invaletler vardır. Bir gün, hükümlü dediğimiz alışkanlık. Sizce sebep olan umudunuzu. Sana da, eyvallâh.
Bir kitap da sizin mehdînız olabilir, bir hadîs kitâbı mehdîniz olabilir, bir üstâd, bir velîniz, bir hizmet sâhibi mehdîniz olabilir. Ama o beklenen mehdî bir başkadır, ihrâr esprisidir. Eyvallâh, ben de onun geleceğine inanlardanım; ama bu târihler hiç bitmiyor. Bu târihleri verenler niye bir binaen târih veriyorlar? Kendilerince bir ebced hesâbı tutmuşlar; o ebced hesâbından târih vermeye çalışıyorlar. Yıllar geçer, târih çıkmaz; «bu sene gelir», olmaz, «bu sene gelir» derler, gelmez.
Meselâ, mededorsal — orada kan revân götürüyor. Osmanlı oradan geri çekilirken, bundan daha az mı bir kan dökülmüştür? Osmanlı orada elin nice — Anadolu’nun yiğit delikanlıları, yâri sızlarla birleşip Osmanlı’dan, Osmanlı’nın oradan çekilmesini sağlamadılar mı? Osmanlı geri çekilirken ellerini kollarını sallayarak mı çekildiler? Nice Anadolu yiğitleri orada şehâdet şerbetini içmedi mi? Neden Yemen Türküsü’nü söyledik biz? Neden ağıtlar yaktık? O zaman oradaki savaşlar «mehdî gelip bizi kurtaracak» diye düşünmüş olamazlar mı? Düşünce neden biz şimdi varalım? Niçin bir mehdî beklemek yerine, biz mehdî olmayalım o zaman? Bu toprakların mehdîliğin biraz unsurlarındanız. Dünyâ sizi bekliyor, dünyâyı kurtarmaya hazır olun.
«Yakanızda kim nedir, son soru?» — «Srebrenitsa şehit anneleri yâdına doğmuştur. Bosna’dan misafirlerimiz vardı; Bosna Srebrenitsa bölgesi, genel rûhuyla, misafirimizdir». Oradaki şehit annelerini, şehitlerini unutmamak için böyle bir çiçek elimizden düşmüyor; bunu nesilden nesile aktarıyoruz. Biz Bosna ziyaretlerimiz oluyor, tanışıyoruz onlarla; onlar da bizim için çok kıymetli. Bu çiçeği yakaladık, üzerinde bütün İslâm şehitlerinin anısına şehid olan bütün şehidlerin anısına şehâdet eylesin. Biz de onların yolunda eylesin inşâallâh.
«Allâh’tan O’nun yolundan uzaklaştığınız anlamına mı geliyor — kabûl olmamış duâ diye?» «Ben kabûl olmamış duâ diye bir duâ kabûl etmiyorum.» Cenâbı Hak Kur’ânı Kerîm’de: «üd‘ûnî estecib lekum — bana duâ edin, duânıza icâbet edeyim» buyurmuştur. «Mevlevîlikte sayıların önemi var mıdır?» — Vardı bir vakit; daha önce, ismi yanlış hatırlamıyorsam yüz semâzen ile yedi şuaybi sema yapmıştık.
Soru-Cevap: Semâzen Sayısı, Namazda Vesvese, Şeytanlaşmak ve Kapanış
Evet, meydandakilerin sayısı 30-35 gibi belli bir sayı mıdır, yoksa zamanla değişebilecek bir sayı mıdır? Zamanla değişmez ama 100 sazende, 100 semazende olabilir; daha önce öyle program yapmıştık. Öyle gidiyoruz. «İmam-Hatîb’e gidiyoruz, sevâb kazanıyor muyuz?» — Evet. «Burada bir şeyler geliyor (vesvese), namazımız bozulur mu?» — Hayır. Hattâ namaz kılarken aklınıza bir şey gelmesi sizin imânınıza eşit işâret. O yüzden bir kimse namaz kılarken aklına türlü şeyler geliyorsa, sahâbe efendilerimiz bu konuda Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerine demişler ki: «Biz namâz kılarken aklımıza bir sürü şey geliyor». O da buyurmuş: «Bu sizin îmânınızdandır».
Bir yerde hazîne varsa, hırsız dolaşır. Hazîne yoksa hırsız dolaşır mı? Dolaşmaz. Hırsız nerede bulunur? Evde malmülk varsa, parapul varsa oraya gelir. Değil mi sorar, soruşturur; bakar, ev çok zengin; «bu evde muhakkak çalınacak bir şeyler vardır» da, oraya gelir. Şeytan da mü’min kimseye gelir. Mü’min olmayan kimseyle şeytanın işi yoktur; o zâten şeytanlaşmıştır; bunun vazîfesini yapıyordur. Ondan ne uğraşacak şeytan? Hattâ şeytan, şeytanlaşmış kimselerin önünde düğmesini ilikleyenlerdendir. Derler ki: «Müstâhdime, peygamberim, sen önemli birisin» — öyle şeytanlaşmış insanlar olabilir mi? Evet, olabilir. Var mı? Herhâlde. Cenâbı Hak ne diyor onlar için? «Onlar aşağıların aşağısı olurlar» — esfele sâfilîn. Allâh o hâlden olmaktan, insanların hepimizi muhâfaza eylesin korusun inşâallâh.
Kıymetli dostlar, kıymetli kardeşler, bir dakîka programa azîn kâındaydık. 29 Mart’ta tekrar buraya geleceğim. Beni sabırla dinlediğiniz için teşekkür ederim. Bu noktada 29 Mart’taki konu belli mi? Konum olarak: «Anadolu’nun Manevî Direkleri» deyince — Hazreti Mevlânâ’dan, Hacı Bektâşı Velî’den, Yûnus Emre’den çıktı mı? — Malatya’da durmuş, Konya’da durmuş; bir gecede sığdırma yapıyorsak, yanından Sema’ya var. Bir Sema’yı zikir ibâdeti olarak yapıyoruz; semâzen kardeşler bir zikir hâlinde zikrediyorlar. Ve siz de alkış edercesine, buradan duyduğum kadarıyla, hakkınızı helâl edin. Geceniz hayır olsun, mübarek olsun.
Teşekkür ediyorum. Biz de alkışlamak yasak yok; ama teşekkür için gelmiyoruz. Biz O’nu sevmeye çalışıyoruz. Bu yüzden bir teşekkürcüğümüz de yok; sizden teşekkür de beklemiyoruz. Biz size teşekkür ediyoruz. Dükkân ne kadar zengin olursa olsun, hepinize teşekkür ederim. Geceniz hayır olsun. Selâmün aleyküm.
«Efendim, biz de teşekkür ediyoruz; Allâh sizden de râzı olsun. Şeri diye başkan, yargıçanım olsun. Sayın Güray Oruç Bey Efendim, bir teşekkür takdimi söz konusu — kendisini sahaya dâvet ediyoruz. Biz yanım bir şey istemiyoruz dedik. Yeni kucağımızın dolduğu bir çiçeklik — Allâh râzı olsun. Teşekkür ederim. Allâh râzı olsun başkanımıza, teşekkür ederim. Allâh râzı olsun. Sayın Hocama bu geceye katıldığı için ben de teşekkür ediyorum. Sayın Hocama ve sizlere. Hocam çok güzel bağladı. Gerçekten biz burada olmasak bu söylenenin hiçbir şekilde anlamı olmaz. Ben çok keyif aldım. Allâh râzı olsun. Teşekkür ederim. Geceniz hayır olsun.»
Kaynakça
Konferans: Mustafa Özbağ Efendi — Kocaeli Üniversitesi Tasavvuf Sohbetleri. Kaynak video: YouTube — 6_V0I7zlDZ4
- Mevlânâ Celâleddîni Rûmî, Mesnevî-i Şerîf — sarık ucundaki ilk 18 beytin yazıldığı rivayet.
- Eflâkî, Menâkıbu’l-Ârifîn — Şemsi Tebrîzî ile Mevlânâ buluşması ve sonraki halvet.
- Sultân Veled, İbtidâ-nâme — baba Mevlânâ ile Şems’in karşılaşması, hizmet günleri.
- Şemsi Tebrîzî, Makâlât — çocukluk halleri ve seyahat zikrî.
- İmâm Serahsî, el-Mebsût — kuyu içinde tamamlanan eserin rivayeti.
- İmâm Buhârî, el-Câmiu’s-Sahîh — zikir hadîsi, dünyâ hayâtının kısalığı hadîsi.
- Hadîsi kudsî kaynağı: Sahîhi Buhârî, Tevhîd 50; Sahîhi Müslim, Zikr 2.
- Fâtihâ Sûresi, 5. âyet: «İyyâke na‘budu ve iyyâke nesta‘în».
- Kâdir Mısırlıoğlu, Yûnus Emre — Anadolu’da Türkçe ile tasavvuf yorumu.
- Yaman Tokat (Tokat Hoca) — Anadolu Selçuklu sonrası tasavvuf mirası dersleri.
- Abdullah Gürbüz Efendi — Mustafa Özbağ Efendi’nin mürşidi; üniversite hocalığı dönemi.
- İsmâil Akbu Bûsevî tekkesi câmîsi (Bursa) — 1980’li yıllarda mevlid toplantıları.
- Saatçal-İzmit Belediyesi restorasyonu — Mesnevî okumaları kursu.
Niyâz
Yâ Rabbî! Hazreti Şemsi Tebrîzî’nin dil dostunu arama sırrını gönlümüze nakşeyle. Yâ Rabbî! Bizi «İyyâke na‘budu ve iyyâke nesta‘în» sırrına vâkıf eyle; her duâmızda yalnız Sana ibâdeti, yalnız Senden yardımı isteyenlerden eyle. Yâ Rabbî! Mevlânâ Celâleddîni Rûmî, Hacı Bektâşı Velî, Yûnus Emre Hazretlerinin sırrına hürmeten, bizleri «dünyâda misâfirlik üç gündür» şuûruyla yaşat; ilmel yakîn’den aynel yakîn’e, oradan da hakkel yakîn’e ulaştır. Yâ Rabbî! Hazreti Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimizin sünneti üzere, üç fizikî hâlimizde — ayakta, oturarak, yanlarımız üzerine yatarken — Senin zikrinden ayrılmayanlardan eyle. Yâ Rabbî! Mehdî beklemekten ziyâde, kendi gönlümüzde mehdîlik nûrunu uyandırmayı nasîb eyle; Anadolu’nun şehidlerinin, Bosna Srebrenitsa şehidlerinin, bütün İslâm şehidlerinin yolunu bize aç. Yâ Rabbî! Esfele sâfilîn’den bizleri muhâfaza eyle; «rüyâda Hazreti Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem»‘i görmenin ikrâmına mazhar kıl; kâmil bir mürşid’in eteğine yapışmayı, sahtesinden sahîhini ayırt etmeyi nasîb eyle. Allâh sizden râzı olsun; Allâh bizden râzı olsun; Selâmün aleyküm.
Ek kaynaklar:
- Kuşeyri, er-Risale, tasavvuf adabı, hal ve makamlar bahisleri.
- Hucviri, Keşfu’l-Mahcub, velayet, mürşidlik ve tasavvufi terbiye bahisleri.
- Sühreverdi, Avarifü’l-Maarif, sohbet, zikir ve şeyh-mürid adabı bahisleri.
- İbn Ataullah el-İskenderi, el-Hikemü’l-Ataiyye, tevhid, teslimiyet ve kalp hikmetleri.
- İmam Gazali, İhya-u Ulumi’d-Din, kalp terbiyesi ve tasavvuf adabı bölümleri.
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, İhsân, Kalb, Sünnet, Şeyh, Muhabbet, Aşk. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı