Bektaşî Nefesleri — İzmir 2009 etkinliğinde Mustafa Özbağ Efendi nin verdiği bu sohbet; Bektâşî tasavvufunun ana hatlarını, nefes geleneğinin mâneviyatımızdaki yerini ve Anadolu Alevî-Bektâşî mîrasını ele alır.
İzmir’de 2009 yılında düzenlenen «Bektaşî Nefesleri» anma programının üçüncü bölümünde — Sayın Prof. Dr. Orgun Terzioğlu Beyefendi’nin akademik konuşmasının ardından — kürsüye dâvet edilen Mustafa Özbağ Beyefendi, Hacı Bektâşı Velî Hazretleri’nin tasavvufî mîrâsı ile günümüz Alevî-Bektaşî meselesini büyük bir samîmiyet ve berraklıkla tahlîl eder. Konferansın ana eksenleri: (1) Her Alevî’nin Bektaşî olmadığı ve İran, Suriye, Türkiye, Irak, Lübnan’daki Alevî topluluklarının birbirinden farklı kimlikleri; (2) Türklerin Ehli Beyt sevgisi ile Selçuklu Sultanı Alparslan’dan Tuğrul Bey, Melikşah, Sencer ve Osmanlı’nın kuruluşuna kadar uzanan Sünnî-Hanefî çizgisinin tarihî sürekliliği; (3) Bir yolun «İslâmî» sayılabilmesi için Kur’ân ve Sünnet’ten beslenmesinin zorunluluğu; (4) Hacı Bektâşı Velî zamanında cemevinin bulunmadığı, Ahmed Yesevî’den itibaren tasavvufî meclislerin tekkezâviyedergâhlarda toplandığı ve 1925 Tekke ve Zâviyelerin Kapatılması Kanunu’nun ardından bu kültürün evlere çekildiği tarihî gerçeği; (5) Şeriat–Tarîkat–Hakîkat–Mârifet «Dört Kapı Kırk Makâm» anlayışının bütün ehli tasavvufun ortak hattı olduğu; (6) Hz. Ali (kerremallâhu vechehû) Efendimiz’in fazîleti ve Necrân heyetiyle mübâhele günündeki «Ehli Abâ» hâdisesi; (7) Kerbelâ acısının bütün ümmeti Muhammed’in ortak yarası olduğu; (8) Anadolu’da iki bin yıldan beri ekmeği, suyu, buğdayı paylaşan toplumun mezhepmeşreb tartışmalarıyla bölünmemesi gerektiği temel ahlâkı işlenir.
Toplumun Ortak Şahsiyetleri ve «Her Alevî Bektaşî Değildir» Tashîhi
Mustafa Özbağ Efendi, konuşmasına bir toplumun varlığını sürdürebilmesi için ortak şahsiyetlere sâhip olmasının zarûretini hatırlatarak başlar. Bir milletin kendisini etrafında toplayabileceği bu şahsiyetler, kavmiyet ve mezheb sınırlarının üstüne çıkmış kâmil insanlardır: Hazreti Pîr Mevlânâ Celâleddîni Rûmî, Hacı Bektâşı Velî, Hâce Ahmed Yesevî, Mustafa Kemâl Atatürk, Hz. Ali (kerremallâhu vechehû), Hz. Hüseyin (radıyallâhu anh), Hz. Hasan (radıyallâhu anh). Bu şahsiyetler toplumun önüne geçtiklerinde, herkesin kendisine dönüp baktığı ortak bir ufuk hâline gelirler; bu ortak ufuk olmadan toplum kendi içinde bölünür, parçalanır.
Mustafa Özbağ Efendi, sohbetin temel teşhîslerinden birini şöyle açar: «Bizde şöyle yerleşmiş bir kanaat var: ‘Her Alevî Bektaşîdir.’ Hâlbuki hiç araştırmıyoruz. Her Alevî Bektaşî değildir.» Bu tespit, Türk-İslâm coğrafyasındaki Alevî topluluklarının tarihî, mezhebî ve kültürel olarak birbirinden farklılaştığı gerçeğine dayanır. İran’daki Alevîler — daha çok Şîai İsnâ Aşeriyye geleneğinden Caferî mezhebine mensûb olanlar — Bektaşî değildir. Suriye’deki Alevîler (Nusayrîler) Bektaşî olmadığı gibi, Anadolu Alevîliğinden de büyük farklılıklar arz eder. Türkiye, Irak ve Lübnan’daki Alevî toplulukları kendi içinde farklı kimlikler taşır; «Alevî» kelimesi tek bir tarîkata işâret etmez.
Mustafa Özbağ Efendi’nin tarihî teşhîsi şudur: Türkler, Ehli Beyt’i çok severler. Hz. Hüseyin Efendimiz’i çok severler. Hz. Hasan Efendimiz’i çok severler. Bunlar elbette Ehli Beyt’tendir; bunda ortada hiçbir problem yoktur. Bu sevgi tarihî bakımdan Selçuklu silsilesi boyunca da sâbittir. Sultan Alparslan, Sultan Tuğrul Bey, Sultan Melikşah, Sultan Sencer ve sonraki sultanlara kadar Türklerin Ehli Beyt sevgisi tarikattasavvuf hayatının bir parçası olarak yaşamıştır. Türklerin İslâm’a girişi tasavvufî vesîlelerle olmuş; bu vesîleler de Ehli Beyt sevgisini ihtivâ etmiştir.
Bununla birlikte mezhebî tercih bakımından Türkler tarihî olarak Sünnî-Hanefî çizgisini benimsemiştir. Sultan Alparslan’ın ordusunda İmâmı A’zam Ebû Hanîfe (rahimehullâh) mezhebine bağlılık esas idi; bu çizgi Selçuklulardan Osmanlılara, Osmanlılardan Cumhuriyet’e kadar resmî mezhebî yapıyı oluşturmuştur. Mustafa Özbağ Efendi’nin sarîh tâbiriyle: «Türkler, Alparslan’dan beri Ehli Sünnet’e tâbîidirler. Selçuklu, İlhanlı Hanefî’yi berâber götürdü; Osmanlı’da da aynı çizgi devâm etti. Osmanlılar yurt kurmuşlar; yurdu kurduktan sonra Mustafa Kemâl dönemine kadar Sünnî-Hanefî çizgisi muhâfaza edilmiştir.»
«Bektaşî Atayı Bilir misin?»: Bir Yolun «İslâmî» Sayılmasının Şartı
Mustafa Özbağ Efendi, Bektaşîlik konusundaki şahsî kanaatini büyük bir samîmiyetle paylaşır: «Bektaşî atayı bilir misin?» tarzında uluorta atışan, hattâ kavmiyet hâline getirilen bir Bektaşîlik anlayışını baştan kabûl etmediğini söyler. «Hacı Bektâşı Velî Hazretleri’nin mübârek bir zât olduğuna ve tarîfine kâmilen iştirâk ediyorum» diyerek; ancak kendisinin Bektaşî anlayışının net olduğunu belirtir: Bektaşîlik bir yoldur. Türkiye’de pek çok Bektaşî kolu, pek çok Bektaşî yolu vardır. Mustafa Özbağ Efendi’nin nazarında bu yolların hepsinin aynı kefeye konulması — ve farklılıkların görmezden gelinmesi — doğru değildir.
Mustafa Özbağ Efendi’nin temel kâidesi sarîhtir: «Eğer bir şey İslâmî ise, o konuştuğumuz veyâ yapıp ettiğimiz fikriyât ancak Kur’ân ve Sünnet’le bir olduğu zaman İslâmîdir. Eğer Kur’ân ve Sünnet’ten almıyorsa, kendi temelini oradan beslemiyorsa, kâidelerinin durur içerisinde doğrulamıyorsa — bu, İslâmî değildir.» Bu kâide, sahîh tasavvufun temel umdesidir: hangi tarîkat, hangi yol, hangi tâbiriyle olursa olsun, sahîh olabilmesi için Kitâb (Kur’ânı Kerîm) ve Sünnet’in iki temel kaynağına dayanması zorunludur.
Bu noktada Mustafa Özbağ Efendi, namaz örneği üzerinden tasavvufun ahkâma uyma esâsını işler: İslâm’ın hükümlerinin, kâidelerinin dışına çıkılmaz. «Ben bunu böyle anlamıyorum» demek hakkımız yok. Namazın şekli, şemâili belli; farzı, vâcibi, sünneti, edebi ve âdâbı bellidir. «Ben âdâbı sünneti böyle anlamıyorum; biz normal elimizin yüzünü yıkamıyoruz, biz gönül abdesti alıyoruz» — bu nev’î bir anlayış İslâm’ın içinde yer almaz. Zâhirî hükümleri terk ederek sâdece «gönül abdesti» ile yetinmek, sahîh tasavvufun aslâ tasdîk etmediği bir tutumdur.
Mustafa Özbağ Efendi’nin sarîh tespiti: «Eğer biz İslâm’ı yıkarsak, biz İslâm’ı istismâr ediyoruz demektir. Bu, Bektaşîlik değildir. Hacı Bektâşı Velî zamanında bir cemevi yoktur. Ondan önce de cemevi yok. Bektaşîlik’ten önce — Ahmed Yesevî zamanında toplanmalar var; ama bunlar hücreler ve belirli vakitler ile birliktedir.» Bu, tarihî bakımdan son derece önemli bir teşhîstir: «cemevi» kavramı modern bir kurumsallaşmadır; klâsik tasavvuf geleneğinde toplanmalar tekke, zâviye ve dergâhlarda yapılmıştır.
Cemevinin Tarihî Gerçeği ve 1925 Tekke-Zâviyelerin Kapatılması
Mustafa Özbağ Efendi, «cemevi» kavramının modern bir teşekkül olduğunu, hem Hacı Bektâşı Velî zamanında hem de Ahmed Yesevî zamanında bu adla bir mekânın bulunmadığını berraklaştırır. Tarihî olarak Anadolu Alevîliği ve Bektaşîliği tekke, zâviye, dergâh adı verilen yapılarda yaşanmıştır. Toplanmalar (cemler) köylerde de, şehir dışındaki gizli mekânlarda da yapılmış; bu, sahîh bir tasavvufî gelenektir. Modern cemevleri ise 1980 sonrasında — özellikle 1990’lardan itibâren — Alevî kimliğinin kurumsallaşma süreciyle birlikte yaygınlaşmıştır.
Mustafa Özbağ Efendi’nin tarihî teşhîsi şudur: 1925 kanunundan sonra bütün tarîkatler — sâdece Bektaşîlik değil — yasaklanmış, evlere çekilmek zorunda kalmıştır. Burada işâret edilen tarihî hâdise, 30 Kasım 1925 tarih ve 677 sayılı «Tekke ve Zâviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgâsına Dair Kanun»dur. Bu kanunla bütün tekke, zâviye ve dergâhlar kapatılmış, postnişînlik ve diğer tasavvufî unvanlar (şeyh, derviş, mürid, halîfe, baba, emir, çelebi, müneccim vb.) yasaklanmıştır.
Mustafa Özbağ Efendi, bu yasağın sonucu olarak ortaya çıkan ortamı şöyle anlatır: «Bu kanunla birlikte ümmetin sevdiği tasavvufî inançları sürdürebilmek için değişik altyapılar üretmek zorunda kalındı. Tekkeler kapatıldı; ‘tekkeye gidiyorum’ demek yasak hâline geldi. Tekke kelimesinin Türkçe karşılığı bile yasak. Peki bir tasavvuf kültürü var, bir tarîkat kültürü var. Bu kültür ne yapacaktı? Evlere çekildi.» Cumhuriyet’in ilk yıllarında devlet, tasavvufî hayatın umûmî alanda yaşanmasını yasaklamış; bu kültürler evlere, gizli mahallere çekilmiştir.
Bu durum sâdece Bektaşîlik için değil, bütün tasavvuf yolları için geçerlidir: Bektaşîler de, Mevlevîler de, Nakşibendîler de, Kâdirîler de, Halvetîler de — hepsi aynı yasağa muhâtap olmuştur. Tarihî sürecin getirdiği bu kuşatılmışlık, hem Sünnî tarîkatları (Nakşibendiyye, Kâdiriyye, Halvetiyye, Cerrâhiyye, Şâbâniyye, Karabaşiyye) hem de Alevî-Bektaşî yollarını birlikte etkilemiştir. Yasağın bir tarîkata değil, bütün tasavvufa karşı çıkarılmış olması — modern dönemin tarîkatlere bakışının ortak bir özelliğidir.
Bir Yolun Kur’ânî Olması: Hacı Bektâşı Velî’nin Sünnî Olduğuna İnanç
Mustafa Özbağ Efendi, konferansının en temel umdesini tekrarlayarak vurgular: «Eğer bir yol ise, onun Kur’ân hükümlerine uygun olması gerekir. Birinci nokta budur. Tasavvuf bir yöntem ise, o yöntemin Kur’ân hükümlerine uygun olması gerekir. Kur’ân hükümlerine uygun değilse o İslâmî yol değildir. Bunun adına ne koyarsanız koyun — ister Kâdirî deyin, ister Uvaysî, ister Bektaşî, ister Bedevî — adı ne olursa olsun, dîvânının olsun, muhakkak öz olarak Kur’ân hükümlerine uygun olması gerekir.»
Mustafa Özbağ Efendi, bu noktada konuşmasının başında Sayın Prof. Dr. Orgun Terzioğlu’nun yaptığı ilmî değerlendirmeye atıf yapar. Türkiye’deki bâzı Bektaşî çevreleri akademik makâlelerin Hacı Bektâşı Velî hakkında yaptığı tarihî tespitleri kabûl etmiyor; «Hacı Bektâş’a iftirâdır» diye reddediyorlar. Hâlbuki Hacı Bektâşı Velî Hazretleri’nin Sünnî olduğu ve namaz kıldığı tarihî bir gerçektir. Onun temel eseri olan Makâlât, Sünnî akîdenin ve «dört kapı kırk makâm» doktrininin bütün kâidelerini ihtivâ eder.
Şeriat — Tarîkat — Hakîkat — Mârifet sıralamasının ilk kapısı olan Şeriat’ın temel rüknleri Hacı Bektâşı Velî’nin Makâlât‘ında «îmân etmek, namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek, zekât vermek, gusül abdestini almak, cihâd etmek» şeklinde sayılır. Bu, Ehli Sünnet’in temel beş şart artı diğer farz ve vâcibleri kapsayan bir tasniftir. Yâni Hacı Bektâşı Velî’nin kendi tâliminde namaz, oruç, hac, zekât gibi farzlar Şeriat kapısının temel makâmları arasındadır; bunlar terk edilemez.
Mustafa Özbağ Efendi’nin tarihî hatırlatması: Hz. Ali (kerremallâhu vechehû) Efendimiz çocuk yaşta îmân ettiği için, namaz farziyeti henüz inmeden önce Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte namaz kılan ilk sahâbîlerdendir. Sonraki sahâbeler için namaz, hicretten önce vahyin tedrîcî inişiyle yedi yıl gibi bir süreçte tam vakte ve adede kavuşmuştur. Hz. Ali Efendimiz, namaz farz olmadan önce dahi Hz. Peygamber ile namaz kılan ilk sahâbî olarak, namazsız bir Alevîliğin temellendirilemeyeceğinin en açık delilidir.
Mustafa Özbağ Efendi’nin doğrudan suâli sarîhtir: «Şimdi Bektaşî olduğunu, Alevî olduğunu söyleyen kardeşler, namaz kılıyorlar mı? Hz. Ali Efendimiz’in namaz kılmadığını söyleyebilir miyiz? Hz. Ali Efendimiz ibâdetlerini yerine getirmiyor muydu?» Bu sual, Alevî-Bektaşî kardeşler arasında yaygınlaşmış olan «namaz kılmama» alışkanlığının, gerçek Bektaşîliğin esaslarına aykırı olduğunu açıkça ortaya koyar. Hz. Ali Efendimiz’i seven, ona tâbîi olan; onun namaz kıldığı gibi namaz kılmalıdır.
«Burada Bir Kasıt Vardır»: Türklerin Tarih Boyunca Sürtüştürülmesi
Mustafa Özbağ Efendi, mevcut Bektaşî pratiğinde namaz kılmama, Allâh yolunda mücâhede etmeme, sağcılıkiçkicilik gibi şâiri şarâbî hâllerin yerleşmesini bir kasıt olarak teşhîr eder. Muharrem orucu örneğinden başlayarak; Bektaşî kardeşlerin bu orucu farklı şeyleri yememekle değil, eski âdetlerle (içki, lüks vb.) ihlâl ederek geçirmelerinin tarihî bir dış müdâhâle olduğunu açıkça söyler. «Burada bir ‘eksik var’ demiyorum. Burada bir KASIT var.» Bu kasıt, Türk milletinin tasavvufî asliyetinden uzaklaştırılması, mezhep ve meşrep tartışmalarıyla iç birliğinin parçalanmasıdır.
Mustafa Özbağ Efendi’nin sözüyle: «Türkler tarih boyunca burada haksızlıklara uğramışlardır. Biz mademki kanaat sâhibiyiz, çekirdeğimizi tanımamız gerekir. Nereden geldiğimizi tanımamız gerekir. Şu anda ne olursak olalım, kendi çekirdeğimizi tanımamız gerekir.» Türklerin tarihî kökü olan bu çekirdek, Anadolu’nun İslâmlaşması sürecinde ortaya çıkan büyük tasavvuf evreninde aranmalıdır.
Mustafa Özbağ Efendi, Anadolu’yu İslâmlaştıran zincirin baş halkalarını şöyle sıralar: Türklerin İslâm’a girişi tasavvuf yoluyla olmuştur. Ehli tasavvufun ilk büyükleri — İmâm Serahsî’nin (Hanefî fıkhının büyük müellifi) durduğu yerden başlayarak, Türklerin İslâm’a girişinde manevî halka oluşturan kâmil zâtlar: Hâce Ahmed Yesevî, Hz. Mevlânâ Celâleddîni Rûmî, Hâce Bahâeddin Buhârî, Yûnus Emre — hepsi İslâm dünyâsında çığır açmış, Anadolu’yu İslâmlaştıran kâmil insanlardır.
Bu zincir, Anadolu’ya gelen ilk evliyâ olarak tasvîr edilen büyüklerdir. Anadolu’yu İslâmlaştırmaya gelmişler, Anadolu’yu İslâmlaştırmışlardır. Ve Anadolu’yu hangi vesîleyle İslâmlaştırmışlardır? Tasavvufun engin hoşgörüsüyle, tasavvufun ahlâkıyla, tasavvufun hikmet ve mârifetiyle insanlara İslâm’ı sevdirmişlerdir. Bu, sahîh tasavvufun Anadolu’nun İslâmlaşmasındaki tarihî rolünün özüdür: kılıçla değil, kalbe açılan bir hikmet ve hoşgörü kapısıyla.
Hacı Bektâşı Velî’nin Makâlât’ı: Dört Kapı Kırk Makâm
Mustafa Özbağ Efendi, Hacı Bektâşı Velî Hazretleri’nin temel eseri olan Makâlât‘a özel bir önem vererek, eserin imzâlı bir nüshasını şahsî kütüphanesinde bulundurduğunu söyler. Makâlât‘ta tasavvuf yolunun temel kâidesi olan «Dört Kapı Kırk Makâm» anlayışı sarîh olarak işlenir: Şeriat – Tarîkat – Hakîkat – Mârifet. Her kapının içinde on makâm bulunur; toplam kırk makâm sâlikin tasavvufî yolculuğunun bütün safhalarını ifâde eder.
Mustafa Özbağ Efendi’nin teşhîsi: Bu kâideler — Dört Kapı ve Kırk Makâm — sâdece Hacı Bektâşı Velî’nin Makâlât’ında değil; bütün ehli tasavvufun kendi içerisinde, kendi ekolünde bulunan ortak hattır. Aşıkpaşa’ya gitseniz de görürsünüz; Hz. Mevlânâ’ya gitseniz de görürsünüz; Hacı Bayrâmı Velî’ye gitseniz de görürsünüz; Üftâde Hazretleri’ne gitseniz de görürsünüz. Bu, sahîh tasavvufun bir bütünlük arz ettiği gerçeğine işâret eder: Mevlânâ’nın Mesnevî’sinde, Hacı Bektâşı Velî’nin Makâlât’ında, Hacı Bayrâmı Velî’nin Hâlvetî tâlîmâtında, Üftâde Hazretleri’nin sohbetlerinde aynı dört kapı kırk makâm doktrini farklı renklerle aynı resmi çizer.
Mustafa Özbağ Efendi, kendi anlayışının da bu hattan beslendiğini açıkça söyler: «Bir kimse îmân etmeden bir yolda yürümesi mümkün mü? Değil. Bir kimse îmân etmedikçe sûfîliğin esrârını tatması mümkün mü? Değil. Şeriat, Tarîkat, Hakîkat, Mârifet — Dört Kapı’nın Kırk Makâm’ı diyelim. Bütün ehli tasavvufun kendi içerisinde, kendi ekolünde aynı esastır. İster Nakşî’ye gidin, ister Uşşâkî’ye, ister Bedeviyye’ye, ister Mevlevî’ye — değişen bir şey yok. Hattâ tarîkattan da geçerek aslına gidin: sahâbeye gidin. Sahâbede de bunu bulacaksınız.»
Mustafa Özbağ Efendi, Şeriat kapısının makâmlarından birinin hayâ ve edeb olduğunu hatırlatır. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in «elhayâ’ü mine’l-îmân» («Hayâ îmândandır») hadîsi şerîfi (Buhârî, Îmân 16; Müslim, Îmân 57) bunun nebevî beyânıdır. Sâlikin yolu hayâ ile başlar; çünkü hayâsı olmayanın îmânı da olmaz. Edebi olmayanın îmânı da olmaz. Edeb ve hayâ, sâlikin manevî yolculuğunda en temel sıfatlardır; bunlar olmadan Şeriat’tan Tarîkat’a, Tarîkat’tan Hakîkat’e, Hakîkat’ten Mârifet’e geçilmez.
Şeriat kapısının üçüncü makâmı namaz kılmaktır; oruç tutmak, hacca gitmek, zekât vermek farzlardandır. Lâkin bu noktada bir tartışma vardır: bâzı Bektaşî ve dervîş kardeşler «biz bâtınen ibâdet ediyoruz» diyerek zâhirî ibâdetlerden uzaklaşmaktadır. Mustafa Özbağ Efendi bu yaklaşımı kabûl etmez: «Sen bâtınen ibâdet ederken, önce daha iyi zâhiren ibâdet etmen lâzım. Zâhir bâtının kapısıdır; zâhirî ibâdetleri terk eden kimsenin bâtınî ibâdeti de gerçek mânâda mümkün olmaz.» Sahîh tasavvufun temel kâidesi «elbâtın âiyiu’zzâhir» («Bâtın zâhire muhtaçtır») hükmünü ihtivâ eder. Zâhir terk edilirse bâtın da harâb olur.
Mezhep ve Meşrep Kavgasının Tarihî Tertibi: «Bu, Ümmetin Dışından Atılmış Bir El midir?»
Mustafa Özbağ Efendi, Bektaşî-Alevî kardeşlerle Sünnî-Hanefî kardeşlerin arasındaki ihtilâfların ümmetin kendi içinden değil, dışarıdan tertîb edildiğine dâir tarihî tespitini yapar: «Düşünebiliyor musunuz? Aslında bu hareket, ümmetin içinden değil; ümmeti parçalamak için, birbirine düşürmek için dışarıdan atılmış bir eldir. Pakistan’da, Afganistan’da, Irak’ta insanlar birbirlerinin câmilerine bomba atıyorlar. Şîa câmisi olsun, Sünnî câmisi olsun, Alevî olsun, Bektaşî olsun — câmiye bomba atılıyor.» Bu, çok kritik bir tarihî teşhîstir.
Mustafa Özbağ Efendi’nin teklifi sarîhtir: «Bırakın kardeşler, mezhep ve meşrep kavgası. Bu, iki yüz yıldan beri Türklerin içine atılmış bir tertiptir. Türkler ara ara birbirleriyle mezhepsel olarak savaşmışlar. Şu anda bütün dünya Müslümanlığının içine atılmış bir bomba bu.» Bu bomba, dış güçlerin ümmeti Muhammed’i parçalamak için kullandığı en etkili silahtır. Ümmet kendi içinde bölündükçe, dışarıdan gelen sömürü ve hegemonyaya daha açık hâle gelir.
Bu fırkalaşma, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in «Yahûdîler 71, Hıristiyanlar 72, ümmetim 73 fırkaya bölünecek» hadîsi şerîfine (Ebû Dâvûd, Sünnet 1; Tirmizî, Îmân 18) işâret eder. Lâkin Mustafa Özbağ Efendi, fırkalaşmanın dış müdâhalelerle hızlandırıldığı tespitini yapar: 19. yüzyıldan itibaren Osmanlı’ya milliyetçilik fitnesi nasıl belirli odaklar eliyle sokulduysa, mezhepmeşreb fitnesi de aynı eller tarafından beslenmiştir.
Mustafa Özbağ Efendi’nin nazarında ibâdethâneler kutsaldır; kim ibâdet ediyorsa etsin: «Bakın, ibâdet eden kim olursa olsun — ister Hıristiyan, ister Mûsevî, ister Mecûsî, ister Hindu — hangi dinden olursa olsun, ibâdethâneler kutsaldır. İbâdethânelere saldırılamaz. Bizim Türkler özellikle bu inanca sâhiptir. Osmanlı’nın tarih sayfalarını okuyun; orada asla ve asla başka dînin mâbedlerine saldırı vardır diye bir kayda rastlamazsınız.»
Bu yerleşmiş kâide, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz’in Necrân heyetiyle yaptığı muâmeleden, dört halîfe döneminde Hıristiyan ve Yahûdî mâbedlerinin korunmasından, Osmanlı’nın «millet sistemi»ne kadar uzanan tarihî bir kâidedir. Mustafa Özbağ Efendi’nin sözüyle: «Bu, insanın en doğal hakkıdır. İbâdet etme hakkı. Bizim için yanlış da olabilir; ama o kimse o ibâdetine inanıyorsa biz onun ibâdetine saygı gösteririz. İsterse bizim hiç kabul etmediğimiz bir ibâdet biçimi olsun.» Bu hoşgörü, sahîh İslâmî anlayışın temel ahlâkıdır.
«Ben Bektaşî Değilim, Sünnî Bir Harekette Bulunuyorum»: Hacı Bektâşı Velî’nin Sünnî Kimliği
Mustafa Özbağ Efendi, kendi tasavvufî kimliğini sarîh olarak ifâde eder: «Benim Bektaşîlik şartı ile şahsî durumum tam mutâbık değildir. Ben Bektaşî değilim; ben Sünnî bir hareketin içerisindeyim. Hacı Bektâş Hazretleri’nin Sünnî olduğuna inanıyorum. Hacı Bektâş Hazretleri’nin namaz kıldığına inanıyorum. Hattâ Şeriat kapılarının makâmlarından biri de cihâd etmek, gazâ etmektir. O kimse dîni nâmına gazâ edecek, cihâd edecek. Bu, Şeriat kapısının makâmlarındandır.»
Bu inanç tarihî bakımdan geniş bir akademik destek bulan bir tezdir. Hacı Bektâşı Velî (1209-1271), Hâce Ahmed Yesevî silsilesinden gelen bir Türkmen velîsidir; Anadolu’ya gelen Horasan erenlerindendir. Onun temel eseri olan Makâlât‘ta İmâmı A’zam Ebû Hanîfe’nin fıkhî hükümleri tâkîb edilmiş, Ehli Sünnet’in akâidi muhâfaza edilmiştir. Sonraki yüzyıllarda Bektaşîliğe Şîi-Râfızî unsurların karışması, Hacı Bektâşı Velî Hazretleri’nin asliyetinden değil, sonradan oluşan kollardan gelen tarihî bir hâdisedir.
Mustafa Özbağ Efendi’nin nihâî kâidesi: «Eğer Anadolu’daki insanlar olarak ayrıştırılmaya gâyet — eğer Anadolu’nun ekmeğini paylaşan, suyunu paylaşan, buğdayını paylaşan, tarlasını paylaşan, hastalığında dert ortağı olan, her türlü derdini paylaşan bir topluluğu birbirinden parçalamaya, ilgilerini koparmaya, sürtüştürmeye yönelik bir sefer var ise — biz bunun içine girmeyeceğiz. Biz buna aracı olmayacağız. Hangi şartlarda olursa olsun, insanlar masa başında oturarak bu toplumun inancını bölüp parçalayamayacaklar. Buna müsâade etmeyeceğiz.»
Bu söz, Anadolu’nun iki bin yıldan beri taşıdığı kardeşlik bağının siyâsî, ideolojik veyâ mezhebî kavgalarla parçalanmaması yönündeki tasavvufî bir nidâdır. Mustafa Özbağ Efendi’nin teşhîsi: «Açık veyâ kapalı, sakallı veyâ sakalsız — hiç kimseyi ayırt etmeden, hiç kimseyi ötekileştirmeden, hiç kimseye yanlış gözle bakmadan, herkesin ortak noktada, ortak paydada buluşabileceği bir ufuk vereceğiz. Bu memleket bizimdir; bu millet bizimdir; bu topraklar bizim. Dışarıdan birisinin gelip bizi birbirimize düşürmesine müsâade etmeyeceğiz. Bizim birleşeceğimiz tarihî şahsiyetlerimiz var; birleşeceğimiz tarihî inancımız var; birleşeceğimiz tarihî kültürümüz var. Bunu dışarıdan birinin bozmasına müsâade etmeyeceğiz.»
Mustafa Özbağ Efendi’nin nihâî teklifi: «Ne siyâseti uçurarak, ne inancımızı keskinleştirerek birbirimize zarar veririz. Bu, bizim anlayışımız değildir. Biz aslâ siyâsetlaşmaya, ideolojik takımlara takılmadan bu topraklarda yaşamaya devâm edeceğiz.» Bu, sahîh tasavvufun memleket çapındaki ahlâkî tutumunu özetler: birleştirme, paylaştırma, hoşgörü ve ortak vatandaşlık.
Hz. Ali Efendimiz’in Fazîleti ve Necrân Mübâhelesinde «Ehli Abâ» Hâdisesi
Mustafa Özbağ Efendi, Hacı Bektâşı Velî sevgisinin, Hz. Ali (kerremallâhu vechehû) Efendimiz sevgisinin ve Ehli Beyt sevgisinin birlikte yaşanan bir tasavvufî hakîkat olduğunu vurgular: «Hacı Bektâş Hazretleri imâmın ictihâdlarına bağlı bir tasavvufî yolcuydu. Alevîlik — benim anladığım Alevîlik, benim bildiğim Alevîlik — Hz. Ali Efendimiz’i sevmek, Ehli Beyt’i sevmektir. Bu, hadîs kitaplarında îmânın gereği olarak geçer. Yûnus Emre de bunu beyân etmiştir.»
Hz. Ali Efendimiz’in fazîleti tasavvufun temel kâidelerinden biridir. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz’in amcasının oğlu, dâmâdı (Hz. Fâtıma annemizin eşi), iki torununun (Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin) babası olan Hz. Ali, Hz. Peygamber Efendimiz’in «Ene medînetü’lilm ve Aliyyün bâbühâ» («Ben ilmin şehriyim, Ali kapısıdır») hadîsi şerîfiyle (Tirmizî, Menâkıb 20; Hâkim, el-Müstedrek) ilim mertebesinin baş tâcı olmuştur. Hz. Peygamber’in Hz. Ali’ye yaptığı meşhûr duâ ise: «Yâ Rabbi, Ali’nin döndüğü yere hakkı döndür. Bir mesele için ictihâd ettiyse, Allâh onun gördüğü yere hakkı yöneltsin.»
Mustafa Özbağ Efendi konferansta bu fazîletin somut bir misâlini Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh) Efendimiz’in halîfeliği döneminden aktarır. Ridde Harbleri‘nde, Hz. Ebû Bekir Sıddîk Efendimiz devrinde irtidâd edenler yakalandığında, bunların cezâsı meselesi sahâbe meclisinde tartışılmıştır. Herkes bir görüş ifâde etmiş; Hz. Ali Efendimiz «Bunların ateşte yakılması gerekir» şeklinde ictihâd belirtmiştir. Sahâbei kirâm onun ictihâdı doğrultusunda hareket etmiş; bu hâdise sahâbenin Hz. Ali’nin ilim mertebesine olan îtibârının bir alâmetidir.
Hz. Ali Efendimiz’in ilim ve fazîletinin en açık tezâhürlerinden biri Necrân Mübâhelesi‘dir. Bu hâdise, hicretin 9. yılında Necrân’dan gelen Hıristiyan heyetiyle yapılan teolojik tartışmadır. Heyet günlerce kalmış, Hz. Îsâ aleyhisselâm’ın mâhiyeti hakkında Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile tartışmışlardır. Sonunda mesele mübâhele‘ye (karşılıklı lânetleşmeye) gelmiştir.
Âli İmrân sûresi 61. âyeti kerîmesi bu hâdise sebebiyle nâzil olmuştur: «Sana ilim geldikten sonra kim onun (Îsâ) hakkında seninle çekişirse de ki: ‘Gelin, oğullarımızı, kadınlarımızı, kendi nefislerimizi çağıralım. Sonra duâ ile yalvaralım da Allâh’ın lânetini yalancılar üzerine kılalım.’» Mustafa Özbağ Efendi’nin tasrîfi: Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz mübâhele günü mübârek hırkasını/abâsını çıkararak Hz. Hasan’ı, Hz. Hüseyin’i, Hz. Fâtıma’yı ve Hz. Ali’yi onun altına almıştır.
Bu beş zât tasavvuf gelenğinde «Ehli Abâ» veyâ «Ehli Kisâ» (hırka ehli) olarak anılır. Hz. Peygamber’in bu mübârek hırkası — çok önemli zamanlarda çıkardığı manevî bir alâmet — Ehli Beyt’in beş rüknünü himâye etmiştir. Necrân heyetinin başkanı bu manzarayı görünce «Sakın lânetleşmeyelim; bu mübârek heyetle lânetleşirsek ebediyen helâk oluruz» diyerek geri çekildiği rivâyet edilir. Heyet böylece mübâheleden vazgeçmiş, Hz. Peygamber Efendimiz ile cizyeli muâhede yapmışlardır. Bu, Ehli Beyt’in manevî kerâmetinin en açık tezâhürlerinden biridir.
Kerbelâ ve Ümmetin Ortak Acısı: «Hz. Hüseyin Hepimizindir»
Mustafa Özbağ Efendi’nin nazarında Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Hz. Fâtıma ve Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem aslâ ve aslâ Alevî-Bektaşî kardeşlerin ve Sünnî kardeşlerin ayrı ayrı sahip çıkacakları zâtlar değildir; onlar ümmeti Muhammed’in ortak büyükleridir. Mustafa Özbağ Efendi’nin sözü: «Hz. Ali Efendimiz’i hepimiz severiz. Hepimiz Ehli Beyt’i severiz. Hz. Hüseyin Efendimiz’in başına gelen Kerbelâ — bu mevzu bahsedildiğinde hepimizin gözleri yaşarır, hepimiz acı çekeriz. Hz. Ali Efendimiz’e yapılan sürgün ve haksızlıkları başımıza tâc ediyoruz.»
Kerbelâ hâdisesi 10 Muharrem 61 H. (10 Ekim 680 M.) gerçekleşen, Hz. Hüseyin (radıyallâhu anh) Efendimiz’in Yezid b. Muâviye’nin ordusu tarafından şehîd edildiği büyük bir tarihî acıdır. Bu acı, sâdece Şîa veyâ Alevî-Bektaşî kardeşlerin değil, bütün ümmeti Muhammed’in ortak yarasıdır. Hz. Hüseyin Efendimiz’in 72 sahâbesiyle birlikte susuz, açlık içinde ve büyük zulümle şehîd edilmesi, ümmetin tarihî vicdânının taşıdığı en derin yaralardan biridir.
Mustafa Özbağ Efendi’nin söylediği üzere: «Hz. Hüseyin Efendimiz susuz, açlık içinde şehîd edildi. Bunlar bizim ortak acımız; bunlar bizim ortak büyüğümüz; bunlar bizim ortak tarihimiz. Hz. Hüseyin Efendimiz bizimdir. Hz. Hüseyin’in sevgisini bir tek bizim sevgilimiz demek mümkün mü? Hz. Hasan Efendimiz’i de aynı şekilde bir tek bizim sevgilimiz demek mümkün mü?»
Bu sual, hem tarihî hem ahlâkî bir tahkîkâttır: Hz. Hüseyin Efendimiz’in şehâdetinden duyduğumuz acıyı bir mezhep veyâ bir tarîkat tekelinde tutamayız; bu acı bütün ümmetin ortak acısıdır. Aynı şekilde Hz. Hasan Efendimiz, Hz. Ali Efendimiz, Hz. Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem ve Hz. Fâtıma annemizin sevgisi de bir mezhep tekelinde tutulamaz. Hepsi ümmeti Muhammed’in ortak mâlıdır.
Mustafa Özbağ Efendi’nin nihâî tasavvurî tasrîfi: «Bu noktada bütün ümmeti Muhammed’in kurtuluşuna vesîle olacak kapı, aslâ aslâ ne benim ne senin ne de başka birinin malı değildir. Bu, bütün ümmetin ortak malıdır. Bu yüzden hem Hacı Bektâşı Velî Hazretleri’ni seviyoruz, hem Hz. Hasan’ı, hem Hz. Hüseyin’i, hem Hz. Ali’yi, hem Hz. Resûlullâh’ı, hem Hz. Fâtıma’yı ve Ehli Beyt’in tamamını seviyoruz. Hepsini sevmemiz gerekir. Ehli Beyt sevgisiyle kalın inşâallâh.»
Konferansın Hâtimesi: «Beni Zikredeni Ben de Zikrederim» ve Sema Gösterisi
Mustafa Özbağ Efendi, konferansını Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz’in «Beni zikredeni ben de zikrederim» hadîsi kudsîsiyle sona doğru götürür. Bu hadîsi kudsî, Buhârî (Tevhîd 15) ve Müslim (Zikir 2)’de Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) tarîkıyla şu lafızla rivâyet edilmiştir: «Allâh Teâlâ buyurur: ‘Ben kulumun benim hakkımdaki zannı üzereyim. Ben kulum beni zikrettiği zaman onunla berâberim. O beni içinden zikrederse ben de onu içimden zikrederim.’»
Mustafa Özbağ Efendi’nin nihâî hatırlatması: «İnşâallâh siz de kalbinizden Allâh’ı zikrederseniz, Allâh sizi zikreder. Kim Allâh’ı zikrederse, Allâh onu affeder. Bu sebep işlerken sâkin olun; bu kalp dumânı, bu manevî bakış bütün kardeşlerimize sirâyet etsin.» Bu, sahîh tasavvufun temel pratiği olan zikrullâh‘ın tezahürüdür: Allâh’ı çokça zikretmek, kulun manevî yolculuğunun ana sermayesidir.
Konferansın takdîmcisi, programın akışının Mustafa Özbağ Efendi Kolu Sema Ekibi‘nin sema gösterisi ile devâm edeceğini bildirir. Sema, Mevlevîliğin ve diğer Halvetî kollarının (özellikle Mustafa Özbağ Efendi’nin bağlı bulunduğu silsilenin) zikrullâh ritüelinin temel parçasıdır; sâlikin Hak ile baş başa kaldığı bir yöneliştir. Davet sırasında dinleyicilere şu hatırlatma yapılır: «Sema, Kur’ânı Kerîm’deki ibâdetlerin bir tezahürüdür. Saygıyla izleyiniz.»
Konferans, İzmir’in 2009 yılında yapılmış olan Bektaşî Nefesleri anma programının üçüncü bölümü olarak tertîb edilmiştir. Mustafa Özbağ Efendi’nin bu konuşması, hem Bektaşî kardeşlere hem Sünnî kardeşlere bir çağrı niteliğindedir: ortak büyüklerimizi, ortak tarihimizi, ortak inancımızı koruyalım; mezhep ve meşrep kavgasının tarihî oyununa düşmeyelim; Anadolu’nun iki bin yıldan beri yaşattığı kardeşlik bağını dışarıdan birinin bozmasına müsâade etmeyelim.
Bibliyografya — Zikredilen Kaynaklar ve Şahıslar
- Hacı Bektâşı Velî (1209-1271), Makâlât — Hacı Bektâşı Velî’nin Sünnî-Hanefî akâidini ve «Dört Kapı Kırk Makâm» doktrinini ihtivâ eden temel eseri; Şeriat-Tarîkat-Hakîkat-Mârifet hattının tasavvufî tasnîfi.
- Hâce Ahmed Yesevî (1093-1166), Dîvânı Hikmet — Türklerin İslâmlaşmasında ve Anadolu’ya tasavvufun gelişinde temel halka olan Türkistanlı sûfî; Hacı Bektâşı Velî’nin manevî silsilesinde başlangıç noktası.
- Hz. Pîr Mevlânâ Celâleddîni Rûmî (1207-1273), Mesnevî-i Şerîf — Anadolu’yu İslâmlaştıran tasavvuf büyüklerinden; ümmetin ortak şahsiyetlerinden.
- Yûnus Emre (1240-1321) — Anadolu Türk tasavvufunun ilk büyük halk şâiri; Ehli Beyt sevgisi ve «Bir ben vardır bende benden içerü» mısraının sâhibi.
- Hâce Bahâeddîn Buhârî (1318-1389) — Nakşibendiyye tarîkatının pîri; Mâverâünnehir-Anadolu hattındaki tasavvuf zincirinin en önemli halkalarından.
- İmâm Serahsî (ö. 1090) — Hanefî fıkhının büyük müelliflerinden, el-Mebsût sâhibi; Türklerin Hanefî mezhebine bağlılığının tarihî kökeninde yer alan âlim.
- Hacı Bayrâmı Velî (1352-1430) — Bayrâmiyye tarîkatının pîri; Anadolu’da tasavvufun yayılmasında temel halka.
- Mehmed Muhyiddîn Üftâde Hazretleri (1490-1580) — Celvetiyye tarîkatının kurucusu; Bursa’da medfûn.
- İmâmı A’zam Ebû Hanîfe (h. 80-150 / m. 699-767) — Hanefî mezhebinin müessisi; Türklerin tarihî mezhebi.
- Selçuklu sultanları — Sultan Tuğrul Bey (993-1063), Sultan Alparslan (1029-1072), Sultan Melikşah (1055-1092), Sultan Sencer (1086-1157); Türklerin Sünnî-Hanefî kimliğinin inşâ sürecinde temel hâkimler.
- Mustafa Kemâl Atatürk (1881-1938) — Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu; modern Türk-İslâm tarihi açısından ortak şahsiyetlerden.
- Hz. Ali ibn Ebî Tâlib (kerremallâhu vechehû) — Hz. Peygamber Efendimiz’in amcasının oğlu, dâmâdı, dördüncü Râşid Halîfe; ilim şehrinin kapısı; Ehli Abâ’nın bir rüknü.
- Hz. Fâtıma ez-Zehrâ (radıyallâhu anhâ) — Hz. Peygamber’in kızı, Hz. Ali’nin eşi, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in annesi.
- Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (radıyallâhu anhümâ) — Hz. Peygamber’in torunları; cennet gençlerinin efendisi; Kerbelâ’nın baş kahramânı Hz. Hüseyin (10 Muharrem 61 H. şehîd edildi).
- Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (radıyallâhu anh) — Birinci Râşid Halîfe; ridde harblerinde irtidâd edenlerle yapılan muâmelede Hz. Ali’nin ictihâdına îtibâr eden halîfe.
- Hadîsi Şerîf: «Ene medînetü’lilm ve Aliyyün bâbühâ» — Tirmizî (Menâkıb 20), Hâkim (el-Müstedrek); Hz. Ali’nin ilim mertebesinin nebevî beyânı.
- Hadîsi Kudsî: Buhârî (Tevhîd 15), Müslim (Zikir 2) — «Ben kulum beni zikrettiği zaman onunla berâberim»; konferansın hâtimesinde işâret edilen kudsî hadîs.
- Hadîsi Şerîf: «el-Hayâ’ü mine’l-îmân» — Buhârî (Îmân 16), Müslim (Îmân 57); hayânın îmânın bir cüzü olduğu hadîsi.
- Hadîsi Şerîf (73 fırka) — Ebû Dâvûd (Sünnet 1), Tirmizî (Îmân 18); ümmetin 73 fırkaya bölüneceğine dâir nebevî beyân.
- Necrân Mübâhelesi (h. 9. yıl) — Hz. Peygamber’in Necrân Hıristiyan heyetiyle yaptığı teolojik tartışma; Âli İmrân 61 âyeti kerîmesinin nüzûl sebebi; «Ehli Abâ» hâdisesinin yaşandığı tarihî olay.
- Âli İmrân sûresi, 61. âyeti kerîme — Mübâhele âyeti; Hz. Peygamber’in oğullarını, kadınlarını ve nefsini Necrân Hıristiyanlarına çağırdığı âyet.
- Kerbelâ Hâdisesi (10 Muharrem 61 H. / 10 Ekim 680 M.) — Hz. Hüseyin (radıyallâhu anh) Efendimiz’in 72 sahâbesiyle birlikte şehîd edildiği tarihî facia.
- Ridde Harbleri (h. 11-12 / m. 632-633) — Hz. Ebû Bekir Sıddîk Efendimiz devrinde irtidâd edenlerle yapılan savaşlar; Hz. Ali’nin ictihâdına îtibâr edildiği tarihî vâkıa.
- 30 Kasım 1925 tarih ve 677 sayılı Kanun — «Tekke ve Zâviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgâsına Dair Kanun»; tasavvuf yollarının umûmî alanda yasaklanmasının hukukî zemîni.
- Karabaş-ı Velî (Karabaş Alaaddîni Atvel, ö. 1097/h. / 1685 m.) — Halvetî-Şâbâniyye’nin önemli kollarından «Karabaş Kolu»nun pîri. (Tarihî mâlûmât; Mustafa Özbağ Efendi’nin silsilesi farklıdır.)
- Konferans Tertîbi: Sayın Prof. Dr. Orgun Terzioğlu Beyefendi (akademik takdîmci); Sayın Mustafa Rıza Beyefendi (programın dâvetçilerinden); İzmir, 2009.
- Ehli Tasavvufun Tarîkatları: Kâdiriyye, Uvaysiyye, Bedeviyye, Bektaşiyye, Mevleviyye, Bayramiyye, Celvetiyye, Halvetiyye-Şâbâniyye-Karabaşiyye-Cerrâhiyye, Nakşibendiyye, Uşşâkiyye — hepsi de aynı «Dört Kapı Kırk Makâm» doktrinini farklı renklerle tatbîk eden tasavvuf yolları.
- Tasavvufî Istılahlar: Şeriat, Tarîkat, Hakîkat, Mârifet; cem, cemevi, dergâh, tekke, zâviye; sema, zikrullâh halakası; Ehli Beyt, Ehli Abâ/Kisâ; Mübâhele; gusül abdesti, gönül abdesti tartışması; mezhepmeşrep kavgası; ümmet bilinci.
Niyâz — Ümmet Birliği ve Sahîh Mîras
Niyâz: «Yâ Rab, Anadolu coğrafyasında Hacı Bektâşı Velî’nin, Mevlânâ Celâleddîni Rûmî’nin, Yûnus Emre’nin, Ahmed Yesevî’nin, Hacı Bayrâmı Velî’nin, Üftâde Hazretleri’nin, Karabaş-ı Velî’nin ve nice büyük mürşidin mîrâsını taşıyan bir mü’min eyle. Bektaşîliğin, Alevîliğin, Sünnîliğin ortak kaynağı olan tasavvufî hattı tanıyan; etnikmezhebî bölünmelere kapılmadan ümmet birliğini hedefleyen bir kul olarak yetiştir. «Her Alevî Bektaşî değildir» hakîkatini bilen; İran, Suriye, Türkiye, Irak, Lübnan’daki Alevî topluluklarının ayrı kimliklerini tanıyan bir mü’min eyle. Türklerin Alparslan’dan beri Ehli Sünnet-Hanefî çizgisinde olduğu, Ehli Beyt’i çok sevdiği tarihî gerçeğini muhâfaza eden bir kul olarak yetiştir. Bir yolun İslâmî sayılabilmesi için Kur’ân ve Sünnet’le mutâbık olması şartını ölçü tutan; Kâdirî, Uvaysî, Bektaşî, Bedevî — hangi isim olursa olsun bu temel ölçüye bağlı kalan bir mürid eyle. Hacı Bektâşı Velî Hazretleri’nin Makâlât‘ındaki Şeriat-Tarîkat-Hakîkat-Mârifet «Dört Kapı Kırk Makâm» doktrinini öğrenip yaşayan bir kul olarak yetiştir. Zâhir bâtının kapısı olduğu hakîkatini idrâk eden; «biz bâtınen ibâdet ediyoruz» diyerek zâhirî namazı, orucu, haccı, zekâtı terk etmeyen bir mü’min olarak yaşat. Hz. Ali Efendimiz’in (kerremallâhu vechehû) namaz farziyeti inmeden Hz. Peygamber ile namaz kıldığı tarihî gerçeğini bilen bir kul eyle. Necrân Mübâhelesi’nde Hz. Peygamber’in mübârek hırkasıyla himâye ettiği Ehli Abâ (Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Hz. Fâtıma, Hz. Ali ve Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem) sevgisini kalbinde taşıyan bir mü’min olarak yaşat. Kerbelâ acısını ümmetin ortak yarası olarak duyan; Hz. Hüseyin Efendimiz’i sevmenin tekel mezhebî bir hak olmadığını bilen bir kul olarak yetiştir. Mezhepmeşrep kavgasının dışarıdan tertîb edilmiş bir oyun olduğu tarihî teşhîsini idrâk eden; siyâseti uçurmadan ve inancını keskinleştirmeden bu topraklarda yaşayan bir mü’min olarak yaşat. Anadolu’nun iki bin yıldan beri ekmeği, suyu, buğdayı paylaşan kardeşlik bağını koruyan; dışarıdan birinin gelip bu birliği bozmasına müsâade etmeyen bir kul eyle. 1925 sonrası tekkezâviyedergâhların yasaklandığı tarihî kuşatmada bile sahîh tasavvufu evlerde yaşatan büyüklerin mîrâsını taşıyan bir mü’min olarak yetiştir. «Beni zikredeni Ben de zikrederim» hadîsi kudsîsindeki müjdeden bana hisse ver; kalbi zikrullâh ile dolu, sema gösterisini ibâdet olarak idrâk eden bir derviş olarak yaşat.» Allâh muhâfaza eylesin.
Kaynak: İzmir 2009 Bektaşî Nefesleri Programı’nda Mustafa Özbağ Beyefendi’nin yaptığı konferans. | Video: YouTube | Konferans Tarihçi: Sayın Prof. Dr. Orgun Terzioğlu (Akademik takdîmci); Sayın Mustafa Rıza Beyefendi (Program tertîbi).
İlgili Sözlük Terimleri: Hacı Bektâşı Velî, Alevî-Bektaşî, Ehli Beyt, Kerbelâ, Dört Kapı Kırk Makâm, Makâm, Tarîkat, Hakîkat, Zikir, Tevhîd, Mârifet, Sâlik. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı