Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Hacı Bektaş-ı Veli Anma ·

Hacı Bektaş-ı Velî Anma Günü 2012

Mustafa Özbağ Efendi'nin Hacı Bektaş-ı Velî Anma Günü 2012'de verdiği konferans. Anadolu Alevîliği, Bektâşîlik ve mânevî mîras üzerine.


2012 Hacı Bektâş-ı Velî Anma Günü konferansında Mustafa Özbağ Beyefendi, Hacı Bektâş-ı Velî Hazretleri’nin Makâlât adlı temel eserinden hareketle Müslümanların dört sınıfa ayrılması — Âbid, Zâhid, Ârif, Âşık — doktrininin tahkîkâtını yapar. Konferans; (1) Alevî dedeliğinin babadan oğla geçmesinin sahîh tasavvuf hâriç bir tatbîk olduğu, ehl-i tasavvufun Mevlevîler-Cerrâhîler-Kâdirîler-Nakşibendîler dâhil hepsinin Osmanlı’nın son yüzyılında “babadan oğla” usûlüne kayması ve bunun vakıf-mâlî istismâr ile alâkalı olduğu; (2) Hacı Bektâş-ı Velî’nin Ahmed Yesevî silsilesinden gelen, Kur’ân ve Sünnet’e bağlı, Ehl-i Beyt’e muhabbetli, Şîa ile bağlantısız bir Sünnî mürşid-i kâmil olduğu; (3) Makâlât‘ın Esat Coşan doçentik tezi ile Diyanet’in basımı arasındaki ortak metnîn aynı olduğu; (4) Müslümanların dört sınıfı: Âbid (hava — havâî unsur, kor altmasını engeller, Şeriat ehli), Zâhid (ateş — kendisi yanmasın diye yanar, Tarîkat ehli), Ârif (su — hem temiz hem temizleyici, Hakîkat ehli), Âşık (toprak — Mârifet ehli, ilk yaratılan en kıymetli unsur); (5) Hz. Mûsâ aleyhisselâm zamanında bir dağın yanmaması hikâyesi, Hz. İsâ aleyhisselâm’ın asâsını ve kâsesini bırakması; (6) Mîrâç gecesinde Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in kalem cızırtısı duyması ve “Allâh yazdığını bunla yazar, bunla siler” hadîsi; (7) “Ezelî misâk” (A’râf 172) çerçevesinde bütün ruhların âşık olarak yaratıldığı, sonra kendi elleriyle düştükleri; (8) Hz. Pîr Mevlânâ’nın “Hava Allâh’ın nefesidir” temsîli ile Hacı Bektâş’ın “âbidler hava gibidir” tasvîrinin aynı tasavvufî hakîkati ifâde etmesi.


“Babadan Oğla Geçme” Çürümesinin Tarihî Tahlili: Vakıflar, Para ve Tarîkatlar

Mustafa Özbağ Beyefendi, konferansının açılışında çağdaş Alevî-Bektaşî dedeliğinin sahîh tasavvuftan farklı bir özellik taşıdığını teşhîr eder: “Türkiye’de Alevî-Bektaşî diyoruz. Alevî ile Bektaşî tek çatı altında toplanmışlar. Ama Alevîlik örneğin, öğreticisi babadan oğluna geçer. Çünkü seyitlerin nesebinin veyâ seyitlerin silsilesini kesilmemesi gerekir. Alevî anlayışında, Alevî öğreticisinde, babadan oğluna geçmek farklı. Ama tasavvuf öğreticisinde, tarîkat öğreticisinde ise babadan oğluna geçme yoktur.”

Sahîh tasavvufun tatbîkâtında babadan oğla geçişin reddi sarîhtir: “Bize, babadan oğluna geçme bir silsile düşünülemez. Bir kimse şeyh ise, oğlunun şeyh olması zorunlu değildir. Eğer oğlu gerçekten o noktada dergâhda çalışmış, tekkede çalışmış, seyrü sülûku bitirmişse o zaman söyleyecek bir şey yok. Ama eğer öyle tekkeden yetişmemişse, tekkede seyrü sülûkunu bitirmemişse, medrese tasavvufu noktasında, tasavvuf bilvâpı noktasında onun öyle olmaması lâzım. Ama baktığımızda işin içine hiç öyle değil. Bütün Bektaşî dedeleri, babadan oğla geçmiş. Bir kısmı Alevî dedeler, babadan oğla geçtiği gibi Bektaşî dedeleri.”

Mustafa Özbağ Efendi’nin tarihî teşhîsi son derece önemlidir: bu çarpıklık sâdece Bektaşîlik’le sınırlı değildir; Mevlevîler, Cerrâhîler, Kâdirîler, Nakşibendîler dâhil bütün tarîkatların bir kısmında bu hâl yerleşmiştir. “Bir dönem son dönem dağıtır usûl babadan oğla geçmiş. Aynı Türkiye’deki son dönem tasavvuf ve tarîkat bozulmalarından onlar da hisbe almışlar. Bunlar sâdece Bektaşî tarîkatı için yeterli bir şey değil. Mevlevîlerde, Cerrâhîlerde, Kâdirîlerde, Bayramîlerde, Nakşibendîlerde — adına siz hangi tarîkat derseniz değil — bütün bir buçuk olduk, yüzde doksan beş bin buçuk olduk son. Osmanlı’nın yüz yedi yılda babadan oğla geçmeye başlamış.”

Bu çürümenin sebebi tarihî olarak vakıf-tasavvuf mâlî terkibi‘dir: “Tasavvuf bir müddet sonra kurumlaşmış, tarîkatlaşmış. Tarîkatlaşınca vakıflar oluşmuş. Vakıflar oluşunca para oluşmuş. Para oluşunca o parayı bir başkasının yemesini bu evliyâ tabir. Ve o paranın bir başkasının eline geçmesini istemeyen, düşünce bunu istemeyen fikir ve davranışın içerisinde bundan da kendi evlatlarını kendilerinden sonra halîfe tâyîn ederekten veyâ o da kendi sağlıklarında ondan o makâma oturtarak — bu çarpık yapılanmayı açmışlar.” Tarîkat’ın etrâfında kurulan vakıf, mütevvelliyet, ticârî işletmelerin sermâyesi mîrâs yoluyla evlâda bırakılmaya başlanınca, tasavvufî hilâfet ahkâmı evlâda intikâl etti.

Mustafa Özbağ Efendi, Cumhuriyet döneminde — 1925 Tekke ve Zâviyeler Kanunu’ndan sonra dahi — bu çarpıklığın devâm ettiğini ifâde eder: “Cumhuriyet döneminde adına tarîkat vakfı dermese dahi kurulan vakıfların şeyhleri üzerinde gidererekten o şeyhler vefât ettiğinde o vakıflara veyâ o da ticâret hâneleri bir başkasının oturmasını istemeyenler yine çocuklarını tarîkatlarının başına veyâ dergâhlarının başına oturtmuşlar. Ama bu damat dalı olmuş, ama kendi çocukları olmuş daha vurgulluğunu ispat edememiş. Tarîkat ve tasavvuf tasayı sülûk etmemiş çocuklarını tarîkatlarının başına oturtmuşlar. Bu çarpık yapılanma, bu çarpık işleyiş, bu çarpık anlayış devâm etmiş ki bu nâ kadar devâm ediyor — hâlâ da devâm ediyor.”


Hacı Bektâş-ı Velî Hazretleri’nin Sahîh Hattı: Kur’ân, Sünnet, Ehl-i Beyt

Mustafa Özbağ Efendi, Hacı Bektâş-ı Velî Hazretleri’nin tarîkatının bizzât kurucusu olarak çürümeden uzak kaldığını vurgular: “Bu çarpıklıktan, Hacı Bektâş Velî Hazretleri’nin çok samîmî, çok dürüst, çok ihlâslı, bu mânâda Kur’ân’a ve Sünnet’ine sımsıkı yapışmış ve aynı zamanda Ehl-i Beyt’e büyük bir muhabbet beslemiş ve duyarak da kurduğu — kurmuş olduğu — Anadolu’nun İslâmlaşması’nda en büyük etken, en büyük temel yapı taşıdır. Kendisi ne tarîkatı da bu bozulmadan, bu çarpıklıktan, bu keş-meke-şlikten, bu çürümüşlükten nâsîbine almış.”

Hacı Bektâş-ı Velî Hazretleri’nin tarihî misyonunun özü: “Tâbî o seyir içerisinde nâsîbine almından dolayı insanları Kur’ân ve Sünnet târihinin muhakkak olsalar onları terbiye edemiyorlardı. Bu mânâda onları ilimleriyle, irfânlarıyla, ahlâklarıyla, hayât akışlarıyla, akıllarıyla, duygularıyla onlara görmezsek yetişmiş zatlar olmadığından, dergâhların ve tekkelerinin kimin eli kimin cebinde olmuş, kimin ne yaptığı belli olmamış.” Mustafa Özbağ Efendi’nin tarihî tasvîri: tasavvuf tekkelerinin Kur’ân ve Sünnet’in dışına çıkması, herkesin kendince bir yol tutturması, gayri-İslâmî yaşayanlar için tekkelerin sığınak hâline gelmesi.

Bektaşîlik bu süreçten en fazla zarar gören kollardan biri olmuştur: “Bektaşîler bundan en fazla zarar gören Bektaşîler oldu. Bizim adımıza Bektaşîler — gör — endik de uçuk, sapık, hiçbir ölçüsü olmayan, hiçbir nizâma bağlı olmayan. Tâbîr-i câizse ‘namazsız, kuralsız, kitapsız bir zümre’ geldi adımıza. Hâlâ da öyle gelmiyor mu? Hâlâ da öyle geliyor kendine buna. Oysa Hacı Bektâş-ı Velî Hazretleri öyle bir kimse değil. Kur’ân’a sımsıkı yapışmış, îmân etmiş. Hazret-i Muhammed-i Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem’in sünnetlerini kendisine düstûr edinmiş. Ehl-i Beyt’i sevmeyi kendine düstûr edinmiş. Tarîkat’ın, tasavvufun, bir insanın ne olması gerektiğini başlı başına tutturmuş bir kimse.”

Hatta Makâlât‘ında Hacı Bektâş-ı Velî sarîh bir hüküm koyar: “Mâkâlât’ında ‘şeriata uymayan bir kimsenin adamdan dahi sayılmayacağını’ söylemiş bir kimse.” Bu, modern bâzı çevrelerin “Bektaşîlik şeriat dışıdır” iddiâlarının kökeniyle karşıt bir tezdir. “Ama sonradan ne yazık ki insanlar o büyük hünkârın sözlerine, o büyük hünkârın duruşuna hiç uymayacak hâl almışlar.”


Makâlât‘ın Dört Kapı Kırk Makâm Doktrini ve Esat Coşan Doçentlik Tezi

Hacı Bektâş-ı Velî Hazretleri’nin Makâlât eserinde tasavvufun temel doktrini olan “Dört Kapı Kırk Makâm” şeması işlenir: “Dört kapı kırk makâm olarak tespit etmiş. Şeriat demiş, ona on kapı koymuş. Tarîkat demiş, ona on kapı koymuş. Hakikat demiş, on kapı koymuş. Mârifet demiş, ona on kapı koymuş. Bütün — başlamak insanların orada yapmaları gereken — nasıl düşünmesi, nasıl amel etmesi gerektiğini gereken şeyleri söylemiş.”

Mustafa Özbağ Efendi, kütüphânesinde Esat Coşan’ın Makâlât üzerine yazdığı doçentlik tezini bulundurduğunu söyler: “Geçen yıl Esat Coşan’ın Makâlât’ını incelemiştim zaten. Açtım bir baktım. Diyânet bunu hazırlatmış. Hazırlatmışlar. İyi çalışmışlar. Ama aldıkları yine Esat Coşan’da gitmiş. Cipettaş ve Lâzâ’t’ın torunlarının elinde bulunan müsâade — müsâade kullanmış. Torun kullanmış. Tâbî Süleymâniye’de var müsâade, değişik kütüphânelerden müsâade var. Müslümanları toparlanmışlar. Bugün böyle bakabildiğin kadar ile baktım. Esat Coşan’ın Makâlât’ından hiçbir fark yok. Bir çayda beş şıkar.”

Bu, modern Türkiye’de Makâlât üzerine yapılmış iki büyük akademik çalışmanın — Esat Coşan’ın 1971’de Atatürk Üniversitesi’nde yaptığı doçentik çalışması “Makâlât-ı Hacı Bektâş-ı Velî” ile Diyânet İşleri Başkanlığı’nın yayımladığı tahkîkli baskının — aynı kaynaklara dayandığı ve birbiriyle uyumlu olduğu tespitidir. “Üç gün şartlarına baktım. O makâlardan bölümler almış. Bir çayda beş şıkar onunla bir fark yok.” Mustafa Özbağ Efendi’nin sual ettiği nokta: “Şimdi şunu merak ediyorum. Acabâ Bektaşî kardeşler kimi bir Makâlât’ını okuyorlar? Okuyorlar ki arada bu kadar bir anlayış. Arada bu kadar bir davranış ayrılırlar. Bunu merak ettim.”

Mustafa Özbağ Efendi’nin bütün kaynaklara dayalı tezini şu şekilde özetler: “Ama biz bütün kaynaklara baktığımızda Hacı Bektâş-ı Velî Hazretleri’nin tarîkat yolu kendi bulunuviyle Hâce Ahmed Yesevî’nin yolundadır. Kendisi Kur’ân-ı Sünnet’e sıkı bağlı, Şîa ile alâkası yoktur. Türkiye’deki Alevî-Râfızî işine hiç alâkası yoktur. Nefeslerine baktığımızda ki Nakşî hanım, Yesevî’den ayrılmamız. Nakşibendî tarîkatının ne baktığımızda — geriye doğru gittiğimizde — Ahmed Yesevî’den ele alınmıştır. Ahmed Yesevî’den ele alındığında Nakşibendîlik ile mesela Hacı Bektaşîliği — birinin arasında, öğreti arasında çok fark yok. Veyâ Ahmed Yesevî ile Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin öğreti arasında çok fark yok.”


Müslümanların Dört Sınıfı: Âbid – Zâhid – Ârif – Âşık

Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetinin omurgasını teşkîl eden bahis, Müslümanların dört sınıfa ayrılması doktrinidir. Bu doktrin Hacı Bektâş’ın Makâlât‘ında, Mevlânâ’nın Mesnevî‘sinde, Ahmed Yesevî’nin Dîvân-ı Hikmet‘inde ve diğer ehl-i tasavvufta müşterek olarak işlenir: “Hacı Bektâş şimdi de Hazretleri örnek şimdi bugünkü ders konusu insanları dörde ayırır. Yesevî de dörde ayırır. Hazret-i Mevlânâ da dörde ayırır. Müslümanları dörde ayırırlar.”

Bu dörde ayrımın kozmolojik temeli vardır: Cenâb-ı Hakk’ın âlemi yarattığı dört unsur (anâsır-ı erbaa) — toprak, su, hava, ateş — ve dört büyük kitap (Tevrât, Zebûr, İncîl, Kur’ân) ve dört büyük halîfe (Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali) ve dört büyük peygamber (Hz. Mûsâ, Hz. Dâvûd, Hz. İsâ, Hz. Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem). “Hazret-i Mevlânâ da dörde ayırır. Der ki âbid derdik, zâhid derdik. Devam eden ve Yesevî de ayırır. Bugün hangi tarîkata giderseniz gidin insanları dörde ayıracaktır.”

Dört sınıf şudur: (1) Âbid — bir kimse îmân ettikten sonra ibâdetlerini yerine getirip âbid olur. (2) Zâhid — o kimse haramlardan helâllere dikkat etmeye başlar, dünyâdan ve dünyâ sevgisinden uzaklaşmaya başlar, zühd ehli olur. (3) Ârif — o kimse Allâh’ı bilmeye başlar, âriflerden olur. (4) Âşık — o kimse Allâh’ı sever, âşıklardan olur.

Mustafa Özbağ Efendi’nin tasrîfi: “Şimdi bu kategoriyi Mesnevî’ye bakıyoruz: Mesnevî’de de var. Bu kategoriyi Nakşıbendîye gitsek var. Bunu Yesevî’ye gitsek var. Kâdirî’ye gitsek var. Rufâî’ye gitsek var. Bedevîliğine, Şâzelî — hangisine gidersek edelim. İnsanları, Müslümanları bu dört grub altında toplamışlar.” Bu doktrin, Hâce Bahâeddîn-i Nakşibend’in tâlimâtında, Cüneyd-i Bağdâdî’nin sohbetlerinde, Şıhâbeddîn-i Sühreverdî’nin Avârifü’l-Maârif‘inde de aynı temel hatlarla işlenir.

Hacı Bektâş’ın bu dörtleme doktrininin kozmolojik temeli, dört unsur (anâsır-ı erbaa) ile insan tipolojisi arasındaki paraleldir: “Allâh dört unsurdan yarattığı âlemi — âlemi dört unsurdan yarattığından dolayı — bu âlem içerisindeki — ama biz insanlar diyelim, ama mü’minler diyelim — mü’minleri dörde ayırlamış. Birincisi kim? Âbidler. Diye ki bunlar şeriat komite ve aslılarındir. Cenâb-ı Hak yaratırken birincisi neydi? Havaydı. Ondan sonra neydi? Suydu. Ondan sonra üçüncüsü neydi? Ateş dedi. Ondan sonra neydi? Toprakdı.”

Mustafa Özbağ Efendi’nin önemli bir tarihî tashîfi: yaratılış sırasında en kıymetli olan ilk yaratılandır, ki o da topraktır: “Allâh ilk kötü toprağı yarattı. Ondan sonra suyu, ondan sonra ateşi, ondan sonra rüzgârı yarattı. Yer, hava. Evet. Hacı Bektâş Velî Hazretleri aynı yaparken âbidleri yer alındır. On yaradılışın yaradılışında burada mesela işin enteresan ortası: Arabî’den öncelersiz, Hacı Bektâş Velî Hazretleri Arabî’nin felsefesinin temelidir. Arabî’nin tasavvuf felsefesinin yaradılış kısmına yaradılışın dereceleri koyar.”

Bu son derece dikkate değer bir tarihî tezdir: İbn Arabî’nin (1165-1240) yaradılış mertebeleri (merâtib-i vücûd) doktrinin köklerini Hacı Bektâş-ı Velî’de aramaktadır. “Yaradılışın değişik dereceleri vardır. O derecelere göre yaratılmıştır. En kıymetlisi ilk önce yaratılmıştır. En kıymetlisi ilk önce yaratılmıştır. Ama en son gönderilmiştir. En kıymetlisi ilk önce yaratılmıştır. Kimdir? Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in muhanetin nuraniyetidir. Dört unsurun da ilk yaradılışı topraktır. Topraktan sonra ondan sonra ateş, ondan sonra hava aldır. Yaradılış noktasında kıymetli olan topraktır.”

Bu noktada Mustafa Özbağ Efendi, şeytanın Hz. Âdem’e secde etmemesinin sebebini de bu yaradılış sırasıyla açıklar: “Şeytanın tâbîr-i câizse ayağının kalbini yer nedir? Burasıdır. Şeytan yaradılış noktasında ateştendir, üçüncüdür. Üçüncüdedir yaradılış cevherleri. Âdem’in yaradılış cevherleri topraktandır, birincidir. Şeytan der ki, ‘ben ondan üstünüm, neden ona secde ediyorum?’ Yaradılış noktasında aslında toprak birincidir bu mâ’nâda birincidir. Enteresan bir bakış noktası belki de ama Hacı Bektâş Velî Hazretleri de insanları sınıflandırırken birincisi âbidler der.”


Âbidler: Hava Unsuru, Şeriat Ehli ve “Allâh’ın Nefesi” Temsîli

Hacı Bektâş-ı Velî, âbidleri hava unsuruna nispet eder. Mustafa Özbağ Efendi’nin tasrîfi: “Âbidlerdir diyor — havadan yaratılmışlar. Yaradılış derecesinin dört unsurunun sonundan bahsediyor. Onlar hava gibi derler. Bunu küçümsemeyin yalnız. Devam edin: o hava, hem şifâ verici, hem de kuvvetir. Bu sebeple bunlar da gece-gündüz Hakk’ın ibâdetinden ayrılmazlar.”

Hava unsurunun fonksiyonu sırf “kor altmasını engellemek” değil, hayâtın ana kaynağıdır: “Yer esmeyince ekinler samanından ayrılmaz. Bütün âlem kokudan helâk olur. Bütün âlem kokudan helâk olur. Hazret-i Mevlânâ ise ezsen yedi Allâh’ın nefesi olarak görür. Mesnevî’de der ki ‘eğer Allâh’ın nefesi olmamış olsaydı bu âlem ölü olarak kalırdı. O rüzgâr olmasaydı kokar leş gibi olurdu da.'” Hz. Pîr Mevlânâ’nın Mesnevî‘deki bu temsîli ile Hacı Bektâş’ın Makâlât‘ındaki âbid-hava temsîli aynı tasavvufî hakîkati ifâde eder: âbidlerin ibâdeti, âlemin mânevî atmosferini koruyan rüzgâr gibidir.

Âbidlerin hâl ve sıfatları sarîh olarak sıralanır: “Âbidlerin ibâdetleri: namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, sefer derildikçe gazâ eylemek, cenâbetten gusül ederek temizlenmek, eşcinselliği ağızcıları istemeyip dünyâyı terk ederek âhirete sevmek istiyorsanız.” Bu, sahîh olarak bilinen Cibrîl Hadîsi‘nin başına Hacı Bektâş’ın getirdiği İslâm’ın beş şartının zikridir: kelime-i şehâdet, namaz, oruç, zekât, hac. Mustafa Özbağ Efendi’nin değerlendirmesi: “Cibrîl hadîsinin başına Hacı Bektâş Velî yâ Resûlullâh’ın âbidliği yapması gerektiğini, o zaman ne yapmış oluyor? İslâm’ın beş şartını koyuyor.”

Lâkin Hacı Bektâş, âbidlerin tasavvufî hâline dâir önemli bir uyarı yapar: “Bunlar avâm. Halk tâifesidir. Avâm tâifedir. Ve işi bütün bir müddetliğin içerisindedir. Bak bunların hâlleri ne yapıyor? Bunlar yaparlar. Namaz kılarlar, oruç tutarlar, zekât verir, hacca giderler. İyi olmaya çalışırlar. Bunlar avâm tâifedir. İşik ücreti olurlarını ilişimektir. Çevir, hased, buğuz, kemirlik ve düşmanlık bunlarda her zaman görür. Bunların tâifesi hemen hemen bu kadar. Demek ki bu avâm tâifesinin bunlar inanç sâhibi insanlar.”

Yâni âbidler ibâdet ehli olmalarına rağmen, hased, buğuz, kemirlik (cimrilik) ve düşmanlık gibi sıfatları nefislerinden ayıramazlar. Mustafa Özbağ Efendi’nin yorumu: “İnanıyorlar — îmân değil, inanç sâhibi. İbâdet ediyorlar, namaz kılıyorlar, oruçluyorlar, zekât veriyorlar, hacca gidiyorlar, seferde değil diyorlar. İnanılmanın gerektirdiği ibâdetlerin yerine getiriyorlar. Ama bundan da kendilerini alıp olur mı olurlar? Neden? Belli bir terbiyeyi geçme bilirler. Diyor ki ‘bunların işleri, işleri birilerini incitmektir.’ Ammâ ibâdet eder. Efendim, o da bir sıkıntı yok.” İbâdet bireyle yaratıcısı arasındaki bağı düzeltir; lâkin bireyle birey arasındaki bağı düzeltmek ahlâk-ı tasavvufîye gerektirir.


Zâhidler: Ateş Unsuru ve “Burada Yanmak ki Orada Yanmasın”

İnsanların ikinci sınıfı zâhidlerdir. Hacı Bektâş bu sınıfı ateş unsuruna nispet eder: “İkinci zâhidlerdir diyor. Bunların aslı ateştenizdir. Bunlar tarîkat ehli, tarîkat ehli yerlerini yakmaların lâzım. Kendisini yakarsın, yarın âhirette tümlü azâblardan kurtuluruz aktır. Şunu iyi bilin ki bir kez yanan başka kez yapamayacaksınız o ateşler — sakının ki onun olduğunu insan ve taşlardır. Kur’ân-ı Kerîm’den âyet-i kerîmeyle bunu sahip demiş.”

Burada işâret edilen âyet-i kerîme Tahrîm sûresi 6. âyet-i kerîme‘dir: “Yâ eyyühelleẕîne âmenû kû enfüseküm ve ehlîküm nâren vekûduhâ’n-nâsü ve’l-hicâreh” (“Ey îmân edenler! Kendinizi ve âilenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun”). Mustafa Özbağ Efendi’nin tasrîfi: “Hacı Bektâş Velî Hazretleri’nde ‘ehl-i tarîkat ateşten yaratılmıştır’ bir kez yanağın bir daha yanmayacaktır. Ve âyet-i kerîmeyi getiriyor: ‘Kur’ân-ı Kerîm’den öyle bir ateş — o ateşten sakın ki onun odunu insan ve taşlardır.’ Onun cehennem ateşinden sakıtmaya dâvet ediyor. Ve diyor ‘ehl-i tarîkat o ateşte yanmamak için burada kendisini ateşe atar. Burada Allâh için yanmaya çalışır. Burada Allâh için yanmazsa orada aslâ yanamaz.'”

Mustafa Özbağ Efendi, Hacı Bektâş Velî’nin bu hükmü bir hikâye ile bağladığını söyler. Bu hikâye Hz. Mûsâ aleyhisselâm zamanında bir dağ ile yiğit arasında geçen bir muhâveredir: “Bilim insâresine yürürken bir dalın ateşinden cenanından su içer. Bakar ki su acı. O hikâye bu hikâye eski bâzı sûfî kitablarında var da yok suyu, şikâyet acı suyu içince bakar ki daha dağda bir titreme var. Der ki ‘neden sen sürüm ece? Niçin sen böyle sağlamıyorsun?’ deyince o daha karşılık vermez. ‘Yâ rûhum, şöyle değil ki, Mûsâ Peygamber aleyhisselâm zamanında bir yiğit gezerken bir de buraya geldi ve bu âyeti okudu.'”

Hikâyenin tamamı şöyle: Bilâl-i Habeşî (radıyallâhu anh) esnâsında bir yiğit dağda yürürken bir dağdan su içer ama suyu acı bulur. Dağın titrediğini gördüğünde sebebini sorar. Dağ cevap vermez. Yiğit ısrar eder ve dağ şöyle der: “Yâ Rûhum, Mûsâ aleyhisselâm zamanında bir yiğit gezerken buraya geldi ve şu âyeti okudu: ‘Kendinizi ve çocuklarınızı o ateşlerden koruyun ki onun odunu insan ve taşlar olacaktır.’ Sonra da bu âyet Tevrât’ta, İncîl’de, Zebûr’da ve Kur’ân’da var mıdır dedi.”

Bu nüktede esrâr şudur: yiğit Hz. İsâ aleyhisselâm’ın yaşadığı yere — kendi zamanında — varır ve cevap alır. “O zaman İsâ aleyhisselâm ‘İncîl’de, Tevrât’ta, Zebûr’da ve Kur’ân’da bu âyet vardır’ diye cevap verdi. O zaman daha denir ki ‘Yâ İsâ, İncîl senin, Kur’ân Muhammed Mustafa’nındır. Şimdi yâ Rûhullâh senin duan kabûl görür. Dua et: Allâh beni mutaheremekten kurtarsın’ dedi. O zaman İsâ aleyhisselâm dua etti ve o sâate, içinde o dağ titremekten kurtuldu. Acı suyu tatlı oldu.”

Bu hikâyenin tasavvufî mesajı şudur: “O zaman o daha şöyle dedi: ‘Yâ Rûhullâh benim için bir gir vardır. Tâ Benî İsrâîl zamanından kalmıştır. O Muhammed’i veyâ ümmetini görmeye hazırlar. Fakat o iyi yaktığı insanlar ve taşlar olalım’ ve ‘kâfirler için hazırlanan ateşler kendinizi koruyun’ âyeti okuduğu sürece o zamanlığın bereketi düz ağarlardı. Bu acı suyun gözyaşıdır. Bu birinin gözyaşı başka bir çöl suya da karıştır. Hepsi açıklığı.”

Hikâyenin sonunda Hz. İsâ aleyhisselâm zühd hayâtını seçer: “İsâ aleyhisselâm bu heybeti görünce ibreti kaldı. Dünyâda bir çanağı, bir asası ve bir yenisi vardı. Onları da evreden — bu dünyâ bir derin denizdir, insanların çoğu için içinde boğulmuşlar — Hadîs-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in sözü. Ve İsâ aleyhisselâm burada zâhidliği seçti. Elindeki asâyı da, elindeki çanağı da bıraktı.” Hz. İsâ aleyhisselâm’ın sembolik olarak elindeki üç eşyâyı (çanağı, asâyı, kıyâfeti) bırakıp tâm bir zâhidliğe çekilmesi, sahîh tasavvufun zühd anlayışının kaynaklarından biridir.

Zâhidlerin ibâdetleri ve hâlleri sarîh olarak sıralanır: “Zâhidlerin ibâdeti devâm ediyor. Zâhidlerin ibâdeti gece-gündüz Allâh’ı zikretmek, Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm’i her yâd etmektir. Korku ve ümîd içinde olmak ve arzuları dünyâda iyi-kötü işler yapmaktır. Hâlleri de ilmle, dünyâ ilmine ermeye çalışıyorlar. Hâlleri doğru ermeye çalışıyorlar. Ve kendi bilgilerinden eminim kalmışlar. Nereden gelip nereye getirdiklerini bilmezler.” Yâni zâhidler ibâdet ve zikir ehli, helâl-haram dikkat eden, dünyâ-âhiret muvâzenesini gözeten zâtlardır; lâkin “nereden gelip nereye gidiyorum” sualinin tâm cevâbına henüz vâkıf değildirler.


Ârifler: Su Unsuru, Hem Temiz Hem Temizleyici

Üçüncü sınıf âriflerdir; Hacı Bektâş bunları su unsuruna nispet eder: “Üçüncü bölüm âriflerdir. Üçüncü bölüm âriflerinin aslı sudandır. Üçüncü bölüm âriflerin aslı sudandır. Su, hem ateşi söndürür hem de yıkar temizler. Hem insanın hararetini alır.” Suyun bu üç işlevi (hararet alma, yıkama, temizleme), ârifin tasavvufî hâlinin alâmetleridir.

Ârif aynı zamanda hem temizdir hem temizleyicidir: “Çıktığında da o teknisi temiz su gibi. Temiz de killeri arındırırsınız. Pislikle pisliği arındıramazsınız. Kanı suyla yıkarsınız. Necesi suyla yıkarsınız. Yiyecek olduğunuz şeyi de bu ibâdete suyla yıkarsınız. Vücudunuzu suyla ayakta tutarsınız. O zaman su hayâtın kaynıyor gibi. O zaman ârif de hayâtın kaynıyor gibi. Hem temiz hem temizleyici. O zaman bir kimse ârif olduğunda en azından temizlemeli. Ne yapalı? ‘Din nasîhattir, din nasîhattir, din nasîhattir.’ Çiftliği arındırmak için hakkı ve sabrı tavsiye edin.”

Burada işâret edilen “ed-Dînü’n-nasîha” hadîs-i şerîfi sohbetin omurgasıdır; ârifin ana fonksiyonu nasîhat ve hak-sabırla insanların kalplerini temizlemektir. Bu hâl Asr sûresi‘nin sonundaki “ve tevâsav bi’l-hakkı ve tevâsav bi’s-sabr” hükmüne uygundur: “Birbirine hakkı ve sabrı tavsiye etmek.”

Ârifin temizliği zâhirî değil, kalbî ve umûmîdir: “Ârif için hem vücud temizliği, hem de kalbî temizlik. Hem yaşadığı alanı temizlemeli, hem de yaşayacağı alanı temizlemeli. Ârif’in evi temiz oldular. Vücudu temiz olmalı, evsesi temiz oldular. Sokakları temiz oldular, ârif şehri sokakları temiz oldular. Camileri temiz oldular. Halası temiz oldular. Deniz’in suyu temiz oldular. Çoğu temiz oldular. Ovası ve obası temiz oldular. O kimsenin aklı temiz oldular. Kalbi temiz oldular. Kalbi temizse o zaman o kimsenin eli, ayağı, gözü, kulağı da temiz oldular.”

Bu temizlik prensibi tasavvufî nefs terbiyesinin somut tatbîkâtıdır: “Gözünü temizler, harâma baktırma. Kulağını temizler, harâmı dinletme. Dilini temizler, harâmı konuşturma. Elini temizler, harâma elini uzatma. Ayağını temizler, ayağını harâma doğru koşma. Aklını temizler, aklını harâm düşüncelerden uzattır. Perhiz et. Yanlış düşünceleri aklına değerlinde koy. Kalbini temizler — zikrullâh her dâim hâzır olur.” Tasavvufun “yedi uzva sınırlama” tâlimi (lisân, ayak, el, göz, kulak, mide, cinsî hayât) bu paragrafta beyân edilmiştir.

Ârifin nuru zikrullâh ile zuhûr eder: “Tarîkat ehli devâm zikrederdi. O zaman kalbinde devâmlı zikrullâh olsun. O zikrullâh olsun ki şeytan oraya gelmesin. O zikrullâh olsun ki nefs ona hevâ vermesin. Zikrullâh orada durursun ki o kimsenin Allâh’ın nûru yalaksın. Zikrullâh nurdur. Nur o kimsenin gönlünde varsa onun bakışı da nurdu. Zikrullâh nurdu. O kimsenin gönlünde zikrullâh var ise onun konuşması da nurdu. Dili de nurdu. Zikrullâh nurdu. Onun vücudu da nurdu.”

Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in “Allâh’ın öyle nazlı kulları vardır ki onlar göründüğünde Allâh hatırlanır” hadîs-i şerîfine işâret edilir. “O zaman senin kalbinde zikrullâh olsun ki senin vücudun nurlansın. Vücudun nurlandığında sana baktıklarında da Allâh hatırla gelsin.” Bu hâl, ârifin sîmâsında okunmaya başlar; hâline bakmak Allâh’ı hatırlatır.


“Şeytanın Gözüyle Bakanlar”: Bahâne Bulanların Tipolojisi

Mustafa Özbağ Efendi, ârif olmadığı hâlde âriflerin yaptığı tasarrufa benzer hareketler yapan, dîn ehlinin sîmâsına bakıp bahâne bulan kimselerin tipolojisini sarîh bir şekilde teşhîr eder: “Eğer sana baktıkları da ticâret, sana baktıklarında yalan, sana baktıklarında ödemez, sana baktıklarında hüskâkçı, sana baktıklarında ‘bu adam ır düşmanı, bu adamın gözü kaşı oynar, bu oynaktır, bu edersizdir, bunun şerefi çok düzgün değildir, bunun dîni çok düzgün değildir’ diye deniyorsan o zaman ârıflıktan çok güzelsin.”

Şeytanın gözüyle bakanların ana sıfatları: “Kalbindeki zikrullâh senin bütün ahvâlini değiştirecek bir şeydir. O zaman sen öylesin, zikre, sana baktıklarında Allâh hatırla gelsin. Şeytanlaşmış olanlar, sana baktıklarında nefret etsinler. Şeytanın vesvesesi, şeytanın onlara hevâve verdi. Şeytanın kandırdığı insanlar, Allâh’ı zikredenleri baktıklarına onlara nefretle bakarlar. Zıt olduğunda. Çünkü o şeytanın kuludur. O şeytanın emrindedir. O şeytan gözüyle bakar. O şeytan diliyle konuşur. O şeytanın hâliyle hâllemmiştir. Onun verisi şeytandır.”

Şeytanın gözüyle bakanların hangi sıfatları taşıdığı sıralanır: “Onun verisi şeytan olduğunda o şeytanın gözüyle bakar. Şeytanın gözüyle bakanlar çok eleştirenler. Şeytanın gözüyle bakanlar kibirler, şeytanın gözüyle bakanlar kendini beğenenler, şeytanın gözüyle bakanlar ahmaklar, şeytanın gözüyle bakanlar birbirini câhil bulundurduğunun farkında olmayacağı cehâlet ehli insanlar.”

Bunların ortak vasfı bahâne bulmaktır: “Bunlar minâreye bakarlar, bahâne bulurlar. Câmiye bakarlar, bahâne bulurlar. Sakala bakarlar, bahâne bulurlar. Örtüye bakarlar, bahâne bulurlar. Yolda yürüyen mantolu kadına bakarlar, bahâne bulurlar. Yolda dükkân süren’in sakalı ‘bir hocam’ diye bakarlar, bahâne bulurlar. Birileri oturup Allâh sohbet eder. Ona bahâne bulurlar. Birileri Kur’ân der, ona bahâne bulurlar. Kur’ân’ı direkt konuşursak herkesten nefret ederler. Kur’ân-ı Kerîm okuyanları karşılarına alırlar. İnsanları da odatırlar.”

Bahâne bulanların tarihî temsîlcisi Ebû Cehil‘dir: “Kur’ân’a laf söylesen herkes ona düşman olacak. Kur’ân’ın ilmiyle ilinlenmiş olan ilinlere ve âlimlere laf söylerler. Şeytanlar konulara, direkt Kur’ân’a laf söyler sen, seni Ebû Cehil’di derler hatanlar kenara. ‘Ee sen onu yapma. Yâ sen şu âlimler şöyle, şu beyiler şöyle, şu dervişler böyle, şu sûfîler böyle, şu sakallılar böyle, şu örtülümler böyle’ der. Bu şeytan ağzımız. Bu trakları şeytan ağzılar. Onun gönlünde fikir yok.”

Mustafa Özbağ Efendi’nin tasavvufî tasrîfi: ârifler “kelimenin yüzünü” söyler, câhiller “kelimenin arkasını” söyler. “Diyor ‘âriftendir ve de temiz değişidir.’ Sorun her sözün ilk yüzü ve bir arkası vardır. Mâ’nâyî katında ise her sözün yetmiş iki yüzü de bir ardı vardır. Aşır ısınat câhiller, bilmediklerinden kelimenin kelimenin ardını söylerler de kendilerine ateş atarlar. Fakat ârifler her kelimenin yüzünü söylerler de ateşten kötü bunlar.” Bu, sahîh tasavvufun “te’vil”e karşı “tefsîr” ile, “bâtın” iddiâsı arkasında zâhiri redde karşı dengeli bir okuma çağrısıdır.

Suyun temizleyiciliği üzerine bir misâl: “Sözün arkasına şimdi su temizler. Sonra temiz su herhangi bir kava girerse o kap suya döner. Su gibi temizlenir. Aynı zamanda kendinden başka şey kalmaz. Bir ekmez ve rengi de belli olur. Pisliği dışarı bırakır. Bir şeyi suyla yıkanlar ya temizlerler. Mesela fetva: bir kuyuya bir necâset düşmüş olsa, bir kuyu — ki iki kuyu su doluyoruz. Şimdi kuyu da bu suyu çıkarmak mümkün değilse, kuyu temizlenir. Suyun necâset ömrü suyun rengini ve kokusunu değiştirdiyseniz oraya on litre da su koyarsınız. Suyun kokusu ve rengini necâset ömründen çıkar, su temiz olmuş.” Hanefî fıkhında “kuyu temizlenmesi” meselesinin somut tatbîkâtıdır.

Bu su misâliyle ârifin ahlâkî fonksiyonu özetlenir: “Ârifler de temizleyicidir. Bir necâsetin içine giderlerse orada necisin ozonlu alsın. Varlıkları ile necâseti pak ederler. Bir necâset onlara geldiğinde onlar nasîhatlarıyla ahlâklarıyla tövbeleriyle o necâseti pak ederler.” Ârifin günahkârı kendisine değil, kendisini ona vesîle kılarak temizlemesi tasavvufun temel hizmet ahlâkıdır.

Bu noktada Hz. Pîr Mevlânâ ile bir Müslüman kadın arasındaki meşhûr hâdise nakledilir: “Hazret-i Mevlânâ’ya bir kadıncağız geldi. Kadıncağız’ın yolu çok düzgün değildi. Hazret-i Mevlânâ onu tekkeye aldı. Kadının yolu bu güzeldir. Terbiye etti. Temizlendi. Sûfîlerden birisiyle evlendirdi Hazret-i Mevlânâ. Ne oldu? Necîs olarak gelen temizlendi, pâk oldu, gitti. Tarîkatlar temizlik yerleridir. Tasavvuf sohbetleri ve tasavvuf topluluğu temizlik yeridir.” Mevlevî geleneğinde sıklıkla zikredilen bu rivâyet, tarîkatın günahkârın tevbe ile arınmasındaki rolünü tasvîr eder.


“Yıkayan Yıkanmadıkça”: Şeyhin Müridi Arıtması Şartı

Mustafa Özbağ Efendi, Hacı Bektâş’ın Makâlât‘ından çok önemli bir tasavvufî hükmü zikreder: “Şeri öyleyse şöyle bir müdkendir ki kendisini aratmayan başkalarını da anlatamaz. O zaman bu noktada bir kimse kendisini aratacak ki başkalarını aratsın. Devâm edelim: Şeriat katında elbise ve elbise metene pislik bulansa suyla yıkanınca temizlenir. Su, hem seni aratır. Cenâbeti gideriz ve abdest reva olur. Fakat ârifler katında suyla ne elbise, ne ten temizlenir, ne de cenâbet gideriz. Çünkü yıkayınca arınmayan, yumaklık ile yıkanan şey arılmaz.”

Bu, Hacı Bektâş-ı Velî’nin tasavvufî inceliklerinden biridir: zâhirî temizlik bâtınî temizliğin yokluğunda fonksiyonsuz kalır. “Şimdi insan gerek ki suya, su gerek ki abdeste, abdest gerek ki namaza, namaz gerek ki Allâh’a tarlaya yarasın. Nitekim Hak Sûbhânehû buyurur: ‘Değmedi beni anlamaya. Değmedi ben bana ibâdet etmeye. Değmedi ibâdet benim mârifetimi bilmeye yararız.'” Bu, Hadîs-i Kudsî’deki “Ben gizli bir hazîne idim, bilinmek istedim, halkı yarattım” rivâyetinin tasavvufî zincirdeki açılışıdır: Allâh’ı tanımak için yaratılmıştır insan; ibâdet, abdest, su, hepsi bu tanımanın vâsıtasıdır.

Ârif olmanın esâsı, kendi şeytân fiilini içinden çıkarmaktır: “İyi düşünmek gerekir ki kişide yaramaz fiil olmasın. Kişi her zaman temiz olmamalıdır. İnsanın pis katışıklı olmasına sebep içinde şeytan fiilinin olmasıdır. Evet. Şimdi o zaman temiz yapacaklar. Önce temiz olacaklar, sonra temiz fiil yapacaklar. Temiz fiil olmazsa onun sebebi şeytân.”

Âriflerin ibâdetleri ve hâlleri: “Âriflerin ibâdeti — âriflerin ibâdeti — tüm ile dünyâ ve âhireti terk etmek, himmet nazarıyla velâyet beklemek ve Allâh tarlaya ulaşmak arzusudur. Âriflerin halleri ise bütün varlığa fiil göstermek ve kötü düşüncelere kapılmamaktır.” Yâni ârifler ne sırf dünyâ ile ne sırf âhiret ile meşgul olurlar; her ikisini de terk edip Allâh ile baş başa kalırlar. “Dördüncü de muhabb. Diyeceğiz, seneye bakacağız.” Mustafa Özbağ Efendi, dördüncü sınıf olan âşıkları gelecek seneye bırakmıştır.


“Hakîkatin Hakîkati”: Mîrâç ve Mertebelerin Mertebesi

Mustafa Özbağ Efendi, sual-cevap kısmında “kasık mürşid-i kâmillerin bir adı” mevzuunda dikkate değer açıklamalar yapar: “Sebebi sülûk noktasında o kimse daha zaman var. Kendi fiil ve arılarının neticesinde mühür verir. Bakın kendi fiil ve kendi düşüncesinin neticesinde mühür verir. Mühür vermiştir. Taptığı için mühür vermiştir. Suyu temizleyici midir onlar? Ama ârifler aynı. Suyu temizlediğinin dışı, tenin temizlediğini inanırlar. İç temizliği arılırlar.”

Bilmenin iki seviyesi vardır: zâhirî bilme ve hakîkati bilme. “Bilir, bilir, herkes bilir. Bilinmenin arkası ile bilinmenin manası hakkı bilir. Ne dediniz? Mâ’nâ — mâ’nâ görünen değildir. Kelimeler ise görülendir. Hakîkatın, hakîkatın hakîkatınız. Hakîkatın sâdece ve sâdece hakîkat neşenlere açık bir şeydir. Hakîkatın, hakîkatın hakîkatinden ulaşamayanlar kelimenin arkasına bakarlar.”

Tasavvufî bilgi seviyeleri (yakîn mertebeleri) burada beyân edilir: “Şimdi bu benim dediğim hakîkat. Mesela bir kimse ‘inayyâkın hakîkat’ der. ‘Aynen yâkın hakîkat’ der. Hakkaryakîn hakîkat içerisinde de ayrılık iç içe üç tâne hakkar yâkîn noktası vardır. O yüzden hakkar yâkîn hâli bitmez. Hakkar yâkîne ulaştığınız an eder, insanlar o hakkar yâkînin de yâkîni vardır. Bu şüphe değildir yâni. O yâkînliğin yâkînliğidir artık. Yâkînliğin yâkînliğinin derecesi var.” Bu, klâsik tasavvufî yakîn mertebelerinin (ilm-i yakîn, ayn-ı yakîn, hak-ı yakîn) ötesinde bir derinleşmenin ifâdesidir.

Mîrâç hâdisesinde de bu mertebe farklılığı görülür: “Mîrâc’ta belli. Hiç kimse onra kadar çıkamamış. Cebrâîl’e kadar hiç kimseydi çıkmamış. Ama Cebrâîl’in çıktığı yere kadar hiçbir peygamber çıkmazken, Cebrâîl’den sonra giden var. O zaman biz ondan önceki peygamberlere hakîkata varmış değil mi? Onlar da hakîkata vardı. Ama o hakîkatin de hakîkatına vardı. Cebrâîl aleyhisselâm’ın durduğu — bunun da hakîkatın vardı. Orası da Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in mesele müddetini yürüdüğü yerde.”

Mîrâç gecesinde Cebrâîl aleyhisselâm Sidretü’l-Müntehâ‘da durmuş; “Ben buradan ileri gidemem, bir adım atarsam yanarım” demiştir. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ise bu noktanın ötesine geçmiştir; “Kâbe Kavseyni ev Ednâ” (Necm 9) makâmına ulaşmıştır. Mustafa Özbağ Efendi’nin tasrîfi: “Dört tâne büyük peygamber var. Dört tâne büyük peygambere baktığımızda onunla üç tânesi hakîkat — dördüncüsü Muhammed-i Mustafa’dır. Hakîkatın hakîkatidir. Bu hakîkat manadır. Başlangıcı da manadır. Dördüncü gelen noktada manadır.”

Tasavvufî bakışta âşıklar mâ’nâya bakar, ârifler vücûda bakar: “Âşıklar hakîkata bakarlar, mâ’nâya. Ârifler ise vicine bakarlar. Daha mâ’nâya tâm geçememişlerdir. Buradaki sıralamayı göre konuşuyoruz. Buradaki sıralamada ârif henüz daha hakîkate adım atmamış kimseler.” Bu, tasavvufun “vucûd” ile “ma’nâ” ayrımının somut bir tatbîkâtıdır: vucûd zâhirî temizlikte, ma’nâ ise bâtınî hakîkattedir.


“Aşkdan Ötesi Vahdet, Vahdetten Sonra Tekliğin Tek”: Sabır ve Mûsâ-Hızır Hâdisesi

Sual-cevâb kısmında bir kardeşin sorduğu suâl: “Aşkdan ötesi var mı?” Mustafa Özbağ Efendi’nin cevâbı: “Aşktan ötesini biliyor musun? Benim de kanın olarak vahdettendir. Vahdet — kesin demek. Vahdet ne demek? Tekliğin arkası var mı? Zamanın olduğu zaman olacak mı? Öyle mi? Öyle mi?”

Bu noktada Mustafa Özbağ Efendi, sual soran kişiye sabır tâlimi verir, Mûsâ-Hızır kıssasından alınmış bir referansla: “Siz zamanına sörmeyiniz zaman al. ‘Sabır îmânın anahtarı’ sözün bitmemiştik ha. Siz zamanına sörmeyiniz dur. Allâh’ım. ‘Sabır îmânın anahtarı’ bekler. Bak sen de kelimeyi bitmeden — kelime bitmeden konuşuyorsun. İnsan acele gelir değil mi? Biz zamanına sörmeyiniz yine sörmüyorum derler. Siz zamanına sörmeyiniz, zaman çünkü Allâh’tır. Hadîs-i Kudsî. Zaman yaratılmış mı diyor? Zamanın içerisinde bir zaman bilmiyoruz.”

Burada işâret edilen Hadîs-i Kudsî “Lâ tesübbu’d-dehre fe-inne Allâhe hüved-dehr” (“Zamana sövmeyin, çünkü zaman Allâh’tır”) rivâyetidir (Buhârî, Edeb 101; Müslim, Elfâz 4). Yâni zaman Allâh’ın bir tasarrufudur ve Allâh ile birlikte düşünülmelidir.

Mustafa Özbağ Efendi, kendi sülûkunun temel yorumunu yapar: “Normalde bu noktada bir görüş var: hava olarak yaratılan çalışırsa toprak olabilir. Hava, ateş, su ve toprak. İnsanın kuda, seyri, sülûku da buradan itibâren başlıyor. Hava, ateş, su ve toprak haneye gelir. Düşüküş yaşar, düşüküş yaşarsa tekrâr topraklayıp ölecek miyiz? İnşâAllâh. Seyri, sülûk, nitamamlarsa İnşâAllâh teceyi yaklarız artık. Seyri, sülûk edenler. Bu benim kendi şahsımının durduğu nokta.”

Yâni dört unsur arasındaki yolculuk, sâlikin tasavvufî sülûku ile geriye doğru — yâni en aşağı olan havadan, en kıymetli olan toprağa doğru — gerçekleşir. Bu Hacı Bektâş’ın Makâlât‘ında işlenen “Âbidlikten zâhidliğe, zâhidlikten ârifliğe, ariflikten âşıklığa” basamaklarıdır. “Âyet-i kerîme’de diyor ki ‘sizin önünüzde çalıştıklarınız vardır.’ İnsanoğlunun elinde çalışıp kazandığı var. Eğer bu âyet-i kerîme’den hareketinde baktığında bir kimse o zaman hava, ateş, su, toprak sülûkunu gerçekleştirebilir. Mâdem ki elinde çalıştığı var, mâdem ki ömründe çalıştıkları var, mâdem ‘yollarımızdan rica edenlere yollarımız ulaştırırız’ dedi — o zaman kula düşen vazîfe burada gayret edip çalışmaktır.” Burada işâret edilen âyetler Necm 39 (“insan için ancak çalıştığı vardır”) ve Ankebût 69 (“yolumuzda mücâhede edenlere yollarımızı açarız”) âyet-i kerîmeleridir.


“Bütün Ruhlar Âşık Olarak Yaratıldı”: Ezelî Misâk ve “Elestü Bi-Rabbiküm”

Mustafa Özbağ Efendi, bütün insanların ezelden âşık olarak yaratıldığı tezini, A’râf sûresi 172. âyet-i kerîmesi (Elestü Bezmi) ile temellendirir: “Allâh yaratırken bütün merdikesi âşık olarak yaratır. Ahit kelîme de ahit aldı çünkü ruhları bir yaratıktan sonra. ‘Ben sizin Rabbiniz değil mi?’ dedi. Bütün ruhlar cevap ver: ‘Evet sen bizim Rabbimiz.’ O zaman yaratılmış olan bütün insanlar dâhilere yaratılmış olan bütün varlık âşık olarak yaratıldı. Âşık olarak yaratıldığından dolayı onlar âşıktılar aslında.”

Burada işâret edilen âyet-i kerîme A’râf sûresi 172. âyet-i kerîmesidir: “Ve iẕ ehaẕe rabbüke min benî âdeme min zuhûrihim ẕürriyyetehüm ve eşhedehüm alâ enfüsihim, elestü bi-rabbiküm? Kâlû belâ şehidnâ” (“Hani Rabbin Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine şâhid tutmuş ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ demişti. Onlar ‘Evet, şâhidiz’ dediler”). Bu, sahîh tasavvufun temel doktrini olan “Elestü Bezmi” (Bezm-i Elest) anlayışının Kur’ânî zemînidir.

Mustafa Özbağ Efendi’nin tasavvufî yorumu: “Ama kendi âşıklıklarını kendileri bitirdiler. Kendi güzelliklerini kendileri bozulak. Kendi elleriyle kendilerine ateş altına. Âyet-i kerîmede ver ki ‘siz kendi kendilerine kendi ellerinizi de kendilerini ateşe atmayın.’ Kendi elleriyle kendilerini iksan ettiler. Kendi elleriyle kendilerini fesada götürdüler. Kendi elleriyle kendi yolların, arklılarını, kalplerini bozulak.” Burada işâret edilen âyet-i kerîme Bakara 195’tir: “Ve lâ tülkû bi-eydîküm ile’t-tehlüke” (“Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın”).

Lâkin Allâh’ın merhameti ve rahmeti onları geri çağırmıştır: “O zaman yine de Allâh’ın lutfü ikrâmıyla, Allâh onlara doğruyu gösterecek, iyi-doğruyu öğretecek peygamberler ve Kitâb gönderdi ki eğer onların özlerinde âşık olmamış olsaydı o zaman hiç onlara peygamber göndermezdi. Onlara peygamber gönderdi ki dedi ki ‘Ey insan, ben senin yerde yüzünü halîfe olarak yaratıyorum. Ama sen kendini gittin pis diye bulaştırdın. Sen kendini gittin küfre bulaştırdın. Sen kendini gittin bana düşman olan şeytanla kendini dosturdun. Ama ben sana yine merhametli ve rahmetli davranıyorum. Sana peygamber gönderdim. Sana bir kitâb gönderdim.'”

Mustafa Özbağ Efendi’nin sonucu: bütün insanların özünde âşıklık tohumu vardır. Bu, modern tasavvuf anlayışının kavşak noktasıdır. “O yüzden herkes için o âşıklığına gitimin o açıkdır. Çünkü özünde yaratılışında o âşıklık vardır. O yüzden burada hiçbir kimse yoktu ki birisi onu sevse onun hoşuna gitmesin. Burada hiçbir kimse yoktur. Birisi ona böyle âşıklığını anlatsa ve âşıklığını onun ayağının altına serse o kimse de ona âşık olur. Bu fıtrîdir.”


“Kalemin Cızırtısı”: Mîrâç’ta Hz. Peygamber’in Duyduğu ve Kader İnancının Hassâsiyeti

Mustafa Özbağ Efendi, kader meselesindeki ehl-i sünnet akîdesinin temel teşhîsini yapar: “Bir farzda kader değişmez diye bir kâidede yok. Biz kaderin varlığına îmân ederiz. Biz deriz ki kader vardır, îmân ederiz. Kazâ, îmân ederiz. Kazânın ve kaderin Allâh’tan olduğuna îmân ederiz. Bakın kadere îmân etmek farklı bir şeydir, kaderin değişip değişmediğine inanmak farklı bir şeydir. O yüzden ikisinin arasında farklandık. Kader vardır.”

Bu çok önemli bir akâidî nüktedir: kader var, ama kaderin sâbit değişmez bir tabaka olduğuna dâir akîde, ehl-i sünnetin temel hükmünden değildir. Mîrâç gecesinde Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in duyduğu kalem cızırtısı bunu sarîh olarak tasdîk eder: “Hazret-i Peygamber diyor ki ‘ben Mîrâca çıktığımda kalemin cızırtısını duyarlayıp oldu. Cebrâîl’e sordum: bu cızırtı nedir? Cebrâîl, o da dedi ki: yâ Resûlallâh bu kalemdir. Allâh yazdığını bunla yazar, bunla siler.’ Kalemin cızırtısı bilmediyse — vallâ harata yazıp siliyorsa bir kimse için kendi bulunduğu hâlden kurtulmaması diye bir şey oldu.”

Mîrâç gecesinde Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in duyduğu kalem cızırtısı tasavvuf-akâid ortak hadîsi olup, kaderin “yazılı ama silinebilir” olduğunu gösterir. Mustafa Özbağ Efendi’nin bu nükteden çıkardığı pratik sonuç: “O zaman şöyle düşeceğiz. Kader değişir mi dedi? Bir kimse diyecek ki ‘ben namaz kılmıyorum, benim kaderim mi?’ ‘Bu da değişmez. Ben namaz kılmak düşeceğim, gideceğim.’ Peygamber de hiç geldi o zaman. Kitap için indirdi. O zaman bir kimse diyecek ki ‘hırsızlık benim kaderim mi? Ben bu kaderimi yapıyorum, bu kaderimine gideceğim.’ Güzel ahlâk için öğretildi o zaman. Güzel ahlâk öğretildi.”

Yâni kader-i mukadder anlayışı kaderiyye ifrâtına götürmemeli; insanın irâdesinin bir alanı vardır. Bu alanı doldurmak için Allâh peygamber göndermiş, kitap indirmiştir. “Bu kapı, bu kuru da girmeyenler hayvan olanlar. Buranın kendinde ‘biz insanın eşek ve mahbûkat olarak en güzel şekilde yarattık. Ama o insan diyor şeytâna ve nefsin bir yas hayvandan daha aşağı bir mahbe kuru’ diyor.” Burada işâret edilen âyet-i kerîme Tîn 4-5’tir: “Lekad halaknel insâne fî ahsen-i takvîm; sümme redednâhu esfele sâfilîn” (“Biz insanı en güzel sûrette yarattık; sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik”).

Mustafa Özbağ Efendi’nin yorumu çok keskindir: “Bir kimse ârıbey değil ise en alt tarafı, o zaman hayvan sınırına geliyor. Vardırı hayvanların da nuru var. Onlar da nur taşıyor. Yalnız mı demiş ki hâvâ eğri için onlar ne yaparlar diyor: ‘namazlarını kılarlar, aldığım zikrederler, oruç kutanlar, zekâtlarlar, hacaclarlar.’ Ama diyor ‘kendileri alanında iktirat ve bilbet ve delikoğlu tüküttü neydi cimrilde bu tıf kötü hâlde var.’ Bu kötü hâllerden kurtulursa ne oluyor zâhid olur.” Yâni avâm-âbid olan kişi de bu kötü ahlâkî sıfatlardan kurtulduğunda zâhid olabilir; zâhidin ibâdetlerini yerine getiren ârif olur; ârifin makâmından âşığa ulaşır.


“İslâm Ulaşmamış Olan İnsanlar Cennete Birinci Katına Alınırlar”: Hz. İbrâhîm’in Yeniden Tâlîmi

Mustafa Özbağ Efendi, İslâm’a ulaşmamış olan insanların âhiretteki durumlarına dâir önemli bir tasavvufî hükmü beyân eder: “Mesela şimdi biz Müslüman ülkeniz ağaçlı olarak doğak boyuyoruz, istabihtan evliyoruz. Ama istiyan müddeti olasaydınız değil — teknolojiyle hiç içi olmayan kızı delilerini görmek gerek. Onlar hiçbir şekilde haber verilmiyor mu senin? Onlar mı söylüyoruz? Onlar haberdar oldukları ginden mevzunlar. Onlar hangi ginden haberdar olmuşlarsa, onlar sorunlar. Evet, kaneviler öyle derler — İslâm öyle derler. Bir şekilde din ulaşmamışsa onlar yine cennete giderler.”

Bu, ehl-i sünnet kelâmının bir hükmüdür: “Fetret ehli” denilen — yâni dînin onlara ulaşmadığı, peygamber çağrısı kendilerine erişmemiş olan — kimseler âhirette ayrı bir muâmeleye tâbîdirler. Mâtüridî kelâmında bu kimselerin teklîf altında olmadıkları ve cehennemle azâbın muhâl olduğu hükmü vardır.

Mustafa Özbağ Efendi’nin tasrîfi: “Hattâ çocuklarla berâber, o gün ulaşmamış olan insanlar cennete birinci katına alınırlar. Cennete birinci katında İbrâhîm aleyhisselâm onları yeniden dîn öğretir. Ve onlar bundan sonu cennetin geri kalan katından da olurlar.” Bu rivâyet, klâsik kelâm-tasavvuf metinlerinde “âhirette dîn tâlîmi” başlığı altında işlenir; bu kimseler doğrudan dîni öğrenip ondan sonra mertebelerine yükselirler.

Mustafa Özbağ Efendi’nin “rehber bulma” hakkında önemli bir tasrîfi: “Rehberi bulmak gayret de olur ama gayret de bulundan lutufla bulduğunu söyler. Kendi nefsini görmemiştir. O bir karmayırız. Gayret de bulup gayret de bulduğumda öncelikle ‘ben aradım ve buldum’ da. Öğrenince ‘lutfedilmiş bana’ da.” Yâni mürşid-i kâmil bulan sâlikin ilk hâli “ben aradım buldum” demektir; sülûku ilerledikçe “Allâh lutfetti” der. “Edebler epekleniz. Mülkün yolu zâten.”

Namazın “kötülüklerden alıkoyma” fonksiyonu üzerine de bir tasrîf yapılır: “Bakınızı muhakkak ki namaz, kötülüklerden alıkoyuyor. Bu birinci kişisindeki havaya yeni yolladığı aditlerle namaz kılıyorlar. Vâdeler niye bekliyorlar ama bir takım kötülükleri de kılıyor. Burada kötülük olarak namazda mı sıkılıyor? Namazın hakîkatine varamadıkları var. Namazda sıkıntı yok. Onlar namazın hakîkatine varamadılar. Namaz namaz dener ama onlar namazın hakîkatine varamadıklarından dolayı kötülüğe devâm ediyorlar.” Burada işâret edilen âyet-i kerîme Ankebût 45’tir: “İnne’s-salâte tenhâ ani’l-fahşâi ve’l-münker” (“Muhakkak ki namaz hayâsızlık ve münkerden alıkoyar”). Lâkin namaz ancak hakîkatine vardıkça bu fonksiyonu icrâ eder; sırf hareketleri yapan ama mânâsına vâkıf olmayan kimse hâlâ kötülüğe devâm edebilir.

Konferansın hâtimesinde Mustafa Özbağ Efendi gelecek seneki konuyu işâret eder: “Onları söyleyin değiştik. Bektaşîlik İsmâillîlik, Bâtınîlik, Şîa, Alevîlik, Bektaşîlik, Osmanlı, Kızılbaşlık — değil şeylerdi. Eğer kardeşler bu mesele üzerinde çalışma yapmamışlar. Geçen sene, çankamıyoruz, geçen sene mesela örnek Türkiye’deki deist hareketlerden bahsetmiştim. Bir önceki sene de az bir şey bahsetmiştim. Deistlerin örneğin Bektaşîlik ve Alevîlik kullanmına dâir. Bunun alâkalı bugün beklediğim işinde olması. Yâ da çantamı verir misin? Yâ da ben beklemeyeceğim. Bir daki seneye ben böyle bir soru bekledim. Şuna çıkacağız. Bir daki seneye İnşâAllâh örneğin konu ve günden yapacağım.”


Bibliyografya — Zikredilen Kaynaklar ve Şahıslar

  • Hacı Bektâş-ı Velî (1209-1271), Makâlât — Müslümanların dört sınıfa ayrılması (Âbid, Zâhid, Ârif, Âşık), dört kapı kırk makâm ve İslâm’ın beş şartının zikri olan temel eseri. Sohbetin ana metni.
  • Esat Coşan (1938-2001), Hatîboğlu Muhammed ve Eserleri / Makâlât-ı Hacı Bektâş-ı Velî (1971 doçentik tezi) — Atatürk Üniversitesi’nde yapılmış akademik tahkîkât.
  • Diyânet İşleri Başkanlığı, Makâlât tahkîkli baskı — Coşan’ın tezi temel alınarak yayımlanan baskı.
  • Hâce Ahmed Yesevî (1093-1166), Dîvân-ı Hikmet — Hacı Bektâş’ın silsile hocası; Türklerin İslâmlaşmasındaki temel halka.
  • Hz. Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (1207-1273), Mesnevî-i Şerîf — “Hava Allâh’ın nefesidir” temsîli; Müslümanların dörde ayrılması doktrini.
  • Muhyiddîn İbn Arabî (1165-1240), el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye, Fusûsü’l-Hikem — Yaradılış mertebeleri (merâtib-i vücûd) doktrini; Hacı Bektâş’ın tasavvuf felsefesinin tarihî öncülerinden biri.
  • A’râf sûresi, 172. âyet-i kerîme“Elestü bi-Rabbiküm? Kâlû belâ”: Bezm-i Elest âyeti; bütün ruhların Allâh’ın Rablığını şâhid kıldığı misâkın Kur’ânî zemîni.
  • Tahrîm sûresi, 6. âyet-i kerîme“Yâ eyyühelleẕîne âmenû kû enfüseküm ve ehlîküm nâren”: Yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten korunma emri; Hacı Bektâş’ın zâhidlik bahsindeki delili.
  • Bakara sûresi, 195. âyet-i kerîme“Ve lâ tülkû bi-eydîküm ile’t-tehlüke”: Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmama emri.
  • Necm sûresi, 9. âyet-i kerîme“Kâbe Kavseyni ev Ednâ”: Mîrâç gecesi Hz. Peygamber’in vardığı en yüksek mertebe.
  • Necm sûresi, 39. âyet-i kerîme“Ve en leyse li’l-insâni illâ mâ se’â”: “İnsan için ancak çalıştığı vardır” hükmü.
  • Ankebût sûresi, 45. âyet-i kerîme“İnne’s-salâte tenhâ ani’l-fahşâi ve’l-münker”: Namazın hayâsızlık ve münkerden alıkoyması.
  • Ankebût sûresi, 69. âyet-i kerîme“Velleẕîne câhedû fînâ lenehdiyennehüm sübülenâ”: Yolumuzda mücâhede edenlere yollarımızı açma vaadi.
  • Tîn sûresi, 4-5. âyet-i kerîmeler“Lekad halaknel insâne fî ahsen-i takvîm; sümme redednâhu esfele sâfilîn”: İnsanın en güzel sûrette yaratılması ve aşağıların aşağısına düşürülmesi.
  • Asr sûresi, 3. âyet-i kerîme“Ve tevâsav bi’l-hakkı ve tevâsav bi’s-sabr”: Hak ve sabırla tavsiyeleşme; ârifin nasîhat fonksiyonunun zemîni.
  • Hadîs-i Kudsî: “Lâ tesübbu’d-dehre fe-inne Allâhe hüved-dehr” — Buhârî (Edeb 101), Müslim (Elfâz 4); zamanın Allâh ile birlikte düşünülmesi gereği.
  • Hadîs-i Şerîf: “ed-Dînü’n-nasîha” — Müslim (Îmân 95); Mustafa Özbağ Efendi’nin ârifin “temizleyici” fonksiyonunu temellendirdiği temel hadîs.
  • Hadîs: Cibrîl Hadîsi — Buhârî, Müslim, Tirmizî; İslâm’ın beş şartının (kelime-i şehâdet, namaz, oruç, zekât, hac) sayıldığı temel hadîs.
  • Hadîs: Mîrâç’ta kalem cızırtısı rivâyeti — Çeşitli kaynaklarda muhtelif lafızlarla rivâyet edilen, kaderin “yazılı ama silinebilir” olduğu hakkındaki hadîs.
  • Hz. İsâ aleyhisselâm — Mûsâ-Hızır kıssasından sonra Bilâl-i Habeşî ile dağ hâdisesinde geçen, asâsını ve çanağını bırakarak zâhidliği seçen peygamber.
  • Hz. Mûsâ aleyhisselâm — Tahrîm 6 âyet-i kerîmesinin yiğit ve dağ hikâyesinde temas edilen peygamber.
  • Hz. İbrâhîm aleyhisselâm — Cennetin birinci katında, dîn ulaşmamış olanlara yeniden dîn öğreten peygamber rivâyeti.
  • Cebrâîl aleyhisselâm — Mîrâç gecesi Sidretü’l-Müntehâ’da duran melek; Hz. Peygamber’in onun ötesine geçişi.
  • Şıhâbeddîn-i Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif — Tasavvufun “Âbid, Zâhid, Ârif, Âşık” sınıflandırmasını işleyen klâsik metin.
  • Hâce Bahâeddîn-i Nakşibend (1318-1389) — Nakşibendiyye’nin pîri; Yesevî silsilesi içerisinden Hacı Bektâş ile aynı kola çıkan zât.
  • Cüneyd-i Bağdâdî (ö. 910) — Tasavvuf-i Sünnî hattının öncülerinden; “Âbid-Zâhid-Ârif-Âşık” tasnifinin tarihî kaynaklarından biri.
  • Tarîkatlar: Yeseviyye, Bektaşiyye, Mevleviyye, Kâdiriyye, Rufâiyye, Bedeviyye, Şâzeliyye, Nakşibendiyye — sohbette aynı sınıflandırma doktrininin müşterek olduğu yollar.
  • Anâsır-ı Erbaa (Dört Unsur) — Toprak, su, hava, ateş; Müslümanların dört sınıfının kozmolojik temeli.
  • Tasavvufî Mertebeler: İlm-i yakîn, Ayn-ı yakîn, Hakk-ı yakîn (üç yâkîn mertebeleri); Şeriat-Tarîkat-Hakîkat-Mârifet (dört kapı); Sidretü’l-Müntehâ (Cebrâîl’in vardığı son nokta).
  • Vakıf-Tarîkat İlişkisi — Babadan oğla geçişin tarihî sebebi; Osmanlı’nın son yüzyılında ve Cumhuriyet döneminde tasavvuf-mâlî kurumların evlâda intikâli.
  • Tasavvufî ve Fıkhî Istılahlar: Seyr ü sülûk, intisâb, hilâfet, vakıf, mütevvellî, halîfe-i ekber, abdest, gusl-i şer’î, necâset-i mahsûsa, fetret ehli, kader-i mukadder, levh-i mahfûz, kalem-i a’lâ.

Konuşmanın Tasnîfi ve Bağlamı

Bu konuşma, Mustafa Özbağ Beyefendi’nin 2012 yılında düzenlenen Hacı Bektâş-ı Velî Anma Günü‘nde yaptığı, Hacı Bektâş-ı Velî Hazretleri’nin temel eseri olan Makâlât‘tan hareketle Müslümanların tasnîfini ve seyr ü sülûkun mertebelerini etraflıca işleyen bir konferanstır. Konuşma sekiz ana eksende ilerler: (1) Alevî dedeliğinin “babadan oğla” intikâl etmesi ile Bektaşî tarîkatının da Osmanlı’nın son yüzyılında — vakıf ve mâlî sebeplerden ötürü — bu çürümeye dâhil olması; bunun Mevlevî, Cerrâhî, Kâdirî, Bayramî, Nakşibendî dâhil bütün tarîkatlarda görülen bir yapısal soruna işâret etmesi. (2) Hacı Bektâş-ı Velî Hazretleri’nin Hâce Ahmed Yesevî silsilesinden gelen, Kur’ân ve Sünnet’e bağlı, Ehl-i Beyt sevgisini esas alan bir Sünnî mürşid-i kâmil olduğu; Makâlât‘ında “şeriata uymayanın adamdan dahi sayılmayacağı” hükmünün bizzât metinde yer alması. (3) Esat Coşan’ın 1971 doçentik tezi ile Diyânet’in tahkîkli baskısının aynı kaynaklara dayandığı ve birbiriyle uyumlu olduğu. (4) Müslümanların dört sınıfı: Âbid (hava — şeriat ehli, “âlemin kokmamasına vesîle”), Zâhid (ateş — “burada yanmak ki orada yanmasın”, Hz. İsâ ve dağ hikâyesi), Ârif (su — hem temiz hem temizleyici, ed-Dînü’n-nasîha hadîsi, şeyhin müridi temizleyici fonksiyonu), Âşık (toprak — Mârifet ehli, ilk yaratılan en kıymetli unsur — gelecek seneye bırakılmıştır). (5) “Şeytanın gözüyle bakanlar”ın bahâne-bulan tipolojisi; Ebû Cehil’in tarihî temsîlcisi olduğu küfür-bahâne tutumu; ârifin “kelimenin yüzünü”, câhilin “kelimenin arkasını” söylemesi farkı. (6) Mîrâç hâdisesi ve hakîkat mertebeleri (ilm-i yakîn, ayn-ı yakîn, hakk-ı yakîn); Cebrâîl’in Sidretü’l-Müntehâ’da durması, Hz. Peygamber’in oradan da ileri geçmesi. (7) A’râf 172 (Bezm-i Elest) bağlamında bütün ruhların ezelden âşık yaratıldığı; insanın kendi elleriyle bu âşıklığı bozması; sülûkun (hava → ateş → su → toprak) ile geri dönüş yolu. (8) Mîrâç gecesinde Hz. Peygamber’in duyduğu kalem cızırtısı vesîlesiyle “kader yazılı ama silinebilir” hükmü; ehl-i sünnetin Cebrî olmayan, irâde alanını koruyan akîdesi; fetret ehlinin cennetin birinci katında Hz. İbrâhîm tarafından yeniden dîn öğretilmesi rivâyeti. Konferansın gelecek senenin konusu olarak deistler ile Bektaşîlik-Alevîlik istismârının tahkîkâtının vaadi ile hâtimeye eriştiği görülür.

Kaynak: 2012 Hacı Bektâş-ı Velî Anma Günü konferansında Mustafa Özbağ Beyefendi’nin yaptığı konuşma. | Video: YouTube | Konferans Tertibi: Hacı Bektâş-ı Velî Anma Komitesi.

İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Makâm, Mürşid, Tarîkat, Hakîkat, Zikir, Nefs, Sülûk. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı