Pazar, 14 Haziran 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR
Mustafa Özbağ
İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Üniversite Sohbetleri ·

Marmara Üniversitesi — Tasavvuf Sohbetleri

Mustafa Özbağ Efendi'nin Marmara Üniversitesi'nde verdiği tasavvuf sohbeti. Mevlânâ, Yûnus Emre ve Anadolu sûfîliği üzerine ilim konferansı.

Marmara Üniversitesi tasavvuf sohbetleri serisinde Mustafa Özbağ Efendi nin verdiği bu konferans; Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Yûnus Emre ve Anadolu sûfîliğinin Türk-İslâm medeniyetindeki yerini öğrenci kitlesine sunar.


«İnsanlar Sizleri Kıyafetinizle Karşılar, Fikirlerinizle Uğurlar» Hadîsi

Allâh gönlünüze ayır etsin inşâallâh. Sizin huzûrunuza şu eve gelmek istemezdim, ama arabamız yolda kıyâfetlerimizin orda arıza etmiş. Bu yüzden böyle sizin huzûrunuza gündük (gündüzlük) bir kıyâfetlerimizle geldik. Hazreti Mevlânâ Celâleddîni Rûmî Hazretlerinin meşhûr buyruklarından birisi vardır: «İnsanlar sizleri kıyâfetlerinizle karşılar, fikirlerinizle uğurlar.» İnşâallâh bu uğurlanışımız fikirlerimizle uğurlanmak olur. Allâh bizi doğru yoldan ayırmasın inşâallâh.

Tâbî târîhte ezelden beri yer almış kimlikler ve kişilikler vardır. Bu kimlikler ve kişilikler çok konuşulmuş olur; çok da istismâr edilmiştir. Bizim bu kimlik ve kişilik Hazreti Mevlânâ Celâleddîni Rûmî Hazretleri, Hazreti Mevlânâ kendi dönemini ve kendi döneminden sonraki bütün dönemleri etkileyebilecek bir kimlik ve kişiliktir. Ve herkesin kendisinden bir şey bulduğu bir kimliktir — herkesin, ama. Kendisinden bir şey bulduğu bir kimlik.

Tâbî Hazreti Mevlânâ’nın kendisinden herkes bir şey buluyor. Bu Mesnevî’siyle alâkalı. Hazreti Mevlânâ ömrünü bitirip bu dünyâdan uğurlanıp gidiyor; ama arkasında bir kendi kalbi düşüncesine, fikrini aşkıyla, muhabbetini ortaya koyduğu iki büyük eseri var: birisi Mesnevî, birisi de mâlûm Dîvânı Kebîr. Kusura bakmayın, ben biraz fazla heyecanlı olabilirim.

Peki, sûfî dünyânın neresi olursa olsun, orayı kendi mekânı gibi görür. Orayı kendisini hemen oraya âdâb olmaya çalışır. Oraya kendi rengini, kendi kokusunu, kendi düşüncesini, kendi fikrini, kendi hâlini götürür. Orasının ne olduğuna bakmaz. «Burası neymiş?» Biz bakmayız çok. Biz deriz ki: hâlimiz bu, durumumuz bu — üşüdüksek üşüdük, ısınlıksak ısınlık, yandıksak yandık, koptuksak kopuk. Hazreti Mevlânâ’nın Mesnevî’sine bakınca, insanlar Mesnevî’yi okurlar — herkes kendinden bir şey görür.

Mesnevî çünkü hem Kur’ân’ın tefsiridir, hem hadîsi şerîflerin açınımıdır; hayattır Mesnevî. Mesnevî’ye baktığımızda biz Mesnevî’nin içerisinde hikâyeler görürüz. Birçok hikâye ile anlatılmıştır. Bu eski Türk geleneği derdir: Şamanlıktan kalmadır, daha gerilinden. Şamanlıkta meseleleri kendi anlatmak istediklerini hikâyelerle anlatırlardı. Ama aynı şey Kur’ânı Kerîm’de de vardır; Kur’ânı Kerîm’de geçmiş ümmetlerin hikâyelerini anlatır bize; geçmiş peygamberlerin hikâyelerini anlatır. Bir olay anlatır; o olaydan almak istediğimizi almalıyız. Ve o olayda O bir şey vermek istemiştir bize.

Kur’ân’ın bu noktadaki kendi içerisindeki kültürü ile Türklerin Şamanlıktan kalma kültür kültürleri birbirlerine çok yetimdir. Türkler o yüzden çok çok hemen anında âdâb olmuşlar, anında istem olmuşlardır. Tâbî aynı hikâyelerle anlatma, onun nefes atamıyor bölgesini kendi kültürdür. Ama Türkler Mesnevî’yle bunu daha da derinleştirmişlerdir. Siz eski İstanbul önceki de Türklerin hikâyelerine baktığınız da hepsinde Mesnevî’nin stilini ve sistemini görürsünüz. Ve onların hepsinde adı «Mesnevî» uz işin enteresan noktası bu.

Hazreti Mevlânâ Celâleddîni Rûmî Hazretlerine gelinceye kadar bu tip yazıtların hepsinin adı «Mesnevî» demiyordu; zannetmeyin ki Mevlânâ’dan önce Mesnevî üzere yok değil — var. Türklerin o kadar çok konuda gelişkültürü var ki. Ama Hazreti Mevlânâ Celâleddîni Rûmî Hazretlerinde bu işin zirvesi olmuş. Dairei Rûm Hazretlerinde bu işin zirvesi olmuş. Ondan sonra Mesnevî denilince Hazreti Mevlânâ’nın kitabı akla gelir gelmiş; başka bir kimsenin kitabı gelmemiş. Ve Hazreti Mevlânâ da o kadar büyük tevâzu yapmış ki, bu altı ciltlik eserine «Mesnevî» demiş çıkmış. Bu da işin Aile Bey’in parantez içerisinde alınacak bir şey.


Mesnevî’nin Her Türlü Hayât Halini Kucaklaması ve 738 Yıllık Tazeliği

Şimdi Mesnevî’ye baktığımızda hayatın içi var. Bir kimsenin günlük hayâtında, ömrü hayâtında neler yaşayabilecek başına neler gelecekse onlar var; atasözleri var; hayvanların hikâyeleri var; insanların hikâyeleri var; insanların değişik gruplarının hikâyeleri var. Ticaretçilerin hikâyeleri, memurların hikâyeleri, padişahların hikâyeleri, savaş hikâyeleri, asker hikâyeleri, çocuk hikâyeleri, eşek hikâyesi, kargın hikâyesi, kuşun hikâyesi var; çocuğun hikâyesi var, annebabanın hikâyesi var, câriyenin hikâyesi var, eşin hikâyesi var, adamın hikâyesi var. Yâ, Mesnevî’yi baştan başa incelediğimizde Mesnevî’nin içinde içine hayât da olur.

Ve her okuyan kimse kendinden bir şey buluyor; kendinden bir şey bulunca o o kimsenin içerisine yerleşiyor. İşte Hazreti Mevlânâ’da 738. ölümünün 738. yıl kullanıyor. Ve 738 yıldır tap tâze duruyor; tap tâze. Biz Mesnevî’nin bundan yüz yıl öncesindeki şerhine baktığımızda o şerh bizim için doyurucu değil. Ama Mesnevî bugün okumaya başladığımızda bugün anladığımız farklı bir şey.

Öylesine bir ilâhî nefes. Molla Câmî der: «Peygamber değil ama kitâbı var» demiş Hazreti Mevlânâ için. E şimdi «Peygamber değil, kitâbı var». Okudukça o kitapta Kur’ân ve sünnet süzgecinden geçmiş olan o ilâhî nefesi algılıyoruz. Ve algılayınca da bugün ona ayrı bir mânâda veriyoruz. Ve bu Mesnevî’nin bu noktada durduğu diriliğiyle Kur’ân ve sünnetin diriliğinin arasında bir paralellik var. Kur’ân ve sünnet devâmlı diri’dir; ve her ân kendini yeniler.

Her ân; eğer siz bundan yüz yıl öncesindeki tefsiri okuyorsanız bilgilenin, açıkçasına okuyun. Ama o tefsir eskidedir. Bundan elli yıl öncesindeki bir Kur’ân tefsirini okuyorsanız eskidedir; bilgilenin, açıkçasına «kim ne demiş» açısından okuyun. Bu ne demek? «Ahmet şunu demiş, Mehmet şunu demiş, O ne okuyun? Bilgilenin.» Ama doğru olan o değil. Niçin? Kur’ân kendini yeniliyor. O yenilenen Kur’ân’ı bugün anlamak gereken sûresini yeniden okumamız gerekiyor.

Bugün Fâtihâ sûresini yeniden okurken, Fâtihâ sûresini dündeki mânâsında okursanız gericisiniz. Kur’ân’dan gerisiniz. Ve siz ileri gidemediniz. Ve ileri gidemeyeceksiniz; iller edip — meniz mümkün değil. Bunu başarabilen kim? Osmanlı’nın ilk ulemâları. Bakın: Osmanlı’da çok tefsir yoktur. Altı yüz yıllık Osmanlı imparatorluğunda imparatorluğun içerisinde üçdört tâne tefsîr yoktur. Beş parmağın beşi kadar değiliz. Neden? O yenilecek çünkü. O anlayış yenilecek.

Osmanlı’ya bakın. Enteresan, buradan içine gideceksiniz ki Mesnevî’yle bağlantısı ne? Mesnevî’nin üzerinde kurulur çünkü Osmanlı. Osmanlı’nın kuruluş anlayışı ile Mesnevî’deki ve Hazreti Merdan’ının (Mevlânâ’nın) anlayışının arasında bir zıtlık yok. Her güne yeniden bakmak; her anı yeniden bakmak; her anın mânâsını bulmak; her anın mânâsını tefekkür. Ve bu anlayış Hazreti Mevlânâ’da temel temel atılmış. Hazreti Mevlânâ’dan önce de onun temel atılmış.


Mesnevî’den Şiir: Kur’ân’ın Zâhirine Bakma ve «An o An»

Enderhasan bir şey, size bir gazel okumak istiyorum. Kur’ân’dan bahsedince böyle küçük küçük ben gazeller var, Mesnevî’den çıkardım; hakkımızı helâl edin, böyle çok okumayı çok sevmem böyle bu sohbetlerde. Sonu bu cevaplı gidelim; ama velâkin enderhasan bir şey okuyacak Kur’ân’dan, bir mektubu:

«Oğul, sen Kur’ân’ın dış yüzüne bakma. Şeytan da Âdem’in topraktan ibâret olduğunu görmedi, hakîkatine değil. Kur’ân’ın zâhiri insâna benzer; sureti görünür, meydândadır da cânı gizli. Sen Kur’ân’ın zâhirine bakarsan gerici kalırsın. Yâ Kur’ân’ın mânâsına bak, Kur’ân’ın hakîkatine bak, Kur’ân’ın içine devirmiş. O seni her gün yenileyecek; o seni her gün yenilediğinde sen her gün yeni bir kimse olarak doğacaksın.»

Hazreti Mevlânâ der ki: «An o An’dır»; meşhûr sözüdür öyle değil mi? «Dündünde kaldı cancağızım; bugün yeni gün. Bugün yeni şeyler söylemek lâzım.» O zaman Süleyman Demirel’le karıştırmayın yalnız: «O dündündüm, bugün bugündüm dövdürdüm de bitirdi» — siyasete girmemiş gibi. Süleyman Demirel’in dünüyle Hazreti Mevlânâ’nın dünü aynı değil; öyle değil.

E şimdi o Mesnevî’deki canlılık, Mesnevî’deki o ilâhî nefes, Mevlânâ ve Mesnevî ve o kültürü bugün hâlâ da konuşulur halde getirdi. Bugün hâlâ da konuşuluyor. Bugün yurt dışındaki üniversitelerde Mevlânâ kültürü var. Yurt dışındaki üniversitelerde adamlar oturmuşlar, Mesnevî bu oyuna şâhiddiyorlar. Afyon, orada bir üniversitesi var. Kocatepe Üniversitesinde böyle bir oturum diyeyim. Böyle bir şey var. Orada normalde işte Mevlânâ’yla uluslararası bir Mevlânâ tanıkma programı yapmışlar. Orada uluslararası Mevlânâ tanıkma gibi bir şeyin başındaki kimseyle tanıştık.

Dedim: «Kaç dile çevirdiniz?» Dedi ki: «Yeryüzündeki insanların konuştuğu bütün dillere — şu kadar dil var, bu dillere büyük çoğunluğunu çevirdiler.» Oradaki insanlar çevirdi. Bunun Kur’ânı Kerîm’iyle yarıştırmak istemiyorum; ama Kur’ânı Kerîm’in çevrilmesinden fazla insânlar Kur’ân’a değil, Hazreti Mevlânâ’nın Mesnevî’sine yabancılar daha fazla düşkünler. Bunu sakın şöyle düşünmeyin: «Yâ Kur’ân’a düşkün değil de Mesnevî’ye düşkünler; bu şirk değil mi? Bu küfür değil mi? Bu yanlış değil mi?» diye böyle bir ucuz diye düşünmeyin. Ama orada o insânlar Kur’ân’a bulacaklar inşâallâh; buluyorlar zâten.

Beş bin âyet tefsir etmiş Hazreti Mevlânâ Mesnevî’sinin içerisinde. Tespit edilebilen, tespit edilebilen beş bin âyet var içinde — tefsîr edilir. Altı binin üzerinde hadîsi şerîf var Mesnevî’nin içerisinde şerh edilmiş. Altı binin üzerinde. Yaklaşık üçdört bin meseleye fetvâ alınmış, hıkıd edilmiş Mesnevî’nin içerisinde. Altı ciddi bir hitap var. Ve Mesnevî oturulup yazılmış bir eser değil. Mesnevî oturulup yazılmış bir eser değil; ilâhî bir varidatın örgüsü. Yâni Hazreti Mevlânâ’ya ilhâm gelmiş, kalkmış, başlamış konuşmaya, etrafındaki talebeler başlamışlar yazmaya.

Hazreti Mevlânâ rıza et dediği yok ki araştırmalarda. Bir tek on sekizlik ilk beyit — az önce kardeşimiz «Bişnev» diye okudu ya, «dinle» diye başlayan beyti — oturup Hazreti Mevlânâ’nın yazdığı söyleniyor. Hattâ onu yazmış bir gece sarığının içerisine koymuş. Hüsâmeddîn Çelebî Efendim «Bu bilgilerinizi, bu fikrinizi, bu düşüncenizi kaleme alsaydınız» deyince sarığında ilk on sekiz beyt’i ona vermiş. Başlangıç olarak böyle söylenir; böyle bir vâki ediliyor.


Sarık Ucundan Yazıyı Çıkarmak: Serahsî, Bediüzzaman ve İlhâmî Eserlerin Geleneği

Şimdi bu yazılmış bir eser değil. Bunu böyle ırkçılık olarak algılamayın, algılamayın. Bu Türk toplumunun kendi içerisindeki bir enginli, kendi içerisindeki meselelere bakışı, davranışı: o kimse yazılı bir eser olmaksızın bunu yazabilecek noktada. Meselâ meşhurdur, Serahsî’nin Mebsût’u vardır — ırkçılık yapıyormuşum gibi algılamayın, çok özür dilerim: insânların ırklarını sevmesi, kavimlerini sevmesi hırkıydır.

Serahsî Türktür. Serahsî’yi zamânın pâdişahları hapse atar. Kuyunun içerisine kuyu kazdırır; ona der ki «gel burada bir Diyanet İşleri Başkanı ol» — o da olmaz. Olmayacağı kuyuya hapsettirir. Kuyuya hapsettirince Serahsî kuyudan on altı ciltlik Mebsût’unu yazdırır — hıfzından. Bakın, bunlar böyle târîhî vakâlar. Siz ona aklı ciltlik hıkılık yazdıracaksınız?

Geçenlerde şimdi bir İlâhiyat Profesörü vardı; o çevirdi, Allâh râzı olsun. Bir kardeş aldı bana getirdi. Ben onu çok methederim, Mebsût’u. Anlamsana; onun Türkçe çevirmişi çok harika bir eser. Anlamsana. Muhakkak ki inşâallâh elinize geçer, sokmaya gayret edin. Biraz tabi azıcık tâbirde gitmiş hep; ama bu, bu gelenekten gelmiş süzülme şeydir.

Hazreti Mevlânâ’da Mesnevî de aynı geleneğin öğrencisi; aynı geleneğin insanı, hiçbir kitâba bakmadan başlıyor yazdırmaya. Risâlei Nûr aynı: Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinde Risâlei Nûr Külliyâtı’nda risâlelerini yazarken bir kitâba danışmıyor. Yâ filan yerde ka hadîs neydi, filan yerde ka âyet neydi, filan bu meseleyi nasıl bakmıştı? Böyle bir şey yok. Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinde aynı geleneğin görünü. O da gelfimi (ilhâmî) başlıyor yazdırmaya; veya kendisi yazmıyor ya, başlıyor.

Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin kendisinin yazdığı azdır. Hep etrafında yazanlar vardır onun. Hâ böyle yazıyorlar; o söylüyor, yazıyorlar; söylüyor, yazıyorlar. Sonradan tastîf ediliyor. Daha henüz daha buna da bir not düşeyim, bu mevzûyu kapatayım. Daha yayınlanmamış risâleler var. Bu işin bide bu tarafı var. Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin hâlâ da yayınlanmamış risâleleri var; ve o risâleleri ellerinde tutan insanlar var. Niye göre yayınlıyorlar? O da ayrı bir mesele.


Şems’in Mevlânâ’nın Kitaplarını Havuza Atması ve Kalbî İlhâm Üzerinden Yazma

İşte Hazreti Mevlânâ’nın da Mesnevî’si böyle bir kalbî yazılan bir eser. Kalbî kalbine gelen ilhâmla yazılmış; kalbe gelen ilhâm neyse öyle görmüş. Hiçbir âyet hadîs bakmamış. Bakacak kitâb yok çünkü; niçin? Bütün kütüpâniyi Şemseddîni Tebrîzî Hazretleri o uzattı çünkü.

Şemseddîni Tebrîzî Hazretleri, Hazreti Mevlânâ bir fıkıh âlimi — o bir medres âlemi, bugünkü mânâda rektör — onun kitaplar olan düşkününü görünce, terbiye, tasavvufî terbiye, bir gün kütüpâniyi alıp komple havuzun içine atıvermiş. Atınca Hazreti Mevlânâ Celâleddîni Rûmî Hazretleri üstâdı Şeyh’i Şems’ten terbiye edebilir mi? Mümkün değil. Boynunu bükmüş; üzülüyor tâbî içinden. Bana bakıyor, öyle bir bakış ediyor, konuş neyin derdin diye.

«Efendim» diyor; «Babamın bana hediye ettiği Avârifu’l-Maârif vardı; ona üzüldüm» diyor. «Babam hediye etmişti; ne olur kitapları üzülme, ona üzüldüm.» Havuzun içine elini uzatıyor; «Bismillâhirrahmânirrahîm» diyor; «Dört ciltlik Avârifu’l-Maârif elinde, bu mıydı?» diyor. Kanıyor — Hazreti Mevlânâ. Tabii bir kek (keramet) Ahmet (Ahmeden) velîlerden sudûr eder. Ve tabii onun hediye bir ötekiler Hazreti Mevlânâ’ya; ve Hazreti Mevlânâ’nın bu eserler yazılırken elinde bir Kur’ânı Kerîm tefsîri yok, bir hadîsi şerîf külliyâtı yok. Bu kalbe gelen ilhâmla.

Çünkü baktığınızda: meselâ bir kimse eğer ki kalbine gelen ilhâmla onu söylemiyorsa, onu bir hadîs olarak belirtir. Ama hadîsin cilt numarası, sayfa numarası, ne bileyim yaprak numarası, hadîs numarası yoktur ve herkes ona der ki: «Nerede geçiyor ki bu hadîs?» Ve şimdi meselâ bir âyeti kerîme dersin: «Hangi âyeti kerîme?» Konuşmacılar söyledi, söylüyor: «Kur’ânı Kerîm 19. sûresi 9. âyetinde der ki, 19.s 9. âyetinde. 19. sûresinin 9. âyeti. Vera 23’te 5.»

Böyle konuşulmuyor mu şimdi televizyon mâdadaki, taksit mâdadaki? O kimse bunu söyleyecek; bunu söylerken ilmini satacak. Bunu söylerken karşıdaki kimse de «Hâ evet, 19’un 9’unmuş bu» diyecek; bilmediği hâlde komedik. O da bilmiyor; ama o böyle büyük bir bilgiçlik. «E, o 19’un 9. âyeti» — öyle söyleyecek. Herkes birbirini bilgiçlikle şak şaklıyor. Bu âyeti kerîme dediğinde o kimseye inanmayacak hiç kimse; çünkü inanırlığını kaybetmiş bir ilim adamı.

İnanırlığını kaybetmiş bir dindâr; inanırlığını kaybetmiş bir sûfî; inanırlığını kaybetmiş bir tüccâr; inanırlığını kaybetmiş bir âile reîsi; inanırlığını kaybetmiş âilenin hanımı; inanırlığını kaybetmiş bir âile bilecek çocuk; inanırlığını kaybetmiş bir toplum, komple. Karşıdaki yavrumla alâkalı bir âyeti kerîme olması lâzım dedi. «Nereden biliyorsun?» Kal. «Yâ yanlış bilebiliyordum belki de» falan. Veya da «böyle bir hadîsi şerîf var». «Sahîh mi?» Allâh Allâh. Adam hadîs profesörü sanki. «Sahîh mi?» deyince duruyor mu yâ? «Kaç hadîs kitâbı okudun?» diyorum, kalıyor. «Evinde bir hadîs kitâbının söyle bana» — ses yok. «Evinde bir hadîs gibi bir hadîs söyleyen bir şey söyle bana» — ses yok. «Nereden sordun sahîh mi diye?»

Hangi bilgine dayanarak — da o da bilgisiz. Televizyonda duydu ya: «Sahîh mi?» diye sordu ya. Tamam, bitti. «Sahîh, âyeti kerîme oku hadi bakalım.» Okuyamadı ya; ve okuyamayacak ya. Bitti, sen bilgisizdir. Hazreti Mevlânâ ama böyle bir inançsız birbirine inanmayan toplumun içinde değil bu. Çünkü sûfî üstâda îmân etmiş, inanmış; üstâdın sözüne de inanmış. Ve Hazreti Mevlânâ Celâleddîni Rûmî Hazretleri herhangi bir âyeti kerîmenin iki kelimesinin ardında, onlar onun bir âyet olduğunu, bir meseleler dahi onun bir Kur’ân’dan bir mesaj olduğunu, Kur’ân’dan bir nefes olduğunu öğrenip öğrenmemesi önemli — hemen îmân ediyorum. Hazreti Mevlânâ ama Mesnevî’sine bakarken veya Mesnevî okurken siz altında âyet numaraları görmeyeceksiniz; altında hadîs numaraları görmeyeceksiniz.


«Allâh Dostlarının Sofrasında Bulun» Hadîsi ve İmâmı A’zam’ın Hadîsçiliği

Meselâ enteresan bir hadîsi şerîf var: «Siz Allâh’la oturmak istiyorsanız, Allâh’la sohbet etmek istiyorsanız, Allâh dostlarının sofrasında, sohbetinde bulunun». Şimdi bu hadîsi şerîfi birisi aramış, bulamamış; Mesnevî’de geçiyor, ben de sohbetlerimde bunu anlatıyorum. Neyi çekmiş bana? «Bu hadîsi şerîf yok», sâhihtir; «Hazreti Mevlânâ’nın Mesnevî’sinden de eksiklik buldum» dedi. Ben de neyi çektim ona: «Elinde kaç tâne hadîs ki getti bu hadîs?» Öyle, kaldı.

«Benim bildim» dedim, «33 adet, 33 ayda hadîsi külliyâtı var. Sen sâdece Buhârî’yi biliyorsun, Müslim’i biliyorsun, Tirmizî-Macuyi biliyorsun, İmâm Hanbel’i biliyorsun, Hâkim’i biliyorsun». Meselâ İmâmı Âzam’ın hadîsçi olduğunu kim biliyor? İmâm Şâfiî’nin hadîsçi olduğunu kim biliyor? İmâm Muhammed’in hadîsçi olduğunu kim biliyor? İmâm Muhammed’in aynı zamanda fıkıhçı olduğunu kim biliyor? İmâm Tirmizî’nin aynı zamanda fıkıhçı olduğunu kim biliyor? Serahsî’nin aynı zamanda hadîsçi olduğunu kim biliyor?

Şimdi insânlar böyle bir noktaya geldiler ki o inanışsızlıklarına inanılmazlarını her yere seviyorlar. Mesnevî böyle çok dolaşıyorum, hakkımızda da benim. Mesnevî bu mânâda her an bize hayâtın özünü aktaran bir kitâbı. Diyeceksiniz ki: «Sen bu noktada kendine yol seçmişin; onu anlatırsın evet.» Bunda her gibi şeyim yok. Benim yolum tasavvuf. Bu noktada herhangi bir yâ değilim, falan noktasında değilim; benim yolum tasavvuf. Tasavvufun içerisinde ben Mevlânâ ve İbn Arabî ekolünde duran bir kimseyim.

Ekolünün içerisinde büyüdüm. O ekol bana tatlı geldi ilk başlangıcında. Ben başka ekolları da okudum azıcık şey; içlerine girdim. Ama bu ekol bana tatlı geldi; bu ekol bana lezzet verdi. Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin sözü vardır: «Herkesin ‹benim yolum güzeldir› demesi hakkıdır; ama sâdece ‹benim yolum haktır› demesi hakkı değildir.» Benim yolum güzel; bu benim hakkım. Bir başkası bu yolu güzel görmebilir; o da onun hakkı. Ama reel olarak şunu söyleyeyim size: gençler muhakkak Mesnevî okusun. Bunu böyle Mesnevî bezirgânlığı yapmak için söylemiyorum, yanlış anlaşılmasın. Dîne sevgiyle bakmak, etrafınıza sevgiyle bakmak, ve etrafınızdaki olan olayların mânâsını görmek.

Bir kimsenin kaşının kaldırmasından ne anladığımızı; bir kimsenin el hareketlerinden ne çıkaracağımızı; bir kimse hangi sözü hangi tonla söylerken, o tonlamanın arkasındaki gerçeği; o kimsenin ağlamasının arkasındaki mânâyı, gülmesinin arkasındaki mânâyı, hüzünün arkasındaki mânâyı, kahranın arkasındaki mânâyı, rüzgârın arkasındaki mânâyı, denizin dalgasının arkasındaki mânâyı, dağların yerinden oynamasının ne olduğu mânâsını, güneşin dürgülüp katlanmasının mânâsını, kıyâmetin arkasındaki mânâyı algılamak ve anlamak istiyorsa muhakkak bir Mesnevî’ye ihtiyacımız var.

Mesnevî’yi anlamak istiyorsa Mesnevî’yle can olmuş bir cana ihtiyaç var. Çünkü o Mesnevî’nin bugünkü mesajını, o Mesnevî’nin bugünkü bize anlattığı şeyi muhakkak ki bugünkü bilgilerle, bugünkü mânâda, bugünkü anlamda anlacak bir cana ihtiyaç var. Yalnız bunları bakarken istirhamım şu: dîni, dindarlığı, sûfîliği, tasavvufu, İslâm’ı, kendine maddî menfaat, kendine siyasî menfaat, kendine ekonomik menfaat, kendine bir makâm, bir nâhide menfaat sağlayacak olan kimselerden dinlemek. Dîn öğretecekseniz, dîni anlamaya çalışıyorsanız, o kimsenin dîni anlatmasından ve dindarlığından bir fâidesinin olmaması gerekir. Eğer bir kimse dînden ve dindarlığından bir fâide sağlıyorsa o yalancıdır. O yüzden öyle bir yalancıdan da Allâh muhâfaza eylesin; yalancıdan da uzak durmak gerekir.


«Mesnevî Vahdet Dükkânıdır» — Yûnus’tan Hatırlatma ve An o An Sırrı

Mesnevî’yle alâkalı: «Oğul, her dükkânın ayrı bir sanatı, ayrı bir kârı vardır. Mesnevî de yokluk dükkânıdır, oğul. Yokluk dükkânı. Kundura dükkânda güzel deriler bulunur. Herhangi bir tahta parçası görürsen, bil ki kundura kalıbıdır. Kumaş satanlarda kumaşlar, ipekiler bulunur. Demir olsa arşın olarak vardır. Mesnevî’miz Vahdet Dükkânıdır. Orası birden başka — ne görürsen put’tur. Halkı tuzağa düşürmek için putı övmeyin. Onlar ahmak ve yüce kuştardır.»

Yûnus gibi söyledi. Şimdi Hazreti Mevlânâ Mesnevî’sini Vahdet Dükkânı olarak nitelendirmiş. Vahdet Dükkânı birlik demek. Bunu komple birlik âlem olarak algılamış; ve birlik âlem olarak anlatmış. Bu birliğin içerisinde «kün» emrinden oğul, emrinde şu âna kadar ve şu Ondan sonra tekrar ona dönüşe kadar niye yaşanacaksa, o Mesnevî’nin içerisinde var. Ne yaşanacaksa. Şimdi öyle olacaksa, o zaman biz Mesnevî’ye sâdece bugünlük bakarız; yağılık bakamayız. Veya Mesnevî’ye biz dünden bakarsak yine sınıfta kalırız.

O zaman biz Mesnevî’ye şu andan bakacağız. Ve biz bugün bu beyti üç saat sonra tekrar okuduğumuzda bu gazelin anlayışı bizde tekrar değişmesi lâzım. Eğer bu gazelin anlayışı bizde tekrar değişmezse biz körlerden olduk, biz sağırlardan olduk, biz onu algılayamadık, biz onu anlayamadık; Mesnevî vahdetin bir yamacında; biz vahdetin bir yamacında kaldık.

Biz Kur’ân’ı dünkü gibi anladıysak, Kur’ân bir amaçta kaldı, biz bir amaçta kaldık. Eğer biz hıkıdı, hukûkî kurallarını dünkü gibi algıladıysak, fıkıh bir amaçta kaldı, biz bir amaçta kaldık. Eğer biz hadîsi şerîfleri mânâsına bakmadan dünkü gibi algıladıysak, hadîsi şerîfler bir yerde kaldı, biz bir yerde kaldık. Dînimizi dünkü gibi baktıysak, dîn bir yerde kaldı, biz bir yerde kaldık.

Bu size uçuk bir sohbetmiş gibi gelebilir. Ama Kur’ân’ın, İslâm’ın özü bu. Kur’ân, İslâm kendisini her dâim yenileyen bir Müceddidler — az önce sohbetin başlarında bir arkadaş sormuştu — Müceddidler dînin algılanmasını yenileyen kimseler. Namaz aynı namaz, olur mu? Aynı olur; bunda değişiklik olmayacak. Bin dört yüz yıldan böyle aynı. Bin dört yüz yıldan gelse yine aynı olacak. Namaz yine vakitler aynı olacak. Namazın rekâtları aynı olacak yine. Namazın rükûsu, secdesi aynı olacak. Namazın kıyâmı aynı olacak. Namazın yönelişi Kâbe’ye doğru aynı olacak. Ama namazın mânâsı değişik. Namazın mânâsı biz ne anlayacağız?

Ve oruç aynı oruç olur; yine insanlar ağızlarına hiçbir şey yiyip içmeyecekler, yine vücutlarına hiçbir şey girmeyecek; ama oruçtan algıladığımız mânâda değişecek. O mânânın anlanması lâzım. Yoksa orucu sâdece yememek, içmemek olarak mı algılayacağız? O zaman oruçtaki mânâda değişecek. Veya da «Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn» dediğimizde, dünkü Rabbi’l-âlemîn ile, bugünkü Rabbi’l-âlemîn arasında fark olması lâzım. Dünkü Rabbi’l-âlemîn ile, bugünkü Rabbi’l-âlemîn arasında bir fark oluşmuyorsa biz de biz geride kaldık; biz kendimizi yenileyemedik; biz kendimizi tâzeleyemedik.

O «Ey îmân edenler, siz îmân edin» zaten kendisi bizim üzerimizde tecellî etmedik. Bizim yeniden îmâna ihtiyacımız var; yeniden imânın yenilenmesi ihtiyacı var. Mesnevî’nin buradaki durduğu nokta îmânın her ân yeniden yenilenmesi noktası. Yoksa Kur’ân’ın üstünde değil; yoksa Hazreti Mevlânâ Hazretlerinin gösterdiği gibi Hazreti Peygamber’den üstün bir kimse değildir. Veya Mevlevî kültürü, bâzılarının göstermek istediği gibi, ne bileyim peygamber ve sahâbenin kültüründen üstün bir kültür değil. Veya Hazreti Mevlânâ’ya duyulan muhabbet, sevgi, Hazreti Resûlullâh, sallâllâhu aleyhi ve sellem Hazretlerine duyulan sevgi muhabbetten üstün değil. Böyle algılanmasın.

Veya da Hazreti Mevlânâ’nın insan sevgisi, Allâh sevgisinden üstün değil. Hazreti Mevlânâ’nın insana bakışı Allâh’a eşdeğer değil. Biz Hazreti Mevlânâ’ya bakarken bâzıları gibi yarı insantanrı noktasında görme noktası değil bu nokta. Veya bâzılarının göstermek istediği gibi, işine gelmeyenler bütün dînlerin üzerinde yeni bir oluşum değil. Veya da Yukarı Mezhep adamı ya da İsmâilîye’nin içerisinden Vahfinli, Vahfinirliğin içerisinden çıkma, deistlerin inancı gibi bir — Hazreti Mevlânâ deist bir kimse değil.

O zaman ne? Hazreti Mevlânâ kendisinin kim olduğunu kendisi ibâret etmiş: «Ben Muhammed Muhtâr’ın yolundayım» diyor; «Ey oğlum, Allâh’a gazemedik, Allâh’a Mustafa’ya, onun peşinden git». O zaman bize yol çiziyor: bizim içe bulduğumuz yol Kur’ân ve Sünnet. Hazreti Mevlânâ’nın yolu Kur’ân ve Sünnet. Bu nasıl algı çizilecek bir şey? Kur’ân ve Sünnet, başka bir şey yok.

Dikkat edin. Ve hadîslerinde Peygamber, sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz bize diyor ki: «Size iki şey bıraktım; kim onlara sımsıkı sarılırsa o sapıtmaz: Kur’ân ve benim Sünnetim.» Hazreti Mevlânâ diyor ki: «Ben Kur’ân’ın kuluyum, Muhammed Mustafa’nın yolunun tozuyum.» Bunun dışında bir söz söyleyenden de o sözleri reddediyor. O zaman Hazreti Mevlânâ dediğimizde: Kur’ân’a tâbî olan, Allâh’a îmân etmiş, Kur’ân’a tâbî olmuş ve Hazreti Muhammed Mustafa’yı Peygamber olarak görmüş ve geçmiş peygamberleri de görmüş, îmân etmiş ve o Peygamberin yolundan giden bir velî. Başka bir şey değil. Bunun üzerine başka bir şey konuşurursa Hazreti Mevlânâ bunun dışında. O zaman Hazreti Mevlânâ gibi ahlarken birinci derecede bunun başımıza koyacağız. Allâh bizi onlardan eylesin inşâallâh.


Aşk Gölgesinden Allâh Güneşine, İbrahim-Ateş Metaforu ve Aklın Sınırı

Küçük küçük böyle sözleri var, hakkınızı helâl edin. Onlardan biri ki şey söylerken sizin sorularınız varsa onları da alalım. «Allâh’a âile yücelik güneş — hattâ gördüğü gibi onun nûrunun emrindedir.» Bakın, Hazreti Mevlânâ aşkı bize anlatır halkı olan âşıklığı anlatmıyor. Diyor ki: «Aşk; ama şunu unutmayın: gölgeyi takîb ederseniz güneşi bulursunuz. Gölge varsa güneşin var olana işâretler. Gölge yoksa bir yerde, orada güneşin eseri yoktur.»

O zaman gölge güneşin varlığına işâretler. O zaman insan sevgisi Allâh sevgisinin varlığına işâretler. Eğer bir kimse bir insana değer veriyorsa, o zaman o kimsede Allâh sevgisi vardır. Eğer insana değer vermiyorsa, o kimsede Allâh sevgisi yoktur. O zaman gölgeye olan muhabbet olacak ki güneşe olan muhabbetin tecellîyatı olsun. Eğer güneşe muhabbet varsa gölgeye olan muhabbet olacak.

Ama Hazreti Mevlânâ’nın buradaki aşk bakışı şehvet değil. Şehvet aşk olsaydı, eşek aşkın pâdişâhı olurdu da. O zaman bugünkü maddeci dünyânın içerisindeki insanları şehvetlerini aşk zannetmesinden. O zaman şehvet belirlidir, nefisten gölge âleme âittir; helâl dâirede olduğu müddetçe ibâdet hükmündedir. Ama helâl dâirede olmazsa o harâmdır. O zaman bizim aşk, Hazreti Mevlânâ’nın aşk dediğimizde, Hazreti Mevlânâ’nın aşkından algılayacağımız şey Allâh aşkı; başka bir şey değil.

Akıl ümitsizlik yoluna gider mi hiç? Aşk lâzım ki o tarafa koşsun. Akıl ümitsiz bir vakaya gitmez. Akıl menfaate bakar; akıl ondan alacağına bakar, anlayacağına bakar; onların eliyle ne toplayacak, ona bakar. Burada menfaatı varsa gürültü; burada menfaatı yoksa yürüme. Buradaki: «İbrâhîm ateşteyken sen kendini ateşe atma — yanarsın». Ama âşık olan sarı ateşi görmez; İbrâhîm’i durur. Atar kendini ateşin içerisine.

O zaman akıl gözlüğü bizde ateşi gösterir, İbrâhîm’i göstermez. Âşık aşk gözlüyse bize ateşi göstermez, bize İbrâhîm’i gösterir. O zaman biz İbrâhîm’e mi âşık olacağız? Yoksa İbrâhîm’in etrafında dolaşan ateşi görür, ateşten de korkacağız. İbrâhîm’e âşıksan, o zaman sâdece âşık olduğunu görürsün. Seven sevdiğini görür; seven sevdiğinden başka bir şey görüyorsa o kimse yavaş yavaş sevinir. O zaman seviyorsan sâdece sevdiğini görürsün, başka bir şey görmezsin.

Seven varlığında — hadîsi şerîf mucibince «kör oldu». Kör. O zaman sarı ateşe gördü; sarı ateşe kör olduğu için İbrâhîm’e koştu. Eğer sen İbrâhîm’e körsen, ateşten geri duracaksın. Diyeceksin ki: «Ateş var, cız yanar». O zaman âşık İbrâhîm’i görmekte; o zaman âşık Muhammed Mustafa’yı görmekte; o zaman âşık Allâh’a âşık; o zaman âşık o aşka doğru yürüyen âşıkları görmekte.

Hazreti Mevlânâ da diyor ki: «Akıl bir menfaatı arar senden. Menfaatsiz olan bir şeye ancak âşıklık gider. Hiçbir şeye aldırmayan âşıkdır, akıl değil.» Aşk hiçbir şeye aldırmıyorsa, âşıklar aşkın sıfatıyla sıfatlananlardır; onlar da hiçbir şeye aldırmazlar. Eğer bir şeyi seviyorsa o kimse, onun için sevdiği şey vardır, başka hiçbir şey yoktur. Seviyorsa, sevmiyorsa onun gözünde çok şey vardır. Eğer çok şey varsa hiçbir şeyi sevmiyorsunuz. Ama bir şey varsa o bir şeyi seviyordur. Sevmek biri sevmektir; ikiyi, üçü değil; görmü değil, beşi değil. Ya bir kimse biri seviyordur, ya da o kimse sevmiyordur.

Hadîsi şerîfte Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz dedi ya: «Allâh diyor bir kimsede bir gönül yarattı; iki o». «Sende bir gönül var.» O zaman sende bir gönül var ise sen bir şeyi seversin. O zaman diyorken o: «Sen mâdem ki sende bir gönül var, sen o zaman O Sultanı, ne Sultanı sev — o Hazreti Mevlânâ mı? Aşktan anladı o». Aşk yılmaz, devâm ediyor: cânını sakınmaz. Aşk yılmaz; âşık yılmaz, âşık cânını da sakınmaz. Utanma nedir bilmez.


Aşıkın Utanmaması, İlk Lise Yıllarındaki Ülkücülük ve Yola Verdiği Bağlanma

Burada bu «utanma nedir bilmez»den kasıt: şimdi kendi kendisine bir kimse diyor ki, «birisi dışarıda çok affedersiniz kadınerkek utanmadılar, öpüştüler, aşklarını ısrar ettiler». Burası utanmadan kasıt âyeti kerîmede mi vuruyor? «Onlar îmânlarından dolayı kınanmaktan korkmazlar.» İmânlarını sergilemekten utanmazlar. O kimse namâzından utanmaz; o kimse orucundan utanmaz; o kimse zikrinden utanmaz; o kimse Allâh dostunu sevdiyse sevgisinden utanmaz; o kimse doğru yolda ister, doğru yolda gitmesinde utanmaz. O yolunun sâhibidir; yolundan dolayı kınanmaktan çekinmez.

On iki Eylülden önce biz, benim okulumda — benim okuduğum lisede «ülkücüyüm» demek zordu. Doğulmak vardı; okuldan sürülmek vardı. İlk toplantıda ben liseyki deyken başkân seçti der beni. Ben birbirine de bir arkadaşımıza dedim: «Sen başkân ol.» Bildi okul benim öyle olduğumu. İki sırâ mı başkan geç idim. Geldi birisi bir omuz oldu bana ilk önce. Ben İzmir-Bayındırlıyımcısı da biraz böyle kanımız kaynıyor. Onun omuz vuruşunun sebebini biliyorum ben. Bama gibi, bama gibi indirdim ben onu aşağı.

Bir duygu okulda: «Bayındırlıymış da dövmüş» diye bir hafta sonu okulun önünde beni bir dövdüler, koptu. İki yol var: ya susacaksın — daha önceleri susmuşlar böyle, gizlemişler kendilerini. Dernekte toplantı yapıyoruz; otuz beşkırk kişi var, okulda kimse yok. Yok. «Bu benim harcım değil»; Mustafa Özbağ, bu benim, senin harcın değilse, ben önüme gönlüm dövmeye başladım. Bütün herkesi öğrenmek üzüldüm — Tire’de duydum. Neseki sesim yok korku.

İçinde bulunduğun yolun kınanmaklığından korkmamak. Ben dermiş oldum sonra. Neymiş evine? Akıllı Efendi Hazretlerine bağlandım. Aynı şey orada da var: Şeyh Efendi yolda giderken yanında hiç kimse yürümüyor; onunla berâber bulunmaktan utanıyorlar, kınanmaktan korkuyorlar. Ben tek başıma onun yanında. Bir gün bana dedi: «Mustafa Efendi, oğul, dedi senin hakkında lâf yaparlar» dedi. «Yapılmamış lâf kalmadı ki bana» dedim. «Bir tâne daha eklenecek başka bir şey olmayacak.»

İnandığımdan dolayı kınanmaktan korkmamak. Buradaki normalde «utanma nedir bilmez» dedi o: bir kimse inandığı, inandığının, inandığı doğruysa, yüzünde, gözünde, kulağında, dudağında, elinde, ayağında, vücudunda, kalbinde, saçında, sakalında onu sergileyebilmeli. Âşıksa dilinde aşkın vardır; ve onu anlatmakta utanmazsın. Seviyorsan gözünde sevgili vardır; ve gözündeki sevgiliyi târîf etmekten utanmazsın. Kalbinde bir sevgili vardır; kalbindeki sevgili anlatmakta ve kalbindeki sevgiliyi haykırmaktan utanmazsın.

Ben bir şey gizli, keşfede kenarda yaşayamadım hiç. Böyle bir şey benim harfim değil. Ben seviyorsam «seviyorum» ulan değil vallâhi. Seviyorsam ağlamalıyım. Gözlerimi saklamaktan, gözlerimi saklayacağım ne? Bir derdim yok. Derdim varsa sevdâdan yana saklayacak bir hâlim yok. O zaman Hazreti Mevlânâ’nın buradaki aşırı utanmaz, utanmamazlığı çok affedersiniz arsızlık değil. Burada utanmamazlığı edebsizlik değil; burada utanmamazlığı bize batıdan gelmiş bir kültür olan, yanlış olan sokaklarda öpüşüp sevişmek değil. Hayır, bu değil. Buradaki utanmamazlık âşığı ilâhî aşka olan muhabbetini ve sevdâsını sergilemesi.


Bayındır Orman Bölge Müdürlüğünde Namâzla Tahta Mescidin Kurulması

O kimse namâz kılıyor — gider namâzını. Yıkılsın ortalık yıkılsın. Bayındır Orman Orman Bölge Müdürlüğünde, Bayındır Orman İşletme Müdürlüğünde namâz kılıyor. Namâz kılacak yer yok; o da dağıtıyor. Sevdâdan namâz kılıyor. Tâk müdür açmış: «Bak müşbet namâz kılıyor.» Birisi bekliyor orada. «Namâz değil mi abi? Ben namâzı bitirdim.» «Esselâmü aleyküm ve rahmetullâh, esselâmü aleyküm ve rahmetullâh». «Biz de dedi: Ne yapıyorsun sen burada dedi? Ne gördün dedi?» «Namâz kılıyor.» «Ne sordun o zaman müdür beydir? Burada namâz kılın dedi.» «Nerede istiyorsanız orada kılayım dedi. Burada namâz kılın dedi.» «Nerede istiyorsanız orada kılayım dedi.»

«Git câmide kılın.» «Peki müdür beydir, Ertuğrul.» Sügün ikinci namâzı tırtırtırtır gidiyor. Dairem önünden, parkın içinden karşıya câmiye gidiyor. Câmide git kıl dedi. O da ciye çağırmış: «Gel buraya. Nereye gidiyor?» «Namâza gidiyor» demiş. Demişler ne anasıyar demiş. Bana dedi ki demiş: «Müdür beydir, beni görecek şimdi dışarı çıktığımda; soracaksın ‹Nereye gidiyorsun?› diye. De ki ben adamı dedim ki, de ki dün odada namâz kılarken siz onu görmüşsünüz. Git câmide kıl, demiş dedin. Câmide gidiyor, demiş. Bana böyle öyle dedimiş.»

Müdür demiş ki: «Yâ bundan bir de aldınız yolunmasın, dedim. Ben namâzı kıldım geldim. Beni çağırttı şimdi.» «Nereye gittin dedi? Namâza dedim. Nasıl yâni? Dün ödemek yüzünden, sen bu namâzı kılacaksın öyle bir dedi.» «Öyle dedim müdür beydir. Ben bu namâzı kılacağım.» Pastız ile karşımdan bir orman bölge işletme şefini çağırdı. Dedi: «Keresde bulun, alt tarafı gibi mescid yapın». «Bana namâzın alt tarafı mescid pek ısındır.» Tahtadan bir mescid çevirdiler. Önce bir kişilik, iki kişilik kadar başladı.

Şimdi dâir eden bir tâne kâtil vardı; onun annesi annemle arkadaş; babası dövdü. «Kadir abi sen de öleceksin» dedi. «Öleceksin ne yapacaksın? — Namâz dedim, namâz. Tamam, efe başlayayım yâ» dedi. Bu da başladı. Arnavutdağı ağır bu vardı, Bilâl uzun boylu, babayı birisi. «Bilâl abi, İsmiyle müsemmâ ol; isminle tecih eylesin. Ya namâz sanatör. Sen dedim nasıl Türk melsin yâ?» Dâir şimdi var, kaldır var: olduk üç kişi. Ardından bir kişi daha oldu: dört kişi. Yetmiyor ya. Şimdi bu sefer o tahtitler var, bunlar da keresde var; bizim mescid büyüdü aşağıda.

«Utanma! İnancını yaşamaktan.» Bu da utanmamak’tan arkası bu. Değirmen taşının altına gitmiş gibi belâlara uğrasa sabreder. Âşık aşkından dolayı değirmen taşının altına girmiş gibi belâlara düşer; sabreder. Öyle pek yüzlüdür ki hiç arkasını dönmez. Bir fayda elde etmek ümidini öldürmüştür içinde. Âşık artık geri dönmez. Bir fayda bir menfaat ümit etmeyi de içinde öldürmüştür.

Şimdi sorularınızı alabiliriz. «Burcu utanmak diyorsun. Ne diyor? Orada o kâset oldu. Ama meselâ bu seferin ben şu şeyi çağırdım, taşıdaki inancı, inancından getirdik taşkınlıktan. Aslında bir anlarımda falan havaya kal. Onun taşkınlığa dönmesinden utanmamak hızı yok havadaki. Ona var. Evet.» Normalde o aşkın insanda getirdiği bir coşkunduk vardı, aşkın insana getirdiği bir heyecan vardı; onu da, onu sevgiler ağaç. Çünkü bu sözlerine söylendiği zaman deyince yaşayarak uygulanan bir dönem. Evet. Oradaki utanma aslında hepsinin üstündeki — evet diğer insanlardan da fazladan olan bir şey değil. Âşıklığını bile getirmen — evet, âşıklığını bile getirmen. Âşıklığını yaşamak.

Herkes o zaman beş vakit namâz kılıyor. Beyâzîdi Bistâmî Hazretleri haç yolculuğuna çıktığında her adımda iki rekât namâz kılıyor. Âşıklar âşklıklarını sergilemekten utanmaması — bu utanmaktan kasıt. Teşekkürler.


Yenilenme ile Özün Korunması: Tesettürün Üç Şartı ve Karadeniz Peştamalı

«Ne olmak istiyorum: eğer dînin yenilemezsek, yeni yolu var getirmezsek, geri kalabiliriz. Doktasında durdum. Ee benim şimdi önceden de düşündüğüm bir fikrim var; buluşlu olmak istiyorum. Eğer gerçekten İslâm dînini yenileyek yerini gerçekten o noktada getirseydik, dâvâda olarak olmaz mıydı? Çünkü şöyle buna kasıt şöyle bir iddiâ var: ben kendim içinde bunu çözenedim ama kıyâmeteki de örnek vermek istiyorum. Yâni İslâm’ın verdiği ölçüler de devâm etseydik, şimdiki gibi ama o ölçülere aşmış olmayacaktı. Gerçekten dünyâda İslâm’ı doğru bir şekilde anlatmış olacaktı. Şimdi ama yenilik diyerek evet pantolon giyilir, üstüne tunik giyilir; evet sadece başını kapatıram, modern bir kapalı olur diye diyoruz. Ama gerçekten bozulmadan gelseydi daha doğru bir tanım olmayacak mıydı? Daha gerçekten bizde müslümanız dilimizde değil de gerçekten uymayacak mıydık şartlara?»

Burada yenilemeye baktığımız açıyla alâkalı. Meselâ biz eğer yenilemeyi şekilsel olarak bakacak olursak, o zaman sizin dediğinize belki de katılabiliriz. Ama meselâ tesettüre afa çıktı ya; tesettürün İslâm’daki ölçüsü şudur: bir kadının tesettürü — Hanefî’ye göre söylüyorum — yüzü, ellerini bileklerinden aşağı, ayak bileklerinden aşağı; yine kalanı, neyi nasıl örtmesi önemli değil.

Buradaki bizde var olan şey dîne bölgesel bakmaktan kaynaklanıyor; veya dîne bakarken örfe göre bakmaktan kaynaklanıyor. Eğer Kur’ân ve Sünnete göre bakarsak, o zaman tesettürle alâkalı meseleyi bir çırpıda bitirmiş olacağız. Bu ne? Bir kadının tesettürü, yüzü, elleri ve ayaklarının haricinde neyle örtesi olsun. Devâm ediyorum. İkinci şart ne? İçin görülmeyecek. Üçüncü şart ne? Vücut hatlarının belli olmayacak. Bunu bakın üç tâne şartı var. Bunu yerine getirdi, kim ne giyerse giyrsin. Bitti.

Bak, kim ne giyirse giysin. Karadenizli olanız var mı içinizde? Evet. Karadeniz’e gittiniz de, siz Karadenizli bir kadının peştamalını çıkartamazsınız. Biz şimdi Karadeniz’e peştamalın altına büyük şarvarlar gibi doğumluyum bizim oranın tâbîriyle. Giymiş bir kadının — siz biz şimdi «serkesetürsünüz» diyebilir miyiz? Hâlbuki bakın burada: İslâm’ın eğer ki biz Kur’ân ve Sünnet noktasından bakarsak ve bunun eğer ki yöresel bir gözükle değil veya da ne bileyim örfî bir gözükle bakmazsa, sıkıntı alıyor.

Benim İslâm’ın her ân yenilemekten yenilemek adına durduğum nokta bu. Kâideleri bozmak değil; veya da İslâm’ın özünü bozmak değil. Buradaki anlayışı ortaya bırakıyorlar — bu anlayış ne? İşte birilerinin bir örfü var: «Benim annemi beş peştaman» dedikleri bak. Beş peştaman olmuş beş peştaman. Yan da, unbildiğiniz, karadenizlerinin daha farklı bir Ege’de yiyemem hâlâ da. Eski bir peştamanları var; üzerlerinde bir karar ortada vardı. Âdı’n emredesinde okumaya başlayınca kız istemeye gideceğimiz zaman alınır — annemi al, kaldı; zorla kadıncağız onu giydikten utanır. «Kız aldı, bozulu» dedim. «Yâ anne, normal, bu tesettüre aykırı bir şey değil.» Şimdi o kadının kültürü o.

Ama biz o meseleye bakarken eğer ki biz kadının tesettürünü çok tartışma konuşuyor şimdi. Yüzü, elleri, ayakları, meydandan tamam. «Hâ, birisi öpüyormuş, öpsün, beni ilgilendirmez.» De dînin hukuk açısından söylüyorum. İçim benimle gücün tatlı benimle ilgilendirmiyor. Ne giydiğim, neyle öpündüğü beni ilgilendirmiyor. Tutturdular şimdi bu «pantolon tartışması»: pantolon giyerler, Allâh’ın lânetini olacak; yok meleklerin lânetini olacak. «Yâ, kim kime lânet ediyor yâ? Yâ yapmayalım. Bir kimse normalde maltosunun altına pantolon yemiş tesettüre daha uygun, bence.»

Neden? Hasta oldu, trafik kazâsı geçirdi, araba devrildi, bayıldı, buz da düştü, yağmur da düştü kadın. Seyâhata çıktı, otobüsle gidiyor kadın. Bizim seyâhatlarımız katliam gibi; otuz önü veriyoruz. Buradan burada ikinci kadının kazından ikiye ben sana durum yok mu? Bu insanın hiç niyetiyle alâkalıdır. Ya bir kimse saçlarını tarak et bir erkek; moğol ben kadınlar gibi taradın dedin de bence de. Niye daha alâkalı? Toplumun oluşmuş bir öfke âleti yok.

Meselâ erkekler pantolon, yem mâyânlar yediği giyerdi. O böyle. Bizim yaşadığımız toplumda böyle bir gelenek yok. Asım yaşadığımız toplumda var. İçinin yaşadığı yerde vardır; benim yaşadığım yerde yok. Bakın burada gelenek ve örf giriyor. Biz gelenek ve örf açısından bakarsak gelenek ve örf açısından, dîne baktığımız da, o zaman duruyor. Biz burada o da bakacağımıza biz gelen kaydediler üzerine bakalım. O işin mânâsına bakalım.

Yâ şimdi burada kardeş kendisini küpeli vermiş olarak nitelendiriyor. Ben açık onu utandırmak için söylemiyorum. Şimdi onun küpe takmaktaki niyetine — biz onun niyetine kadar ona hükmetlendi mi? Hükmetlendi. Zazâ. Biz onun, ben onun niyetini bilmiyor muyum ki? Bir iki, bir erkeğin saçlarını tarayişin niyetini bilmiyor muyum ki ben? Niyetini bilmedin bir şey üzerine hükmetmeyeceğim. Veya bir bayan pantolon giyebir, niyetini bilmiyor muyum ki ben? Onun niyeti tesettürse, nasıl dâvet edeceğim? Niyeti ama bir kadın normal bir ayakkabı giyer, bayan ayakkabısı yürüyordur. Küğüt diye içinden der ki: «Erkekler gibi yürüyorum.» Damete uğradı mı? Uğradı.

Bir erkek düşük; içine şimdi işçamaşırı fani olarak yiyor. Ben resimde fani; şimdi likralı fani olarak yiyorlar erkekler — bedelini sıkıyor. Desek ki kadınlar gibi giydir; içinden dışarı adam. Buradaki niyet önemli. O zaman işin mânâsı önemli. Bursa’da gidiyor. Çocuğun ayakkabıları hep anlatıyorum onu; belki de benim gibi kırkkırk bir giyiyor. Ayakkabı böyle Vikinglerin gerisi gibi; arkadan böyle arkadan baktığında Tarkan zanneder. Önden bak. Hızlı yürüdüm, önüne geçtim baktım: çocuk normal bir erkek. Çektim. «E dedim — kardeşi geldi — bir dakîka sana bir şey söyleyeyim.» Bikramlarım doluyum. Arabiyat. Hanım Sızları. Bikramlarım geldi bu şimdi. «Dedim bir hâfizim yok. Neden böyle giyindi? Böyle bâdiyebi’yi çekken yük üzerinde sıkıyor; pantolon böyle düşüyor. Onun hangi Tarkan gibi yâ? Dedim, bir de babanın müzik kurban kesti senin için oğlum oğlum diye.» Yâ hu şimdi bu insânın kendi içmeye değil artık.

Biz o hadîsi şerîfimiz zâhirine göre bakarsak bâzıların dediği gibi bütün pantolon giyen kadınları Allâh’ın lânetine post alacağız. Yapma yâni. Bâzı çevrelerde de ama bunlar yükseğimle oruçluyorlar. Kadınların dînet yerlerini kapatması gerekiyor; dînet rengi göstermesin, dînet yerleri kapatması gerekiyor. Zimâram sayıyor; yüzde gerçek târîflerimiz, güvenip kapatmak gerek yok. Yüz, bütün İstanbul kırkçıların toplamda bir nokta var tâbî, yüz bu noktada bundan müstesnâdır. Ama bir erkek eşine bunu ricâ edemiyordur. Rica edemiyordur. Elbette mi? Rica edemiyordur.


Müzik-İslâm Tartışması: Hz. Âişe’nin Nikâh Hadîsi ve Bedir Sahâbenin Câriye Şarkısı

Buyurun. Buradan bir yer gelmesini — zâten ben bir yer gelmesini muhattis (mahsûs) etmek göstereyim. Neyin ve semâzenleri daha sonra Mevliye eklediğini ben bunun İstanbul ölçüsünde olmadığını söylüyorlar. Bu konuda bir açıklama güzel oluyor. Hazreti Resûlullâh, sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz Hz. Âişe Vâlidemizi bir insânın nikâhından dönerken der ki: «Yâ Âişe, orada def vurduğunuz mu?» «Hayır, yâ Resûlullâh.» «Nikâh olmadığı, nikâhınız def vururlarla ilan ederlerdi.»

Şimdi başka bir hadîslerde de derler ki: «Defi nikâh olmaz» der. Başka bir hadîslerde de Bedir sahâbesinden iki kişi bir câriyeye şarkı söyletecekler, def vururlar. Başka bir sahâbe gelir, «Siz ne yapıyorsunuz?» der; onlar da derler ki: «Biz Resûlullâh, sallâllâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinden bunun iznini aldık; ister bizimle otur dinle, ister gider.»

Şimdi bunu biraz böyle bir parantezatçı, kusura bakmayın: bu böyle musîkîye karşı İslâm’ı çatıştırmaktır; bu yanlış bir şey. Şuradan o zaman rüzgârın sesini dinlemeyeceğiz, o zaman uşakların cıvıltısını dinlemeyeceğiz, o zaman hayâtın sesini dinlemeyeceğiz. Yok, hayır bu değil. Ama şunu inanıyorum: insânların hevâ ve hevesini ayağa kaldıran, şeytânî ve nefsanî duygularını yükselten musîkîye veya sözlere seninle fikir, hayır dedi.

Normalde bunu böyle bu noktadan bakarsak çok yanlışa düşeriz. O zaman bir de bu yanlışlığımıza Hazreti Resûlullâh, sallâllâhu aleyhi ve sellem Hazretlerini ortak ederiz ki küfürle düşeriz. Buradan birisinin sorusu vardı, benim kim dediydi hocam diye: «Hocam bu tesiz (def’siz) nikâh olmaz, ne dedi yâ?» «Ne yapacağım acabâ daha duyulmak için mi?» Nikâhı duyulmak için, evet. Yoksa eğlence? Eğlence de, bak, evet. Evet evet, eğlence var, İslâm’da eğlence yok diye bir kâide yok.

İslâm’da eğlenilecek yerler var: bir Ramazan var ya; iki Kurbân var ya; üç nikâh. Dîni böyle belki de hiç algılamadınız, böyle bakmadınız hiç: müslüman eğlenmez diye bir kâide yok. Müslüman coşkulu insânlar; mü’min coşkulu insânlar. O yüzden bu noktada eğlenmeyle alâkalı bir program yok.


Mesnevî Tercümeleri ve Şebi Arûs Programları (Bursa, İzmit, Gelibolu, Kosova)

Hocam şimdi Mesnevî’ye giriyor olarak müsâade edelim hâ. Bir de İslâm’a yiyelim yazısı var; o aslı ticareti. Bu müzolar işin her zaman. Şimdi bu dönem hangi kitapçının önünden geçtiniz, Mesnevî kitâbına çarpıyoruz. Târîhi her yayın evinin, her şey firmanın kendi kaynakları var. Kapâsına göre bulmuş olabilir, çalmış olabilir, çalma çok fazla. Her ne kadar teliften bahsedilse de böyle bir şey yok.

Geri pesminin gerçeğini. Çatalar çok, azını vermeyeceğim, özellikle şu sonlarından da çok fazla öpülene çıkmış. Birçok yayın evi — ben yaklaşık 10 yıl önce yayın piyasasındayken, Cahil Oğuz’da, daha varken Cahil Oğuz’daydı. Bildiğimiz ağır orsancılar geliyor, dediğimiz adamlar. Şimdi çok ona saygın yayın yeri sayıkları. Şimdi sizin önüne gideceğiniz, ben tam olarak da bütün Mesnevî’leri, yayın evleriyle de bağım koptu; hangisi daha iyidir, bir araştırma şansım yok. Şu çevir iyidir, şu yayın evi iyidir diye öneniz var mı? Onu öğrenmek istiyor.

Hattâ bu arada sizin haplıda, ilk yapılı bir görüştüğünüz bir abenim var benim. Fîhi Mâ Fîh mi getirmiyor? Görürseniz söyleyeyim, ben önce görüşeceğim; getirsin kitâbımı. Kim? Mehmet, Sakarya’da, karayollarından. Birkaç defa cumartesi görüşmüşsünüz. Ben önce görürsünüz muhtemelen, getirsin kitâbımı. Tamam.

Mesnevî mi önerirseniz yazarlar mı? Şimdi mi? Gerçi çevirmen. Şimdi Mesnevî mi ile alâkalı: «Sizin dediniz misiniz ki? O kadar çok çeviri var ki.» Benim şimdi ilk okuduğum Tâhir Parkı Gökdünal’ın (Gölpınarlı) hem şerhi vardı; ben onu okumuştum. Ben hâlâ da ona arışın alın olduğu için bir şeylere bakacaksam oradan bakıyorum. Ben de Tâhir Mehmet’in şerhi de var.

Ama Mesnevî böyle meselâ hiç okumayanlar için direkt böyle Mesnevî okumalarına tavsîye etmem. O yüzden Mesnevî okumaktansa meselâ işte Şefik Can’ın şerhi, üç ciltlik şimdi o. O aslında öyle değil ama üç kocamanın içindeydi, onu adapte etmişti. Kısa atmadan onu alıp okuyabilirsiniz örnek; o belki de şimdi Cumhuriyetin ilk dönemlerinde yazılmış bir şerh o. Ama Şefik Can böyle Mesnevî tedesi kadar bu noktada iyi bir kimse. O yüzden o okunabilir şerh masıydı. Aslında Avni Konuk’un şerhini çevirirlerse harika olacak; ama Avni Konuk’un şerhini daha çevirmek istemiş, çeviremezler.

Bir şey, iki sene önce gâlibâ ben buraya gelmiş şahsım olmuştur bir kere; daha sonra kısmı na tutunmadı. İnşâallâh sonra geleceğim, görüşürüz yine. Sayın var, iki sene önce yanlış hatırlamıyorsam — Şebi Arûs’la belediyeler birlikte onların bir desteğiyle Spor Salonu’nda Bursa’da çok güzel bir semâ gösterisi dâhil ve sohbetler bir müzik, çok güzel bir program yapılmış. Ben kısmet olmadı gelemedim. Bu sefer olacak mı oldu? Oldu. Sen eğlen.

Biz her yıl onu muhtap bir şekilde Şebi Arûs Kapalı Spor Salonu’nda yapıyoruz. Bu sene dahi o yedisinde oldu. Herhâlde bir dakika cumartesiye denk gelmiyor gâlibâ, işte. Yine cumartesiye denk gelecek on sekizi ve on dokuzu denk gelecek gâlibâ tam olarak bilmiyorum. O yine önümüzdeki sene Allâh izin verirse inşâallâh olacak. Bu sene Cumartesi’ni İzmit’te yaptık, Kapalı Spor Salonu’nda Cumartesi’ni. Bursa’da yaptık, yine Kapalı Spor Salonu’nda. Pazar ve Gelibolu Mevlevîhâne’sinde yaptık. Şebi Arûs programından sonra üç tâne büyük program yaptık: Kosova’da yaptık geçen hafta; Kosova’da yaptık; üç bir darba yaptık geçen hafta. O devâm ediyor.


Vahhâbîlik Etkisi, 12 Eylül Sonrası Polis Baskınları ve Sema’nın Zikir Olarak Yapılışı

Başka sorunsa olmaz. Sen vazdenen râzı olma. Hâzırlar ne var orada? Hâzırlar ne var orada? Buyurun. Durmaklarda sen seve bak. Duyamıyorum. Şimdi içerisinde siyâset var çünkü; bu Vahhâbîlikle başlattı. Sulda aramıştık; büyük çoğunluğu böyle genç kesilir. İslâm’la yeni kalıştırıyor; sanki bütün hepsini ben bilirim, ben anlayabilirim. Bu Vahhâbî kültürüyle konuşmuş oldu.

O Vahhâbî kültüründen etkilenler, hadîsleri bizim böyle «Şîha’dan saydığımız» Mehmet İşer’i mi, bizim Şîha’dan saydığımız bir Yûnus İlâhî’sini, bunları böyle dînden değilmiş gibi reddediyorlar. Bunlar böyle biraz böyle işin içerisinde siyâset var. Yâni Osmanlı’nın algıladığı dîn anlayışından, Osmanlı’nın tesîri altındaki yerlerdeki insânların bundan uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Osmanlı yeniden vücud vuracak. Korkuları mı olur? Yâni biz de çok daha iyi yerliler başlıyor bu işler. İşte radîkal insân şu an 30-10 yıl bu şavâsı bir şey değiştiriyor. Evet. 8 yıl önce gidiyor zamanlarda.

Bir öğrenci en üstünün en üniversitesi olmak için beş yılını harcadığı halde âlim olmak için üç ay yeterli oluyor bir yâni. Üç ay çok. Çok evet. Bilgisayardan bir programı yükledim mi yetiyor? Var yâ «Âlim» programı? Acı bir şey bu.

Meselâ biz şimdi böyle rahât konuşuyoruz değil mi? Bir sıkıntı yok. Biz de on iki Eylülden sonra toplanıyoruz arkadaşlarla zikir yapıyoruz, hadîs okuyoruz. Basılıyoruz; alıştık hepsiz karakola; gül dürgül dürgül götürüyorlar bize. Biz öyle o zamanlar dediler ki: «Mevlid okuyoruz» diye. Biz bir sefer götürdüler bizi, «Mevlid okuyoruz» dedim ben. «Burası açtılar, ortada da Mevlid kitâbı var. Mustafa Özbağ dedin ya, attılırsın, atılır içeri.» Bir daha götürdüklerini dedim: «Hadîs okuyoruz». «Ne hadîsi okuyorsunuz?» «Buhârî okuyoruz», ben dedim. «Buhârî var o zaman, getir okuduğun kitâbı» — götürdük okuduğu Müslitâb’a. Müftüme yazı yazdılar: «Bu deli kitap bu değil» diye. Müftüme yazı yazdılar o zaman.

Şimdi Türkiye bu sıkıntılarla geldi. Ben derdim: bu sıkıntılar ben gelirken biz o insânların mevlid okuma adı altında toplanıp dînlerini öğrenmeye çalıştıklarını bilen nesin ben? Öyle olur ki birisi kalkıyor şimdi: «Mevlid okumak bid’at»; değil, de bütün tüylerin diken diken oluyor. Sen o çideyi çekmedin çıkıyor; sen onu bilmiyorsun. İnsanlar o Mevlid okumakla dînlerini ayakta tuttular baskı zamanında.

Kadınlar toplandı; Mevlid okuyoruz dedi de kadınlar orada salâtselâmı unutmadılar. Kadınlar orada namâzı unutmadılar. Kadınlar orada Mevlid okurken bir Peygamber sevgisini unutmadılar. Şimdi ona bu son beşaltı yıldan verelim: «Bu bid’at işliyorsunuz siz, bid’atçısınız» deyince tüyler diken diken oluyor. Bizim ne yaşadığımızı bilmiyorlar.

O yüzden dinleyiş yarı o. Evet. Yâ, Allâh bizi affeylesin inşâallâh. Değil mi? Gittiğimizde ne yapacağımız burada derlilerde biz ilâhî okuyacağız derdik. Başlarda Kemal Hanım’a ilâhî okumaya hattâ bâzı zikrin ortasında ilâhî okuturduk biz. Polis geldi. İlâhî bir başlarımız herkes şaşırır: «Neden ilâhî başladı zikrün ortasında?» Polis bakıyor şimdi ilâhî yok ki herkes: «Manus dağılarıyla, taşlarıyla, zikre değilim evlâdım; senin şol zindetim olmakları akar.» Allâh değil de yok. Polis dinliyor, dinliyor, dinliyor. Ondan sonra o zaman tutuyor orada çünkü köşk kişi denize atıyor. Gittik, baktık, bastık: ilâhî okur gördük. Çıkıp gidiyor.

Bunlar bizde meselâ bu — Türkiye’de Şîa olmuş, anlatabilir miydin? Ama şimdi yeni Vahhâbîlikte böyle bir şey yok. Bir dakika. Başka soru sola.

Benim için güzel bir gün oldu, inşâallâh fâideli olmuşuz. Hakkınızı helâl etme. Bizim içimizdeki dakik bu varmış; dedimle çıkan da o, oğlum. Ama sizler için ileride daha iyilerini nasîp etsin inşâallâh. İnşâallâh. Cenâbı Hak yolunuzu aydınlığı kesin, kalbinizi aydınlığı kesin. Ben sizlerden müsaade isteyeceğim. Şimdi arkadaşlar hazırlanmış; sizi Sema’yla baş başa uğraacağım. Ama Sema izlerken böyle bir kültüren bir diğer izler gibi izlerim. Sema bir zikir döndünüz; Memleklere zikir ediniz. Sema ederken Allâh’ı zikrederler içlerinden, Allâh derler. Bizimkiler öyle; başkasının gün bir şey diyemem; bizimkiler.

Sema eğitimi esnâsında her çarkta «Allâh» demesi öğretilir. Çark. Sema zeninin kendi ekseni etrafında 360 derece döndüğü ne dediniz? Bu tam çarkatın. Bunların hepsi de usta; Sema zenin hepsi de tam çarkatıyorlar. Buraya gelen çark Sema zen yok yarın çarkatan yok içlerinden; hepsi de ayaklarını buradan kaldırdıklarına da yine an yere koyarlar. «Bir yerde her an bir yerden göçmek ne güzel.» Bunu büyütürseniz her gün gazelin aslı olur.

Gazeteler ki, Hazreti Mevlânâ: «Her gün bir yerden göçmek ne güzel, her gün bir yerde kalma ne güzel.» Bunu mânâ olarak algılarsanız her gün bir yerden geçiyorsunuz zaten, farkında değilsiniz; ve her gün yeni bir güne de konuyorsunuz, yine bunun farkında değilsiniz. Farkında olan yazmış demiş ki: «Her gün bir yerden göçen ne güzel, her gün bir yere koyma ne güzel. Bulanmadan doğma.»

Efendim? «Bulanmadan, doğmadan» diyor. Evet. «Bulanmadan doğma. Farkında değilsek, ben kullanıyorum ben. Allâh bize onlardan evlenmesin.» O yüzden doğma güneşi görmemektendir; niçin doma güneş etkisinden kurtulursa, güneşin etkisinden bir şey donar. Güneş Allâh aşkına; Allâh’tır. Ona uyumaktan uzak durursana — durursanız ondan uzaklaşırsanız donarsınız. Başka onun yolunun harcında başka yollara tevessül ederseniz bulanırsınız. O yüzden konuma göçmek zorunda. Mevlânâ’lar da her «Allâh» deyişte inşâallâh bir perdeye konup göçüyorlardı. O yüzden Allâh diyorlardı. İnşâallâh siz de Allâh diyerek oturduğunuz yerde, biz de bir yerden bir yere konalım, göçelim. Allâh gecelik gününüzünüzü mübarek edin. Selâmün aleyküm.

Arkadaşlarımdan ve kudumumuzdan teşekkür ediyorum. Gerçekten böyle her sohbeti bize gerçekten bir yolundakını hep böyle söz aldılar mı? Gerçek tenizmi? «Allâh en son üstüne gelip üstünlardan çıkarken yine söz aldılar: ‹Bizler geldiğiniz mi?› Dedim inşâallâh geldim. O yüzden ben de sözümü yerine getirmekten büyük mutluluk duydum. Allâh’a alîp olsun. Hakkınızı helâl edin bana.» Evet, ben yaşlı adamım. Bana misafirlerine. Selâmün aleyküm.


Kaynakça

Konferans: Mustafa Özbağ Efendi — Marmara Üniversitesi Tasavvuf Sohbetleri. Kaynak video: YouTube — t8Q_MxV07hM

  • Mevlânâ Celâleddîni Rûmî, Mesnevî-i Şerîf — sarık ucundan çıkan ilk 18 beyit; «Bişnev/Dinle» başlangıcı; «An o An’dır» sözü.
  • Mevlânâ Celâleddîni Rûmî, Dîvânı Kebîr — Şems mahlâsıyla şiirler; «Mesnevî Vahdet Dükkânı» mecazı.
  • Eflâkî, Menâkıbu’l-Ârifîn — Şemsi Tebrîzî’nin Mevlânâ’nın kitaplarını havuza atması.
  • Şemsi Tebrîzî, Makâlât — Avârifu’l-Maârif’in suya atılması ve kuru çıkarılması.
  • Molla Câmî, Sebhetu’l-Ebrâr — «Peygamber değil, ama kitâbı var» sözü Hazreti Mevlânâ için.
  • İmâm Serahsî, el-Mebsût — Türk fıkıh âlimi, kuyu içinde 16-30 ciltlik eseri ezberden yazdırması.
  • İmâmı A’zam Ebû Hanîfe, el-İhtiyâr — talebelerinin kaleme aldığı eser; hadîsçifıkıhçı vasıfları.
  • İmâm Şâfiî, İmâm Muhammed, İmâm Tirmizî — fıkıh ve hadîs çok yönlülükleri.
  • Bediüzzaman Said Nursî, Risâlei Nûr Külliyâtı — ilhâmî yazdırma geleneği, henüz yayınlanmamış risâleler.
  • İbn Arabî, Fütûhâtı Mekkîye — Mevlânâ ile birlikte Mustafa Özbağ Efendi’nin ekol bağlantısı.
  • Tâhirü’l-Mevlevî (Tahir Olgun), Mesnevî Şerhi.
  • Abdülbâki Gölpınarlı, Mesnevî Tercümesi ve Şerhi.
  • Şefik Can, Mesnevî Tercümesi — yeni başlayanlar için tavsiye edilen 3 cilt.
  • Ahmed Avni Konuk, Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Osmanlıca, Arapça terimler ağırlıklı.
  • Sahîhi Buhârî, Sahîhi Müslim — Hz. Âişe’nin def hadîsi; Bedir sahâbesinin câriye şarkısı.
  • Hz. Mevlânâ Şebi Arûs (Konya, 17 Aralık) — vuslât gecesi.
  • Bursa, İzmit, Pazar Gelibolu Mevlevîhâne’si — Şebi Arûs programları.
  • Kosova — uluslararası Mevlânâ programı.
  • İmâm-Hâtib lisesi (Tire) ve Bayındır Orman Bölge Müdürlüğü — ilk lise ve memurluk hâtırâları.
  • Mevlânâ Celâleddîni Rûmî, «Bulanmadan, doğmadan; her gün bir yerden göçmek ne güzel» beyti.
  • Müceddidler — dînin her asır yenilenmesi hadîsi.

Niyâz

Yâ Rabbî! Mevlânâ Celâleddîni Rûmî’nin «İnsanlar sizleri kıyâfetinizle karşılar, fikirlerinizle uğurlar» kavlinde olduğu gibi, bizleri fikirleriyle, mânâsıyla uğurlanan kullarından eyle. Yâ Rabbî! 738 yıldır taze duran Mesnevî-i Şerîf‘in beş bin âyet tefsiri, altı binin üzerindeki hadîs şerhi, üçdört bin fıkhî meselesinin hikmetinden bizleri mahrûm etme. Yâ Rabbî! İlhâmî yazma geleneğinin sâhipleri olan Serahsî, Hazreti Mevlânâ ve Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin gönül zenginliğine bizleri vâris eyle. Yâ Rabbî! Şemsi Tebrîzî’nin Avârifu’l-Maârif’i havuza atışında olduğu gibi, gerektiğinde kitaplarımıza değil, kalbe gelen ilhâma bağlanabilenlerden eyle. Yâ Rabbî! «Mesnevî Vahdet Dükkânıdır» sırrını gönlümüze tat ettir; «her ânı yeniden yaşamak, her gün yeniden doğmak» fıtratına bizleri eriştir. Yâ Rabbî! Müceddidlerin sünnetiyle dînin özünü korurken anlayışını yenileyebilen, tesettürün üç şartının özünde duranlardan eyle. Yâ Rabbî! Aşk gölgesinden Allâh güneşine, İbrâhîm’i ateşten ayırmadan görenlerden eyle; insan sevgisi Allâh sevgisinin işaretidir hakîkatini idrâk edenlerden kıl. Yâ Rabbî! Hz. Mevlânâ’nın yolu Kur’ân ve Sünnet olduğunu bilen, ona Peygamberden üstün veya deist veya yarı tanrı isnâdı vermeyenlerden eyle. Yâ Rabbî! Vahhâbîlik etkisindeki gençleri, Yûnus İlâhîlerini, mevlidi şerîfleri inkâr eden zihinlerden Allâh dostlarının sofralarına çekip getir. Yâ Rabbî! 12 Eylül sonrası mevlid okurken karakola götürülenlere, ilâhî okuyarak polisi atlatanlara, dînini ayakta tutmak için tahta mescid kuran Bayındır Orman Bölge Müdürlüğü kardeşlerine rahmet eyle. Yâ Rabbî! Konya, Bursa, İzmit, Gelibolu, Kosova ve dünyanın her köşesindeki Mevlevîhâne’leri âbâd eyle. Yâ Rabbî! «Her gün bir yerden göçmek ne güzel, her gün bir yere konmak ne güzel» sırrına ererek, bulanmadan doğanlardan, Sen’in zikrinden ayrılmayanlardan eyle. Selâmün aleyküm.


İlgili Sözlük Terimleri: Zikir, Muhabbet, İhsân, Kalb, Sünnet, Şeyh, Aşk, Sabır. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı