Salı, 30 Haziran 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR
Mustafa Özbağ
İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
İmam Gazâlî Sohbetleri ·

Devlet ve Din: Aristoteles’ten Gazâlî’ye | Gazâlî Sohbetleri 8

Maverdi diyordu ki din ve devlet kardeşti. Şimdi bunu sadece Maverdinin üzerine hani dizayn edersek sanki Müslümanlarda bu böyleymiş gibi algılanır. Maverdi bunu böyle söylerken mesela Aristo'nun ...


1. Açılış Niyâzı: İsrâil ve Destekçilerine Karşı İntikām Duâsı

Eûzü bi’llâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm. Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm. «Ve’zkür-isme rabbike bükreten ve esîlâ» — Fe’lem ennehû. Sadakallâhu’l-Azîm. Lâ ilâhe illâllâh. Selâmün aleyküm.

Allâh gecenizi hayırlı eylesin; ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed’i Hakkı hak, bâtılı bâtıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip Hakkı yaşayan ve tebliğ eden; bâtılı bâtıl bilip bâtıla karşı cihâd eden kullarından eylesin.

Nerede Müslümanlara haksız, hukuksuz davranılıyorsa; nerede Müslümanların kanı, nâmûsu, şerefi, haysiyeti ve toprakları ayaklar altına alınıyorsa, Cenâb-ı Hak hepsinden kahr-ı perîşân eylesin. Bunları yapanlardan, Müslümanların intikāmlarını alsın. İsrâil’i yerli yeksâne eylesin; destekçilerini de yerli yeksâne eylesin.

İslâm’ı fâhir eylesin. Müslümanları bir ve berâber eylesin. Günâhlarımızı affeylesin; hatâlarımızı, kusurlarımızı affeylesin. Cümlemize hidâyet nasîb eylesin; cümlemize âfiyet nasîb eylesin. Her türlü belâdan, musîbetten, sıkıntıdan, şerden bizleri muhâfaza eylesin. Kötülük yapmak isteyenlere fırsat vermesin.


2. Mâverdî’nin «Dîn ve Devlet Kardeştir» Sözünden Devâm

Evet, Gazâlî’den kaldığımız yerden devâm edeceğiz. Geçen hafta Mâverdî’nin sözünü işlemiştik. Mâverdî diyordu ki «Dîn ve devlet kardeştir.» Şimdi bunu sâdece Mâverdî’nin üzerine dîzayn edersek, sanki Müslümanlarda bu böyleymiş gibi algılanır.

Geçen hafta vakit kalmadığından hâni Hristiyan dünyâsına veya diğer dînlerle alâkalı durum ne, ona çok değinmeye zamân kalmamıştı. Mâverdî bunu böyle söylerken, meselâ Aristoteles’in İskender’e yazdığı mektubu burada hemen kısa bir bölüm aldım — onu da görelim ki bu sâdece İslâm dünyâsına âid bir şey değildir.

Geçen hafta az bir şey Hristiyan dünyâsına da değinmiş, demiştik ki onlar da İncil önünde, İncil’e el basarak yemîn ediyorlar diye. Burası böyle ilginizi çekecek.


3. Aristoteles Kim? — Yunan Felsefesinin Pîri, «Çok Demokrat, Çok Lâik» Güzellemesi

Şimdi Aristoteles deyince tabiî Yunan felsefesinin pîri. Şimdi Yunan felsefesine baktığınızda bize nasıl anlatırlar — çok demokrat, öyle değil mi? Çok lâik, öyle değil mi? Böyle güzelleme yaparlar; yaptıkça da yaparlar.

İskender’in… Aristoteles’in İskender’e yazdığı mektubu iyi dinleyin. Aristoteles’in İskender’e yazmış olduğu mektuptan bir pasaj. Size şöyle demiştir: «Dîni devletin temeli kıl.» Aristoteles gönderiyor bunu İskender’e.


4. Büyük İskender Kim? — En Geniş Coğrafyada İmparatorluk Kuran Hükümdâr

İskender kim? Târihte en fazla coğrafyada, yerlerde imparatorluk kurmuş, hepimizin ayakta alkışladığı Büyük İskender. Kânûnî’siz Büyük Kânûnî demezsiniz; örnek — çünkü târihimizde barışık bir ülke-toplum olmaktan çıktık; çünkü o Büyük İskender.

Bakın, ona da ne yazıyor Aristoteles: «Dîni devletin temeli kıl. Kim sana muhalefet ederse, o senin devletinin düşmanıdır. Hangi devlet başkanı devletini dîne hizmetçi kılarsa, o devlet başkanı dahâ lâyıktır. Hangi devlet başkanı da dînini devletine hizmetçi yaparsa, devlet onun için âfettir. Dîni korumak için iktidârı, devleti kullan; dînini korumak için devleti, iktidârı kullan. Ancak iktidârı korumak için dîni kullanma.»

Meşhûr Aristoteles’in meşhûr Büyük İskender’e yazmış olduğu mektup. O Yunan felsefesinin, çok hümanist gören, çok insancıl görünen Aristoteles’in İskender’e yazmış olduğu mektup.


5. «Bütün Devletlerin Temelinde Dîn Vardır»: Hristiyan Dünyâsından Müslüman Dünyâsına

Diyor ki «Dîni devletin temeli kıl.» Dîn ne oluyor bu sefer? İskender’de devletin temeli oluyor. Bugün Hristiyan dünyâsında devletin temeli Hristiyanlıktır. Bütün devletler, bütün devletlere Hristiyanlarda Hristiyanlık temeldir.

Dünyâ üzerinde hiçbir devlet yoktur ki temeli dîn olmasın. İslâm demiyorum, bakın — dünyâ üzerinde hiçbir devlet yoktur ki temelinde dîn olmasın. Bütün devletlerin temellerinde dîn vardır. O dîn ile devlet iç içedir; dîn ile devlet iç içe eder.

Ama derseniz ki «Devletler dîni kullanırlar» — kabûl ederim. Ve bütün devletler dîni kullanırlar. Devlet başkanları da dîni kendilerini basamak ederler. Bunlar ayrı tartışma konuları, ayrı tartışma konuları.


6. Selçuklu’nun Sünnî-Hanefî Mezhebini Tercihi: «İnanç Tercihinden mi, Devlet İhtiyâcından mı?»

Devâm ediyoruz. Geçen haftadan kaldığımız yerden, yine geldik aynı yere. Bir alıntı dahâ yapalım: «Devlet formal hukuk demektir. İslâm kültüründe hukuk ise fıkıhtır. Diğer mezheblere göre fıkıh, Sünnî mezheblerde en gelişkin biçimini almıştır. Dolayısıyla hânedânın — parantez içerisinde Selçuklu’nun — Sünnî Hanefî mezhebini tercih etmesinde, bir inanç tercihinden söz edilebileceği gibi, devlet olarak örgütlenmenin getirdiği bir ihtiyâçtan kaynaklandığı, hattâ bu ihtiyâcın zorunlu olduğu da belirtilmelidir.

İşte Nizâmülmülk’te bu kritik mücâdele ve yeniden yapılanma döneminde kendisine destek olacak, dönemin ihtiyâcı olan İslâmî yorumu üretecek, dahâ önemlisi bir teorisyen olarak yeni bir dönemin kapılarını açacak imâm Gazâlî’yi keşfeder.» Tırnak içerisinde alıntı — normalde bir yerden bunu soruyu soran Hakan alıntı yapmış.

Devlet baştan böyle madde madde inşâallâh gidebilirsen — hoş geldin. Sordum az önce, geldi mi dedim, henüz gelmedi dediler; yerini geldiğinde çok sevindim. Böyle, seni muhâtab alıyorum ya, dahâ çok hoşuma gidiyor. Devleti formel hukuk olarak — İslâm ve fıkıh hayrı. Bunları normalde böyle adım adım gidersek meseleyi dahâ iyi anlayabiliriz diye düşünüyorum; ben kendim öyle anlamaya çalıştım.


7. Devlet Nedir? — Yazılı, Genellenebilir, Uygulanabilir, Sürekli İsteyen Bir Yapı

Devlet, ma’lûm, bir kanun olan, yazılı, genellenebilir, uygulanabilir, sürekliliği isteyen bir yapı; bir toprağın üzerinde. Bu teknik konulara girmedim, çünkü konu fıkıhla, hukukla alâkalı. Devlet için bir toprak lâzım, normalde değişik unsurlar lâzım — dahâ var. Ama buradaki soru formatına göre: Yazılı, neyin ne olduğu yazılı, genellenebilir bir; ve aynı zamanda uygulanabilir, sürekliliği isteyen bir yapı.

En önemli şeyi: Sürekliliği isteyen bir yapı. Ve en önemlisi bu kanunlar genele hitâb etmeli ve uygulanabilmeli. Bu konuda hemfikiriz değil mi? Evet. Ben çünkü bu formata göre gitmek istedim.

Tabiî burada İstanbul fıkhı — «İstanbul fıkhı» deyince de söz konusu olan Sünnî fıkıh dediğimiz fıkıh literatürü giriyor. Şimdi bunu biraz dahâ böyle geriye doğru, algılamamız için, biraz dahâ geriye gideceğiz.


8. Hz. Peygamber Dönemi: «Sünnî Fıkıh Diye Bir Algı Yoktu»

Biraz dahâ geriye gittiğimizde, yânî Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri, Hazret-i Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali radıyallâhu anhüm Hazretleri ardından, altı aylık dönemde Hazret-i Hasan Efendimiz’in halîfelik dönemlerinde «Sünnî fıkıh» diye bir algı yok.

Burada sonradan bu Sünnî fıkıh oluşunun bir karşılığı var. Çünkü neye karşı Sünnî fıkıh? Şîa’ya karşı. Neye karşı? Mu’tezile’ye karşı. Hâricî’ye karşı. Yânî İslâm dünyâsı büyümeye başladıkça değişik topluluklar, değişik inançlar, değişik kavimler oluşmaya başlıyor.

Şimdi o güne kadar meselâ işte Yahûdîler — Yahûdîlik ve dîni bir ırkın üzerine kurulu, ırk üzerine kurulu. Genel olarak Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem zamânında, öbür bölgedeki devletler genelde şehir devletleri.


9. Hz. Peygamber Zamânında Fıkhî Mekanizma: «Hemen Sorabileceği Mekanizma Hazır»

Hazret-i Peygamber zamânında söylüyorum. Şimdi İslâm toprakları genişledikçe değişik kavimler, değişik dînler, değişik felsefî boyutlar, değişik âdet-gelenek-görenekler giriyor işin içerisine. Ve fıkıh olarak, kanun olarak baktığımızda, Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin döneminde böyle bir problem yok.

Kâfirler soru soruyor — âyet-i kerîme iniyor. Müslümanlar soru soruyor — hadîs-i şerîfler irâd ediliyor. Ve insanların hemen danışacağı, hemen konuşacağı, hemen sorabileceği mekanizma hazır.

O yüzden sûfîlikte mürîd-mürşid ilişkisinde hemen sorabileceği mekanizma hazır olmalı; hemen sorabilmeli, hemen cevâbını alabilmeli. Bu Peygamberî metoddur. Tabiî Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin döneminde Sünnî fıkıh, Şîa fıkhı, Mu’tezile, Hâricî, sonra Şîa’nın İsmâilîye’si, Bâtınî’si — böyle bir problem yok ortalıkta.


10. Sahâbe İçinde Fakîhler: Mezhebsiz «Bireysel Fakîhlik»

Bir tek Peygamber var; Kur’ân var; Sünnet-i Seniyye var. Sahâbenin içerisinde fakîh olanlar var — bakın fakîh olanlar var. Ama bunları kendince bireysel mezheb olarak addedebiliriz. Ama bunlar ismi konulmuş bir mezheb değil.

Ama bunun da yolu kimden açılıyor? Yine Hazret-i Peygamber’den açılıyor. Ma’lûm Muâz, normalde Yemen’e gönderileceği zaman — bakın bu hâdise fıkhın icâzeti açısından, fıkhın icâzeti açısından çok önemli — Muâz’ı Yemen’e göndereceği zaman soruyor: «Ey Muâz, sen nasıl hükmedeceksin?» Cevap şu: «Kur’ân ile, yâ Resûlullâh.»

«Bulamazsan?» diyor. Bakın, daha o zaman Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin dilinden çıkan bir mesele bu. «Bulamazsan?» Kur’ân’da bir şey bulamadığında, bu Kur’ân’ın eksikliği değil. «Senin Sünnet’inle hükmederim.» «Bulamazsan ona da?» «O zaman kendi reyimle ictihâd ederim diye cevâp veririm.»

Bunun üzerine Allâh Resûlü: «Nebîsini, râzı olduğu şeyde başarılı kılan Allâh’a hamd olsun» dedi.


11. Hz. Peygamber Sağken İctihâd Kapısının Açılması: «Bunu Bir Kenara Alın»

Şimdi bu, İslâm dünyâsında Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin kendi zamânında direkt ictihâd kapısının aralandığı yerdir. Hazret-i Peygamber sağdır ve görevinin başındadır.

Hâni — Peygamberlik ve devlet başkanı olarak — ve Hazret-i Peygamber kendi ağzından Muâz’ın kendi reyiyle ictihâd etmesini kabûl eder. Bunu böyle bir kenara alın, not alın bunu.


12. Hz. Ebû Bekir’in İlk İctihâdı: Yalancı Peygamber Müseyleme’ye Karşı Savaş

Ardından tabiî, Hazret-i Peygamber, Hazret-i Ebû Bekir, Ömer, Osman, meselâ Hazret-i Ömer Efendimizin, Hazret-i Ebû Bekir Efendimizin kendi zamanlarında ictihâdları vardır.

Meselâ Hazret-i Ebû Bekir Efendimizin ilk ictihâdı nedir? Zekât vermeyi reddeden yalancı peygambere savaş açmaktır: Müseyleme-i Kezzâb’ın üzerine ordu göndermek. Meselâ ordu, Hazret-i Peygamber Efendimiz zamânında savaşa gidecektir; hastalığından dolayı bir türlü gidemez. Ve o ordu orada dururken — cihâda gidecek ama önce — Müseyleme-i Kezzâb’ın üzerine gider; ictihâd eder.

Hazret-i Ebû Bekir Efendimiz der ki: «Peygamberin zamânında ne, nasıl oluyorsa öyle olacak. Kim bundan bir adım geri çıkar, bundan dışarı çıkarsa ben ona cihâd îlân ederim» der.


13. Hz. Ömer’in İtirâzı ve Hz. Ebû Bekir’in Kararlılığı

Bunu da Hazret-i Ömer Efendimize karşı der. Hazret-i Ömer Efendimiz bunu der ki: «Sen Lâ ilâhe illâllâh diyen kimseye mi savaş îlân ediyorsun? Onu mu katlediyorsun?» Bu da der ki: «Vallâhi, kim bundan bir adım ayrılırsa ona cihâd ederim.»

Bakın bunlar ictihâttır hep. Bunun hukuk açısından baktığımızda ictihâttır. O yüzden bunları şimdi geçeceğim. Hâni Hazret-i Ömer Efendimizin ictihâdları vardır, Hazret-i Osman Efendimizin vardır, Hazret-i Ali Efendimizin daha fazladır bu konuda ictihâdı.

Ama Emevîler gelinceye kadar böyle orta yerde düzenli bir hukuk yok. Hep böyle sahâbelerin ağzından çıkan ve sahâbelerin Hazret-i Peygamber’den duydukları. Ve o zamana kadar devlet — İslâm devletinin en önemli vazîfesi cihâd etmektir.


14. Emevîlere Kadar İslâm Devletinin En Önemli Vazîfesi: Dîni Yaymak ve Cihâd Etmek

Dîni yaymak ve cihâd etmek. Devlet dîne hizmet etmektedir. Ne zamana kadar? Emevîlere kadar. Hazret-i Ali radıyallâhu anh Hazretleri şehîd olur. Hazret-i Hasan Efendimiz, altı aylık bir halîfe dönemi var. Sonra Muâviye adına halîfelikten Hazret-i Hasan Efendimiz çekilir.

Muâviye döneminde çok böyle bir sıkıntılı bir durum yoktur. Ama Muâviye ne zaman ki oğluna halîfeliği bırakır, sıkıntılar başlıyor.

Şimdi burada İslâm devlet hukûku veya fıkhı dediğimizde, Hazret-i Ali radıyallâhu anh Hazretleri zamânında fıkıh ekolleri ikiye ayrılır. Bunu da beyân etmek zorundayız. Bir ekol Medîne-i Münevvere’de kalır. Bunlar Medîne-i Münevvere’den çıkmayanlardır. Meselâ İmâm Mâlik bunlardan birisidir.


15. İmâm Mâlik ve Medîne Fıkıh Ekolü: Hicâz Bölgesi Sınırlı

İmâm Mâlik, meselâ Muvattâ’sı o yüzden sâdece Hicâz bölgesindeki Müslümanlara yöneliktir. Ve Medîne âlimleri, fıkıhçıları Medîne-i Münevvere’de, Hicâz bölgesinde kalıp dışarı çok çıkmamışlardır.

Meselâ târihçiler derler ki: Veda Haccı’nda yaklaşık 12 bin sahâbe vardı. Bunun 10 bini Hicâz bölgesinde kaldı; 2000 tânesi yaklaşık dünyânın değişik bölgelerine hicret etti, derler.

Şimdi Sünnî fıkha geleceğiz ya, o yüzden bunun temelini atalım. Sünnî fıkıh diye nitelendirdiğimiz, Hanefî fıkhı olarak nitelendirdiğimiz fıkhın nüvesi, özü, merkezi Kûfe’dir. Neden Kûfe? Hazret-i Ali radıyallâhu anh Hazretleri halîfe olunca Kûfe’ye yerleşir; devletin merkezi de Kûfe olur.


16. Kûfe Ekolü: İbn Mes’ûd, Sa’d b. Vakkâs, Ammâr b. Yâsir ve Diğer Sahâbîler

Kûfe olunca, Hazret-i Ali Efendimizin etrafında — tâbir-i câizse — sahâbenin önde gelenleri, kelimemi affedin, olur’ları, âlimleri Hazret-i Ali Efendimizin yanına gider.

Meselâ bunlardan birisi: İbn Mes’ûd. Kûfe’ye yerleşir; orada hâkimlik yapar, müftülük yapar, kadılık yapar. Normalde Hazret-i Ali Efendimiz oraya intikāl etmezden önce İbn Mes’ûd’tan başka — dikkat edin isimlere — Sa’d b. Vakkâs, Ammâr b. Yâsir, Ebû Mûsâ el-Eş’arî, Mugîre b. Şu’be, Enes b. Mâlik, Huzeyfetü’l-Yamân, İmrân b. Husayn gibi sahâbîler.

Bunlar böyle fıkıhta, tefsîrde, kelâmda, hadîste çok önemli sahâbelerdir. Bunlar normalde Hazret-i Ali Efendimizle berâber; hattâ İbn Abbâs — hâni Hazret-i Abbâs’ın oğlu, İbn Abbâs. Bunların hepsi de ne yaparlar? Kûfe’ye yerleşirler. Kûfe nerededir? Irâk’tadır.


17. Kûfe Sahâbeleri Medîne Fıkıhçılarıyla Denk: Yeni Bir Olgu

Böyle olunca bu sahâbeler ve onların yetiştirdiği tâbiîn, kendilerini Medîne fıkıhçılarıyla denk saymışlardır. Medîne’de kalan fıkıhçılar var; bunları da yok saymak mümkün değil. Ama normalde bu sahâbeler — bu Irâk’a göçen Kûfe sahâbeleri var. Onların yetiştirdiği talebeler birçok konuda Medîne fıkıhçılarının yolundan değil, kendi reylerini kullanmışlardır.

Bu, böyle tâbir-i câizse İslâm dünyâsında önemli bir olgu ve adımdır. Şimdi bütün toplumsal hayâtı kuşatması lâzım o fıkıh dâiresinin veya olgusunun. Normalde tabiî bu böyle bunları İslâm dünyâsında dönem dönem değerlendirmek gerekir aslında.

Meselâ Hazret-i Peygamber dönemini bir dönem; ondan sonra Hazret-i Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali bir dönem; sonra Emevîleri bir dönem, Abbâsîleri bir dönem, Selçukluları bir dönem ve sonra Moğol istilâsından sonra örnekliyorum bunu; Mecelle’den sonraki dönem; bugün geldiğimiz noktada son 100 yıllık dönem. Bunların hepsi de meselâ — şu anda örnekliyorum — Diyânet önceden bu kadar fetvâ yayınlamıyordu; bu son dönemde çatır çatır fetvâ yayınlıyor. Bunlar normalde dönem dönem irdelenmesi, dönem dönem konuşulması lâzım.


18. Peygamber Dönemi Vahyin Denetimi Altında: Bütün Sonraki Dönemlere Işık Tutar

Burada tabiî en önemlisi Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin devri normalde vahye dayanan ve aynı zamanda vahyin denetimi altında olan bir dönem, o dönem. Tabiî kaynak, merkez, o dönem.

O yüzden normalde İslâm dîni — «Bugün size dîn olarak İslâm’ı seçtim ve dîninizi tamamladım» (Mâide 5/3). Bu meselede bir sıkıntı yok. O yüzden sonraki dönemlere o dönem ışık tutar.


19. «Sünnî Fıkıh Niçin Daha Gelişkin?»: İcmâ ve Kıyâs Mekanizmaları

Şimdi neden Sünnî fıkıh dahâ gelişkin? Şimdi oraya gelelim. Şimdi Sünnî böyle bir — bunu ırkçılık gibi algılanmasın, hakkınızı helâl edin baştan söyleyeyim ama bu gözden — Sünnî fıkhı neden dahâ gelişkin? Bu târihsel bir tespit, târihsel bir gözden ve târihsel bir doğrudur.

Sünnî fıkhın dahâ gelişkin olmasının sebebi: Sünnî fıkıh «icmâ» dediniz, topluluk ve kıyâs mekanizmalarını kurmuş; ve bunları devamlı olarak çalıştırmıştır. Bu benim kendi şahsî düşüncem: Ne zamana kadar son 300 yıla kadar — Osmanlı’daki son 200 yılı ve Cumhûriyet dönemini de içine alıyorum — bu son 300 yıl bu mekanizma (icmâ ve kıyâs) eski parlak günlerini kaybetmiş.

Tabiî normalde Sünnî fıkhın en önemli özelliklerinden birisi: Devamlılık ve düzendir. Sünnî fıkıh devamlılığı getirir; aynı zamanda bir düzen içerisinde götürür onu. O düzeni kendi içerisinde kendi disiplinleriyle oluşturmuştur.


20. Sünnî Fıkhın «Siyâsî Otoriteyle Çatışmadan Dîzayn Etme» İlkesi

Ve normalde Sünnî fıkıh genel olarak siyâsî otoriteyle çatışmadan, siyâsî otoriteyi dîzayn etmeye çalışır. Çatışmacı değildir; çatışmadan dîzayn etmeye çalışır. Sünnî fıkhın benimce tespit ettiğim en önemli özelliklerinden birisi budur.

Meselâ hâlâ da Anadolu insanı devletle çatışmaz; devletle çatışanı kerih görür. Bakın, devletle çatışmaz, devletle çatışanı kerih görür. Anadolu İslâmı dediğimiz, bu tâ normalde Selçluklardan îtibâren — Tuğrul Şâh’tan gelir bu.


21. Hanefîler ve İmâm-ı A’zam’ın Akıl Yürütme Metodu: «Kendi Reyim»

Şimdi böyle olunca, o otoriteyle çatışmadan işlerini yürütmek bir düzen içerisinde. Ve özellikle Hanefîler. Hanefîler, İmâm-ı A’zam’ın öğretisiyle dahâ fazla akıl yürütürler. Muhâzbince — böyle dedi ya — «Neyle hükmedeceksin?» «Kendim ictihâd ederim» dedi. İmâm-ı A’zam bunu kendisine örnek alır.

Hattâ meşhûrdur sözü: «Biz bir meselede Kur’ân’a bakarız; bulamazsak Sünnet-i Seniyye’ye bakarız.» Bakın, orada sahâbeyi bile söylemez. «Bulamazsak ben kendim rey sâhibiyim, ictihâd ederim» diyor. Sahâbeyi bile karıştırmıyor. «Ashâba bakarız» demiyor — «Kur’ân’a bakarım, Sünnet-i Seniyye’ye bakarım; bulamazsam» — İmâm-ı A’zam’ın sözüdür bu — «kendim ictihâd ederim» diyor.

Bu tabiî İmâm-ı A’zam’ın hocası, İmâm Ca’fer’in de aynı sözü var. Aynı zamanda Kûfe âlimlerinden birkaç tâne dahâ var; onlar da aynı şeyi söylüyor.


22. Hanefîlerin Halk Pratikleriyle Uyumu: Bayındır’da Zeytin Başağı ve Pamuk Başağı

Ve Hanefîler o günkü İslâm — tırnak içerisinde — İslâm devletlerinin pratikleriyle uyumludur. Ve halkın pratikleriyle de uyumludur. Halkın pratikleriyle de uyumludur.

Bâzen örneklerim ya: Ben Bayındır’lıyım. Bizim orada zeytin toplandı mı toplandı; toplandıktan sonra zeytin sâhibi çıktı, değil mi, tarladan. «Başak» deriz biz ona. Başak toplamak serbesttir orada, câizdir bir de; haram değildir o. Fetvâsı da vardır bunun.

Pamuk ekenlerden önceden pamuk toplandı: Bir kat toplandı, iki kat toplandı, üç kat toplandı. Bitti. Birileri tarlaya girer, başak yapar oradan, başak toplar.


23. Yöresel Fıkıh: Muhtarın Yola Sarkan Elma Ağacı

Bunlar yöresel fıkıhdır meselâ. Hanefîler bu yöresel fıkıhlara açıktır. Meselâ bir kimsenin elma ağacı var; muhtarın elma ağacı yola böyle sarkmış. Muhtar diyecek ki: «Şimdi benim de öyle bir elma ağacım yok; kimse ağzını sulandırmasın; köye girerken vuruyoruz çünkü.»

Meselâ böyle kendi sınırının dışına elma ağacının dalları sarkmış; yola sarkanlardan alabilirsin. «Yandı muhtar şimdi!» «Bu» diyor, «yöresel fıkıhdır.» Hanefîler bunlara açıktır.

Şimdi o yüzden Hanefî fıkhı sâdece inançla alâkalı değildir; aynı zamanda bir yönetim tekniği koyar ortaya. Hanefî fıkhı devletsiz değildir; devlet Hanefî fıkhısız olamaz. O noktadadır.


24. Hanefî Metodu: İllet ve Hikmetin Değiştiği Yerde Hükmün Değişmesi

Şimdi böyle olunca, normalde meselâ Hanefîler bir illete bağlı, bir hikmete bağlı olduğu bilinen hükümler — illet ve hikmetin değiştiği zaman o hükmü de değiştirirler. Orada saplantılı kalmazlar.

Bir illet var, hastalık var, bir problem var; o illete bağlı bir hüküm geliştirdiler, hükmettiler. Ama o illetin durumu, vaziyeti değişti; değişince hükmü de değiştirirler. Orada sâbit kalmazlar. (Hanefîlerin bugünkü Hanefîlerini söylemiyorum bunlara; eskiye doğru gidiyorum, eskiden bahsediyorum.)

O yüzden normalde böyle kamu düzenini korumak; İslâm Devleti’nde kamu düzenini korumak, hak ve adâleti gerçekleştirmek, zarûretleri gidermek maksadıyla bâzı hükümlerin uygulanmasını ertelerler.


25. Hz. Ömer’in Müellefe-i Kulûb Zekâtını Kaldırması: Kur’ân Âyetiyle Sâbit Olan Bir Hüküm

Bu çok radîkaldir bundan. Siz diyeceksiniz ki «Yâ, bir hükmü nasıl askıya alırlar?» Meselâ buna örnek olarak Hazret-i Ömer radıyallâhu anh Hazretlerinin, Kur’ân’la sâbit olan «gayr-i müslimlere devletten zekât verilmesi» hükmünü Hazret-i Ömer Efendimiz kendi zamânında kaldırmıştır.

«İslâm güçlendi, kuvvetlendi; İslâm’ın artık bu gayr-i müslimlerinin kuvvetine ihtiyâcı yoktur» deyip onlara zekât dağıtılmasını kaldırır Hazret-i Ömer Efendimiz. Bakın dikkat edin: Kur’ân’da âyetle sâbit olan bir şeyi kaldırır. Buranın altını çizelim.

Kur’ân’la sâbittir zekât âyetinde; ona normalde «müellefe-i kulûb» derler ya — gayr-i müslim insanlara gönüllerini İslâm’a ısındırmak için onlara zekât vermek. Hazret-i Ömer radıyallâhu anh Hazretleri kendi sağlığında, halîfeliğinde, bu âyet-i kerîmenin hükmünü tâbir-i câizse kaldırır. Der ki: «Şimdi buna ihtiyâç yok; ve zekât geleninin bunlara herhangi bir şey verilmesine gerek de yok.»


26. Üç Talâkın Bir Sayılması: Hz. Ömer’in ve Kûfe İmâmlarının Tutumu

Şimdi bu, bakın, bir hükmü kaldırıyor. «Kaldırıyor» derken işlemez hâle getiriyor. Meselâ şimdi bir tartışma var, öyle değil mi? Örnek diyorum: Bir erkek bir kadına 3 talâkla «boş» dedi — 3 talâk bir talâk mı sayılacak, yoksa 3 talâk 3 talâk mı sayılacak? Bakın, tartışma var.

Şimdi neden tartışma var? Bâzı ictihâdlarda 3 talâk bir talâk sayılmış; bâzı ictihâdlarda 3 talâk bir seferde vermeye kabûl etmemiş. Meselâ Hazret-i Ömer radıyallâhu anh Hazretleri 3 talâk bir seferde veren bir kimsenin 3 talâkta boş olduğuna hükmetmiş; 3 talâk bir talâk saymamış.

Bu normalde bakın bir ictihâdtır. Evlilik kurumunu korumak amacıyla böyle gelgitler yaşanmasın diye, o normalde bir talâkta verilen bir şey 3 talâk olarak — bir talâkta 3 sefer verdiyse «boşsun» demiş.

Ama meselâ hadîs kitaplarından okuyorum ben de: Sahâbeden bir kimse hanımını 3 talâkta boşadı, geldi Allâh Resûlü’nün yanına; dedi ki: «3 talâkla boşadım.» «Bir sefer» dedi, «evet.» «Öyle boşama olmaz» dedi. Döndürdü onu geri: «Sen, şimdi temizlik müddeti bekleyeceksin, bir talâk sonra boşayacaksın; yine bir temizlik dönemini bekleyeceksin, bir talâk dahâ boşayacaksın; sonra bir temizlik dönemini dahâ bekleyeceksin, yine sonra boşayacaksın» dedi.

Ama meselâ Kûfe imâmları, reis âlimleri bunu kabûl etmediler. Dediler ki: «Evlilik ciddiyet isteyen bir mes’eledir; bir kimse bir kadını bir talâkta, bir seferde boşadıysa boşamıştır» dediler. İmâm-ı A’zam da bunun içindedir.


27. Diyet Hesabı ve Cevdet Usta Misâli: Hz. Ömer’in Yeni İctihâtları

Şimdi normalde meselâ bir kimse öldürülüyor — aklıma gelenleri söylüyorum. Bir kimseyi öldürüyor haksız yere; haksız yere öldürünce diyet ödeyecek. Diyet ödeyecek, ama nereden hesaplanacak? Deve hesabından hesaplanacak ya. O zaman için bir deve bilmem ne idi.

Bir ara deve fiyatları çok yükselmiş; deve fiyatları çok yükselince devenin fiyatını bir yere bağlamışlar. Demişler ki: «Bu kadar yüksek diyet ödenmez; bu diyetler yüksek — deve fiyatları yükselince bunu bir noktaya bağlayalım, bir seviyeye bağlayalım» demişler.

Bunun gibi meselâ yine bu Hazret-i Ömer Efendimizin ictihâdlarından birisidir: Bir kimse arabasını aldı, getirdi, Cevdet ustaya getirdi, koydu. Cevdet ustada araba tâmir olacak. O esnâda Cevdet ustanın dükkânında arabada bir hasar oluştu — dükkânda oluştu. Bu Hazret-i Ömer Efendimizin ictihâdıdır: Cevdet, o hasarı ödemek zorunda.

Evet bunlar böyle o güne kadar olan fıkıh literatürlerinde, kanun literatürlerinde olmayan şeyler. O yüzden böyle Hanefîler, Hanefîler kendilerince toplumun ihtiyâcına bakıp, bölgenin ihtiyâcına bakıp, bölgedeki hastalıklara, illetlere çözüm üretebilmişler.


28. «İctihâd Mekanizması İşlevini Yitirdi»: 300 Yıllık Donma

Ben bu konuda çok muzdaribim, şöyle muzdaribim: Ne yazık ki biz 300 yıldan beri aslında — Hakan kardeş bu «İslâm’da İctihâd»ı konuşacağız dediği de — ben bekliyorum onun bu konudaki çalışmalarını. Çok önemli bir konu, çok titizlikle davranması lâzım.

Bu ictihâd mekanizması işlevini yitirmiş. Bakın işlevini yitirmiş.

Şimdi Selçuklu’nun tercihi inanç mı, zorunluluk mu dediğimizde: Bu tercih hem inançtan kaynaklanıyor, hem de devlet olarak örgütlenmenin zorunlu ihtiyâcı olarak vardır bizde.


29. Selçluklunun Başlangıcı: Tuğrul Şâh ve Kardeşleri — Şehir Beylikleri

Şimdi Selçuklu’nun başlangıç noktasında baktığımızda nereye kadar inelim? Tuğrul Şâh’a inelim. Tuğrul Şâh’la berâber iki tâne dahâ kardeşi var. Bunlar normalde şehir beylikleri, öyle diyelim.

O zaman normalde bir halîfe var — Abbâsîlerin içerisinde; o halîfe ne yazık ki önemini yitirmiş, ağırlığını kaybetmiş ve orada da Emevîlerden sonra Abbâsîler çok zayıf bir devlet tâlimdeler. Bölük pörçükler etrâfta, birçok böyle küçücük küçücük devletçikler oluşmuş.

Dağlık bir yerde ve her yıl o devletçiklerin arasında savaş var; bitmek-tükenmek bilmeyen savaşların içerisinde o bölgede hâni — Tuğrul Şâh dedemizde, Türkler. O Türklerin içerisinde komple Arap olmayan bütün ırklar; Türk orada Arap olmayan…


30. Selçuklu Coğrafyasındaki Etnik-Dînî-Mezhepsel Çeşitlilik

Yahûdîler var bu bölgede; Araplar var, Araplar var. Ee, Şîa var. Meselâ bir Fâtımî Devleti kurulmuş; bir Haşhâşîler var, Abbâsîden kalanlar var. Farklı farklı küçük devletçikler var.

Tuğrul Şâh ve kardeşleri de bu küçük devletçiklerin başında; bir kardeşinde birkaç tâne şehir var, bir kardeşinde birkaç tâne şehir var, Tuğrul Şâh’ta da birkaç tâne şehir var. Ama o kardeşlerin hepsi de Tuğrul Şâh’a bağlı. Dahâ henüz halîfeden — yânî Abbâsî halîfeden — tuğ ve sancak alınmamış. Ve Tuğrul Şâh savaştan savaşa, seferden sefere koşuyor.

Coğrafya çok uluslu, çok dînli, çok uluslu-çok dînli ve sürekli savaşan bir ırk var. Türkler — bunu da böyle şimdi beyân edeceğim, yanlış anlaşılmasın — burada.


31. «Kürtler de Türkmen Boyudur, İngilizlerden Önce Tek Kavim Vardı»

Kürtler de var dediniz de — Kürtler Türkmen boyu. Onlar da Türk. Onlara «Siz ayrı bir kavimsiniz» diyen İngiliz’dir.

Orada çünkü başka bir kavim yok: Yahûdîler var, Hristiyanlar var, Bizanslılar var; Bizanslıların farklı farklı, Hristiyanların kolları var. Süryânîler, Katolikler gibi; bir de Êzîdîler var, şeytâna tapanlar var; farklı farklı orada inanışlar var.

Ama bir tarafta da Pers kalıntıları var; ve aynı zamanda Şîa başlıyor yavaş yavaş. İsmâilîye takımı var, Bâtınî takımı var. Örneğin bunlar Câ’ferîlikten ayrı — Şîa ile Câ’ferî’yi ayırın. Meselâ Câ’ferîlerle Bâtınîleri ayırın; Câ’ferîlerle İsmâilî’yi ayırın; Câ’ferîlerle Bâtınîleri ayırın.

Böyle bir de Hâricîler var bölgede, Mu’tezile var bölgede, Kaderîyeciler var bölgede, Cebriyeciler var bölgede — hepsi de bunların.


32. «Esnek Ama Disiplinli, Merkezî Meşruiyetli» Bir Hukuk Sistemine İhtiyâç

Bakın bu kadar böyle bütün her şeyin birbirine karıştığı, iç içe girdiği bir coğrafya — Selçuklu’nun yavaş yavaş Selçuklu olmaya başladığı zamanlarda.

Şimdi böyle bir toprakların üzerinde, coğrafya geniş, çok uluslu, çok dînli, çok mezhepli, çok meşrebli bir ülke. Böyle olunca orada kesinlikle hukuk sisteminiz esnek ama disiplinli olmak zorunda. Bu tâbirimi de hoş görün ama esnek ama disiplinli olmak zorunda.

Aynı zamanda merkezî meşrûiyeti tutmak zorundalar. Bir merkezîyetçilik olması lâzım, devletin bir merkezi olması lâzım ve devlet o merkezden yönetilmesi lâzım. Öyle olunca, bu hem dîn olarak birçok mezheb-meşrep var, hem de birçok irili ve ufaklı devlet var. Burada fitne o zaman için — tâbir-i câizse — bulgur gibi kaynıyor; bu fitneyi de bastıracak ideolojinin olması gerekiyor.


33. Yunan Felsefesinin Tercümeleri ve Selçuklunun Sünnî Tepkisi

Ve fıkhın olması, kelâmın olması gerekiyor; felsefenin de olması gerekiyor — Bâtınî dediniz de, felsefe var işin içerisinde. Ve o dönemde bir de Sokrates’ten, Aristoteles’ten, Yunan felsefesinden, Avrupa’dan habire çeviriler yapılıyor. Bu çeviriler yapılırken de hiç analiz edilmeden, gözden geçirilmeden kitap hâline getirilip millete okutuluyor — bu ne kadar doğrudur, ne kadar değildir.

O yüzden normalde bunu da uygulamıyor. Selçluklular kendilerince — tâbir-i câizse — Sünnîler; Tuğrul Şâh döneminde İslâm dîni devlet dîni hükmüne geliyor. Nasıl Bizans Hristiyanlığı devlet dîni hâline getirdiyse — önceden Hristiyanlar zulüm altındaydı. Kimin zulmü altında? Yahûdîlerin zulmü altında.

O yüzden dağların tepesine kiliseler yapıyorlardı; çünkü Yahûdîler «Sizler kâfirsiniz» deyip katlediyorlardı. Hristiyanlar ne yapsınlar? Yerin altında mağaralar yapıyorlar, kiliseler yapıyorlar; dağların enzirmesine kiliseler yapıyorlardı; çünkü bir Yahûdî zulmü var Hristiyanların üzerinde.


34. Yahûdî-Hristiyan Tarîhî Düşmanlığı ve Bugünkü Evanjelist İttifâkı

E Hz. Îsâ’yı da zâten Yahûdîler o hâle getirdiler, çarmıha gerdiler. Şimdi onlardan ortak Evanjelistler çıktı — Yahûdî-Hristiyan ortaklığı bu.

Aslında Yahûdî ve Hristiyanlar en büyük düşmandır birbirlerine. Ama Müslümanlara karşı onlar şimdi birleştiler.

Öyle olunca çok ırklı, çok dînli, çok felsefeli bir coğrafya. Öyle bir coğrafya ki bakın, Kâşgar’dan Ege adalarına kadar; Aral gölünden, Kafkasya’dan, Yemen ve Aden’e kadar uzanan bir devlet — bir imparatorluk. Böyle olunca bunun sonrasında Karahanlılar bile Selçluklara bağlı. Karahanlılar dediğinizde onlar da büyük bir Türk devleti; onlar da Selçluklara bağlı.


35. Melikşâh Dönemi: Avrupa Târihçilerinin Bile Destekleğı «Adâlet Devri»

Öyle olunca en zirve noktası Melikşâh dönemidir. Melikşâh döneminde bütün Avrupalı târihçiler bunu destekler: Bir adâlet devridir. Bakın, adâlet devridir.

Avrupalı târihçiler Selçuklu Devleti’nin Melikşâh dönemini derler ki «Bir adâlet devleti.» Hattâ Ermeniler bile Selçluklunun adâletinden memnûndur. Bütün Selçuklu topraklarında yaşayan — hangi dîne mensûb olursa olsun, hangi millete, hangi ırka mensûb olursa olsun — hepsi de Melikşâh döneminde güvendedir, mutludur. Hepsi de normalde — tâbir-i câizse — can güvenlikleri, mal güvenlikleri, dîn güvenlikleri emân altındadır.

Zâten Melikşâh öldüğünde bölge insanının hepsi de üzülür.


36. Nizâmülmülk: Sâdece Vezîr Değil, Devlet Kurucu — Siyâsetnâme’nin Önemi

Ve devletin teşkîlâtı Melikşâh döneminde Nizâmülmülk’e veriyoruz. Şimdi Nizâmülmülk’e geliyoruz. Tabiî Nizâmülmülk çok gayretli bir kimsedir, âlim bir kimsedir. Normalde ilmî ve kültürel fa’âliyetleri zirvede bir kimsedir.

Ve Nizâmiye Medreselerini kurar. Nizâmiye Medreseleri dünyâ çapında şöhrete kavuşur. Hem ahlâkî noktada, hem devlet yönetiminde, hem iktisâdî noktada, hem de normalde ticârî hayât açısından muhteşem gelişmeler olur, muhteşem gelişmeler olur.

O yüzden hâni Nizâmülmülk’ün devlet açısından Siyâsetnâme‘si gerçekten bütün devlet insanlarının ve devlet adamlarının okuması ve uygulaması gereken bir şeydir. Ben bâzı bölümlerini zaman zaman göz gezdiriyorum; zamân buldukça gerçekten o zamandan bu zamana ışık tutan bir Siyâsetnâme’dir.

O yüzden sâdece vezîr olarak görmek mümkün değil — bir devlet kurucusudur Nizâmülmülk. Devlet kurucusudur.


37. Nizâmülmülk’ün Diğer Vezîrlerden Farkı: «Devlet Gücüyle İdeolojiyi İç İçe Yaşatmak»

Ve normalde Nizâmülmülk’ün diğer vezîrlerden ayıran en önemli özelliği: Devlet gücüyle — tâbirimi hoş görün — ideolojiyi iç içe yaşatmasıdır. İdeoloji nedir? Devletin bir ideolojisi, bir hedefi olmalı.

Ve Nizâmülmülk bunun ikisini harmanlamış, bunun ikisini birleştirmiş bir insandır; ve Nizâmiye Medreselerini devleştirerek, akçeli hâle getirerek — devletin memûrları vardır orada — bu noktada ilmi kamusal alana yaymak; ve normalde kılıcın yetmediği — çünkü kılıç yetmez — kılıcın yetmediği yerde zihinle, ahlâkla, fikirle insanları yönetmeye çalışır. Nizâmülmülk’ün felsefesi budur.

Yânî Nizâmülmülk’te sâdece devletin gücünü kullanıp insanları yönetmek yoktur. İşin içerisine ilim girer, irfan girer, ahlâk girer; insanların bireysel özgürlükleri girer. Sâdece devletin kılıç zoruyla bir şey yaptırması söz konusu değil.


38. Gazâlî’nin Keşfi: Tesâdüf mü, Stratejik Seçim mi?

Geldik şimdi: Gazâlî’nin keşfi tesâdüfî mi, yoksa stratejik bir seçim mi? Gazâlî’nin keşfi — Gazâlî’nin bir ilmî derinliği var, bunu yok saymak mümkün değil. Ama Gazâlî’de en önemli olgulardan birisi: Kriz dönemlerinde devletle, dîni ve dindarları bir araya getirip düzeni meşrûlaştıran bir kimsedir.

Bunlar tartışmaya açıktır. Diyeceksiniz ki «Yâ, düzeni meşrûlaştırıyor.» Evet, meşrûlaştırmış. Bugünden biz o güne baktığımızda eksik yönlerini görebiliriz.

Ama devletin içeride Fâtımîler var, içeride Bâtınîler var, içeride İsmâilîler var, içeride Haşhâşîler var. Dışarıda Batı’da Bizans var, Şîa var bir tarafta, bir tarafta Abbâsîden kalıntılar var; biraz dahâ böyle Selçukluların güneydoğusuna doğru gittiğimizde Selçuklu’nun dışarıda da içeride de uğraştığı, savaştığı çok alan var.


39. Gazâlî’nin Rolü: Sünnîliği «Ortodokslaştıran, Sistemleştiren»

Öyle olunca o kriz döneminde devleti meşrûlaştıran, meşrûiyete çeken; ilmiyle felsefeyi sınırlandıran (yok eden değil), ilmiyle felsefeyi sınırlandıran; Bâtınîleri etkisiz hâle getiren — şimdi mes’ele yanlış anlaşılmasın diye kelimeyi yuttum ama yutmayayım — Sünnîliği biraz da ortodokslaştıran, ortodokslaştıran, sistemleştiren bir Gazâlî.

Bunu normalde ben eleştiriye açık bir insanımdır. Çünkü o zaman için Selçluklular — hep söylerim, kendi içimdedir — İslâm dîninin ayakta durmasının en büyük etkenlerden birisidir.

Ben hâlâ da derim: İslâm şu anda bir fikrî planla, mes’ele planla, hayât felsefî planla ayakta duruyorsa, Selçluklara duâ etmek gerekir. Çünkü o günkü Abbâsîlere baktığınızda — Emevîlerden sonra Emevî ve Abbâsî, ikisini bir nitelendirdiğinizde — ne yazık ki İslâm dünyâsının elle tutulur bir tarafı kalmamıştır.


40. «Maskot Gibi Halîfe» ve İslâm Dünyâsının İç-Dış Sıkışıklığı

Etkisiz, yetkisiz, gücü-kuvveti olmayan, çok özür dilerim ama maskot gibi duran bir halîfe — baskılara direnemeyen, ordusu olmayan, gücü olmayan bir halîfe var mıydı? Devlet başkanı ayrı, halîfe ayrı; arada bâzen çatışıyorlar.

Ve İslâm dünyâsı içinde yükselen Bâtınîliye, içinde yükselen İsmâilîye’ye, içinde yükselen Haşhâşîliye, içinde yükselen Fâtımîliye — bunlarla baş edemez hâlde.

Dışarıda Bizans dahi burada saldırıyor. Haçlı seferleri var, birçok ufak tefek. Aşağıda, yukarıda, yanda, sağda, solda meselâ habire savaşan bir Selçuklu var. Ve her şeyiyle, bütün o gün için bütün dış etkenler İslâm’ı boğmak için mücâdele ediyor. Buna bir de o günün — Câ’ferîlerle Şîa’yı ayırıyorum tekrâr — o günün bir kısım Şîa örgütlenmeleri de bunların içerisinde.


41. «İslâm Dünyâsı Selçluklara Çok Şey Borçlu»

Böyle olunca ben hâlâ da derim ki: İslâm Selçluklardan Osmanlılara geçerken, İslâm dünyâsı Selçluklara çok şey borçludur. Dolayısıyla Türklere — bakın dolayısıyla Türklere.

O yüzden şu anda İslâm dünyâsı «İslâm» olarak, Müslümanlar olarak hâlâ da adı anılıyorsa, bunda Selçukluların payı çok fazla.

Tabiî Gazâlî bu manâda bir taraftan filozoflara cevâp verirken, bir taraftan da itâat konusunda, bir taraftan da ahlâkî konularda siyâsetçilere ek hizmetler yapar. Halka da bu noktada öğretiler içerisindedir. O yüzden Sünnî fıkıh burada hem ahlâkı kendi içerisinde içselleştirir, hem de devlet düzeni açısından devlette de içselleştirir.


42. Siyâsetnâme’den Alıntı: «Pâdişâhlarda Olmazsa Olmaz Şey Dîndir»

«Dîn ve devlet kardeştir» kuramı o zamân, büyük Selçluklunun zamânında oturur ve yerleşir. Nizâmülmülk’le başlar, Gazâlî ile devâm eder.

Meselâ Nizâmülmülk’ün Siyâsetnâme’sinden size şimdi yine bir parağraf okuyayım: «Pâdişâhlarda olmazsa olmaz şey pirüpâk, perhîz, dîndir. Zîrâ dîn ve hükümdâr birbirlerinin kardeşi gibidir. Hükümdârın vatanında bir kargaşa baş gösterince, dînde bundan zarar görerek bozgunculara ve dîne eğrilere gün doğar.

Kezâ dînde bir fesâd vücûda gelirse, memlekette nizâm kalmaz ve dahi mâyası bozuklar palazlanarak pâdişâhın îtibârını sarsarlar. Kalpler kararır, sapkınlık ayyûka çıkar ve âsîler galebe çalar.» Nizâmülmülk’ün Siyâsetnâme’sinin sekizinci faslında bu.

Nizâmülmülk’ün düşüncesi budur. Bu düşünceyle Nizâmülmülk dîn ve devletin ayrılmasının mümkün olmadığını, ayrılamayacağını, ayrıldığı takdîrde ülkede karışıklıkların çıkacağına, emniyet ve âsâyişin ortadan kalkacağına îmân eder.


43. Gazâlî’den Alıntı: «Dîn Esastır, Devlet Koruyucudur»

Ve yine Gazâlî, onun devâmı olan Gazâlî de dîn ve devletin ayrılmaması gerektiğini söyler. Şimdi de Gazâlî’den alıntı:

«Dîn ve devlet ikisi kardeştir. Dîn esas, devlet koruyucudur. Esâsı-temeli bulunmayan bir binâ yıkılmaya mahkûm olduğu gibi, muhâfızı bulunmayan şeyler de yok olmaya mahkûmdur. Dünyâ düzeni için hükümdârın varlığı zorunlu olduğu gibi, âhiret saâdetini kazanmak için de dîn zorunludur.

İnsanlar çeşitli sınıflarıyla, içinde bulundukları muhtelif durumlarıyla, arzularıyla ve birbirine aykırı görüşleriyle baş başa bırakılsalardı; ve aralarında görüşüne hürmet ve itâat edilen, onları bir fikir etrâfında toplayabilecek güçte bir kimse bulunmasaydı, şüphesiz hepsi de en son ferdine kadar helâk olurdu.

Bu hastalığın ilâcı ise, ancak bu dağınık ve birbirine aykırı fikirleri bir araya getirebilecek, çeşitli görüşlere sâhip insanları bir fikir etrâfında toplayabilecek güce-kudrete sâhip ve kendisine itâat edilen bir sultanın varlığıdır. Bu da bize gösteriyor ki: Dünyâ düzeni için sultânın varlığı; ve dîn düzeni için dünyâ düzeni zorunlu olduğu gibi, âhiret saâdetini kazanmak için de dîn düzeni zorunludur.»

Bu da Gazâlî’den. Şimdi siz buna diyebilirsiniz ki «Yâ, böyle bir şey olabilir mi şimdi?» Buradan Gazâlî’yi bu konuda eleştirmek basit. Evet çok basit. Ama o günkü coğrafyada, devletin o günkü durumunda ve içerideki-dışarıdaki etkenlere baktığımızda, o zaman Gazâlî’ye hak verir insan.


44. Haşhâşî Belâsından Kurtulmak: Devlet-Dîn Bütünlüğünün Zorunluluğu

Gazâlî o yüzden dîn ile devletin kardeşinin bir zorunluluk olduğunu, hem dünyevî hem de uhrevî mutluluğun böyle bir kardeşliği gerektirdiğini ifâde eder.

Hem Nizâmülmülk’ün yaşadığı dönemde, hem de Gazâlî’nin yaşadığı dönemde Bâtınîlik, Haşhâşîlik ve bâzı felsefî akımlar dînin özüne zarar vermeye başlamıştır. Toplumda huzursuzluğa neden olmuştur; toplum huzursuz, ve normalde bu sebeple dîn için devlet, devlet için dîn olmaz olmaz olarak görülmüştür o gün için.

Haşhâşî belâsından kurtulmak hem devletin hem de dînin birlikleri için zorunlu hâle gelmiştir. Böyle olunca Türk-İslâm toplumunun bütünlüğünün bozulmaması için dîn ve devlet arasındaki bağı ilk dönemlerde olduğu şekle getirmek için gayret etmişler. Dînin ve devletin idâresinin de aynı liderde olması gerektiğini ifâde etmişler.

Ben kendimce bu tespitleri yaptıktan sonra diyorum ki: Kendimce o gün için doğru yapmışlar. Bakın, dîn ve devletin bir merkezde olması — zâten Tuğrul Şâh’tan sonra Melikşâh halîfeliği de alır. Tuğrul Şâh halîfeye normalde kendi kız kardeşini verir, evlendirir; ve — tâbir-i câizse — halîfe maskot hâline gelir. Yânî Tuğrul Şâh’ın emrindeymiş gibi olur.


45. Negatif Tespit: «İlmî Çoğulculuğun Daralması, Mezheblerin Sertleşmesi»

Böyle olunca Gazâlî ile berâber bunların negatif yönleri var. Bunları konuşmazsam haksızlık yapacağıma inanırım.

İlmî çoğulculuk diye nitelendirdiğimiz şey — bugün için ilmî çoğulculuk — daralır. Bunu bir böyle özeleştiri gibi alalım: Gazâlî ile berâber meselâ mezhebler arasındaki sınırlar sertleşir biraz. Bunlar benim negatif olarak tespit ettiğim şeyler.

Sorgulama biraz kalkar ortadan; sorgulamanın yerine iç disiplin alır. Bunlar dönemin getirdiği — o dönemin getirdiği — sıkıntılardan kaynaklanır. Ama meselâ o sıkıntılara rağmen, bu biraz hayâlperestlik gibi algılanabilir, ben meselâ ilmî çoğulculuğun daralmasını çok gönlüm arzu etmezdi. O ilmî çoğulculuk dahâ iyiye, dahâ ileriye, dahâ güzele götürebilecek bir şeydi.

Ve hattâ mezhebler arasındaki keskin sınırlar-çizgiler bâzı şeyleri yönetmekte zorlandırdığına inanıyorum. Meselâ şu anda da o keskin çizgilerin olduğuna inanıyorum. Bu, İslâm dünyâsının en büyük hastalıklarındandır; bu hastalıklar devâm ediyor.


46. Bugünkü Ortodoksluk: «Kadın Tek Başına Seyâhat Edemiyor» Tartışması

Bir, biz ilmî çoğulculuktan uzağız — ilmî çoğulculuktan; ama hevâ ve hevesten değil, nefsin öngörülerinden değil. İlmî çoğulculuk dediğim, bir şey de gerçekten ilim noktasında bir şey getiriyorlar orta yere. Biz şu anda da, İslâm dünyâsı bu noktada çok kısır; şu anda da çok kısır.

Meselâ dedim ya, Gazâlî ortodokslaştı biraz Gazâlî’den sonra dedim. Evet, şu anda ortodoksluğun tam göbeğindeyiz biz. Şu anda meselâ İslâm dünyâsı bir kadının — bu çok acı şeyler bunlar — bir kadının tek başına seyâhatini halledebilmiş değil. Meselâ burada ortodokslukta bir noktadayız.

Bunu bâzen örnek diyorum ya: Eskişehir’de üniversitede konferanstayım. Kızlara sordum: «Kızlar, hanginizi buraya babanız getirdi?» Yaklaşık o salon bin kişilikti herhâlde, değil mi? O sohbete gelen var mı, Eskişehir’e gelen var mıydı bin kişilikten dahâ mı fazlaydı? Evet, kocaman bir salondu çünkü. İki tâne kız kalktı: «Bizi babamız getirdi» diye. Geri kalan kızların hepsi de bindi otobüse, geldi.

Şimdi yukarıdaki bayan kardeşler, buraya da dışarıdan gelen bin tânesi otobüse geldiler. Hanefîye göre haram işlediler! Bakın biz bunu kıramıyoruz şimdi. Ha ben kırıyorum — ben nasıl kırıyorum? Diyorum ki: «Bu konuda şu hadîs var, şu olay var: Yol güvendeniz varsa gidebilirsiniz» diyorum. Ama o kitaplarda o ictihâd duruyor mu duruyor.

«Kadın ömreye gidecek; tek başına ömre olmaz» diyorlar ona; «gidemezsin.» «Yol güvenliği varsa gidebilirsin» diyorum, ictihâdı var öyle. Hadîslerde de: «Bir zaman gelecek ki filân şehirden bir kadın tek başına buraya, Beytullâh’a, tavâfa gelecek, hacca gelecek» diyor. Burada söz konusu olan yol güvenliği; varsa siz seyâhat edebilirsiniz diyorum.

Ama meselâ o Sünnî kesimde veya Şîa’da da bu ortodoksluk var. Yânî İslâm dünyâsının şu anda bütün mezheblerinde ortodoksluk var. Hâlâ da biz Şâfiîlerde «Kadın erkeğe dokundu, abdesti bozuldu mu, bozulmadı mı?» bunu tartışıyoruz.


47. Kısa Vâdede Fayda, Uzun Vâdede Durağanlık: Fıkıhta 300 Yıllık Donma

Ama bu normalde, evet Gazâlî, Nizâmülmülk ve Gazâlî ile bir fayda sağlanmış o zaman için. O fayda ne? Kısa zamanda bir devlet ve millet arasında bir istikrâr oluşmuş. Ama uzun vâdede kabûl edilir-edilmez. Uzun vâdede benim nazarımda — Allâh beni affetsin — bu hem fıkıhta hem de böyle bilhassa fıkıhta bir durgunluk yaşanmış. Biz o durgunluğu hâlâ da yaşıyoruz.

Bu ama Gazâlî ile başlayan bir durum değil bu; bu normalde Gazâlî’den sonra devâm eden bir durum. Siz o gün için kriz yönetmek için belirli kāide-kurallar koyuyorsunuz; o kriz dönemi bitiyor.

Kriz dönemi bittikten sonra da o kurallara devletler — kendi devlet başkanları kendi makāmlarını korumak için — kriz dönemindeki kuralları ve kanunları kendi hevâ ve heveslerine göre kullanıyorlar. Oysa o kriz döneminde, o krizi aşmak için, o günkü olaylara münhasır verilen fetvâlardı veya durumdu.


48. «Olağanüstü Hâl»in Sürekli Hâle Gelmesi: Devletin İşine Geliyor

O hâl geçtikten sonra — olağanüstü bir hâl diyoruz ya — o olağanüstü hâl geçtikten sonra onların değişime-dönüşüme tâbi tutulması gerekiyordu. Ama değişime-dönüşüme tâbi tutulmuyor, devâm ediliyor. Hâlbuki o kriz kalmamış; o kriz kalmadığı hâlde neden o kriz varmış gibi davranılıyor?

Bu da devlet bürokrasisinin ve devleti yöneten kimsenin işine geliyor. O zaman biz o duruma baktığımızda — târihsel olarak doğru, ben târihsel olarak doğru görüyorum — bunda bir sıkıntı yok. Devlet yapısı açısından da isâbetli görüyorum, yine bunda da bir sıkıntı yok.

Ve tarafsız değil o zaman için bu yapı, bunu tarafsız da görmüyorum. Devletin ihtiyâçlarını merkeze alan, biraz insanların düşünce özgürlüğünü kısıtlayan bir yapı var. O gün için geçerli; ama bunda bir sıkıntı yok, o gün için geçerli.


49. 12 Eylül Anayasası Misâli: Krizin Bittiği Hâlde Anayasanın Sürmesi

Bu şuna benziyor: 12 Eylül 1980 döneminde böyle «sıkı yönetim» olarak konulmuş. Ama sıkı yönetim dediğimiz şey, sıkı yönetimler devleti korumak için vardı; sıkı yönetimler halkı korumak için değildir.

Devlet otomatikman kendini korumak için sıkı yönetim îlân eder. Halkı korumak için değil. Ve sonra sıkı yönetimin arkasından bir ihtilâl olur. Devletin içerisindeki bir güç ihtilâl eder. İhtilâl yaptıktan sonra yine devleti korumak için yeni bir anayasa çıkarır. Aslında o kriz yoktur artık, o tehlikeler yoktur — ama o anayasa orada kalır. Şimdiki olduğu gibi.

Şimdiki olduğu gibi: Nedir? 12 Eylül’lerin yaptığı bir anayasadır. 12 Eylül’lere ülkücüler karşıdır, solcular karşıdır, komünistler karşıdır; «İslâmcı» veya «dînci», adına ne derseniz deyin, İslâmî cemâatler ve cemiyetler karşıdır. Ama hiç kimse değiştiremez. 60 ihtilâlinde değiştiremedikleri gibi, 12 Eylül ihtilâlinde de bir anayasa olur — yine hiç kimse değiştiremez. Bu tipik bir ortodoksî bir durumdur.

Aynı şey Gazâlî’den sonra da söz konusudur.


50. Gazâlî Felsefesi İşlevini Yerine Getirmiş: Devlete Düzen, Topluma Bütünlük

O yüzden evet, onların normalde yaşadığı zamân, dînle milletin birlikteliği, dînî kurumların oturması, yerleşmesi, toplumun bütünlüğünün bozulmaması — bu tip krizlerin aşılmasında Nizâmülmülk ve Gazâlî felsefesi işlevini yapmış, yerine getirmiş.

Devlete bir düzen lâzımdı, devlet düzenini oturtmuş. Normalde bir otorite lâzımdı, otorite oturmuş. Bunlara uygun cevâbı veren Gazâlî olmuş. Felsefeyi Kur’ân-Sünnet bilgisiyle çepeçevre sarmış — tâbir-i câizse onun çevresini oluşturmuş. Çünkü Tehâfütü’l-Felâsife ile bunu yapmış.

Tehâfütü’l-Felâsife yazılmasaydı, İslâm dünyâsı felsefecilerin boğuntusuna uğrardı. Gazâlî ile berâber Sünnî dîn anlayışı ve yaşantısı sistemleşmiş. Ahlâkı, fıkhı, akāidi, siyâseti birleştirmiş Gazâlî.


51. Gazâlî’nin En Önemli Hizmeti: Tasavvufu, Sûfîliği Meşrûlaştırmak

Ama Gazâlî’nin bence en önemli hizmetlerinden birisi — hizmet olarak nitelendiriyorum onu — Tasavvufu, sûfîliği meşrûlaştırmıştır. Ve meşrûlaştırırken onu da Kur’ân ve Sünnet’e bağlamıştır.

Devleti ahlâkîleştirmiştir. Devleti ahlâkîleştirmiştir; devlet ahlâksızlıktan kurtulmuştur. Devlet ahlâklı olursa, toplum ahlâklı olur. Devlet ahlâksız olursa, toplumda siz ahlâkı oturtamazsınız. Devlet rüşvet alırsa, insanlar işlerini görmek için rüşvet verirler; devlet rüşvet almazsa, insanlar rüşvet veremezler.

Ahlâkîlik devlette başlar. Gazâlî bunu, Nizâmülmülk’ten sonra bunu oturtmuş, yerleştirmiş. Siyâsetçileri dînle erdemleştirmiş. Devlet başkanları ve hattâ siyâsetçiler, devleti idâre eden bürokratlar, erdemli insanlar hâline gelmiş.

Yani fitneyi durdurmuşlar felsefik olarak. Normalde Gazâlî’nin tespit ettikleri — bunların en önemli özelliklerinden birisi — devleti zorbalıktan çıkarmış, ahlâkîleştirince.


52. Zorba Devletlerin Kırılganlığı: Emevî, Abbâsî, Memlûk Misâlleri

Gazâlî’nin yönteminde devletin zorbalığı yok. Zorbalığı olmayınca, devlette kırılganlık olmaz. Çünkü zorba devletlerde kırılganlık vardır.

Meselâ o Abbâsîlerde zorbalık var, kırılganlık yaşıyorlar. Memlûklerde zorbalık var, kırılganlık yaşıyorlar. Meselâ Emevîlerin son kısmında Yezîd’den sonra zorbalık var, kırılganlık yaşıyorlar.

Eğer devlet zorba olunca, çünkü kırılganlıklar fazla olur. Zorba bir devlet var; devlet kendi felsefesini, kendi inancını veya kendi durumunu halka zorla kabûl ettirirse, kırılganlık olur. Bir taraftan devlet çatırdamaya başlar. En önemli zorba devletlerin çektiği sıkıntı budur, eskiden de yeniden de.


53. Gazâlî Bir Dengeleyici: Devlete Sınır Çizen, Ferde Sınır Çizen

O zaman Gazâlî’ye baktığımızda, Gazâlî bâzı mes’elelerde engelleyici gibi değil, dengeleyici gibi durur kendi zamânında. Devletle ferdin ilişkisini dengeleyen, devlete sınır çizen; devlete sınır çizen; ferde de sınır çizen bir olguya sâhiptir Gazâlî.

Bence böyle olunca, dahâ böyle kendi zamânında devletle milleti barıştıran âlim, devletçi, topluma faydalı, son dönemde sûfî bir kimsedir. Son dönemde sûfî bir kimsedir.

Kendi zamânında, kendince o günkü şartların ihtiyâcına binâen — ben bunu bir ilâhî el yordamıyla olduğuna inanıyorum. Çünkü Müslümanların bir çatının altında ayakta durması gerekiyordu. Cenâb-ı Hak bu Kûfe âlimlerinin terbiyesini almış bir topluluğun içerisinden bunları çıkarmıştır.


54. Buradan Sonra Devâm: Anadolu’daki İslâm’ın Şekillenmesi

Evet, Anadolu’daki İslâm nasıl yavaş yavaş şekilleniyor — buradan inşâallâh önümüzdeki haftada devâm edeceğiz.

«Cüveynî’nin vefâtından sonra Gazâlî, Nizâmülmülk’ün himâyesine girer ve ona birkaç proje verilir: İlmini Şâfiî fıkhının güçlenmesi için kullan; hem dînen, hem fikren, hem de siyâseten büyük bir tehlikeli olan Bâtınîliğe karşı bir reddiye yaz. Gazâlî bunun hakkını verir; bir süre sonra Bağdat’a atanır, en üst ilmî makāmı olur, halîfe kadar ünlenir.

Ama bir proje adamıdır. Devlet bürokrasisi emreder ve yerine getirir. Bordrolu din adamı olmuştur; dahâ sonra bunun pişmanlığını duyar ve îtirâf eder.» Evet buradan inşâallâh önümüzdeki haftada devâm edeceğiz: Anadolu’daki İslâm’a gireceğiz. Ve Gazâlî’nin üzerindeki bu tip eleştirilere de cevâp vermek değil, ders çıkarmak.


55. Gazâlî’nin Olumlu-Olumsuz Yönleri: «Dîn Âlimi mi, Devlet Memûru mu?»

Bu noktada Gazâlî kendini, kendi zamânından bakabildiğimiz kadar bakıyoruz. Herkesin olduğu gibi Gazâlî’nin de olumlu yönleri var, olumsuz yönleri var. Hatâ yaptığı yerler var, yapmadığı yerler var; hepimiz için geçerli bu, hepimizin geçerli.

O yüzden Gazâlî eleştirilecekse de eleştirilmesi gerekir ki dersi çıkaralım. Bugünden de dersi çıkaralım. Bu konuda ben Gazâlî’yi eleştirenlere reddiye yapma noktasında değilim. Böyle de algılanmasın meselâ. Bunu böyle algılarsak da bu sefer hakkını yemiş oluruz eleştirenlerin.

Yok, biz bu noktada bir İslâm âlimidir; son dönemde sûfîdir. Herkes gibi eksiklikleri ve fazlalıkları vardır, herkes gibi yanlışlıkları var.

Meselâ devlet tarafından atanması, devletten akçe alması meselâ İmâm-ı A’zam’ın uyguladığı bir şey değildir; İmâm Muhammed’in yolu da değildir, meselâ Serahsî’nin yolu da değildir.


56. Bursa Gaz’ın Cuma Hutbesinde Okunması: Bordrolu Din Adamlığı Misâli

Şimdi böyle baktığımızda, bu açıdan baktığımızda: Sen dîn âlimi isen, devletten maaş almaman lâzım. Ama sen devlet memûru isen, devletten maaş alabilirsin. Bu ayrılıyor meselâ.

O zaman Gazâlî’ye bakarken bir dîn âlimi tarafından bakacağız; bir de devlet memûru tarafından bakacağız o zaman. Meselâ devlet sana maaş veriyor; ne diyor? «Cuma günleri bu hutbeyi okuyun» diyor. O hutbeyi okuyorsun orada. O hutbe topluma faydalı mı, değil mi? Nereye kadar faydalı, nereye kadar faydasız? İrdeleyemiyorsun. Bugünkü sistem bu.

Normalde çarşının içerisinde câmi var; çarşının içerisindeki câmi — örnek diyorum, berâber gittik ya seninle Cuma’ya. Bursa Gaz’ın fetvâsını okuyor câmide. Bir hafta önce de ne oldu? Organ Bağışı ile alâkalı okuyordu. Ben oturduğum yerden bağırdım, dedim: «Öldüğüne kim hükmediyor?» İmâm böyle gözünün üstünden baktı. Mustafa Özbağ döndü cemâate: «Veriyorlar, biz de okuyoruz» dedi. Berâber gittik değil mi seninle? Tabiî oğlu da diyor ki «Sen burada bari rahat dur» — ona: «Bir daha senle Cuma’ya gelmeyeceğim» diyor.


57. «Bursa Gaz: Lodos Gelecekmiş, Bacalarınızı Temizleyin»

İyi, haftasına yine aynı câmiye gittik; imâm ne okuyor? «Bursa Gaz’ı: Lodos gelecekmiş, lodos için bacalarınızı temizleyin» diyor. Ben tam gene müdâhale edeceğim, bir şey diyeceğim. İmâm oradan baktı: «Sevgili cemâat, diyeceksiniz ki ‘Bursa Gaz’la alâkalı ne okuyoruz burada?’ Bize gönderiyorlar, biz okuyoruz» dedi gene.

Şimdi bundan kıyasladığınızda, baktığınızda, orta araya başka bir şey çıkıyor. Gazâlî’ye de baktığımızda — devletin elemanı, akçeli elemanı, devletin bürokratı. Ha doğru yaptıkları var, eğri yaptıkları var, kısa yaptıkları vardır, uzun yaptıkları var. Ama buranın altını çizelim: Devletin elemanıdır.

Ha devlet kötüdür, iyidir, doğrudur, yanlıştır — orasına bakmıyorum, o ayrı bir mes’eledir.

Rabbim bizi affeylesin inşâallâh. Allâh izin verirse inşâallâh önümüzdeki haftada az önce okuduğum bölümden devâm edeceğiz inşâallâh. Allâh izin verirse. el-Fâtihâ ma’as-selâmu alâ. Âmîn.


Kaynakça

Eser: Nizâmülmülk, Siyâsetnâme (Siyer-i Mülûk), 1091-1092 — 50 fasıl hâlinde Selçuklu devlet idâresi rehberi — 8. fasıl: «Dîn ve hükümdâr kardeştir»

Eser: İmâm Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, el-İktisâd fi’l-İ’tikâdDîn-Devlet-Sultân ilişkisinin sistematik kurulması

Eser: İmâm Gazâlî, Tehâfütü’l-Felâsife (Filozofların Tutarsızlığı) — Fârâbî ve İbn Sînâ ekolüne karşı 20 mes’elede çürütme; İslâm dünyâsını Yunan felsefesinin boğuntusundan kurtarmıştır

Eser: İmâm Gazâlî, Fedâihu’l-Bâtıniyye / el-MustazhirîHalîfe el-Mustazhir adına Bâtınî-İsmâilî reddiye

Klasik Felsefe — Aristoteles’in İskender’e Mektubu: Klasik İslâm-Bizans literatürüne Sırrü’l-Esrâr (Secretum Secretorum) olarak geçen Aristoteles’ten Büyük İskender’e öğüt mektupları külliyâtı. «Dîni iktidârın âleti yapma, iktidârı dînin korunması için kullan» tezi. — M. Mahdi, Alfarabi and the Foundation of Islamic Political Philosophy

Hadîs-i Şerîf — Muâz İçtihâdı: Resûlullâh Muâz b. Cebel’i Yemen’e gönderirken: «Nasıl hükmedeceksin?» «Kur’ân’la.» «Bulamazsan?» «Sünnetle.» «Bulamazsan?» «Reyimle ictihâd ederim.» Resûlullâh: «Allâh’a hamd olsun ki Resûlünün elçisini Resûlünün râzı olacağı şeyde başarılı kıldı.» — Ebû Dâvûd, Akzıye, no. 3592; Tirmizî, Ahkâm, no. 1327

Tarihî Olay — Hz. Ebû Bekir’in Ridde Savaşları: Hz. Peygamber’in vefâtından sonra zekâtı reddeden ve Müseyleme-i Kezzâb gibi yalancı peygamberlere uyan kabîlelere karşı Hz. Ebû Bekir’in îlân ettiği savaş (h. 11-12 / m. 632-633). — Taberî, Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk

Şahsiyet — İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe (h. 80-150 / m. 699-767): Kûfeli fakîh, Hanefî mezhebinin imâmı; metodu: «Kur’ân — Sünnet — Sahâbe sözü — Kıyâs / İstihsân.» Halîfe Ebû Ca’fer el-Mansûr’un kadılık teklîfini reddedip hapsedilmiş, hapiste vefât etmiştir. — M. Ebû Zehrâ, Ebû Hanîfe: Hayâtı, Görüşleri, Fıkhî Sistemi

Şahsiyet — Melikşâh (sal. 1072-1092): Selçuklu sultânı; devrinde Selçuklu Devleti Kâşgar’dan Akdeniz’e, Aral’dan Yemen’e uzanan en geniş sınırlarına ulaştı. Adâlet ve refâh dönemi. — O. Turan, Selçuklular ve İslâmiyet

Tarihî Bağlam — Nizâmiye Medreseleri (h. 459-/m. 1067-): Bağdat, Nîşâbur, Belh, Herât, Isfahân, Basra, Musul’da kurulan ilk devlet bütçeli yüksek öğretim kurumları ağı; Sünnî-Eş’arî kelâm ve Şâfiî fıkıh ağırlıklı. — G. Makdisi, The Rise of Colleges

Hâdise — Hz. Ömer’in Müellefe-i Kulûb Zekâtının Kaldırılması: Hz. Ömer halîfeliği döneminde, Tevbe 9/60 âyetinde zekât verilecek 8 sınıftan biri olan «müellefe-i kulûb»a (kalbi İslâm’a ısındırılmak istenenlere) zekât dağıtılmasını «İslâm bu fukarânın gönlüne muhtâç değil» diyerek askıya almıştır. Hanefî usûlünde maslahat ve illetin değişmesiyle hükmün ertelenmesi prensibinin klasik misâli. — İbnü’l-Esîr, el-Kâmil; M. Hamidullâh, İslâm Müesseseleri Târîhi

Hâdise — Üç Talâkın Bir Sayılması: Hz. Peygamber döneminde 3 talâk tek sayılırken, Hz. Ömer halîfeliğinde — boşamanın hafife alınmasına karşı caydırıcı tedbîr olarak — 3 talâkın 3 sayılmasına hükmedildi. Hanefî mezhebi bu uygulamayı sürdürürken modern dönemde Mısır ve diğer ülkelerin Aile Hukuku Kānûnları’nda 3 talâkın tekrar bir sayılmasına dönülmüştür. — Müslim, Talâk, no. 1472; M. Şeltût, el-İslâm Akîde ve Şerîa

Bu metin, Mustafa Özbağ Efendi’nin «Gazâlî’den Sorular» konferans serisinin 8. dersinden tam detayla derlenmiş ve tez kalitesinde yeniden düzenlenmiştir. Kaynak video: YouTube

Ek kaynaklar:

  • Kur’an-ı Kerim, Nahl 16/125; hikmet ve güzel öğütle davet ilkesi.
  • Kur’an-ı Kerim, Ahzab 33/21; Resulullah’ta güzel örnek oluşu.
  • Nevevi, Riyazü’s-Salihin, takva, ihlas ve güzel ahlak bölümleri.
  • İmam Gazali, İhya-u Ulumi’d-Din, kalp terbiyesi, ahlak ve ihlas bölümleri.
  • Buhari, İman ve Rikak bölümleri, niyet, ihlas ve ahlak rivayetleri.
  • Müslim, Birr ve Sıla bölümü, güzel ahlak ve kardeşlik rivayetleri.
  • Tirmizi, Birr ve Sıla, zühd ve deavat bölümleri.
  • Nevevi, Riyazü’s-Salihin, ihlas, takva, zikir ve güzel ahlak bölümleri.
  • İbn Hacer el-Askalani, Fethu’l-Bari, ilgili Buhari rivayetlerinin şerhi.
  • Kuşeyri, er-Risale, tasavvuf adabı, hal ve makamlar bahisleri.