2013 yılında düzenlenen Hacı Bektâş-ı Velî Anma Programı’nda Mustafa Özbağ Beyefendi, Anadolu Alevîliği ve Bektaşîliğinin tarihî kökenlerine yönelik olarak çok daha derin bir tarihî tahlîle girişir. Konferans; (1) bugünkü Aleviliği anlamak için “500 yıl öncesine bir tarihî yolculuk” yapma zarûreti; (2) 500 yıl öncesinde Türklerin Şîî olmadığı, Şîa devletinin 12., 13., 14. yüzyıllarda bulunmadığı, Şîa devletinin Türkler eliyle 1500’lerde — Safevî Devleti’nin kuruluşuyla — ortaya çıktığı tarihî gerçeği; (3) Selçuklu sonrası Türk beylikleri (Eşrefoğulları, Aydınoğulları, Karamanoğulları) ve bu beyliklerden zaman zaman büyük devletler doğması; (4) Şeyh Safiyyüddîn Erdebîlî’den (1252-1334) başlayan, Sadreddîn Mûsâ (ö. 1391), Şeyh Hoca Ali (ö. 1429), Şeyh İbrahim, Şeyh Cüneyd (ö. 1460), Şeyh Haydar (ö. 1488) ve Şah İsmail (1488-1524) ile siyâsî-Şîî karaktere bürünen Erdebîl Tekkesi’nin dönüşümü; (5) Sadreddîn Konevî Hazretleri ile Şeyh Cüneyd arasındaki tarihî görüşme ve Konevî’nin “tâc giyme” konusundaki uyarısı; (6) Çaldıran Savaşı (1514) bağlamında Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail çatışmasının siyâsî-dînî zemîni; (7) Aşıkpaşazâde’nin tarih kitabında “Kızılbaş” tâbirinin geçişi; (8) “Alevî” isminin tarihî olarak çok yeni olduğu, Şah İsmail’in babası dönemindeki Vali Kop adlı bir tâbîriyle 1900’lerde yaygınlaşması; (9) Mehdi ve İmam-ı Muntazar inancının Şîa-Türk Aleviliği farkı; (10) Erdoğan’ın yalnızlaştırılma süreci, İran-İsrail ilişkileri, Fransa-Almanya’nın Bektaşî cemiyetlerini desteklemesi ve Turancılık gibi siyâsî-stratejik meseleler işlenir.
“500 Yıl Öncesine Bir Tarihî Yolculuk”: Aleviliği Anlamanın Tarihî Zemîni
Konferans, kıymetli misâfirleri tertîb eden Sayın Mustafa Rıza Beyefendi’ye teşekkürle başlar. Mustafa Özbağ Beyefendi, sözlerine geçmeden önce şu önemli teşhîsi yapar: “Bektaşîlik konuşurken, mecbur Bektaşîlik ve Alevîlik bir yerde böyle bir konusal saptır. Toplumsal olarak bunlardan büyük yararlara baktık. Tabii, akıllara tüm şıkları halde, bu karışıklarla iç içe getirilmiş. Bir sürü kendimce teşkîlâta değilmiş. Hem inançsal noktada, hem tarihsel noktada keşf-i keşf-i hepsi de öyle fazla tıklatılıp teşkîlâta değil. Gerçekten bu zannediyoruz en sıkıntılı noktalardan birisi.”
Mustafa Özbağ Efendi’nin tavsiyesi sarîh bir tarihî metoddur: “Şimdi din alıştırırsa veyâ meşguliyet çözümünün mülkünü çıkmış noktasını bulmak için size tavsiye edeyim: Her şeyin çıkmış. Türk-bûlûya fazlalık. 500 yıl öncesine doğru gitmemiz lâzım. Biz o 500 yıl öncesine doğru tarihî bir yolculuk yapmamız lâzım ki biz bugünkü Alevîliği biraz daha çözümleyelim.” Bu metodoloji, bütün etnografik ve dînî tartışmalarda esas alınması gereken bir yaklaşımdır: günümüzdeki kavramları geriye doğru süreklilik içinde okumak.
Mustafa Özbağ Efendi’nin temel tarihî tezi şudur: “Mesela 500 yıl öncesine gidemizden, Türkler Şîî değil. Bu sahf. İslâmî devletin Şîî devleti yok. Şîî yok. 400 yıllarda yok. 500 yıllarda geldiğimizde Şîî devlet — Türklerden Şîî. 1200 yılında, 1300 yılında, 1400 yılında bize Şîî bir devlet (yok). Şu anda sadece kürt olduğu söyleyelim — çünkü toprak — çünkü bunu bir tâne katılmış, bir siyâsî cephedeş bulmuş, bir davranış, kırk anlayan, bu hükümette, onu şuraya, onu uzaklaştıran muhakkak o tür bir yerden geldi o ayı, o bir tâne resim.”
Bu tarihî tez tarihçilerin de ittifakla tasdîk ettiği bir hakîkattir: 12., 13. ve 14. yüzyıllarda bağımsız bir Şîî-Türk devleti yoktur. Şîîlik mezhebi tarih boyunca ağırlıklı olarak Arap-Fars dünyasında — Buveyhîler (945-1055), Fatîmîler (909-1171) gibi — Şîî devletler kurmuştur. Türk hâkimiyeti altındaki Şîîlik ise Safevî Devleti‘nin kuruluşuyla — 1501 yılında Şah İsmail’in Tebrîz’i ele geçirmesiyle — başlar. Bu, Türkler arasında siyâsî olarak Şîîliğin ilk büyük tezâhürüdür.
Mustafa Özbağ Efendi’nin sözleri: “Biz sabah ne düşünürüz? Neyi yaparız? Bir tarih. Bir an canımızı sıkabilirim bu noktada ama beni zamanda dinleyeceğinize karşı içindir bir ümîd var. Çünkü farklı bir Alevîlik, farklı bir Bektaşîlik anlayışı çıkacak. Bu sohbetin sonu. Ben bu Bektaşî sohbetlerinde başlamadan önce kendimde de saplantılarımın olduğunu gördüm. Belki kendimi de benimle bilmeyince çekilirken veya bir şey okur — Türk değiyor. Birazcık tatlım yok. Tatlım Bektaş, Bektaş, merkebi. Ama böyle bir aşağılığına bir dinlenme acaba? Türk boylarına aşağıma aşağıda mân kasin kalesi belli var. Aşağıda Aydın oğulları var. Bunlar normalde Anadolu Beylikleri içerisinde, Selçuklulardan sonra oluşmuş olan Türk beylikleri. Ve bunlar zaman zamanı çıktı da devlet.”
Türk Beylikleri ve “İkili Devlet Kurmak”: Selçuklu Mîrasının Bölünmesi
Anadolu Selçuklu Devleti’nin 1308’de yıkılmasının ardından Anadolu coğrafyasında pek çok Türk beyliği teşekkül etmiştir: Karamanoğulları, Germiyanoğulları, Eşrefoğulları, Aydınoğulları, Saruhanoğulları, Menteşeoğulları, Hamîdoğulları, İsfendiyaroğulları, Karesioğulları, Eretnaoğulları, Dulkadiroğulları, Ramazanoğulları ve elbette ileride en büyük güç hâline gelecek olan Osmanoğulları. Mustafa Özbağ Efendi bu beyliklerin tarihî dinamiğini şöyle anlatır: “Bir kağıma var. Karamanoğulları kaldı? Üçe bölüyorlar. Ülkeyi üçe böldükten sonra birbirine bildirdiler. Bire böldükten sonra dörde bölüyorlar. Birinci bir tânesi hâkim buluyor. Ardından tekrâr 10’u 2’e bölündü. Bu sefer ülke ikiye bölüyor. Türkler — Türklerin devleti.”
Mustafa Özbağ Efendi, Türk siyâsî tarihindeki bir hassâsiyet noktasını açıkça koyar: “Yâ biz böyle bir hizmimiz var. En kolay devlet yıkan ve en kolay devlet kuranlardır Türkler. Sebebi olduğunun anladığını uzun olsun. Bu nedenle devlet olarak tıkıyor. Çok güzel bir hızla devlet kuruyor. Ardını bekliyoruz. Acımız, sevgilimiz, şehrimiz — kimleri katletmemişiz ki? Herkesi katletmişiz. Sürmüşüz biz. Şehrimiz de yapıyoruz.” Bu söz, Türklerin tarihî olarak bir taraftan büyük devletler kurma istidâdına, diğer taraftan kendi içinde kavgalarla devlet bölme zaafına sâhib olduğunu özetler.
Bu noktada Mustafa Özbağ Efendi, bir tarihî hâdiseden notlar alınmasını ister. “Türklerin Orta Asya’dan İslâm’ın örneği bu taraflarda gelirken, şehirlerin mimarlıklarının yetiştiği erkân tekkesi, hırsınıza yazan bu örnekleri din avrosu temel kaşkiler — adekli, neyinlerden bir tarafa not alalım.” Anadolu’ya gelen Türklerin Müslümanlaşması bir tarafta tasavvuf büyüklerinin (Ahmed Yesevî silsilesinden gelen Hacı Bektâş, Mevlânâ, Yûnus Emre vb.) işidir; diğer tarafta dinî karakter taşıyan beylikler ve devletlerin kuruluşudur.
“Kızılbaşlık” tâbirinin Türk târihindeki yerine geçmek üzere Mustafa Özbağ Efendi, ana kaynak olarak Aşıkpaşazâde’nin tarih eseri‘ne işâret eder: “Kızılbaşlığı Türk tarihinde bu grubu, bu süreli fadir çektiği satra bir devletin Şah Şâh-ı Haydar zamanında. Türklerin kendi tarafç köyü, merdivenin kaç devletidir, o bizim ben yeni dergâha girdiğim zaman ders kağıdından ihbâr alalım. Ve biz o ders kağıdında oluşturmalarıyız. Onu yapacağımız için dilin kumandı söyledikleri bir şey var. Sizden ailesiniz. Ântıyla — hâkı iddia. Şah-ı İsmail ne dedikten? Kızılbaş tâbirimin Şah-ı İsmail’i ve Safavîlerden destek. Türklerin Orta Asya’da. Türklerin içerisinde bâzı boyları da Tatihhaydar ediliyor. Veyâ Kızılbaş taktîsi, Kızılbaş Tatihler, kullanılmaktadır. Aşıkpaşazâde’nin torununu, ilk tarihçilerden Aşıkpaşazâde’nin torununu, sevdiğinden anladın.”
Aşıkpaşazâde (1400-1484) Osmanlı’nın erken dönem tarih müelliflerinden olup Tevârîh-i Âl-i Osman adlı eseriyle şöhret bulmuştur. Bu eserde “Kızılbaş” tâbiri Şah İsmail’in babası Şeyh Haydar zamanına atfedilir. Şeyh Haydar (1460-1488), tâc-ı Haydarî denilen ve on iki imam’a izâfeten on iki dilimli kırmızı tâcı tâbîlerine giydirmesiyle “Kızılbaş” tâbîrinin de kaynağını oluşturmuştur.
Erdebîl Tekkesi’nin Dönüşümü: Şeyh Safiyyüddîn’den Şah İsmail’e Beş Nesil
Mustafa Özbağ Efendi, Safevî hânedanının kökeni olan Erdebîl Tekkesi’nin tarihî dönüşümünü beş nesil üzerinden takdîm eder. Bu, son derece önemli bir tarihî tezdir: tekke aslında Sünnî bir tasavvuf merkezidir, Şîîliğe doğru dönüşüm sonradan vukû bulmuştur. “Kızılbaş diyelim. İşsak tam sonradır. Şeyh Safiyyüddîn İshak ise 1334’lerde yer eder. Yoksa ondan önce mi? Ben bunu tespit edemem. 1334. Daha sonra sınaşıyla Şeyh Sadreddîn’in muhozası. Şeyh Hoca Ali 1429. Şeyh Haydar 1488. Şah İsmail. Şeyh Haydar’dan sonra babasından olma — buranın elini Şeyh Cüneyd.”
Erdebîl Tekkesi’nin silsilesi şöyle ilerler: (1) Şeyh Safiyyüddîn-i Erdebîlî (1252-1334) — Sünnî bir tasavvuf büyüğü, Şâfiî mezhebine mensub, Halvetiyye geleneğine bağlı bir mürşid-i kâmil. (2) Sadreddîn Mûsâ (1305-1391) — babasının halefi, tekkenin Sünnî karakterini muhâfaza eden zât. (3) Hoca Ali (ö. 1429) — Timur’un nüfûzu altındaki dönemde tekkenin nüfûzunu genişletmiş. (4) Şeyh İbrahim (ö. 1447). (5) Şeyh Cüneyd (1429-1460) — burada büyük dönüşüm başlar; Cüneyd siyâsî bir hareket başlatmış, Anadolu’dan Türkmen kabilelerini etrafında toplamıştır. (6) Şeyh Haydar (1460-1488) — Cüneyd’in oğlu, “tâc-ı Haydarî”nin sâhibi. (7) Şah İsmail (1487-1524) — Haydar’ın oğlu, Safevî Devleti’nin kurucusu, on iki imam’cı Şîîliği resmî mezhep ilan eden hükümdâr.
Mustafa Özbağ Efendi’nin çok önemli bir tarihî nüktesi vardır: Şeyh Cüneyd zamanında Erdebîl Tekkesi’nin Sadreddîn Konevî Hazretleri’nin tekkesiyle bir geçici tartışma yaşaması. “Şeyh Cüneyd’de hâlâ enteresan, Arabî mevlîde, rivâyete bilirim ki herkese kadar sonuçta. Arabî yâ meslekler istiyor. Hattâ Tekke’nin dini olması var. Bizi şimdileştiriyorlar yukarıda — Hıristiyanları da var. Tekke’nin kapısı var, hattâ benim köpüme vatan veriyorlar. Bizim insana hizmet — Hıristiyan’da olsa, dînî de olsa, dinsiz, Tekke’nin kapısı var. Herkes olan hizmet. Arabî’yi veriyor. Şu partiler, şu görüşler, şu bugün ayrım yapmaktır. Tekke insanlığa hizmet, insanlığa, sadece Müslümanlar — tâbi bu bütün siyâsî iddiâ ele geçer. Benim yanımda bir Tekke’nin başığı olduğundan.”
Burada işâret edilen Sadreddîn Konevî Hazretleri (1207-1274), Muhyiddîn İbn Arabî’nin manevî oğlu ve büyük tasavvuf müelliflerindendir. Konya’da medfûn olan Konevî Hazretleri, tasavvuf hareketlerini yakından tâkîb eden ve değerlendiren bir mürşid-i kâmildir. Mustafa Özbağ Efendi’nin aktardığı tarihî hâdise: “Şeyh Cüneyd’in babasının dön dört kakkıyedindeki bölümün hemen arkasından, Karakoy’un hükümdarı, hükümdarı Cihan Şah’ın talimatı doğrudusunda Erdebîl’e çıkarıyor. Şeyh Cüneyd’in tanrıcağı ise Erdebîl’in tekeri sürüyor. O sürprizin esnâsında aradığı çıkarma sebebi de — ülke bütünün içinde bu muzaf bir seyrâlerinde ve bir tezgâh bu böyle şey: ‘iki pâdişâhsız, bir tat, iki sızma sürdüğü’ çünkü duruşunu gösteriyor. Hiçbir tarîkatın emrini yememiş, yönetilmemişler. Çözmüleri açtığında günde koyunun zâviyesinde kalıyor.”
Burada anlatılan, Karakoyunlu hükümdarı Cihanşah’ın talimatıyla Şeyh Cüneyd’in Erdebîl’den sürülmesidir. Şeyh Cüneyd, Anadolu’ya geçmiş, sonra Konya çevresine gelmiş, sonra Sadreddîn Konevî Hazretleri’nin tekkesine sığınmıştır. “Zâviyede bir doldur. Bu görüntü kalırken, Konevî Hazretleri bununla hiç görüşmez. Uzun müddet görüşmez. Ama mevcûn kalır, ondan sonra bir görüşme. Bu görüşme esnâsında, şâhid oldu, bir saati bir olarak Şeyh Cüneyd görüşmek istemez.”
Sadreddîn Konevî’nin “Tâc Giyme” Uyarısı ve Şah İsmail’in Şîî Devletini Kuruşu
Sadreddîn Konevî Hazretleri’nin Şeyh Cüneyd’e yaptığı meşhûr uyarı tasavvuf tarihinde önemli bir yer tutar: “Şeyh Cüneyd adaya bir şey, etrafındaki Şeyh Cüneyd’e cevap gelir. 1460 yılında Şeyh Cüneyd ben çok tüm tarakta bir şöhretli tezekkür gibi tezik. Peygamberin sözü ve ittifaklandırmış olması ve bu yırtıbakta şehrin iddiâlarına bundan öyle değil ki, yavrum, o gün kendini şehrin hâle ordukâ hâle dedik, burada ilan böylesine kaçırılır, bu nelerinde şehir olarak adamdan ve töreni şahlı tâcini yiyerek yaklaş bin beş yüze, Şîa devletini bin uzun bir Türk Şîa devleti.”
Bu çok önemli bir tarihî ihbârdır. Sadreddîn Konevî Hazretleri Şeyh Cüneyd’e açıkça uyarıda bulunmuş; eğer şahlı tâcı (yâni hükümdar tâcı) giyersen, sonun böyle olur diye ihtâr etmiştir. Buna rağmen Şeyh Cüneyd ve onu izleyen Şeyh Haydar bu yola girmiş; nihayetinde Şeyh Haydar’ın oğlu Şah İsmail 1501’de Tebrîz’i alıp Safevî Devleti’ni kurmuş ve İsnâ Aşeriyye (On İki İmam) Şîîliği’ni resmî mezheb îlân etmiştir. Mustafa Özbağ Efendi’nin teyîdiyle: “Üzerine kesinlikle ‘mi şah bakmıyorsan derdini denemem.'” Yâni şahlık iddiâsı taşıyan bir tarîkat şeyhinin sonu — gönül ehlinin nazarında — felâkettir.
Mustafa Özbağ Efendi devamla, Şah İsmail’in babası ve dedesi gibi Mehdîlik iddiâsı taşıdığını belirtir: “Şimdi bir kısım Şîa’nın küçük böyle bir taş keresi. Bu tokatlarının üzerinde koyarak bunun başına seyredmesi, şu kâli imâm oldu, kıyâmete yapıyoruz, toprağa inanamam. Bir adımdan, mutluyum benziyor ki Obama başkansız. Obama hakkında da kâli imâm iddiâları sürdü biraz. Şey, Mehdîliğe sorunumuz başlığını seçti. Din, Zenin Hazır. Sana bir tâne emirlere enzâlâ mübiye atfederim. O kadar sorgusun. Bilet çalıştıracak bir şey gibi böyle bir şey yapacak. Devâm etmek, iddiâlanmıyor. Şeyh Cüneyd, Şah İsmail için de aynı şeyi söylüyor.”
Şah İsmail Hatâî mahlasıyla yazdığı Dîvân‘da kendisini Hz. Ali’nin tecellîsi, Allâh’ın aynası, hattâ Allâh’ın kendisi olarak takdîm eden ifâdeler kullanmıştır. Bu, sahîh tasavvufun aslâ kabûl etmediği, Sadreddîn Konevî Hazretleri’nin de Şeyh Cüneyd’e ihtâr ettiği büyük bir aşırılıktır. Mustafa Özbağ Efendi’nin yorumu: “Altın Bob Ross’un istediği kâdar gönç çabukçudur. Bugün bir daha da değil. Çünkü aynı şekilde yakın âkânlarına da doğum kârnedir, imânın ona da ki bir vakit bir sûfî kârnedir.” Yâni Şah İsmail kendince bir Mehdî, bir kıyâmet imamı olarak görmüştür ki bu sahîh tasavvufun ölçüsünde aşırılıktır.
Mustafa Özbağ Efendi tasavvufî tahkîkâtını teşrîf eder: “Sanbide varlığını bilin. Anladığım uzun da Sanbide. Sanbide, bu şeyin anlayıp şeye alıp bahsettiğim. Türkler ve vahdü-l-vücûd’un — İsmail Bâtın’ın fikirlerini tesirini hatırlanabiliyorsunuz. Çok daha hâlîmdan bu vâhî efsâne bir anlayış biçimde Bektaşîlik sızması var. Bu durumda Şîîlik anlayışından İzmen çok anamodla halk, İslâm’ın Erdem’i Tekkesiyle irtibâtlı olur Muhâfız Kalbîlerini takşimizde çıkarmaktadır, değişik.” Yâni vahdetü’l-vücûd nazariyesi (İbn Arabî), bâtınî yorumlar ve Bektaşîlik’teki Şîî sızıntılar tarihî bir terkib içinde gelişmiştir.
Çaldıran Savaşı (1514) ve Yeniçeri-Bektaşî Bağı
Mustafa Özbağ Efendi, 1514 Çaldıran Savaşı’nın siyâsî zemînini şöyle özetler: “Yavuz Sultan Selim ile kardeşi Ahmed ile — Yavuz Sultan Selim’in kardeşi Ahmed’in kızıyla Osman ile — ölmülde Yavuz’un kardeşi. 1513’te Şah İsmail ve ondan böylece döndürür.” Yavuz Sultan Selim (1470-1520) tahta çıkarken iki kardeşi Şehzâde Ahmed ve Şehzâde Korkud ile büyük bir taht mücâdelesi vermiş; 1513’te tahtı sağlamlaştırdıktan sonra Şah İsmail ile yapılan Çaldıran Savaşı’na hazırlanmıştır. “Şuradan o şeyler, babasının israfa güvenler. Tâbi ki burada savaşmak için çaldılar burada gibi Kızılbaşlar. Safevî olaksa orası kutu vardır ve savaşmanın aln yapısını dînsel argümanlarında.”
Burada işâret edilen 23 Ağustos 1514 Çaldıran Savaşı‘nda Yavuz Sultan Selim Şah İsmail’in ordusunu ağır bir mağlûbiyete uğratmış; Tebrîz’i sekiz gün işgâl ettikten sonra geri çekilmiştir. Bu savaşın hemen öncesinde Yavuz Sultan Selim, Anadolu’daki Kızılbaş Türkmenleri’nin Safevîlere yardım etmemesini sağlamak amacıyla bâzı önlemler almıştır.
Mustafa Özbağ Efendi’nin tarihî teşhîsi son derece önemlidir: “Şimdi gidelken büyük bir Yeni Çelasker — bu bir Bektaşî Kızıl Başlarla Bektaş ile Yeni Çelasker ve Bektaşî bekletecek imtihârında insanların bu siyâset ayrılaşmasın, dîn ayrılaşılmasının daha doğrusu mezhepsel — bu mezhepsel ayrılaşmayan Saferli imparatluğunun bu acı’masın bir ayrılaşmayı, siyâsî ayrılaşmayı terbiyesini çatışacaksa.” Bu, çok kritik bir tarihî tezdir: Yavuz Sultan Selim Çaldıran öncesinde Yeniçeri Ocağı’nın Bektaşî karakterini muhâfaza ederek, Anadolu’daki Kızılbaş ile Yeniçeri-Bektaşî arasındaki ortak hat üzerinden bir denge kurmuştur. Yeniçeri Ocağı tarihî olarak Bektaşî tarîkatına bağlıdır; ocak âyini ve duâları Bektaşî geleneğindendir.
Mustafa Özbağ Efendi’nin değerlendirmesi: “Çatışmanın bu çatışmanın aslînini dinsel, dinsel mü? Ama sonuçta tarihî bir yarayı zâten Kızılbaşlar, hiç kısımlamış. Osmanlı İmparatorluğu içerisinde kalmış. Kızılbaşlar Şîîlerde kalmış, İsmail Demesli’e kalmış, Bâtım’de kalmış, Ubebî’de kalmış — hepsi de kalmış. Ve zaman içerisinde Kızılbaşlar toplum içerisinde gerekli yerini bulamayın, içerinde kalan öz de temelleri sürmeyi, Şîadeyi, torun sarıları da kalmışlar.”
Bu tarihî tahkîkât için önemli bir akademik kaynak Cemal Şener‘in çalışmalarıdır: “Hattâ bunların birisi Cemâl Şener, İstanbul’u zâzâlı tüm tarihi, dînsel bir topluluk hâlindeymiş ve herkes birbirinden netinlenmiş.” Cemal Şener (1953-2008) Türkiye’deki Alevî-Bektaşî meselesinin önde gelen araştırmacılarındandır; Aleviliğin Etnik Kimliği, Şahkulu Sultan ve Felsefi Düşüncesi gibi eserleri vardır.
Mustafa Özbağ Efendi’nin son derece çarpıcı tarihî tespiti: “Mesela bugünkü Alevîlik çakısını bu noktaki başlangıçları 1900’ler. O gün ne kadar hiç kimse ‘Alevî’ kelimesi de kullanmıyor. Asım onların evlendiğinizde hiç mi ki hiç mi Alevî, kendinizin çiğnî olduğunu söylemiyor. ‘Biz Şîadeyiz. Siz Şîasınız.’ Çünkü ondan süzmeyin. Sonradan Şah İsmail’in babası tarafından — tâ mevsi sonlandıracak — ‘Alevî’ ismini takan Velîkop. Ve Velîkop bir de tespitte bulunuyor.”
“Alevî” İsminin Yenilik Tarihi ve Modern Şîîlik-Türk Aleviliği Farkı
Mustafa Özbağ Efendi’nin son derece önemli bir tarihî tezini çerçeveler: “Alevî” kelimesi ya da kimliği günümüzdeki şekliyle 1900’lere kadar Anadolu’da kullanılmamıştır. “Acı bir şey: Alevî bir yol târîhsel karşılıyor. Büyük târîhsel olarak yeneklere kadar bir vâtanı şehrini istemediler — Azerbaycan değil, İzmiyân’daki açık bir Hak-Serîler, Hak-Serîler — Hak-Serilerin doğrusunda şey yüklenmem, ayakta değil pâ-hâlî, sokağın hazırtanın neyler, kitapların her şey vatkar, tirâşî bir teşekkür.”
Bu çok önemli bir tarihî teşhîstir: günümüzde Anadolu’da kendisini “Alevî” diye tanımlayan bir topluluk, bin beş yüzlü-bin altı yüzlü yıllarda kendisini “Şîa” diye tanımlamaktaydı. “Alevî” tâbîri sonradan — 19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başında — yaygın hâle gelmiş, bir kimlik olarak inşâ edilmiştir. Mustafa Özbağ Efendi’nin tasrîfi: “Şia mesalebiyle mezûn kurutamış ve sizin anlatıklarınızla birleştirdim sana. Şia’nın Türkler’e daha sonradan yansızlığını görüyorum. Nasıl ki Azerbaycan, Türkler, Türkler ve Şia okurlarına bir yandıralış. Evet.”
Bu tarihî tahlîl, modern Türk Aleviliğinin İran Şîîliğinden büyük farklılıklar arz ettiği gerçeğine ışık tutar. Türk Alevîliği, Hacı Bektâş-ı Velî geleneğinden, Orta Asya Türk şamanizminin İslâmlaşma sürecinin izlerinden, Yûnus Emre tarzı tasavvufî ahlâktan beslenmiş, “12 İmam” akîdesi kısmen sızmıştır. İran Şîîliği ise İsnâ Aşeriyye (12 İmam) doktrini etrâfında tertîb olunmuş, fıkhî ve kelâmî bir tam sistemi olan bir mezhebdir.
Mustafa Özbağ Efendi’nin tasavvufî teşhîsi: “O dönemden kendinize, kendi târih boyunca insanlığa ve insanlığa — tabi bütün hepsinin için almanız mümkün değil bu — ama siyâsî, dînî âlet ederek ulaşmışlar. İmda mı gelmiş? Siyâsî nüfûzları dereceleştirmek için dîni alıyor — İjeniyen acı tarafı gözleştirmek için. Türkler hepsi de, bir bütün hâlinde dîni mezhep kayıtsız, sâf — Kur’ân-ı Sünnet’ten anlatıları bir dünyû. Siyâset girmiş, siyâset girince de bütün kavmiyle, tüm boyunca bir kısmı sürelim. Ve Türkler’e bu kadar bölmek değil, bölmek istemiyor.”
Mustafa Özbağ Efendi’nin tarihî yorumu: Türklerin İslâmlaşması başlangıçta bir bütün olarak — Kur’ân ve Sünnet’e bağlı, mezhep kayıtsız bir tasavvufî hat üzerinden gerçekleşmiştir. Sonradan siyâset ile dîn karıştırılınca — bilhassa Safevî-Osmanlı çatışması döneminde — Türkler kendi içinde bölünmüş, kavmî ve mezhebî olarak parçalanmıştır. “Hep Arabist’i almışlar — Arapların üzerinden tâ ilk Cenâb-ı Hakk’a kadar videomuz elinde. İşte Hz. Hüseyin, kokla yaşadığı böyle vesâire. Kendilerine kadar — Aroda — orada başladığından bahsediyorlar. Öğretim şey gibi oturtulmuşuz.”
İmam-ı Muntazar (Mehdî) İnancının Şîa-Alevî Ayrımı
Mustafa Özbağ Efendi, modern dönemde Şîa-i İsnâ Aşeriyye’nin tâbîi olan İran ile Anadolu Alevîliği arasındaki en büyük teorik farkın İmam-ı Muntazar (Mehdî) inancı olduğunu işâret eder. Şîîliğin temel doktrinine göre 12. İmam Muhammed el-Mehdî (h. 255’te / 868 m. doğmuş, h. 260’ta / 874 m. gizlenmiş), kıyâmete yakın zamanda zuhûr edip dünyâyı adâletle dolduracaktır. “Ben sizi denedikten sonra kafamda şöyle bir şey oluşuyor: öğretim yok. Bu insanlar hikâye olarak inandırılmış. Devletimizin ödeyimizin, ödeyimizin bir bölülleri ödeyecek. Şimdi buna nasıl ‘imâm kayıptan görürsün? Karşı değil tabii ama. Hattâ böyle bir şey dedikler: Mahvuz, kamağına, dörtçü kayıpta misiniz? Bugün baktığımızda, bugün başka da yapmalar var. Geçen tekir davranıp, tekir davranınca keşandanız, bekliyor zaman. Sayın imâmsalın içerisindeki, yazılacak bir cesâreli kimse var. Bir şey var mı? Tengi diyecek.”
Mustafa Özbağ Efendi’nin sözünü ettiği “Mehmed-i Muntazar” (Beklenen Mehdî) inancı, Şîîlikte çok temel bir akîdedir. Anadolu Alevîliğinde ise bu inanç farklı şekillerde tezâhür eder. “Tengi dedikten sonra misâli yazıyor. Kurban masumine gider. Fıkır da ona cevap verir. Bir Meryem’i yapattığınızda ölülerin tasarrunda ve birisi diyor ki, siz Meryem’i değilsiniz. Niye böyle ölmüş olan şey? İran’daki müşteriklere bağlılar. Bir titik bayrağı dağıttı. Yâsiya’nın idersizleştirmek adı.”
Mustafa Özbağ Efendi, Şîîliğin tarihî olarak farklı zamanlarda farklı kişilerin Mehdîliği iddiâ etmesine sebep olmuş bir akîdesi olduğunu hatırlatır: “O demek ki Şia’nın Mehdîliğine çıkan Mehdîlerin bir nefretini kapatırsın ben anlayışlı, Şia tarafından — Şia tarafından. Değişik zamanında Mehmet Şîîmanın özünü geceler. Mehdî bugün doğduğu bu gülüklükten beri bağıtaşta da Mehdiye bir doğduğu gün doğduğu zaman, Şia tarafından bak o kadar çok Mehmet. Ve bir zaman hiçbir şekilde gerçek liderine ve gerçekle kavuşamayacak. Hepsi de İslâm Türkiye’ye gidiyor.”
Bu, Şîîlik tarihinde defâlarca yaşanan bir motiftir: Bâtınîler, İsmâilîler, Karmatîler, Bahâîler, Babîler — hepsinde bir “kayıp imâm zuhûr etti” iddiâsı. Anadolu Alevîliği bu noktada İran Şîîliğinden ayrılır; Anadolu’nun tasavvuf geleneği daha çok Hacı Bektâş-ı Velî, Yûnus Emre, Sarı Saltık, Şah İsmail Hatâî gibi kâmil insanlara râbıta yapmaya yönelmiştir.
İslâm Dünyâsının Lider Beklentisi: “Bir Ülke ve Bir Lider”
Mustafa Özbağ Efendi, modern İslâm dünyâsının siyâsî-dînî lider beklentisini tahlîl eder: “İslâm lideri, dînî olarak idersin bu arada. Siyâsî olarak da Osmanlı’nın idersiz ve bahşisiz, İslâm lideri bir siyâsî lider varıyor. İlbiler varıyor. İslâm lideri çaklandıları, siyâsî lideri ve ülkesini alıyor. İslâm dünyâsı bir ülke çıkacak ve bu ülkenin başına bir siyâsî lider alacak ve o siyâsî liderin arkasında İslâm dünyâsı teknijini durmaya çalışacak, duracak. İslâm dünyâsı bunu bekliyor ve İslâm dünyâsı bunu beklerken bu sancılarına onu batılıyor.”
Mustafa Özbağ Efendi’nin tarihî tahlîli: Osmanlı’nın yıkılmasıyla birlikte İslâm dünyâsı hem siyâsî hem dînî hem ekonomik bir liderden mahrum kalmıştır. Bu boşluğu doldurmak için tarihî olarak güçlü bir İslâm devletinin başında bir liderin çıkması beklenmektedir. Lâkin “siyâsî lideri ve ülke — İslâm komple bir ülkenin ve bir liderin arkasında toplamın demek ki, bu dünya üzerindeki vahşi kapitalizmin son hediye içerisinde değil dediği liderde çıkarırsa, bu zamanda İslâm komple kendi içindir hafîf ve romansıyım ortasında.” Vahşi kapitalizm böyle bir liderin çıkmasını engellemek için bütün gücünü kullanmaktadır.
Mustafa Özbağ Efendi, İslâm dünyâsının bu süreçte bir “kanlı motet” (kanlı bir geçiş süreci) yaşadığını söyler: “Cenânlar, meslekler, meşrepler, o sâniye arkasında vurarak da kocamın bir bir ilim duracak değil. Bu da İslâm’ın yarın yüzünde artık. İsmasından bu iki liderin çıkmasında geçiş süreci kanlı motet, kanlı motet derler bakalım. Bu geçiş süreci kanlı motet, kanlı motet seviliyoruz ama çok kanlı orca ve kanlı motet gibi bir bügu yok.”
Mustafa Özbağ Efendi, Türkiye’nin bu denklemdeki rolünü teşhîr eder: “Şimdi 2 canın lâzım. 2 canın yok. İslâm dünyâsı. Ben şimdi görüyorum biraz. Bir arı kovanı düşünün. Arı kovanı kuvvetlenince zilakçı kurdur değil mi? İçinden bir bey çıkartıyor değil mi? Olur değil mi? Kovan kuvvetlenince içinden olulur. Kuvvetlenmesse olmur vermez. Olmaz. İnsanların bir kırk yılda değil miydin? İstanbul Yunansı kırk yılda bekleyin. İstanbul yok. İstanbul Yunansı’nın kırk yılda siyâsî lider bekleyip tahammülüyor.” Türkiye’nin İslâm dünyâsının doğal lideri konumunda olduğu, bu konumun kuvvetlenip “arı kovanı” gibi içinden bir bey çıkarması gerektiği teşhîs edilir.
Erdoğan’ın Yalnızlaştırılması ve İran-İsrail Üçgeni
Mustafa Özbağ Efendi, 2013 yıllarında yaşanan siyâsî gelişmeler bağlamında Erdoğan’ın uluslararası alanda yalnızlaştırılması mevzuuna geçer: “İdil’in kayıp, Erdoğan’ın fırtınasının arkasında toplamış. İslâm dünyâsı, tıkardım olmadı. Gezenin arka pateliği, kayıp, iler almış. Yok edip kırmak, İslâm dünyâsı kendi tabanlarının kaygını gördük. Müslümanın arkasında araştırma. Kendi tabanlarının kaygını gördük. Sakın seçmedi ki, İslâm siyâsî, bu sâ’âtten sonra tüm diye başlıyor, dünya eşit şarabı edildi.”
Burada işâret edilen, 2013 Mayıs-Haziran aylarında yaşanan Gezi Parkı Olayları‘dır. Gezi olaylarının ardından, Türkiye’nin uluslararası alandaki yalnızlaştırılması süreci farklı bir şekil almıştır. Mustafa Özbağ Efendi’nin teşhîsi: “Bu etrafındaki halkımız harmalaya belli değil. Ekonomik ya da ne dediği siyâsî nedenle yalnızlaştırma. Şunu Türkiye’ye yapmış olduğunu bir destek. İran ile İsrail’in belki çantalı olarak görüyoruz. Oldukları şeyler var. İran’ın farkında, kaybın farkında olduğu için dairin her onun değillerinin politikasını da destekliyorlar. Kerdlende olsa.”
Mustafa Özbağ Efendi, lider seçiminin dînî bir mesele olamayacağı kâidesini hatırlatır: “Ama biraderin seçime bahsettik. Bir lider seçilmez. Dînî lider ilâhî seçilmemelikçe — İslâmiyiz. Papa’yı seçerler. Dînî lider seçilmez. Kendi içlerinden bildiğin anı seçerler. Yapamaz. Siyâset ve o zaman nasıl bir isim vereceğiz? Siyâset seçer. Kendi içlerinden bildiğin anı seçilmez. Dîn siyâsetin tâm ortasındadır. Siyâset ağrısına yapıp mümkün, bu yaşananların üzerine yâ da ne çıkacağız, şöyle düşünüştür.”
Mustafa Özbağ Efendi’nin son derece önemli bir tarihî teşhîsi vardır: İran Şîa ulemâsının Türkiye’deki Alevî dedeleriyle “yan yana” gelmek için belirli para anlaşmaları yaptığına dâir haberlerin tarihî olarak da kaydedilmiş olması. “Bir son şey diyeyim: İran’daki Şia uleman’sın, diye Türkiye’deki Alevî dedelerine kan yana çekmek için belirlikler paraya anlaşma sağlamasına yönelik. O haberler olurlar. Tarihte körleri var nasıl da bahsediliyor. Birçok şeyi okuduğumuz zamanıyla.” Bu, İran-Türkiye Alevî ilişkilerinin tarihî bir mevzuudur ve günümüzde de tartışılmaktadır.
Mustafa Özbağ Efendi, Türk Alevîlerinin İran Şîa modelini benimsemelerinin tarihî, bilimsel ve dînî olarak yanlış olacağını söyler: “Türkiye’deki Alevî vatandaş gerçekten sinim olurlarını tercih ederlerse — bilimsel bir yaklaşım olur. Bu aynı zamanda akılsam bir yaklaşım olur. Bunun içerisinde dînî yaklaşım olacak. Bu yola yaklaşım olur. Türkiye’de bunun gerçekleştiğinden bir lider organize ve o dinliliğinden siyâset. Terhâf ki bu siyâset eski pozisyon veyâ vehren bir siyâsîyle atabiliriz. Böyle bir oyun kimse bir devletin anda Müslümanın halkağını seçerse, hiçbir Müslüman ve insan eğer bir şey bölüp ve hiçbir içerisinde Alevîleri, Hıristiyan kumandı, siz zorlar onları ama sonuçta Müslümanlık’ta diyen bir abli iş var.”
Avrupa’nın Bektaşî Cemiyetlerini Beslemesi ve Turancılık
Mustafa Özbağ Efendi, konferansının son bölümünde Avrupa’nın — bilhassa Fransa ve Almanya’nın — Bektaşî cemiyetlerini neden desteklediğine ışık tutar: “O yüzden Fransa, Almanya’da kilisi, Türkiye’nin Avrupa’yı belirledebilmesini istemediğinden dolayı Bektaşî cemiyetlerine kendi kanaklarının altında besliyorlar, besleyerekler dünki çumbuk ellerine karşılıyor. Kovm olarak. Bunu beğenir misin? Bunu beğenir misin?”
Bu, Avrupa Birliği müzâkere sürecinde sıklıkla gündeme gelen bir mevzuudur. Fransa ve Almanya’daki bâzı Alevî-Bektaşî dernekleri, Avrupa devletlerinin maddî ve siyâsî desteğiyle güçlü kurumsal yapılar oluşturmuştur. Mustafa Özbağ Efendi’nin tezi: bu desteğin amacı Türkiye’nin Avrupa içinde belirli bir dengeyi koruyamaması — yani Türkiye’nin tek bir dînî-millî kimlik etrâfında birleşmesini engellemek — yönündedir.
Konferansın hâtimesinde Mustafa Özbağ Efendi, Turancılık konusunu da kısaca değerlendirir: “Geçenlik. Bu aradığı derhâl benim babam, bugünün yeri. Bir Rusya’nın herkesi — soruyu soruyorum. Bunu konuşuruz. Bir de Turancılıkla alâkalı hocamın izniyle. İslâm belirlendirilmeli. İslâm belirlendirilmeli.”
Turancılık (Pan-Türkizm), 19. yüzyılda Macarist tarihçiler Arminius Vambery ve sonrasında Türk-Rus mübâdelesinden Türkiye’ye gelen Yûsuf Akçura, Ziyâ Gökalp gibi isimlerle teorize edilmiş bir milliyetçi ideolojidir. Bütün Türk halklarının (Anadolu, Kafkasya, İdil-Ural, Türkistan, Mongolia, Sibirya, Çin) tek bir devlet altında birleştirilmesi tezini taşır. Mustafa Özbağ Efendi’nin teklîfi, Turancılığın esas sınırını “İslâm” üzerinden çizmektir: Türkçü olmaktan ziyâde İslâmcı bir terkib teşkîl edilmelidir; yâni Türk-İslâm sentezinin eksen noktası İslâm olmalıdır.
Bibliyografya — Zikredilen Kaynaklar ve Şahıslar
- Aşıkpaşazâde (1400-1484), Tevârîh-i Âl-i Osman — Erken Osmanlı tarih müelliflerinden; “Kızılbaş” tâbîrinin ilk defa kaynaklarda kullanıldığı eser.
- Şeyh Safiyyüddîn-i Erdebîlî (1252-1334), Safvetü’s-Safâ (talebesi İbn Bezzâz tarafından kaleme alınan menâkıbnâmesi) — Erdebîl Tekkesi’nin Sünnî Şâfiî kurucusu; Halvetiyye geleneğinin Anadolu’ya uzanan kollarından.
- Şeyh Sadreddîn Mûsâ (1305-1391) — Şeyh Safiyyüddîn’in oğlu ve halefi; Erdebîl Tekkesi’nin ikinci postnişîni.
- Şeyh Hoca Ali (ö. 1429) — Erdebîl Tekkesi’nin üçüncü mühim postnişîni.
- Şeyh İbrahim (ö. 1447) — dördüncü postnişîn.
- Şeyh Cüneyd (1429-1460) — siyâsî dönüşümün başladığı zât; Karakoyunlu hükümdarı Cihanşah tarafından Erdebîl’den sürülmüştür; Sadreddîn Konevî Hazretleri’nin tekkesine sığındığı rivâyet edilir.
- Şeyh Haydar (1460-1488) — Cüneyd’in oğlu; “Tâc-ı Haydarî” denilen on iki imam’a izâfeten on iki dilimli kırmızı tâcı tâbîlerine giydiren zât; “Kızılbaş” tâbîrinin de menşei.
- Şah İsmail (1487-1524) — Şeyh Haydar’ın oğlu; Safevî Devleti’nin kurucusu; 1501’de Tebrîz’de tahta çıkmış, İsnâ Aşeriyye Şîîliği’ni resmî mezheb îlân etmiştir; “Hatâî” mahlasıyla şâir.
- Sadreddîn Konevî (1207-1274), Miftâhu’l-Gayb, Şerhu’l-Erbaîn — Muhyiddîn İbn Arabî’nin manevî oğlu, Konya’da medfûn büyük tasavvuf müellifi; Şeyh Cüneyd’e verdiği “tâc giyme” uyarısının sâhibi.
- Muhyiddîn İbn Arabî (1165-1240), el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye, Fusûsü’l-Hikem — Vahdetü’l-Vücûd nazariyesinin kurucusu; Türk-Bektaşî tasavvufuna geniş tesirleri olan Şeyh-i Ekber.
- Hacı Bektâş-ı Velî (1209-1271), Makâlât — Bektaşîliğin kurucusu, Sünnî-Hanefî kâidelerin Anadolu Türkleri arasında temellendirilmesi.
- Hâce Ahmed Yesevî (1093-1166), Dîvân-ı Hikmet — Türklerin İslâmlaşmasındaki ana halka; Bektaşîlik silsilesinin başlangıcı.
- Yavuz Sultan Selim (1470-1520) — Osmanlı sultanı (1512-1520); Çaldıran Savaşı (23 Ağustos 1514)’nda Şah İsmail’i mağlûb eden hükümdâr.
- Şehzâde Ahmed (1466-1513) ve Şehzâde Korkud (1467-1513) — Yavuz Sultan Selim’in tahta çıkış sürecinde mağlûp olan kardeşleri.
- Cihanşah (Karakoyunlu hükümdarı, ö. 1467) — Şeyh Cüneyd’i Erdebîl’den sürdüren hükümdâr.
- Cemal Şener (1953-2008), Aleviliğin Etnik Kimliği, Şahkulu Sultan ve Felsefi Düşüncesi — Türkiye’deki Alevî-Bektaşî meselesinin önde gelen araştırmacılarından.
- Türk Beylikleri: Karamanoğulları, Germiyanoğulları, Eşrefoğulları, Aydınoğulları, Saruhanoğulları, Menteşeoğulları, Hamîdoğulları, İsfendiyaroğulları, Karesioğulları, Eretnaoğulları, Dulkadiroğulları, Ramazanoğulları, Osmanoğulları — Selçuklu sonrası Anadolu Türk siyâsî yapılanması.
- Yeniçeri Ocağı (1363-1826) — Bektaşî tarîkatına bağlı Osmanlı seçkin askerî birliği; Çaldıran Savaşı’nda dînî mücâdele zemîninin parçası.
- Tarihî Hâdiseler: Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılışı (1308); Safevî Devleti’nin kuruluşu (1501); Çaldıran Savaşı (23 Ağustos 1514); Yeniçeri Ocağı’nın ilgâsı (1826); 2013 Gezi Parkı Olayları.
- Modern Stratejik Bağlam: Türkiye-İran-İsrail üçgeni; Avrupa Birliği müzâkere sürecinin Bektaşî cemiyetleri üzerindeki tesirleri; 2013 Erdoğan-Gezi süreci; Turancılık (Pan-Türkizm) ideolojisi.
- İmam-ı Muntazar (Mehdî Muhammed b. Hasan el-Askerî) — Şîîliğin 12. İmâmı; doğum tarihi h. 255 / 868 m., gizleniş tarihi h. 260 / 874 m.; Şîîliğin temel akîde unsuru.
- Tasavvufî ve Tarihî Istılahlar: Erdebîl Tekkesi, Tâc-ı Haydarî, Kızılbaş, Safevî Devleti, İsnâ Aşeriyye, Vahdetü’l-Vücûd, Bâtınîlik, Yeniçeri-Bektaşî bağı, kanlı geçiş süreci, İslâm dünyâsının liderlik beklentisi, Türk-İslâm sentezi.
Konuşmanın Tasnîfi ve Bağlamı
Bu konuşma, Mustafa Özbağ Beyefendi’nin 2013 yılında düzenlenen Hacı Bektâş-ı Velî Anma Programı‘nda yaptığı, Anadolu Aleviliği ve Bektaşîliğinin tarihî kökenlerini “500 yıllık tarihî yolculuk” çerçevesinde ele alan derinlikli bir konferansıdır. Konuşma on bir ana eksende ilerler: (1) Aleviliği anlamak için 500 yıl öncesine gitme metodu; (2) 12-14. yüzyıllarda Türkler arasında bağımsız bir Şîî devletinin bulunmaması, Şîî devletinin 1501 Safevî kuruluşuyla başlaması; (3) Anadolu Selçuklu sonrası Türk beyliklerinin (Karamanoğulları, Aydınoğulları vb.) siyâsî resmi; (4) Erdebîl Tekkesi’nin Şeyh Safiyyüddîn’den (Sünnî Şâfiî, h.1334’te vefât) Şah İsmail’e (1501’de Şîî devlet) uzanan beş nesilli dönüşümü; (5) Sadreddîn Konevî Hazretleri’nin Şeyh Cüneyd’e verdiği “tâc giyme” uyarısı ve bunun gerçekleşmemesinin tarihî sonuçları; (6) Çaldıran Savaşı (23 Ağustos 1514) ve Yavuz Sultan Selim’in Yeniçeri-Bektaşî bağı üzerinden Anadolu Türkmenleriyle olan dengeyi koruma stratejisi; (7) Aşıkpaşazâde’nin tarih kitabında “Kızılbaş” tâbirinin geçmesi ve Şeyh Haydar’ın “Tâc-ı Haydarî”si; (8) Cemal Şener gibi araştırmacıların tespit ettiği üzere “Alevî” tâbirinin tarihî olarak çok yeni olduğu (1900’lerde yaygınlaşması), o gün Anadolu’daki bu insanların “Şîa” olarak tanımlanması; (9) İmam-ı Muntazar (Mehdî) inancının Şîa-Anadolu Aleviliği farkı; (10) İslâm dünyâsının siyâsî-dînî lider beklentisi, “kanlı motet” geçiş süreci; (11) Erdoğan’ın yalnızlaştırılması, İran-İsrail üçgeni, Avrupa’nın Bektaşî cemiyetlerini desteklemesi ve Turancılık ideolojisinin İslâmî bir terkîble değerlendirilmesi. Konuşma, Mustafa Özbağ Beyefendi’nin sahîh tasavvufî hattan beslenen geniş bir tarihî tahkîkât yetisini ve Bektaşîlik-Alevîlik konusundaki saplantısız, akademik nitelikli bir tutumunu yansıtır.
Kaynak: 2013 Hacı Bektâş-ı Velî Anma Programı’nda Mustafa Özbağ Beyefendi’nin yaptığı konferans. | Video: YouTube | Konferans Tertibi: Sayın Mustafa Rıza Beyefendi.
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Tarîkat, Sünnet, Şeyh, Silsile, Râbıta, Tecellî, Rızâ. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı