1. Tuğrul Bey’den Alp Arslan’a: Selçuklu Sınırlarının Doğuda Genişlemesi
Bir önceki dersin sonunda Selçuklu Devleti’nin Azerbaycan ve Doğu Anadolu’da hâkimiyetini ele aldığımız noktadan devâm ediyoruz. Bu, Sultan Tuğrul Bey döneminde olur; artık devletin sınırları genişler. Irâk’ta Şîa hâkimiyetini baltalar. Sultan Tuğrul Bey, Abbâsî halîfeliğini kendi kontrolü altına alır.
Sultan Tuğrul Bey, vâris bırakmadan ölür. Ama Selçuklu bu bölgede hâkimiyetini kurmuştur. Tuğrul Bey vâris bırakmadan ölünce büyük Selçuklu tahtına kardeşi Çağrı Bey’in oğlu Alp Arslan geçer. Aslında Alp Arslan tahta geçerken, yânî Çağrı Bey’i devirerek geçer. Bunun da altını bir çizelim — Alp Arslan’ı tanımamız için: Babası Çağrı Bey’i devirir, tahta oturur. Alp Arslan öyle bir kimsedir.
Sultan Alp Arslan döneminde Selçuklular büyümeyi sürdürürler. Gürcistan’ı, Alp Arslan, Kuzey Sûriye’yi hâkimiyeti altına alır ve Doğu Anadolu’daki Selçuklu hâkimiyetini sağlamlaştırır. Doğu Anadolu dediğim Selçuklu’nun batısı, yânî Bizans’a komşu olan kısım. «Yukarıda Gürcistan dediniz» — Gürcistan, o zaman için yukarı Hazar Türklerindendir; onları da hâkimiyeti altına alıyor mu? O Gürcüler Yukarı Hazar’dan gelen Türkler; yalnız Hristiyandırlar, Müslüman değildirler. Gürcüler sonradan İslâm’la tanışırlar.
Alp Arslan’dan sonra Sûriye’nin güneyine emîrlerini gönderdiği gibi bizzat kendisi de Halep’i kuşatarak alır. Alp Arslan, Mısır’ı hedef seçtiği halde Halep’ten hareket edeceği zaman Bizans İmparatoru IV. Romanos Diogenes’in Anadolu’daki harekâtını haber alır ve hızla geri döner.
2. Malazgirt 1071 ve Anadolu’da Türk-İslâm Medeniyetinin Başlangıcı
1071 Ağustos’unda Malazgirt ovasından yapılan savaşı Sultan Alp Arslan ma’lûm kazanır ve Türkler böylece Anadolu’da bir İslâm devletinin temelleri atılır. 1071’den sonra — bakın, 1071’den önce hem Emevîler zamânında, Abbâsîler zamânında Anadolu’ya gelen bir kısım Müslümanlar vardır; ama lâkin bunların bir ağırlığı yok, bir yaptırım noktaları yok, hiçbir şeyleri yoktur. Ve böylece Anadolu’da bir Türk-İslâm medeniyeti başlar.
Bunu böyle özellikle başına da «Türk» koyuyorum. Çünkü Türklerin kendince dîni anlayışları, algılamaları ve yaşamaları sohbetlerde ayırırım: Aşağı Mezopotamya değil, yukarı Mezopotamya noktasında dîn algıları ve anlayışları Türklerin biraz daha farklıdır.
3. Ahmed Yesevî, Mevlânâ, Hacı Bektaş-ı Velî, Yûnus Emre: Yukarı Mezopotamya Sûfîliği
Ahmed Yesevî’nin etkisi var bunda. Ahmed Yesevî enteresandır: Aşağı Mezopotamya sûfîliğini öğrenmiş, ama yukarı Mezopotamya sûfîliğini yaşamış ve yaşatmıştır. Meselâ Yesevî elinde curâsıyla köy köy dolaşıp bütün Türkleri İslâm bayrağı altında toplar.
Türklerde savaşın hâricinde edebiyâtları da kuvvetlidir. Meselâ şimdi böyle bir târîhî film çekiyorlar, onlar da curâ çalıp şiirler okuyorlar, ilâhîler okuyorlar. Türkler biraz daha bârîz biçimde şiirseldirler. Meselâ Selçukluların son dönemini ele alalım: Yûnus Emre’nin Dîvân’ı vardır; Hazret-i Pîr Mevlânâ’nın Dîvân’ı vardır; Hacı Bektaş-ı Velî’nin Dîvân’ı vardır.
Anadolu’da, o Anadolu’ya hâs İslâm’ı harmanlayan — bu manâda Hazret-i Mevlânâ, Yûnus Emre, Hacı Bektaş-ı Velî, sonradan Hacı Bayrâm-ı Velî’yi de buraya koyabiliriz — bu toprakları aşağı Mezopotamya İslâm’ı ile değil, yukarı Mezopotamya İslâm’ı ile yoğururlar. Bu, normalde Anadolu’ya doğru gelirken Türklerin yanlarında kendi kültürlerini, kendi inanç sistemlerini de getirmeleridir.
4. Selçuklu’nun Çevresi: Bizans, Fâtımî, Bâtınîlik, Hâricîlik Tehdîdi
Tabiî İslâm coğrafyası bu arada daha geniş bir nüfûza ulaşmıştır; çok büyük bir kültür vardır. Meselâ aşağıda Kuzey Afrika’da Fâtımî devleti vardır. Fâtımî devleti farklı bir devlet yapılanmasıdır — Şîîdir. Onun yanı sıra Mervânîler vardır, ayrı bir devlet yapılanmasıdır.
Selçuklu’ya baktığımızda doğuda Bizans var; aşağı doğru indiğimizde Kuzey Afrika’da Fâtımî devleti var ki Mısır’a kadar gelir, Mısır’a kadar işgâl eder. Enteresandır bu Fâtımîler: Bir Bâtınîlik var, işin içerisinde Hâricîler var. Onun sonra bir sürü bu noktada Selçuklu’nun içini etkileyen ve dışarıdan etkileyen unsurlar var.
Ama Anadolu’ya İslâm yerleşirken Bâtınîlikten, Hâricîlikten, Fâtımîlikten, İsmâilîye’den ve eski Yunan felsefesinden uzaktırlar — hepsi de. Enteresan bir şey: Türklerde çok böyle ince ince medreselere kapanıp ilim öğrenelim, böyle bir dertleri yoktur. Çok savaşıyorlar, çünkü devamlı… O Selçuklu’dan önceki Türk beyliklerine bakarsanız, savaşmadıkları bir yaz yoktur. Hep savaşmışlardır, hep savaş hâlindedirler.
Kışın kışlıklarına çekiliyorlar, atlarını besliyorlar, kılıçlarını biliyorlar, kalkanlarını ta’mîr ediyorlar; yaz gelince cihâda çıkıyorlar. Çünkü geçimleri ganîmettir. Türklerde çok san’at yok, çok ticâret yok, çok zirâat yok; Türkler savaşaraktan geçimlerini sağlıyorlar. Ganîmet — İslâm’da da rızkın en hayırlısı birinci derecede ganîmettir, ikincisi ticârettir.
5. Emevîlerin En Büyük Hâinliği: Dîni Siyâsallaştırma ve Cuma Namazı’nın Düzenini Değiştirme
Selçuklu, konuşlanmış şehir devletinden artık böyle geniş coğrafyaya hükmeden bir devlet olunca, çok hukukluluk, çok dillilik var Selçuklu’da. Şimdi Selçuklu buradan buraya geçerken Emevîlerin ve Abbâsîlerin yanlışlıklarını da görüyorlar.
Emevîler, meselâ halîfeliği direkt saltanata çevirirler. Zâten yapmış oldukları en büyük yanlışlıklardan, hâinliklerden birisi budur. Bu, benim kendimce fikrim: En büyük hâinliklerinden birisi — ben bunu hâinlik olarak nitelendiriyorum — dîni siyâsallaştırmalarıdır.
Şimdi sohbeti dinleyenler, Emevîci olanlar çok kızacaklar bana. Emevîler dîni siyâsallaştırıyorlar. Şunu çok açıklıkla, rahatlıkla söyleyebilirim: Hazret-i Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali ve Hazret-i Hasan’dan sonra dîn Emevîler zamânında komple siyâsallaşır. Böyle olunca dîni — bunun da altını çizin — dîni siyâsetin emrine veririler.
Siyâset nasıl bir dîn istiyorsa, siyâseti yapan kim nasıl bir dîn istiyorsa Emevîler siyâsetin istediği gibi dîni organize ediyorlar. Hâlâ da biz Emevîlerin Cuma’sını kılıyoruz! Bakın dikkat edin buna. Hazret-i Peygamber’in Cuma’sı nasıl idi? Önce namaz, sonra hutbe. Hazret-i Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali, Hazret-i Hasan Efendimize kadar Cuma’lar böyle kılındı: Önce namaz, sonra hutbe. Tıpkı Bayram namazları gibi.
Bayram namazını nasıl kılıyorsunuz? Önce namaz, sonra hutbe. Aynı şey. Bakın, Bayram namazıyla Cuma namazının kılınış şekli aynıdır. Bayram namazında imâm önce namazı kıldırır; ondan sonra hutbeye çıkar. Hutbeden sonra gelir tekrar minbere oturur, duâ ettirir; bir tâne — Bayram namazı bu kadardır. Cuma da aynıdır.
Emevîler bunu değiştirirler; derler ki: «Önce hutbe okunacak.» Sebebi şudur: Hutbede Ehl-i Beyt’i kötüleyen, Hazret-i Hüseyin Efendimizin hatâ yaptığını — hattâ Hazret-i Hüseyin Efendimizin «küfür üzere bağîlik» yaptığını söylüyorlar; küfür üzere isyân ettiğine fetvâ verirler. Şu hutbelerde tabiî Hazret-i Ali Efendimizi ve Hazret-i Hasan ile Hüseyin’i seven, Ehl-i Beyt sevgisi taşıyanlar bu hutbeyi dinlemek istemezler; çıkar, câmiyi boşaltırlar. Bu sefer Emevîler hutbeyle namazın yerini değiştirirler. Şimdi Diyânet de aynı namaza devâm ettiriyor; Osmanlı’da aynı şekilde devâm ettirdi; dikkat edin, Selçuklular da aynı şekilde devâm ettirdiler. O Emevî uygulamasını kendilerine aldılar.
6. Emevîlerin İkinci Hâinliği: Adâleti Yok Etmek — Arap-Mevâlî Irkçılığı
Emevîlerde en büyük eksikliklerden birisi: İslâm’ın adâletini yok ettiler. Adâlet mekanizması herkese eşit düzeyde yaşatılmalı. Sen Arap’sansa sana olan adâlet ayrı; mevâlîysen, yânî Arap değil isen, sana uygulanan hukuk-adâlet ayrı. Emevîlerde — çünkü ırkçılık başladı — Araplar birinci derecede Müslüman ve birinci derecede ırk.
Arap olmayanlar mevâlî; onlar birinci derecede bir Müslüman değil, birinci derecede ırk da değil. Aynı şimdi Suûd’daki gibi, diğer Arap ülkelerindeki gibi. Bakın oradan günümüze geliyorsunuz: Şimdi Suûd’da iyi Müslümanlar, dîni bilenler Suûdlardır, Araplardır; diğerleri kim olursan ol, dîni bilmezsin sen — en iyi onlar bilirler.
Normalde Emevîler bu noktada ırka dayalı, Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin o kadar yasaklamasına rağmen, Kur’ân’ın ırka dayalı kavmiyetçiliği yasaklamasına rağmen bunlar ne yaptılar — kendince ırkçılığa devâm ettiler. Bunların bu hâlleri, bu tutumları daha birçok bu konuda mevzû var; ben ana başlık olarak dört başlıkta bunları topladım. Daha birçok bunları incelersek: Meselâ Kur’ân’ın yorumlanması, tefsîr edilmesi; hadîslerin yorumlanması, tefsîr edilmesi; fıkhın bu noktada fıkıh edilirken değişik yorumlanması — yânî Kur’ân-Sünnet ölçü değil, Sultanın ölçüsüne göre fıkhın değişmesi gibi durumlar var.
Ve Selçuklular, Abbâsîlerden bu devâm eden hatâlara karşı, kendi içlerinde salt Kur’ân-Sünnet dâiresinde bir dîn yaşama gayretine girerler. Çünkü Bâtınîlik bir taraftan, Haşhâşîler bir taraftan, İsmâilîler bir taraftan, onun sonu aşağıda Fâtımîler bir taraftan — bunlar böyle Selçuklu’nun etrafını çevreleyen unsurlar; ülkeler ve anlayışlar; Bizans bir tarafta. Selçuklular bunların içerisinde kendilerince dîn yorumları, ilmî ve devlet yorumlarını ayakta tutuyorlar; ama Selçuklular Devleti şehir devletlerinden toplanmış bir devlet olduğundan, devlet hiyerarşisi tam olarak oturmuş değildir; dînî hiyerarşi de tam olarak oturmuş değildir, siyâsî hiyerarşi de tam olarak oturmuş değildir.
7. Cüveynî ve Kündürî: Şîî Vezirin Sünnî Âlime Düşmanlığı
Şimdi devâm ediyoruz: Cüveynî’nin vefâtından sonra Gazâlî, Nizâmülmülk’ün himâyesine girer ve ona birkaç proje verilir: «İlmini Şâfiî fıkhının güçlenmesi için kullan; hem dînin hem fikren hem de siyâseten büyük bir tehlike olan Bâtınîliğe karşı bir reddiye yaz.»
Cüveynî kimdir? Cüveynî bir Eş’arî kelâmcısıdır. Gazâlî kimdir? O da Eş’arîdir. Cüveynî bir Şâfiî fakîhidir; Gazâlî de Şâfiî fakîhidir. Bâzen arkadaşlara, İhyâ’yı okuyacak olanlara diyorum ki: İhyâ’yı dikkatli okuyun. Gazâlî Şâfiîdir ve Eş’arîdir kendisi. O yüzden İhyâ’yı dikkatli okuyun diyorum ben. Senin fıkhın Hanefî fıkhı ve akāidde Mâtürîdî akāidi sağlandıysa, Gazâlî’yi dikkatli oku. Bakın Gazâlî’yi dikkatli okuyun, İhyâ’yı okuyacağınız zaman.
Şimdi o zamânda Selçuklu’nun içerisinde Şîî ve Mu’tezilî görüşleri savunan, Eş’arîliğin güçlenmesini istemeyen büyük Selçuklu’nun veziri vardır: Amîdülmülk el-Kündürî. Bu Kündürî, Selçuklu’nun vezîr-i a’zamıdır — bugünün başbakanıdır. Bu Kündürî Cüveynî’ye düşmandır. Çünkü Cüveynî Sünnîdir, Eş’arîdir ve kendisi Şâfiîdir. Ama Kündürî — bunlar târihî noktalar — Kündürî kendince Şîî ve Mu’tezilî görüşe sâhiptir. Böyle olunca Kündürî ile Cüveynî aslâ bir noktada değildirler; hattâ Cüveynî sürgüne bile gönderilir bu Kündürî tarafından.
Ama ne zaman Tuğrul Bey vefât eder, Alp Arslan devletin başına geçer. Alp Arslan’ın ilk yaptığı icrâat Kündürî’yi vezîrlikten almaktır. Kündürî’yi vezîrlikten alır ve Nizâmülmülk’ü baş vezîr yapar.
8. Nizâmülmülk ve Gazâlî’nin Yolunun Birleşmesi: Sünnî Sistemin İnşâsı
Nizâmülmülk ile Alp Arslan’ın yolunun birleştiği yerdir burası. Ve tehlike meydandadır; bu tehlikeyi Alp Arslan kendi beyliği zamânında zâten tespit edip onlarla savaşan bir kimsedir. O yüzden Çağrı Bey’i devirip kendisi tahta oturur ve Nizâmülmülk’ü baş vezîr yaparak tehlikeleri de ona bildirir. Bu sefer Nizâmülmülk, yakından tanıdığı Cüveynî’yi Nizâmiye medreselerinin başına baş âlim — veya bugün üniversitelerin en yüksek kurumuna rektör olarak nasıl atarsanız — atar.
Ama tabiî, Cüveynî’nin ölümüyle Sünnî kelâmın bu noktada o gün için en yüksek kurumuna başlayacak olan büyük entelektüel diyeceğimiz bir kimse vefât etmiş olur. Bu boşluktur devlet açısından da. Gazâlî bunun en büyük adayıdır. Çünkü ekol olarak Cüveynî’nin ekolündedir; Nizâmülmülk’ün ekolündedir. Cüveynî vefât edince Nizâmülmülk’ü başa koyalım: Devlet, başta. Nizâmülmülk, Cüveynî ve Gazâlî üçü aynı paralelde insanlardır.
Gazâlî, normalde Nizâmiye medreselerinin başına geçer. Ama Gazâlî henüz daha o zaman yeni başa geçtiğinde bir sistem kurucusu değildir. Tıpkı onun selefi gibi Eş’arî-Şâfiî âlimidir; çok yetkindir ilim olarak: Kelâmdır, fıkıhtır, hadîstir, tefsîrdir, Arapça’ya hâkimdir, kimyâya, matematiğe hâkimdir. Bildiğiniz dolu dolu bir ilim ehlidir. Ve müthiş zekâlı bir kimsedir, çok pratik zekâlıdır. Gazâlî kendi çağdaşlarından daha üstün bir zekâya ve daha üstün bir ilme sâhiptir. Ama sistem adamı değildir; bu eleştiriye açıktır söylediklerim, ama sistem adamı değildir. Onu sistem adamı eden, onu sisteme enjekte eden, sisteme oturtan, yerleştiren, adapte eden Nizâmülmülk’tür.
«Hem dînen, hem fikren, hem de siyâseten büyük bir tehlike olan Bâtınîliğe karşı bir reddiye yaz» — evet, Nizâmülmülk devlet adına proje üreten tam bir devletçi insandır. Öyle bir devletçi insandır ki — Alp Arslan tam bir cihâdçı bir hakandır, sultândır; Nizâmülmülk de tam bir devlet organizasyoncusu bir insandır. Alp Arslan fetheder, Nizâmülmülk fethettiği yerleri imâr eder, yeniden ihyâ eder.
Siz bir yeri kılıçla alırsınız, ama oraya akılla yönetmeniz gerekir; irfanla, kültürle yönetmeniz gerekir. Kılıçla almak yetmez; Nizâmülmülk bunun farkındadır. Alp Arslan fethettiği yerleri imâr eder: Çarşılar kurar, san’atkârları destekler, âlimleri destekler. Ve her fethedilen yere bir Nizâmiye medresesi kurulur, câmiler kurulur, çeşmeler yapılır, hanlar yapılır; fakîr-fukarâya, halka akçeler dağıtılır. Orada tarım elverişli hâle getirilir, hayvancılık elverişli hâle getirilir, ticâret elverişli hâle getirilir. Selçuklu bu manâda hem Müslüman hem de gayr-i Müslim unsurlar tarafından sevilen bir devlettir; o yüzden Selçuklu sultânı vefât ettiğinde herkes üzülür.
9. Câ’ferîlik ile Şîa’nın Ayrılığı: İmâm Ca’fer Ehl-i Beyt’tendir
Normalde Nizâmülmülk bu noktada aynı zamanda dînî olarak Bâtınîliği, İsmâilîye’yi, Fâtımîliği, Câ’ferî olmayan Şîa’yı — Câ’ferî olmayan; altını özellikle çiziyorum — bertaraf etmek için durmuştur.
Bakın herkesin yanıldığı bir yer var: Câ’ferîlik ayrıdır, Şîa ayrıdır. İmâm Ca’fer bizim de imâmımızdır. İmâm-ı A’zam’ın hocasıdır. Bugünkü Şîa ile Câ’ferîliği veya İmâm-ı Ca’ferî karıştırmayın; özellikle altını çiziyorum. İmâm Ca’fer Ehl-i Beyt’tir; onun inancı Kur’ân-Sünnet’tir; mezhebi neptir? Kendisi sûfîdir, aynı zamanda sûfî. O yüzden bugünkü Şîa ile Câ’ferîliği ayırın.
Ben özellikle Câ’ferîleri ve İmâm Ca’feri ayırırım. Cenâb-ı Hak benim dilimi ona laf söylemekten sakındırsın; sizleri de sakındırsın. Ehl-i Beyt’tir; o yüzden bizim dilimiz ona uzanmaz. Allâh muhâfaza eylesin.
10. Bâtınîlik-İsmâilîye-Haşhâşîlik: Selçuklu’nun İçerideki «PKK ve IŞİD»i
Şimdi normalde Nizâmülmülk ile berâber Alp Arslan, Anadolu’da Türk-İslâm sentezini oturtmaya başlar. Şimdi böyle bir kısım Emevîci, Arapçı canlar nasıl kar bu — «Türk-İslâm sentezi» deyince «ne oluyoruz?» filân derler. Benim analizim budur. Buna karşı çıkanlar karşı çıkabilirler; ama karşı çıkarken benim önüme belge koyacaklar, belgesiz konuşmayacaklar.
O zaman için Selçuklu Devleti hem askerî yapılanması hem siyâsî yapılanması istikrarlıdır. Her alanda savaşların kazanılması, isyânların bastırılması — denilebilir ki orta çağda bölgenin en güçlü devleti hâline gelir. Ve Nizâmülmülk, Selçuklu’yu yıkmak, ileri gelenlerini ortadan kaldırmak amacıyla ülkede terör estiren — burada da kızacaklar şimdi — ülkede terör estiren Hasan Sabbâh ve avenesini yok eder.
O dönemin en büyük devlet içi tehlikelerinden birisi Bâtınîliktir, İsmâilîliktir, Haşhâşîliktir. Bunlar ülke sınırlarının içerisinde tehlikedir. Nasıl şimdi bizim içimize Selefî-Vehhâbî bir tehlike olarak koydularsa: Bakın geçen gün dahâ üç tâne polisimiz şehîd oldu. Yok IŞİD, yok DAEŞ, yok ne harf kalmadı… Bunlar normalde — biz de şimdi gitti üç polisimizi öldürdü, şehîd etti, yedi polisimiz yaralandı. Bunlar silâhlanmışlar. Tabiî bu fakir de yıllardan beri söylüyor: Bunlar Siyonizmin kurduğu örgüttür, diyorum ben. Siyonizmin kurduğu örgüt.
O zaman için bu Bâtınîler de, bu Haşhâşîler de, bu İsmâilîler de aynı. Bunlar devletin içerisinde ur gibi yapılanmışlar, oturmuşlar; hattâ böyle bunları destekleyen vezîrler bile vardır. Şimdi örnekliyorum: Bu IŞİD, DAEŞ bir yerlerden destek almasalar böyle örgütlenebilirler mi? Böyle silâhlanabilirler mi? Demek ki bunlar devletin belirli kanallarında yuvalanmışlar ki bu memlekette at koşturuyorlar. PKK devletin veya birilerinin desteği olmadan böyle güçlenebilir miydi?
Biz daha liseye gidiyorduk; o zaman lisedeyken «Kürd Âzâdî» idi bunların ismi. Bunlar genelde Dev-Gençli olurdu, Kürd Âzâdîli olurdu, Dev-Solcu olurdu; sonra TKP-KK oldu bunlar — TKP-KK’nin içinde vardı. Şimdi Hakan’ın canı sıkılacak bu tespitlerime, ama bunlar sızdılar — meselâ sol örgütlerinin içerisine sızdılar. Aynen meselâ bu Selefî-Vehhâbî takımı da bizdenmiş gibi görünür değil mi? Bütün Müslümanları tekfîr ederler. Bakın, bir Müslümanı tekfîr ediyorsa kendisini Müslüman diyen bir kimse, o tehlikelidir; ona dikkat edin — onun kökü dışarıdadır.
11. Gazâlî’nin Görevi: Sünnî Fıkıh-Akāid-Ahlâk-Siyâset-Bürokrasi Sentezi
Şimdi o zaman içinde normalde Selçuklu’nun içerideki bu noktadaki düşmanı İsmâilîlik, Haşhâşîlik ve onun sonuna bağlı Bâtınîliktir. Bunlara karşı da fikrî savunma yapması gerekir devletin — o zamanki devlet anlayışı. Böyle olunca Gazâlî’ye bu konuda büyük görev düşer. Bu büyük görev nedir? Bunlara karşı fikrî, felsefî cevaplar verilmesi lâzım; dînî, fikrî, felsefî cevaplar verilmesi lâzım.
Gazâlî bunun hakkını verir; bir süre sonra Bağdat’a atanır, ilmî makamı yüksek olur; halîfe kadar ünlenir. Gazâlî’ye verilen bu proje: Sünnî fıkhın güçlendirilmesi, Sünnî akāidin güçlendirilmesi, Sünnî siyâsetin güçlendirilmesi, Sünnî bir devletin güçlendirilmesidir. Çünkü fıkıh, ahlâkı bir seviyede tutmalı; o fıkrî ve ahlâkî seviyeyi siyâset merkezinde de, bürokratik olarak da bilinmesi ve yaşanması gerekir.
Bakın, İslâm fıkhı düz bir fıkıh olsa, ahlâk olmamış olsa bir işe yaramaz. Fıkıh ahlâkla birleşmeli; ahlâkla birleşince siyâsetin de bu fıkıh ve bu ahlâkla kendini dîzayn etmesi gerekir. Siyâset kendini böyle dîzayn edince bürokrasi de kendini böyle dîzayn eder. Siz bir devletin ve milletin kokuşmuşluktan kurtulabilmesi için fıkıh-ahlâk-siyâset-bürokrasi: Bu dört unsurun ortak noktada buluşması gerekir.
Siyâset dediğimiz devletin başındaki — bugün siz «Cumhurbaşkanı» dersiniz; o zaman için «sultan». Sultan hem fıkha tâbi olacak, hem ahlâklı olacak; ahlâkı önde tutacak. Eğer sultânda fıkıh ve ahlâk yoksa, o zaman siyâsette de yoktur; bürokraside de bozulma olur. O zaman bürokraside adâlet yok, fıkıh yok, ahlâk yok. Bürokraside derken Selçuklu sultânını, onun sonra vezîrleri, onun sonra vâlîleri, askerî komutanları, kadıları, mahkemelerde hükmeden kimseleri kastediyorum.
Gazâlî aslında burada çok büyük bir görev îfâ eder: Siyâseti çevreler, devleti çevreler, devlete sınır koyar. Normalde öyle bir hâle getirir ki Gazâlî’de — meselâ Abbâsîler gibi sultânı kutsallaştırmak yoktur; Emevîler gibi sultânı kutsallaştırmak yoktur; Fâtımîler gibi devlet başkanını aynı zamanda Allâh’ın halîfesi olarak görmek yoktur; Şîa gibi oradaki âyetullâhı Allâh’ın halîfesi olarak görmek yoktur.
Siyâset mekanizması olarak Gazâlî’nin aslında bu noktada getirmiş olduğu ölçü, o günkü coğrafyada ve o günkü devletler düzeninde muhteşem bir şeydir. Gazâlî hem halkı, devleti, siyâseti, bürokrasiyi, âlimleri hepsini bir çepeçevre kuşatacak bir sistem kurar. Bu sistemi kurarken de onun yazdığı İhyâ bu konuda muhteşem bir eser hâline gelir.
12. Tasavvufu Sisteme Almak: Anadolu İslâmı’nın Doğuşu
Gazâlî’nin yaptığı en önemli işlerden birisi: Tasavvufu sistemin içine alır. Bakın, tasavvufu sistemin içine alır. Şu an Anadolu’da Ehl-i Tasavvuf var ise hâlâ fikrî planda Gazâlî’ye bağlıdır. Çünkü Gazâlî o gün için tasavvufu, tasavvufun normlarını, ölçüsünü koyar; Kur’ân ve Sünnet çizgisine getirir. Ve Anadolu İslâmı’nın temeli böyle atılır.
Anadolu İslâmı dediğimiz, Hakan kardeşin terimidir, «Anadolu İslâmı» olarak; veya «Türklerin İslâmı» olarak. O bu terimi çok kullanır, sever; ben onun kullandığı terimden devâm ediyorum. Anadolu İslâmı, halkın kabul ettiği tasavvuf, sûfîlik; Sünnî fıkıh, devlet meşrûiyeti üzerine kurulur. Selçuklu’da Gazâlî ile berâber meşrûlaşır bir Ehl-i Sûfî; Selçuklu’da meşrûdur, Abbâsî’de veya Emevî’de meşrû değildir.
Anadolu İslâm anlayışında bir sûfî mekanizma meşrûdur; bu, Gazâlî ile kendine yer bulmuş, yol bulmuştur. Şimdi sonradan Anadolu sûfîliğini bırakan bir kısım Ehl-i Tarîkat var. Burası çok keskin bir çizgidir.
Anadolu’da iki sûfî yolu, iki tarîkat yolu vardır. Birincisi Ahmed Yesevî’den gelen kanaldır. Bu, Hazret-i Mevlânâ, Hacı Bektaş-ı Velî, Hacı Bayrâm-ı Velî, Yûnus Emre kanalıdır. Bir kanal da vardır, aşağı Mezopotamya’dan gelir. Bugün o kanal şöyle nitelendirilebilir — yine taşlanacağım ben, ama: Nakşibendîlerin Hâlidî kolu. Bakın, Nakşibendîlik bir Türkî kanaldır — yânî Ahmed Yesevî’den gelen kanaldır. Ama sonradan bu kanal yanına Hâlidîliği alır. Ve asıl Hâlidî kanal şu anda Nakşibendîliğin üzerinde baskındır. Bu kanal — Hâlidî kanal — aşağı Mezopotamya İslâmı’nı dayatır insanlara.
13. Hâlidî Kolu, İngiliz İrtibâtı ve Anadolu Sûfîliğinin Toleransı
Şimdi yine tartışma büyüyecek Türkiye’de; büyüsün. Bu kanal Cumhûriyetten önce bir kısım şeyhleri ve âlimleri İngilizlerle dirsek temasındadır. Ve bu, benim kendimce analizimdir: Bu dirsek teması hâlâ da devâm eder. Bakın hâlâ da devâm eder.
Anadolu sûfî ve İslâm anlayışında tekfîrcilik yoktur. O «Lâ ilâhe illâllâh, Muhammeden Resûlullâh» dediği müddetçe ne günâhı işlerse işlesin — içki de içsin, kumar da oynasın, fuhuş da yapsın — ne yaparsa yapsın, inkâr etmediği müddetçe Müslümandır, bizim kardeşimizdir. Bu Ahmed Yesevî’den gelen kanaldır.
«Şarâbı da içer, içki de içer, esrâr da içer, içer; ama onun yanına git Allâh’a, Peygamber’e bir laf söyle: Seni de artak yırtar; alnı göbeğinden kurşunu çak kak yersin onun yanında. Sen Allâh’a, Peygamber’e laf söyleyemezsin.» Ama o aşağı Mezopotamya’dan gelenler «süt-püt sümüklünün tekleridir» — Osmanlı’nın son döneminde İngilizlerle anlaşan dergâhlar vardır bunların içerisinde. Ben hâlâ da devâm ettiğine inanırım; kalbî inancım budur. Bunları, gerekirse medyadan ve davranış biçimlerinden delillendirebilirim. Bunların ağababaları İngiliz Kraliyeti’dir.
Anadolu İslâmı dediğimizde, bu Selçuklulardan Osmanlılara geçerken de devâm eder. Bu Selçluklarda Gazâlî konuşuyoruz o zaman için. Normalde Anadolu İslâmı’nda Gazâlî — Anadolu’da yaşamamış olmasına rağmen — etkisi büyüktür. Nereden etkisi büyüktür? Sûfî kanaldan dolayı. Ama hangi sûfî kanal? Yukarı Mezopotamya sûfî kanalı. Çünkü cehrî zikir yapar Gazâlî, cehrî zikre karşı bir şey yoktur.
14. Anadolu Tasavvufu: «Sünnî, Toleranslı, Merhametli» — Şâfiî Sertliğinden Farkı
Anadolu İslâmı ve sûfîliği dediğimiz dergâhlarda, medreselerde İhyâ okunur; İhyâ’dan ölçüler getirirler. Sûfî kadına da, dervîş kadına da. Çünkü Anadolu tasavvufunu yorumlamaya kalkarsak: Sünnîdir, yüzde doksan dokuzu; ve daha kavrayıcı, daha toleranslı, daha kapsayıcıdır, daha merhametlidir, çok keskin değildir.
Toplumun içerisinde yer bulur, insanların içerisinde yer bulur; ayrıştırmaz, ötekileştirmez, «şucu-bucu» demez yânî. Alkol kullanan da onun kardeşidir; namazı kılmıyor olsa da bir kimse onun kardeşidir. Namaz dînin farzlarından birisidir; ama o «namaz kılmıyor» diye onun küfrüne fetvâ vermez.
O yüzden meselâ Gazâlî Şâfiî olmasına rağmen Anadolu İslâmı Hanefîdir. Bakın, Anadolu İslâmı nasıl kendine yol ayırıyor? Çünkü Şâfiî fıkhı sertdir, keskindir. Bayanlar haklarını helâl etsinler — beni herkes tanımıştır tanıyacağı kadar — bir kadın başörtüsü kullanmazsa Şâfiî’ye göre küfür ehlidir; keskindir bu, Türklerin kabul edeceği bir şey değildir. Meselâ bir kimse içki içiyorsa Şâfiî’ye göre küfürdür. İmâm-ı A’zam, Mâtürîdî akāid çizgisi onu küfürle ittihâm etmez: «Haram işlemişsen, tövbe et, Allâh seni affeder» derler. Gerçeği de budur zâten.
Senden başta özür dileyeyim: Bizim kardeşlerimiz Hakan’ı kabûllenir, başından îtibâren herkesi sever. Hakan kardeşimiz tipik bir solcudur. «Solculuktan vazgeçmedin daha değil mi?» «Aslâ.» «Evet.» Hattâ ilk zamanlar bana söylediklerini biliyorum ben: «Acım, bak, geleceğim orada soru soracağım. Bana bir şey yapmazlar değil mi orada?» «Şakasına da söylesen öyle söylüyorum.» «Yok ya gel, biz alışkınız» diyorum ben. «Sen merak etme; istediğin absürd soruları sor» diyorum, ama daha hâlâ da başım tavana değmedi.
Bana sözü vardır: «Öyle sorular hazırlayacağım sana ki, dikkat et, başın tavana vuracak» dedi. Bekliyorum o soruları. Şimdi o yüzden Anadolu İslâmı — bakın, biz bunları kaybettik; çok acı şey bunlar. Biz şimdi bir tarîkat farklı, bir tarîkat farklı; tarîkatlar bile birbirlerini ötekileştiriyor, cemâatler birbirlerini ötekileştiriyor.
Ama Anadolu’da İslâm kurulurken meselâ bir Mevlevî, bir Bektaşî’yi ötekileştirmiyor; bir Bektaşî, bir Kādirîyi, Rufâîyi ötekileştirmiyor; bir Bayrâmîyi ötekileştirmiyor. Anadolu sûfîliği, İslâmı dediğimizde bu vardır.
Meselâ bunu bana şeyh efendi anlatmıştı, Allâh rahmet eylesin. Çorumlu Hâcı Alâeddîn Efendi zamanında Çorum’da mübârek gecelerde bütün dergâhlar bir yerde toplanır; en yaşlısı zikrullâhı yaptırır, sohbeti yaptırır, duâyı yaptırır, dağılırlarmış. Çorum’da en yaşlısı… «O şu tarîkat üstün, bu tarîkat üstün» değil, yaşa hürmet edip en yaşlısı ne yaparmış? Zikrullâhı idâre eder, orada zikrullâh yapılır, duâlar yapılır, gülbanklar okunur, herkes o mübârek geceyi böyle ihyâ edermiş.
Düşünebiliyor musunuz siz şimdi bunu böyle? Düşünemiyorsunuz, öyle değil mi? Bakın nereye gelmişiz! 38 yıldır benim kapım açık. Benim kapı dediğim, sohbet ettiğim, zikir yaptığım yerlerin kapısı 38 yıldır açıktı: Emniyet gelir, polis gelir, MİT gelir, gizli servis gelir — kim geliyorsa gelsin, burada kapı açık, herkese 38 yıldır açıktı. Gerçek sûfîlik de budur.
Bir sûfînin beyin gerisinde başka bir matematik yoktur. Gerçek manâda sûfînin beyin gerisinde başka bir matematik yoktur. Matematiğimiz Kur’ân-Sünnet, vatan-millettir. Kimsenin parası-puluyla, malıyla-mülküyle biz ilgilenmeyiz; kimsenin siyâseti-osumsu biçimiyle biz ilgilenmeyiz. Kapı açık, dil engelli. [Ses kaydı bu noktada kesilmiştir.]
Kaynakça
Eser: İmâm Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn — Tasavvufun Sünnî fıkıh-akāid çerçevesine yerleştirilmesi
Eser: İmâm Gazâlî, Fedâihu’l-Bâtıniyye / el-Mustazhirî — Bâtınî-İsmâilî öğretiye karşı ilmî reddiye
Eser: Nizâmülmülk, Siyâsetnâme — Selçuklu vezirinin devlet idâresi rehberi
Eser: İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî, el-Burhân fî Usûli’l-Fıkh ve el-Gıyâsî — Gazâlî’nin hocası, Eş’arî-Şâfiî kelâm sentezi
Tarihî Olay — Malazgirt: 26 Ağustos 1071 — Sultan Alp Arslan’ın Bizans İmparatoru IV. Romanos Diogenes’i mağlûb etmesi; Anadolu’nun Türk-İslâm yurdu olmasının başlangıcı. — O. Turan, Selçuklular Târihi ve Türk-İslâm Medeniyeti; C. Cahen, Osmanlılardan Önce Anadolu
Şahsiyet — Amîdülmülk el-Kündürî: Tuğrul Bey döneminin Mu’tezilî-Şîî eğilimli vezîri (ö. h. 456 / m. 1064). Sünnî Eş’arî âlimleri sürgün ettirmiş; Alp Arslan tahta geçtiğinde azledilip Nizâmülmülk vezârete getirilmiştir. — İbn Hallikân, Vefeyâtü’l-A’yân; Bedi Şerbetçi, İslâm Ansiklopedisi mad. «Kündürî»
Şahsiyet — Hasan Sabbâh: Nizârî İsmâilî öğretinin lideri (ö. 1124). Alamut Kalesi’nde fedaî suikastçilerden müteşekkil örgüt kurmuş; başvezîr Nizâmülmülk dâhil pek çok Selçuklu devlet adamını öldürtmüştür. — B. Lewis, Haşîşîler: İslâm’da Radikal Bir Tarîkat
Şahsiyet — İmâm Ca’fer-i Sâdık: Ehl-i Beyt’in altıncı imâmı (h. 80-148 / m. 700-765). Hanefî mezhebinin kurucusu İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe’nin hocası; tasavvuf silsilelerinde merkezî isim. Modern Şîa’nın siyâsî kullanımından farklı olarak Ehl-i Sünnet âlimlerince saygıyla anılır. — Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, III/192-202
Tasavvuf Geleneği: Yukarı Mezopotamya (Türk-Anadolu) Sûfîlik Hattı: Ahmed Yesevî → Hâcı Bektâş-ı Velî, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Hacı Bayrâm-ı Velî, Yûnus Emre — toleranslı, kapsayıcı, Hanefî-Mâtürîdî çerçeve. — F. Köprülü, Türk Edebiyâtında İlk Mutasavvıflar
Tarihî Bağlam: Nizâmiye Medreseleri (h. 459-1067’den îtibâren Bağdat, Nîşâbur, Belh, Herât, Isfahân, Basra, Musul) — Sünnî kelâm-fıkıh tahsîlinin sistematik kurumu; Selçuklu-Bâtınî mücâdelesinde fikrî zırh işlevi. — G. Makdisi, The Rise of Colleges
Bu metin, Mustafa Özbağ Efendi’nin «Gazâlî’den Sorular» konferans serisinin 2. dersinden derlenmiş ve tez kalitesinde yeniden düzenlenmiştir. Kaynak video: YouTube