Osmangazi Üniversitesi tasavvuf sohbetleri çerçevesinde Mustafa Özbağ Efendi nin Eskişehir de verdiği bu konferans; Tasavvuf Vakfı iş birliğiyle düzenlenen, ilim ve mâneviyatı buluşturan kapsamlı bir akademik etkinliktir.
Vâli Güngör Azim Tuna Takdimi ve Yûnus’un «Ömrün Geçesi» Beyti
Takdim konuşması: Sayın Vâlim ve eşleri saygıdeğer hanımefendi ve değerli konuklar. Eskişehir Valiliği, Tasavvuf Vakfı ve Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’nin birlikte düzenlemiş oldukları «Mesnevî Okuması ve Yûnus Deyişleriyle Sema Gösterisi»ne öncelikle olarak hepiniz hoş geldiniz. Değerli misafirlerimiz, tören programını arz ediyorum: ilk olarak Eskişehir Vâlisi Sayın Güngör Azim Tuna’nın açılış konuşmaları; ardından Karabaş-ı Velî Kültür Merkezi Mevlevî Üstâdı Sayın Mustafa Özbağ’ın Mesnevî sohbetleri olacak; onun ardından sema gösterisi ve en son takdim töreniyle tamamlayacağız.
Vâli Güngör Azim Tuna’nın açılış konuşması: Sayın Hocam, hanımefendiler ve efendiler, muhterem gönül dostlarımız hepiniz hoş geldiniz diyorum. Mânevî bereketini ortaya koymuş güzel şehrimizde bundan 8 asır önce Hazreti Mevlânâ’yı gönlüne ayna kıldığını ifâde eden ve onun sohbetlerinde bulunmuş bir Hak âşığı yaşadı. Bu Hak âşığı elbette bizim Yûnus’tu. Ve bizim Yûnus bir şiirinde neredeyse her gün birbirimize sorduğumuz bir soruyu hatırlatıyor:
«Bugün ayın kaçı, azın azın bu ömrün geçesidir; sorarsın sen bu ayın nicesidir.» Sen bugün ayın kaçıdır diye sorarken ömrün azar azar geçmektedir ve hâlâ hangi telâştasın. Bu yüzden başkasını konuşmayı bırak, kendi muhâsebeni yap, kendi yanlışlarınla yüzleş diyor bize. «Bırak başkasının sözünü; sen seni gözle, senin suçunla sen seni yüzle.»
Değerli kardeşlerim, yaşadığı müddetçe kendisini «Kur’ân’ın kölesi ve Hazreti Peygamberin ayağının toprağı» olarak nitelendiren Hazreti Mevlânâ’yı doğru anlatmak boynumuzun borcudur. Ayrılıkların hüküm sürdüğü bir çağda Mevlânâ sevgili Peygamberimizi rol model edinerek, tıpkı onun gibi insanlara sevdiğini söylemiş ve adına vatan dediğimiz bu güzel coğrafyaya sevgi tohumlarını ekmiştir. Bu bakımdan Mevlânâ’nın bu tutumunun arka planında Hazreti Muhammed aleyhisselâm’ı görmemek, Mevlânâ’ya dışarıdan yabancı bir gözle bakmak demektir.
Rûh hıfkımız Hazreti Mevlânâ, riyâdan uzak bir yol üzerinde bize iki seçenek ve bir tek yol sunmuştur: «Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.» Sözümüz özümüze, yüzümüz gönlümüze, önümüz yönümüze uygun olmalıdır. Ve bu yolda Hazreti Mevlânâ’nın dediği gibi akıl gözünü açarak nefsi boş heveslerden uzak tutmak gerekmektedir.
Ne anlatırsak anlatalım, ne kadar anlatırsak anlatalım, bize Hazreti Mevlânâ gibi gönül sultanlarımızdan miras kalan bir sevdâyı yansıtır eserliklerimiz. Yaptığımız her güzelliği görmek için attığımız her bakışta, iyilik ve güzellik için girdiğimiz her yarışta, uğrunda usanmayacağımız sevdâmız vardır. Bu akşam Bursa’dan gelen misafir kardeşlerimiz, Tasavvuf Vakfı ve Karabaş-ı Velî Kültür Derneği olarak bize Yûnus Emre’nin ilâhîleri eşliğinde bir sema icrâ edecekler. Hazreti Mevlânâ ile Yûnus Emre’yi buluşturmuş oluyoruz; ikisinde söylediği Hakk’ın sözleri aynı kaynaktan besleniyor: Hazreti Mevlânâ bunu edebî bir dille yapıyor, Yûnus Emre ise doğrudan halkın içinden halkın anlayacağı güzel bir Türkçe ile yapıyor.
Nâbi Avcı Millî Eğitim Bakanı Efendim ve aynı zamanda eski şehir milletvekilimiz Profesör Doktor Sayın Emine Nur Günay hanımefendi de mesaj göndermişler. Kendilerine teşekkürlerimizi sunuyoruz. Üstâdı dâvet etmeden önce görevli arkadaşlarımız size küçük kâğıtlar dağıtacaklar; sorularınız varsa onlara yazacaksınız ve el kaldıracaksınız. «Karabaş-ı Velî Kültür Merkezi Mevlevî Üstâdı Sayın Mustafa Özbağ’ı Mesnevî sohbetlerini yapmak üzere dâvet ediyorum. Buyursunlar efendim.» Selâmün aleyküm.
Mustafa Özbağ’ın Tanıtımı: Karabaş-ı Velî Tekkesi, Gelibolu Mevlevîhânesi 100 Ayı
Benim adım Mustafa Özbağ. Hasten İzmir-Bayındırlıyım, Bursa’da ikamet ediyorum, emekliyim. Bakurdan baştan öyle bir giriş yapayım dedim. Sayın Vâlimize teşekkür ediyoruz; Çanakkale Gelibolu Mevlevîhânesinden tanışıyoruz. Gelibolu Mevlevîhânesinde Sayın Vâlim ile başlayan yaklaşık şu anda yüzüncü ayı doldurdu herhâlde. Orada Gelibolu Mevlevîhânesinde de her ay, ayda bir pazar, Mesnevî okumaları yapmaya çalışıyoruz.
Bursa’da 450 yıllık bir Karabaş-ı Velî Tekkesi var. Mevlevî Tekkesi ilk başlangıçta kurulu şöyle değil, ama sonradan Mevlevîhâneye çeviriyor. Orada da her cumartesi Mesnevî okumaları yapmaya gayret ediyoruz. Dünya üzerinde 365 günün 365 gününde seması olan tek Mevlevîhâne; 365 gün ücretsiz, halka açık, herkese açık, inananinanmayan kim varsa kapısı bizce olmayan bir yer.
Kıymetli dostlar, ben biraz böyle az önce Sayın Vâlim’in Hz. Mevlânâ’dan bir deyişle sunduğu gibi «ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol» düstûruna uymak istiyorum. Hakkınızı helâl edin, ben biraz rahat olayım. Ben sizi biraz geriye doğru götüreyim.
Hz. Ali radıyallâhu anh Hazretlerinin vefatından sonra Muâviye’nin Şâm Devleti’ni kurmasına; Muâviye’nin Şâm Devleti’ni kurduktan sonra vefât edip — tâbî bu arada Hz. Hasan Efendimiz’in halîfelikten ferâgat etmesine, barış olması için, çünkü İslâm barış dînidir. Hz. Hasan Efendimiz de barış olması için ferâgat eder ve der ki: «Biz sizin imâmınızız»; siyâsetten bir adım geri çıkar. Muâviye vefât eder; vefât ederken etrafındakilere oğlu Yezîd’i halîfe tâyîn eder.
Bu o güne kadar İslâm silsilesinde olmayan bir şeydir. Çünkü Hz. Ali radıyallâhu anh Hazretlerine kadar seçimle gelmiştir halîfeler. Tâbî bunun üzerine Hz. Ali Hazretlerinin şehrindeki müslümanlar Hz. Hüseyin Efendimiz’e mektup yazarlar: «Gel, bu zulmü durdur, biz zulüm altındayız.» Hazreti Hüseyin Efendimiz Medîne’den yola çıkar; öldürülmek istenir, yola çıkar. Ama bütün Medîne’de onun sevenler göndermez; Mekke’ye uğrar, Mekke’deki sevenleri göndermez. O bu davete icâbet eder, gider. Mâlûm şehîdi: Kerbelâ. O güne kadar olan şehîdlerin en acısı, Ümmeti Muhammed’i ciğerinden yaralayan bir olay. Ümmet ondan sonra felâh bulmaz bir türlü.
Hüseynî Kolun Orta Asya’ya Sığınması ve «Türklerle Savaşmayın» Hadîsi
Ve Hüseynî kolu dediğimiz o kol Orta Asya’ya doğru sığınmak zorunda kalır. Yezîd’in zulmünden ve Yezîd’in askerlerinin zulmünden. Bu araları doldurabiliriz; hiç olmazsa yaşlı’nın ellerimize yer verelim. Hazreti Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin torunlarından Hazreti Hüseyin Efendimiz’in torunları bu vesileyle Orta Asya’ya doğru yol giderler; Türkler Orta Asya’dadır; henüz daha İslâm’la yavaş yavaş tanışmaya başlamışlardır.
Hazreti Hüseyin Efendimiz’in o akrabalarını bağırlarına basarlar. Çünkü Türkler için Orta Asya’da zayıf korunmalı, muhtâc bakılmalı, aç doyurulmalı, çıplak giydirilmeli; eğer bir yerde zulüm varsa zulme başkaldırılmalı — Türklerin ana yapısı budur. Ve gelen Hüseynî kolunu misâfir ederler. Yezîd ve askerleri Türklerle savaşmayı göze alamazlar; çünkü Hazreti Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin hadîsi şerîfini bilirler: «Siz Türklerle sakın savaşmayın. Onlar size bulaşmadıkça siz de onlara bulaşmayın.» Bulaşmak istemez der.
Ve böylece Türkler Hazreti Peygamberin Hüseynî kolundan dînini öğrenirler. Hüseynî kolundan; Hüseynî kolu biraz daha İslâm’ın sevgiden, muhabbetten, aşktan, hoşgörüden, birlikten, beraberlikten bahseden koldur. Bu bağnazlıktan, yobazlıktan, dîn tüccarlığından, dînin üzerinden hâkimiyet kurmaktan uzaktır. Türklerin istediği bir — Türkler hemen İslâm’ı kabûl ederler, kavim kavim İslâm olurlar.
Ve o Orta Asya’nın boz kurullarından bir Hoca Ahmed Yesevî çıkar. Hoca Ahmed Yesevî elinde kopuz, bütün Türk kavimlerini dolaşır, kopuzla İslâm’ı anlatır. Oysa kendisi hadîs âlimidir — hadîs âlimi dediğinizde bütün hemen hemen Kütübi Sitte’yi hıfzında tutan bir kimsedir. Ve kütübi sitteyi hıfzında tuttuğu gibi Hoca Ahmed Yesevî matematikten, fenden, fizikten, kimyâdan, astronomiden haberdâr, belgesi vardır. Medrese medrese dolaşmıştır; Şâm, Bağdâd, bütün medreselerde eğitim görmüştür.
Ve Hoca Ahmed Yesevî her gittiği şehre, her gittiği beldeye tohum diker. Her bahçevan diktiği tohumun meyvasını yemek ister. «Bahçevan odur ki diktiği tohumun meyvasını yiye. Bahçevan odur ki diktiği tohum ağaç ola, herkes fâidelene. Usta odur ki yanındaki çırığı usta eder. Tüccar odur ki yanındaki kalfasını tüccar eder.» Eğer usta yanındaki çırağını usta etmiyorsa, ya usta değildir ya da ahlâken kötüdür. Hazreti Ali radıyallâhu anh Hazretleri: «Ya öğreten ol, ya öğrenen ol» der. Öğretenlerin hayırhasenât defteri kapanmayacaktır.
Hoca Ahmed Yesevî her yere eker, her yere diker. Ve Hoca Ahmed Yesevî’nin dikmiş olduğu tohumlardan birisi müthiş bir çınar olacaktır: Belh’ten yolculuk başlar, Belh’ten bir kervan yola çıkar. Kervan bütün meşakkatleri, sıkıntıları geçerek Mekke’ye ulaşır; komple hac ibâdetini yerine getirir. Ardından Medîne’ye geçerler; Hazreti Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin huzûruna varılır ve işâret fişeği. Denilir ki «İstikametiniz Anadolu’dur». Rûm bölgesi. Belh kervânı yürye yürye Sivas üzerinden Konya’ya gelir, yerleşir.
Mevlânâ’nın Konya’da Medrese Kürsüsü, Sekiz İlim Dalı ve Kabz Hâli
Konya’ya gelmezden önce — araları geçtim. Hazreti Mevlânâ Celâleddîni Rûmî Hazretlerinin babası vefât eder. Babasının arkasından bıraktığı Şeyh Burhâneddîn vefât eder. Ondan sonra Kürsîye, posta, Hazreti Mevlânâ Celâleddîni Rûmî Hazretleri oturur. Medrese o zaman için Selçuklu’nun en nâdîde medreselerinden birisidir. Medresede fizik, kimyâ, astronomi, matematik, felsefe, hadîs, Arapça, tefsîr — bütün o günkü bütün ilimler verilmektedir. Harıl harıl talebeler gelir, okumalar devam eder.
Ama Hazreti Mevlânâ Celâleddîni Rûmî Hazretlerinin içerisinde bir boşluk, mutsuzluk. Buna sûfîler «kabz hâli» derler. Yediğinden zevk almasın, içtiğinden zevk almasın, sohbetten zevk almasın. Güneşe bakarsın sanki güneş eski pırıltısında değil; aya bakarsın ay sönmüş; yıldızlara bakarsın yıldızlar dünkü yıldız gibi değil. Bir türlü kendinizi bulamazsınız. En nâdîde yemeği getirseler bakarsınız, en nâdîde çok sevdiğiniz bir şeyi getirseler sizi heyecânlandırmaz. Buna sûfîler «kabz hâli» denir; mutsuzdur, tatsızdır, zevk almaz; neşelenmez hiç, yüzü gülmez.
Böyle kadınlar vardır, hiç yüzü gülmez; adam ne yaparsa yapsın, cemin uması getirsen kadının yüzü gülmez yine. Veya da öyle adamlar vardır ya, cimi getirirsen getir, hangi şaklabanı yaparsanız yapın, bir türlü o erkek de mutlu olmaz ya — kabz hâlidir bu. Hazreti Peygamberin üzerinde öyle bir hal var. Sakın «şeh değil miydi, şeyken de kabz hâli olur mu?» demeyin. Evet, olur. Çünkü bu yolculuk muhteşem bir yolculuk; bitmeyen bir yolculuk.
Hazreti Mevlânâ Celâleddîni Rûmî Hazretlerini biz Konya’da bıraktık. Tebriz. Bakın nerelere gidiyoruz. Şimdi bize ne kadar uzak değil mi? Tebriz dediğimizde ne kadar uzak; Belh dediğimizde ne kadar uzak. Oysa bunlar buralar — bizim de hâlâ da bizim ve bizi bekliyor. Diyebilirim ki ta Hindistan’dan ta Bosna’ya kadar bizi bekliyor.
Ve Tebriz’de bir çocuk doğar. Doğduğundan itibaren muhteşemdir, enteresan bir hâli vardır. Çocukluğunda bir siper aktif diyelim — öyledir, ama aşk değmiştir ona; bir türlü sıkı bulmaz hiçbir şey de. Babası peşinden koşturur, olmaz bir türlü. Ele uca sığmayan bir çocuk; çocukluğunda ortalığı tozu dumana katan bir çocuk. Tozu dumana katar — ama tuhâf mu tuhâf, değişik haller gören, değişik rüyâlar gören, değişik bir menfezde ilerleyen çocuk.
Biraz daha yetişmeye başlayınca babası telâş ediyor: bir evden çıkıp gittiğinde dağ bayır, bahçe, on beş on altı gün, yirmi gün, otuz gün, kırk gün gelmiyor. Akıl ona yetmez. Hazreti Pîr’in dediği gibi «akıl aşka gelince apışıp kaldı». Başka bir yerde de der ki: «Akıl aşka gelince eşek gibi çamura saplandı.» Başka bir yerde: «Ey ahmak, sen şehreti aşk zannetmişsin.» Ah, bu farklı bir şey; o böyle normal bir akıllı değil. Babası telâş eder; üzerinde titrer: «Evlâdım, sana bakınca korkuyorum, üzülüyorum; bir şey mi olacak?»
Babasına muhteşem bir cevâb verir: «Babacığım, bizimle senin aramızdaki fark ne biliyor musun? Bir tavuk düşün; tavuğun altına bir sürü tavuk yumurtası konmuş, bir tâne de kaz yumurtası konmuş. Gün gelince yumurtalardan civcivler çıkınca tavuğun arkasında bütün civcivler pürneşe arkasında dolaşıyorlar. Ne zamana kadar — bir göl kıyısına gelinceye kadar. Göl kıyısına gelince kaz olan civciv hızla göle doğru koşmakta; ama o tavuk onun yüzme bildiğini bilmiyor, çırpınmakta, ‹eyvah boğulacaksın› demekte. Oysa o kaz deryâya dalmak için yaratıldı. Onun istidâdı: yüzmek, dalmak, daldıkça dalmak. İstidâdı bu. Benim istidâdım yüzmek için; ben karada durmam.»
Hazreti Mevlânâ der ki: «Sen deryalar için yaratıldın; karada ne işin var? Îsâ gibi denize vur kendini.» O çocukluğunda denize vurur kendisini. Ve babası anlar ki her ne kadar çocuğun fizikî babası kendisi ise de mânevî babası ayrı bir âleme koşmakta. Şemseddîni Tebrîzî kendi bölgesindeki bir şeyhe intisâb eder. Bir müddet gider, kabz hâli çöker, biter orada. İkinci şeyhe gider; bir müddet ona gider o der ki «bende bitti nasîbin». Bakın o günün şeyhleri hasîs değillerdir; «bu benim» deyip bırakmamazlık etmezler. Hürriyet vardır.
İslâm’da hürriyet önemlidir. Bir kimse mezhebini seçmekte, meşrebini seçmekte hürdür. Hazreti Pîr der ki: «Ey oğul, hür ol! Ne zamana kadar altına gümüşe bağlı kalacaksın?» Ama biz bağlandık altına gümüşe, hürriyetimizi kaybettik. Dînî hürriyetlerini kaybedenler birey hürriyetlerini de kaybederler; birey hürriyetlerini kaybedenler vatan hürriyetlerini de kaybederler. Vatanı olmayanın hiçbir hürriyeti olmaz. Şehidler haftasındayız — bunları bilelim, analım Şehidler haftasını da. Sakın bu son zamanlarda çıkan «dîni yaşamak için vatan lâzım değil» diyenlerden olmayalım. Vatanınız yoksa bilin ki dîninizi tam anlamıyla yaşayamazsınız.
Çanakkale Şehidleri Vurgusu, Şâhı Nakşibend’in 366 Şeyhi ve Şems’in Duâsı
Çanakkale şehidleri, 18 Mart — hiç unutmayalım, hiç unutmayalım! Çocuklarınızı, öğrencilerinizi, talebelerinizi, etrafınızı muhakkak ve muhakkak arada bir isterim ki her yıl gidin, götürün, oraları dolaştırın, şehidlikleri dolaştırın. Gelip olup piknik yapılacak bir yer değildir. Sakın orada burada piknik yapacağız, kebap devireceğiz, köfte yiyeceğiz diye uğraşmayın. Sakın. Şehidlerin rûhâniyetlerini düşünün. Yanınıza alın kuru ekmekkumanya; ânı yaşayın. Deyin ki: «Kuru ekmeği dahi bulamadılar. Yavrularım, biz bugün hiç olmazsa kuru ekmekle günümüzü geçirelim.» Evden kadınlar bin bir türlü börek yapıp gitmesin. Kuru ekmek. Onlar kuru ekmek ve buğday çorbasıyla bu vatanı savundular.
Biz de senede bir gün anmak için Çanakkale’de yürüyüş yapıyoruz şehîdler için: «Şehîde Sema» diye inşâallâh orada her sene böyle bir etkinliğimiz var. Unutmayalım — unutursak yeniliriz, unutursak kaybederiz, unutursak ölürüz. O toprağın altındakileri unutmayacağız. Bakın doğuda, güney doğuda, her yerde dal gibi evlâtlarımız; vatan için dal gibi evlâtlarımız; yirmi yaşında, yirmi iki yaşında. Bakın Ankara’nın göbeğinde altaylık çocuk, gencicik kızlar — Ankara’nın göbeğinde, İstanbul’da, her yerde. Bu vatan için kim bir damla ter akıttıysa unutmayacağız; ve hepsinin önünde saygıyla eğileceğiz.
Şemseddîni Tebrîzî — Şâhı Nakşibend Hazretleri üç yüz altmış altı tâne şeyh dolaştı; Şemseddîni Tebrîzî de altı yedi tâne şeyh dolaştı, bir rivâyette yedi tâne. Hepsinden ayrı ayrı özellikler, hepsinden ayrı ayrı ilimler aldı. Ama artık o her gece dua etmeye başladı. Çünkü usta bir tohum dikmesi lâzım; bahçıvan bir tohum dikmesi lâzım; öyle bir tohum dikmesi lâzım ki ondan meyve yenmesi lâzım.
Ve Şemseddîni Tebrîzî her gece duâ etmeye başladı: «Yâ Rabbi, bana öyle bir münbit toprak göster ki — Ârif olan cevherini boş yere saçar mı? Ârif sözüne uygun olsun, ve ben gideyim o tohumu ona dikeyim. Ve ondan öyle bir çınar olsun, öyle bir ağaç olsun, bütün dünyâ, bütün insânlar o ağaçtan meyve yiyebilsin.» Ve her yalvarışında manevî olarak rüyâsına cevab bekler. «Vakti gelince sana göstereceğiz.» Bunlar şimdi bize evliyâ menkıbesi gibi. Hayır — gerçek sûfîler kalbî akıllarıyla davranırlar.
Onlar kalbî aklın fetvâsına bakarlar. Hani Hazreti Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem Hazretleri dedi ya: «Sana fetvâ verseler dahi, sen kalbindeki müftüye danış.» Kalp müftüsü hiçbir müftüye benzemez; sana derler «bunu giyebilirsin» — o takvâlıysa süsten değilse, o içeriden der «yeme». Sana derler «bu câizdir, alabilirsin» — kalp müftüsü çalışıyorsa o der ki «alma». Sen dersin ki «yâ ne kadar güzel Mustafa Özbağ konuşuyor»; kalp müftüsü der ki «bekle, dinle, ne olduğunu öğren». Kalp müftüsü böyle bir şeydir.
Şemseddîni Tebrîzî böyle bir kalp ilmini gönderecek, yatıracak, verecek bir yer arıyor. Ona hep «bekle» deniyor. Sûfîler mânen hareket ederler; onlar mânen hareket etmemezlik etmezler. Aklını uyanlar matematiğin sinüsüne kosinüsüne göre hareket edecek; sûfîler kalbî akla göre hareket edecek. Şemseddîni Tebrîzî geceler geceyi, geceler geceyi ekliyor; hep duâ ediyor. «Yâ Rabbi, beni ona ulaştır.» Ve bir gün vakit saat geliyor, gong vuruyor: «Senin yolun Konya». Hazreti Şemseddîni Tebrîzî Tebriz’den dolaşa Şâm’a, Şâm’dan dolaşa dolaşa Konya’ya geliyor; bir hâna yerleşiyor, bekliyor.
At’ın Çelbiri, «Bistâmî mi Yüce, Muhammed mi?» Sorusu ve «Allâh!» Bayılışı
Bir gün, iki gün, üç gün, dört gün, beş gün, altı gün, yedi gün doluyor. Deniyor ki «Aradığın bugün bu sokaktan geçecek». Hazreti Pîr büyük bir heyecânla sokağın başında bekliyor; bakıyor ki karşıdan atın üstünde ay parçası. Rüyâsında gördü, mânâsında gördü; ve günlerce, aylarca rüyâsında tanıştığı, beklediği kimse, ve yıllardan beri beklediği ân geliyor. Artık yetiğini kaybetmiş çocuk nasıl yetiğini bulduğunda sevinirse, öylesine sevinçli.
Kadınların çok güzel nâdîde bir yüzüğü olsa elini yıkarken kaybetse — nereye koyduğunu kaybetse bütün evi ortadan kaldırır ya. Hani Hazreti Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem Hazretleri diyor ya: «Bir kimse çölde devesini kaybetse, ve devesini bulamadığında günlerce beklese arasa; sonra devesini bulsa nasıl sevinir ya? Kul da günâhına tövbe edince Allâh öyle sevinir.» Bakın kul günâhına da tövbe edince Allâh da öyle sevinir, ondan daha fazla sevinir. Orada tövbe etmenin faziletini anlatırken sakın tövbe etmeden yatmayın. Başınızı yastığa koydunuz mu, bitti, gününüz bitti: «Yâ Rabbi, bilerek bilmeyerek işlediklerimi affeyle.»
Hazreti Mevlânâ Celâleddîni Rûmî Hazretleri atının üzerinde etrafında talebeleri, yavaş yavaş o sokağa girdiler. Hazreti Pîr’in yanına doğru yaklaşırlarken Şemseddîni Tebrîzî gitti, dedi ki: «Ey âlim ulemâ kimse, sana bir sorum var.» Her yerde etrâfında böyle bir mevki makâm sâhibi insânların etrafında yalaklar ve salaklar vardır. Onlar kraldan fazla kralcıdır; onlar bilenden çok fazla biliyor zannederler. O makâm sâhibi kimse yalaklar ve salakları ayırmakla mükelleftir.
Hemen Şemseddîni Tebrîzî’yi atmak istiyorlar etrafından. Ama Hazreti Mevlânâ’nın atı ârif; talebeler değil, at ârif; talebeler değil, at lâf dinliyor. Talebeler köyük (yoyuz), talebeler kör; talebelerin kalp gözü açık değil. At hemen önden gelene kafa vuruyor, arkadan gelene tekme. Hazreti Şemseddîni Tebrîzî etrâfında dönmeye başlıyor; hiç kimseyi yanına yanaştırmıyor.
Hazreti Mevlânâ talebelerine diyor: «Durun, bekleyin, çekilin kenara, sorun sorsun.» Atın üstündeyken o der ki: «Ey âlim kişi, Hazreti Muhammed Mustafa sallâllâhu aleyhi ve sellem dedi ki ‹Hakkıyla sana kulluk edemedim yâ Ma’bûd›. Ama onun ümmetinden olan Bestâmlı Beyâzîd dedi ki ‹Var mı benden de daha şânı yüce? Kendi kendimi tesbîh ederim, kendi kendimi tenzîh ederim›. Beyâzîdi Bestâmî mi büyük, Hazreti Muhammed Mustafa mı büyük sallâllâhu aleyhi ve sellem?»
Hazreti Mevlânâ hemen cübbesini topladığı gibi attan iner. Soru muhteşem; muhteşem insânlara muhteşem sorular sorarsanız muhteşem sonuçlar alırsınız. Soru sohbetin özü hükmündedir. Bir soru senin özündür. Hazreti Mevlânâ iner aşağı, Şemseddîni Tebrîzî’nin gözlerinin içine bakar: «Yolcu, Hazreti Muhammed Mustafa deryâ gibiydi; içtikçe içti, içtikçe içti, içtikçe içti, ‹yok mu daha?› dedi. İçtikçe içti, içtikçe içti, içtikçe içti, doyamıyorum yok mu daha dedi. Ve bu da Mustafa Özbâed hâlâ doymadı. Ama onun ümmetinden olan Beyâzîdi Bestâmî çocuk gibi bir kadeh içti, ‹yok mu bana yan bakan?› dedi.»
Hazreti Şems bu cevâbı alınca «Allâh!» dedi, gitti — bayıldı. Çünkü aradığını buldu, oydu. Rüyâsında beklediği oydu, hayâlinde beklediği oydu. Bir gelinlik gibi, kaneviçe işler gibi, çeyiz işler gibi hayâtında işlediği oydu — onu bekliyordu. Artık gönül rahatlığıyla vazîfesini yerine getirmenin zevkini tadını tatçaktı; onu bekliyordu. Ve artık bir tohum dikecekti.
Bayılınca talebeler tuttular; bir kısmı «yalaklar ve salaklar», «bu adam nereden geldi, üstâdımızı üzdü» dediler. Bak bu adamı ilk bakışta o esnâda yalaklar ve salaklar sevmedi, sonuna kadar Şemseddîni Tebrîzî’yi onlar sevmediler.
Bir Görüşte Âşık Olma Felsefesi, Hz. Ebû Bekir-Ömer Farkı ve Mahşerde Sahâbe Genç
Ben de biraz gence bay felsefesi vardır, bir görüşte aşka inanırım. İkincisi boş lâftır. Ben akılla sevebilenlerden değilim, özürlerim, nefret ediyorum akılla sevmekten. Ne güzel şeydi, bir görüşte âşık oldum! Bu biziz, bu biziz. Biz severken matematik yapmayız; biz matematik yapınca çuvalarız. Duygunuz muhteşemdir bizim — severiz, zarar dediriz, hiç önemli değil. Ama bir görüştür.
İşte Hazreti Mevlânâ Celâleddîni Rûmî Hazretleri Hazretlerinin etrafındakiler — kimisi bir görüşte sevdi, bir görüşte sevmeyenler hiç sevmediler. Ebû Cehil gibi: peygamberlik geldi, sevmedi. Ama Hz. Ebû Bekir âşık oldu, âşık. O yüzden o ne dediyse «doğru dedi» dedi. Âşıktı çünkü. «Dediler ki: ‹Arkadaşın mîrâca çıkıp Allâh’la görüştüğünü, bütün göğü seyran ettiğini, cenneti cehennemi, Arşı A’lâ’yı gördüğünü söylüyor; ne diyorsun?› Bunu dedi, ‹Muhammed mi söyledi? Evet, doğru söylemiştir› dedi. ‹Ben katılıyorum ona› dedi.» Âşıklık bu; doğru söylemiştir.
Aynı söz Hazreti Ömer’e gitti, adâlet Allâh’ın Hazretlerine. O aklın dâhîsi, o da dedi ki «bir kendisine sorayım, kendisinden teyit edeyim». Arasındaki fark — Hz. Ebû Bekir Efendimizin aşkı, Hz. Ömer Efendimizin aşkı. O akla bakar daha fazla, öbürkü aşka bakar. O farklıdır. Hz. Ebû Bekir radı Allâh’ın Hazretlerinin bulunduğu, Hz. Ömer’in bulunduğu bir yere geldi. Yahudi’nin birisi dedi ki: «Yâ Muhammed, senden benim alacağım var». Efendimiz dedi ki: «Yok». Dedi ki: «Olmadığına dâir şâhidim var mı?» Hz. Ebû Bekir Efendimiz çıktı: «Benim şâhit» dedi. «Vallâhi de billâhi de şâhidim; Hazreti Resûlullâh, sallâllâhu aleyhi ve sellem Hazreti’ne sana borcu yok.» Yahudi çekti gitti.
Hz. Ömer Efendimiz dedi ki: «Vallâhi gördün mü sen? Şâhid misin?» Dedi ki: «Ben olayı görmedim. Allâh’a îmân etmemi istedi, ben ona şehâdet ettim; buna mı şehâdet etmeyeceğim? Görmedim cenneti, ‹îmân et› dedi, ben îmân ettim, şehâdet ettim. Buna mı etmeyeceğim?» Dikkât edin, aradaki fark bu.
Ve Şemseddîni Tebrîzî’yi aldılar, götürdüler baygın bir şekilde Hazreti Mevlânâ Celâleddîni Rûmî Hazretlerinin tekkesine; orada dergâha götürdüler. Biraz üzerine su mu döktüler, baygın olduğu hâlde konuşuyordu. Bütün herkes baktı, baygın konuşuyor. «Siz onlara öyle demeyiniz, onlar diridirler.» Şehîdlik iki türlüdür: bir şehîdlik vardır — Kur’ân için, vatan için, millet için cân satarsın; muhteşem bir şeydir. İkinci şehîdlik vardır — Allâh için nefsini satarsın. Onlar ölmeden önce ölümü tadanlardandır; ölmeden önce ölümü tatmak, nefsini Allâh yolunda satmaktır. Nefsini Allâh yolunda satan, ölmeden önce ölür. Hazreti Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem Hazretleri diyor ki «Ölmeden önce ölünüz».
Öyle kitaplarda okunan beyaz ölüm, kırmızı ölüm, yeşil ölüm değil. Geçin onları — harâm işlemeyin. Bırakın beyaz ölümü kırmızı ölümü, harâm işlemeyin. Bırakın kırmızı ölümü, farzları yerine getirin. «Kul farzları yerine getirmekle Allâh’a en sevgili iş yapar; nâfilelerle yaklaştıkça yaklaşır; Allâh onu sever. Allâh onu sevince gören gözü, duyan kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı, söyleyen dili olur.» Cenâbı Hak diyor ki: ‹O benimle görür, o benimle konuşur, o benimle tutar, o benimle bakar, o benimle yürür.›»
O hâle erenlerden kim? Şemseddîni Tebrîzî. Baygın olduğunda da konuşuyor; onlar uyuduklarında da konuşurlar, duyarlar; onlar ölmüş ya — onunla da konuşurlar. Bir genç vardı ya sahâbeden: her gün câmiye gider, gelirken kadının birisi her gün ona «bana gelsen» ederdi. O genç de kim bilir kaç gün artık böyle bir baskıya mâruz kaldı. Günler sonra gençlik de var ya kapıdan içeri adım attı. Kadın ona tâm sarılacak murâdını erecek, kendi içinden «erkek ben ne yapıyorum» diye utancından «Allâh!» dedi düştü, bayıldı.
Kadın aldığını yanındaki hizmetçisiyle berâber evlerine götürdü. Babasına dedi ki: «Gencin hakkınızı helâl edin. Ben şu kadar zamandır bu gencin bana gelmesini istiyordum; bu gece geldi, ‹Allâh› dedi kapıda bayıldı, getirdim». Ve o genç birkaç gün sonra öldü. Babası âilesi böyle bir şeyden dolayı öldüğü için çok üzüldüler; hiç kimseye haber vermediler, üç beş kişi cenâze namâzını kılıp hemen gömdüler.
Bir gün iki gün üç gün dört gün Hz. Ömer Efendimiz baktı ki o genç yok; onu da çok severdi. Hemen koşa koşa gitti evine: «Nerede bu genç?» Dediler ki: «Yâ Emîre’l-Mü’minîn, sorma, ne oldu, böyle oldu. Biz de üzüntümüzden, utancımızdan hiç kimseye haber veremedik, gittik gömdük». «Nerede mezarı?» «Filânca yerde.» Koca Ömer koşa koşa gidiyor; kabri şerîfin başına geldi, yanında kavane herkes ne oluyor dedik. Medîne’nin büyük bir çoğunluğu gitti arkasından. Koca Ömer dâvûdî bir sesle seslendi kabre: «Yâ filân, Allâh’ın vâdini gördün mü?» Cevâb geldi: «Hem de fazlasıyla yâ Emîre’l-Mü’minîn; Allâh fazlasıyla beni lutuflandırdı.»
Kim öldü, kim sağ belledik? Biz mi ölüyüz, onlar mı sağ? Yoksa Hz. Pîr’in dediği gibi asıl ölüler bizler miyiz? Hz. Mevlânâ öyle diyor — asıl ölüler bizleriz diyor. Acabâ biz bir rüyâda mıyız? Yoksa Pîr’in dediği gibi her şeyi hayâl üzerine yürür gör demiş. Öyle miyiz? Hâ demek onlar duyurabiliyorlar, konuşabiliyorlar.
Mesnevî’nin Açılış Câriye Hikâyesi, Ruhlar Âleminde Tanışıklık ve Şems’in Gidişi
Şemseddîni Tebrîzî upuzun yatıyor, ama konuşmaya devâm ediyor; mahrem şeyler konuşuyor. Hazreti Mevlânâ Celâleddîni Rûmî Hazretleri bakıyor — mesele normal bir mesele değil. Etrafındaki herkesi dışarı çıkarıyor; Sultân Veled yanında. Hâ kendine geliyor. Kendine geldikten sonra sanki birbirlerini çok önceden tanışıyor olarmış gibi.
Mesnevî’nin başında bir câriye hikâyesi vardır: câriye hastalanır, pâdişâh câriyenin şifâsını aramak için bütün doktorlara haber verir; bir türlü doktorlar şifâyı bulamazlar. Pâdişâh fermân eder: «Kim iyi ederse büyük mükâfatla mükâfatlandıracağım» diye; kimseler iyi edemez. Ve pâdişâh sonunda kıbleye döner, yalvarır, yalvarır, ağlar — çünkü câriyeye âşıktır; biricik câriyesinin iyi olmasını ister. Ve ona da gece rüyâsında derler ki: «Aradığın yarın sabâhleyin gelecek; o bizdendir, ona tâbî ol, ona teslîm ol.»
Pâdişâh sabâh namazdan sonra sarayın penceresinde bekler; karşıdan ay parçası gibi bir zâtı muhterem geliyor. Onu hemen içeri alır, odasına çeker, bakar. Kendi içinden der ki: «Sanki daha önce bunu tanıyormuş gibiyim.» Çünkü o ondandır. Neden? Cenâbı Hak ruhlar âleminde bütün ruhları yarattı. Ruhları yarattığında Hazreti Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem Hazretleri dedi ki «orada tanışıp birbirlerini sevenler bu dünyâda da tanışıp birbirlerini severler». Şimdiler «déjà vu» diyorlar ya buna; bizde o ruhlar âleminden ötedendir.
Ve Hazreti Pîr Şemseddîni Tebrîzî günler günleri kovaladı; aşkın tecellîyâtı, aşkın perdeleri geçilmeye başladı. Günler günleri kovaladı ve Hazreti Şemseddîni Tebrîzî bir gün ayrıldı gitti. Olaylar, hâdiseler; uzun mesele. Ve ayrılıp gittikten sonra tekrar döndü geldi. Tekrar dönüp geldikten sonra dedi ki: «Bir daha gideceğim ve dönmeyeceğim.» Ve gitti, gidiş o gidiş — bir daha dönmedi.
Hazreti Mevlânâ günlerce yollar bekledi, her yerlere haber saldı, her yerlere dervîşlerini gönderdi: «Arayın, bulun» dedi. Ve herkes eli boş bir şekilde döndü. Ve Hazreti Mevlânâ Celâleddîni Rûmî Hazretleri artık yapacak bir şeysi yoktu. Ardından hanımı vefât etti; ardından dünrü olan Selâhaddîn Zerkûbî vefât etti — hem halîfesiydi. E bu ardı ardına vefatlarla Hazreti Mevlânâ Celâleddîni Rûmî Hazretleri biraz kabuğuna çekildi.
Artık çok sohbetlere çıkmıyor; sâdece zikrullâh halkalarına katılıyor; zikrullâh halkasından sonra kısa bir sohbet edilecekse ediyor, tekrar hücresine çekiliyor. Etrafındaki dervîşler evlendirmek istiyor, evlenmiyor; kabuğuna çekildi. Bir gün genç dervîşlerden birisi Hüsâmeddîn Çelebî — aynı zamanda halîfesi — ona dedi ki: «Efendim, bu yaşadığınız hâdiseleri olayları bir risâle hâline getirsen, yazsan». Hemen sarık ucundan bir kâğıt çıkardı: On sekiz beyitlik Mesnevî’nin ilk sözleri «Dinle» — bu neyi, ayrılıklardan nasıl şikâyet edildi.
Üç Direk: Mevlânâ-Hacı Bektâş-Yûnus; Şişe Metaforu ve Nicholson’dan Kürsü Diyaloğu
Burada bıraktık. Bir şahıs daha ekleyeceğim size. Yine Hôrasân’dan birisi koptu geldi; Anadolu karışık o esnâda. Ve Sivas’a geldi; Sivas’tan nereye yerleşti? Karahöy’e — Hacı Bektâşı Velî. O geldi, Karahöy’e yerleşti, şimdi Hacı Bektâş denilen yere yerleşti, dergâhın tekkesini kurdu, insânlara vaaz ve nasîhat etmeye başladı, sûfî yetiştirmeye başladı. Eserlerini Arapça yazdı. Hazreti Mevlânâ Celâleddîni Rûmî Hazretleri Belh’ten geldi, eserlerini Farsça yazdı.
Kısa geçiyorum. Üçüncü önemli şahsiyet kim? Hem şehriniz Yûnus Emre — o da Hôrasân Eri. Ne yaptı? O da eserlerini Türkçe verdi. Bu üç büyük pîr — Anadolu’nun pîri; bu üç büyük pîr Anadolu’da İslâm’ın sevgi üzerine, muhabbet üzerine, birlik üzerine, barış üzerine, meşrepmezhepasabî etkütülmeden bir ve berâber olmanın tohumlarını attılar.
Birisi Arapça risâleler yazdı — Hacı Bektâşı Velî Hazretleri; birisi Farsça yazdı — Hazreti Mevlânâ; birisi Türkçe deyişlerle harmanladı — Yûnus Emre. Biz üçünü de birbirinden fark görmeyiz. Farklı gören kendisi farklıdır. Bir gören biri görmüştür; bir görmeyen ikiliktedir. Hani Hazreti Pîr yine çırağına dedi ya: «Evlâdım, git oradan o şişeyi al getir». Çırak koşa koşa geldi: «Usta, orada iki şişe var». Oğlum orada bir şişe var; usta dedi: «O ikinciyi kır gel bana». Çırak gitti, kırdı; bir baktı ki hiçbir şey yok. «Usta, ikisi de kayboldu.» Kardeşler, birini kırarsanız üçü de kaybolur. Birini kırdınız mı? Üçü kaybolur.
O zaman sakın Allâh’ın velî dostlarına savaş açmayın; hangisi olursa olsun. Velîlere savaş açanın mağlûbiyeti mutlaktır. Bu üç büyük velî bizim, bütün dünyânın. Ama en acıyı söyleyeyim size: Hazreti Mevlânâ ile alâkalı ilk araştırmalar Nicholson’a âid. Nicholson diye bir zâta âid. Şimdi şimdi üniversitelerde Hazreti Mevlânâ kürsüleri kurulmaya başlandı. Şimdi şimdi Çanakkale Üniversitesinde de bir çalışma yapıyorlar; Yûnus Hocam’ı bilirsiniz siz, Yûnus Hocam’ın önderliğinde bir çalışma yapıyorlar şimdi Çanakkale’de de.
Şimdi şimdi bakın yeni yeni biz kendi değerlerimizi batılılardan öğrenmeye kalkıyoruz. Evet, İbn Arabî biz İngiltere’den öğreniyoruz; Londra’da İbn Arabî araştırmaları kürsüsü var, Mevlânâ araştırmaları kürsüsü Londra’da, Amerika’da Mevlânâ araştırma kürsüleri var. Bir o kürsünün birisinin müdürüyle tanıştım — Kıbrıslı profesör kendisi. Afyon Üniversitesinde bir program vardı, oraya dâvetliydim; orada tanıştık. Ondan sonra böyle baktı; biraz tanıştık böyle tepeden bakıyor bize. O kadar tepeden bakıyor ki…
Bizim de Profesör Orhan Bey var, o tanıştırmıştı Dokuz Eylül’de. Ben tâbî seslenmedim — sûfîlik de var ya biraz, yok yok bir yere kadar dedim ya. Biraz daha tepeden şey yapınca dedim: «Hocam, sizin Şems’iniz kim?» «Nasıl yahu?» dedi. «Hocam, Hazreti Mevlânâ’yı Mevlânâ eden Şemseddîni Tebrîzî; sizin Şems’iniz var mı?» Durdu. «Sizin tekkeniz var mı?» dedi. «Evet efendim» dedim. «Her gün semâ mı ediyorsunuz orada?» «Evet» dedim. «Siz hiç semâ ettiniz mi Şems’iniz olmadan? ‹Ayım Şems, günüm Şems, hayâtım Şems; sen olmasaydın ne Allâh’ı bilebilirdim ve Muhammed Mustafa’yı bulabilirdim› sözünü şerh edemezsiniz» dedim. Durdu. Kulağına eğildim: «Hocam, âşık oldunuz mu hiç?» «Kime?» «Kime olursa olsun» dedim. «Hayır» dedi.
«Hocam, Hazreti Mevlânâ’yı sevmiyorsunuz siz, yâ sâdece okuyorsunuz» dedim. Böyle baktı. Çünkü sûfîlikte âşık olmak önemlidir. Hazreti Pîr der ki: «Aşktan nasibi olmayanın, çok özür dilerim, eşekten farkı yoktur.» Hazreti Pîr daha ileri gider: «Âşıklık o cihetten de olsa, bu cihetten de olsa bizim için hüccettir» der. Sakın «böyle kadına âşık olunur mu» deme. Hazreti Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem Hazretleri’ne Âişe annemiz sordu ona: «Yâ Resûlallâh, beni nasıl seviyorsun?» Soru muhteşem, soruyu soran da muhteşem; cevap veren zâten muhteşemler muhteşemi. Dedi ki: «Kördüğüm gibi.»
Sakın «İslâm kadına değer vermemiş» git oradan! Biz kadın için cenneti terk etmişiz, sen ne diyorsun? Benim atam tekmeyi vurmuş, cennete yürümüş gitmiş, havada havada demiş. Nereye? «Biz kadına değer vermiyormuşuz»; o değer vermeyenler İslâm’dan nasibi yok. İslâm’dan nasibi yok. Ne demek? Hattâ «indi hâvâ hâvâ» diye bütün dünyâyı karış karış dolaştı; dolaşmadı mı? Dolaştı. Ben o atanın torunuyum; biz o atanın çocuklarıyız. Biz bütün dünyâ yetmez âhiret âlemine dahi karış karış karışlarız. Aşkımızı bulmamız gerek ve âşık olmamız gerek.
Hele sûfîler kadınları Allâh’ın «cemâlullâhi» olarak görürler. Kadın Cenâbı Hakk’ın cemâli sıfâtının tecellî ettiğidir. O yüzden biz «yüze vurmak» bizde haramdır; yüze el vurulmaz. Neden mü’minin mü’mine yüzünü ekşitmesi bile harâm? Neden mü’minin mü’mine gözüyle terbiye edip sert bakması bile harâm? Eşlerinizde sert bile bakamazsınız. Böyle gözünle terbiye eden vardır ya — yok öyle bir şey. Harâm işliyor o kimse, harâm. Eşine tatlı tatlı bakacağız. «Yüzünü ekşitme sen — yüzünü ekşitirsen bil ki gece rüyân karışır.»
Aşıklık böyle önemli. Dedim «Hocam, sen sevmediysen Mesnevî’nin kokusu bulaşmaz sana; âşık olman lâzım». Dedi, döndü, bana baktı: «Sen âşık mısın?» «Ben ötelerden âşığım; hiç âşıklıktan vazgeçmedim ona» dedim. Velhasıl şimdi üzüldüm tâbî, yâni Türkiye’mizde Afyon Üniversitesinde oluyor bu. Dedim Türkiye’de neden olmasın? Neden bizim üniversitelerimizde bir Mevlânâ araştırma kürsüsü kurulmasın? Yûnus Emre araştırma kürsüsü kurulmasın? Hacı Bektâşı Velî araştırma kürsüsü kurulmasın?
Hacı Bektâş Bizimdir, Alevî-Sünnî Ayırımı Yok ve Hz. Îsâ’nın Boya Küpü
Bakın Hacı Bektâşı Velî bu toprakların insânı. Elin İngilizi geldi, bir «Alevîlik» çatısı oluşturdu; Türkiye’de bizi bölme yoluna gitti. Biz de ken baktık Hacı Bektâşı Velî’ye — benim şeyhim Nevşehirli Abdullah Gürbüz Efendi. Biz Hacı Bektâşı Velî Hazretleri de bizim pîrimiz. Düşkü adında pîr efendilere okuyoruz ya, Hacı Bektâşı Velî Hazretleri de var.
Ben İzmir-Bayındır ilçesindenim. Ders veriyoruz biz, bakıyorlar — Hacı Bektâşı Velî. Bana dönüyorlar: «Siz Alevî misiniz?» Benim cevâbım bu: «Evet.» Nasıl bas be ya? Alevîlik Hazreti Ali’yi sevmekse, Hazreti Ali Efendimiz benim pîrim. Evet aleviyiz; var mı Hazreti Ali Efendimiz’i sevmeyen? Hepimiz aleviyiz bu mânâda. Var mı? Bu toprağın insânı: aç Makâlât’ı oku — dört kapı kırk makâm. Kimden? Hôrasân’dan. E ne fark var? Dört kapı kırk makâmın açılımı Mevlânâ’da, Mesnevî’de. Mesnevî’de dört kapı kırk makâmın açılımı var. E Yûnus’a bak — Yûnus’ta da dört kapı kırk makâm var.
Kimi kimden reddediyorsun, kime kimden alıyorsun? Birini kırarsak ne yapıyorduk? Üçünü de kırıyorduk. O zaman kırmayacağız. Hepsi bizim. Balım Sultân da bizim — Balım Sultân da bizim. Hepsi de Osmanlı’nın yanında gâzî olmuşlar, savaşmışlar Osmanlı’yla berâber. Bütün Bektâşî dergâhları, tekkeleri ve bütün Bektâşî tekkeleri, dergâhların şeyhleri «gâzî» ünvânı almak için dervîşleriyle berâber Osmanlı’nın yanında savaşmışlar.
Bizim hepsi de bu toprağın insânı, bu toprakların insânı. Ayırışmak yok, ayırıştırmak yok. Ve üç tâne büyük pîr — Hazreti Mevlânâ Celâleddîni Rûmî Hazretleri, Hacı Bektâşı Velî Hazretleri, Yûnus Emre Hazretleri — üçü de bu topraklarda sevgiyle, muhabbetle, aşkla bu toprakları yoğurmuşlar; bu toprakların insânlarını yoğurmuşlar. Ve bu toprakların bütün insânlarını bir ve berâber eyle’mişler. Kimsenin mezhebinden, kimsenin meşrebinden, kimsenin renginden, kimsenin ırkından dolayı horlanmamış, kötülenmemiş, ikinci sınıf vatandaş olarak görülmemiş.
Hazreti Pîr’in Mesnevî’sinde çok güzel Îsâ aleyhisselâm üzerinden bir İsâ küpü metoforu vardır. Îsâ aleyhisselâm küçüktür ya, on dört on beş yaşlarındadır. Annes onu Musâ’ya götürür, kaçırır. Orada bir boyacıya çırak verir, bugünkü dilde boya ustası. Boyanacak elbiseleri koyar; küpleri gösterir: «Evlâdım buraya at — siyah, bu mavi, bu kırmızı, bu yeşil, bu beyaz. Boyanacak olanlar da bunlar. Akşama kadar müşterilere teslîm edeceğiz.»
O da «olur» der. Hazreti Îsâ aleyhisselâm alır bütün elbiseleri ve kumaşları bir küpe atar. Akşam olur, patron ve müşteriler gelir. Îsâ aleyhisselâm’a sorar: «Çocukta, ya da boyadın mı?» «Evet ustam» der, «hepsi de boyandı». «Evlâdım, ben hepsini ayrı renk söyledim; sen neden hepsini bir küpe attın?» Îsâ aleyhisselâm susar. (Bu eskiyeni ahitte geçer; bunu Hazreti Mevlânâ da Mesnevî’sine almış.) Gider Îsâ aleyhisselâm sırayla müşteriye sorar: «Sen ne istemiştin?» «Yeşil.» Elini küpe atar, onun elbisesini çıkarır — yeşil. «Al. Sen ne istemiştin?» «Beyaz.» Aynı küpten kendi renklerine alır. Aynı renkten kendi istediği renk; ama bir küpten.
Kardeşler, hepimiz bu küpün renkleriyiz; hepimiz biz kendimizi renkli görüyoruz; bir renkiz aslında. Ne dedi Hazreti Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem Hazretleri? «Ey insânlar» — insânlara bakın, «îmân edenler» değil, müslümanlar değil, Hıristiyanlar, Yahudiler değil — «Ey insânlar, hepiniz Âdem’in çocuklarısınız; bir tarağın dişleri gibisiniz, kardeş olun. Acemin Araba, Araba aceme üstünlüğü yok; ancak takvâca üstün olanlar Allâh katında üstün.» O zaman kardeşiz hepimiz; bir tek «kün» dedi ile olduk. Var mı farkımız? Yok.
Mesnevî’nin İlk Beyti «Dinle», Türklerin Sema Aleni Yapışı ve Tekfir Eleştirisi
İşte Hazreti Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin yolunu ve ışığını takip eden Hazreti Mevlânâ Celâleddîni Rûmî Hazretleri Mesnevî’sinin ilk on sekiz beytine «Dinle» ile başladı. Dinle — dinlemek konuşmayı öğrenmektir; dinlemek edeb öğrenmektir; dinlemek saygıdır; dinlemek kendini tanımaktır; dinlemek bilmeye giden yoldur. Dinlemiyorsa bir kimse ona hiçbir şey anlatamazsınız; dinlemiyor — ne yapacaksınız? Hiçbir şey anlatamazsınız.
Eski helenistik çağlarda Yunan felsefecilerinin yanındaki talebeler aslâ soru sormazlarmış — yasak. Ama İslâm’da böyle bir düstûr yok. Sahâbeler soru sormuşlar Hazreti Peygamber’e sallâllâhu aleyhi ve sellem; ama dinlemişler de. Dinlemek çok önemli; sûfîlik terbiyesinde de dinlemek çok önemli. Mürîd önce mürşidi şidine gelip teslîm olur ve onu dinler. Bâzen dinlediği şeylerin içerisinde kendi aklına vurduğunda normâlde kendisine normâl gelmeyen şeyler de olur — ama dinler. Dinlemezse sûfî, sûfî olamaz.
Hani Hazreti Mevlânâ Mesnevî’sinin başka bir eğitinde der ki: «Çocuk dinleyecek; dinleyeceksin. Dinler ondan sonra ‹tay tay› demeye başlar. Dinlemezse konuşamaz.» Dinlemezse zannediyorum burada üniversiteden hocalarımız var. Öyle değil mi? Dinlemeyen öğrenci ne yapıyorsunuz? Dışarı atıyorsunuz. Evet, dinlemeyen öğrenci dışarı atılır. Dinleyecek. Hayat dinlemekten ibârettir.
«Tasavvufun özü nedir? Tasavvuf ile dîn arasındaki bağlantı nedir?» Tasavvuf, Kur’ân ve Sünnet dâiresinde Allâh’a koşmak. Âyeti kerîme’de diyor ki: «Allâh’a koşun, Allâh’a koşun; biz zâten Allâh’a döndürüleceğiz». Bir zorrî döndürülme; bunda senin hiç ihtiyârın yok. Herkes tek yön istikamet, başka istikamet yok; hepiniz Allâh’a döndürüleceksiniz. Hristiyanmış, Yahudiymiş, Müslümanmış, putpereste, Hinduymuş — hiç önemli değil, herkes ona döndürülecek. Bu ne? Bu zorrî. Ama sûfîlerin dönüşü, Allâh’a dönüşü zorrî değil — ya gönüllü; biz isteyerekten ona dönüp ona doğru koşmayız, istiyoruz. Ben tasavvuf olarak onu görüyorum.
«Günümüzde ülkemizde dînî hürriyet var mıdır?» Soruları gençler bana sorarlar, her yerde benim cevâbım muhteşemdir. Sakın bana «siyâset yapıyorsunuz» sözünü söylemeyin. Yıl 1987, ben İzmir’in Bayındır kazâsında bir kendi evciğim var; önümde Buhârî hadîsi şerifi kitâbı var. 3-5 arkadaş böyle hadîs okuduk, onlara için daraldı, böyle «hadi gidin bu gece erken» dedim. Tek başıma yaşıyorum o zaman.
Yeni dine döndüm, yeni dine döndüm. O kitaplar da bir kahvelerinde çalıştığım bir çocuk var, babası demiş ki «yakacağım bu kitapları». Dedi ki: «Mustafa abi sen de dursun mu?» «Dursun oğlum» dedim, aldı getirdi. Buhârî okuyorum, kapıya güm — daha bizim annemin kapısı, vurunca gıcır tak açılıyor. Polisler baktılar Buhârî hadîs kitabı rahlede: «Buyurun karakola» dedi. «Hayırdır?» dedim. Kitâbı aldı, «suç âleti, suç unsuru». Gittim ben karakola; karakolda ifâde, suç âleti suç unsuru olarak Buhârî kitabı.
Savcı müftülüğe yazı yazdı: «Bu kitap suç unsuru mu değil mi?» diye. Müftü bir ay cevap yazamadı, «o kitap dînî kitaptır» diye. Kıymetli kardeşler, bu ülke bizim, bu vatan bizim, bu insânlar bizim; bize, bize kendi insânımız zulmetse dahi bizim. Bir Yunan postalından kıymetli mi? Kıymetli. Bir İngiliz süngüsünden kıymetli mi? Kıymetli. Zulmeden de bizim, bilmiyordu. Bunları ben yaşamış insânım. O yüzden evet hürriyet yoktu; biz devlete isyan etmedik. Onu yaşamış insânım ben, 12 Eylül görmüş insânım, 12 Eylül’de 6 ay kendi yaşadığı kasabaya gidemeyen insânım, ihtilâlde.
Bir daha bu ülke kardeş kardeşi katletmeyecek, birbirine düşman olmayacak inşâallâh. Estağfurullâh, özür dilerim. O yüzden dînî hürriyetlerimiz Allâh’ın izniyle yavaş yavaş oluşacak. Ben yirmi sekiz Şubat’ın teröristiyim, saygılarsın efendim. Ben o zaman sorgu odasında beni sorgulayan polis şefine şunu dedim: «Müdür, bu yüze iyi bak. Burada sen şimdi moslatın şunun bunun baskısı altında durabilirsin. Şu yüze iyi bak. Bir gün beni televizyonlarda seyredeceksin ve diyeceksin ki ‹o adam ben buna inanıyorum›. Bu adam bizim çünkü.» Bu insânlar da bizim. Hamdolsun. Hepimiz barış içinde tatlılıkla mutluluğa yürüyeceğiz.
«Muâviye’nin oğlu Yezîd müslüman değil miydi?» Şunu söyleyeyim: hiç kimsenin ne dînden olduğunu hiç kimsenin hükmetmeye hakkı yok; bu bize İslâm’a sonradan girmiş bir şey. Biz herhangi bir kimsenin îmânına, küfrüne fetvâ veremeyiz. Kardeş, sen bize küfrü anlat: «Bunları yapanlar küfre düşerler» — bunlar bunları ilim olarak hakkın var. Ama sen «küfür ehlisin» demeye hakkın yok. Anladınız mı? Tekfîr büyük hastalık. O yüzden Muâviye’nin oğlu Yezîd müslüman mı? Son nefesinde yanında değildim, dinlemedim son nefesini, bilmiyorum. Yaptıkları doğru mu? Değil, tahsüf etmiyorum. Ama müslüman mı, değil miydi? Ben de îmân metre yok ki koltuğunun altına koyayım bileyim. O Rabbin işi.
«Türkler çok cana yakın samimi birbirine sarılıp öpen kadın ya da erkek; ama dînimizde günâh, biraz bocalıyoruz.» Önüne gelen kadını öpeceğin diye bir kâidem var kardeşim «samimiyiz» diye? Olur, her önüne gelene sarıl, vay be. Neden? «Biz çok samimi milletiz.» Nerede gördün Türkler çok samimiyiz diye sarılıp öptüğünü? Türklerde meşhûr «kutsal At, Avrât, Silâh». Sen Türk’ün avradına yaklaş bakalım ne oluyor. Sen Türk’ün atına bir yaklaş bakalım ne oluyor. Bozulmayan kavim Türklerdedir, ta öncesinden beri; neden? Avratlarını çok kıskanırlar, çok kıskançtırlar.
«Sema zikir halimidir; öyleyse aleni yapılması doğru mu?» «Allâhu Ekber» aleni değil mi? Ezânlar aleni değil mi? Cenâbı Hak âyeti kerîme’de diyor ki: «Hac farizasını yerine getirdikten hemen sonra geçmişte atalarınızı andığınızdan daha şedid bir şekilde Allâh’ı anın». Aleni; Allâh’ın selâmı aleni; Allâh’u Ekber aleni. Ey kardeşler biz pısırık bir millet değiliz. Biz «Allâh Allâh» nidâlarıyla Viyana kapısına gitmeyeceğiz; biz bilmeyiz öyle sürüntülüğü; biz uyuntuluğu bilmeyiz. Biz topla, tüfekle, tankla gideriz; mehter’le gideriz. Düşmana da haber veririz: «Geliyoruz». Nerede var öyle bir şey?
Vâli’nin Daveti, Bosna Seyâhati ve Habîbi Neccâr Âyeti — Ücret İstemeyenler
«Şems’in dünyâya gelişi ve görevi sâdece Mevlânâ’ya yetişmek miydi? Tekâmülüne, Mevlânâ’ya olan aşkını yaşarak mı erdi?» Hazreti Şemseddîni Tebrîzî zâten tekâmüle ermişti; Hazreti Mevlânâ’yı aşk yolunda tekâmüle erdirdi.
Kıymetli dostlar, yakın ilgi ve alâkanız için teşekkür ederim; hepiniz cân kulağıyla dinlediniz. Şimdi semâ esnâsında yorum yapmamak, yanındakiyle konuşmamak, semâ esnâsında zikretmek önemli. Bizim semâzen kardeşlerimiz biraz böyle tuhâf olacak târîfim ama «kaç para» diye dönmüyorlar. Biz onlara her çarpta «Allâh» dediği direkten talim ettiriyoruz. Her çarpta semâzen bir dönüş, bir bütün böyle 360 derece döndüğümü bir çark denir. «Allâh» derler kendi içlerinde. Böylece her çarpta Allâh’ı zikrederler. Semâ bu mânâda bir zikir töreni, ibâdettir.
O yüzden sema restoranlarda, meyhânelerde, açılışlarda, otellerin lobilerinde, AVM’lerde, orada burada parayla, pulla olacak bir şey değildir; olmaması gerekir. O yüzden semâzenin ücreti Allâh’a aittir. «Sema’zen, yok gel bir saat burada dön, sana 30 lirâya göğmeye verelim; yok gel bir ilâhide sen gel bir orada sema et, sana 50 lirâya verelim» — bu işin rûhuna aykırı bir şey. O yüzden biz Karabaş-ı Velî tekkesi semâzenleri olarak semamız ücrete tabî değildir. Biz bu konuda çok hassâs davranmaya çalışıyoruz; kardeşler sema karşılığında ücret almıyorlar.
Biz kapının önünde hiç kimse sizden ücret istemeyecek; hiç kimse sohbet sidisi size satmayacak; hiç kimse dergi, gazete, kitap vesâire kapının önünde dîn adına, İslâm adına satış yapmayacak. Bizim basılı kitâbımız, dergimiz yok. Bir dergi bastırıyoruz, onu da ücretsiz dağıtıyoruz. Bizdeki bütün dînî hizmetler ücrete tabî değil. Âyeti kerîme’de Cenâbı Hak bizim hemşehrimiz olan Antakyalı «Habîbi Neccâr» Kur’ân’da geçen — ne diyor? «Sizden ücret istemeyenlerin peşinden geliniz.» Birisi size dîn anlatıyorsa sizden ücret talep etmeyecek. Ediyorsa onun peşinden gidilmez. Birisi sohbet edip dışarıda «benim sîdîlerim satılıyor, almazsanız hakkım helâl değil» derse — o doğru değil.
«Dışarıda benim kitâbım satılıyor, ondan gidin öğrenin alın ondan» diyorsa — doğru değil. Bizim kendi yolumuz ve inancımız: biz hiçbir dînî hizmetin karşılığında parayla olması gerektiğine inanmayanlardanız. O yüzden biz hiçbir dînî hizmetin karşılığında ücret, alkış, ne bileyim muhabbet, sevgi bekleyenlerden değiliz. «Allâh râzı olsun» denilmesini dahi beklemiyoruz; biz inandığımızı yaşıyoruz, inandığımızı anlatıyoruz.
Bursa’daki tekkemizde yıl üç yüz altmış beş gün sema var, yıl üç yüz altmış beş gün orada herhangi bir ücret tâlep edilmiyor. Bizim sohbetlerimizde de ücret yok. O yüzden biz buraya iyi sebebiliyor: Sayın Vâlim ile bir eski hukukumuz var. Ben hiç yurt dışına çıkmıyordum, çok dâvet ediliyordum, çıkmıyordum. Çıkmama sebebim de şöyle: yurt dışındaki insânlar onlara geldiler «bir şey isteyecekler» diye bakıyorlar ya, bıkmışlar. Almanya’da, Hollanda’da, Avrupa’da müslümanlardan bıkmışlar — dilenci müslümanlardan bıkmışlar. Ve her gördüğünü dilenci zannediyorlar. Haklılar.
Ben onu çok yaşadım, yirmi sekiz yirmi dokuz yıldır yaşarım. Bir yere giderim, sohbet etmem, bakarlar «ne isteyecek» diye. Ben en baştan onu söylerim: hiçbir ücret istemeyeceğim, yemek de istemeyeceğim, su da istemeyeceğim, ekmek de istemeyeceğim, yatacak yer de istemeyeceğim. Allâh için geldim. Sayın Vâlim Bosna’ya gitmemi istedi — «illa ki dedik» dedi, «oraya gelmeni istiyorum senin» dedi. Biz Bosna’ya gittim, ben hayrân oldum. Oradaki savaşın kazıntılarını gördüm, üzüldüm. Ama oraları gördüm — ecdâd oralara kadar gitmiş, ne hizmet etmiş. Ve sizleri bekliyorlar. Şimdi her sene gidiyoruz oraya; her gittiğimizde de Sayın Vâlim’i anıyorum. Diyorum ya «bana bir hayra vesile oldun».
Hadîsi Kudsî: Mahşerde Nurdan Minberlerde «Allâh İçin Sevenler» ve Sema’nın Hâtimesi
«Ulu’lemr’e itaat vâcibtir; Hz. Hüseyin radıyallâhu anh Efendimiz’in yanlış mı?» «Efendimiz yanlış yapmıştır» deme, yanlışı. Ulu’lemr’e itaat vâcibtir, ama ulu’lemr Kur’ân ve sünnete tâbî olmakla mükelleftir.
«Vahdeti vücûd mu, vahdeti şuhûd mu?» Bunu felsefe olarak konuşmak, vahdeti vücûd mu vahdeti şuhûd mu demek bu internetten okunan bir şey; bunun alt zemini yok. Vahdeti vücûd ile vahdeti şuhûdun arasında ne fark görürsünüz? Vücûd vücûdun birliği; vahdeti şuhûdda vücûdun birliği yok mu? Bir algı, bir zevk, bir mânevî hal. Bu bir kimsenin inançsal olarak inanım inanmamayla alâkalı bir şey değil. Vahdeti vücûd mu vahdeti şuhûd mu? Hiç umrunda değil. Hz. Mevlânâ bu âlemi hayâl üzerine yürür gör demiş — gelin Hz. Mevlânâ’da buluşalım, deyelim ki bu âlemi hayal üzerine yürür gör.
Şimdi sema olacak. Sema esnâsında «kim toplulukta zikrullâh yaparsa af olmuş olarak kalksın» demiş hadîsi kudsî. Bir şey söyleyeceğim son: çenem düştü bugün, bildiğim hadîsi kudsî. Mahşerde herkes perişân bir hâlde dururken, nurdan minberler üzerinde, nurdan elbiseli, nurdan tâçlı kimseler oturturulur. Peygamberler onlara hayretle bakarlar; mahşer halkı onlara hayretle bakar, sorarlar: «Bunlar hangi peygamberlerden?» Münâdî melek cevap verir: «Bunlar peygamber değil». Soran sorar tekrar: «Bunlar hangi şehîdlerden?» «Bunlar şehîd de değil.» «Yâ bunlar kim?» Münâdî melek cevap verir: «Bunlar dünyâdayken birbirlerini Allâh için seven, akraba olmadıkları halde, menfaatleri olmadıkları halde, birbirlerini Allâh için sevenler ve toplandıklarında Allâh’ı zikredenler. Bunlar hiçbir gölgenin olmadığı mahşer yerinde Allâh’ın gölgesinde gölgelenecekler.»
Benim derdim, Allâh’ın gölgesinde hep berâber gölgelenmek. Benim derdim hep berâber burada — bakın tüm kardeşler olarak sema edip içimizden bir sefer dahi olsa «Allâh» deyip o gölge’de gölgelenmek. «Kim toplulukta zikrullâh yaparsa af olmuş olarak kalksın» demiş hadîsi kudsî. İnşâallâh af olmuş olarak buradan kalkanlar olma dileği ile semada buluşuyoruz. Selâmün aleyküm. Alkış yok!
Kapanış takdimi: «Sayın Vâlim ve eşleri saygıdayer hanımefendi değerli konuklar, şimdi Karabaş-ı Velî Kültür Merkezi Sema ekibini sahneye dâvet ediyorum. Onlar yerlerini alırken ben bir defa daha hatırlatmak isterim sizlere: lütfen cep telefonlarının sesini kısarsanız ve alkışlamazsanız sema bittiğinde çok mutlu oluruz.»
Kaynakça
Konferans: Mustafa Özbağ Efendi — Osmangazi Üniversitesi (Eskişehir) Tasavvuf Sohbetleri, Vâli Güngör Azim Tuna ve Tasavvuf Vakfı-Eskişehir Osmangazi Üniversitesi iş birliği. Kaynak video: YouTube — hQ6s9-pORxw
- Mevlânâ Celâleddîni Rûmî, Mesnevî-i Şerîf — sarık ucundan ilk 18 beyit, câriye hikâyesi, Hz. Îsâ’nın boya küpü.
- Mevlânâ Celâleddîni Rûmî, Dîvânı Kebîr — «Ay Şems, gün Şems, hayat Şems» beyti.
- Yûnus Emre, Dîvân — «Bugün ayın kaçı azın azın bu ömrün geçesidir» beyti.
- Hacı Bektâşı Velî, Makâlât — Dört Kapı Kırk Makâm sistematiği (Arapça).
- Hoca Ahmed Yesevî, Dîvânı Hikmet — kopuzla Türk illerini dolaşma rivâyeti.
- Eflâkî, Menâkıbu’l-Ârifîn — Şems-Mevlânâ meşhûr buluşması.
- Beyâzîdi Bistâmî menâkıbı — «Sübhânî mâ a‘zame şâ’nî» şathiyesi.
- Sahîhi Buhârî, Müslim — «Türklerle sakın savaşmayın» hadîsi; «Ölmeden önce ölünüz»; «Cariyenin tövbesideve metaforu».
- Sahîhi Buhârî — Hz. Ömer’in mezar başında genç sahâbe ile konuşması rivâyeti.
- Hadîsi Kudsî — «Allâh için sevenler mahşerde Allâh’ın gölgesinde».
- Kur’ânı Kerîm, Yâsîn 20-21 — Habîbi Neccâr «Sizden ücret istemeyenlerin peşinden gelin» âyeti.
- Hz. Âişe rivâyeti — «Beni nasıl seviyorsun?» «Kördüğüm gibi».
- Hz. Ebû Bekir radıyallâhu anh — Yahudi’nin borç şâhidliği rivâyeti.
- Reynold A. Nicholson — Mesnevî tercümesi (Londra Üniversitesi).
- Nevşehirli Abdullah Gürbüz Efendi — Mustafa Özbağ Efendi’nin şeyhi.
- Karabaş-ı Velî Tekkesi (Bursa, 450 yıllık) — 365 gün sema.
- Gelibolu Mevlevîhânesi — 100. ay Mesnevî okuması.
- Çanakkale 18 Mart Şehidleri — «Şehîde Sema» etkinliği.
- Eskişehir Vâlisi Güngör Azim Tuna — programın ev sahibi.
- İmâm Serahsî, el-Mebsût — kuyu içinde 15 cilt fıkıh eserinin ezberden yazdırılması.
Niyâz
Yâ Rabbî! Yûnus Emre’nin «bugün ayın kaçı, azın azın bu ömrün geçesidir» idrâkine bizleri eriştir; başkasını konuşmaktan vazgeçirip kendi yanlışlarımızla yüzleşmeyi nasîb eyle. Yâ Rabbî! Hazreti Peygamber Efendimizin «Türklerle savaşmayın» emrini bilen Hüseynî kolun Türkleri Hazreti Mevlânâ’yla, Hacı Bektâşı Velî’yle, Yûnus Emre’yle aşılaması hürmetine, bu üç direkten bizleri ayırma. Yâ Rabbî! Hoca Ahmed Yesevî’nin Belh kervânından Konya’ya, oradan Hôrasân Eri Hacı Bektâş’ın Karahöy’üne uzanan silsilenin bereketinden bizleri mahrum bırakma. Yâ Rabbî! Şemsi Tebrîzî’nin «kaz yumurtası civciv» metaforunun sırrını, «benim istidâdım deryâya dalmak» şuurunu gönlümüze nakşeyle. Yâ Rabbî! Şâhı Nakşibend’in 366 şeyhi, Şems’in yedi şeyhi dolaşma sabrını, gönüllerimizi «kalp müftüsü»ne danışacak hassâsiyete eriştir. Yâ Rabbî! Şems’in «Bistâmî mi büyük, Hz. Muhammed mi?» sorusunun cevâbındaki «içtikçe içti, yok mu daha?» sırrını bize tat ettir. Yâ Rabbî! Hz. Ebû Bekir gibi «mîraca çıktı dediyse doğrudur» ihlasını; Hz. Ömer gibi «görmediğim Allâh’a ibâdet etmem» aklî titizliğini birlikte yaşamamızı nasîb eyle. Yâ Rabbî! Mahşerde Hz. Ömer’in mezar başında diriyle konuştuğu sahâbe genç gibi «Allâh dedi düştü bayıldı» ihlasına bizleri vâris eyle. Yâ Rabbî! Mesnevî’nin câriye hikâyesinde olduğu gibi, ruhlar âleminden tanıştığımız «déjà vu» dostlarımızı bize bu dünyada da nasîb eyle. Yâ Rabbî! Hazreti Mevlânâ-Hacı Bektâş-Yûnus üç şişesinden birini kırmayan, üçünü de bir küpün renkleri olarak gören gönüllerden eyle. Yâ Rabbî! Nicholson’a değil, kendi Şems’ine âşık olabilen üniversite kürsülerinin Türkiye’de kurulmasını nasîb eyle. Yâ Rabbî! «Yüze vurmak harâm», «mü’mine sert bakmak harâm» — kadına «cemâlullâhi» olarak bakan sûfî gözünü bize ver. Yâ Rabbî! Hazreti Îsâ’nın boya küpü gibi, bütün renkleri bir tek küpe atan birlik şuurunu bize ihsân eyle; «acemin Araba, Arabın aceme üstünlüğü yok; ancak takvâca üstün olanlar Allâh katında üstün» hadîsi şerîfinin sırrını idrâk ettir. Yâ Rabbî! Mesnevî’nin «Dinle» ile başlamasının hikmetini gönlümüze yerleştir; her şeyi dinleyen, kalp gözüyle gören kulluklardan eyle. Yâ Rabbî! «Habîbi Neccâr»ın «Sizden ücret istemeyenlerin peşinden gelin» âyetinin ışığında, dînî hizmetlerini ücretsiz, alkışsız, beklentisiz yapan sûfîlerden eyle. Yâ Rabbî! 1987 Bayındır Buhârî baskınından, 28 Şubat zikir karakola götürmesinden 12 Eylül ihtilâline kadar çekilenleri yâd ediyoruz; Çanakkale’nin «kuru ekmekbuğday çorbasıyla vatan savunan» şehîdlerinin ruhlarını şâd eyle. Yâ Rabbî! Mahşerde nurdan minberlerin «birbirini Allâh için sevenler» üzerine kurulmasının müjdesiyle bizleri âbâd eyle. Selâmün aleyküm.
İlgili Sözlük Terimleri: Zikir, İhsân, Nefs, Kalb, Sünnet, Şeyh, Halife, Muhabbet. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı