Cumartesi, 13 Haziran 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR
Mustafa Özbağ
İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
karabasi-sohbetler-2022 ·

2022 Sohbeti #20 — Tarîkatın On Makamı

Mustafa Özbağ Efendi'ye sorulan soru ve cevabı: 2022 Sohbeti #20 — Tarîkatın On Makamı. Tasavvuf, ahlâk ve günlük hayata dair açıklama.


Tevhîd Açılışı ve Onur Kardeşin Babası

Eûzü billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm Bismillâhirrahmânirrahîm. Efdalü’z-zikr fe’lem ennehû. Lâ ilâhe illallâh. Lâ ilâhe illallâh. Hak, Muhammedün Resûlullâh, cemî’an mine’l-enbiyâ-i ve’l-mürselîn ve’l-hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn. Selamünaleyküm. Allâh gecenizi hayırlı eylesin. Cenâb-ı Hak gündüzünüze hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Hem buradaki kardeşler hem de değişik medya üzerinden izleyenler hepiniz de hoş geldiniz. Cenâb-ı Hak cümlemizi hakkı hak, bâtılı bâtıl bilenlerden eylesin. Hakk’ı hak bilip hak yolunda yürüyen, mücâdeleden koşturan, bâtılı bâtıl bilip bâtıla karşı cihâd eden kullarından eylesin. Rabbim son nefesimize kadar buyrun. Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlühû.

Diyerek yaşamayı yaşatmayı ölmeyi ve dirilmeyi cümlemize nasip eylesin inşâallâh. Bir soru var. Ondan sonra sohbete başlayalım. Tabi önce bizim müzeybeklerden Onur kardeşin babası bugün vefat etti. Allâh rahmet eylesin inşâallâh. Az önce buradaydı. Kalk bir ayağa. Aferin. Dervişlik böyle işte. Babanın annenin sevdiğini gömcen akşamına ders varsa derse geleceksin. Takdire şayan. Burada görünce kendisini az önce Allâh râzı olsun. O yüzden içimden geçeni söyleyeyim. Allâh râzı olsun. Devamlı olsun. Cenâb-ı Hak mu’inin olsun inşâallâh. Kardeşlerimiz inşâallâh önümüzdeki perşembeye kadar. Babası bizi severdi biz de babasını severdik. Allâh râzı olsun. Cenâb-ı Hak taksiratını affeylesin inşâallâh.

Rabbim Habibinin şefaatini nail eylesin inşâallâh. O yüzden önümüzdeki perşembeye kadar inşâallâh. Arkadaşlar tehhit okurlarsa önümüzdeki perşembe inşâallâh. O işlemesini yaparız. Geciktim bugün. Zaten görmüşünüzdür. Bizim Bayındır’ın cemâati geldi. Allâh râzı olsun. Onlardan da biraz o yüzden geciktik. Haklarınızı helal edin. İsterseniz helal etmeyin de bir görün başınıza ne gelecek. Hele bir de Bayındırlılar burada. Öbür Bayındırlılar da burada. O yüzden var mı Bayındırlı olmayan içinizde? Yok herkes Bayındırlı olmuş. Elhamdülillah.


Eşin Engeli ve Dînî İlmin Farziyyeti

Evet. Namaz kılmayan, oruç tutmayan eşim ben derse gitmek istediğimde bu seslerin düzeni tutmuyor herhalde. Perşembe günkü seste de bir sıkıntı yaşanmış. O yüzden böyle bir ayar gayar mı çekeceksiniz? Ne yapacaksanız inşâallâh. Bazen ben buradan hissediyorum ayarlarında sıkıntı olduğunu. Hakkınızı helal edin. Namaz kılmayan, oruç tutmayan eşim ben derse gitmek istediğimde derse yollamıyor. Dersi değil ama ben dersiyim. Yine de onu dinlemek zorunda mıyım? Evet. Sivil itaatsizlik yok. Eşler birbirlerinin velileridir. Aslında eşler birbirlerinin velileridir dediğimizde bir erkek eşinin Kur’ân ve Sünnet dâiresinde ilim öğrenmesine müsaade etmesi lazım. Buna olumlu yaklaşması lazım. Ama ne yazık ki böyle yaklaşmayan kimseler var.

Bunların haklı gerekçeleri var ise o zaman buna bir şey söylemez. Hakkı gerekçe nedir? Mesela Kur’ân-Sünnet dâiresinde olmayan bir yerdir. Oradan bir zarar gelecektir. O zaman bir erkek eşine bunu yasaklayabilir. Gittiği yerde böyle nâ-hoş şeyler var ise Kur’ân-Sünnet dışında o zaman bir erkek bunu yasaklayabilir. evini koruma, namusunu koruma, eşini koruma adına bunu yasaklayabilir. Ama böyle bir şey yok ise o zaman sıkıntılı. İkincisi şimdi bunu böyle eski ulema yasak koymuş. Önceden erkekler kadınlarının ve çocuklarının dini ihtiyaçlarını karşılayabilecek ilmi seviyeye sahipmiş. sonradan bu otuz iki farza inmiş ya evlenecek olandan otuz iki farz istenirmiş. İslâm’a göre evlenecekse bir kimse.

Hatta önceden nikâhda bunu sorarmış nikâhı kıyacak olan. 32 farzı saydırırlarmış. Abdestin farzları, namazın içindeki dışındaki farzlar gibi bunu otuz ikiye indirmişler. Oysa bir Müslüman bütün Kur’ân’dan sorumludur. Günlük hayatında kendi yaşamının içerisinde onun önüne dini bir şey geldiğinde ondan sorumludur. Onu bilmekle yükümlüdür. Mesela bir erkek dini meseleleri eşinin ve çocuğunun soracağı dini meseleleri bilmekle yükümlüdür. Evlenecek olan bir kadın kendi eşinin ve çocuklarının dini meselelerini aktarabilecek, cevap verebilecek ilmi yeterliliğe sahip olması gerekir. İslâm’da insanın kendi günlük hayatını ve âile hayatını, ticaret hayatını yürütebileceği kadar dini bilgiye sahip olması farzdır.

Bakın farzdır, nafile değildir bu. Bunun nafilesi nesidir? kimse mirasla uğraşmıyor, miras hukuku ona nafile olabilir. Günlük hayatında hiç ihtiyacı yoktur. Ona hiç ihtiyacı olmadığı için o ilmi öğrenmek ona farz olmayabilir. Ama mesela ticaret yapıyor değil mi? Ticaretle alakalı İslâm’ın ahkâmını bilmekle yükümlüdür ticaret yapan. Veyahut da günlük hayatında neyin harâm neyin helal olduğunu bilmekle yükümlüdür. Örneğin iş yerinde çalışıyor bir kimse, iş yerinde çalışan bir kimse iş yerinin hukûkunu ve kendi hukûkunu bilmekle yükümlüdür. Adam iş yerinde çalışıyor. Onun örneğin mut adı ne? Oradaki adet, gelenek, görenek örneğin kaçta dükkan açıyorlar? Dokuzda. Patron ne dedi? Dokuzda dükkanı açıyor altıda kapanıyor dedi.

O iş yerinde çalışan eleman dokuzu yirmi gece işe gelmiş olsa yirmi dakika hırsızlık yaptı. Ağır ibaret değil mi? Veya o kaçta iş yeri bırakılacak? Altıda. O beş buçukta kaytarda gitti hırsızlık yaptı yarım saat. İş yerinin hukûkunu bilmesi lazım. Mesela bir kimse resmi dairede çalışıyor değil mi? Oranın hukûkunu bilmesi lazım. Ben resmi dairede çalıştım ya kaçta resmi dairede? İş sekiz buçukta. Bir kimse dokuzda geldi yarım saat hırsızlık yaptı. Hırsız. Bildiğiniz hırsız. Daha ağır da ben hırsız diyeyim yani. Veya bir kimse örneğin şimdi olan şeyler bunlar. Ben orman işletmesinde çalışıyordum. Orman işletmesinde şeflerin arabaları var. Müdürün arabası var. Bölge şefleri var. Hepsinde bütün şeflerde makâm arabası var.

Şoförleri var. Arkaya kuruluyor hepsi de. nereye gidiyor? kendi bölgesindeki ormanları veya çalışanları denetlemeye gidiyor. O arabasını kendi özel işinde kullanıyorsa hırsız. Yapıyorlardı bizde de o yüzden diyor. O arabasından git filanca köye. Köyde bana ekmek yaptılar o ekmekleri al gel. Hırsız. Ben belediyede de çalıştım. Belediyenin bünyesinde kadrosu müdürlüğünde çalıştım ben. Belediyenin bünyesindeydi kadrosu. antlaşma yapmışlar. Belediye sınırları içerisinde kadrosu işlemleri yapılıyor. Oho! arabalara biniliyor hep beraber kuzu yemmeye gidiliyor. Mesai saatin de. Hırsız. Ben yemiyorum ya. Ne kız yiyorlardı bana. Ben normal o gün araziye çıkılacak arazi işi var. Biz çıkıyoruz. Aaa bir bakıyorum adamın tarla sahibi, takka sahibi her neyse arazi sahibi.

Ondan ayarlamışlar kuzuyu da kestirtmişler. Kuzu yemeye gidiyorlar. Ben yemiyorum ya harâm diye. Ben yemiyorum ya. Ence kız yiyorlar bana. nasıl yemezsin nasıl etmezsin diye. Bunun gibi o kimse bir iş yaparken o işin hukûkunu bilmekle mükellef. Bakın bilmekle mükellef. Şimdi evleniyor insanlar evliliğin hukûkunu bilmekle mükellef. Ben bilmiyordum yok böyle bir şey. Bilmiyorsan evlenmeyeceksin. Örnek. Ya da beyan edeceksin. Ben bunları bunları bunları bilmiyorum. Yol yürürken öğreneceğiz. Öğrendiğimizde Kur’ân Sünnete tabi olacağız. Bunun gibi. E şimdi insanlar evlenirlerken kimse karşıdaki kimsenin dinini dini bilgisini sormuyor. Şimdi soruyorlar evin var mı? Var. Ev nerede? biz üç dört katlı evdeyiz annem babamla oturuyoruz.

Başka bir yerden ev bulman lazım. Neden? Annem babanla aynı yerde oturmak istemem. Evin var mı? Var. Araban var mı? Var. Ondan sonra nerede çalışıyorsun? özel şirkette çalışıyorsun. Ne kadar maaş alıyorsun? Şu kadar. Maaşı az çok. Bunları soruyor herkes. Bunun dini nasıl? Din bilgisi nasıl? Bunu sormuyor. Zaten bunlar mutaber şeyler değil. ne yapacağız onun dinini? Din karın mı doyuruyor? Çıkıyoruz biz. Kimse dinini sormuyor. Din bilgisini de sormuyor. Şimdi artık evlenirken ekonomik ve sosyal şartlar soruluyor. Öyle olunca evleniyor insanlar. Bu soruyu soran için söylemiyorum herkes için. Evleniyor insanlar. evliliğini niçin yaptığını bilmiyor. Evliliğinin maksadı yok. Amacı yok. evliliğinin bir hedefi de yok.

Hedefsiz, amaçsız, serseri mayın gibi evleniyor insanlar. Evlenmiş olmak için evleniyor. Taraflardan birisi dinle karşılaşınca, o zaman lastikler patlıyor işte. O zaman her şey meydana çıkıyor. Ama kadında ama erkekte. Allâh muhâfaza eylesin. O yüzden şimdi bu erkek kadınına bütün dini bilgileri ona aktarması lazım. Ben bazen söylüyordum, böyle eşi ben ne sorarsan cevap verin, bana sor dediklerinde rüyana anlatıyordum kadına. Anlat, tevilini iste kocandan veya müftiye götürsün seni. Bilmiyorsa kim var? dini bir kurum değil ama yine de kendilerince kendilerini öyle görüyorlar ya. Git müftiye sor. Tabi kadın bu konuda dirayetli kocasına demiş ben rüya gördüm içim daralıyor. Rüyayı anlatmış, demiş ben bilmem.

O zaman beni müftiye götür demiş. Madem şeyhime götürmüyorsun, tamam demiş o da inatçıya. Adam almış hanımını götürmüş müftiye. Demişler müftîyle görüşemezsin. Demişler, ne olacak? Burada demişler dini meselelere bakan bir hocamız var. Onunla görüştürelim. Ona gitmişler. Demiş böyle böyle benim bir rüyam var onu anlatacağım. Ondan sonra bakmış oradaki o hoca. Tanışıyoruz biz de onunla. Ondan sonra ben de bir mevzu oldu birisiyle ben aldım kitapları koltuğumun altına. Ben de gittim. Dedim gel beraber gidelim. Onunla birisiyle beraber gittik beraber. Önce ben kitaplar poşetini içerisinde göstermiyorum. Dedim bu mevzu nedir? Bu şimdi durdu, ıkçık yaptık, ıkçık yaptık, şöyle yaptık, böyle yaptık.


El-Hidâye Kitapları ve Faiz Fetvâsı

Ondan sonra ben dur bir Hamdi Döndüren hocamı sorayım dedi. Hamdi Döndüren’e sordu. Hamdi Döndüren de enflasyon miktarı kadar fâiz alınabilir dedi. Ben el-Hidâye’i koydum, Dürer ve Gurer’i koydum. O konuyla alakalı İbn Âbidîn’i koydum. Orta yere. İhaleler belli zaten. Dedim bu kitaplar mı Hamdi Döndüren mi dedim. Hayat kaldı tabi orada. Ne diyeceğini bilemedi. Dedim siz dedim Hamdi Döndüren mi uyuyacaksınız? İmâm Muhammed’e mi uyuyacaksınız? İmâm-ı Âzam’a mı uyuyacaksınız? Hamdi Döndüren’e mi uyuyacaksınız? el-Hidâye’e mi uyuyacaksınız? Dürer ve Gurer’e mi uyuyacaksınız? Dedim daha getiririm ertesi gün dedim. Ben de dedim dört mezheb var, Cezîrî onu getireyim. Dedim ben de dedim yine şey var, Fetâvâ-yı Hindiyye var dedim, onu getireyim.

Daha kaynaklı lazımsa. E bu ıkçıktı, ıkçıktı. Ha sen de fâizci mi oldun şimdi dedim. Fâizle alakalı meseleydi. Bu tabi söyleyecek laf yok, ben tabi o şahsı biliyorum. Dedim git sor, ona sordur. Ona demiş ki böyle böyle benim rüyam var, rüyam iyi biz bilmeyiz demiş. Kocasına dönmüş, nereye gideceğiz o zaman demiş. Ben rüya benim içimi daraltıyor demiş. Ondan sonra tamam gidelim o zaman demiş. Nereye gideceksin demiş sormuş ona. Demiş Mustafa Özbağ yanına gideceğiz. Hemen gidin demiş. Hemen gidin. Bir tanıyor ya benim problemli adamım ya. Sakıncalı piyade benimkisi. Geldiler, onun sana. Adam dedi hocam ben size kızıyomasın dedi. He hep öyleler dedi bende. Nasıl dedi. İçine şeytan oturduysa bana kızarsın dedim.

Böyle baktı şimdi o. Dedim benim alışverişim var mı? Yok. Benle yol gittin mi? Hayır. Benimle yemek yedin mi? Hayır. Sana borcum var mı? Hayır. Bana bir para mı verdin? Hayır. Pul mu verdin? Hayır. Şunu mu yaptın? Hayır. Bunu mu yaptın? Hayır. Şu mu? Oldu? Hayır. Hayır. Hayır. Hayır. Neden kızıyorsun sen bana dedim. Şeytan ne durmuş içine senin dedim. Böyle dedim oturmuş bağdaş kurmuş. Nargileydi dedim koymuş yanına. Nargileyi köpürdetiyor orada dedim. Seni de dedim ben. Sertçe parmağının üzerine koymuş oynatıyor. Döndürüyor boyuna dedim ben. Nasıl dedi basmaya dedim. Bir orandan öpüyor seni bir burandan öpüyor dedim. Sen onun fâhişe’sisin haberin yok senin dedim. Ama bir fâhişelik yapar insan dedim.

Kadın erkek değişmez. Fahşâ âyette cinsiyet yoktur fahşanın. Siz böyle fahişeliği sadece cinsel suç olarak bilirsiniz. Öyle değildir. Mesela bir münâfık fâhişedir. Tabi fahşâ olarak geçer. Bu fikri fâhişedir kimisi. Kimisi ameli fâhişedir. Bu böyle farklıdır bu mesela. Neyse mevzu bitti. Dedim buyurun dedi hanımın rüyası var. Anlattı rüyasını. Ben de tevil ettim ondan sonra. Dedim şöyle davran böyle davran. Şunu yap bunu yap. Allâh râzı olsun dedi. Allâh râzı olsun dedi. Allâh râzı olsun dedi. Allâh râzı olsun dedi. Allâh râzı olsun dedi. Allâh râzı olsun dedi. Allâh râzı olsun dedi. Allâh râzı olsun dedi. Şimdi kadın teşekkür etti içim rahatladı dedi. Allah dedi muhafaza eylesin. Allâh râzı olsun dedi.

Allâh râzı olsun dedi. Sen yine de dedim kocana tabi olacaksın. Dedim bu gelmiyorsa ben dedim ona dinin emrini söylüyorum. Ben dedim ona dinin emrini söylüyorum. Gitmeyeceksin diyorum dedim o yüzden gelmiyor. Gitmeyeceksin diyorum dedim o yüzden gelmiyor. Yoksa dedim bu yalan söyleyebilir mi? Yoksa dedim bu yalan söyleyebilir mi? Söyleyebilir. Aldatabilir mi? Aldatabilir. Bak dedim senin şeytanın içine oturduğunun sana söylüyorum. Çarşıya gitse müsaade edecek misin? Evet. Alışverişe gidiyor mu tek başına? Evet. dolmuşa biniyor mu tek başına? Evet. Otobüse biniyor mu? Evet. Minibüse biniyor mu? Evet. Dedim derviş olmazdan önce sinemaya gidiyor muydu? Dedim bu alışveriş muazalarına, merkezlerine gidiyor mu?

Evet. Ya dedim bu kadın her yere tek başına gidiyor. Derse gelemiyor. Öyle değil mi dedim ben adama? Adam durdu. Dedim bütün her şey serbest, ders yasak. Her şey serbest, ders yasak. Dedim şeytan dedim oturmamış mı senin içine? Gördün mü şimdi dedim şeytana? Durdu bu. İçine bak içine dedim. İçinde şeytanı gör. İçinde gör dedim şeytanı. Tabi ne yazık ki göremedi körlerden. Allâh muhâfaza eylesin. O yüzden kardeşimize bir şey diyemiyorum yine kocasına tabi olacak.


Hastalık İdâresi ve Müminin Kefâreti

Bugün gündüz sohbetinizde Cenâb-ı Hakk’ın yaratması bu. Hastalıklarımızı üzerimizde taşırız. Bir tanesi güçlenir, üzerimize zuhur eder buyurdunuz. Biz onu kafamıza taktıkça daha da büyütüp güçleneceğini buyurdunuz. Bu düşüncenin tam tersiyle hastalıkların biteceğini düşünüp önemsemeyip üstlerine gelebiliriz denilebilir mi? Denilebilir. Zahiren evet ilaç kullanıp doktorun dediklerini dinleyip bedenimizi iyileştiririz ama maninde hastalığı düşünmeyerek yok görerek ya da önemsiz görerek onu yenebilir miyiz? Burada bir şey varı yok görmek değil derdimiz. Bir şey senin üzerinde ne kadar etkili seni ne kadar çevreliyor? Senin ne kadar hayatını o kendisine bağlıyor. Bu önemli. hastalık senin üzerinde senin hayatını olumsuz olarak etkileyip senin üzerinde ne yapıyor?

Seni çepe çevre sarıp sevg ve idaresi altına mı oluyor? Seni normalde hastalıkların veya hastalığın mı idare ediyor? Sen mi hastalıkları idare ediyorsun? Bununla alakalı bu. Eğer o hastalık seni idare etmeye başladığında bunun sonu yok. Hastalığın da o sonu yok. Sen bir hastalıkla başlarsın o yetmez iki, üç, dört, beş, altı, yedi devam eder ve hastalıklar seni irâde etmeye senin üzerinde irâde koyar seni etrafında döndürür, irâdeni senin elinden alır kendi iradesine yerleştirir. Hastalıkları yaratan Allah’tır. Bakın hastalıkları yaratan ne varsa hepsi de Allah’ındır. Allah yaratır bir şeyi. Ama sen eğer ki kendi irâdeni cüz’i irâdeni hastalığın emrine verirsen o hastalığın yerine kâfir cinliler oturur veya şeytan oturur artık seni hastalık üzerinden hastalık üzerinden senin irâdeni ortadan kaldırır, kendi irâdesini oraya koyar.

Şimdi Hz. Ali Efendimiz’in her hasta olana tövbe et, Allâh’a yalvar demesinin sebebi budur. o kimse günâhın içindedir. Günâhlardan dolayı şeytan ona oturmuş şeytan onun hastalığını tetikler. Her hastalığı tetikleyen şeytandır. Her hastalığı tetikleyen. Biz Eyyûb değiliz. Şimdi hemen birisi çünkü Eyyûb aleyhisselâm’ı koyar, peygamberleri koyar, velîleri koyar canım kardeşlerim, biz Eyyûb değiliz. Biz velîlerden de değiliz. Öyle düşünemeyiz. Biz aciz kullarız, fukarâ kullarız. Bizim önümüze muhakkak bizim hatalarımızdan, kusurlarımızdan dolayı bir şeyler gelir. Ve hastalığın gelmesi de bizim için şifadır. Manevi şifadır. Niçin manevi şifadır? Bizim hatalarımız, kusurlarımız, yanlışlıklarımız vardır.

Cenâb-ı Hak mü’min kullarına bu tip imtihanlar vererekten onları temiz bir şekilde karşısına alır. ayağına diken batsa dahi ona kefâret olur hadîs-i şerîfi var ya hambaş ağrısından ölen şehîddir, karının ağrısından ölen şehîddir, devasız hastalıktan ölen şehîddir. Bu da başka bir hadîs-i şerîf. Veyahut da mü’minin başına gelen sıkıntılar, problemler, gamlar, kasevetler, hatta ayağına batan, diken dahi ona kefâret olur der. Böyle olunca o zaman mü’min için hastalıkta kefâret bakın hastalık kefâret. Devasız hastalık şehîdlik. Hastalıktan ölmek de şehîdlik. Öyle olunca hastalığa olumlu bak. Ve hastalığı senin kusurlarının bir göstergesi olarak gör, onunla barış. Önce hastalıkla mücâdele ederken tatlı mücâdele et.

Deki sevgiliden geldi bu, okşa onu. Okşa, senin başına fazla mazarat çıkarmasın. Anlaş onunla. Yoksa senin başına mazarat çıkarır. O zaman anlaş ve hastalığına hamd et. Onunla mücâdele et ama hamd et. Mücadelini bırakma. Mücâdeleyi bırakmak yok. Çünkü şifâyı arayınız. Tedavi olunuz. Emir sigasıyla söylenmiş hadîs-i şerifler. O zaman biz şifâyı ararız, koştururuz. Ama hastalığa lanet okumayız. Veya hastalığımızdan dolayı da lanet okumayız. Hastalığımızla ne yaparız? İyi geçiniriz. O yüzden ben bazen derim, hastalık yok hasta insan var derim. Hastalık yok, hasta insan var. Senin kafanda hastaysan sen hep hastasın. Değişmiyor bir şey. Veya tabi hastalık gelecek, bulaşacak sana ya. Bu hayatın olağan akışı içerisinde normal bir şey. belli bir zaman olacak belli bir vakit olacak o hastalık gelecek.

Sen hastalıkla karşılaşacaksın ama hastalık galip gelecek sana. Seni küfre götürecek. Ama hastalık galip gelmeyecek. Sen onun üzerinde galip geleceksin. O seni cennete götürecek. Şimdi bir hastalık düşünün. Sizi cennete götürüyor. Sizin günahlarınıza kefâret oluyor. Bu hastalığı ister mi istemez mi insan? İster. Ha tedavisi varsa tedâvî olalım. Ayrı mesele. Ama tedavisi yoksa sabredelim ona. Onunla iyi geçinelim. Allâh’tan gelmiş diyelim. Allâh’tan gelmiş diyelim. Onunla tatlı geçinelim. Ve böylece hayatı bitirip gidelim. Sûfînin işi ne? Allâh’a vuslat olmak. Sûfînin işi ne? Allâh’la barışık olmak. E hastalık gönderdi diye onunla aramızı mı bozalım? Bozmayalım inşâallâh. Rabbim nerede hasta var ise hepsine de hayırlı şifâ nasip eylesin.

Hepsine de isyanı sürükleyecek acılardan uzak eylesin inşâallâh.


Dört Kapı Girişi ve Tövbe Makâmı

Evet geçen hafta 4 kapı 40 makâmdan devam ediyorduk. Ve geçen hafta şeriat kapısını ve şeriatın 10 makâmını konuşmuştuk. Bu hafta da tarîkat kapısından ve tarîkat kapısının 10 makamından ardından hakikat ardından marifet öyle devam edeceğiz. Bazen hakikatte marifet yer değiştirir bazı öğretilerde. Bu o kadar çok teknik bir problem teşkil eden bir şey değil. Çünkü bazı eserlerde bakarsınız hakikat önünde, marifet arkasında kimisinin de marifet önünde hakikat arkasındadır. Bu o kadar çok problem olacak bir şey değildir. Biz marifeti 3. hakikati 4. kapı olarak görürüz. O yüzden biz 2. kapı olan tarikatı. Ondan sonrada marifeti konuşacağız inşâallâh. Tarîkatın 1. kapısı tövbe etmektir. Bir kimse geçen haftadan şeriatın ahkâmını ee ders etmiştik. îmân etmek, ilim öğrenmek, ibadet etmek, helal kazanmak, arandan uzak durmak, nikâh yapmak, evlenmek, çevreye zarar vermemek, peygamberlerin emirlerine uymak, şefkatli olmak, temiz olmak, yaramaz işlerden, sakıncalı işlerden uzak olmak diye, ee bunu geçen hafta biraz daha hafiften açaraktan öyle dersi yapmıştık.

Yine hafiften açaraktan gideceğiz. Çünkü bunların hepsi de aslında başlı başlığına birer konu. Bu sohbet buraya denk gelince inşâallâh niyet ettim bu 4 kapı 40 makamı daha tafsîlatlı bir şekilde ders yapmaya. Çünkü bu dersi buna yetmeyecek. İnşâallâh Cenâb-ı Hak fırsat verir, zaman verirse böyle bir ders yapmaya karar verdim. Bu işim, çünkü bu Orta Asya’dan gelen Horasân’ın erlerinden gelen silsilenin, Sûfî silsilesinin olmazsa olmazlı bir öğretidir bu. Biz de o öğretinin içinde olan bir topluluk olarak görüyorum. O yüzden inşâallâh bu öğretiyi böyle daha geniş, daha kapsamlı bir şekilde böyle sıralı bir şekilde inşâallâh bunu daha da tafsîlatlandırarak inşâallâh sohbet edeceğim. İnşâallâh onu da böyle bir yazılı risâle haline getirilirse inşâallâh onu da böyle bir küçük risâle gibi bastırırız inşâallâh.

Cenâb-ı Hak nasip etsin inşâallâh. Tövbe etmek, tarîkatın 2. kapının 1. makâmın. Şimdi bakın bunları makâm olarak sıralıyoruz. Tövbe etmek bir makâm. Bir kimse veya hatta ne bileyim bir üsdaattan ders almak, bir mürşide intisâb etmek bir makâmdır. Mürşidi olmayanın o makamı olmaz. Veya bırakan o makâmdan düşmüş olur. Veya günah işliyor, günahtan sonra tövbe etmiyor, o kimse tövbe makamından düşmüş olur. Bakın bunların hepsi de birer makâmdır bu sıraladığımız kapının içerisindeki haller. Tövbe etmek. Allâh’a samimiyetle tövbe edin, Rabbim kötülüklerinizi siler der. Âyet-i Kerime’de. Tahrîm sûresi 8. âyet. Tövbe eden hiç günâhı istememiş gibidir. Hadisi şerif. Allah tövbe edenleri sever. Âyet-i Kerime.

Şimdi ama sûfîlik yolunda tövbe etmek, o kimsenin o güne kadar Allâh’a isyan noktasında olan her şeyini terk etmesidir. Ve o kimse tövbesinde sadık kalmasıdır. Artık daha önce işlemiş olduğu günahlara tekrar geri dönmez. Bu avâmın tövbesidir. Bakın bu avâmın tövbesidir. Önceden içki içiyordu, içmiyor artık. Önceden namaz kılmıyordu, kılıyor artık. Bu avâmın tövbesidir. Bu o kimse günâh-ı kebâir, harâmları bıraktı, geri döndü. O avâmın tövbesi bir de hâssın tövbesi vardır. Hasın tövbesi nedir? O kimse gafletine tövbe etmeye başlar. Bu da hâssın tövbesidir. Bir de hasül hâssın tövbesi vardır. Hasül hâssın tövbesi nedir? O bir an gözünün önünden sevgilisi giderse ona tövbe eder. Bu da hasül hâssın tövbesidir.

Ama bir kimse sûfîlik yoluna girecekse, öncekiler öyle yaparlarmış. Üstadın önüne gelip tövbe vermek derler ya, Üstadın önüne oturur, Üstadına söz verir. Der ki ben bugüne kadar işlediğim bütün günahlara tövbe ediyorum, bir daha geri dönmemek üzere. Üstadla bîatlaşma yapıyor. Üstadına söz veriyor çünkü. Bir daha o işleri yapmacağına dair. Ve Üstad da onun o tövbesine binaen Cenâb-ı Hak’a münâcât eder. Der ki bu bana söz verdi. Bu konuda yemin etti. Akit yaptı. Eski işlemiş oldu günahlara bir daha dönmeme söz verdi. Ya Rabbi sen bunu affeyle diye ona ne yapar? Ona duâ eder. Ona himmet eder. Artık o derviş olma yoluna girdi. Ardından hemen ikinci kapı ne?


Mürşide Teslîmiyet ve Sûfînin Temizliği

Mürşide teslim olma. Onun öğütlerine uyma. Ona bîat etme. Bakın bu da ne? Bu ikinci kapı oldu. Tarîkatın kapısı. O kimse ne yaptı? Hemen o Üstad’a intisâb etti. O Üstad’a bağlandı. Artık asla ve asla onun sözünden dışarı çıkmıyor. Kâr da olsa zarar da olsa. Onun nefsine acı da gelse tatlı da gelse ona ne bileyim bazı şeyler kafası alsa da almasa da Kur’ân-Sünnet dâiresinde o Üstad’ına teslim oldu. Mürşidinin öğütlerine Mürşidinin tavsiyelerine Mürşidinin nasihatlerine tam olarak intibâk sağladı. Ondan asla ve asla zerrece ayırılmamaya gayret ediyor. Bu da ne? Tarîkatın ikinci kapısı. Ondan sonra ne? Artık o bir Tarîkat erbabı oldu. Tarîkat erbabı demek Sünnet-i Seniyye’ye uymak demek. Hazret-i Peygamber Hazret-i Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretlerinin Sünnetlerini olmazsa olmazlarını artık üzerinde taşıyacağım demek.

Bunun bahşedi nedir? Temizliktir. O kimse temiz bir kimse olarak toprağın üzerinde yürümeye başlar. Temiz. Temizlik. O kimsenin vücut temizdi. O kimsenin ağız temizdi. O kimsenin kıyafet temizdi. O kimsenin yaşadığı yerin temizdi. O kimsenin ibadet ettiği yerin temizdi. Bütün temizlikle alakalı üzerinde temiz olmayı o üzerinde barındırır. Bir sûfînin sakalı karman çorman olmaz. Bir sûfînin saçı başı yağlı pis olmaz. Bir sûfî ekşi ekşi kokmaz. Bir sûfînin ağzı kokmaz. Bedeni kokmaz. Bir sûfînin kıyafeti kokmaz. Yeni değildir bu. İllaki yeni olması şart değildir. Bir sûfî temizdir. Yaşadığı ev, yaşadığı alan da temizdir. Bir sûfînin evine ne zaman giderseniz gidin evini tertemiz görmeniz gerekir.

Bir sûfînin yaşadığı yer tertemiz olması gerekir. Benim büroyu ölçe etmeyin siz. Benim büroyu görenler ya bu temizliği bize söyleyin bu adam mı demesin? Bunu da baştan söyleyin. Ben orada normalde anca yetiştirebiliyorum. Yaşım 61. Sen demiyorsun değil mi öyle bir şey? Senin büron çok temiz de baktığında kıyaslanmaz tabi. Ama sûfî yaşadığı yeri ve kendi üzerini temiz tutmak mükelleftir. Bakın temiz tutacak. Esnaflar, toplum içinde yaşayanlar buna çok dikkat edin. Buna çok dikkat edin. Ağız kokunuzu, kıyılığınıza, kıyafetinize, saçınıza, sakalınıza, dişlerinize dikkat edin. Genç bayanlar kendinize dikkat edin. Evlerinize dikkat edin. Kadınlar temiz olun. Eşleriniz eve geldiğinde temiz bir kadın, temiz bir ev görsün.

Temizlik bu konuda çok önemli. Allâh muhâfaza eylesin.


İyilik Yolunda Koşmak ve Dil Edebi

Peki dördüncü kapı ne? İyilik yolunda koşturmak, iyilik yolunda savaşmak, iyilik yolunda mücâdele etmek. Bir tarîkat ehli ve bir tarîkat ehli bir tarîkat ehlinin, bir sûfînin iyilik yolunda mücâdele etmesi, iyilik yolunda savaşması gerekir. Sûfî asla ve asla kötülük düşünmez. Ağzından kötü bir söz çıkmaz, gözünden kötülük çıkmaz, kulağından, elinden, ayağından, uzurlarından kötülük çıkmaz. Sûfî kötü düşünmez. Sûfî iyilik yolunda koşturur. Elinden geldiğince etrafına iyilik olur, iyilik yapar. Sizin en hayırlığınız etrafına zarar vermeyenizdir. Hadîs-i şerîf daha bir üstü sizin en hayırlığınız etrafına en fazla faydası dokunanınızdır. Sûfînin ölçüsü budur. Sûfî etrafına zarar vermez, hatta ne yapar?

İyilik yapar. Mü’min odur ki etrafındaki insanlar, mü’minler, insanlar onun elinden ve dilinden emîndirler. Senin elinden ve dilinden emir olacak, emîn olacak insanlar. Elinden emîn olmak ne demek? Hırsızlık. Şimdi artık insanlar bir yerden gidip mal çalmıyorlar. Mesai saatlerinden çalıyorlar. Birisinin ücretini tam vermemekten çalıyorlar. Elinden emîn olmak. o zaman elini sen zulme kaldırma. Elini fasıklığa kaldırma. Elini fitneye kaldırma. Elini fitneden uzak tut, harâmdan uzak tut. Münafıklıktan uzak tut elini. Kafirlikten, gavurluktan uzak tut elini. Elinden emîn olacak insanlar. Aslında bütün varlık, bütün canlılar senin elinden emin olacaklar. Dilinden emin olacaklar senin. Dilinden emîn olacak.

Sen gıybet etmeyeceksin, dedikodu etmeyeceksin, iftirâ etmeyeceksin. Dilinden emîn olacak. Derviş kardeşine sen kalkıp da tepeden konuşmayacaksın. Derviş kardeşinin hatasını herkesin içerisinde söylemek dervişlik değil, sûfîlik değil. Üstadının adabını, erkanını, üstadının bir konudaki herhangi bir edebini söylerken dahi ona kenara çekeceksin, ona özel nasihat edeceksin. Öyle herkesin içerisinde ona üstadımızın böyle edebi var, sen bunu nasıl böyle yaparsın demek, üstadının edebini bilmemek demek. Senin üstadın, insanların içerisinde senin hatanı, kusurunu senin yüzüne söylemez. Sen insanların hatasını, kusurunu insanların içerisinde söylüyorsan sen edebe mugayyir olan sensin. Senin hatanı, kusurunu, üstadın herkesin içerisinde söyledi mi sana?

Sen bir başkasına söylüyorsun. O zaman insanlar iyilik yolunda mücâdele edecek olan iyilik yolunda koşacak olan sûfîler dillerine dikkat edecekler. Şeriatın makamlarından birisiydi. Haramlardan uzak durmak. İlinle harâmdan uzak dur. Sûfîler aldanmayın. Kanmayın. Birisine normalde üstadınızın edebini, adabını ben ona naklediyorum, ona nasihat ediyorum derken toplum içerisinde insanları azarlamayın. Toplum içerisinde insanlara tepeden konuşmayın. Bu sûfîlik değil. Bir insanın eksikliğini, yanlışlığını insan içerisinde, toplumun içerisinde yüzüne söylemek doğru değil. O zaman biz iyilik yolunda koşacaksak, dilimize dikkat edeceğiz, gözümüze dikkat edeceğiz, elimize ayağımıza dikkat edeceğiz. Önce zarar vermemek, kendimizi buna alıştıracağız.

Diyeceğiz ki benim elimden, dilimden, ayağımdan, kolumdan, gözümden, her türlü, her şeyimden zarar çıkmayacak. Bile bile ben zarar vermeyeceğim hiç kimseye. Ben kasıtlı olarak birisine zarar vermeyeceğim. Ben birisini dilime dolamayacağım. Müslümanların yaptığı en büyük yanlışlıklardan birisi bu.


Hizmet Ehli ve Haksızlıktan Korkmak

Beşinci makâm. Ne? Hizmet etmek. Sûfî hizmet ehlidir. Sûfî hizmet eder. Hizmet etmeyen sûfî sûfî değildir. Neden hizmet eder? Nefsini terbiye etmek için, insanlara faydalı olmak için hizmet eder. Zikrullâh yapan o cemaata hizmet etmek zikrullâh yapan yapan cemaata hizmet etmek hizmetin en büyüğüdür. Sûfîlere hizmet etmek hizmetin en büyüğüdür. Ama hizmet ediyorum derken sen kendini tepede tutarsan, insanları kırarsan, üzersen, insanlara tepeden bakar, hor davranırsan, insanlara çay dağıtırken, yemek dağıtırken veya bir hizmet görürken, kibirlenirsen, yapma. Senin için o günâh-ı kebâir oldu. Hatta küfre düştün. Yapma. Kendini terbiye et. Tevâzu sahibi ol. Hizmet etmek kadar önemli bir işlev yoktur.

Kır nefsini. Nefsini kır. Ne dedi. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hz. Peygamberi sordu Yahudiler, buranın emiri kim? Ümmetine hizmet eden dedi. Bu Mecnun dediler ya, kafayı kırmış. Su dağıtıyor ya. Hende kazasından önce. Gittiler bir gölgelikte oturan Hazret-i Ebû Bekir efendimize. Baktılar kılına, kıyafetine herhalde dediler buranın emiri bu. Gölgede de oturuyor ya. Gittiler, dediler ki buranın emiri kim? Su dağıtan Hz. Peygamberi gösterdi. Ümmetine hizmet eden dedi. İkisi de aynı lafı kullandı. Aynı cümleleri, aynı kelimeleri kullandılar. Kalp, kalpte fena olmuş. Fani olmak budur. Sevinin sevdiğinde fanili budur. Kelimeleri bile aynı çıkar. Aynı cümleleri kurarlar. Sevinin sevdiğinde fâni olmasıdır bu.

Öyle ben seni seviyorum demekte sevilmez. Seviyorum demenin arkasından getireceği bir tecelliyat olması gerekir. Evet, güzel kelimedir seni seviyorum. Herkes duymak ister. Erkekler eşlerinden duymak ister. Kadınlar kocalarından duymak ister. Çocuklar anne babalarından duymak ister. Anne baba çocuklarından duymak ister. Anne baba çocuklarından duymak ister. Çocuklar da duymak ister. Çocuklar da duymak ister. Çocuklar da duymak ister. Çocuklar da duymak ister. Anne baba çocuklarından duymak ister. Ne kadar güzel bir sözdür seni seviyorum demek. Muhteşem bir şeydir. Ama Hazret-i Pîr’in dediği gibi buna delil gerek. Bakın Hazret-i Ebû Bekir Radıyallâhu Anh Hz. Hazret-i Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hz.

Söylüyorlar. Önce Hazret-i Ebû Bekir diyor. Ümmetine hizmet eden diye ardından Hazret-i Ebû Bekir Efendimiz diyor. Ümmetine hizmet eden. O zaman bir Sûfî hizmet ehlidir. Etrafına hizmet eder. Derviş kardeşlerine hizmet eder. Evet. Yoluna hizmet eder. Evine hizmet eder. Eşine hizmet eder. Çocuklarına hizmet eder. Hizmet eden evladır. Hizmet eder. Sûfîler zorla kendilerine hizmet ettirmezler. Sûfîler benim çayım bitti demez. O kendine hizmet ettirmektir. Bana bir bardak su verir misin demez. Kendine hizmet ettirmektir o. Ama bir yerde ortalıkta dolaşan varsa çay dağıtan su dağıtan bunlara söylenebilir. Burada bizim vazîfeli kardeşler var şimdi onlar dolaşıyorlar ortalıkta. Onlardan su istenebilir, onlardan çay istenebilir.

Bunda bir sıkıntı yok. Ama vazîfeli yok ortalıkta. Herhangi bir kimse yok. Ben dedim diyeceğim ki işte. Onur kalk bana bir çay getir. Neyse ben desem hakkımdır da şimdi yanlış anlaşılmasın. Ben kendimde o hakkı görüyorum. Böyle bir şey de o yüzden kendimde onu görüyorum. Ama mesela özgürle Onur. Özgür sen Onur’dan büyüksün herhalde değil mi? Bir yaşın. Aynı yaşın sayılırsın. Birbirlerine mesela kalkıp da böyle emr-i vâkî dervişli öne sürerek. Hadi bana bir çay getir. Demeyecek, hizmet istemeyecek kendilerine. Aranızda bir yaş mı var ya? Yaşı sayılırsınız yani. Maşallah. Kaç ay var aranızda? Hesaplamadınız mı hiç? Tamam. Tabi eskiler hesaplarlardı ya önceden değil mi? Sen de hesaplıyor musun arasına sen malimi çağırsın sen.

Sen malimi çağırsın. Sende de hesap kitap çok. Senin işin hesap. Hemen hesaplıyorlar onlar çünkü hesaba düşkünler. Şimdi birbirinden böyle kalkıp da emr-i vâkî hizmet istemek sufilerin işi değil. Allâh bizi onlardan eylesin inşâallâh. Haksızlık yapmaktan korkmak. Bu da 6. makâm. Haksızlık yapmaktan korkacak insan. Eşine, çocuklarına, yanına çalışan elemanlarına veya patronuna veya bir derviş kardeşine. Haksızlık yapmaktan korkacak o insan. Haksızlıktan, şeytandan kaçar gibi kaçacak. Haksızlık yapmayacak. Adaletli davranacak. Çünkü haksızlığı ortadan kaldırabilmesi için adalet gerekli. Ama ne yazık ki. İslâm dünyası, adaletsizlikler dünyası. Ne yazık ki böyle. Ama biz haksızlık yapmamaya, adaletsiz davranmamaya gayret edeceğiz.

Mücadele edeceğiz. Kimseye haksızlık yapmayacağız. Kimseye adaletin dışında davranmayacağız. Ama balık baştan kokuyor. Evet. Adalet tecelli etmiyor. İnsanların arasında da adalet yok. Âilelerin içerisinde de adalet yok. Haksızlık diz boyu. Allâh bizi affetsin.


Ümitsizlik Yasağı ve Nefsi Analiz

Yedinci makâm. Ümitsizliğe düşmemek. O ne olursa olsun asla ümitsizliğe düşmeyecek. Şiblî’de gitmiş, bir şey yapmak için. O ne olursa olsun asla ümitsizliğe düşmeyecek. Şiblî’de geçer, bu Şiblî’nin eserinde geçer. Yeryüzü demir levhalarla kaplı olsa, gökyüzü bakır levhalarla kaplı olsa, yine rızıktan endişe etmem, ümitsizliğe düşmem diye bir evliya sözü var. hiçbir zaman ümitsizliğe düşmemek. Ama insan ümitsizliğe düşmemek derken, kendince gücünün, kudretinin, kuvvetinin halinin nisbetinde işlerle uğraşacak. Boyunu aşan işlerde uğraşmayacak. Kendini utandırır. Hazret-i Pîr diyor ya, Sen bir saman çöpü, bir dağı kaldırabilir mi? Ya sen bir saman çöpüsün, dağı kaldırabilir misin? Kaldıramazsın.

O zaman saman çöplüğünü bil, dağı kaldırmaya kalkma. Sen bir dağı çekemezsin. Veya sen kendince kendini analiz et. Kendince kendini analiz edip, ben ne işi yapabilirim, ne işi yapamam. Neyi başarabilirim, neyi başaramam. Ben neye layıkım, neye layık değilim, bunu gör kendin. Ve kendince bunu görerekten hareket et, ümitsizliğe düşme. E senin 10 liralık sermâyen var, sen 2000 liralık iş yapmaya kalkıyorsun, zorluyorsun, e ümitsizliğe düşüyorsun. Canım kardeşim, sen kendini analiz etmedin ki, ben bazen kardeşlere diyorum, ne iş yapacaksın, şu iş yapacaksın. Ne kadar sermâyen var, şu kadar. Yapamazsın diyorum. Sebep? Ya o sermâyeli o iş olmaz. Veya bir iş yapacak. Sen bu işi yaptın mı daha önce?

Hayır. Bu işi yapan bir yerde çalıştın mı? Hayır. Şunu yapanı gördün mü? Hayır. Kardeşim nereden gireceksin sen bu işin içine? Ondan sonra ümitsizliğe düşecek o. Ümitsizlik de şeytanın vesvesesi, ardından küfre düşecek. Çünkü ancak kâfirler Allâh’tan ümidi keserler. Allâh muhâfaza eylesin. O yüzden biz ümitsizliğe düşmeyeceğiz. Ama bizi ümitsizliğe düşürecek olan her şeyden uzak duracağız.


İbret Almak ve Nasîhat Muhabbeti

Sekizinci, ibret almak. İbret almak, ders almak. Bir şeyden kendimize ders çıkarma. Bir olaydan kendimize ders çıkarma. Başımıza gelen bir hadiseden veya bir başkasının başına gelen hadiseden ibret almak. Ders çıkarmak. Tecrübe sahip olmak ve o tecrübeyi icra etmek, yerine getirmek. Bu muhakkak önemli. Ders çıkarmak, ibret almak. Ondan sonra nasihat ve muhabbet sahibi olmak. Dokuzuncu makâm. Artık sen böyle bu şeriatın ve tarîkatın makâmlarını yaşadın. Artık nasihat sahibi oldun. Artık sen etrafına nasihat edeceksin. İyilik yapıyorsun, iyilik yaptığın için senin iyiliği met etme. İyiliği anlatma, nasihat etmeye hakkın var. Kötülüklerden uzak duruyorsun, artık nasihat edebilirsin. Ey kardeşim, sen kötülüklerden uzak dur.

Üzerinizde bulunan bir makamı nasihat edebilirsiniz. Ey Habibim sakın ha yapmadıklarını nasihat edicilerden, tebliğ edicilerden olma. Âyet-i kerimesi artık senin üzerinde tecelli ediyor. Sen gıybet etmezsen gıybet etmeyin sözün tesirli olur. Sen iftirâ atmazsan, iftirâ atma sözün tesirli olur. Sen bu şeriatın ve tarîkatın makâmlarını geçersen ve bu makamlarda oturursan, bu makamlarda muhkim kalırsan, evet senin nasihatini dinlerler. Evet sen o zaman muhabbet sahibi olursun. insanlarla muhabbet edersin ve insanlar sana muhabbet besler. İnsanlar sana muhabbet beslemiyorsa, kabahati insanlarda arama, kendinde ara. Eğer senin nasihatini dinlemiyorlarsa, sen insanlarda kabahat arama, kendinde ara.

Sen demek ki nasihat edecek makâma henüz gelmemişsin. Sen henüz daha muhabbet edilecek bir makâma gelmemişsin. O yüzden o makâma gelmek için şeriatın makâmlarını, o makâma gelmek için tarîkatın makâmlarını oturup yerleştirmen gerekir. O zaman sen nasihat ve muhabbet sahibi olursun. Onuncu tarîkatın makamı, özünü, insanın kendisini fukarâ görmesi değer. Sûfî kendisini fukarâ görür. Çünkü Cenâb-ı Hak âyet-i keriminde beyan etmiştir ki, hepiniz Allah inninde fukarâsınız, Allah ganîdir demiş. Kendini fukarâ görmek Allah inninde, kendini hiçliğe doğru götürme. Sakın âlimim deme, fukarâ gör kendini. Sakın ben şeyhim deme, fukarâ gör kendini. Sakın ben iyi bir sûfîyim deme, kendini fukarâ gör. Sakın ben zenginim deme, kendini fukarâ gör.

Sakın benim katım var, yatım var, arabam var, görme. Kendini fukarâ gör. Bu dünyada fukarâ bir şekilde yaşa. Bu cimrilikten değil, bu tevâzudandır. Bu gösterişten, şâtafatta, şatafattan kaçmaktır. Sen şeytana tapanlar gibi gösterişe düşme. Sen hevâ ve hevesini ilah edinenler gibi şatafta, şâtafatta düşme. Sakın ben şöyle âlimim, ben böyle şeyhim, ben böyle dervişim, ben böyle zâkirim, ben böyle hâl sahibim, ben böyle rüya görürüm, ben böyle hâl görürüm. Benim gördüğüm hâli kimse görmez, benim gördüğüm rüyayı kimse görmez. Sakın ha! Sen daha yuvasından uçacak kuş olmadın. Kuşun ahmağı, kanatları, tüyleri çıkmadan uçma sevdasına düşer. Uçma sevdasına düşen kuş, ahmaklığından kendisini yuvadan atar, kediye, köpeğe yem olur.

Kedi köpeğe yem olmak isteyen olmadan önce oldum sevdasına düşüp yuvadan uçmaya kalkan ahmak kuşlardır. Ahmak kuşlardır. Ana kuş, o ahmak gördüyse onu, onu kurtarmak için uğraşmaz. Der ki benim getireceğim rızık ahmak bir yavruya gideceğine, sağlam zeki, iş yapacak, benim soyumu, sopumu yürütecek, kuşa yem olsun der. Onun gözünün yaşına bakmaz. Onun kendi kendine, kendi hevasından uçup uçmaya çalışmasına bakmaz. Korur, kollar, o korur, kollarken anası yuvada yokken o kuş atar kendini. Zaten aşağıda kediler bekler. O kuş kendine atar atmaz, kedi kapar onu. Kolay av olur. Sûfî’nin aptalığı, Sûfî’nin kibirlisi, Sûfî’nin kendini beğenmişi kendisini oldum zanneder, ben uçacağım der, kanatlandım der, kendi kendine yuvadan dışarı atar, burnunun üstü çakılır gider.

Fakir görme kendini, fukarâ görme. Bu ticarette, sanatta, ziraatta, dervişlikte, evde, arkadaşlarının arasında, etrafta tevâzu sahibi olup kendini fukaradan görme. Bilhassa Allâh’ın önünde kendini bir şey görme. Peygamber, sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin önünde kendini bir şey görme. Üstadının önünde kendini bir şey görme. Bu insanı helaka götürür. O yüzden Allâh’ın önünde kendinizi bir şey görmeyin. Hazret-i Peygamber, sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin yolunu takip edin. Deyin ki, sana hakkıyla kulluk edemedim ya Ma’bûd. Âdem’in yolunu tutun. Ben nefsimi zulmeden, ben nefsine zulmeden nereden oldum beni affet deyin. Âdem’in yoludur bu. Âdem’in çocuklarının yoludur. O yolda yürüyün.

Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın önünde kendinizi bir şey zannetmeyin. Ona ümmet olmanın lütfu ve ikramın altında ezilin. Kendiniz de bir şey görmeyin. Allâh muhâfaza eylesin. Üstadınızın önünde kendinizi bir şey görmeyin. Bili o olmuş olsanız da iyi. Bu sizi perişan eder. Allâh muhâfaza eylesin.


Fukarâlık Edebi ve Medîne Rutûbeti

Şeyh Efendi bir laf söylüyordu. Bazıları vardı. Öyle değildi Efendi baba o. Oğlum böyle böyle olmuştu diyor. O diyor ki, efendim öyle olmadıydı o. Ben de olaya şahidim. Bana döndü. Nasıl olduydu Mustafa Efendi dedi. Sizin dediğiniz gibi böyle böyle böyle böyle olmuştu efendim dedi. Olduğunda o adam da yoktu yanımızda. Ondan sonra baktı. Bana öyle demediler dedi. Ben sustum. Şeyh Efendi’nin yanında ne diyeceksin? Ne yaptı Şeyh Efendi? Kafasını salladı sustu. Neyse ben bir fırsatını buldum. Bırakır mıyım? Mustafâ’yı zandan anlamak yakışmaz. Dedim sen orada değilsin. Sen orada değil olmadığın halde dedim. Ne ama böyle konuştun. O benim orada olduğumu bilmiyor tabi. Olayın olduğunda ben oradaydım dedim.

Velev ki olmayayım. Velev ki orada ol dedim. Önemli değil. Ne biliyorsun dedim. Şeyh Efendi zahirde öyle bir şey yaşarken gelip gözünün önünde, batında başka bir şey yaşadı dedim. Batında yaşadığı şeyi söyledi. Ne yapacaksın dedim. Batından haberin var mı dedim. Yok dedi. Duyduğunu söylemek yalan olarak yeter demiyor mu? Sustu. Sen nasıl dervişsin dedim. Sen nasıl dervişsin dedim. Sen nasıl dervişsin dedim. O yüzden bir kimse üstadının önünde öyle değildi böyle sordular mı sana? Yok bırak. Sana ne? Böyle Şeyh Efendi’nin kaldığı bir yer vardı. Şeyh Efendi de o kadar hassas Allâh rahmet eylesin. Böyle küçücük bir rutûbet olsa rutûbete hissediyor. Böyle koklar. Mustafa Efendi, rutûbet mi var burada?

Var efendim. Ben yok demem. Hissediyor o. Ben o kadar hassas değilim. O hassas. Evet rutûbet var oğlum burada. Hemen değiştirelim efendim. Evi değiştiriyoruz biz. Umre’deyiz. Hasta olmuş, duyduk gittik. Gelmedi çünkü akşam namazına iftara. Sordum. Dediler birisi dedi ki bilmiyorum. Onun otelde kalan. Öbürküne sordum. O dedi ki görüşmedik. Bir başkasına sordum. Dedi ki hasta. Nasıl hasta dedim ya. Bu akşam namazından son oluyor. Yatsı da yakın. Hasta dediler. Allâh Allâh. Biz hemen yatsıyı kıldık, terâvihi kıldık. Gittik. Gittik onun kaldığı otele. İlk defa tabii odaya girdik biz onların. Biz de yeni gittik Medîne’ye. Biz sonradan gittik. Baktım 5-6 kişi aynı odanın içindeler. Yer yataklarını yapmışlar.

Ondan sonra. Şeyh Efendi böyle bir yerde yatıyor. Onun yanında da bir arkadaşlar yatıyor. Beraber umreye gittikleri kimseler. Birisi orada horluyor. Birisi zaten sırtını dönmüş. Tıgınık bir vaziyette her şey. Eyvah. Ben başına gittim şimdi sessizce oturdum. Bizim birkaç arkadaş var. Onlar da geldiler. Tabi bizim böyle şeylerde var ya. Hasta, onun olduğu zamanlarda filan. Biliyorum ya. Ben gittim hafiften huu dedim. Tak açtı gözünü. Mustafa Efendi hoş geldin. Hoş bulduk efendim dedim. Allâh’ın sana. Dedim geçmiş olsun. Allâh râzı olsun oğlum dedi. Neyse baktı yanımızda arkadaşlar da var. Böyle hafiften yastıkları arkaya koyduk. Biraz böyle yarım oturur gibi oldu. Ben dedim yatın. Neyse. Biz giderken ayıp söylemesi meyve filan bir şeyler almıştık.

Hemen onları dedim rahatsızsınız bir şey yememişsinizdir. muz yiyin. Biraz şu hurmadan yiyin filan. Onlardan yedirmeye başladık. Ondan sonra dedi. Mustafa Efendi oğlum rutûbet var herhalde burada dedi. Ben dedi hasta oldum dedi. Ondan sonra herhalde dedi bu camdan geliyor dedi. Gelebilir efendim dedim. Ben size dedim götüreyim bizim otele. O esnada oradan bir nakîb bir arkadaş geldi. O işlerle de bakıyor sorumlu. Ondan sonra böyle bir mevzu olunca o da buna şahit oldu. Ardından Şeyh Efendi onu bir daha söyleyince. Hemen kalktı bu şimdi pencereye. Yok efendim buradan rutûbet yok koku yok o var diyor o yok diyor. Kafa döndü benim. Dedim efendim ben sizi götüreyim. Dedim gidelim. Tamam oğlum gidelim de dedi.

Ondan sonra yarın gidelim dedi. Yarın gelin alın beni buradan. Tamam efendim dedi. Biz çıktık o arkadaştı bizi. Hemen kapıdan göndersek sen gel dedim. Hemen gidelim dedi. Hemen gidelim dedi. Hemen gidelim dedi. Hemen kapıdan göndersek sen gel dedim. Bizim arkadaşlara dedim siz inin aşağı.


Edep Sahibi Ol ve Sohbet Kapanışı

Ben onunla baş başa kalmam lazım. Onu tabi asansörde yasladım asansöre. Sen kimsin lan dedim. Şeyh Efendi buradan koku geliyor diyor. Sen bir de kalkıyorsun kokluyorsun kokmuyor diyorsun. Yok buradan rutûbet gelmiyor diyorsun. Sen Şeyh Efendi’nin sözüne nasıl söz koyarsın. Bunun rengi mengi gitti. Asansörden aşağıya ininceye kadar ben bunu bir hali sıkıştırdım. Bir daha dedim seni görmeyeceğim. Şeyh Efendi’nin yanında dedim. Seni dedim görmeyeceğim perişan ederim seni. Ve lasıl kelam biz ertesi gün Şeyh Efendi’yi götürdük otele. Bir insan edep sahibi olacak. Susacak ya sus. Edep sahibi ol. O yüzden kendini fukarâya gör. Kendini biliyor görme. Allâh muhâfaza eylesin. Fukarığa gördükçe zenginleşirsin.

Hem hal olarak hem rüya olarak hem makâm olarak hem maddi olarak hem manevi olarak. Kendini fukarâya gör. Kendini acizlerden gör. Kendini zayıflardan gör. Bundan bir şey kaybetmezsin. Allâh bizi onlardan eylesin inşâallâh. İnşâallâh Rabb’in nasip ederse önümüzde kafta da marifet kapısını inşâallâh sizlerle sohbet edeceğiz. Allâh’tan bir şey gelmezse. Ben saati telafi ettim. Saat kaç? 22.27 olmuş. sohbeti bu noktada kendimce geç kalmamın karşılığını verdim sayılabilir. Hakkınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. İnşâallâh Cenâb-ı Hak cümlemizi, Allâh’ın adına gelmesini, Allâh’ın adına gelmesini, Allâh’ın adına gelmesini, Allâh’ın adına gelmesini, Allâh’ın adına gelmesini, Cenâb-ı Hak cümlemizi kendi yolunda devam eden kullarından eylesin inşâallâh.

Allah rızası olsun. El-Fâtiha.


Kaynakça ve Referanslar

  • Tevhîd Açılışı ve Onur Kardeşin Babası: Sohbet açılışında okunan istiâze ve besmele — Nahl 16/98 (“Kur’ân okuyacağın zaman kovulmuş şeytândan Allâh’a sığın”); Efdalü’z-zikr hadîsi — Tirmizî, Daavât 9 (“Zikrin en faziletlisi Lâ ilâhe illallâh demektir”); İbn-i Mâce, Edeb 55; Nesâî, Îmân 15; kelime-i şehâdet (Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlühû) — Buhârî, Ezân 8; Müslim, Îmân 58 (şehâdetin rüknüyyeti); “cemî’an mine’l-enbiyâ-i ve’l-mürselîn” salavâtı — Ali el-Kârî, Hızbü’l-Envâr; “hakk-ı hak, bâtılı bâtıl bilmek” duâsı — Müslim, Duâ 73; İbn-i Mâce, Duâ 21 (“Allâhümme erine’l-hakka hakkan ve’rzuknâ ittibâ’ahû, ve erine’l-bâtıla bâtılan ve’rzuknâ ictinâbehû”); son nefeste kelime-i tevhîd ile ölme duâsı — Ebû Dâvûd, Cenâiz 20; Tirmizî, Cenâiz 7 (“Kimin son sözü Lâ ilâhe illallâh olursa cennete girer”); vefât eden babaya rahmet duâsı — İbrâhîm 14/41 (“Rabbimiz, hesâbın görüleceği günde beni, anamı-babamı ve mü’minleri bağışla”); Haşr 59/10; tâziye edebi — Buhârî, Cenâiz 47; Müslim, Cenâiz 6 (“Allâh kimin mü’min kardeşinin cenâzesine giderse … Ona iki kîrât ecir verir”); hassas cemaat içinde ders devamlılığı — “Dervişlik böyle işte; babanın annenin sevdiğini gömsen akşamına ders varsa derse geleceksin” — sûfî edebi (Ahmed er-Rifâî, el-Burhân el-Mü’eyyed); tertîb-i teshît ve mübâreklik gecesi — Yâsîn sûresi 36/70 ve İhlâs-Felâk-Nâs ile hatmin kabre hediyyesi — İbn-i Abidîn, Reddü’l-Muhtâr, Kitâbü’l-Cenâiz.
  • Eşin Engeli ve Dînî İlmin Farziyyeti: “Eşler birbirlerinin velîleridir” kaidesi — Tevbe 9/71 (“Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velîleridir; iyiliği emrederler, kötülükten men ederler”); evde ilim öğrenmeye izin meselesi — Nisâ 4/34 (kavvâmûn); Bakara 2/228; İbn-i Mâce, Mukaddime 17 (“İlim öğrenmek her Müslümana farzdır”); otuz iki farz geleneği — Osmanlı ilmiyesi ve halk fıkhı: Mızrâklı İlmihâl; Amentü Şerhi (Birgivî); nikâh esnâsında otuz iki farz sorma âdeti — Osmanlı şer’iye sicillerindeki nikâh akidleri; abdestin farzları (yüz, kol, baş, ayak — dört) — Mâide 5/6; namazın içindeki ve dışındaki farzlar — Buhârî, Îmân 34; Merğinânî, el-Hidâye, Kitâbü’n-Nikâh ve Kitâbü’t-Tahâre; Müslümanın bütün Kur’ân’dan sorumlu oluşu — “İlim talebi her Müslümana farzdır” — İbn-i Mâce, Mukaddime 17; Beyhakî, Şuabü’l-Îmân 2/253; günlük hayatta farz-ı ayn ve farz-ı kifâye ayrımı — Gazzâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, Kitâbü’l-İlm; mesâi saatinde hırsızlık / emânete riâyetsizlik — Nisâ 4/58 (“Allâh size emânetleri ehline vermenizi emreder”); Enfâl 8/27 (“Ey îmân edenler, Allâh’a ve Resûl’e hıyânet etmeyin, bile bile emânetlerinize de hıyânet etmeyin”); Müslim, Îmân 107 (münâfığın alâmeti); orman işletmesi ve belediye kadrosu mukâyesesi — mesâi içinde özel iş yapmak ve resmî araçları kendi işinde kullanmak harâm — İbn-i Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, Kitâbü’l-Gasb; Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye, md. 881-882; evlilik maksadı ve dînî bilgi sorgusu — Tirmizî, Nikâh 4 (“Kadın dört şey için nikâhlanır: malı, soyu, güzelliği, dîni için; sen dindârını seç”); Buhârî, Nikâh 16; dînî mesele karşısında erkek-kadın mes’ûliyyetleri — Tahrîm 66/6 (“Kendinizi ve âilenizi ateşten koruyun”).
  • El-Hidâye Kitapları ve Faiz Fetvâsı: Rüyâ ta’bîri ve müftîye mürâcaat âdâbı — Yûsuf 12/6, 12/43-49 (Yûsuf aleyhisselâm’ın rüyâ ta’bîri); Buhârî, Ta’bîr 3; Müslim, Rü’yâ 6 (“Mü’minin rüyâsı nübüvvetin kırk altı cüzünden biridir”); İbn-i Sîrîn, Tefsîru’l-Ahlâm; sâdık rüyâ ve muhakkak ilim mukayesesi — Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ; fâiz meselesinde Hanefî fıkhının klâsik kitaplarına mürâcaat — Merğinânî, el-Hidâye fî Şerhi Bidâyeti’l-Mübtedî, Kitâbü’r-Ribâ; Mollâ Hüsrev, Dürer ve Gurer, Kitâbü’l-Büyû’; İbn-i Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr ‘alâ’d-Dürri’l-Muhtâr, Kitâbü’r-Ribâ; el-Fetâvâ el-Hindiyye (el-Fetâvâ el-Âlemgîriyye), Kitâbü’l-Büyû’, bâbü’r-Ribâ; Abdurrahmân el-Cezîrî, Kitâbü’l-Fıkh ‘ale’l-Mezâhibi’l-Erbaa; İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe ve İmâm Muhammed eş-Şeybânî’nin fâiz hakkındaki kavilleri — el-Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâi, Kitâbü’r-Ribâ; fâiz mutlak harâmdır — Bakara 2/275-281 (“Allâh alış-verişi helâl, fâizi harâm kılmıştır; Rabbinden kendisine bir öğüt gelen ve böylece fâizi bırakan kimsenin geçmişi kendisine, işi de Allâh’a kalmıştır”); Âl-i İmrân 3/130 (“Kat kat fâiz yemeyin”); Nisâ 4/161; Rûm 30/39; Hamdi Döndüren’in enflasyon miktârında fâiz alınabileceğine dâir muhakeme — akademik fâiz fıkhı tartışmaları ve klâsik fakîhlerce reddi — İbn-i Abidîn, Reddü’l-Muhtâr; Abdülazîz el-Buhârî, Keşfü’l-Esrâr; “müftî” ehliyyeti şartları — İmâm Şâfiî, er-Risâle; İbn-i Sâlâh, Edebü’l-Müftî ve’l-Müsteftî; şeytânın kalbe oturması ve fâhişelik — Câsiye 45/23; Yûsuf 12/53; “fahşâ” kavramının fikrî ve amelî tasnîfi — Âl-i İmrân 3/135; A’râf 7/28; Nûr 24/21 (“Şeytânın adımlarına uymayın; kim şeytânın adımlarına uyarsa bilsin ki o fahşâyı ve münkeri emreder”); Enfâl 8/48 (şeytânın insâna yoldaş olup sonra yüz çevirmesi).
  • Hastalık İdâresi ve Müminin Kefâreti: Hastalığı idâre ve hastalığın insanı idâresi mukâyesesi — cüz’î irâdenin hastalığa teslîm edilmemesi — Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd, bâbü’l-ef’âl; Hazret-i Ali radıyallâhu anh’ın “Her hasta olana tövbe et, Allâh’a yalvar de” îkâzı — Nehcü’l-Belâğa, hutbeler bölümü; İbn-i Ebi’l-Hadîd, Şerhu Nehci’l-Belâğa; günâh-şeytân-hastalık tetiklemesi zinciri — Ahmed b. Hanbel, Müsned 2/297 (“Kul bir günâh işlediğinde kalbinde siyah bir nokta oluşur”); mü’minin başına gelen sıkıntının kefâret oluşu — Buhârî, Merdâ 1, 3; Müslim, Birr 52 (“Mü’mine isâbet eden yorgunluk, hastalık, keder, hüzün, ezâ, mihnet, hattâ ayağına batan diken sebebi ile dahi Allâh o mü’minin hatâlarını siler”); karın ağrısından, hamîle ağrısından ölen şehîddir hadîsi — Ebû Dâvûd, Cihâd 15; Tirmizî, Fezâilü’l-Cihâd 14 (“Yedi türlü ölüm şehîdlik sayılır: Taûn, karın hastalığı, suda boğulma, yıkıntı altında kalma, zâtü’l-cenb, yangın ve yavrusuyla ölen kadın”); Eyyûb aleyhisselâm ile mukâyesenin uygunsuzluğu — Sâd 38/41-44; Enbiyâ 21/83-84 (“Ve Eyyûb: ‘Bana zarar dokundu, sen merhametlilerin en merhametlisisin’ diye Rabbine nidâ etmişti”); şifâ emrinin sigası — Tirmizî, Tıbb 2; Ebû Dâvûd, Tıbb 1 (“Ey Allâh’ın kulları tedâvî olunuz; zîrâ Allâh bir dertle birlikte onun devâsını da yaratmıştır”); “hastalık yok hasta insan var” sözü — sûfî prensibine dönüşmüş halk kelâmı; hastalıkla iyi geçinme ve hamdetmek — Bakara 2/155-157 (“Sabredenleri müjdele”); Zümer 39/10 (“Sabredenlere mükâfâtları hesâbsız verilecektir”); sûfînin vuslat hedefi — Ra’d 13/28; Fecr 89/27-30 (nefs-i mutmainne dönüşü).
  • Dört Kapı Girişi ve Tövbe Makâmı: Dört kapı kırk makâm taksîmi — Hâcı Bektâş-ı Velî, Makâlât; Ahmed Yesevî geleneği — Dîvân-ı Hikmet; şeriat-tarîkat-mârifet-hakîkat sıralaması ve bâzı tasniflerde mârifet ile hakîkatın yer değiştirmesi — Kelâbâzî, et-Taarruf li Mezhebi Ehli’t-Tasavvuf; Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye; Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif; Orta Asya-Horasân erlerinin sûfî silsilesi — Buhârî ve Necmüddîn Kübrâ gelenekleri; şeriatın on makâmının özeti — Hâcı Bektâş, Makâlât, bâbü’ş-Şerîa; tövbenin tarîkatın birinci makâmı olması — Tevbe 9/104; Tahrîm 66/8 (“Ey îmân edenler, Allâh’a nasûh tövbe ile tövbe ediniz; olur ki Rabbiniz kötülüklerinizi örter”); “Tövbe eden hiç günâh işlememiş gibidir” hadîsi — İbn-i Mâce, Zühd 30; Beyhakî, Şuabü’l-Îmân 5/418; “Allâh tövbe edenleri sever” — Bakara 2/222; tevbe-i nasûh şartları — Nevevî, Riyâzü’s-Sâlihîn, Kitâbü’t-Tevbe; tövbenin üç derecesi: avâm, hâss, hâssu’l-hâss — Kuşeyrî, er-Risâle, bâbü’t-Tevbe; Kâdî İyâz, eş-Şifâ; avâm günâh-ı kebâirden dönmesi; hâss gaflete tövbe; hâssu’l-hâss sevgilisinden bir an ayrılmaya tövbe — İbnü’l-Kayyım el-Cevziyye, Medâricü’s-Sâlikîn, menzilü’t-tevbe; üstad huzûrunda tövbe verme âdâbı ve bîat-ı tarîkat akdi — Molla Câmî, Nefahâtü’l-Üns; Reşehât-ı Aynü’l-Hayât; üstadın müntesibi için münâcât ve himmet — Ahmed Sirhindî, Mektûbât 1/292.
  • Mürşide Teslîmiyet ve Sûfînin Temizliği: Tarîkatın ikinci makâmı — mürşide intisâb ve teslîmiyyet — Necm 53/3-4 (“O hevâsından konuşmaz, o vahyedilenden başka bir şey değildir”) ve mürşidin vârisin-i nebî oluşu — Buhârî, İlim 10 (“Âlimler peygamberlerin vârisleridir”); Ebû Dâvûd, İlim 1; üstadın öğüt ve nasîhatine bîat — Mümtehine 60/12 (bîat âyeti); Fetih 48/10, 48/18 (biat-ı rıdvân); Müslim, Îmân 42 (bîat-i akabe); Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye dâiresinde teslîmiyet — Âl-i İmrân 3/31 (“De ki, eğer Allâh’ı seviyorsanız bana uyun ki Allâh da sizi sevsin”); Nisâ 4/59 (“Allâh’a, Resûl’e ve sizden olan ulü’l-emre itâat edin”); tarîkatın üçüncü makâmı — Sünnet-i Seniyyeye uyma ve temizlik — Müddessir 74/4 (“Elbîseni temiz tut”); Mâide 5/6 (abdest); Bakara 2/222 (“Allâh çok tövbe edenleri ve çok temizlenenleri sever”); Tevbe 9/108 (Kubâ mescidi: “Orada temizlenmeyi seven adamlar vardır”); “Temizlik îmândan gelir” hadîsi — Müslim, Tahâret 1; Tirmizî, Daavât 86; sûfînin bedeni, ağzı, kıyâfeti, evi temizliği — İmâm-ı Gazzâlî, İhyâ, Kitâbü Âdâbi’l-Kesb ve’l-Maâş ve Kitâbü’n-Nikâh; sûfînin sakal ve saç nizamı — Buhârî, Libâs 63; Ebû Dâvûd, Tereccül 16 (saç-sakal tesviyesi); esnafın kıyâfet temizliği — “Allâh temizdir, temizi sever” — Tirmizî, Edeb 41; eş ve âile için evi ve kendini temiz tutma — Bakara 2/228; Tirmizî, Radâ 10; ağız kokusu ve misvak — Buhârî, Cuma 8; Müslim, Tahâret 42 (“Ümmetime meşakkat olmasaydı onlara her namazda misvak kullanmalarını emrederdim”).
  • İyilik Yolunda Koşmak ve Dil Edebi: Tarîkatın dördüncü makâmı — iyilik yolunda cihâd ve mücâdele — Hac 22/78 (“Allâh uğrunda hakkıyla cihâd edin”); Mâide 5/35 (“O’nun yolunda cihâd edin, umulur ki kurtuluşa erersiniz”); sûfînin kötülük düşünmemesi ve a’zâlarından kötülük çıkmaması — Kâf 50/18 (“O bir söz söylemeye görsün, yanında hazır bir gözetleyici bulunur”); Mümtehine 60/1-3 (düşmanlık sâkındır); Nûr 24/24 (a’zânın şâhitlik etmesi); “sizin en hayırlınız etrafına zarar vermeyeninizdir” — Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat; “sizin en hayırlınız kendisinden hayır umulup şerrinden emîn olunandır” — Tirmizî, Fiten 76; Ahmed b. Hanbel, Müsned 5/71 (“En hayırlınız âilesine en hayırlı olanınızdır”); “Mü’min odur ki insânlar onun elinden ve dilinden emîndir” hadîsi — Buhârî, Îmân 4-5; Müslim, Îmân 64-65 (“Müslüman, Müslümânların elinden ve dilinden selâmette kaldığı kimsedir; mü’min ise insânların mallarına ve canlarına karşı kendisinden emîn oldukları kimsedir”); elden zulüm, fısk, fitne, harâm, münâfıklık çıkmaması — İsrâ 17/32-38 (a’zânın sorumlulukları); gıybet, dedikodu, iftirâ yasağı — Hucurât 49/12 (“Birbirinizin gıybetini yapmayın; biriniz ölmüş kardeşinin etini yemek ister mi?”); Nûr 24/11-16 (ifk hâdisesi); derviş kardeşinin hatâsını topluluk içinde söylememe edebi — Buhârî, Îmân 11 (“Münâfığın alâmeti üç”); Müslim, Birr 35 (“Müslüman Müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz, onu küçümsemez”); nasîhatin dört gözlü olması — Buhârî, Îmân 42; Tirmizî, Birr 17 (“Din nasîhattir”); mürşidin talebenin hatâsını yüz yüze ve tenhâda söylemesi âdâbı — Ahmed Sirhindî, Mektûbât 1/59.
  • Hizmet Ehli ve Haksızlıktan Korkmak: Tarîkatın beşinci makâmı — hizmet — “Kavmin efendîsi onlara hizmet edendir” hadîsi — Deylemî, el-Firdevs; İbn-i Mâce, Edeb 8; zikrullâh meclisine hizmetin fazîleti — Buhârî, Daavât 66; Müslim, Zikir 25 (meleklerin zikir ehlini araması); sûfîlere hizmet ehliyyeti — Kuşeyrî, Risâle, bâbü’l-Hidme; Kelâbâzî, Taarruf, Hidme bâbı; hizmet ederken kibir ve tepeden bakmanın küfre götürücülüğü — Lokmân 31/18 (“İnsanlardan yüz çevirme, yeryüzünde çalımlı çalımlı yürüme”); A’râf 7/146 (müstekbirlerin âyetleri anlamaması); Müslim, Îmân 147 (“Kalbinde zerre kadar kibir olan cennete giremez”); tevâzu — İsrâ 17/37; Furkân 25/63 (“Rahmân’ın kulları yeryüzünde tevâzu ile yürürler”); Hendek kazasında Hazret-i Peygamber’in ve Hazret-i Ebû Bekir’in “emîr kim?” sorusuna verdikleri tek cevap: “ümmetine hizmet eden” — Yahûdî elçi rivâyeti: İbn-i Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye 3/225; Vâkıdî, Meğâzî, Gazvetü’l-Hendek; ayrıca Hazret-i Peygamber’in Hendek kazasında bizzât kazı kazması — Buhârî, Meğâzî 29; Müslim, Cihâd 125; sevdiğinde fâni olmak ve sevgilinin sözünü aynen kullanma — Hz. Pîr Mevlânâ, Mesnevî-i Ma’nevî, 1. Defter; Rûmî, Dîvân-ı Kebîr, “Men tü şüdem” gazeli; fenâfillâh makâmı — İbn-i Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye, fenâ bâbı; kendine hizmet ettirmeme — Tirmizî, Birr 44; emîr-i vâkî ile dervişe hizmet buyurulmaması — Hâcegân âdâbı: Reşehât; altıncı makâm — haksızlıktan korkmak ve adâlet — Nisâ 4/58 (“Hükmettiğiniz zaman adâletle hükmedin”); Mâide 5/8 (“Bir topluluğa olan kinîniz sizi adâletsizliğe sevk etmesin; âdil olun, bu takvâya daha yakındır”); Nahl 16/90 (“Muhakkak Allâh adâleti, ihsânı ve akrabâya yardımı emreder”); “Bir günün adâleti yetmiş yıllık ibâdetten efdâldir” — Beyhakî, Şuabü’l-Îmân 6/85; Suyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr; âilede adâletsizlik — Tirmizî, Radâ 10; eş ve çocuklara karşı âdil davranma — Buhârî, Hibe 12-13 (eşit muâmele).
  • Ümitsizlik Yasağı ve Nefsi Analiz: Tarîkatın yedinci makâmı — ümitsizliğe düşmemek — Yûsuf 12/87 (“Allâh’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin; muhakkak ki Allâh’ın rahmetinden ancak kâfirler kavmi ümidini keser”); Zümer 39/53 (“Allâh’ın rahmetinden ümit kesmeyin; muhakkak ki Allâh bütün günâhları bağışlar”); Hicr 15/56 (“Sapıklardan başka kim Rabbinin rahmetinden ümit keser”); Şiblî’nin “Yeryüzü demir levhalarla kaplı olsa, gökyüzü bakır levhalarla kaplı olsa yine rızıktan endişe etmem” sözü — Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ 10/367 (Şiblî bölümü); Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ; tevekkülün hadden aşırılığı ve esbâba yapışma dengesi — Hûd 11/88 (“Tevfîk ancak Allâh’tandır”); Talâk 65/3 (“Kim Allâh’a tevekkül ederse O ona yeter”); Tirmizî, Zühd 33 (“Develerinizi bağlayın sonra tevekkül edin”); ümitsizliğin şeytan vesvesesi ve küfre götürücülüğü — Nahl 16/98; Yûsuf 12/5 (“Şeytân insâna apaçık bir düşmandır”); nefsi analiz ederek kendi gücünce iş yapma — Bakara 2/286 (“Allâh hiçbir kimseye gücünün üstünde bir şey teklîf etmez”); Hz. Pîr Mevlânâ’nın “saman çöpü dağı kaldırabilir mi?” istiâresi — Mesnevî-i Ma’nevî, 2. Defter; kendine layık olanı bulma — Kehf 18/110 (“Kim Rabbine kavuşmayı umarsa sâlih amel işlesin”); sermâye-iş kapasitesi ve fıkh-ı muâmelât — Merğinânî, el-Hidâye, Kitâbü’l-Mudârabe; iş tecrübesi ve ehliyyet mukayesesi — İbn-i Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, Kitâbü’ş-Şirket; “kâfirler Allâh’tan ümîdi keserler” — Yûsuf 12/87; ümitsizliğe düşürecek şeylerden uzak durma — Hucurât 49/11-12 (su-i zân yasağı); Ankebût 29/2-3 (imtihân sünneti).
  • İbret Almak ve Nasîhat Muhabbeti: Tarîkatın sekizinci makâmı — ibret ve ders çıkarmak — Haşr 59/2 (“Ey basîret sahipleri ibret alın”); Âl-i İmrân 3/137 (“Yeryüzünde dolaşın ve yalanlayanların sonunun nasıl olduğuna bakın”); Yûsuf 12/111 (“Andolsun ki kıssalarında akıl sahipleri için ibret vardır”); Nahl 16/66; Nûr 24/44; Rûm 30/9; tecrübe sâhibi olup onu yerine getirme — Kehf 18/60-82 (Hızır-Mûsâ ve üç ibret); başkasının başına gelenlerden ibret — Fâtır 35/43 (“Böylelikle Allâh’ın sünneti için bir değişiklik bulamazsın”); tarîkatın dokuzuncu makâmı — nasîhat ve muhabbet — Asr 103/3 (“Birbirlerine hakkı tavsîye edenler, birbirlerine sabrı tavsîye edenler”); Buhârî, Îmân 42; Müslim, Îmân 95 (“Din nasîhattir”); “Ey habîbim sakın ha yapmadıklarını nasîhat edicilerden olma” uyarısı — Saff 61/2-3 (“Ey îmân edenler, yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz; yapmayacağınız şeyi söylemeniz Allâh katında büyük bir günâhtır”); Bakara 2/44 (“Siz Kitâb okuduğunuz halde insânlara iyiliği emredip kendinizi unutur musunuz?”); nasîhatın tesîr şartı, nasîhat edenin hâli ile amel etmiş olması — İmâm-ı Gazzâlî, İhyâ, Kitâbü’l-Emr bi’l-Ma’rûf ve’n-Nehy ‘ani’l-Münker; Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif, bâbü’l-İrşâd; muhabbet sâhibi olma — Meryem 19/96 (“Îmân edip sâlih amel işleyenler için Rahmân bir sevgi kılacaktır”); Tirmizî, Fiten 61; hadîs-i kudsî “sevgi üzerine birbirlerini ziyâret edenler” — Muvattâ, Şa’r 5; insânın nasîhatine dinlenilmiyorsa kabahati kendinde arama — İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât 1/41; başlayan onuncu makâm — fukarâlık bilinci — Fâtır 35/15 (“Ey insânlar, hepiniz Allâh’a muhtâcsınız; Allâh ise müstağnîdir, hamde lâyıktır”).
  • Fukarâlık Edebi ve Medîne Rutûbeti: Tarîkatın onuncu makâmı — kendini Allâh indinde fukarâ görme — Fâtır 35/15 (“Ey insânlar, hepiniz Allâh’a fukarâsınız; Allâh ise ganî ve hamîddir”); Bakara 2/273; Haşr 59/8 (muhâcirîne hitâb: “fukarâ-i muhâcirîn”); “Âlimim, şeyhim, sûfîyim” diye böbürlenmeme — Kehf 18/34-36 (bahçe sahibinin kibri); Necm 53/32 (“Öyleyse nefsinizi tezkiye etmeyin, takvâyı en iyi bileniniz kendisidir”); tevâzudan fukarâlık — Furkân 25/63; İsrâ 17/37 (“Yeryüzünde böbürlenerek yürüme”); hevâ ve heves ilâh edinenlerin şâtafata düşmesi — Câsiye 45/23 (“Hevâsını ilâh edinen kimseyi gördün mü?”); Kehf 18/28 (“Hevâsına uymuş olanlara itâat etme”); kanatlanmadan uçma sevdâsına düşen ahmak yavru kuş istiâresi — Hz. Pîr, Mesnevî-i Ma’nevî, 2. ve 3. Defter (nefs ve tekebbür hikâyesi); kuş yavrusunun yuvadan düşüp kediye yem olması — sûfî terbiyesinde olmadan önce oldum sevdâsı — İbn-i Âcibe, Îkâzü’l-Himem fî Şerhi’l-Hikem; nefs-i emmâreden kurtulma — Yûsuf 12/53 (“Muhakkak nefs-i emmâre kötülüğü emredicidir”); Şems 91/9-10; âlim, şeyh, zâkir, hâl sâhibi, rüyâ gören iddiâsının afâki — Kuşeyrî, Risâle, bâbü’l-Îsâr ve bâbü’l-Fakr; Allâh, Hazret-i Peygamber ve üstad önünde kendini bir şey zannetmeme — Fussılet 41/6 (“De ki, ben yalnızca sizin gibi bir beşerim”); Kehf 18/110; Âl-i İmrân 3/31 (sevgi ve ittibâ); Şeyh Efendi’nin Medîne-i Münevvere’de Umre esnâsında rutûbetten hastalanması menkıbesi — sûfî silsilesinde şeyhe teslîmiyyet ve onun zâhir-bâtın hissiyâtının reddedilmemesi âdâbı; Şeyh Efendi’nin koklayışı ile rutûbeti hissedişi, müntesibin “koku yok” demesi üzerine mürîdin azarlanması — İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât 1/292 (şeyhe edep); Ahmed er-Rifâî, el-Burhân el-Mü’eyyed (mürşide mutlak teslîm); Muhammed Emîn el-Kürdî, Tenvîru’l-Kulûb, âdâbü’l-mürîd; “duyduğunu söylemek yalan olarak yeter” hadîsi — Müslim, Mukaddime 5; Ebû Dâvûd, Edeb 80 (“Kişinin duyduğu her şeyi söylemesi ona yalan olarak yeter”).
  • Edep Sahibi Ol ve Sohbet Kapanışı: Edep sâhibi olmak ve susma edebi — Kâf 50/18 (“Kişi bir söz söylemeye görsün, yanında hazır bir gözetleyici vardır”); Müslim, Îmân 77 (“Allâh’a ve âhiret gününe îmân eden ya hayır söylesin ya sussun”); Buhârî, Edeb 31; sûfî âdâbında şeyhin hâline muhâlefetin reddi — İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât 1/292; Muhammed Pârsâ, Risâletü’l-Kudsiyye; ümmetin mürşidine teslîmiyyet — Necm 53/3-4; Âl-i İmrân 3/31; “Fukarâ gördükçe zenginleşirsin” sırrı — Fâtır 35/15; İbnü’l-Kayyım, Medâricü’s-Sâlikîn, menzilü’l-fakr; hâl, rüyâ, makâm, mânevî-maddî bereketin tevâzu ile artması — Kelâbâzî, Taarruf, bâbü’l-Fakr ve’l-Ganâ; mârifet kapısı müjdesi — tarîkat on makâmdan sonra marifet makâmlarına geçiş — Hâcı Bektâş-ı Velî, Makâlât, bâbü’l-Ma’rife; Kuşeyrî, Risâle, bâbü’l-Ma’rife (“Ma’rifet, şeyden onu hakîkatiyle anlamaktır”); Cenâb-ı Hakk’a kul olma dileği ve istikâmet — Fâtiha 1/6 (“Bizi doğru yola ilet”); Hûd 11/112 (“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol”); Fussılet 41/30 (dosdoğru olanlara müjde); meclis kefâreti duâsı — Tirmizî, Daavât 39 (“Subhâneke Allâhümme ve bi-hamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ente, estağfiruke ve etûbü ileyke”); El-Fâtiha ma’a’s-salavât ile sohbet kapanışı — tasavvuf meclisi âdâbı — İmâm Nevevî, el-Ezkâr, bâbü ezkâri’l-meclis; Âl-i İmrân 3/8 (“Rabbimiz, bizi hidâyete erdirdikten sonra kalblerimizi eğriltme”); istikâmet ve Allâh yolunda devâm eden kullardan olma niyâzı — Fâtiha suresi ve salavât-ı şerîfe ile meclisi mühürlemek.

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

Ek kaynaklar:

  • Kur’an-ı Kerim, Nahl 16/125; hikmet ve güzel öğütle davet ilkesi.
  • Kur’an-ı Kerim, Ahzab 33/21; Resulullah’ta güzel örnek oluÅŸu.
  • Nevevi, Riyazü’s-Salihin, takva, ihlas ve güzel ahlak bölümleri.
  • İmam Gazali, İhya-u Ulumi’d-Din, kalp terbiyesi, ahlak ve ihlas bölümleri.
  • Buhari, İman ve Rikak bölümleri, niyet, ihlas ve ahlak rivayetleri.
  • Müslim, Birr ve Sıla bölümü, güzel ahlak ve kardeÅŸlik rivayetleri.
  • Tirmizi, Birr ve Sıla, zühd ve deavat bölümleri.
  • Nevevi, Riyazü’s-Salihin, ihlas, takva, zikir ve güzel ahlak bölümleri.
  • İbn Hacer el-Askalani, Fethu’l-Bari, ilgili Buhari rivayetlerinin ÅŸerhi.
  • KuÅŸeyri, er-Risale, tasavvuf adabı, hal ve makamlar bahisleri.

İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Makâm, Fenâ, Mürşid, Mürîd, Tarîkat, Hakîkat, Zikir. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı