Mustafa Özbağ Efendi hazretleri, Karabaş-ı Velî Tekkesi’nde icra buyurulan bu 43. sohbet-i şerîfinde; cemaatin sorusu üzerine Garanik hadisesinin İslâm tarihindeki gerçek yerine dair kapsamlı bir açıklama yapmış, ardından sohbetin ana eksenini teşkil eden aşk meselesini çok boyutlu olarak ele almıştır. Beyazıt-ı Bestâmî ve benzeri büyük zatları örnek vererek şeytanın fırsatını ibadet, zikir ve hac dışına çıkıldığında beklediğini beyan etmiş; ibadet, ahlak ve hukukun birbirinden koparılamayacağını vurgulamıştır. Aşkın akıl ve tecrübeyle değil kalp ile kavranabileceğini anlatan Efendi hazretleri, Hz. Mevlânâ’nın Mesnevî’sindeki aşk derslerini günümüz örnekleriyle yorumlamış; gerçek âşığın ciğerinin yandığını bilmeden yandığını aktarmıştır. Evlilik boyutunda aşkı ele alarak eşini ailesine ve toplumun baskısına karşı savunabilen gerçek sevginin ne anlama geldiğini örneklendirmiş; beşerî ve ruhânî aşkın birbirinden ayrılmaz olduğunu, Gencebay felsefesinden Kur’ân-ı Kerîm’in aşk yorumuna uzanan geniş bir perspektifle göstermiştir. ‘Aşıktan zarar gelmez, her ne çekiyorsak akıllılardan çekiyoruz’ diyerek müminlerin Allah’a olan şedîd sevgisini Kur’ân âyetiyle temellendirmiş; toplumun aşıklığı reddetmesini sürdürülebilirlik sorunu olarak tespit etmiştir. Hallâc-ı Mansûr’un ‘enel hak’ şathiyesini, delilini kanıyla yazan bir âşığın ifadesi olarak okumuş; bu makama ulaşmak isteyenin önce gecede yüz rekât namaz kılması gerektiğini söylemiştir. Zühdün sufilik içindeki temel rolünü açıkladıktan sonra Yusuf-Züleyha kıssasını gerçek aşkın olgunlaşma örneği olarak sunmuştur. Son bölümde velinin para ve tarikatla ilişkisini, evlilik hukukunda eşe karşı görevin sınırlarını ve güzel ahlakın takvanın somut yansıması olduğunu açıklamıştır.
Garanik Hadisesi, Beyazıt-ı Bestâmî ve İbadet-Ahlak-Hukuk Dengesi
Selamün aleyküm. Allah gecenizi, gündüzünüzü hayırlı eylesin. Cenab-ı Hak ömrünüzü hayırlı eylesin. Haydi başlayın bakalım destur. Sormayacaksanız ben sorabilirim size. Selamün aleyküm efendim. Bu Garanik hadisesinin aslı nedir efendim? Böyle bir şey olmuş mudur? Bilmiyorum Garanik ne? Hazreti Peygamber Mekke döneminde Kâbe’nin orada Kur’ân-ı Kerim’i okurken şeytanın sonradan bir şey söylendi. Herkesin müşriklerle birlikte secdeye kapılması gibi bir olay okudum da. İlk defa senden duyuyorum. Sevgili hocam, değerli konuklar ben Halkozan’a haşak hizmeti. Aranızda bulunmaktan büyük onur duyuyorum. İlk defa inceleme ve araştırmacıyım. Benim sizlerden sohbet esnasında bir ricam olacak. Sevgi dünyasında bizler de bu gelenekten geliyoruz. Anadolu Erenleri, Mevlânâ Hazretleri dahil olmak üzere toplumların bozgun dönemlerinde birleştirici olmuşlardır. Kuşkusuz sohbetinizde bu konuyu işleyeceksiniz veya işlediniz. Benim buradaki bulunanların hepsine ayrı ayrı ozanca yürekten saygılar sunuyorum. Şunu konuşmanızın bir yerinde rica ediyorum.
Mevlânâ’nın sevgiyle birleştiriciliği üzerinde küçük bir sohbetinize değinirseniz saygıyla mutlu olacağım, dinleyeceğim. Teşekkür ediyorum. Allah razı olsun inşallah. Efendim bir Sufi hikayesinde Beyazı Tevhissalmi Hazretleri’nin normalde şeytanla görüştüğü Kabe’de ve şeytanın dışarıda beklediği benim ekip de içeride tabafını yapıyor. Onlar çıksın ben de gideceğim hani ipleri elimde gibi bir hikaye bu noktada anlatılıyor. Yani burada şeytan bildiğimiz kadarıyla bize kötülükleri emreden, kötülükleri yapmamızı sağlayan bir varlık. Bizi normalde doğrultuktan ayıran bir varlık. Burada işte ipleri elimde tutuyorum, haçlarını yapsınlar dediği zümre kim oluyor veya bu nasıl mümkün oluyor? İyi bir şey mi yapmış oluyor, kötü bir şey mi yapmış oluyor bu noktada? İçeri girememiş demek. hadîs-i şerîf, bir kimse Allah’ı zikrettiği müddetçe şeytan ona musallat olamaz. Bir kimsenin kalbinde, gönlünde eğer zikrullah var ise şeytan onun kalbinin gönlünü hemen kenarında bekler veyahut da gönlü bir bu mescide benzetirsek bu mescidin kapısında bekler şeytan.
Buradan çıktığı anda onu tekrar ağlarını almak ister. O yüzden bu da onun gibi bir şey. Beyazı te Bestami de onu halinde onu yaşamış yani şeytan bekliyor Beytullah’ın dışında. Bunların hepsi de tavaflarını yapsınlar, haçlarını yerine getirsinler. Ondan sonra ben tekrar onların hepsini de istediğim gibi aldatacağım, istediğim gibi kandıracağım diyor. Bu avam Müslümanların işidir o. Hatta avam Müslüman Beytullah’ın içinde bile tavafını ederken günahı kebair’e girer. Burada şeytanın bir tek Allah’ı zikreden, Allah’ı seven kullarına misafir olamaz. Geri kalan bütün herkese etkiler herkese istediği gibi evirir çevirir. ipleri elimde demek büyük bir şey değil mi? Bana benim askerim gibi bir şey oluyor. Ama öyle. Yani bir kimse şu anda günahı kebairlerden ne kadar uzak tutabiliyor ki kendisini? İşlemiş olduğu her günahı kebairde şeytana uymuş oluyor. Veyahut da o kimse kendi heva hevesine göre hareket etmiş oluyor.
O esnada şeytana hizmet etmiş oluyor. Üzerimizdeki bütün olumsuzluklar, var. Üzerimizdeki ne kadar olumsuzluk var ise ve üzerimizde ne kadar insani değerlerin dışında her ne var ise biz o kadar şeytana hizmetkarız demektir. Çünkü şeytan Cenab-ı Hak’la olan ahdinde dedi ki ben de senin yeryüzünde kullarını saptırıcılardan olacağım. Kullarını saptırıcılardan olacağım. Cenab-ı Hak da ona cevap vermiş dedi ki sen benim halis kullarıma, sen salih kullarıma, sen benim dostlarıma etki edemezsin. O zaman şeytanın etkisinden kurtulan kimse ancak Cenab-ı Hak’ın halis kulları olanlar. Eğer o kimse halis kul değil ise şeytanın etkisinde kalacak yine. Ve şeytan onu etkileyebilecek istediği gibi. Bizde şöyle bir şey var. Sanki bütün herkes şeytanın etkisi altında şeytanın emrindeymiş gibi değil. Bir kimse iyi bir kul olma yolunda ise Cenab-ı Hak’ı zikrediyorsa ve ona dostluk peyda ettiyse şeytan ona kendi istek ve arzularını yaptıramıyor.
En önemlisi bu. O yüzden Beyazıt-ı Bestami gibi büyük zatlar evet orada haccını yerine getiren kimseleri sonuçta şeytan dışarı çıkmasını bekler. Camiden dışarı çıkmasını bekler. Zikrullah’tan çıkmasını bekler. Şeytan bekler halis kullarını aldatmak için. Bir adam ibadetini yaparken de şeytanın hizmetinde olur mu? Olur. Olur. Nice Kur’ân okuyanlar vardır ki Kur’ân onların boğazlarından aşağı inmez. kalbine inmez. Hades-i şerifler var. Yani her ibadet edeni biz kendimizce doğru yolda olarak görmemiz uygun değil ki. Bizi bir kimse ibadetle de kandırabilir. Burada neye bakmamız lazım? Ahlakı, muamelesi. İbadet de lazım, ahlak da lazım, muamele de lazım. Sadece ahlak ve muamele yetmez. Sadece ibadet de yetmez. İslam bir bütün. Öyle olunca bir kimse kendi üzerinde olması gereken bütün özelliklerin olması için gayret sarf etmek zorunda. O gayretin içerisinde olacak. Şimdi dini sadece ibadet eksenine almış olsak ve sadece ibadet olarak görsek doğru noktada durmayız.
Dini sadece ahlaki noktada tutsak yine doğru noktada durmayız. Dini sadece hukuki noktada tutsak yine doğru noktada durmayız. Bunun doğru noktası olabilmesi için hem ibadetin hem ahlakın hem hukukun icra edilmesi gerekir. O yüzden bunlardan birisi eksik olmuş olsa orada bir kimsenin hem kendi şahsında hem toplumda din tamamlanmamış olur. Eğer sadece iman etmek olmuş olsaydı Mekke ayetleri yeterdi. Sadece imanla alakalı ayetler vardı. Ve ibadetle alakalı, ahlakla alakalı, hukukla alakalı ayetler yoktu. Medine döneminde hem ahlakla alakalı hem ibadetle alakalı hem de hukukla alakalı ayet-i kerimeler geldi. Ondan sonra da Cenab-ı Hak dedi ki ben bugün sizin dininizi tamam ettim. Din olarak da size İslam’ı seçtim dedi. Şimdi bu son dönem İslam toplumlarında bu acı bir şey. Bir kimse ibadet ediyor ama ahlakı yok. Sıkıntılı bir durum. Ahlakı var, ibadet etmiyor.
Yine sıkıntılı bir durum. İbadeti var, ahlakı var, hukuku yok. Yine sıkıntılı bir durum. Bu sıkıntı aşılmıyor. Bu sefer de İslam’a laf söylemek isteyenler, dindarlara laf söylemek isteyenler, dine laf söylemek isteyenler asıl eksikliği görmeden şahısların üzerindeki eksiklikten bütün dini veya bütün dindarları eleştiriyorlar. Şimdi bir kimse ibadet ediyor, ahlakı çok zayıf. İbadeti var ama tabiri sayı ise beş vakit namazı kaçırmıyor hem bir de camide kılıyor. Ama eve geldiğinde eşi onun yüzünü görmek istemiyor. Sebep o adamın ahlaksızlığıyla alakalı veya beş vakit namaz kılıyor kadın, ondan sonra harika örtüsü de yerli yerinde bir gelinine soracaksın, bir damadına soracaksın onu veya tabi çocuklarına soracaksın veya bir komşularına soracaksın. Allah muhafaza eylesin. Şimdi böyle olunca ibadet var, ahlak yok. Ahlak var, ibadet yok. Veya da ibadet de var, ahlak da var, hukuk yok.
Böyle olunca hepsi de eksik. İslam’da veya müslümanların üzerinde eksiklik görmek isteyenler, bu eksikliği eleştirmek isteyenler ya böyle mi olmalıydı diyor, ya böyle mi olmalıydı, dinin durduğu nokta bu değil ki. Biz de böyle olmasını istemiyorum, ben de istemiyorum, bir başkası da istemiyor. Ama bu eksiklikten kaynaklanıyor. O yüzden Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri bu eksiklikleri, noksanlıkları, hadisleriyle beyan ettirmiş, müslümanları uyarmış ama sonuçta toplum olarak biz o noktada, o dairede değiliz. O yüzden şeytan her an için, her zaman için Allah’ın dostu olmayan, o yolda olmayan insanları etkileyebilir. Beyaztı, bestavindi, işaret etti, şey bu olsa gerek herhalde. Bir şey daha sormak istiyorum. Şimdi biz normal hayatımızı yaşarken çeşitli tecrübeler yaşıyoruz, bunun bedelini ödüyoruz. Bu noktada yani yaş ilerledikçe kemale erme diye tabir edilen yaşın ilerlemesiyle çeşitli şeyleri algılıyoruz ve yaptığımız bazı ahtaları yapmıyoruz.
Bir tweetinizde bu tecrübe ve aşıklıkla alakalı bir şeye değinmiştiniz. Onu biraz açmanızı rica edeceğim. normalde biz bunu aklımızla tabii yaşıyoruz ve tecrübe ediyoruz ama bunu hayatımıza yansıtırken yani kalbi işte tecrübe diye bir şey var mı yok mu bilmiyorum ama bu buradan kastettiğiniz tam olarak neydi? Onu bir açar mısınız? Hani tecrübe sahibi akıllı hareketlerse aşık olamaz derken bunu ne kastediyoruz burada? Aşıklık akıl
Akıl ile Aşkın Karşılaştırılması ve Hz. Mevlânâ’nın Aşk Dersleri
işi değildir. Bir kimse aklıyla aşık olamaz. Bu kapıyı kapatmam ben olabilir derim de benim kendi iç inanaşımdır. Bir kimse aklıyla aşıklık yapamaz, yaşayamaz. Şimdi Anadolu ozanlarından bahsettik. Asıl ozan nedir biliyor musunuz? Birisinin yazmış olduğu şiiri okuyan kimse ozan değildir. Asıl ozan aşıktır o. O hiç yazılmamış, söylenmemiş söz söyler. O kalbine geleni okur. Mesela taşlama yaparlar. Şimdi ben beyefendinin alanına girmek istemiyorum ama şimdi bizim çocukluğumuzda böyle sazla dolaşanlar var. Kahveden kahveye dolaşırlar. Biz böyle 15-16-17 yaşına gelinceye kadar vardı onlar. Mesela öyle iki kişi olurlarsa taşlama yaparlar birbirlerine. İki kişi değilse oturur o tek başına kahvenin bir köşesine oturur. Başlar tıngırdatma. O okur da okur. Ezberinden değildir ama. Sen otur ona de ki bu adam ondan sonra bir şey yapar mı? O şimdi dın dın dın ilham bekler gibi bekler.
Ondan sonra sana bir beyt okur. Şimdi aşıklık tecrübe ile elde edilecek bir şey değildir. Ve aşık hiç bir zaman tecrübeli değildir. Hiç bir zaman. Aşıklığa bakma. Aşıklığa bakma. Aşıklığa bakma. Aşıklığa bakma. Hiç bir zaman. Aşıkta tecrübe oluştuğu an o aşıklıktan çıkmıştır. Tecrübe yanıldığını yenildiğini, canının acıdığını, üzüldüğünü, yandığını yıkıldığını, hicran çektiğini, hüsran çektiğinden tecrübe etmektir. Ama aşık için bunlar tecrübe değildir. Bir lezzettir, bir tattır. Onun için bir zevktir. Bir başkası onun ciğer kokusunu duyar, yanıyor bunun ciğeri der. Ona derler ki yanıyorsun, o der ki neresi yanıyor? Bir başkası yanıyor diye bir kova suyu alır, oraya koşacağım diye uğraşır. Oysa yangın onun üzerindedir, o kendi yangınını bilmez. Kendi yangınını bilen kimse aşık değildir. Kendi acısından, acıyı kendince acı olarak gören kimse aşık değildir. Tecrübeyle bir şeyi sabitliyorsa aşık değildir.
Akıl tecrübe eder. Kahveye içer, tecrübe etti. Bunun şekerli mi, şekersiz mi olduğunu bilmesi için aklın şekeri de bilmesi gerekir. Akıl şekeri de tecrübe etmiştir, hafızaya kaydetmiştir. Şekerli kahve, orta şekerli kahve, sade kahve, akıl üçünü de tecrübe ederekten kaydeder. Kaydettikten sonra ona kahve gelir, o akıl sahibidir. Kahveden bir rüdom alır. Bu sadeymişler, bu akıl sahibidir. Siz aşığın önüne kahve götürürseniz, aşıklığı üzerindeyse ne şekerli olduğunu bilir, ne şekersiz olduğunu bilir. O esnada o sevgilisinin mahce malini görüyorsa kahve içtiğinin bile farkında değildir. Kahve içtiğinin farkındasa o zaman sevgilisinin mahce malini görmemiştir. Cemali seyreden o Cemal’in önünde aklını yitirmiyorsa o Cemal seyretmemiştir. Sevgilisine dokunduğunda aklı gitmiyorsa bir kimsenin o ona aşık değildir. Eğer aşıksa sevgilisini gördüğünde aklı gider. Aşıksa sevgilisi onun kalbinden hiç çıkmaz. Hiç çıkmadığı için onda hiç akıl yoktur.
Onda akıl arayan kendi aklının putperestliğindendir. O yüzden aşık tecrübesizdir. O yüzden aşıklar rahat aldatılır. Genç kızların en fazla hata yaptığı yaş 14’le 18-19 yaş arasıdır. Tecrübeleri yoktur. Gördükleri genç bir erkeğe aşık olurlar, her şeylerini teslim ederler. Annesi babası yırtınır yapma, etme, şunu yapma, bunu yapma ama o tecrübesiz ya. O yüzden ne yapacaksa o zaman yapar. 18 yaşına geldiğinde bir sevgilisi olduysa, ikinci sevgilisi olduysa, üçüncüsü olduysa tecrübelenmiştir. O kız bir daha aşık olmaz, kolay kolay. Olursa zaten daha öncekiler daha aşık olmamıştır. Olduysa daha önce olmamıştır. Ve olduysa o zaman yine aklı yoktur, her şeyi yapar. Her şeyi yapar. O yüzden aşıklık tecrübe edilir. Tecrübe edilmez zaten. O bir duygudur. O bir duygudur. O duygu seline kapılan kimsenin ne kenarı vardır, ne dibi vardır, ne üstü vardır, ne tecrübesi vardır, ne iki kere iki dört ettiğini bilir, ne de dört göre dördün, on altı ettiğini bilir.
O hesap etmez. Ben o yüzden derim erkekler aşık olmaz, kadınlar aldanmayın. Bir erkek kolay kolay aşık olmaz, yalan söylüyorlar. O yüzden bayanları derim, aşık olmaz bir erkek kolay kolay. Bak kolay kolay aşık olmaz. Bir kadın aşık bir erkeği çekemez zaten. Gerçekten çekemez daha. Kadınlar çok isterler bir erkek kendilerine aşık olsun diye. Halbuki üç dakikada bıkarlar. Üç dakika sürmez. İdare edemezler. Bir aşığı idare etmek kadar büyük bir sanat yoktur. Bir aşığı idare etmek kadar dünya üzerinde daha büyük başka bir sanat yoktur. İki tane, üç tane, dört tane, beş tane etrafında seni seviyorum diyen aşık olan bir kadın olacak, kafayı yer kadın psikolojisini bozar. Erkekler de aynı. Erkeklerin nefsine hoş gelir, kadın etrafında dönsün, seni seviyorum desin, ona aşkımsın, canımsın, cicimsin desin. Sevdiğinden o bir aşık olsun bakalım kadın.
Adamlar çekemez onu. Hiç bir erkek kendisine aşık bir kadınla evlenmek istemez. Evlendiğinde dakika bir gol bir onun bütün yolu düzeni bozulur. Çekemezler insanlar. O yüzden aşıklık tecrübe değildir. Tecrübe olmadığından dolayı bir aşık kadının olduğunu düşünün evinizde. Yani gece saat ikide kendi kendine hayal ediyor, üçte bunun canı mercimek çorbası istemiştir dedi. Mercimek çorbası pişirdi, yaptı, yedi. Saat ikide kendi kendine hayal ediyor, üçte bunun canı mercimek çorbası istemiştir dedi. Mercimek çorbası pişirdi, yaptı, üçte geldi. Adama dedi ki kalk aşkım ne oldu? Senin canın mercimek çorbası istememiş miydi? Atar lan yat, yat, ne mercimek çorbasıymış dedi, bitti. Onu kaldıramaz ki bir adam. Mümkün değil. Bakar kadına bu kesin kırdı da. Ertesi’nin annesine telefon açar. Ne oldu? Özürlüymüş bu. Ne var? Gece saat üçte bana mercimek çorbası pişirdi, bitti.
Evli olanlar böyle bir şey beklemeyin. Hiç kimse gece saat üçte size mercimek çorbası pişirmeyecek. Peki bizim aldığımız bir eğitim, yıllardan beri gelen 1400 yıllık bir din eğitimi, hadis-i şerifler, normalde bu anlatılırken veya tasavvuf yolunda bir eğitim alıyoruz, yürüyoruz. Bu yol yürünürken, burada bir şey yapmamayı öğreniyoruz, şöyle davranmamayı öğreniyoruz. Bu tecrübe değil mi? Bu tecrübe. Bu ahlak tecrübe ile alakalıdır, hukuk tecrübe ile alakalıdır, günlük hayat tecrübe ile alakalıdır ama aşıklık bunların üzerindedir. Hz. Mevlânâ Celalettin Rum Hazretleri diyor, akıl, akıl. Aşka gelince çamura saplanmış eşek gibi oldu. Orada o kimsenin aklı kalmıyor. Mesela bunu tasavvuf, sufilik deyince bütün herkes bu duygusunu üstadından, üstadıyla bu meseleyi yaşar. Üstadıyla tam olarak da aşık olamaz. Ama bunu onunla yaşar. Biz toplum olarak mesela bir kadına aşık olmayı, biz erkeklere öyle öğretirler. bir kadına aşık mı olunur, böyle bir şey mi olunur?
Ama Mecnun’un hikayesini herkes okur. Kerem’in hikayesini, Aslı’nın hikayesini, Ferhat’ın hikayesini herkes okur. Herkes kendi içerisinde, bir erkek Mecnun gibi olsun der büyük bir çoğunluk. Yani bir erkek Mecnun gibi olsun der büyük bir çoğunluk. Akıllı bir kadın istemez. Akıllı bir kadın ne yapacağım ben Mecnun bir adamı der. Dost doğru işine gücüne baksın, bana baksın, iyi bir evde otursun, arabam iyi olsun, çoluğunun çocuğunu iyi yetiştirsin. Akıllı kadın böyle bir şey ister. Doğrudur da. Akıllı bir adam ne yapacak aşık bir kadına, hiçbir işe yaramaz evlilik hukuk aç
Evlilikte Aşk ve Hukuk: Eşe Bağlılık ve Aile Baskısına Karşı Durabilmek
ısından. Evine bakacak, çoluğuna, çocuğuna bakacak, adama bakacak, nerede ne yenir, nerede ne giyilir, nerede ne içilir, nerede nasıl davranılır, nerede ne yapılır. Bunları bilen bir kadın arar adam, akıllı bir adam yanında. Düğüne gittiniz, erkeklere söylüyorum. Düğüne gittiniz de eşiniz oturdu sizin dizinin, herkes masada otururken eşiniz geldi, senin ayağın dibine oturdu. Çok seviyorum, aşığım sana, ben masaya oturmaya layık değilim. Senin ayağının altında toz olayım dedi, oturdu ayağın dibine. Ne yaparsınız? Yok, ne yaparsınız? Şuan hoşuma gitti. Bütün düğün salonu içerisinde ne yaparsınız? Tavuk olur tabi. Ona kalk dersin değil mi? Onu kaldıramaz çünkü çevre. Geldi eşiniz size, bütün herkesi kaldıramaz. Tamam ben de onu söylüyorum, secde ediyor size ne yaparsınız? Ben de onu söylüyorum. Konumuz şu. Konumuz şu. Bizim toplumumuz aşıklığı kaldırabilecek bir toplum değil. Buna uygun yetiştirilmiyor diyorum.
Ve bizim toplumumuz bunu istemiyor diyorum. Bir kadın kendisine aşık bir erkekten uzaklaşıyor, istemiyor. Neden? Herkesin gittiği yerden gitmiyor çünkü o. Bakın buradaki konumuz şu. Toplum aşık bir erkeği veya aşık bir kadını kaldırmaya, onu yürütmeye, onunla beraber hayat yaşamaya hazır mı değil mi, alışkın mı değil mi? Konumuz bu. Biz bunu nereye kadar sürdürebiliriz? Konumuz bu. Konumuz bu. Biz, konumuz bu. Konumuz bu, mesele bu. Toplum olarak biz birbirine değil, birisi bir kadına aşık. Bildiğiniz aşık. Bu kadın sizin kızınız olabilir. Sizin eşiniz de olabilir. Bir erkek, aşık. Bir erkek, aşık. Geldi, sizin kızınız var, Allah’a bağışlasın. Geldi, kapının önüne yattı. Ben sizin kızınızı seviyorum dedi. Hadi ne yaparsınız? Aşık dövdünüz olmadı. Karakola şikayet ettiniz. Karakol geldi. Dedi ki benim sokakta durmam yasak mı? Değil. Birisini rahatsız ediyor muyum?
Hayır. Herhangi bir naoş hareket ediyor muyum? Hayır. Ama karşıya konuşlandı oturuyor. Karşıya konuşlandı oturuyor orada. Toplum olarak biz bunu nereye kadar sürdürebiliriz? Eğer o kimse bizim kızımıza aşıksa biz onu vurmaya kalkarız önce. Lan sen nasıl bizim kızımıza aşık olursun? Adam aşık olmuş ya oturuyor. Veya da sizin kızınız aşık oldu. Bir kimseye aşık oldu. Gitti, ben aşığım dedi, gitti aşık olduğunun kapısına oturdu. Toplum olarak biz bunu nereye kadar götüreceğiz? Biz bunu nereye kadar tolere ederiz? Kızınız dedi hatta ben daha aşağı indireyim. Kız diyor ki annesine babasına ben filancayı istiyorum. Ben onunla evlenmek istiyorum. Müsaadenizle ben evleneceğim. Anne baba karşıdaki kimsenin olurunu olmazını, ne kadar olurunu, ne kadar olmazını, kendisine ne kadar uyacağını, ne kadar uymayacağını alıyor, ölçüyor, biçiyor. Centimetreye vuruyor, milimetreye vuruyor. Diyor ki bu erkek bizim ailemize olmaz.
Veya da bu kız bizim ailemize olmaz. Senin bununla evlenmene biz müsaade etmeyiz. Sebep? Biz müsaade etmeyiz. Sebep bizim ölçülerimize uygun değil. Bizim ailemize uygun değil. Bizim tavrımıza, tarzımıza uygun değil. Bizim mahallemize uygun değil. Bunları söylemiyor muyuz aileler olarak? Burada anlatmak istediğim şey şu. Biz aşıklığı, sevgiyi edebiyat olarak okuyoruz, dinliyoruz. Eğer kendimiz bu konuda sevmekle alakalı, aşıklıkla alakalı bir çabamız var mı? Hayır. Yaparsa birisi çevremizden, o zaten şimdi Şems ile Mevlânâ’ya geleceğim. Yaparsa Hz. Şems’in dediğine geliyor. Hz. Şems, babası onun üzerinde çok böyle titizlenirken, babasına diyor ki sevgili babacığım, sana bir şey anlatacağım. Buyur diyor. Diyor ki, bir tavuk düşün, tavuğun altına diyor yumurta koymuşlar, on-on beş tane. İçine de bir tane diyor, ördek yumurtası koymuşlar. Hepsi civcivlerin çıkınca diyor, tavuk civcivlerine dolaştırırken etrafında, orada diyor su biringitisini görünce veya deryayı görünce diyor, denizi görünce ördek başladı diyor, deryaya doğru koşma.
Tavuk da diyor çırpınıyor, diyor ki gitme koşma orada boğulursun. Oysa diyor, o denize münhasır fıtratı o. Senin de diyor durumun bu tavuğa benziyor. Şimdi biz hepimiz de toplum olarak tavuk misaliyiz. Çocuklarımız eğer ki suda yüzmeye veya havada uçmaya münhasır ise biz aşağıdan anne baba olarak, toplum olarak çırpınıyoruz. Yapma, boğulacaksın. Yapma, uçarken düşersin, başını gözünü yarar, parçalarsın diyoruz. Sebep biz kendimiz gibi düşünüyoruz bütün herkesi. O yüzden toplum olarak biz sevmeye, aşık olmaya müsait değiliz. Yetiştirilmemiz, yetişmemiz buna uygun değil. Bazen örnekler veriyorum. Hadis olmasına rağmen Hz. Peygamber böyle bir şey dememiştir diyor. topluluğun içerisinde geliyor ya, bedevinin birisi diyor ki ey Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem içimizden en fazla kimi seversin? Ayşe’yi diyor. Duruyor bedeviz. Biz erkekler için sordum diyor. Ebu Bekir’i diyor. Şimdi kendi eşini annesine babasına etrafına söylerken sevdiğini söyleyemeyen bir erkek toplumu yetiştirmişiz.
Kaç tane erkek evli olduğu eşini kendi annesi babası eleştireceği zaman anne dur ya o benim karım ben onu seviyorum. Baba dur ya o benim eşim ben onu seviyorum sevgilim benim o. Kaç tane kadın kendi kocasını kendi annesine babasına karşı savunur ki anne dur ben o adamı seviyorum aşığım ona diyebilir. Bu toplumun bütün sıkıntısı. Biz toplum olarak sevginin edebiyatını yapıyoruz. Sevginin edebiyatını yapıyoruz. Biz harika sevgi edebiyatı yapıyoruz. Ama biz seveni gördüğümüzde onun önünde biz ceket iliklemiyoruz. Bir aşığı gördüğümüzde biz onun önünde ceket iliklemiyoruz. Hatta diyoruz ki abartmış. Bu kadar da olmaz canım. Böyle sevgi mi olur? Bu aşıklık mı şimdi böyle mi olması lazım? Yapamayız. Benim demek istediğim şey oydu. Biz sevmeyi sevgiyi aşıklığı toplum içerisinde sadece edebiyat olarak algılıyoruz. Yaşantımıza bunu aksettiremiyoruz ve aşık olmaktan korkuyoruz.
Teşekkür ederim. O yüzden aşıklık tecrübe değildir. O yüzden aşık her an turu tazedir. Aşık her an ayrı perdeden ayrı perdeye geçer. Aşığın dünüyle bugünü aynı değildir. Aşığın dünüyle bugünü aynı ise o aşık değildir. Sevdiğine karşı dünle bugün arasında bir fark yok ise o aşık değildir. O tecrübe sahibi olmuştur artık. O normalde hani deriz ya işte neyi seviyor? Zeytinyağlıları seviyor. Aa zeytinyağlıları yapayım. Tamam. Tecrübe etti. Üstadım Leyla ile Mecnun’un hikayesinde bir gün Leyla herkese çorba dağıtırken, Mecnun da sıradayken onun tasına bir kepçe vurup çorba vermeden geçiyor bir hikayede. Ve herkes Mecnun’la dalga geçiyor. Diyor ki bak sen onu o kadar seviyorsun ama o sana bir kase çorbayı çok gördü. Diyor ki herkese davrandığı gibi mi bana davransaydı? Şimdi burada aşığın aklını soracağım. Aşık tamamen akılsız mıdır yoksa Mecnun’un verdiği cevaptaki kadar akıllı okuyabilen görebilen aslında çok farklı bir akıl sahibi aşıklar. siz de dersiniz ya bizim yolumuz akılsız değildir diye.
Aşığın aklının sınırını merak ediyorum. Nerede huka girer? Aşıklık akıl üstü bir şeydir. Hiç mi yoktur? Yani o hukuku sınır hiç kalmaz mı? Akıl üstü. Aşık maşuğunda asla ve asla bir eksik kusur göremez ki onun yaptığı her şeyde doğruluk görecektir, hikmet görecektir. Öyle olunca aşığın aklı aslında akıl üstüdür, akılsızlık değildir. Mevcut etrafındaki insanların aklının üstünde bir akıl vardır onda. Bakın üstünde bir akıl, akılsızlık değildir bu. Biz ona akılsızlık olarak nitelendiririz. Mesela Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e de teri gittiği yoldan geri dönmüyordu. Mesela bir yere gitti ya oradan aynı yoldan geri dönmüyordu. Yürürken başka bir yoldan geri dönüyordu. Şimdi aşıklık böyle bir şeydir. Kendi kendine o kimse buradan gelecek diye bekler bütün herkes ama aşık oradan gelmez. O başka bir yerden gelir. Herkesin aklının çalıştığı mekanizmada aşığın akıl mekanizması çalışmaz.
Bunu biz akılsızlık olarak nitelendiririz ama aşığı görse onu akılsız olarak nitelendirmez. Çünkü aşıklık akıl üstü bir şeydir. Mesela aslında bir çift daha söyleyeceğim. Mesela Kur’ân akıl üstü bir şeydir. Akılsızlık değildir. Kur’ân’da avamın aklına hitap eden olgular var mıdır? Evet. Avamın aklına hitap eder. Avamın aklına hitap eden ayetler var mıdır? Evet. Ama öyle ayetler vardır. Akıl üstüdür. Necm suresi. Ona yaklaştı. Bir yaya kadar yaklaştı. Akıl üstü bir şeydir bu. Bu şimdi akıl üstü. Bunu algılayamaz bir kimse. Algılayamayınca kendince algıladığı noktadan söyler. O az avamdır. Avam noktasından onu şerh eder. Ama o akıl üstü bir şeydir. Onu akılla şerh etmeye kalkmak akılsızlıktır zaten. Mesela Hazreti Mevlânâ Kur’ân’la alakalı bir yerde der ki Kur’ân baştan başa bize aşkı anlatır der. Başka bir beyte der ki Kur’ân baştan başa bize edebi anlatır der.
Şimdi öyle olunca şimdi Kur’ân’a bakan kimse kendi veccesinden bakar. Kur’ân Hazreti Pire göre baştan başa aşkı anlatıyor. Şimdi Kur’ân’a o açıdan baktığımızda bizim o zaman Kur’ân bize başka şeyler söyler. Ama Kur’ân’a biz baştan başa bize edep anlatıyor, ahlak anlatıyor diye baktığımızda Kur’ân bize başka bir şey söyler. Ama Kur’ân’a baktığımızda sadece hukuk noktasından bakmış olsak Kur’ân bize başka bir şey söyler. Kur’ân’a sadece iman gözüyle baktığımızda Kur’ân yine bize başka bir şey söyler. Aşk böyle bir şeydir. Aşk kendi rengini görür onda. Kendi rengini gördüğünden dolayı aşık her maşuğuna göre tavrı ve tarzı değişir. O akılsız değildir. Bakın o akılsız değildir. Biz ona akılsız olarak nitelendiririz. Biz akıllıyız ya. Biz akıllı olduğumuzdan onu akılsız olarak nitelendiririz. Kendi aklımızı bu noktada kendimiz putlaştırdığımızdan dolayı aslında. Neye göre? Bize göre.
Biz bir çerçeve çizdik. Bir az önce söyledim ya bir baba çerçeve çizdi. Bizim alacak olduğumuz gelin bu çerçevede olmalı dedi kendi aklınca. Bir anne çerçeve çizdi. Dedi ki bizim alacağımız damat bu çerçevede olmalı. Çerçeve çizdi. Veyahut da bir kimse birisini işe alıyor. İşe alacağı zaman bir çerçeve çiziyor. Neden? İşini hesap ediyor. Kendini hesap ediyor. İşine göre bir kimse tercih edecek. Eleman alacak çünkü. Ona Fransızca bilen bir eleman lazım. Onu İngilizce bilen bir eleman alır mı? Hayır. Onun ne lazım? Ona Fransızca alanı lazım. Neden? İş çünkü. Kendi işine göre düşünecek. İşine göre karar verecek. O yüzden normalde herkes bir şeye bakarken kendince bakar. Kendi ihtiyacınca bakar. E bu da normal akıldır. Aşık öyle değildir. Peki aşığın aklı aşıklıkta ilerledikçe mi akıl üstü olur? Yoksa Hz. Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem Hz. ‘nin ilk yaratılıştaki o saf akıldan dolayı mı sevgisi ve aşıklığı üstünmüş?
Bu tecelliyata bağlı. Bunda bir norma bağlamak doğru değil ki. Madem ki konu aşıklık, onu bir norma bağlamak. Bu böyle olur. Bu böyle gider. Bu böyle oluşur. Demek de bence doğru bir norm değil ki. Deli ve veli arası ince bir çizgidir lafı. O zaman bu aşıklar için söylenmiş. Tabi ona ince perde dediğimiz şey o. Deli ile velinin arasında baktığında adam zaten onu veli olarak görmez. Önce deli olarak görür onu. Zaten o deli olarak görülmüyorsa veli değildir zaten. burada da aşık o zaman olgunlaşınca aşkına göre… O aşığın tabi aşkına göre dediğimiz zaman farklılaşıyor. Aşık zaten bir anda olgunlaşır. Gencebay felsefesinden
Beşeri ve Ruhani Aşkın Ayrılmazlığı ve Aşığın Bir Anda Olgunlaşması
gidersek bir görüşte aşık olur kalır. Şimdi beşeri ya da ruhani aşk… Ayırmıyoruz. Yani bedeniyle ruhaniyi ayırmıyoruz. Bizim o zaman dışarıdan gördüğümüzde deli dediğimiz aslında veli olan ve aşık olan birisi. Evet. Normalde gerçekten aşık ise… Mesela Hz. Mevlânâ’nın duruş noktası çok enteresandır. Hz. Mevlânâ der ki aşıklık ister o cihetten olsun ister bu cihetten olsun bize delildir der. bir kimse ister bir kadına aşık olsun ister bir erkeğe aşık olsun biz hani ayırırız ya akıllılar ayırırlar. Bu metafizik bir aşk değil bu ilahi değil ya bu ilahi aşk olsa böyle değil. Ayırırlar ya kim ayırır bunu akıllılar ayırır. Oysa yani bir kimse bir kadına aşık olamaz mı olur onun kadına aşık olduğunda biz onun aşıklığını vay bu aşık olmaz dünyalık diyemeyiz ki aslında denmemesi gerekir. Veyahut da bir kadın bir erkeğe aşık oldu biz a bu ilahi aşk değil deriz biz onu reddederiz.
Oysa sufi cenahından biz onu reddetmeyiz. Sufi cenahından tarikat cenahından değil onu da ayırıyorum ben. Sufi cenahı bir kadına da aşık olsa bir kimse bir erkeğe de aşık olsa biz deriz ki Cemali onda seyretti. Cemali gölde de seyreder nehirde de seyreder bir bardak suda da seyreder bir kadında da seyreder bir erkekte de seyreder bir çocukta da seyreder bir şeyhte de seyreder ona emin olan Cemali seyretmesidir. Neden birden elektrik çarpılmış gibi döner ona aslında işin perde arkasında Cemal vurmuştur. Cemal vurduysa ona o elektrik çarpmış gibi başlar titreme. Veyahut Hazreti Pir’in demesiyle o kimse çok özür dilerim kafası kopmuş kuş gibi çırpınmaya başla. Hazreti Pir öyle tarif ediyor diyor ki aşıklık buluşan bir kimse kafası kopmuş kuş gibidir. o çırpınır ya şimdi hani bir hayvana bir çak vurursunuz kurbanda ilk bir çakta hayvan çırpınmaya başlar.
Aşık her an çırpınandır o her an can verendir o sevdiğinin uğruna her an can veriyorsa her an çırpınıştadır o. Her an kan revandır onun etrafı. Öyle olunca ister erkeğe aşık olsun ister kadına aşık olsun neye aşık olursa olsun biz aşıkların hepsini başta hacederiz. O sonuçta çünkü o gerçekte ona aşık olmuştur. Gerçekte. Bunun o farkına varsın varmasın hiç önemli değil. O zaten bunun farkına varırsa akıl vurur ona. Öyle mi ona o farkına varmasın aşıklığına en dip noktada ve en üst noktada yaşasın. Biz onun aşıklığına yardımcı oluruz alkışlarız onu. Deriz ki devam et sev sevebildiğin kadar derinleş derinleşebildiğinin kadar. Çünkü sonunda aşığın birisi demiş ya Leyla Leyla derken buldu Mevla’yı Mevla’nın aşkına yandı gidiyor. Bir kimse gerçekten aşıksa bir şeye bu ne olursa olsun bir şeye aşıksa o bulur bulacağını.
Onun sahibini bulur. O yüzden biz toplum olarak buna alışkınız. Ama Hz. Mevlânâ’nın yine bir değişi var hani bir kimse diyor şehvetini aşk zannetmesi. Şehvetini aşk zannederse bu farklı bir şeydir. Şehveti aşk zannetmekte bu da şeytanın aldatmasıdır. Bir kimse gerçekten aşık ise onun aklına şehvet gelmez çünkü. Bakın onun aklına şehvet gelmez. Yani aşık bu ister ikili ilişkinin içerisinde olsun. Saçının teline dokunamaz. Dokunduğunda yanar zaten. Yanar o kendinden geçer. Onun için onun şehvet aklına gelmez ki. O Allah muhafaza eylesin tabi bugünkü ama bu her zaman için vardı. Adem’den beri şehvetini aşk zannedenler vardı. Adem’den beri yeni değil. O yüzden az önce hanımefendi dedi ya toplum bozuldu diye. Bugünün meselesi değil bu. İlk toplumun bozulması Adem’in oğullarından çıktı. O yüzden bu bugünün problemi değil. Her zaman aşıklığı farklı veçeden alanlar, anlayanlar olacak.
Önemli değil. Bediüzzaman Sayyid-i Nur Hazretleri meşhur bir metoforu vardır. Tasavvuf tarikat hakikat bahsinde mektubatta geçer. Bir sepet elmanın içerisinden bir elman bozulduysa bütün sepeti atamazsınız der. Bu tabi müslümanların genel hukukudur. Hz. Ali Efendimiz, Hz. Osman Efendimiz’in şehitleriyle alakalı muaveye geliyor. Bunun hepsini katlet diyor ya. O da diyor ki hayır suçluyu bulacağız, katleteceğiz. Suçluyu bulup katletmektir. Hukuk budur ama biz toptancılığı severiz ya. Birisi bir şey yaptığında bütün hepsi de böyledir der çıkarız. Allah muhafaza et. O yüzden bir kimse kendi nefsini, kendi şehvetini aşık olarak görmüş olabilir. Biz ona da kızmayız. Biz deriz ki yanılmış olsun varsın. Hiç olmazsa sevda yolunda yanılmış, aşıklık yolunda yanılmış. Hani aldatılmış ama sevdiğiyle aldatılmış. İnsanın en kolay aldatıldığı yer orasıdır. Hz. Mevlânâ’ya birisi gelmiş ya. Demiş ki ey pir ondan sonra Şemsettin’e Tebriziden sana selam ver demiş.
Bakmış para pul yok üzerinde cübbesini çıkarmış. Vermiş ona demiş al. Vercek akçem yoktu demiş. Bakmış çok kıymetli cübbe. Demiş ki efendim ben size yalan söyledim. Biliyorum demiş. Yalan söylediğin için demiş bunu verdim. Doğru söyleseydin demiş canımı verirdim. Şimdi bir kimse yalandan sevdiğinden gelen bir selama dair böyle davranınca gerçek aşık etrafını terbiye eder böyle. Yani o aşıktır. O zaman o aşıklığını sergiler farkında değildir. O aşıklığını sergiledikçe onun etrafı onun aşıklığından terbiye olur. O yüzden bir toplumda bir aşık fazla gelir topluma. Hele bir ailede bir aşık varsa sülale karışır. Allah bizi aşıklardan etsin inşallah. Biz ayırmayız. Sufilik düşüncesi içerisinde biz aşıklığı oradan mı, buradan mı diye ayırmayız. Yeter ki o aşık olsun. Harika bir şeydir. Bunu anlatıyorum. Anlattıktan sonra gençler gelmemeye başladı. Gencin birisi gelmişti. Ben bunu anlatıyorum.
Geldi böyle selamünaleyküm, aleyküm selam. Ben aşığım dedi. Ben de böyle iş yerine masada oturuyorum. Kalktım dedim gel ya bir sarılayım sana dedim. Aşıklık bulaşsın bir koklayayım seni dedim. Ben bir sarmaştım. Çok hoşuna gitti böyle. Otur otur. Çay getirin çay getirin. Sormuyorum kime aşıksın diye. Dedim sevdiğini başka bir erkekle görsen ne yaparsın dedim. Vururum dedi. Ulan oğlum dedim insan aşığı sevdiğini öldürür mü dedim. Bu nasıl bir aşık. Bu kaldı şimdi böyle. Nasıl dedim ya. Senin sevdiğin aşık olduğun bir kimse başkasına aşık. Sen onu nasıl vurmayı düşünüyorsun? Bu nasıl aşıklık? Kaldı. Bu şimdi ben ona bir çıt daha ileri gittim. Dedim ki hatta sen diyeceksin ki dedim ona. Aşkım sevgilim sen onunla mutlu olacaksan ben seni mutlu etmek için onunla her şey yapmaya razıyım. Böyle baktı bana kafası yerinde mi diye.
Olmadı mı dedim ben. Vallahi ne bileyim efendim dedi. Dedim aşık değilsin o yüzden. Aşık her eve lazım. Her mahalleye lazım. Her ile lazım. Lazım. Aşığın olduğu yer rahmet olur, bereket olur. İlim olur, irfan olur, güzel ahlak olur. Aşık öyle bir şeyler. Evet. Efendim hoş geldiniz selamün aleyküm. Sevgi noktasından aşıklık noktasına geçmenin bir yolu var mıdır? Bu yol öğrenilebilir bir şey midir? Yoksa aşıklık bir anda gerçekleşen bir şey midir? Bu hani iman nedir? İslam nedir? İhsan nedir? Üç soru var ya. Cebrail aleyhisselam Dıhya suretinde. Daha doğrusu sahabeler onu Dıhya suretinde gördü. İman nedir deyince Allah’a, meleklerine, Peygamberlerine, kitablarına, hayırın ve şerrinin Allah’tan olduğuna, kadere, cennete, cehenneme, kader de var burada. Kadere iman etmemek küfürdür çünkü. Şimdi birileri var ya Türkiye’de kader yoktur diye. Kadere iman vardır, farzdır.
O yüzden kadere, cennete, cehenneme hesaba çekilmeye. Hesaba çekilmek vardır. Bir kimse hesaba çekilmeyeceğine iman etmezse o insan küfür ehlidir. Hesaba çekilmeye de iman edecek. Çünkü birileri hesaba çekilmeye de iman etmiyor Türkiye’de. Bunlar Müslümanız diyorlar. Hem böyle önemli yerlerdeler. Şimdi iman nedir deyince bunları sıralıyor. İslam nedir deyince o da diyor ki Demek namaz kılmak. La ilahe illallah demek değil. La ilahe illallah Muhammedun Resulullah demek. Muhammedun Resulullah’ı ilave edecek ona. Peygamberin peygamberliğine iman edecek. Peygamberliğine iman etmezse yine iman etmiş sayılmadı. La ilahe illallah Muhammedun Resulullah demek namaz kılmak. Oruç tutmak, zekat vermek, hacca gitmek. Bu da İslam’a. İhsan nedir ya Resulallah? İhsan. Burası da sufilin tasavvufun çıkışına delil. Allah’ı görüyormuşçasına yaşamandır. İhsan. Nefes alır bekler bunu söylerken. Ondan sonra devam eder. Hadis-i metnin de metin olarak okursunuz da bu olayı anlatanlar etraflı anlattığınız daha geniş bir eserde bunu tespit edebilirsiniz.
Bekledi bir durdu. Ondan sonra dedi ki, Göremezseniz dahi onun sizi her an gördüğünüzü hissedip yaşamanızdır. Şimdi sufiler bu iki hali aşk, aşıklık ve sevgi olarak görüler. Görüyormuşçasına yaşamak o kimsenin aşıklığını zirve noktasıdır. Görüyormuşçasına yaşamak. Bu her daim insanın üzerinde tecelli etmez. Şibli bunu şöyle anlatır. Der ki, bir demiri aldınız, ben metal işlerinde okudum. Ateşin üzerine koydunuz, ısıttınız, ısıttınız, ısıttınız, ısıttınız, ısıttınız. Demir lal gibi olur. Kırmızılıktan sarılığa geçer artık böyle. O esnada böyle elinizle bile bükebilirsiniz onu. O esnada diyor, demir ben ateşim dese hakkıdır. Ama diyor onu diyor ocaktan çektiniz, şibli der bunu. Ocaktan çektiniz, o soğumaya başladığında ben ateşim dese hakkı değildir diyor. Şimdi görüyormuşçasına yaşadığı anda o ateşim diye bağırır zaten. Hakkıdır o esnada onun. Ve o esnada görüyormuşçasına yaşamıştır. Bu bir andır, bir secdedir.
Zikrullah da bir andır, bir zikirde bir andır. Bir farklı bir ibadette, farklı bir noktada bir andır bu. Bu o kimsenin aşıklığı noktasında zirvedir. Hz. Mevlânâ’nın Celalettin Rum Hazretlerinin semada öyle bir an vardır ki, Sevenle sevilinin arasında hiçbir şey kalmaz. Vastasız, dilsiz, dudaksız konuşulduğu andır der. Bu aşıklığın en zirve noktasıdır. Bu da bizimki de akılca başka bir şey değil. Bunu böyle hani sufilik, doğru sufilik her meseleyi Kur’ân ve Sünnet’e dayatmaktan geçer. Doğru sufilik budur. Bir şey konuşurken, bir şey anlatırken onunla alakalı bir hadis, bir ayet zemin olarak koymak zorundayız. Öyle olunca aşıklığın zirve noktası bu andır, görüyormuşçasına. Bunun bir çatı altı nedir? Onun seni her an gördüğünü hissederek yaşamaktır. Böyle olunca bu sevgi noktasıdır. Ve sufi bu manada zemin olarak kendine sevgi noktasında tutar. âyet-i kerîme’de der ya, müminlerden öyledir ki Allah’ı şedid bir sevgiyle severler.
Demek ki müminlerin hepsi de öyle değil. Müminlerden bazıları var ki onlar şedid bir sevgiyle seviyorlar. Bunlar o esnada aşıklık noktasını yakalayanlar. Bu muhteşem bir şey. Bu devamlı sürdürülebilir bir şey mi? Hayır. Hz. Peygamber’in miracı sürdürülebilir bir şey olmadı ya. Bakın sürdürülebilir bir şey değil. Üç miracı vardır. Birincisi böyle Beytullah’da dururken böyle yakaza halindedir. Bir rüya halinde olmuştur. Bir de hem rüya hem de canlı bir şekilde. Miracı da öyle yorulmamakta fayda var. Çünkü bununla alakalı üç tane farklı hadis var. Böyle olunca şimdi o kimse de aşıklı hani nasıl o miracı, herdem tutamadıysa, tutulmadıysa aşığın da o hali herdem tutulacak bir nokta değildir. Herdem böyle derse bir kimse Allah’ıma hafızalıyorsa aldatmış olur. Ama sevgi noktasında herdem durması gerekir. O zaten herdem sevgi noktasında durmaya çalışır. Gayret ederse bir yıldırım gibi, bir an gibi o hali bir anda yakalama şansına sahip haline sahip inşallah.
Allah razı olsun. Efendim peki o aşıklığın zirvesi dediğimiz herkes de farklı farklı mıdır? Yani mesela sizin aşıklığınızın zirvesiyle, affedersiniz ama benim aşıklığımın zirvesi aynı değildir diye düşünüyorum. Değil, doğru düşünüyorsun. bu herkesin kendi rengidir çünkü. Ben yine burada sufiliyatı bulunacağım. Sufilikte benim İsa Aleyhisselâm’ın küp metaforundan hareket ederim ya herkesin kendi rengi vardır. Herkesin kendi rengi var olunca herkes kendi rengince aşıklık sergiler. Onun için de aşıklığın zirvesi odur. Yani hayır bu senin için zirve değildir demem. Ama o kendi rengindedir. Sufilik tabiri caizse herkesin kendi rengini parlattığı bir nokta ya öyle olunca o da kendince aşıklık zirvesini yakalar. Onun da kendincidir. Reddedilmez. Ben reddetmem en azından. Bir başkasına bir şey diyemem. O yüzden az önce beyefendi dedi ya hani aşıklık o cihetten ben o yüzden dedim. Biz her ciheti kabul ederiz. Yeter ki aşık olsun o. Aşıktan zarar gelmez. Aşıklardan da
‘Aşıktan Zarar Gelmez’: Müminlerin Şedîd Sevgisi ve Toplumun Aşıklığa Tutumu
zarar gelmez. Her ne çekiyorsak çok akıllılardan çekiyorsun. Efendim aşıklığı toplumun kabul edip etmemesi noktasında değerlendirdiniz. Şimdi bir aşık diyelim ki ya da… Bunu kabul etmemek olarak nitelendirdim ama toplum bunu kabul etmiyorum demez. Kabul eder ama onu sürdürülebilir bir hale getirmez. Götüremez onu. Toplum için yaşamaz. Yemek yapıyor musun akşamlar? Hiç unuttuğun oldu mu? Hiç unutmamış. Aşık unutur. Yemek yapıyor. Sevdiğini gördü. Karıştırıyordu. Ay yanacak içinde. Kapattı. Başında duruyor. İçinde. Çıkmasını bekliyor. Bir saat, iki saat, üç saat, dört saat. Adam bastı zile. Zili duymadı. Gitti orada. Adamı açtı kapıyı geldi. Aşkım tencerenin içine bakan bir kadın var. Ne oldu? Sen buradaydın. Neredeydin? Tencerenin içinde. Nasıl? Bas be ya. Sen ne zaman geldin? Ne zaman tencerenin içinden çıktın? Sen buradaydın ya. Nasıl? Ya konuşuyorduk buradaydık. Ben de oradaydım. Çok affedersin.
Demek aşıklık insan istediği gibi görür. Eyvallah görebilir. Eyvallah görebilir. Görür. Bizim cahillikimiz her türlü ben de görürüm. Eyvallah. Ben cahillik olarak görmüyorum. Teşekkür ederim. Kaldı. Nerede be ya? Yok. Burasada efendim. Burasada mı? Hasılına mı var değil mi bugün? Yoksa adama soracaktım şimdi ne yapardım böyle bir şey olsaydı diye. Şimdi o yüzden dedim toplum bunu nereye kadar sürdürebilir? Nereye kadar kaldırabilir? Nereye kadar götürebilir? Bütün toplum der ki evet ağa şakalı. Bütün toplum der ki evet aşıklığı istiyoruz. Harika. Aynı şekilde kocası aşık. Aa benim hanım oradan döndü ya. Haydi arkasından bak. Oradan döndü, oradan döndü, oradan döndü. Aa sonra geldi gece saat 3 içeri girdi. Burada mıydın? Ben buradaydım. Ya az önce sokaktaydın ya. Hayır ben buradaydım. Sokaktaydım buradaydım. Ne yapar? Şöyle bir şey düşününme efendim. Yani bir kişi en fazla yalnız kalır.
Özür dilerim. Bu psikolojiyi kaldıracak bir erkek arkadaş var mı? Yok. Yaşadığım bir şeyi anlatayım mı size? Ben Aslen Bayinder’lıyım tanımayanlar. İzmir Bayinder. Tire Endosu Meslek Lisesi’nde okudum. Ben Nevşehli Abdullah Gürbüçer’le İzmir Bayinder’lıyım. İzmir Bayinder. Ben İzmir Bayinder’lıyım. Ben İzmir Bayinder’lıyım. İzmir Bayinder’lıyım. Ben İzmir Bayinder’lıyım. Ben İzmir Bayinder’lıyım. Ben İzmir Bayinder’lıyım. Ben İzmir Bayinder’lıyım. Ben Nevşehli Abdullah Gürbüz Efendi’nin de müridiyim o zaman için. Tire’yi çok iyi biliyorum. Orada arkadaşlarım da var. Orada bir caminden bizim böyle derviş arkadaşlardan birisi geldi. Nereye gitti dedi. Ben nereye gitti dediğinde onun neyi kastettiğini anladım. Bunu söyleyen benden büyük bir kimse. Adı da Ali İhsan. Bazen isim telaffuz ederim. arkadaşlar bilirler. Dedim neredeydi? Şuradaydı. Yürü dedim ben. Buna. Koşuyoruz biz trenin sokaklarında. O önde ben arkada onunla beraber. Ali İhsan abi nereye gitti dedi.
Ben onu da gördüm. Ben onu da gördüm. Ben onu da gördüm. Ben onu da gördüm. Ali İhsan abi nereye gitti dedi. Şuradan döndü galiba. Oraya gidiyor. Buradan döndü. Biz koşuyoruz ikimiz beraber trenin caddelerinde. O zaman için benim o gençlik zamanımda trenin hemen hemen bütün gençleri beni tanır. Meslek dizisinde ülkücü gençlerin başkanlığını yaptığım işte kavgalar, gürültüler, dövüşler, bağırışlar, çağırışlar. Sol cenah iyi tanır. Sağa cenah tanır. Muhafazekar cenah tanır. Bütün herkes tanıyor treni de beni. O zaman için o yıllarda. Ali İhsan abi ne tarafa gitti? O tarafa gitti. Bu tarafa gitti. Bir buçuk saat iki saat yakın biz koştuk trenin caddelerinde, sokaklarında. Ben hiç yoruldum demiyorum ona. Öf de demiyorum. Döndü. Mustafa kardeş dedi. Biz neye anlaştık? Neye anlaştık? Yaptık da dedi. Elimizden kaçırdık. Ali İhsan abi doğru söylüyorsun dedim.
Böyle dedim. Gözüme göğsüme yumruklayasım geliyor dedim. Yumruklarken ciğerimi dökesim geliyor dedim. Biz ne yaptık diye dedim. Yok senden değil benden o dedi. Yok benden o dedim senden değil. Yok sendendi benden de sendendi benden de. Ali İhsan abi dedim ya. Dedim içimi parçalayacağım artık ben dedim. İçimi parçalayacağım. Gel dedi ya. Biz eve gidelim de bir güzel ağlayalım dedi. Tamam Ali İhsan abi dedim. Girdik kol kola şimdi. Biz ikimiz de ben ona ağlıyorum. Onun ağlayışına ağlıyorum ben. Nasıl ağlıyor? Nasıl ağlıyor? Yoldan gidiyoruz ya. Ali İhsan abi geçmiş olsun. Onu da tanıyor. Tirede halkla bir şey yapmıyor. Onu da tanıyor. Tirede halk bankasında evrak dağıtıyor bu adam. Hani şimdi gençler bilmezler. Önceden çekler, senetler, bilmem neler evrak gider diye. Onları da bütün esnaf tanıyor. Bütün herkes tanıyor. Ali İhsan abi başın sağ olsun.
Ali İhsan abi geçmiş olsun. Öyle ağlıyor. Ben de onun koluna girdim. Biz öyle evine kadar gittik. Girdik içeri ağlayan ağlayan. Hanımı bir gördü. Ne oldu Mustafa Efendi? Annen mi öldü? Hanımı. Yok dedim bunun anası öldü herhalde dedim ben. Dedim bunun anası öldü galiba. Ali İhsan abi gösterdi tamam. Al ölçüm varsın dedi. Kulaklar içindesin. Şimdi bunu kim kaldırabilir? O manada dedim. Toplum bunu kaldırmaz. Yine Ali İhsan abi’den bir örnek vereyim. Meseleyi kapatayım. Hanımı demiş ki. Domates yok demiş. Çarşıdan da oradan manavdan. Demiş domates al gel. Bu naylon çuvallar gibi Pazar masrafı konulan çantalar vardı. Plastik çuvallardan yapılma. Bunu almış eline. Domates almaya diye manava çıkıyor. Yani gittiği manavın mesafesi 200 metre filan. Evlerini biliyorum sokağınca, caddesini biliyorum. 200 metre var. 200 metre yok bile. Bu oraya diye çıkıyor.
İki gün sonra Nefşehir’den haber geliyor. Domates almaya çıkmış. Elinde çanta. Bu dostoğlu bir bakıyor ki Şeyh Efendi önde. Bu arkada. Karaca. Karajdan otobüse. Otobüsten İzmir’e. İzmir’den tekrar Nefşehir otobüsüne. Sabahına Nefşehir’de. Oradan eve. Onlar da Toka’da mı nereye gidiyorlarmış. Demiş ki. Toka’da gidiyoruz biz. Hadi senle gel. Hadi Sivas’a oradan. Sivas da bu İzmir sıcak gömlekle. Sivas soğuk. Orada bir yağmur. Orada bir tipi. Titre. Ondan sonra. Onlar aklına gelmiş Şeyh Efendi. Aliksan demiş. Bu elindeki ne demiş. Çanta efendim demiş. Bu ne içinde demiş. Ben domates almaya çıkmış demiş. Şimdi Tireliler domates diyor. Bizim bayındırılar domat der. Onlar domati diyor. Demiş ki ben domates almaya çıkmış. Dedim. Oğlum sen domatimi almaya çıkmış dedin. Evet demiş. Açmış telefon kaldırmış. Gelin. Selamünaleyküm. Sen daha domates mi bekliyorsun? Efendim sizin yanınızda mı demiş.
Ben burada demiş. Yemeğe koydum. Yağını koydum. Demiş domates gelmedi. Çocukların birini gönderdim. Bulamadı gelmedi. İkinciyi gönderdim. Gelmedi üçüncüyi gönderdim. Aradılar trenin altını üstünü getirdiler. Onu bulamadılar iki saat üç saat. Çocuklar yemek bekliyor. Ben bu sefer başka yemek yaptım. Şunu yaptım bunu yaptım demiş ki. Babanız nereye gitti belli değil oğlum boş ver. Ne lazım inekler sağlayacak. Çoluk çocuk topluyorlar gidiyorlar. Biz orada onlar ova diyorlar. Biz çayır deriz. Gidiyorlar inekleri sağlıyorlar. İki gün bunu şey efendi oradan otobüse bindiriyor. Pazartesi gün sabahleyin şeyde tren oluyor. Çünkü resmi dairede çalışıyor. Halk Bankası’nda çalışıyor. İşine yetişecek diye. Biz ne kadar tolere edebiliriz. Ne kadar ona ayak uydurabiliriz. Benim demek istediğim şey buydu. Aşıklık güzel, harika. Muhteşem bir şey. Ben şimdi anlatıyorum herkes böyle yayılıyor. Dinlerken. Dinlemesi de zevk alıyor insanı.
Öyle değil mi? Ne kadar tatlı bir şey. İnsan böyle aşık olmak istemez mi? İster. Ama o aşığın ne için şu an önemli. Evet. Efendim bir tek şöyle bir şey. Şimdi maaşık aşığına haramlar dışında da kural ve sınır koyuyor gibi geldi bana. Bunun bir sebebi var mıdır? biraz topluma da uyması gerekiyor. Etrafını gözetmesi gerekiyor. Yani aşık bunları düşünmek istemez ya da bundan rahatsız olmaz zaten. Diyorsunuz. O yanar, yakılır, yalnız kalır. En kötü ölür ya da en iyisi ölümdür onun için. Ama neden yine de susmasını ya da toplumu gözetmesini bir şeyleri yaşamasını ister daha sıradan yaşamasını ister diyeyim. Maaşık aşığını sevecekse onu da kendisini görmek ister. Onu da kendisini görmek istediği için onu dizayn eder. Ama aşık kendi kendini dizayn edemez. Onu maaşık dizayn eder. Zaten onu maaşık dizayn etmiyorsa o zaman onu aşık olarak görmüyordur.
O aşık ise maaşık onu kendisini sevebileyeceği şekle ve hale getirir. O yüzden Cenab-ı Hak ayet-i kerimete der ki Ey Habibim de ki eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun. Burada maaşık aşığına diyor ki beni sevdiğini ispat için beni sevdiğinin delili buna uyumandır diyor. Buna diye nitelendirdi Hz. Peygamber. O zaman bir kimse birisini seviyorum demek soyut bir kavramdır çünkü. Ben seni çok seviyorum. Soyut bir kavramdır. Bunun somutsal bir delili lazım. Hz. Pirder ya aşık için en büyük delil kanıdır der. Başka bir beyette de der ki aşıklar delillerini kanlarıyla yazarlar. Bunu hani Hallacı Mansur’a atıfta bulunur. O öylesine aşıktı ki delilini kanıy
Hallâc-ı Mansûr, Enel Hak, Zühdün Sınırı ve Yusuf-Züleyha
la yazdı. Ne oldu? İşte dediler ki enel hak demekten vazgeç. O kendinde değil. O her dem enel hak noktasında. Dediler ki çaprazlama önce hapsettiler. Devam etti. Dövdüler. Devam etti. En sonunda çaprazlama kestiler. Sol serçe parmayla sağ ayağını serçe parmağını kestiler. Devam etti. Ardından bir daha çaprazlama kestiler. Yine devam etti. Ardından bileğiyle ayağını kestiler. Ayak bileğinden. Bu kanı durduramadılar. Bilekten kesilince. Kan akınca iki kan da hem bileğinden hem ayağından akan kanlar birleşti. Toprağın üzerinde enel hak yazdı. Tüylerim diken diken alıyor. Böyle olunca Hz. Mevlânâ Mesneviz’inde diyor ki o aşıklığının delili kanıyla yazdı. Delili. Kanıyla o kendi dili dili söyledi. Enel hak dedi. Ama onun kanı da enel hak dedi. O hakikat noktasında aşık. Akan kanı da enel hak yazıyorsa bitti mesela. O zaman o kimsenin kanı kendiliğinden enel hak yazdığından delili oldu.
Delili oldu. Bu delil. Bu delil lazım. Yoksa herkes hallac olacaktı. Yoksa herkes hallacın şekline şemaline bürünecekti. Nice ben hallacım diyenler çıkacaktı. Bazen böyle örneklerken İstiklal’deki kültür merkezinde konferansta geliyorlar orada. hallacdan laf açıyorlar. Bir laf söyledim. Bir dahaki haftalarda durdu her şey. Dedim ki hallac enel hak derken gecede 100 rekat namaz kılıyordu virt olarak. Dedim bitti. Sen enel hak diyeceksen gel onun yolundan gideceksen bırak farzları kıldığından hariç bir de gecede 100 rekat namaz kılacaksın nafile. Enel hak demeye hakkın olsun. Şimdi bir kimse Allah’ı çok seviyor. Harika ayetle sabit canım kardeşim. Allah’ı çok mu seviyorsun? Evet bak Allah diyor ki ayet-i kerimede Ey Habibim de ki eğer Allah’ı seviyorsanız bana oyun. Şimdi Allah’ı çok seviyoruz diyenler hadis inkarcısı. Delil. Delil. Aşığa delil gerek. Aşık kendisi delillendiremez onu.
Aşık aşıklığını yaşar. Maşuk ona der ki böyle yapacaksın. Harika. Bu yoldan gideceksin. Harika. Gidiyor mu? O zaman onun aşıklığının göstergesidir o. Aaa çok sevdi. Ne sevdi ne sevdi ne sevdi. Ama kafasına buyruk sevdi. Yok. Öyle değil. Bir şey daha sorabilir miyim? Şehvetten bahsettiniz. Şehvetini aşk zannetmekten. Burada işte saçını teline dokunmak deyince biraz da cinsel yönden düşündüm. Şimdi biz deriz ya Allah ya da hadîs-i şerîf de var. merhametinin onda birini dünyaya dokuzunu kendine sakladı diye. Orayı anlayamadım. Merhametinin onda birini dünyaya insanlığa verdi. Onu kendine sakladı diye hadîs-i şerîf okumuştum. Ben yüzde bir olarak biliyorum o yüzden. Ben de yanlış hatırlıyor olabilirim. Merhametinden yüzde birini dünyaya ve içindeki mahlukata geri kalanını kendine sakladım diye biliyorum. Bu sebeple anne çocuğunu emzirir ya da bir hayvan aynı şekilde çocuğuna yaklaşır diye.
Şimdi merhamet duygusu gibi cinsellik duygusunda bize Allah verdi ve bu noktada onda da kim bilir bunun ne kadar fazlası var diye düşünüyorum. Sonra da bunun da yaşam içerisinde ona yakınlık için hatta işte ibadet noktasında bir sürü ayet kerime var. Şeytanın en büyük işi çiftlerin arasını bozmak gibi. Bu anlam cinsellik konusu çok önemli ama şehvet dediğiniz an böyle çok sönük ve çok kötü kaldı. Ne kadar lazımdır ya da doğrusu nedir bunun? Yusuf aleyhisselamla Züleyha evlenirler ya Züleyha Yusufluğu çok ister. Ne badirelerden geçerler. Sonuçta Yusufla Züleyha evlenir. Sonra çok zaman o kendisine pervane dönen kendisini çok isteyen Züleyha yatağa gelmez olur. Bir gün Züleyha kaldığı odanın penceresinden böyle ovaya enginlere bakarken Yusuf da yatakta bekliyor. Der ki Yusuf artık beni istemiyor musun? Beni çekici bulmuyor musun? Beni güzel bulmuyor musun?
Beni istemiyor musun der Züleyha’ya. Cevap muhteşemdir. Sen beni öyle bir sevgiliyle tanıştırdın ki Sen beni öyle bir sevgiliyle tanıştırdın ki Allah’ın emri olmamış olsaydı Allah’ın emri olmamış olsaydı sana dokunmazdım bile. Leyla Leyla derken buldum Evlayı. Mevlânâ aşkına yandı gidiyor. Bir kimse o yüzden sufice bu. Bir kimse neyi seviyorsa sevsin. Eğer sevdiği şeye aşık ise yolu oraya var. Teşekkür ederim. Hocam hoş geldiniz. Şimdi bana göre aşık insan sorumluluğunu bilen güvenlidir insanlardır. Bir iki insan sorumluluğunu bilmiyorsa o aşık değildir. Bir insana güvenemiyorsan o zaten aşık değildir. Bir de şimdi Yunus Emre’nin bir değişi var. O değişte bir konu kafama takıldı. Mümkünse ona bir açıklık getirebilir misiniz? Şimdi ilahi bir aşk ver bana. Kandalığım bilmeyeyim. Kaybedeyim ben beni. İsteği ben bulamayayım. Al gider beni benden benliği. Doldur içime senliği.
Dirilikte öldür beni. Varıp orada ölmeyeyim. Sen sana ne sanırsan ayuga ayuga da onu san dört kitabın manası budur eğer var ise diyor. Şimdi burada dört kitabın manası budur. Eğer var iseden kasıt nedir? Hangi anlama gelir? Buna bir açıklık getirebilir misiniz? Sonuçta ne olur? Teşekkürler. Her şey bir kimsenin kendisini kul olarak bilmesinden geçer. Kul istersen aşıklığın zirvesine çık. Kulsun. Zaten dünyada yaşama amacımız sıradan bir kul olabilirsek ne mutlu bize. Daha başka fazla bir şey istediğimiz yok. Eyvallah. Sıkıntı yok. Teşekkürler. Burada. Efendim yanlış hatırlıyor olabilirim ama bir tane hadiste şey geçiyordu bir kul utanmadığı sürece istediğini yapabilir gibiydi sanırım. Bu mesela topluma baktığımız Geçmiş bütün peygamberlerin sözüdür. Utanmıyorsan istediğini yap diye hadîs-i şerîf. Topluma baktığımızda gittikçe utanma olgusunun yok olduğunu görüyoruz. Bu neden kaynaklı? Onlarda da var utanma.
Bizce seviye meselesi. Utanmasız hiçbir varlık yoktur. O yüzden asla bir başkasını bunlar utanmıyorlar diye görme. Herkesin utandığı bir yer var. Bu az önce bir mevzu oldu ya toptancıyız diye komple toplumu utanmıyorlar diye görmek bizim şiarımız değil. Yok. Birisi yemek yerken utanıyordur. Birisi yolda giderken utanıyordur. Birisi başka bir noktadan utanıyordur. Herkesin bir utanması vardır. Evet yani normalde bunun bir alt seviyesi olması gerekir. Eyvallah. Bu seviyeyi de açmış olabilirler. Olabilirler. Ama o yok diyemeyiz. evet bazı insanlar vardır. âyet-i kerîme mucibince hayvandan daha aşağı mahlukturlar. Ama onu biz bilemeyiz. Biz deriz ki bunların hiç utanması yok diyemeyiz. Seviyeyle alakalı. Bir başkasına göre sen veya ben de utanmayan bir kimse olarak görülebiliriz. Neden? O utanmada daha üst noktadadır. Yani bakar koskoca adam bak burada buraya yaslanıp da konuşuyor. Ne utanmaz adam diyebilir.
Aklıma geleni söyledim şimdi. Diyebilir. karşısındakilerin hiç mi saygısı yok? Böyle oraya yaslanıyor. Öyle oturuyor diye. Diyebilir. Bir başkasına göre bir başkası da eksik olabilir. Eyvallah. Efendim anlattıklarınızın sufilik yolu için geçerli olduğunu söylemiştiniz. Bu aşıklıkla sevgi arasındaki farkın. Tarikatler ile sufilik yolu arasındaki fark nedir? Mesela mürit ile mürşit ilişkisinin sadece tarikatlerde olduğu sufiliğin öyle bir şey olmadığı toplumda genel anlamda var. Bu sufilik yolunu tanımlar mısınız? Şimdi aslında şöyle geriye doğru gidelim. İslam’ın Selef zamanında tarikat yok. Seleften sonra tarikat yok. Seleften sonra tarikat yok. İlk 100 yıl, 150 yıl, 200 yıl tarikat yapılanması yok. Ama ilk dönem zühti bir yapılanma var. Züht yolu var. O yolun üzerinden yürüyor sufilik. Bunlar o zaman zühti bir hareket olarak çıkmış, zühti bir hareket olarak görülenmişe. Kitabı züht diye örneğin bütün hadis kitablarında farklı bir bağıt açmışlar.
Kitabı züht diye. Şeyin İmam-ı Hanbel’in iki ciltlik kitabı zühtü var. Mesela bununla alakalı. Şimdi baktığımızda ilk başlangıç noktası zühti ve bunlar o züht hareketiyle devam ederlerken adı sufilik olmuş. Konmuş. Bunların sufilik olarak adının konmasının sebebi şu. Kıyafetleri gösterişli değil, evleri gösterişli değil. Devlet ricalinden uzaklar. Buraları çok önemli. Böyle dünyaya taparcasına gidenlerden uzaklar. Bunlar hani bizim gençliğimizde hor görülürdü. Bir lokma bir hırka felsefesi diye bu noktada duranlar. Bunlar İslam’ın hicri 400’üne 500’üne gelinceye kadar tahrikatlaşmamışlar hiç. Halkın içerisinde halkla beraberler. Kendi işleri var, güçleri var. Hayatlarını devam ediyorlar. Ama kendilerince büyük kabul ettikleri büyük sufiler var. Şimdi böyle söyleyeceğim yanlış anlaşılmasın. Cüneyd-i Bağdadi hangi tarikatta? Kadri mi, Rufai mi, Bedevi mi, Dosiki mi, Şazeli mi, Nakşibendi mi, Mevlivi mi? Yok. Enel Hak diyen teyzesinin oğludur. Evet, onlar kardeş çocuklarıdır.
Hangi tarikattan? Yok. Maruf-i Kerhine hangi tarikattan? Yok. Kendi hangi tarikattan? Yok. Şeyban-ı Ra’i hangi tarikattan? İmam-ı Hanbelin Şeyhi. Yok. Diyebilir miyiz Şeyban-ı Ra’i şu tarikattan diye? Ama bunlar Veli. Hepsi de gerçek birer Veli. Bugün Cüneyd-i Bağdadi Veli. Aslında gerçek manada bir Veli’nin tarikatı yoktur. Veli belki de bir tarikat silsilesinde yetişmiştir. Veli olduğunda tarikatı yoktur. Gerçek bir Veli’nin tarikatı yoktur. Hz. Mevlânâ meslemesinde der Ey oğul ne zamana kadar altına gümüşe bağlı kalacaksın hür ol. Tarikatı yoktur. Bugün Hz. Mevlânâ Celal-i Türnüm hazretleri hangi tarikatlandı? Şemsetine, Tevrize hangi tarikatlandır? Kalenderi olabilir, celveti olabilir, yok şu olabilir, olabilir. Ellerinde bir delil yok yaraştırmacıların. Ama çok iyi birer Sufiler, Allah dostlar, Veliler. O Veliler madem ki Peygamber varisi, Peygamber varisinin bağlı olduğu bir tarikat olur mu? Zaten Sufilik ne zaman tarikatlaştı o zaman sıkıntı doğdu. Bu benim kendi şahsi düşüncem. Bir Veli’nin parayla ne zaman tarikatlanırsa bir tarikatla bir Velinin paray
Velinin Para ile İlişkisi, Evlilik Hukuku ve Güzel Ahlakın Temeli: Takva
la ne işi olabilir ki? Pulla ne işi olabilir ki? Ne iş olur onunla? Taşla, toprakla ne iş olur ki? Bir Velinin taşla, toprakla ne işi olur? Peygamber varisi bir kimsenin taşla, toprakla ne işi olur? Haydi yavrularım tek bir parayla ne işi olur? Bir Veli’nin taşla, toprakla ne işi olur? Bir Veli’nin taşla, toprakla ne işi olur? Ne ilke yaptıracağız? Pamuk eller cebe. Mahilleri söylüyorum ya Türkiye’de tarikat yok diye kızıyorlar bana. Sufilik parantez içerisinde bir tarikat öğretisinin içine sığacak kadar küçük, sığ, alçak yanları belli bir şey değildir. Yok. Bir başkası sığdırabilir. Biz o kimsenin Allah’ı sevdiğine mi bakacağız? Kaç adımda kaç selam verdiğine mi bakacağız? Semazen Allah, Allah, Allah dönüyor. Ham olan kolunu kaldırdı, kaldırmadı, yan yatırdı, çamura batırdı. Ona mı bakacağız? Onunla beraber ben de bir Allah diyeyim.
Süleyman Çelebi bir kez Allah dese lisan Dökülür cümle günahlar mislihazan. Ben de bu cemaatin içerisinde bir kez bir Allah diyeyim. Semazenler kendi içilenler Allah, Allah, Allah, Allah Ne diyeceksin Semazen’e? Ayağın havadayken Allah’ın delifini Allah’ın oturduğunda hain mi çıkar diyeceğiz? Bırak Allah desin. O sufi bu manada bağısız insandır. Gerçek sufinin bağı yoktur. Onun bir tek bağı vardır. Kur’ân, sünnet, bir de üstadı. Başka bağı yoktur. O der ki bana otur derse otururum, yürü derse yürüurum uç derse uçarım. Bitti. Ne bağı vardır sufinin? Gerçek sufinin dünya yansı içinde bezi yoktur. Bizi zaten buradan uzaklaştırdılar, kapitalist yaptılar bizi. Biz sufi kapitalist değildir. Bakın sufi kapitalist değildir. Sufi komünist değildir, sufi kapitalist değildir, sufi işte şu değildir, bu değildir, değildir, değildir, değildir. Hiçbir şey değildir sufiye. Sufiye söylenecek bir şey vardır.
Aşık bir Müslüman. Bu kadar. Gerçek bir sufiye biz Kadir’i misin, Rufai’i misin, Bedevi misin zaten sorulmaz. Bu edep dışı bir şeydir. Sufiler birbirlerine hangi mezhepten, hangi meşrepten olduklarını sormazlar. Edepsizlik görürler. Olmaz. Neden? Bir bağıdır o. Yok. O yüzden gerçek bir sufilik hiçbir tarikatın öğretisinin içine sığmaz. Bence. Birileri sığdırabilir. Buyursunlar, sığdırsınlar. Kimse bir söyleyecek bir sözümüz yok. Ama gerçek bir sufilik. Ben biraz eskiciyimdir ya. Ben biraz eskiciyimdir. Biz baktığımızda onları hangi tarikatla nitelendireceğiz ki? Yok. Evet. Biz son beş yüz yıla bakınca nitelendirebiliriz. hadîs-i şerîf. Siz bir yol gidecekseniz hadîs-i şerîf. Eskilerin yolunu seçiniz. Muhteşem. Muhteşem. Bir yol mu gideceksin? Eskilerin yolunu seç. Teşekkürler. Hocam benim sorum şuna ilgili olacaktı. Tarihe baktığımızda evlenmeyen, hayatı tek başına yaşamayı tercih eden alimleri, sufileri görüyoruz. Ama bir yandan evlilik dini bir baskı aracı olarak da şu an kullanılabiliyor.
Şimdi peygamberin evliliği öven hadisleri var. Ama bir yandan Ebu Zer Radıyallahu Hazretlerine verdiği bir izin var tek başına yaşaması ile ilgili. Ve Allah Tektir, Teki Sever hadisi de var. Bu konuda yorumunuzu almak istiyorum bir kişi. Bir kimse evlenmeye muktedir ise fizik olarak, manevi olarak o kimse evlenmesi farzdır. Eğer bir kimse maddi manevi evliliğini kaldıramayacak bir kimse ise örneğin ona evlilik haramdır. Evlilik farzdır. Evlilik sünnettir. Evlilik nafiledir. Evlilik müstaaptır. Evlilik haramdır. Evlilik kime haramdır? Bir evliliği götüremeyecek maddi ve manevi olgunluğa sahip olmayan bir kimse için evlilik ona haramdır. O evlenmesin zaten. Ama maddi manevi bir evliliği götürebilecek bir kimse ise evleniniz çoğalınız ben sizin çokluğunuzla iftar edeceğim. O insan hadis-i şerifi mucibince o kimseye farz olur. Şimdi sufiler genel manada evlenmeyi kendilerine şiar edinirler. Çünkü Adem’den itibaren bütün peygamberlerin sünnetidir.
Adem’den itibaren. Öyle olunca biz evliliği eksik yoksa kerih göremeyiz. Evliliği bir toplum etraf baskısı olarak kullanmak da çok uygun değil. Gelir kadının birisi evliliğin hukukunu anlat bana Ya Resulallah der. O da der ki ona kadına da eşin kan irin kusuyor olsa sana em desen, tükürsen hakkını yerine getirmiş olamazsın der. Kadın bunu görünce Vallahi de billahi de evlenmemler. O zaman da der ki kadına herkese evlenmek istemediği müddetçe zorla evlendirmeyiniz. hadîs-i şerîf evlenmek istemeyen evlenmez. Zorla evlendirilmez. Kız erkek. O yüzden sufiler bu konuda biraz daha rahattırlar. Evlenmek istiyorsa evlenir o kimse. Evlenmek istemiyorsa biz onu evlendireceğiz diye uğraşmayız. Hatta ben arkadaşlara derim ki evlenmek isteğini evlendir. Evlenmek istemiyor. Bırak. Evlenmesin. Ama o harama da gitmesin. Harama gitmekte yok. Öyle olunca bir kimse haram kapısını kapatınca özür dilerim ama bir insanın şehveti fıtratıdır.
Fıtridir bu. Bu fıtri bir şeyi ne yapacak? O zaman oruç tutacak hep kendine sahip çıkması için. Zor bir şey. O yüzden bir kimse evlenmemeyi kendine yol edebilir mi? Evet. Ben evliliğe müsait değilim der. Gerçekten de müsait değildir. Evlenmez. Ben evliliği kaldırabilecek fiziki ve manevi kapasiteye sahip değilim der. Evlenmez. Ben bir arkadaş tanıdım. Ondan sonra ben çocuk sesinden nefret ediyorum hocam dedi bana. İstanbul’da esnaf bu. Dedim nasıl yani? Nefret ediyorum dedi çocuk sesinden. Duymak istemiyorum dedi. E dedim çocuğun var kızı var bir tane. Zaten dedi o oldu hanıma dedim ki dedi al bu senin. Benim yanımda ben ağlamasını sesini dahi dedi istemiyorum dedi. Benim yanımda büyümedi hiç çocuk dedi. Vallahi senin hanımın çok sabırlı bir insanmış dedim ya. Hocam ne diyorum bak dedi nefret ediyorum. Şimdi böyle bir kimse için çocuk lazım mı?
Değil ona. Nefret ediyorum diyor. Veya bir erkek ben kadın görmek istemiyorum diyor. Tamam. Neden evlensin ki o? Veya bir kadın diyor ki ben erkek görmek istemiyorum. Eyvallah haklı evlenmeyebilir. Veya hatta ben ne zaman evleneceğim ki? Bir de kadın çocuk bakacağım. İşim yok. Diyebilir evlenmez. Veya bir kadın diyebilir. Ne yapacağım elini adamına mı çekeceğim? Akşama yemek hazır mı? Hazırdı. Değildi. Ne bu burada toz var. Öyle yapıyormuş adam. Ne yapıyor? Geliyor dedi girer girmez dedi mobilyanın üzerine dedi elini atıyor bakıyor dedi toz var mı yok mu diye dedi. Seni hizmetçi mi almış dedim ben eve. Vallahi öyle dedi. Boşanmayı düşünüyorum dedi. Boşan senin hakkın mı dedim. Adamın nereye parmağını atıp toz var mı yok mu diye bakacağı belli değil. Böylesiyle karşılaşmaktansa Allah muhafaza eylesin. O yüzden evlenmeyi istemeyen bir kimseyi biz kendimizce kendimize sufi bir topluluk olarak nitelendiriyoruz.
Biz ona evliliği bir toplum baskısı olarak uygulamıyoruz. Evlenmek istemiyorsa istemese hiç sıkıntı yok. Harama gitmek yok yalnız. Evet. Efendim şimdi demin aşıklığın hani zirve noktasından bahsetmiştiniz. Bu Allah’ı sürekli görüyormuş gibi yaşamak noktası hani benim yapabildiğim bir nokta değil. Ayrı mevzu. Şimdi bu sevgi sevgi devam ettiği müddetçe seviyormuş sevme noktasını devam ettirdiği müddetçe aşıklığa o noktaya çıkabilir demiştiniz. Zaten o biz onu anlatabilmek için öyle kategorileştiriyoruz. Anlatabilmek için. Yoksa o kimse seviyor noktasında olan bir kimse de zaten aşıktır ki. Yani şunu soracaktım. O eğer sevgi noktasında dururken o akılı kullanırken Ben onun kendi dairemde ben muhabbet edeni dahi aşık görürüm. Bir kimse bir şeye muhabbet ediyorsa aşıktır o. Biz onu hani aşıklık derecesi açısından tecelliyat açısından anlaşılsın diye ayırt ediyoruz. Muhabbet etti, sevdi, aşık oldu. Aslında muhabbetin bir altı beğenmek.
Beğenen de aşıktır. Biz bir şey beğeniriz ya. Abdullah’a baktığında Abdullah beğenilmeyecek bir adam değil. Gözlerini renklemekte maşallah subhanallah. Allah nazardan saklasın. Burada mı idi ya? Diyecek şimdi benim adama bak şimdi bir de böyle meteddi, eyvah diyecek. Şimdi normalde bu beğenmektir. Anlatabildim mi? Bir kimse zaten beğenir. Beğenmediğine aşık olamaz. Beğenmediğini sevemez. Beğenmediğine muhabbet edemez. Aslında daha da değerleyip toparlayacak olursak dünya üzerine aşık olmayan hiçbir şey yoktur. Varlık üzerinde aşıklık bulaşmamış hiçbir şey yoktur. Varlığın tamamı aşıklık bulaşmıştır tamamına. O yüzden gözünün gördüğü görmedi, kulağının duyduğu duymadı, elinin erdiği ermedi her şey bir veçeden bakılırsa aşıklığı bulaşmıştır. O yüzden bu işin bir veçeden bakılırsa aşıktır. Tamam. Bir de bir şey sormak istiyorum. Üstünlük ancak takvadadır diye bir hadîs-i şerîf biliyorum. Şimdi bu üstünlük nedir, takva nedir? Bu aşıklık derece olarak mesela takva mıdır?
Bu başka bir şey mi? Takva, haramlardan uzak durmaktır. Bu kadar. Çok namaz kılmak değildir. Çok oruç tutmak takva değildir. Bizi öyle anlatırlar. Sizin en hayırlığınız etrafınıza hiç zarar vermeyinizdir. Takva budur. Sizin en hayırlığınız etrafına en fazla faydası dokunanınızdır. Takva budur. Müslüman odur ki elinden verir. Çünkü elinden ve dilinden diğer insanlar emindirler. Takva budur. Mümin odur ki bütün varlıklar canlarından, ondan emindirler. Takva budur. Takva, beş vakit namaza beş vakit eklemek değildir. Namaz bellidir. Beş vakit farzdır. Mesele bitmiştir. Oruç bellidir. O tur Ramazan oruçtur. Mesele bitmiştir. Çok ibadet etmek takva değildir. Allah bizden çok ibadet istemez. Ama Hz. Peygamber der ki ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim. Ben ibadeti tamamlamak için gönderildim demez. Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim der. O yüzden takva güzel ahlaktır. Güzel ahlak ise alt zemin olarak hiç kimseye elinden, dilinden, gözünden, kullandan, uzuvlarından zarar vermemektir.
En büyük ahlak budur. En büyük ibadet de budur. Bakın en büyük ibadet budur. Evet namaz müminin miracıdır. O kimse güzel ahlaklı değilse namazı onun paçavra gibi yüzüne atılır. Namaz müminin miracıdır. Ama o namazı kılan güzel ahlaklı değilse ayet de sabittir. Yüzlerine paçavra gibi atılır. Oruç muhteşemdir. Kim ramazan oyunu oruçlu geçirirse geçmiş günahlara affolunur. Ama o güzel ahlaklı ise affolunur. Güzel ahlaklı değilse namazı kılan güzel ahlaklı değilse namazı kılan güzel ahlaklı değilse güzel ahlaklı değilse hem oruç tutup hem etrafa sinkaf yapıyorsa, kırıyorsa, döküyorsa ortalığı tutmasın yavrucu. İstemiyorsun. Ha Allah katında takva Allah biliyor. Bizim takvadan anladığımız bu. Çünkü takvaca üstün olan Allah katında üstündür. Takvanın başlangıcı nedir? Takvayı da Allah Cenab-ı Hak kendisi tarif ediyor yine. İman edip salih amel işlemektir. E iman edip salih ameller deyince salih amellerin zirvesidir.
İnsanlara zarar vermemek. Şimdi insanlar tekbir getirip camileri bombalıyor. Onu takva yaptığını zannediyorlar. Hocam tamam mıyız? Kaçta? Dokuz. Sekiz buçuk. Peki. Sekiz buçukta buradayız yine. İnşallah bir ara, mola. Sekiz buçukta tekrar mesleğinin okumalarında buluşacağız. Gününüz hayır olsun inşallah.
Kaynaklar ve Referanslar
Garanik Hadisesi — Tarihsel Değerlendirme — Necm Sûresi’nin nüzulü sırasında müşrik tanrıçalara dair ‘bunlar yüce turnalardır’ türünden cümleler Peygamber’e atfedilmiştir. İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğu bu rivayeti senedi ve metni açısından reddeder; Hz. Peygamber’in ismet sıfatıyla bağdaşmaz ve erken dönem sîret kaynaklarında güvenilir bir isnadı yoktur. Müsteşrikler tarafından İslâm’a karşı kullanılan bu iddia ciddî tarihsel-tenkitçi eleştirilerle çürütülmüştür.
Beyazıt-ı Bestâmî — Şeytanın Fırsatını Beklediği An — Büyük sufiler şeytanın insanı ibadet, zikir veya hac esnasında değil; bu hâllerden çıkıldığı anda yakaladığını beyan ederler. Bestâmî’nin ‘namazda olanın namazdan büyük bir işi olamaz’ ilkesi bu bütünlüğün özetidir. İbadet-ahlak-hukuk üçlüsünden herhangi birini ihmâl etmek diğerlerini de işlevsiz kılar.
Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî — Aşk ve Akıl — Mesnevî’nin ilk beyitlerinden itibaren aşkın akılla değil kalp ile kavranabileceği vurgulanır: ‘Aşk geldi, akıl gitti.’ Ciğerin yandığını fark etmeden yanan âşık, Hz. Mevlânâ’nın ‘yanıyorsun’ uyarısına karşı ‘neresi yanıyor?’ diyen kişidir. Bu bilmezlik, aşkın en derin hâlidir.
Kur’ân-ı Kerîm — Bakara Sûresi, 165. Âyet — “İman edenlerin Allah’a sevgisi çok daha şiddetlidir (eşedd).” — Müminlerden yalnızca bir kısmının bu ‘şedîd sevgi’ noktasına erişebildiği; geri kalanların ise sevgiyi hukuk çerçevesinde yaşadığı beyan edilmiştir. Aşk, hukukun bittiği noktada başlar.
Hallâc-ı Mansûr — ‘Enel Hak’ Şathiyesi — Hallâc-ı Mansûr, delilini ve savunmasını kendi kanıyla yazmış; ‘enel hak’ sözünü benliğini yok edip Hakk’ın nûruyla dolduğu bir fenâ hâlinde söylemiştir. Efendi hazretleri bu makamın kapısını çalmak isteyenin gecede yüz rekât nafile namaz kılmakla işe başlaması gerektiğini bildirmiştir; yoksa bu söz kibre kapı açar.
Züht Hareketi — İmam-ı Ahmed b. Hanbel, Kitâbü’z-Zühdü — Erken dönem İslâm’da sufilik züht hareketiyle başlar; iki ciltlik bu eser zühdün sistematik ilk derlemelerinden biridir. Zühdü terk etmeyen sufi; makam, mevki ve servete kayıtsız kalır. Para ile tarikat arasında kurulan ilişki bu temel ilkeyi ihlâl eder.
Yusuf-Züleyha — Aşkın Olgunlaşma Kıssası — Züleyha’nın Hz. Yusuf’a duyduğu beşerî aşk, Kur’ân’da ‘ahsenü’l-kasas’ olarak anılan bu kıssada ruhânî bir olgunlaşmaya dönüşür. Beşerî ile ruhânî aşkın birbirinden ayrılmazlığını simgeleyen bu kıssa, Mevlânâ ve Câmî başta olmak üzere tasavvuf edebiyatının en çok işlediği temalardan biridir.
Evlilik Hukuku — Eşe Karşı Görev — “Eşin kan-irin kusacak olsa sen onu elinle temizlesen, tükürsen hakkını yerine getirmiş olamazsın.” (Hadîs-i şerîf rivayeti) — Bu ifade, evlilik hukukunda eşe adalet ve ihsânın birlikte uygulanması zorunluluğunu özetler. Hukuk ‘asgari’ olandır; sevgi ise ‘azami’ olanı gösterir.
Takva ve Güzel Ahlak — “Müminlerin Allah katında en üstünü, takvaca en üstün olanıdır.” (Hucurât, 13) — Efendi hazretleri takvayı güzel ahlakın çatısı olarak tanımlamış; oruç tutup çevresine eza veren kimsenin orucunun Allah katında kıymeti olmayabileceğini hatırlatmıştır. Güzel ahlak; kimseye elden, dilden zarar vermemektir.
Bu sohbet-i şerï f, Mustafa Özbağ Efendi hazretlerinin 2018 yılında Karabaş-ı Velî Tekkesi’nde icra buyurduğu 43. sohbetin transkriptinden tez formatında düzenlenmiştir. Orijinal video: https://www.youtube.com/watch?v=RCbv9ntwlG8