Salı, 9 Haziran 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR
Mustafa Özbağ
İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Üniversite Sohbetleri ·

1. Sakarya Üniversitesi — Tasavvuf Sohbetleri

Mustafa Özbağ Efendi'nin Sakarya Üniversitesi'nde verdiği ilk tasavvuf sohbeti. İslâm'ın kapsayıcılığı ve tasavvufun günümüze hitabı üzerine.

Sakarya Üniversitesi tasavvuf sohbetlerinin ilk buluşmasında Mustafa Özbağ Efendi; İslâm ın kapsayıcılığını, tasavvufun günümüz insanına hitâbını ve sülûk yolunun temel kavramlarını öğrencilere açıklar.


«Engelli Görmek Bizim Kendi Eksikliğimizdir» — Sûfîce Bakışın Disiplini

Ben «engelli» demek istemiyorum, ama ne yazık ki ülkemizde ismini böyle koymuşlar, böyle anılıyor. O yüzden kendilerinden özür diliyorum, af diliyorum bu tâbîri kullandığım için. İslâm engelli görmez çünkü. Kur’ân-Sünnet algısında bir kimseyi engelli görmek yoktur, velev ki o kimse engelli olsa dahi, öyle görülse dahi. Bu o ki, insanların görüşündedir; görüşündeki eksikliktir; bakışındaki eksikliktir. Sûfîler bu noktada daha da düşünürler, daha da ileri bir noktada dururlar. Sûfîler ayna metaforuyla, engelli görenin gerçekten kendisinin engelli olduğunu idrâk ederler. Bu noktada sûfî için, etrâfındakini ve karşındakini «Hak» görmek vardır. Hak görmek için karşındaki kimseyi eksik ve noksan göremezsin maddî mânevî. Eksik ve noksan gören kimse gerçekten kendisi eksik ve noksandır.

O yüzden hani Hazreti Mevlânâ’nın Mesnevî’sinde bir çırak hikâyesi vardır: çırağı ustası der ki: «Evlâdım, git oradan o şişeyi bana al getir». Usta gider, çırak gider gelir ustasına der ki: «Hangi şişeyi?» O da der ki: «Evlâdım, orada bir tâne şişe var». Gelir, usta der ki: «Efendim, orada iki tâne şişe var.» Bakar ki usta, çırağı bir şey anlatamayacak, bir şey öğretemeyecek söz ile. Evlâdım, o zaman «İki görüyor ya — onun bir tânesini kır»; öbür gün al getirdiler. Çırak gider, kırar şişenin birisini; bir bakarken ortada da hiçbir şey kalmadı. Gelir, usta der: «Kırdım birisini ama hiçbir şey kalmadı» der.

İşte Hazreti Mevlânâ şaşı görmeyi, eksik görmeyi, biri iki görmeyi burada bize bir hikâyeyle anlatır. Mâneviyatta da karşındaki kimseyi eksik görüyorsan, bu eksikliği kendinden bilirler. Bu maddî manevî böyledir; bir kimseyi eksik görüyorsanız, gerçek mânâda eksik olan sizsinizdir, karşıdakindeki değildir. O yüzden sûfîler — bu tekrar kelimeyi kullanmak istemiyorum ama — «engelli» görünenleri kendilerinin bir eksikliği olarak görür; engelli göreni.

O yüzden Hazreti Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri de aslâ meselâ görmeyene bu noktada zâhirî olarak «kör» lafzını kullanmamış. Aslâ ayağı aksak bir kimseye «topal» lafzını kullanmamış; kolu olmayan, kolu aksak olan bir kimseye «çolak» dememiş. Onları eksiklikleriyle itaf etmemiş, isimlendirmemiş. Sünneti Resûlullâh’ta bu yok. Öyle olunca sûfîler de aslâ ve aslâ bir kimseyi böyle görmezler.

Hattâ daha ileri söyleyeyim: Hazreti Mevlânâ Mesnevî’sinde bu âlemi hayal âlemi olarak görür; İbn Arabî de bu âlemi gölge olarak görür. Hazreti Mevlânâ yine Mesnevî’sinde bir hikâyede der ki: «Siz gece rüyânızda kolunuzun koptuğunu görseniz çok üzülürsünüz, çok ağlarsınız. Ama uyandığınızda bakarsınız ki kolunuz yerinde; bir sevinç kaplar sizi uyandığınızda.» Önemli olan bu gölge âlemde, bu hayâl âleminde hiçbir şeyin aslı, asların normâl değildir; gördüğünüz gibi değildir. Bu âlemden uyandığınızda bakarsınız ki eksik gördüğünüz tammış, tam gördüğünüz eksikmiş. Bu mânâda bizim eksik gördüklerimiz aslında tam; bizim tam gördüklerimiz aslında eksik. Eksiklik bizden. Allâh muhâfaza eylesin, cümlemizi inşâallâh.


Kutlu Doğum Haftası ve «Hâtemu’l-Enbiyâ» Teması: Yalancı Peygamberler

Evet, kıymetli dostlar, kıymetli kardeşler. Bugün biz kendimizce mâlûm, Hazreti Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri’nin Kutlu Doğum Haftası etkinlikleri var. Bu etkinlikleri Diyânet İşleri Başkânlığı ilk defa Nisân ayında başlattı. Nisân ayı, çünkü Hazreti Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri’nin milâdî olarak, hicrî olarak değil, ana rahmine düştüğü günler olarak hesaplanıyor târîhçiler tarafından — ama doğru ama eksik.

Biz bu noktada Nisân ayında Kutlu Doğum Haftası etkinliği içerisinde her yıl bir konu seçiyoruz kendimize. Bu sene de konu «Hâtemu’l-Enbiyâ — Son Peygamber» olarak isimlendirdik. Bu konuyu seçmemizdeki maksâtgâye: hadîsi şerîfte Hazreti Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri buyurur ki «Kıyâmete yakın otuz tâne yalancı peygamber çıkmadıkça kıyâmet kopmaz» der.

Otuz tâne yalancı peygamber çıkacağını, bu yalancı peygamberlerin peygamberlik iddiâsında bulunacağını ve bu peygamberlik iddiâsında bulunmadıkça kıyâmetin kopmayacağını söyler. Bunun gibi değişik hadîsi şerîfler, değişik kaynaklarda rivâyet edilmiş; ana temi olarak bu. Hazreti Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri’nin sağlığında iki tâne çıkmış: birisi Yemen’de, birisi mâlûm Müseylemetü’l-Kezzâb; ve Yemen’di ki, o kimse sonuçta müslümanlar tarafından gerekli dersi verilmiş bir şekilde.

Şimdi yıllar yılları eklemiş, zaman içerisinde değişik kimseler hep peygamberliklerini îlân etmişler. Ve bu son döneme geldiğimizde — biz çünkü kendi dönemimizden sorumluyuz — bu dönemde de kendisini peygamber görenler, kendisini peygamberlik iddiâsıyla, elçilik iddiâsıyla ortaya atanlar. Hattâ gün geçmiyor ki kendisini mehdî görenler; gün geçmiyor ki kendisini nebî görenler, resul görenler; gün geçmiyor ki kendisine de böyle bir vahiy geldiğini ve kendisine de ilâhî bir kitap indirildiğini söyleyenler; bu ilâhî kitaplarını kendilerine indirilen güya bu kitapları internette yayınlayanlar var. Hattâ bunun daha bu İslâm dünyasında olan; İslâm dünyasında da ama Amerika’da ama Hindistan’da ama Batı ülkelerinde kendilerini peygamber görüp, kendilerini bu peygamberliği noktasında kendileri inandığı gibi etrâflarını da inandırıp toplu ölümlerin, toplu vahşetin, toplu sapıklıkların yaşandığı bir dönemdeyiz.

Böyle olunca ve bunlar da böyle sıkça gündeme gelince, ve bunlar gündeme gelirken de insanların ama dînî bilgilerinin yetersizliği, ama öyle inanmak istemelerinden dolayı, bunlar da etrâflarında ne yazık ki bunlara inanan kimseler toplanıyor. Ve bunu şaşkınlıkla izliyoruz, hayretle bunlara bakıyoruz; anlattıkça da bir şey ifâde etmiyor — saplantı halinde inanmış da, saplantı halinde ne kadar biz Kur’ân-Sünnet dâiresinde delilleriyle bunlara sunsak yine de bunlarda saplantı bir şekilde devâm ediyor.

Âyeti kerîmeleri zorlayıp kendilerince «peygamberlik son buldu ama elçiler gönderilecek; elçilik var» diyorlar. Veya hattâ «ona kitap indirilen bir peygamber değil» ama diyorum internete «böyle bir indirildiğine dâir anlatan kitap var ya, o kitabı biz bilmiyoruz, siz nereden biliyorsunuz?» «Yâ aç» diyorum, «internete var, yaz istersen; direkt internetten çıkacak ve de kendi sayfasında o kimsenin». Ve bu kimse de işin en enteresan noktası psikolojik tedâvî görmüş, eli raporlu. Zâten ne geliyorsa başımıza, elinde rapor olanlardan geliyor. Alıyorlar ellerine bir tâne rapor, nasıl olsa cezâ ehliyetleri yok, istediklerini konuşuyorlar. Bugün peygamber olsa, yarın Allâh olacaklar hâşâ.


Melâmî Kıssası, Ahzâb 40 Âyeti ve Sünnet İnkârcılığı

Meşhûr bir Melâmî kıssası var, Melâmîler bunu anlatırlar, bana da anlatmışlardı. Dervîşin birisi koşa koşa gelmiş şeyhine; «Efendim, demiş Hazretleri demiş, buyur evlâdım demiş. Duydunuz mu? demiş, filânca zât peygamberliğini îlân etti demiş». O kimsenin üstâdı da öyle bir durmuş, bir râbıta etmiş. Demiş ki: «Biz, Azîzi Şân, böyle bir peygamber tâyin etmedik. O nereden peygamber olmuş?»

Bu ona benziyor artık. İş çığırından çıktı; iş ölesine çığırından çıktı ki, böyle akıllı uslu, makul dâirede, Kur’ân ve Sünnet dâiresinde düşünebileceğine inandığımız kimseler dahi «acabâ?» noktasına gelmiş. Çünkü bunları söyleyenler hadîsi şerîfleri reddediyorlar; hadîsleri inkâr ediyorlar. Bunları söyleyenler bize sâdece «Kur’ân yeter» deyip sâdece Kur’ân odaklı konuştuklarını düşünüyorlar.

Ve Kur’ân odaklı düşündüklerini konuştuklarını söyleyenlere Kur’ânı Kerîm’den: «Allâh’a itaat edin, Resûlüne itaat edin, sizden olan emir sâhiblerine itaat edin»; «Allâh ve Resûlüne itaat edin»; «O Resûlullâh size ne getirdiyse doğruyu getirdi» gibi âyetleri sıraladığımızda, «ya biz peygamberin peygamberliğini kabûl ediyoruz; peygamberin peygamberliğini kabûl ettiysek ona itaat etmiş sayılırız» gibi fikirlerle ortaya çıkıyorlar.

O yüzden bu meseleyi derleyip toparlamak gerekirse, bizler ki hasbelkadar ne kadar cılız sesimiz olsa da, bu cılızlığımızda karınca misâli biz son nebî olduğunu, son peygamber olduğunu, son resul olduğunu, ondan sonra bir peygamberin gelmeyeceğinin mümkün olmadığına dâir âyet ve hadîslerden böyle bir arkadaşlarla sohbet edelim dedik. Bu seneki konumuz, ana temamız bu.

Tâbî Diyâneti zaman zaman eleştirmem ile berâber, bu noktada Kutlu Doğum Haftası etkinliklerinin noktasında da Diyâneti de bu noktada tebrik ediyorum. Çünkü gerçekten Türkiye çapında bütün insanlar bu noktada Kutlu Doğumu bir şekilde kutlayıp, bir şekilde anıp, bir şekilde gündeme geliyor. İnşâallâh bu bid’atların içerisinde sürer gelen bir şey olmaz.

Ahzâb Sûresi, 40. âyet: «Muhammed içinizdeki adamlardan hiçbirinin babası değildir. Fakat Allâh’ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allâh her şeyi çok iyi bilir.» Bu âyeti kerîme direkt net, bize «Kur’ân yeter» diyenlere de cevâb, bütün herkese cevâb: Hazreti Muhammed Mustafa’dan sonra, sallallâhu aleyhi ve sellem’den sonra bir peygamber gelmeyecek, bir nebî gelmeyecek, bir resul gelmeyecek, bir elçi gelmeyecek, adına ne derseniz deyin. Dîn — Peygamberlerin evveli Hazreti Muhammed Mustafa, sallallâhu aleyhi ve sellem; Peygamberlerin âhiri de Hazreti Muhammed Mustafa, sallallâhu aleyhi ve sellem.

Bir hadîste de Hazreti Peygamber Efendimiz buyurur ki: «Âdem henüz su ve toprak arasındayken, çamur hâlindeyken, ben peygamberdim.» Başka bir hadîslerde: «Henüz daha hiçbir şey yaratılmazdan önce ben peygamberdim» — varlığın başlangıcı. Ve hadîsi kudsîde de Cenâbı Hak bir şey yaratır tanınmak için; ve o yarattığı şey Allâh’ı zikreder, tesbîh eder, tenzîh eder, teşbîh eder. Bu Cenâbı Hakk’ın hoşuna gider. Hazreti Resûlullâh, sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri «Ben yaratılmışların evveliyim» derken, Cenâbı Hakk’ın kendi ruhundan ve nurundan yarattığı ilk varlık olarak atfedilir.


«Peygamber Vârisi» vs «Peygamber» Farkı: Tirmizî Hadîsi ve Mehmet Çelik Hâdisesi

Ve bütün Kur’ân ve sünnet yorumcuları, dîn ulemâsı yaratılan ilk varlığın Hazreti Muhammed Mustafa’nın ruhâniyeti ve nûrâniyeti olduğunu ve ondan bütün her şeyin yaratıldığını söyler. Ve bu noktada da peygamberlik mesleğinin sonuncusu, peygamberlerin sonuncusu yine Muhammed Mustafa’dır, sallallâhu aleyhi ve sellem. Ondan sonra bir peygamber gelmeyecektir.

Hattâ bu âyeti kerîme indirildikten sonra Hazreti Abbâs der ki: «Yâ Resûlullâh, ey Muhammed, bu ümmetin hâli ne olur, ne yaparlar?» Ardından âyeti kerîme iner, tekrar: «Yeryüzünün direkleri vardır; o yeryüzünün direkleri yeryüzünü nasıl sağlamtutarsa, mânevî direkler vardır. Bunlar da peygamberlerin vârisleridir» mânâsında âyet ve hadîsler inzâl olur.

Şimdi bir kimsenin peygamber vârisi olması farklı bir şeydir; peygamber olması farklı bir şeydir. O yüzden bir kimse ne kadar büyük velî olursa olsun, ne kadar büyük âlim olursa olsun, aslâ ve aslâ bir peygamber olması, bir nebî, bir resul olması mümkün değildir. Hazreti Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri bu mânâda «Nübüvvet ve risâlet sona erdi. Benden sonra ne nebî ne de resul yoktur» der Tirmizî hadîsinde. Hazreti Muhammed Mustafa’dan sonra bir peygamber yoktur, bir nebî yoktur. Nebîler benimle son buldu — Müslim hadîsidir.

Tâbî bunları iddiâ edenler bu hadîsi şerîfleri ne yazık ki reddediyorlar; çünkü hadîslerin tamâmını reddediyorlar. Türkiye’de, İslâm dünyasında ve bilhassa Türkiye’de yeni bir rüzgâr kopuyor beş on yıldan beri: bu rüzgâr hadîsi şerîfleri reddetmek, Sünneti Resûlullâh’ı reddetmenin üzerine kurulu. Bunda o kadar çok ileri gidiyorlar ki, artık çığırından çıktılar; artık durdurulamaz noktaya geldiler sanki. Önüne gelen hadîsleri reddediyor.

Son nokta: Mehmet Çelik profesör çıktı televizyona, terete biri bu, harîm Müslim hadîslerinin attı kenara. Hayretle izliyorum, ve hayretle izliyorum; böyle bir şey nasıl yaptı, nasıl söyleyebildi diye. Ve buradan da geri dönmedi; son noktada toparlamaya çalıştı ama toplanmadı. Bu bizim içimize yerleştirilmeye çalışılıyor; dînimizi ifsâd etmek isteyenler içeriden ve dışarıdan dînimizin olmazsa olmaz kaynaklarıyla oynuyorlar.

Şimdi yeni söylentiler var: «Kur’ânı Kerîm’i bütün âyet kerîmeler alınmadı; Kur’ânı Kerîm eksik; veyâhud da bâzıları içinden çıkarıldı; bâzıları içinden değiştirildi» gibi. Bunun önü alınmıyor artık. Ne yazık ki böyle popülist olmak isteyenler popülistçe bu tip düşüncelerini, bu tip fikirlerini insânların içerisinde yayıp herhâlde meşhur olmaya çalışıyorlar.

«Övünmüyorum ben — nebîlerin efendisi, sonuncusu ve şefaat edicilerini de ilkiyim. Yine peygamberim diyen yalancılar çıkar benden sonra; peygamber gelmez. Dâvâları bir olan iki büyük ordu çarpışmadıkça ve kendilerine ‹ben resulüm, peygamberim, elçiyim› diyen yalancılar çıkmadıkça kıyâmet kopmaz» — Buhârî, Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvûd, İmâm Ahmed. «Resulüm diyen yalancılar çıkacaktır; benden sonra resul yoktur» — Nesâî, İmâm Ahmed, Taberânî.

«Deccâl gelmeden otuz kadar veya daha fazla kendilerine resulelçi diyen yalancılar çıkar. Bunlar sizde olmayan âdetler, bid’atlar çıkarır ve dîninizi değiştirirler. Bunlardan sakının ve onlara düşman olun» — Taberânî. «Kıyâmetten önce resulüm diyen yalancılar çıkar; onlardan sakının» — Müslim, Taberânî.


Diğer İncîl’lerde Tahrîf, Barnaba İncîli ve Muhsin Yazıcıoğlu

Tâbî Hazreti Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri hadîslerinde de kendisinden sonra bir peygamberin gelmeyeceğini beyân etmiş. Bu âyeti kerîmenin ışığında hiçbir âyet yoktur ki Hazreti Muhammed Mustafa’dan sonra, sallallâhu aleyhi ve sellem’den sonra bir peygamberin geleceği söylenmiş olsun.

Bakın, İsevîlerin kendilerince inandıkları ilk o kitaplarında Muhammed Mustafa’nın geleceğine dâir beyân vardır. Mûsevîlerin kitaplarında Muhammed Mustafa’nın geleceğine dâir beyânlar vardır. Her ne kadar bunlar kendilerince sonradan değiştirilip tahrîf olmuş olsa dahi, Hazreti Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri’nin zamanına gelinceye kadar bunlar tahrîf olmamış şekilde duruyordu. Ve bunların sahâbenin içerisinde bu kitapları okuyan sahâbeler vardı; onlar daha önce Hıristiyan olup müslüman olan, işte Mûsevî olup sonradan müslüman olan sahâbeler vardı. Ve bunlar da bunları naklediyordu.

Şimdi tâbî mevcûd olan kitapların içerisinde — yâ hem İsevîler hem Mûsevîler olarak — bu ibâreler kaldırıldı. Ama bu meşhur bir İncîl olarak kabûl edilmeyen İznik’te — neydi İncîl’in adı? Barnaba İncîli. Tâbî onun üzerinde de hikâyeler çok fazla ya. Barnaba İncîli’ni rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’na getirildi. Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu da bunu kopyaladı; kopyasının yanında durdu. Bu kopyası yanındayken helikopterinin düşürüldüğüne, bir kopyasının Genelkurmaya’a verildiği söylenir. Genelkurmaya verildiğinden dolayı, Genelkurmay’ında bu noktada o kozmik odaya operasyonlar yapıldığı, orada olduğu sanılıp, bunların şimdi böyle şey, ne o? Şehir efsâneleri veya komplo teorileri.

Elimizde bir yazılı delil yok. O yüzden rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun da bu noktada bu yüzden şehîd edildiği ve son papa’nın açıklamalarının bu sebepten olduğu — Türkiye’yi siyâseten bir yere kıstırıp sıkıştırıp bu Barnaba İncîli’ni almak için cân hırâş mücâdele ettiklerine dâir bu komple teorisi; olur olmaz inanılır inanılmaz, bunlar farklı tartışma konusu, böyle oldu.

Ve Barnaba İncîli’nde işin en enteresan noktası bu: Muhammed Mustafa’nın sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerini tarif edildiği, geleceği söylendiği. Barnaba İncîli’nde bütün Hıristiyanlara bu noktada «Muhammed Mustafa geldiğinde onlara tâbî olunması gerektiğine» dâir İncîl’den âyetler olduğu söyleniyor — görmedik, bilmiyoruz bu noktada da. O yüzden zâten bunlar var olduğundan İznik Konsülünde Barnaba İncîli’ni kabul edilmedi, ve Barnaba İncîli’ni kabûl edenlerin afaroz edildiği, görüldükleri yerde öldürülmesi gerektiğine dâir fetvâlar verildi.

Ve Barnaba İncîli’ne inanan bu noktada o inananlar, kendilerini hayâtları boyunca hep sakladıkları, gizledikleri; hâlâ daha Barnaba İncîli’nin yazılısının var olduğunu ve insânların saklı gizli ona ibâdet ettiği, ve bu ibâdet edenlerin Türkiye’de bulundukları ve bunların da normalde kendilerini sakladık — bunlar hep diyeceksiniz ki «yâ, komple teorisi dinlemeye mi geldik?». Bunu da diyebilirsiniz; bunların da olduğu söyleniyor. Bu meseleyi kapatayım parantezi bu noktada — ama diğer İncîl’lerde bunlar tahrîb edilmiş, yazılmamış. Hazreti Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri geldikten sonra hiçbir ibâre yok Kur’ân’da yeniden bir resul, yeniden bir nebî, yeniden bir peygamber geleceği ile alâkalı. Ve her yerde «Allâh ve Resûlü’ne itaat edin», «Kıyâmetin yaklaştığını, son ümmet olduğunu, sizi uyarıcı bir ümmet olduğunu» dâir âyetler var.


Miras Paylaşımı, Cüzi İrâde ve İçeriye Yardım Önceliği

Tâbî bunların ışığı içerisinde bu seferde insânların gidecek bir yerleri yok ama ne yazık ki sapıklar sapıklıklarına devâm ediyorlar. Bu konuyla alâkalı bir sorunuz olursa yine cevâplandırırım.

Geçen ay geldiğimden kalan sorulara devâm edeceğimi beyan etmiştim; kalan sorulara devâm edeyim. Sâhipleri burada mı değil mi bilmiyorum. «İslâm hukukunda miras paylaşımında kadınların payı neden erkeklere göre daha az?» Evet İslâm hukukunda kadınların payı daha az, doğru; ama bunu bir bütüncülük içerisinde düşünürseniz: sizin evlendiğiniz eşinizin de payı az olacak, sizden evlenen giden kız da payı az olacak; böylece denge oluşmuş oluyor. Ama bizim ülkemizde çarpık bir uygulama var: uyanık erkekler İslâm hukukuna göre şimdi mal paylaşımı istiyorlar. İslâm hukukunun olmadığı bir yerde mal paylaşımı oranın hukukuna göre olur; hiç kimse kendince kendi kendine uyanıklık yapmayacak. Türkiye’de İslâm hukuku yok mal paylaşımında da; İslâm hukukuna göre davranılmayacak — yoksa bu noktada hakkân yetsizlik olur.

«Kaderle kişinin seçimleri arasındaki fark açıklar mısınız?» Doğmamız kader, ölümümüz kader; gözümüzün önde olması kader; burnumuzun ensemizde olmaması kader; ağzımızın tepede olmaması kader. Benim buraya gelmem cüzi irâdem; buradaki konuştuklarım cüzi irâdem; benim seçimim, benim seçimim. Bundan sorumluyum. İmtihânın sırrı bu: ben seçimlerimden sorumluyum; seçtiklerimden sorumluyum; sevdiklerimden sorumluyum.

Sorumluyum. İmtihânın sırrı bu: seçtiklerimizden sorumluyuz; mükellefiz. Ben bir şeyden mükellef isem onun sorumluluğu bana âid olması gerekir. Sorumluluk bana âid değilse, mükellefiyetlik cezâsı bana âidse, onda bir hukuksuzluk var demektir. Bu yazının altına imzâyı ben atacaksam, bu yazıyı ben yazmış olmam lâzım. Bu yazıyı ben yazmazsam, altına neden ben imzâ atıyorum ki o zaman? Hayır. O yüzden İmâm Âzam Hazretleri’nden tutun, Mâtürîdîlerin hepsi de, İmâm Nesefî dâhil buna, cüzi irâdeye önem vermişler. Cüzi irâdesiz bir hayat düşünülemez.

Hattâ ben derim ki: biz rüzgârın önünde yaprak değiliz; biz aynı zamanda da makina değiliz. Bir torna tesfiye makinesi düşünün — şimdi tâbî son sistemler oldu; bizim zamanımızda son sistem yoktu; ölçer bilçer ona göre iş yapardın. Öyle kod deyip girmek yoktu bizim zamanımızda. Biz bir makina değiliz, insânız. O yüzden de yaptıklarımızdan biz sorumluyuz. Yaptıklarımızdan hesâba çekilecek olan biz; o yüzden tövbe ederiz. O yüzden ama yaptıklarımızdan cezâya tövbe etmezsek, ama yaptıklarımızdan mükâfâta nâil umarız.

«Hocam benim, yanlış anlamayın, dış ülkelere yapılan yardımlarda değilim. Ancak sokaklarda hâlâ aç yatan insanlarımız varken bizim tüm potansiyelimizi kendi insanımızdan fazla dışarı yöneltmemiz ne kadar doğru?» Buna ben katılıyorum. Evet, «komşusu açken tok yatan bizden değildir». Önce biz, böyle bir İslâm dünyasında böyle bir nefis var: biz zekât’ı kendi köyümüze göndermeye çalışırız. Kamyonların üzerinde yükleriz; şimdi olmuyor. Önünde de yazarız örneğin, kendi nefsimi koyarım: «Mustafa Özbağ zekât’ıdır» — bu ne yâ? Yok, İslâm’da yok.

Bizim patronlarımız vardır, yanında asgârî ücrette çalışır işçiler. Asgârî ücrette çalışan bir işçi fakîr hükmündedir. Önce zekât’ı onlara dağıtmaları gerekir. Patron otursa, zekât’ını hesaplasa, birinci derecede işçilerine dağıtmış olsa, o işçilerin o patronu olan bakışı değişecektir. Biz öyle yapmayız. Burnumuzun ucundakini görmeyiz biz. Ya biz işte X vakfa göndeririz, X cemâate göndeririz, X tarîkata göndeririz. Sevâb orada baş köşeye oturacak o ya. Koca Efendi, Şeyh Efendi, adına ne derseniz deyin: «Oo, beyefendi hoş geldiniz» diyecek ya ona. Biz bunun peşinden gidiyoruz.

Allâh bizi affesin. Güzel bir şey insânın etrâfına yardımcı olması; ama önce içeride bu meseleyi halledecek. Sizin ülkenizde hâlâ da köprünün altında yatan insânlar var ise; sizin ülkenizde hâlâ daha açlık sınırının altında yaşayan insânlarınız var ise, önce bu sosyal facikayı halletmeniz gerekir.


28 Şubat Kamplaşması, İki Tip İnsân ve «Bilmiyorlar» Hadîsi

«Günlük hayatta insânlar içerisinde edeb ve ahlâk kurallarının dışında hareket edenlerin buna ‹özgürlük› demesi; bunun yanında çarşaflı bir kimseyi ucubu olarak görenlerin özgürlükten yana ne kadar bilgiye sahip olduğunu açıklar mısınız?» Bu büyük bir handikap. Bizim ülkemizde ne yazık ki böyle bir kamplaşma, zıtlaşma oluştu. Bu istenilen bir şey değil. Gönlü mârzu ederdi ki insânlar bu kamplaşmaya, bu zıtlaşmaya mahâl vermesinler.

Bütün devlet yöneticilerinden tutup da halkımız da bunu şeye müsaade etmesin. Hiç kimse bu noktada taraf olmasın. Ama ülke gerildi. Bu 28 Şubat’tan kalma bir şey. 28 Şubat’tan önce gerilmeye başlandı; 28 Şubat’ta bu sun’î gerginlik zirveye ulaştı. Ve 28 Şubat’tan sonra bu gerginlik bir türlü bitmedi. Bundan herkesin de fâidelendiğine inanıyorum. Bu gerginlikten fâidelenenler var ülke içerisinde. Bu nemâlananlar bu tarafta, bu taraflar her iki tarafta aşırı derecede bu meseleyi kaşıyorlar. Buna ne yazık ki Türkiye’deki cemâatlerin tarîkatların dînî oluşumların da katkıları var. Biz şöyle göremiyoruz meseleyi.

Siz belki de beni eleştireceksiniz bu noktada ama meselâ bunlar bizde okunmaz pek, bu tip eserler de okunmaz; biz bu düşünceleri okumayız. Bizim bu noktada duruşumuz böyle, ne yazık ki taraf gir bir duruşumuz vardır. Meselâ İslâm insânlara iki veçeden bakar: iki tip insan vardır:

1) Tebliği kabûl etmiş olan insanlar. Yâni İslâm olmuş, müslüman olmuş. «Lâ ilâhe illallâh, Muhammeden Resûlullâh» dediyse o kimse, İslâm’dır, müslümandır. Hanefî akâidcileri bu noktada — İmâm Mâturîdî, İmâm Nesefî başta olmak üzere — bir kimse «Lâ ilâhe illallâh, Muhammeden Resûlullâh» dediyse, dil ile ikrâr ettiyse, biz onun İslâm olduğunu kabûl ederiz. O kimse İslâm’dır, müslümandır. Amellerinde, fiiliyatlarında velev ki eksiklikler olsun, o kimse İslâm’dır. Kimsenin onun üzerinde «sen İslâm değilsin» deme hükmüne, hakkına sâhip değildir. O zaman o kimse İslâmsa, o tebliği kabûl etmiş; ve o kimse müslüman olmuş. Ona sâdece İslâm’ın bu noktada gereklerişartları nesef. Geri kalan «dîn nasîhatdir» noktasında nasîhat edilecek o kimseye.

2) İkinci zümre: tebliği kabûl etmemiş olanlar. Tebliğe açık; kabûl edip etmediği önemli değil, tebliğe açık tebliğ edilmesi gereken insânlar. Şöyle düşünün: siz birisine İslâm’ı tebliğ etme gibi bir derdiniz olsa, böyle bir düşünceniz olsa, siz ona sert davranabilir misiniz? Bu benim sözüm kendisine ehli tarîkat, ehli cemâat, ehli müslühîm olup, görüp de kendisini öyle görmeyenlere saldıranlar için geçerli.

Çok açık konuşacağım, hakkınızı helâl edin: siz başı açık bir kız arkadaşınıza otelersiniz; ona bir şey anlatabilir misiniz? Onu karşı safınıza koyup yumruk vurmaya başladığınızda ona neyi anlatabilirsiniz? Veya tâbî Hıristiyan bir kimseye düşünün; ona bir şey anlatacaksanız onu döverek bir şey anlatabilir misiniz? Ona laf sokuşturarak, laf atarak, çemkirerek, «Sen ne ki dînin?» diyerek, «Kim İsâ, hâşâ?» diyerek, ona doğruyu anlatabilir misiniz? Biz son ümmettik — iyiliği emreder, kötülükten neyederdik; biz son ümmettik müjdeci bir peygamberin ümmetiydik; bütün insânlığa müjde olarak gönderilmiştik.

Bütün insânlığa müjde olarak gönderilmiş bir peygamberin ümmeti olarak biz kiminle dövüşebiliriz? Bir derdimiz varsa anlatılacak, tebliğ edilecek bir kelimemiz varsa, biz nasıl kavga ederek anlatabiliriz bunu? Deyip onlar bizim kutsal değerlerimize ve kutsalımıza saldıracaklar, biz saldıramayız sizin dînini size. Saldırmaya emretmez geldi yâ — Hazreti Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem Hazretleri ağacın dibinde uyukluyordu; onun kılıcını aldı, boynuna koydu: «Kalk, seni elimden kim kurtaracak şimdi?» Hazreti Muhammed Mustafa «Allâh!» dedi, kılıcı düşürdü o kimse. Aldı eline kılıcını Hazreti Muhammed Mustafa: «Şimdi seni kim elimden kurtaracak?» dedi. Verdi cevâb muhteşem dedi ki: «Ben bana yakışanı yaptım, sen de sana yakışanı yap.» «Affettim seni» dedi, «hadi git kavmine». O kimse kavmine gitti, dedi ki: «Vallâhi ben dünyânın en iyi insânı, en merhametli, en şefkatlisiyle tanıştım bugün»; bütün kavmini İslâm etti. Siz yapamazsınız evet.

Onun sırtına deve işkenmesi koydular; ne yaptı? Kimin sırtına deve işkenmesi koydu? «Mekke fethedildiğinde deve işkenmesi koyanlar gelsin benim karşıma, sıralansın, onları katledeceğim» mi dedi? Onlar özgürlük adına bize söylemedik laf bırakmayacaklar, biz söyleyemeyeceğiz Kur’ân ve Sünnet ahlâkına sâhip olanlar. Şöyle düşünecekler Tâif’te taş yağmurun altında kalan Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem: onlar «bilmiyorlar yâ Rabbi» diyordu, «bilmiyorlar». O yüzden aslâ bu noktada beni eleştirebilirsiniz: «Nasıl böyle bir şey olabilir, böyle bir şey olabilir mi? Siz müslümanları zayıflatıyorsunuz! Müslümanları pısırklaştırıyorsunuz!» Bir çiçek yetiştiriyorsanız «aman ona bir şey olmasın» diye etrâfında pervan eden ersiniz. Ben İzmir-Bayındırlıyım, arada söylüyorum bizim orada halk tabirleri vardır: böyle birisi bir gattarlık yapınca, sorun bakalım bir fidan yetiştirmiş mi o derler; sorun bakalım bir tavuk bakmış mı o kümesinde derler. Tavuk kümesinde bir tavuk bakan merhametli olur çünkü.


İzmir-Bayındır Hâtırâları: Dedem, Pancar Motoru ve Çamaşır Töreni

Bunun gibi «müslüman bir bayân evlilik kriteri nedir? Erkek üstün olmak, erkeğe üstün olmak deniyor — bu üstünlikle ne kastediliyor anlayamadım». Bu evlilik kriteri «siz dindar olanı seçiniz» demiş. En önemli kriter bu — dindâr olanı seçmek; dindâr olanı seçmenin de en önemli kriteri güzel ahlâk. Bayanlar güzel ahlâklı bir erkek seçin: şevkatli ve merhametli olsun. Bir erkeğin en önemli özelliği şevkatli ve merhametli olsun. Eğer bir erkeğin şevkatli ve merhameti yoksa, istediği kadar sizi seviyorum deyip parlandalar atsın, yalan.

İzmir-Bayındır’da dâyınızın oğluna kız görmeye sabâhleyin gitmişler de, anneniz yârını da bırakmıştınız, bir daha hakîkati ettiğinizde tamâmını anlatırım demiştiniz yâ. Ben bunu anlatırsam yıkılacak burası şimdi. Bizim oranın âdetleri, gelenekleri, görenekleri müthişti yâ. Evet, bir gün sabâh namazından sonraydı, kız görmeye gittiler. Dâyımın bir tâne pancar motoru var; insanlar birileri çok ses çıkarır, çat diye. Bunlar sabâhleyin gitmişler kızın evine, güm kapıya vuruyorlar. Tâbî hoş, dâyımın gelişinden bütün âile değil, Bayındırlıdı yer zâten, gelişinden gidişinden.

Bunlar gittiler sabâhleyin erkenden: kahvaltı nasıl hazırlanıyor, hız da çıkıyor mu? Habersiz gelince neler çıktı, neler hazırlandı? Bunu denediler. Bununla kalmadı âile; bulaşıkta bir gün yüz bütövü etmişlerdir de. Bununla kalsalar iyi. Bir gün akşam, akşam üstü dâyım «çat motor»la gene geldi. Babam yok ya, annem bu noktada rahât, babamdan izin adıman noktası yok. «Bağırıyor» nereman? Anneme dedim: «Ne oldu gene?» Dedi: «Bugün gidiyorum». «Nereye gidiyorsun?» dedim. «Ben gelinle yatmaya gidiyorum» dedi. Sakın böyle ters bir ilişki olarak görmeyin: gidiyor onunla berâber onun sonra aynı odada kalacak, hattâ aynı yatakta yatacak. Horluyor mu? Bedeni kokuyor mu? «Ah yavrum, ah, siz şimdi çok kolay evleniyorsunuz; uyur gezerliği var mı, sayıklaması var mı?» Böyle kaldım ben, annemi dinliyorum. Annem tâbî ne yazık ki böyle bir gelin alamadı; o yüzden annem bu noktada bu âdetleri, gelenekleri, ritüelleri yerine getiremediğinden üzgün ölmüştür inşâallâh.

Daha bitmiyor bu muhabbet, sırası gelince anlatırım. Ben size benim annemin sülâlesi Bayındır’ın yerlisi, yaklaşık 200 yıllık orada; daha fazla belki de 250 yıllık delinebilir. O denizden gelmişler — deniz diye, Karaman’dan Karamanlılar. Osmanlı’ya kafa tutanlardan, o yüzden dedem Yunan’ı kollayanlardan, öyle söyleyeyim. Yunan İzmir’i işgâl edince, dedemin hâli vakti yerinde, hemen Bayındır’a yaslandı; bir daha var, komple zeytinlik orası dedemin babasınınmış. Yanına 3-5 tâne de, 5-10 tâne de kızan alıp daha çıkayılıp Yunan’a baskınlar yapan kimse. Elin ayağında körüklü çizmeleriyle öldü; belinde silâhıyla öldü; artık yaşlandığında körüklü çizmeyle dışarıda yürüyemeyince çizmenin altını topunu kestiler, o lâstik giydi, lâstiğin içerisinde körüklü çizme — yine çizme cızır diyor. Altına çiriş sürerler, cazırt yürürken cazırtıyı duyarsın, dedem gelirken bütün mahalle duyar.

Dedemin bir çizmesinden, bir de bastonundan: bastonda ne, jeva motor sikretin paslanmaz eksozundan ağır ucu sevri, neden öyle? Birisi bir saldırmaya kalkarsa, o bastonu zâten vurursa adam ölür kesin; bastonu kaldırmak için kas yapman lâzım. Dedi: «Normâl bir tahtadan baston kullansaydın» diye ancak ben söyleyebilirdim; torunlardan hiç kimse böyle bir şey söyleyemez. Mümkün değil. Dedem torunlardan birisine desek ki «babanı döv», istisnasız döver torunlar. Dâyımın torunu vardı, e kafanı dedi, dâyım eğdi kafasına bir tâne vurdu dâyıma; isterse eğmesin dâyım, dâyım eğmezse ben oradayım zâten, bana «yık» dese yıkarım ben. Kültür bu.

O yüzden dedemin normalde bastonu dâyı vurduğu zaman yere güğüt diye taştan ses çıkarıyor. Annem annem duyuyor onu 200-300 metreden. Çamaşır yıkanıyor diyelim ki, hazırlık yapılıyor, böyle avlu geniş, avluda çamaşırlar var. Şunu söylüyor sâdece: «Çamaşırları ortadan kaldırın, dedeniz geliyor». Genel kurmaya başkanı ne ki yâ, dedemiz geliyor. Bütün çamaşırlar ortadan kaldırılıyor, tek neler kenara çekiliyor, yerler dedem geliyor. O en bahçenin giriş serinomisi ritüel bu. Bahçeden girdiği içeri, bakın hiç şaşmaz adım adımınadır, ortaya geldiğinde «ben geldim, kapıya çıkın»; serinomi herkes kapıya çıkıyor. Dedem diyor: «Ne yapıyorsunuz? Meydanda çamaşır mı kuruyor herkes?» «Hayır. Annem çamaşırı yıkıyorduk.» «Hâ, iyi.»

Hâlbuki günler öncesinden bellidir. Bütün evin çamaşırı yıkanır; annen temiz titiz, misafir çok geliyor. Kızlar toplanır; böyle bir gün, iki gün bütün çarşaf, yorgan ne varsa yıkanır, temizlenir, paklanır, konulur. İki tâne hanay oda var yukarıda; içinde banyolar var, gelen misafir yatılı yatıyor. Öyle bir dede. Allâh bizi affetsin; Allâh onlara da rahmet eylesin. Yunan’ı koalamışlar. Babası tık ses çıkarmamış. Bir parça satmış, kızanlar var, harcamış. Bir parça daha satmış, kızanlar var, harcamış. Yunan gittikten sonra da basmışlar Yunan’ın karakolunu, yollarını, askerlerini mücâdele etmişler, vatanı kurtarmak için. Anlatırken dedemin gözleri dışarı çıkardı. Bütün ortaokul ve liselilere ödevdi bu — herkes heyetler hâlinde dedeme gelir.

Bir tek dedem kalmıştı ayakta son zamanlarda. Yaşını bilmiyordu, ama herhâlde yüz küsür yaşında öldü. Yaşını şöyle hesaplıyordu: «Yunan, ondan sonra işte, İzmir’e çıktığında ben on yedi yaşındaydım.» Yaş böyle hesaplanıyordu — on yedi, on sekiz denilmiyordu, öyle hesaplıyordu.


Aşk Korkusu, «Kapımda Yat» Cesareti ve Uzaktan Sevmenin Güzelliği

«Kulağımızı haramdan nasıl koruyabiliriz? Bâzen kalabalık ortamlardan kaçamıyoruz. Uyarmamıza rağmen dedikodu, iftira gibi durumlara devâm ediyor insanlar. Kendimizi nasıl muhâfaza edebiliriz?» Bu noktada Allâh’ı zikrederseniz kendinizi korursunuz. «Bir şey üzerinden tecellî ederek bir kimseyle konuşması mümkün müdür?» — Anlayamadım soruyu tam.

«Neden âşık olamayız?» Korkarız. Gerçekte korkarız. Âşık olduğumuzu zannetme koşumuza gider. O yüzden gerçekten âşık olamayız. Bize âşık olunmasını da istemeyiz; çekemeyiz. Olmayı bıraktık; olunmasına da müsâade etmeyiz. Ama hepimizde bir âşık ararız kendimize. Ya bütün şimdi erkeklere sorsam: «Size âşık bir kadını istemez misiniz?» Uçar herkes, pırpır eder; harika. Kendisine âşık bir erkek — bu muhteşem bir şey gibi görünür. Aslâ iki gün çekemezler.

İki gün. Kadınlar erkeklerden kurtulmak istiyorsanız çok basit: «Ben âşık oldum sana» de kapısında dur. O nereye gidiyorsa sen de onunla berâber. «Ben âşıkım sana, geliyorum» de — anında senden kurtulsun. Çok basit. Yâ bir erkekten kurtulmak istiyorsanız? Çok çok basit: «Başla başına sen nereye, ben oraya» de. Bir gün fazla gelir; iki gün koydum, böyle biraz tollerans tanıdım. Erkekler bir kızdan kurtulmak çok basit; hem söyleyeceğiniz laf da basit: «Sen benim aşkıma dayanamadın». İki gün peşinden hiç ayrılmayı yeter. Çok basit.

Bir kız geldi bizim dermişlerden: «Efendim, ben falanca beni çok seviyor. Ben de onu çok seviyorum. O bana âşık» dedi. «Dur dedim, kızcağızım yâ. Büyük lâf bu dedim ya.» «Yok efendim, âşık bana» dedi. «Allâh Allâh» dedim. «Akşam nerdeydin sen?» dedim. «Evdeydim» dedi. «Aşkım nerdeydi?» dedim. «E o da evdeydi.» «Aynı evde miydiniz?» dedim. «Hayır» dedi. «Ha, sen annenin babanın evinde, o da annesinin babasının evinde. Öyle mi?» dedim. «Evet» dedi.

«Bu nasıl âşıklık?» dedim. «Sen orada, ben burada»; bu kaldı, «ah şimdi telefon» — de ki dedim ben: «Aşkım, ben senin yanına geliyorum. Bu senin sevgine daha fazla dayanamayacağım.» Açtı telefon yanında: «Merhaba, merhaba, aşkım, ben senin yanına geliyorum; bundan sonra senden hiç ayrılmak istemiyorum.» «Bitti» dedi, «buraya kadar; ben aslâ bir daha babamın evine gitmek istemiyorum». «Yâ bir onu bir daha düşünsek, sesi duyuyorum.» «İyi düşündün mü, hazır mısın?» «Yâ ben kendim çok hazır hissetmiyorum da, biz onu yapamayız ki, biz bunu, bu öğretiyi almadık, bir bize bu ağır gelir.» Biz ne âşık olabiliriz, ne de bir âşığı taşıyabiliriz; mümkün değil o.

O yüzden bizim için en güzeli bu: seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli. Birbirimize görsemiz geldiğinde: «Ah gel hadi kafeye gidelim, biraz çay içelim, gidelim çayı içelim. Ay ne kadar çok birbirimizi seviyoruz biz; ne kadar birbirimize aşığız harikaiz. Hadi bitti.» Olamayız ki. Gönülden sevdiğimiz bir kişiye Allâh’ın emirlerini tâm anlamıyla yerine getirmediğinden ondan vazgeçmemiz vazgeçmek midir? Asıl çok seviyoruz diye ona Rabbini hatırlatmak mıdır doğru olan? Demek ki sevdiğiniz kimsede eksiklikler görüyorsunuz — bu nasıl sevmekse, bunlara en fazla erkekler yapan: «Aşkım seni çok seviyorum, örtünmen lâzım. Aşkım seni çok seviyorum, namaz kılman lâzım. Aşkım seni çok seviyorum ama benim âilem seni böyle kabûl etmez. Ne yapmamız lâzım — örtüneceksin, değişeceksin.»

Öyle değil mi? Hadîsi şerîfte de Hazreti Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri diyor ki: «Âşığın gözü kör, kulakları sağırdır». Biz sevdiğimizde bir eksiklik görüyorsak, o zaman bu adı aşk değil, bunun adı muhabbet. Biz muhabbet etmek olarak alalım.


Hz. Enes ve Köleliğin Kademeli Kaldırılması; Dövme, Anzaklar ve Vesvese

«Peygamberimiz Hilton’a girmezdi ama kölesi vardı; din derslerinde bize Peygamberimizin kölesine iyi davrandığı, işlerini kendi yaptığını öğretildi. Oysa Peygamber’in her türlü insan sömürüsüne karşı bir duruş sergilemesi gerekmez miydi?» Gerekti zâten; o yüzden köleliği kaldırdı. Hazreti Muhammed Mustafa! «Kölesi» diye nitelendirdiğimiz Hazreti Enes radıyallâhu anh Hazretleri ise, onu annesi getirmişti, ona hizmet etmesi için; çocuk yaşta hem de dînini öğrensin diye.

O yüzden köleliği ortadan kaldıran İslâm’dır; bunu yerli yerine koyalım. İlk köle âzâd eden İslâm’dır. Ama bir topluluk düşünün: burası sânâyi yatağı, öyle değil mi, Hizmitten buraya kadar? Bütün fabrikaların bir anda şalter indirip bütün işçilerini dışarı çıkardığınızı düşünün. Sosyal facikayı hesab edebiliyor musunuz? Ne kadar fabrika var, bütün herkes çalışanlarının işine son verdi. Meselâ Câvit Çağlar’ın devleti fabrikalarını kapatmakla tehdîd ettiğini biliyor musunuz? Vergi dairesi soruşturmasıyla alakalı. Câvit Çağlar’ı polis karakoluna götürdüklerinde, bütün işçiler, mesâisi biten işçiler önce polis karakolunun önüne, emniyetin önüne mitinga geldiler. Ve şunu söylemiş içeride: «Eğer bu gece beni bırakmazsanız bütün fabrikalardaki işçilerin işine son verip hepsini değişten çıkaracağım.»

Bir sistem düşünün: Mekke’de ve Medine’de herkesin yanında köleler var. Birden o kölelik sistemini kaldırdınız, bütün köleleri serbest ettiniz. Gidecekleri evleri, yiyecekleri ekmekleri, giyecekleri giysileri yok. Bu sosyal faciayı zaman içerisinde çözeceksiniz.

«Dövme yaptırmak günâh mı?» Evet. «Dövme yaptırsak abdest tutmaz mı?» Evet. Çünkü yaptırmayışın daha, yaptırma. «Dövmeyi yapan da, yaptıran da Peygamber Efendimiz tarafından lânetlenmiştir» diyorlar, doğru mu? Evet. Allâh muhâfaza eylesin. Yaptıran ne olacak? Yaptıran tövbe edecek, abdestini alıp devâm edecek.

«Şems’in İslâm inanç anlayışını kısaca yorumlayıp, şu anki müslümanlıkla kıyaslarsak neredeyiz? Yâni İslâm’da geriye mi gidiyoruz, ileriye mi?» Bu noktada İslâm’da geriye gitmek, ileriye gitmek diye bir olgu yoktu; herkes kendince kendi dînî anlayışını orta yere koyuyor. Ama bu noktada Şems’in zamanıyla, bugün günün zamanı arasında çok fazla bir fark görmüyorum. Ve müslümanlar açısında da bir fark görmüyorum. Şems’in dîn anlayışı sonuçta Kur’ân ve Sünnet’in içindeydi, dışında da değildi. O yüzden Şemsi Tebrîzî Hazretleri’nin zamanında ne yaşanıyorsa, bugün de yaşanıyor.

«Şehid olmak için müslüman olmak mı gerekir?» Evet. «Çanakkale savaşında ölen Anzaklar şehitlik mertebesine ulaşmış diyebilir miyiz?» Diyemeyiz. «Günah işlemekten nasıl uzak durulur?» Uzak durmakla. «Hayalî, hayalî eserler vermek, roman gibi günah mı?» Hayır. «Günlük hayatımızda vesveselerden nasıl kurtuluruz?» Bu vesveseler imânımıza zarar verir mi? Çoğalılsa zarar verir, vesvesenin durduğu noktaya, dâiresine göre. Bir şey vesvese ise terk et onu. «Namâz kılarken aklımıza namaz dışı şeylerin gelmesi namâzı bozar mı?» Bozmaz. Aklına gelmesi güzel bir şey: demek iyi bir şey yapıyorum ki şeytan aklına getiriyor.

«Dervîşin derdi çok olur derler. Doğru mu?» Dervîşin derdi olmazsa derdi olsun diye ağlar çünkü. Günah şân. Bursa’da güzel bir sohbet vardı dertle alakalı: bütün herkes dert sarhoş oldu, çıktı zaten. Dervîşin derdi yoksa sıkıntı vardır; derviş dert çeker; dertsiz derviş, derviş değildir zâten. O yüzden ben arkadaşlara hep derim: «Buraya geliyorsunuz dervîş olacak olan kardeşler için: derdiniz yoksa burada dertlenirsiniz. Dertten kaçmak istiyorsanız bizden uzak durur».


Nefsin Mertebeleri (Emmâre-Levvâme-Mülhime-Mutmainne), Çok Eşlilik ve Türkiye’de Tarîkat Yokluğu

Kur’ânı Kerîm’de nefsin meratipleri var: «emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râdiye, mardiyye, sâfiye» diye. Kur’ânı Kerîm’de diyor ki, meselâ «Ey mutmainne olan nefis, Rabbine dön» diyor. Ben insânı en güzel sûrette yarattım, ama emmâreden de aşağı iner. Hâ o zaman hayvândan aşağı mertebesi ne diyeceğiz, atlandırırken? Hayır, adı ne, isim koyacağız ya ona. Kur’ân «emmâre» ismini koymuş; o kimse insân görünümünde, hayvân adı emmâre. Meselâ «Ey tövbe eden pişman olan nefs levvâme» — âyette sabit bir şey; âyette sâbitse, ona iyi vallâhi diyeceğiz.

Hâ Cenâbı Hak diyor ki: «Siz sâlihlerle berâber olun, sâlih hâle gelin». Efendim sâlih kul olmak güzel — sâlih kul olmanın yolu Kur’ân ve Sünnetten geçer. Bu, bunun adına birisi de «sûfîlik» koymuş, «dervişlik» koymuş, adına böyle bir şey koymuş. Demiş ki meselâ Sünnet ve Resûlullâh, orucu 30 gün farz ön değil mi? Birisi gelmiş, «Yâ Resûlullâh, daha fazlasına gücüm yeter». Demiş ki: «Ayın başında, ortasında, sonunda tut». «Daha fazlasına da gücüm yeter». «Pazartesi-Perşembe tut». «Daha fazlasına da gücüm yeter». «Bir boş bir dolu tut, bu da sana yeter; bu da Dâvud aleyhisselâm’ın orucu da» demiş.

Kaç tâne oruç çıktı şimdi: bir, 30 Ramazan; iki, başında ortasında sonunda; üç, pazartesiperşembe; dört, bir boş bir dolu. Bundan birisi dedi ki: «Ben 30 Ramazan orucumu tutarım, beş vakit farzımı kılarım, bu da bana yeter». Âyeti kerîme. Hazreti Peygamber Efendimiz dedi ki: «Cennetlik birini görmek istiyorsanız buna bakın — harika». Bunda bir sıkıntı var mı? Yok. Birisi de dedi ki: «Ben pazartesiperşembe de oruç tutacağım; Allâh’a daha yakın olmak istiyorum». Buna engelleyen bir şey ne var? Yok. Bunun adına da biz örneğin: birisi demiş ki «Sûfîlik budur ki Hazreti Muhammed Mustafa’nın sallallâhu aleyhi vesellem Hazret’inin izinden gitmektir». Bunda bir sıkıntı var mı? Ne dediniz? Yok. Sizce yoktur. Eyvallâh.

Hiçbir mahzûru yok; ben o yüzden çok rahât kabûl ediyorum yâ. Tâbî bir sıkıntı yok, bir problem yok. «İslâm’da çok eşlilik hakkında ne düşünüyorsunuz?» Kur’ân dörde kadar nikâhlayabilirsiniz demiş. Aşağı indirmiş, dörtte sınırlamış, daha fazlaykenken bu açıdan bakacaksınız. Fazlalaştırmamış, aşağı indirmiş. Herkes 8, 9, 10, 15, 20, 80 tâneye kadar, 120 tâneye kadar eşi olan bir toplumda dörde indirmiş. Ardından Medine’deki âyeti kerîme’de de bire indirmiş — demiş ki: «Sizin için tek eşlilik evlâdır».

Buna tersinden bakaraktan gelin. Kölelik gibi: bütün toplumda kölelik müessesesi var; bunun zaman içerisinde siz yok ediyorsunuz, bir sosyal faciye sebebiyet vermeden. Bütün toplumda Mekke’de 120 tâne, 70 tâne, 80 tâne, 60 tâne, 20 tâne, 30 tâne, sayısı belli olmayan eş var. Siz bunları önce dörde indiriyorsunuz. Ondan sonra da «sizin için en hayırlı tek eşliliktir» diyorsunuz. Meseleyi bu açıdan bakın.

«Tarîkatlar hakkında ne düşünüyorsunuz?» Türkiye’de tarîkat yok. Bir tâne tarîkat gösterin bana Türkiye’de. Adlarını sıralayabilirsiniz: Kâdirî, Rifâî, Bedevî, Dusi, Şâzelî, Nakşibendî, Mevlevî. Adına bir sürü ism koyabilirsiniz. Türkiye’de tarîkat yok; adı var sadece. Bakın adı var. Ne zamandan beri? Tekke ve Zâviyeler Kanunundan beri. Bunu böyle Cumhuriyet Savcısından çekindiğim için söylemiyorum, öyle bir derdim yok; savcılar beni tanır, ben savcılıkları tanırım. Hiçbir sıkıntımız yok; dâvet ettiklerinde gideriz, ifâdemizi veririz. Bunu inanarak söylüyorum: Türkiye’de tarîkat yok, isimleri var.

Siz şimdi şöyle diyorsunuz: «Yâ yapma etme, Nakşibendî tarîkatı var». İyi, bana tekkesini gösterin, bana kıyafetini gösterin, bana zâviyesini gösterin. Bir yere tarîkat diyebilmeniz için tekkesi olacak, zâviye dediği mürîdlerinin yaşayacağı, çileğe gireceği yerleri, odaları, dershâneleri. Yok. Tekke ve Zâviyeler Kanunuyla kapatıldı; zâten öncesinden de yoktu. Şimdi diyeceksiniz ki: «Duyuyoruz Nakşibendî tarîkatı var». Onlar kendilerince o tarîkat lafzıyla dîne hizmet etmeye çalışan insânlar; bu mümkün değil zâten.


Rabıta = Odaklanma: Eşini, Çocuğunu, Sevdiğini Düşünmek

Şimdi beyefendi belki de îtirâz edecek söyledim he de; siz olabilir. Meselâ burada ardından yazmışlar: «Râbıta uygun mudur diye, Râbıta’da anladınız ne?» Şimdi Râbıta genel olarak söylendiği şekliyle: bir mürîd oturuyor, beyefendinin dediğini kabûl etmiyorum, öyle Râbıta veren de zannetmiyorum.

Ama halk arasında öyle anlaşılabilir: «bir mürîd oturuyor, şeyhini düşünüyor — râbıta». Bunun dışında bilen var mı aranızda? Üniversite değil mi burası yâ? Allâh tekke de sorardım bunu bizim. Bursa’da bütün herkesin eli kalkardı, bir şeyler söylerdi herkes. Normâlde halk arasında inanış bu değil mi? Halk arasındaki râbıta dendiğinde o kimsenin oturup şeyhini düşünmesi.

Sorarım size: Evli olanlar, hiç eşiniz aklınıza gelmez mi? Hiç çocuklarınız aklınıza gelmez mi? Anneler, asker olan evlâdınız aklınıza gelmez mi? Hasta bir yakınınız olsa aklınıza gelmez mi? Gençler «seviyorum» diyorsunuz ya, hiç aklınıza gelmez mi sevdikleriniz? Bir kızı hayâllemez misiniz hiç erkekler? Benim gençliğimde öyleydi, benim aklımda fikrimde o olurdu. Ben hiç aklımdan çıkarmazdım. Sakin ol, sakin ol, sakin ol; geleceğim senin dediğin yere. Hiç aklınıza gelmez mi? Öyle değil mi, seviyoruz ya. Bir erkek düşün — hiç kadın aklına gelmez mi sevdiği kadın? Bir kadın düşün — hiç aklına gelmez mi erkek?

Düşünmez mi onu? Seviyor çünkü. Seviyorsa bir kadın düşünmez mi? «Yâ sabâhleyin kahvaltıda ne canı ister acabâ? Omlet. Yâ bir omlet yapayım, içine de sucuk doğrayayım, üzerinde kaşaratayım, bir de katlayayım, bir de tavada iki çevireyim ona, yanına da bir limon koyayım, üstüne de bir tâne maydanoz ekleyeyim. Aşkım, kahvaltı hazır!» Yâ gerçekten bunu düşündüğüm, erkeğin sözü bu muhteşem bir estantene değil mi? Sevmenin tecellîyatı. Eşlerinizi boşamayın böyle söyledikten sonra.

Kadın seviyorsa adamın hayâlini yakalamalı; adam seviyorsa kadının hayâlini yakalamalı. Bir kimse var, sûfî — diyor ki: «Ben Allâh için seni seviyorum». Kim? Şeyhi. Kendi kendine düşünmez mi? Ne düşünüyor diye düşünür. Bir kimse Allâh’ı çok seviyor — harika. Resûlullâh, sallâllâhu aleyhi ve sellem Hazretlerini çok seviyor — harika. «Îmân edenler» özür dilerim, toparlıyorum baştan ödüyorum. «Ey Habîbim, de ki: ‹Eğer Allâh’ı seviyorsanız bana uyun.›» Kime uyacak? Çok seven kimse, Allâh’ı, Hz. Peygamber’e. Hz. Peygamber’e uymak ve kendince ne yapardı diye düşünmek.

Ben Râbıta’dan anladığımı anlatıyorum size: kendince her dâim, Hz. Muhammed Mustafa namazı nasıl kılardı acabâ? Abdesti nasıl alırdı? Yolda nasıl yürürdü? Nasıl sohbet ederdi acabâ? Nasıl tebessüm ederdi? Neye kızardı? Niye üzülürdü? Neye hicranını çekerdi? Neyin ümidinin peşindeydi? Bir kimse seviyorsa bunları düşünmez mi hiç? Benim için bu noktada gerçek, gerçek râbıta — Allâh’ı sevenler için Muhammed Mustafa’nın sallâllâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin neler, neyi, nasıl yaptığını düşünmek; ve bunun üzerinde insânın kendisini odaklaması.

Müslümanları düşünmesi, mü’minleri düşünmesi, bütün insânları düşünmesi. Ve insânları bu noktada daha iyiye, daha doğruya, daha güzele nasıl götürürümün çabasını vermesi. Ben şunu kabullenemiyorum kendimce: Râbıta oturup sâdece 15 dakika şeyh düşünmek değildir. Benim bu noktada durduğum nokta: Râbıta oturup da şeyh 15 dakika düşünmek; altı dakika olursa olacak, on dakika olursa olacak. Ama sâlihlerle berâber olum var ya, onunla berâber koşmak; sâlihlerle berâber koşmak; sâlihlerin derdiyle dertlenmek; sâlihlerin aşkıyla aşklanmak — bu âyetle sâbit. Ama bunu da pay olarak koyalım ortaya. «Seven sevdiği ile olmak ister hep ve bunun için çaba gösterir» ve «seven sevdiği ile de» hadîsi şerîf. O zaman bir kimse seviyorsa, o sevdiği şiirdeki gibi muh gibi aklına çakılmalı.


Soru-Cevap Sonu: Süleyman Hilmi Tunahan, İstihâre, Banka ve Mehdî-Îsâ aleyhisselâm

«Birbirini seven iki insânın arasındaki sınır ne olmalıdır? Hiç görüşme yok mu gerekir herhangi bir söz, nişân ve evlilik olamıyorsa?» Ben bunlara inanmıyorum hiç. İki kişi birbirini seviyorsa, ya neden ayrı duruyorlar ki? Bir erkek bir kadını çok seviyorsa, harika: «Gönder yavrumu annene babanı istete evlen». Kız da, sen çok mu seviyorsun? Evet, harika: «Annene babana söyle ben bunu çok seviyorum; beni bundan evlendirin de bitsin iş». Yok. Dertleri bu değil. O yüzden adı «sevmek» oluyor.

«Açık veya dar giyinen kadınlara karşı tutumumuz nasıl olmalıdır? Biz mi koşmalıyız, kaçmalıyız, yoksa «böyle giyinmeyin» diye yalvaralım mı?» «Yalvar! ‹Ne olursun böyle giyinmeden›!»

«Siz bu sûfîlik yolunu nasıl ve ne zaman keşfettiniz? Size kim sûfîliği tanıştırdı?» Kimse tanıştırmadı. Ben kendimce, kendi dâiremde, kendimce — önce Mesnevî’yi okumaya başlamıştım. Sonra üstâdımı bağlandım. Ama bu noktada kendi yaşadığım hayâttan kendim geri dönmeye başladım; bâzı şeyler de ardı ardına sıraladı Cenâbı Hak.

«Kişi âilesinden birinin inancının zayıf olduğunu düşünüyorsa, teşvik etmek için neyi yapmalıdır? Hangi yolu izlemelidir?» Normâlde bir kimsenin inanç zayıflığını gördüğünüzde, ona inançla alâkalı bir şeyler tebliğ etmektense, onun gözünün önünde yaşamayı tercîh edin.

«Bir bayânın engelli çocuğu için aldığı parayı kendi hesabına aktarıyor. Bu bayâna zekât düşüyor mu? Zekât düşüyorsa kendi eşine verebilir mi?» Engelli çocukları için yatırılan para eğer çocuk için yatırılıyorsa çocuğun hakkı. Eğer bakıyor diye bir kadına veya bir annesine yatırılıyorsa o annenin hakkı. Bu noktada nisâb miktarı o kadının parası varsa ona zekât düşer. Eğer engelli çocuğun da nisâb miktarı kadar parası olursa o paradan da velîsi tarafından zekât verilir.

«İnsânlara harâm ve helâl kavramını Allâh ve peygamberleri mi karar verir?» Evet. «Süleyman Hilmi Tunahan Efendi Hazretleri cemâât hakkında ne düşünüyorsunuz?» İsimler hakkında konuşmamayı tercîh ediyoruz. Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri Kur’ân’ın yasak olduğu zamanlarda Kur’ân’a hizmet etmiş bir velî. Ama şu anda cemâât hakkında bir şey diyemem.

«Bahar şenliklerini doğru buluyor musunuz?» Bahar şenliklerini de ne yapıldığını bilsem; bir şenliğe dâvet edin beni, bir geleyim göreyim. «Bir şeye tövbe ediyoruz fakat tövbe ettiğimiz yanlışı tekrarlıyoruz. Bunun günahını edirken daha sonra tekrar tövbe etmemiz kabul edilir mi?» Tövbe edenlerin tövbelerini Cenâbı Hak kabûl eder. «Bin sefer tövbe şişesini kırsan da yine gel» demiş.

«Mevlid Kandîl hakkında kısa bilgi verir misin?» Sâ’det Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem Hazretleri’nin doğumu ile alâkalı. «Kapaktan içmek ya da yemek kısmeti kapatır mı?» Annen emeğiyle der demiş. «Evlilik de annenin kız çocukları için süt hakkı istemesi doğru mudur?» Böyle bir şey dînen uygun değil. «Yıldız nâmelere baktırmak dînen uygun mudur?» Hayır. «İstiharé yatmak uygun mudur?» Evet. Evlilik, okul, hayat içindemiş istiharé. Vardır sünnette.

«Bankalarda çalışmak doğru olur mu? Parantez içerisinde faiz.» Bankalarda çalışanlar fâizde de, mâliyede çalışanlar ne? Polis de çalıştanlar ne? Öğretmenler ne? Hepsi de aynı devletten maaş almıyorlar mı? Devletin fâizden gelirleri yok mu? Tamam mıyız?

«Karıncaları öldürmek bunu kadar dikkatli olmakta fâide var.» Ben kendimi sürekli askerde okuyamadım. «Ehli Beyt’ten 12. İmâm olan Muhammed Mehdî hakkında olan hadîsler, günümüzde olan Îsâ aleyhisselâm Mehdî olarak gelmesiyle ilişkisi nedir?» O normâlde Muhammed Mehdî bu noktada Hazreti Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri’nin soyundan gelecek, kıyâmete yakın gelecek. O zuhûr ettikten sonunda da Îsâ aleyhisselâm zuhûr edecek, dünyâ üzerine indirilecek. Bizim inancımız bu noktada.

«Peygamber Efendimiz’in de kedisi vardı. Peki kedinin dînimizce farklı bir yeri var mı, ya da yerine?» Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem Hazretleri’nin kedisinin olduğunu bilmiyorum. Ama Ebû Hureyre ismi «kedilerin babası»‘ydı. Ebû Hureyre bu noktada kedileri bakar, kedileri beslerdi. Hazreti Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem Hazretleri de onu bundan nefyi etmedi.

«Nefsi temizlemedeki en önemli başlangıç nedir?» Tövbe etmektir. «En’âm Sûresi, kaçıncı âyet bilmiyorum şöyle diyordu: ‹Biz onların kalplerini kör attık, gözlerini mühürledik, kulaklarını sağır ettik; onlar inanmayanlardır. Ne yaparsanız yapın inanmazlar. Allâh isteseydi inanırlardı. Mâdem öyle, o zaman inanmayanları hor görmemek lâzım, çünkü Allâh isteseydi inanırlardı.›» Bu âyeti kerîmeyi böyle kendilerince mealinden alıp böyle okurlar. Âyeti kerîme’nin meali böyledir ama meal olarak bunda sıkıntı var. Normalde bir kimsenin gözünün kör olması, o kimsenin körlük yapmasındandır; kalbinin mühürlenmesi imâna karşı çıktığından dolayıdır. O yüzden o kimse Kur’ân ve Sünnet’in dışında bir davranışlardan ve inancından dolayı bunlar olur; Allâh böyle istediği için olmaz.

«Alevîlere kız verme ve onların evlerinde pişen yemekleri yememe gibi bir söylentinin gerçeklik payı nedir?» Bilmiyorum, benim arkadaşlarım vardı, yer içerdik biz. «Geçen sohbetlerinizde Ebû Hanîfe’yi Türk dediniz, acabâ Afgan değil mi? Ebû Hanîfe’nin babası Afganistan’dan Arabistan’a hicret etmemiş midir acabâ?» Bilmiyorum, bakmak lâzım yeniden, olabilir.

«Ben bâzı hadîslerin yorumlarını Kur’ân’a aykırı olduğunu düşünüyorum. Örneğin «Dînden çıkanı öldürün» diye bir hadîs var. Ancak Kur’ân’da «Önce îmân edip sonra inkâr edenler, sonra tekrar îmân edip tekrar inkâr edenler»…» Korkuyamadım, yazı vallatıp dokuyan kardeşlerin yazısı gibi. «Geçen programı seviyorsanız gidin söyleyin dediniz. Program sonrası sevdiğimi söyledim, o da seviyormuş ama korkuyormuş. Korkusunun yensin, gelsin.»

«‹Kim doğru ve yararlı bir iş yaparsa kendi iyiliği için yapmış olur; ve kim de kötülük işlerse kendi aleyhine işlemiş olur. Allâh hiçbir zaman kullarına zulmetmez› — Âyet tefsîr eder misiniz?» Âyet meydanda.

«Kamuda maalesef hemşericilik gibi durumlarla nasıl baş edilir?» Baş edebilse ülke kalkınacak; o yüzden ne yazık ki baş edemiyoruz. «Hiç müslümanlık ile tanışmamış birinin sorguya ve suale mensûb olmadığını cennete girecek; evet hiç cehenneme gitmeden mi gidecek?» Hakkınızı helâl edin. Herhâlde buradaki son program bu dönem için, bir daha ki dönem olur olmaz bilmiyorum. Cenâbı Hak inşâallâh cümlemizin birbirinden fâidelenmeyi nasîb eylesin. El-Fâtihâ ma’a salavât.


Kaynakça

Konferans: Mustafa Özbağ Efendi — 1. Sakarya Üniversitesi Tasavvuf Sohbetleri (Kutlu Doğum Haftası — «Hâtemu’l-Enbiyâ» Teması). Kaynak video: YouTube — xC3n1AiijRE

  • Mevlânâ Celâleddîni Rûmî, Mesnevî-i Şerîf — çırak ve şişe hikâyesi (şaşı görmek); rüyâda kol kopması ve uyanış metaforu.
  • Kur’ânı Kerîm, Ahzâb Sûresi 40 — «Hâtemu’n-Nebiyyîn» âyeti.
  • Kur’ânı Kerîm, Nisâ 59 — «Allâh’a itaat edin, Resûlüne itaat edin, sizden olan emir sâhiblerine itaat edin».
  • Kur’ânı Kerîm, Mâide 3 — Dîn’in tamamlanması.
  • Kur’ânı Kerîm, Fecr 27-30 — Nefsi Mutmainne.
  • Kur’ânı Kerîm, Kıyâme 2 — Nefsi Levvâme.
  • Kur’ânı Kerîm, Yûsuf 53 — Nefsi Emmâre.
  • Sahîhi Buhârî, Müslim, Tirmizî — «Benden sonra nebî ve resul yoktur» hadîsleri.
  • Sahîhi Buhârî, Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvûd, İmâm Ahmed — Otuz yalancı peygamber hadîsi.
  • Müseylemetü’l-Kezzâb, Tüleyhe el-Esedî — Hz. Peygamber sağlığındaki yalancı nebîler.
  • Hz. Abbâs radıyallâhu anh — «Bu ümmetin hâli ne olur?» suâli ve «Yeryüzünün direkleri» rivâyeti.
  • İmâmı Âzam Ebû Hanîfe, İmâm Mâturîdî, İmâm Nesefî — Cüzi irâde akâidi.
  • Hz. Enes b. Mâlik radıyallâhu anh — Hz. Peygamber’e hizmet eden sahâbî (anne tarafından gönderilmiş).
  • Hz. Ebû Hureyre radıyallâhu anh — «Kedilerin babası».
  • Mehmet Çelik profesör — TV programında hadîs reddi tartışması.
  • Muhsin Yazıcıoğlu — Barnaba İncîli iddiâsı, helikopter kazâsı (2009).
  • İznik Konsili (325) — Barnaba İncîli’nin reddi.
  • Câvit Çağlar — Vergi soruşturması ve işçilerin destek mitinği.
  • Süleyman Hilmi Tunahan Efendi Hazretleri — Kur’ân yasağı döneminde hizmet.
  • İmâm Âzam Ebû Hanîfe — Türk veya Afgan kökeni tartışması.
  • Hz. Muhammed Mehdî (12. İmâm-Ehli Beyt) ve Îsâ aleyhisselâm’ın gelişi.
  • Hz. Peygamber’in Tâif’te taş yağmuru altında «bilmiyorlar yâ Rabbi» duâsı.
  • Çanakkale Savaşı’nda ölen Anzaklar — şehîdlik mes’elesi (müslüman olmayanlar şehîd değil).

Niyâz

Yâ Rabbî! Sûfîlerin «engelli görmek bizim eksikliğimizdir» disiplinine bizleri vâris eyle; Mesnevî’deki şaşı çırağın iki şişe görüşünden kurtaracak ayna olmayı nasîb eyle. Yâ Rabbî! Hâtemu’l-Enbiyâ Hazreti Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem‘in yolundan ayırma; «Ahzâb 40. âyet»in son peygamber müjdesini bizlere idrâk ettir. Yâ Rabbî! Yalancı peygamberlik iddiâ edenlere, Sünneti Resûlullâh’ı inkâr edenlere kapılmaktan bizleri muhâfaza eyle; «Kur’ân yeter» diyenlerin Hadîs ve Sünnet inkârından bizleri uzak tut. Yâ Rabbî! İmâmı Âzam’ın, İmâm Mâturîdî’nin, İmâm Nesefî’nin cüzi irâde akâidini gönlümüze yerleştir; rüzgârın önünde yaprak veya kodlanmış makina olmaktan kurtar. Yâ Rabbî! «Komşusu açken tok yatan bizden değildir» hadîsiyle yardımı önce kendi ülkemize, kendi işçimize, kendi muhtacımıza ulaştıran cömertlerden eyle. Yâ Rabbî! 28 Şubat sonrası kamplaşmanın getirdiği gerilimden ülkemizi kurtar; «bilmiyorlar yâ Rabbi» diyen Hz. Peygamberin sabır ve şefkatini ümmetine yeniden ihsân eyle. Yâ Rabbî! İzmir-Bayındır’ın Yunan’a karşı vatan müdâfaası eden dedelerimizin, Karaman’dan gelen sülâlelerimizin rûhlarını şâd eyle. Yâ Rabbî! Korkudan âşık olamayan gönülleri, sevgilinin kapısında durup haykırma cesâretine eriştir; «uzaktan sevmenin güzelliği»nde fâzîleti ve helâl evliliğin bereketini birleştir. Yâ Rabbî! Köleliği kademe kademe kaldıran İslâm’ın hikmetini, çok eşliliği dörde sonra bire indiren tedrîcî öğretiyi bizlere idrâk ettir. Yâ Rabbî! Nefsin yedi mertebesinde — Emmâre’den Sâfiye’ye — bizleri yol aldır; Dâvûd aleyhisselâm orucu, Pazartesi-Perşembe orucu gibi mânevî dereceleri seçenlerin önüne engel olma. Yâ Rabbî! Türkiye’de tarîkat olmayışını bahane edip sûfîliği reddetmek değil, hakîkî sâlihlerle hemhâl olmak yolunu bize aç. Yâ Rabbî! Râbıta’yı oturup 15 dakîka şeyh düşünmek değil, sevdiğinin «namâzı nasıl kılardı? Abdesti nasıl alırdı? Yolda nasıl yürürdü? Nasıl tebessüm ederdi?»nin idrâki olarak kabûl eden gönüllerden eyle. Yâ Rabbî! Hz. Muhammed Mehdî’nin zuhûru ve Hz. Îsâ aleyhisselâm’ın nüzûlünden önce, kendi gönlümüzdeki mehdîliği uyandırmayı nasîb eyle. El-Fâtihâ ma’a salavât. Selâmün aleyküm.


İlgili Sözlük Terimleri: Nefs, Kalb, Sünnet, Şeyh, Râbıta, Muhabbet, Aşk, Salavât. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı