Karabaş-i Velî Tekkesi 2018

32. Karabaş-ı Velî Tekkesi 2018 Sohbeti — Gelibolu Mevlevîhane S. Cevap: Dil, Medeniyet ve Üretim; Ekonomik Sömürgecilk; Kabe Anahtarı, Hz. Hüseyin ve Şettâr-Nakşibendî Vuslat Tartışması

Mustafa Özbağ Efendi hazretleri, Gelibolu Mevlevîhanesi’nde 23 Eylül 2018 tarihinde gerçekleştirilen bu 32. sohbet-i şerîfinde ve akabinde yürütülen soru-cevap fasıllarında; dilin medeniyetin temel taşı olduğunu, bir toplumun ancak ürettiği şeylerin adını koyabileceğini ve bu yüzden yoğurt ile ayranın dünyaya Türkçesiyle yayıldığını, Osmanlı’nın teyyare fabrikalarının toprak altına gömülüşünü ve bugün cebimizde taşıdığımız teknolojinin tek bir kelimesini üretememiş olmamızın medeniyet açmazını bütün boyutlarıyla tahlil etmiş; bankacılık sisteminin dolar-tahvil döngüsü, Trump’ın Suud Arabistan’a sattığı yüz milyar dolarlık silah, CIA’nın küresel uyuşturucu ağı ve içki-fuhuş-kumar ekonomisiyle beslenen uluslararası sömürge sistemini teşhir ederek bu sistemden korunmanın yollarını — paraya bankaya değil tarlaya ve altına yatırmak, yabancı markayı bile bile almamak, yerli üretimi desteklemek — açıklamış; Mekke’nin fethinde Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin müşrik bile olsa Kabe’nin kılıçtan geçmiş bakıcı ailesine anahtarları iade etmesini ve bu adalet üzerine o ailenin İslâm’a girişini “emanetleri ehline vermek” ilkesinin canlı nümûnesi olarak beyan etmiş; Hz. Hüseyin Efendimiz’in Kerbelâ yolculuğunun bir savaş ilanı değil, Yezid’in seçim geleneğini çiğnemesine karşı meşrû bir itiraz olduğunu, İslâm’ın anarşiyi değil zulme hak temelli direnci emrettiğini, silah fabrikalarının uluslararası terörü finanse ettiğini ve 12 Eylül’ün bu gerçekliği gösteren bir misal olduğunu anlatmış; ümit, toplumun geçici körlüğü ve değerleri kaybetmediğimiz meselesini derinlikli biçimde ele almış; ardından Nakşibendîyye ve Şettâr ekolü arasındaki vuslat tartışmasını — Mecnûn’un Leylâ’sına hiç kavuşamamasının sûfî hikmeti, Râbi’atü’l-Adeviyye’nin “yanımdayken bile hasretim sana” feryadı, yakınlığın da yakınlığının sonsuzluğu — izah etmiş; “Ben kulumun zannı üzeriyim” hadîs-i şerîfinin müteşâbih niteliğini ve onu her türlü günahın kılıfı hâline getirmenin ilim cinayeti olduğunu ortaya koymuş; Ehlibeyt’e muhabbet ile matem arasındaki farkı, Şam’daki Zeynep Validemiz türbesinde yaşanan mânevî hâli ve siyah rengin anlamını paylaşmış; nihayetinde kader, dua ve sadakanın belâ ve musibetleri defettiğine dair hadîs-i şerîfle sohbeti noktalamışlardır.



Dil ve Medeniyet: Konuşan Hayvan mı, Halîfe mi?

Selamün aleyküm. Hakkınızı helal edin. Saatten bakmamışız saate. Orada biraz sohbete muhabbete dalmışız. Geciktik. Kusurumuza bakmayın. Buyurun. Mikrofonu yakın. Hoş geldiniz efendim. Selamün aleyküm. Rahmetli cebimler için kamus namustur diye bir sözünü okudum. Yani sözlük işte hani kişinin namusudur ülkenin namusudur diye. Bu etkiledi bayağı. Dil insanın dinini yaşamasında ya da bir medeniyetin oluşmasında hangi faktör ödedir? Onu dile olan bakış açınızı merak ediyorum. Dile olan bakış açınızı. kullandığımız kelimeler bize nasıl etkiler bırakır? İnsanı tarif ederlerken konuşan hayvan diye tarif eder Batılılar. Batılılar için konuşan hayvan. Bizim için insan muhakkak ki halife. Ama o insan kullandığı dil kadar kullandığı kelime kullandığı harf kadar insandır. Şimdi bu normalde bir kimse kendince kendi eğitimini kendi görgüsünü kendi bilgisini ancak diliyle aktarır.

Kendi duygusunu diliyle aktarır. Eğer bir kimse dile hakim değilse bir toplum dile hakim değilse o topluluk kendince kendi kültürünü ve kendi medeniyetini kurması mümkün değildir. Bu medeniyet sadece sanat, edebiyat üzerine kurulu değildir. Medeniyet aynı zamanda ticaret ve teknolojinin de üzerine kuruludur. Bilimin üzerine kuruludur. meseleye sadece sanat ve edebiyat olarak bakarsak biz o zaman meseleyi tam olarak oturtturmuş olamayız. Sanat, edebiyat, bilim, teknoloji, ticaret, savaş, bunun hepsini de üst üste koymamız lazım. Bunların üzerinde de bunları koyarken yerleştirirken, mesela bilim olarak biz onu baktığımızda insanların o toplumun medeniyeti oluştururken bilim üretmesi gerekir. B

Üretmeyen Toplum Diline Sahip Çıkamaz

ilim üretmek o zaman üretmiş olduğun bilime bir isim vermektir. O ismi verirsen o zaman sen bilim ürettiğin meydana çıkar. Bunu küçümsemek için söylemiyorum. Biz şimdi bir köprü yapıyoruz, köprüye isim koyuyoruz ama biz telefon yapıp bir telefona isim koymuyoruz. O zaman bizim şu anda bilim olarak belli bir noktada değiliz, teknoloji olarak belli bir noktada değiliz. Edebiyat olarak belli bir noktada değiliz, sanat olarak belli bir noktada değiliz. Biz yeni bir kelime üretemiyoruz, yeni bir tümce kuramıyoruz, yeni bir isim oluşturamıyoruz bir şeyde. Bu meselede yetersizliğimizi gösteriyor. Mesela Arabi yeni kelimeler üretmiş. Arabi yeni kelimeler ürettiğinden Arabinin kelimelerini şerh etmek zorunda kalıyoruz. Bundan ne manası çıktı diye ayrı bir şerheye ihtiyaç duyuyoruz. Bu bir medeniyet oluşması ama İslam toplumunun şu anda böyle bir medeniyet oluşturması mümkün değil.

Yenilmişliğin vermiş olduğu sıkıntıyla veya yenilmişlikten dolayı biz üretilmiş olanları kullanıyoruz. Üretilmiş olanları tüketiyoruz biz. Hepimizin cebinde telefon var, adı ne telefon. Hepimiz telefonu kullanıyoruz. Diyor muyuz bana mektup yaz diye? Hayır, bana mesaj yaz diyoruz. Mesaj ne? Bana mail atar mısın? Biz üretmemişiz çünkü. Ne kullanıyoruz? Maus. Biz onu normalde fare diye biliyor muyuz biz onu? Desek dahi uymuyor. Siz elinizin altında bir fareyle oynar mısınız? Ama biz onu üretmemişiz. Üretmeyince biz onun ismini de koymamışız. İsmini koymayınca bizim değil. O zaman medeniyet dediğimizde sadece edebiyat olmadı. Sadece genel kültür olmadı. O zaman işin içerisine teknoloji de girdi. İşin içerisine bilim girdi. Asıl medeniyet bu manada bilim ve teknolojinin üzerine kurulur. Bilim ve teknolojide önde olanlar arkasında sanatı ve edebiyatı destekler.

Bilim ve teknolojisi önde değilse o kimsenin o sanatı ve edebiyatı destekleyemez ki. Mümkün değil. Bir de ülkelerin kendilerince bir kalkınma modelleri vardır. Bir basket takımı düşünün. Sponsor kim? Ticaret yapan bir şirket. Bir futbol takımı düşün. Sponsor kim? Ticaret yapan bir şirket. Bakın ticaret yapan şirketler kârlarının bir bölümünü spor karşılaşmalarına, karşılaşmalarına, spor takımlarına yöneltiyorlar. Oysa o kârının büyük bir kısmını, sporo değil de önce kendi bilimle alakalı bir vakıf kursa orayı desteklese farklı bir şey olacak. Ama o kimse reklamını yapıp daha fazla mal satmanın peşinde. Oraya bilim ve teknoloji ile alakalı bir vakıf kursa o bilim ve teknoloji ile alakalı kurmuş olduğu vakfa belli bir kârlılığının belli bir kısmını oraya aktarmış olsa ve orada bilim ve teknoloji üretmiş olsa o zaman bu vatana bu millete de daha fazla hizmet etmiş olacak.

Ama gidiyor işte bir forma yaptırıyor. Yok bilmem ne desteği veriyor. O spor takımlarına destek veriyor. Spor takımları bir ülkenin reklamını yapabilir ama bir ülkenin geleceğini kurtarmaz. Spordan siz bir ülkeye medeniyet getiremezsiniz. Bakın siz sporla bir ülkeye medeniyet getiremezsiniz. Ama bilim ve teknoloji ile bir ülkeye medeniyet getirebilirsiniz. Böyle olunca da biz ne yazık ki dilimize sahip çıkmaya çalışsak dahi sahip çıkamayız ki. Haması bir söz olur bu. Bakın haması bir nutuk olur. Üretmen lazım ki sahip çıkasın. Yoksa Ayağınızdaki bir pantolon ne? Casuel pantolonu. Adı ne? Casuel. Regular gömlek. Üretmemişsin sen. XXlarge gömlek. Üretmemişsin. Üretmemişsin. Hadi sahip çık. Sahip çıkamazsın ki. Trench coat. Sahip çıkamazsın. Body bluiss. Sahip çıkamazsın. Bakın bayansınız hepinizin kullandığı kıyafetlerin isimlerine sıralıyorum. Sahip çıkamazsınız.

Siz üretmedikçe dilinizi koruyamazsınız. Siz üretmedikçe dininizi de koruyamazsınız. Siz üretmedikçe ülkenizi de koruyamazsınız. Acı tarafı bu. Acı tarafı bu. Acı tarafı bu. Niçin dil kaybolur? Üretmediğinden dolayı. Üretmiyor. Ayran üretmişsiniz. İnteresan bir şey. Almanya’da gitseniz Ayran. Suud Arabistan’a da gidiyorsunuz Ayran. Nereye giderseniz gidin Ayran. Nereye giderseniz gidin Ayran. Nereye giderseniz gidin Yoğurt. Bildiğiniz Yoğurt. Nerede yaşadığınız önemli değil. Adı ne? Yoğurt. Siz üretmişsiniz. İsmi size ait. Bakın ismi size ait. Çünkü üretmişsiniz. Sizin üretmediniz şey sizin değil. Benim biraz tekstilciliğim var ya. Boyağne. Üretmemişsin ki hiçbir şeyini. Ramdan geçirdin mi bunu? Bunu Ramdan geçerken tuşesini ayarlayalım. Ram ne? Bir kumaşın boyandıktan sonra kurutma sistemi. Ram kurutma sistemi. Kumaş üzerinde yürüyor. Kumaşın karşısında bir rulo var. O rulo çark dönüyor.

Onu rulo asılıyor. Oradan gidiyor. Kurutuyor. Ütülüyor aynı zamanda. Sıcaklıkla. Onun sıcaklığına ayarlayınca ona göre tuşesi. Kumaşın yumuşaklığı yani. Sertliği. Bakın hiçbirini üretmemişiz. Biz üretilmiş teknoloji almışız getirmişiz. Kurumuşuz orada çalıştırıyoruz. Bizim değil. Bize teknoloji satmış. Bizi üretmişiz. Kumaşın yürüyüşü. Kumaşın yürüyüşü. Kumaşın yürüyüşü. Kumaş teknoloji satmış bize. Biz üretmişiz. Adı ne? Teyyare. İsmini koymuşuz. Adı ne? Teyyare. Neden? Çünkü biz siz Osmanlı’nın ilk teyyare üreticilerinden olduğunu biliyor musunuz? Sonra teyyare fabrikalarının kapatıldığını teyyarelerin topraklarının altına gömüldüğünü biliyor musunuz? Hala da Türkiye’de toprak altına devlet eliyle gömülmüş teyyarelerin olduğunu biliyor musunuz? Dile sahip çıkmak için üretmek gerekir. Üretemiyorsanız dilinize sahip çıkamazsınız. Üretemiyorsanız dilinize sahip çıkamazsınız. Peki efendim bu kadar gün geçtikçe tüketen bir toplum haline gelirken o üreten tarafımızı nasıl aktifleştirebileceğiz?

Bu bir devlet politikasıdır. Bir topluluk bunu kendi başına becerebileceği bir şey değildir. Üretmeyi hedefleyen bir devlet politikasının geliştirilmesi gerekir. Üretmeyi hedefleyen bir devlet politikası geliştirilmediği müddetçe üretemezsiniz siz. Devlet kalkınma modeli üretmenin üzerine kurulursa evet bunu gerçekleştirebilirsiniz. Peki o zaman bu kadar dışarıya bağımlıysak sömürge halindeyiz diyebilir miyiz? Sömürgeyiz ki zaten. Olmadığımızı iddia eden mi var? Cebinizdeki telefonlara bakmanız yeterli. Vatandaş eline geçen bin lirayla gidip dolar alıyorsa nesin ki görmek istemediklerimiz şimdi sömürge kavramına öncekiler veya daha önceki sömürgecilik veya sömürge anlayışı bir ülke başka bir ülkeye tankıyla topuyla askeriyle girecek orayı işgal edecek ve orayı sömürmeye başlayacak. Önceden böyleydi. Şimdi böyle değil sömürgecilik geliştirdiler. Şimdi ekonomiyle geliyor sömürüyor seni. Ne yaptı Trump? Ne kadardi? 200 müydü? Kaçtı?

Suudi Arabistan’a silah sattı. Kaç? 100 milyar euro Trump sattı Suudi Arabistan’a değil mi? Sömürgecilik Parayı tahsil etti zaten daha silahlar gitmedi ama Onları öyle sömürüyorlar. Bizi de aynı şekilde sömürüyor ki Ne alıyor? Mesela petrol petrol çıkarıyor öyle değil mi? Suudi Arabistan devletinin o çıkarılan petrolden bir payı var petrol çıkarılıyor petrol çıkarılıyor petrol çıkarılıyor petrol çıkarılıyor petrol çıkarılıyor bir payı var petrol çıkaran zaten Suudi Arabistan devletinin kendisi değil gelmiş BP veya işte bir Amerikan şirketi Suudi Arabistan’ın petrolünü çıkarıyor Suudi Arabistan petrolünü çıkardıktan sonra devlete bir pay veriyor diyor ki çıkardım devletin petrolün yüzde 10’u sizin olsun yüzde 15’i devletin olsun diyor tamam diyor anlaşmaları yapıyorlar Suudi Arabistan’ın normalde petrol çıkarmasına izin veriyor çıkardı bin varili bin varili yüzde 15’i ne kadar?

Yüzde 20’si ne kadar? 200 varili 200 varili ne kadar yaptı? 200 bin dolar yaptı diyor ki Suudi Arabistan devleti ne? Merkez bankasına senin hesaplarında 200 bin dolar var diyor Suudi Arabistan Merkez Bankası diyor ki 200 bin dolar kazandım harika 200 her gün 200 bin 200 bin öyle düşünün bir milyon dolar oldu bir milyon dolar olunca Suudi Arabistan devletine diyor ki ya bak senin hesaplarında o bir milyon dolar doların oldu bu dolar senin hesaplarında durursa olur olmaz yere harcarsın gel sen bu dolarları ver ben sana Merkez Bankası’nın tahvilini vereyim doların üzerine bir de kalkıyor ne yapıyor? Merkez Bankası tahvili veriyor sen bir milyon doları verdin eline üzerine bir tane beyaz kağıt aldın ne bu? bir milyon dolar dolarlık şeyin ne o?

Amerikan Merkez Bankası’nın tahvil kağıdı hadi ye hadi harca hadi de ki ben vatandaşıma bir tane hastane yapacağım yap hadi şimdi sömürgecilik böyle ne olacak sizin için de geçerli herkes için geçerli burdakinin maaş alıyorsun bankaya yatıyor hesabına seni suçlamak için söylemeyeceğim parayı görmüyorsun bile değil mi? elinde bir tane plastik var değil mi? harcama yapacağın zaman plastikten geçiyorsun değil mi? başka bir şey değil değil mi? parayı görmüyor hiç parayı görmüyor hiç bir arkadaşa gelse çok sıkıştım eşim hastanede, şuyum hastanede bana 500 lira ver dese bankada para para bankada sömürge bankada parası olanların hepsi de sömürgeye yardım ediyor bütün bankaların paraları bir merkezde toplanıyor o merkezlerin paraları da Amerikan merkezlerinde toplanıyor ben İsrail’e ihiracat yapıyorum ne ihiracat yapıyorum? havlu işte ne kadarlık havlu satmışım şu kadarlık havlu satmışım satmış oldum havluyu ben üretmişim satmışım depolamışım kartonlamışım göndermişim nereye gitti?

İsrail’in gümrüne gitti oradaki şirket baktı mal gelmiş gümrükte parayı yatıracak ya nereye yatırdı parayı? benim bank hesamıma yatırdı ama önce Amerikan bankasından dolaştı geldi dolar olarak Amerikan bankasından dolaştı geldi nereye geldi? işte ben şimdi o günkü hesabım olan para neresi? Allah affetsin garanti bankası adam parayı yatırmış bana mail çekti parayı yatırdım diye iyi ben ertesi sabah gittim bankaya kolay gelsin sağ olun mail müşteri bana yatırdı para hesabınıza geçirildi diye baktı evet geçirildi ben alayım 3 gün alamazsın benim yaşadığımı söylüyorum dedim nasıl 3 gün alamam işte bilmem ne kanuna hukukuna göre 3 gün duracak Allah Allah ölüyor ölürsen öl 3 gün durdu 4. gün gittik parayı alalım dedi ki doları burada bozduracaksın neden? burada bozdurmazsan yine vergi dairesi sana ceza keser bozdurmayacağım kardeşim ya ver benim dolarımı verdim aynı gün vergi dairesini o bildiriyor bu adam doları burada bozmadı diye ceza yedim ben ondan bir daha ki geldiğinde kuzu kuzu müdür senin gözünün içine bakıyor gel nasıl geldin ceza yiyince nasıl bizim dediğimizi kabul ettin müdürüm haklısın boz burada dışarıda doları kaç paraya bozuyorlar 6.20 orada 6 lira sömürgesin sömürgesin şimdi diyebilirsiniz ki bu adam komünist mi? onlar da sömürgenin bir parçası bakın dünya üzerinde bir sistem var siz şimdi buraya sufilik sohbeti öğrenmeye geldiniz değil mi ama ne yazık ki soru bizi oraya getirdi dünya üzerinde global bir sistem var bu global sistem şeytaniyete dayalı bunun dini, diyaneti, ırkı hangi sistemle yönetilmiş neyle yönetilmiş önemli değil bu dünya büyük global sistemi bütün insanlığı sömürüyor biz biraz aykırı sufilerdeniz biz bu sömürüye karşıyız biz insanların hürriyetinden yanayız sömürden yana değiliz bütün sufi zihniyeti bütün sufi zihniyeti sufilik bakın sufilik herkesin gittiği yerden gitmek değildir şeytanın örttüğü, gizlediğini görmektir sufilin bir veçesi şeytanın sakladığı, gizlediği şeyi görmektir uyanın, görün, bakın neyi? şeytanın örttüklerini şeytan bizim önümüzü örter hak ve hakikati örter hak ve hakikati örter bu hak ve hakikat bu uluslararası sistem siz Müslümanmışsınız, Hristiyanmışsınız siz Musevi’mişsiniz, Atay inanıyormuşsunuz, İtay inanıyormuşsunuz, Putay inanıyormuşsunuz umrunda değildir o sömürüsünün, o hükümetin, o hükümetin umrunda değildir o sömürüsünün devam etmesini ister biz şimdi Mekke müşrikleri ne diyorlardı?

Hz. Peygambere diyorlardı ki sen ne istiyorsun söyle eğer senin derdin bir kadın ise bu Mekkeli kadınların hangisini istersen kendine nikahla evliyse biz ona gideceğiz kocasına diyeceğiz ki boşasan bu kadını onu nikahlasa evet diyorlardı ki eğer senin derdin paraysa gel hazinenin başına otur hazinenin başına otur hazine senin hazineğin başına otur hazineden sorunlu ol eğer senin derdin burayı yönetmekse gel bu kadını nikahla istersengel vali ol vali ol burada başımızda sen vali ol ama o diyordu ki Hz. Muhammedi Mustafa bir elime ayı verseniz bir elime de güneşi verseniz ben La ilahe illallah demekten vazgeçmeyeceğim yani sizin ilah olarak kabul ettiğiniz hiçbir şeyi kabul etmeyeceğim Uluslararası sistemi ilah olarak kabul ederseniz hiçbir sıkıntı yaşamazsınız. Uluslararası sistemi ilah olarak kabul ederseniz hiçbir sıkıntı yaşamazsınız.

Yeter ki sömürge evet değil. Namazınızı da kılarsınız, sabahları kadar namaz kılın. Ne olacak ki sabahları kadar oruç tutun, geceleri gündüzleri oruç tutun. Çok umurunda milletin. Sen hangi dine müntesipmişsin? Aman çok onların umurunda. Biz de böyle o bunların umurunda filan öyle düşünüyoruz değil, hiç kimsenin umurunda değil. Hiç kimsenin umurunda değil. Biz abartıyoruz. Bir şey umurunda, o uluslararası sömürü sistemine hayır diyorsanız o zaman ensenizde değil bütün vücudunuzda bomba patlatırlar sizin. Zor. Peki dinimiz umurunda değilse neden evrensel bir din oluşturmaya çalışıyorlar? Hiçbir şey anlayamadım. Dinimiz hangi dine mensup olduğumuz umurlarında değilse evrensel bir din oluşturma çabaları niye? O evrensel din oluşturmalarının sebebi şu anda mesela muğ seviliği istedikleri yere getirdiler. İçinde küçük azınlıklar müstesna. İyi seviliği istedikleri yere getirdiler.

İçindeki küçük azınlıklar müstesna. Aslında Müslümanları da istedikleri yere getirdiler. İçindeki küçük azınlıklar müstesna. Ama dinin temel kaidelerinin yazılı olduğu Kur’ân’ı ve Sünnet’i bir türlü deforme edemediler, dejenere edemediler. Aslında Müslümanları dejenere ettiler. Müslümanları deforme ettiler. Ama kitap orada duruyor, Sünnet de orada duruyor. Aslında Sünnet’i de dejenere ettiler. Ama o kitap orada duruyor. O kitap orada durduğu müddetçe o uluslararası sistemin sıkıntısı bu. O kitabı bir türlü dejenere edemediler. Onların dertleri bu. Neden dinle alakalı geliyorlar insanların üzerine? Diyorlar ki, ey insanlık topluluğu, bizim istediğimiz gibi yaşayın. Bizim istediğimiz gibi inanın. Bizim istediğimiz çerçevede durun. Sabahleyin, ayarlanmış, tasarlanmış, kurulmuş saatler gibi olun. Senin işin kaçta? Sekizde. Sen sabah saat yedide altıda kalk, sekizde dost doğru işine git. Dost doğru işine git, işinden sonra şunu yap, bunu yap, bunu yap.

Ondan sonra şu diziyi izle, bu diziyi izle, şunu yap, bunu yap. Al sana para. Senin bunları yapabilecek kadar paran da var. Sen çalış. O uluslararası sistemin ihtiyacı olanı ver. Uluslararası sistemin ihtiyacını verdiğin müddetçe sen iyi bir insansın. Bunun için senin dini inanışların var. Örneğin faiz haram. Ya bu zamanda faiz haram denir mi şimdi? Sana diyor ki uluslararası sistem, böyle söyleme. Sen diyorsun ki içki içmek haram. Uluslararası sistem diyor ki böyle bir şey söyleme. Neden? En büyük içki üreticisi benim. Bu içki üretiminden para kazanıyorum. Uluslararası sistem, uluslararası sistem kazancının yedide birini uyuşturucudan ve içkiden, kazancının yedide birini anarşiden, kazancının yedide birini fuhşiyattan, kazancının yedide birini kumardan kazanıyor. O yüzden bütün dünya insanlığı içki içmeli, dünya insanlığı fuhuş yapmalı, dünya insanlığı kumar oynamalı, dünya insanlığı aynı zamanda anarşiye bulaşmalı.

Bunlar için paraları nereden bulmalı? Dünya uyuşturucu teşkilatının başında kim var biliyor musunuz? CIA. Başka bir şey gerek var mı? Bunlar senin dinin yasaklıyor, senin dinin yasakladığı müddetçe senin dinin değiştirilmeye mahkum. Onlar öyle görüyorlar. Çok siyasi konuştuk ya bugün. Efendim peki kendi göbeğimizi nasıl kesebiliriz? bu sistemi bu sistemden nasıl kurtulabiliriz yani? Kendi göbeğimizi nasıl kesebiliriz? Biz gücümüzün yetince bu tip hadiselerden bu tip şeylere bilinçli olup bunlardan uzak durmakla mümkün. Ben param vars

Sistemden Korunma Yolları: Yerli Mal, Altın ve Öz Sermaye

a bankaya yatırmam. Ticaret yapmaya devam ederim. Yatırım yapacaksam gider tarla alırım. Gider tarla alırım. Gider altın alırım hiçbir şey bilmiyorsam. Kendimi korurum. Koruyabildiğim yere kadar. Memleketimi korurum. Koruyabildiğim yere kadar. Bilinçleneceğiz. Evet. Ben gidip Puma ayakkabı giymem. Adidas ayakkabı giymem. Bilmem ne çıkın yemem. Hiçbir yabancı markayla işim yoktur. Bile bile kasıtla almam, yemem, içmem. Yurdun malı. Az önce abimle konuşuyorduk. Dedim 99 liraya aldım dedim Manisa’dan 3L ayakkabıdan dedim. Abim de dedi ki yerli malı ya dedi. Dedim yerli malı. Ayakkabı yerli. Yabancı marka değil. Gücümüzün yetince yapabildiğimce. O uluslararası sistemin ürettiği bir şeyi yemek içmek istemiyorum. Kullanmak istemiyorum. Gücümüzün yetince. Herkes kendi gücünün yetince bunu yapabilir. Yapabiliriz hep beraber. Hep beraber ülkemize sahip çıkabiliriz. Hep beraber kendi ülkemizin markalarını ayakta tutabiliriz.

Hep beraber yerli üretimi destekleyebiliriz. Hep beraber yerli markalarımıza gidebiliriz. Gidip uluslararası bir alışveriş şirketinden bir şey almak zorunda değiliz. Yapabiliriz. Yemeye veririz içmeye veririz. Ben yaşımda olanlar bilirler. Bundan 30 yıl önce böyle şeyler yoktu. Var mıydı? Kaç doğumlusunuz? Ben sizden iki yaş büyüküm. Bir tane de bir tane de bir tane de. Ben sizden iki yaş büyüküm. Bir fark yok aramızda. Var mıydı? Mutlu değil miydik? Çok daha mutlu. Daha huzurluyduk. Yabancılaştık. Yabancılaştık. Şimdi hepimizin gardırobunda bir sürü gömlek var, bir sürü ayakkabı var, bir sürü kıyafet var. Dolu. Habire tüketiyoruz şimdi. Ne? A. Bizim peygamberimiz bize dedi ki, ağız yiyin. Bizim peygamberimiz bize dedi ki, bir şeyi eskiyinceye kadar kullan. Kullanamıyorsan da kullanacak olan bir kimseye ver.

Yapabiliyor muyuz? Hayır. Vermeye kalksak şimdiki fakirler de kibirli. hadîs-i şerîf, fakirin kibirlisini Allah lanet etsin. Lanetlik adam. Neden halinden kibirlilik yapıyorsun? Al kullan giyebiliyorsan giy, giyemiyorsan başkasına ver. Yiyebiliyorsan ye, yiyemiyorsan başkasına ver. Biz şimdi başkasına vermeyi de unuttuk. Biz başkasına da vermiyoruz. Ayrıştırıyorlar. Get dolaşıyoruz. Örnekliyorum. Birisi ayda daire alacak. 2000 lira taksit ödeyebilir. 2000 lira taksit ödeyeceği daireler filanca yerde. 10.000 lira taksit ödeyecek olan daireler filanca yerde. 20.000 lira aylık taksit ödeyecek olan daireler filanca yerde. 50.000 lira taksit ödeyecek olan daireler filanca yerde. filanca yerde. 50 bin lira daireye taksit ödecek olan kimse sabahleyin kalktığında 1000 lira taksit öden kimseyle göz göze gelmeyecek. Burun buruna gelmeyecek. O evinde hamsi kızartacak, hamsi kokacak onun evi. En ucuz balık hamsi, en ucuz balık hamsi diyoruz o da 15 lira.

Kaç para kilo soracağım? 15 lira en ucuz hamsi. Üç tarafı denizlerle çevrili olan bir ülkenin en ucuz balığı 15 lira kilosu. Şimdi normalde o kimsenin evi hamsi kokacak. Öbür kü 400 metrekare evde oturuyor. Evde hizmetkarı var bilmem neleri var. O sabahleyin kalktığında veya gecenin akşam yemeği zamanda hamsi mi koklasın ya? Veya o kimse sabah işe giderken öbür kü de şimdi yani birisi işte iki trilyonluk arabayla otoparka yerleşecek. Öbür kü 50 liralık arabayla otoparka yerleşecek. İkisi yan yana gelecek. İki trilyonluk arabası olan 50 liralık arabanın yanına arabasını mı çeksin şimdi? Get dolaşmak. Tabii. Yetmez. Biz şimdi daha büyük, daha pahalı dairelerde oturmamız lazım. Biz böyle salona inerken elimizde whisky kadeyi, promoz elimizde, rop de chamber üstümüzde biz salona inmeliyiz.

Yemeğimiz hazır mı? Değil mi? Türk filmlerinde bunu izleyerekten büyümediniz mi? Bunu hayal etmediniz mi? Size böyle filmler izletmediler mi? Evinizin havuzu, havuzun kenarında hanımefendi içinde yanında whisky’si, hizmetkarlar önünde, lüks arabalar önünde, bu filmleri izlemediniz mi? Bunları hiç mi benimsemediniz? Öyle olmak istemediniz mi? Güzel memleketim benim. Peki. Mikrofon. Peki üstadım, o zaman o azıcık belediye başkanlığı örnek alsak kendimizi, o zaman da komünist olarak nitelendirilmeyecek miyiz? Anlamadım. Kendimize o azıcık belediye başkanlığı örnek almış olsak, kendi üretiyor, kendi satıyor, kız çocukları okutmak amacıyla birçok faaliyetler düzenliyor. O zaman komünist olarak nitelendirilmiş olmayacak mıyız bizde? Ya normalde ben onu Latife’den söyledim. Ben size sadece soruyorum. İsim olarak önemli değil bir kimsenin ne denilmesi önemli değil. Yani biz kendi özümüze dönmediğimiz müddetçe, kendimiz üretmediğimiz müddetçe ve kendi ürettiğimizi paylaşmadığımız müddetçe biz o global sistemin kölesi olmaya devam edeceğiz. bunu normalde şimdi bir kırsal kesim için bir rol model olabilir.

Rol modeli gerçekten çok güzel bir rol modeli. Kırsal kesimde bir rol model olabilir. Hatta ben şimdi konuştum diye değil, az önce bir şey söyledim. Dedim ki, bütün şehirleşme ile alakalı bir mesele çıktı. Batıya göçü önlemedikten sonra siz nereye ne yaptığınız önemli değil. O yaptığınız yer yine şehrin içinde kalacak. Batıya göçü önlemek için de dedim ben doğuda, güneydoğuda kırsal kesimde tarımın ve hayvancılığın desteklenmesi lazım dedim. Ya neden? Çünkü o kimseye ver ya bedaveden var tarlayı. Ona bedaveden şey ver. Hayvancılığını geliştirsin. Ki batıya gelmeyi düşünmesin. Hastanesine götür, postanesine götür, bilmem nesine götür, her şeyine götür. Yaşam standardını yüksel. Bu göçü önle. Aynı zamanda da ülkenin üretimine katkıda bulunsun. Derdimiz bu. Kimin yaptığı adının ne olduğu önemli değil benim için.

Bakın benim için adının ne olduğu, inancının ne olduğu, kimliğinin ve kişilinin ne olduğu önemli değil. Ne yaptığı önemli benim için. Benim için yaptığı önemli. O desin ki ben en büyük komünistim. Ben ona alkışlayayım, doğru şey yapsın beni ilgilendirmiyor. Öbürü ki desin ki ben çok iyi bir Müslümanım. Ben onun yaptığına bakayım. Bana ne senin Müslümanlığından? Ben Allah değilim ki senin hesabını ben görmeyeceğim. Cennet ve cehennemin de Allah’ın. Kulların cennet ve cehennemi yok. Mekke fethedilir. Mekke fethedildikten sonra, çok önemli burası. Mekke fethedildikten sonra Hz. Ali Efendimiz Kabe’nin anahtarlarını Kabe’nin hizmetçisi olan aileden alır. Hz. Ali Efendimiz önde, öbür günler arkada. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretinin huzuruna gelirler. O Kabe’yi hizmet eden, o ailenin böyle tabiri caizse, aşiretin reisi gibi olan kimse der ki Ey Muhammed!

Sen de bilirsin ki 500 yıldan beri veya 1000 yıldan beri benim ailem Kabe’ye hizmet eder. Evet. Ama damadın Ali anahtarları bizden aldı der. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri Hz. Ali efendimiz’e döner, der ki Ya Resulallah! Ben anahtarları size getirmek için aldım. Der ki, anahtarları bu aileye ver. O aile müşrik, Müslüman değil. Dikkat edin, aile müşrik, Müslüman değil. Anahtarları ona ver der. Anahtarları o kimseye verir. O kimse Hz. Muhammed’e sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerine döner. Der ki, senin dininin, senin dininin emri böyle mi? O da der ki, evet. Benim inandığım olan Allah’ın hükmü böyle. Müşriktir. Anahtarları o adam alır. Der ki, Eğer senin inandığın Allah’ın hükmü böyleyse, adaletliyse, ben şimdi Müslüman olmak istiyorum der. اَشْهَدُ أَنْ لَهَ اِلَهَ اِلَّا اللَّهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ der, Müslüman olur.

O aşiretin reisi, Hemen âyet-i kerîme iner, vahiy gelir. Allah emanetleri ehline vermenizden hoşnut oldu. Allah emanetleri ehline vermenizden hoşnut oldu. Oysa Hz. Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri, Kabe’nin hizmetini yapacak olan kimsenin dinini sorgulamamıştı. Onun müşrik olduğunu biliyordu. Biz ne zaman ki, Müslümanlar olarak, insanlar olarak, emaneti ehline teslim etmeyi öğrendik, o zaman kurtuluşa ereceğiz. Kurtuluşumuz bu. Biz ne zaman ki, toplum olarak, bu X parti, Y parti, A topluluğu, C topluluğu, D topluluğu derdimiz değil. Biz komple toplum olarak, topluluk olarak, ne zaman ki bu bizim partiden, bu bizim cemaatten, bu bizim tarikattan, bu bizim felsefeden, bu bizim anlayışımızda, bu bizden ya, bunu alıverelim yandan. Demekten kurtulduk. Tıp okuyordun değil mi? Kaç yıl var daha? İki yıl var.

İki yıl sonra tıpı bitirdi, hasta geldi önüne, baktı, bu bizden, ben bunu daha iyi muayene edeyim. Bu bizden değil, canım bırak, gebersin. Dedi, kaybetti. Bakın dedi, kaybetti. Ne zaman ki, gelen hastanın hepsini de, ne yapılması gerekiyorsa, yaptı, harika bir iş yaptı. Ne zaman ki, gelen hastanın, inanışına, zenginliğine, kıyafetine, diline, ırkına, herhangi bir şeysine takılaraktan, öyle muamelede bulundu, o zaman kaybetti. O zaman sufilinin bir anlamı kalmadı, ben de kaybettim. Ben diyeceğim ki, yok, ben dost doğru bir kardeş yetiştirememişiz, topluma. O zaman kurtuluşa erceğiz, inşallah. Selamün aleyküm. Üstadım, gerçekten söylediğiniz gibi, bir körfezde veya gebzede çalışılan proje ile, İstinyede çalışılan proje çok farklı. Yani birinde en küçük metrekarelerle, ve ucuz malzemelerle çalışılırken, İstinyede en kaliteli malzemeler ve yardımcı odalarına kadar, daire planları çözülerek çalışılıyor.

Ve arada milyon dolarlık farklar oluyor, ücretlerden. Fakat bu toplumu kutuplaştırma endişesinden ziyade, rant ve kar odaklı çalışılıp, devlete daha çok katkı, kısa yoldan nasıl sağlayabiliriz, öngörülüyor. Şimdi ben meslek olarak, mesleki olarak sormak istiyorum. biz bu sisteme bir şekilde destek varmış oluyoruz. Çalışacağız bu ayrı mesele. Yok, o konuda şey yapma. Benim derdim şu. İstinyede bir kimse,

Kabe Anahtarı Kıssası: Emaneti Ehline Vermek

arta bir. Zenginlik karşıtlığımız yok bizim. O kimse, fakir bir kimseyle karşılaşacak mı orada? Karşılaşmayacak. Bu bir kültür, bu bir eğitim. Benim derdim bu. Yoksa tarih boyunca birileri zengin olmuşlar, bunda bir sıkıntı yok. Birileri belli bir paraya sahip olmuşlar, bunda bir sıkıntı yok. Onlara nasıl kullanıldığında sıkıntı var. İşte üstadım biz bu sistemi içinde çalışıyoruz. Yani buna bir nevi destek olmuş oluyoruz. Biz de o sistemin içinde yaşıyoruz. tercih olarak yapabileceğimiz işimizi değiştirmek veya kapsamını değiştirmek. Biz bulunduğumuz yerde yapmamız gerekeni yapmayı öğrendiğimiz müddetçe bir sıkıntı olmaz. İslam’da anarşi yoktur diyoruz. Az önce de buyurdunuz. Bu sömürü sistemi anarşiyi kullandığından bahsedildi. Bir yandan da sufilik öğreticinin içinde haksızlığa karşı bir başkaldırı olması gerektiğinden bahsediyoruz. En büyük örneklerinden biri Hazreti Hüseyin Efendimiz.

Bu anarşiyle, bu başkaldırı arasını, bizim dinimizin onayladığı başkaldırı arasındaki fark nedir? Anarşi şudur. Anarşi bir insanın kendi kendine, eline silah alıp masum insanları katletmesi, öldürmesidir. Bunu İslam öngörmez. Asla. Hazreti Hüseyin Efendimiz’in hareketi anarşi değildir. Onun çıkış noktası şudur. Ben Yezid’e gideyim, Yezid’le konuşayım. Bu yapılan doğru değil. Ona hakkı ve doğruyu tebliğ edeyim. Çıkış noktası budur. Yezid, Hazreti Hüseyin Efendimiz Medine’deyken mevcut Medine valisi, Hazreti Hüseyin Efendimiz’in üzerinde baskı yapacak bir kimse değildir. Muaviye, kendi sağlığında ölmezden önce, önce o Medine valisini değiştirir. Medine’ye, Yezid’e tam bağlı ceberrut bir vali atar. Ondan söz alırlar. Herhangi bir şey olduğunda, Hazreti Hüseyin’in biyatını alacaksın. Biyat etmezse katleteceksin diye. Muaviye ölür, ölümünü herkesten saklarlar. Ama Hazreti Hüseyin Efendimiz haber alır onu.

Hemen vali onu huzura çağırır. Der ki, biyat etmeni istiyoruz. Hazreti Hüseyin Efendimiz zekidir. Der ki, burada baş başa biyat etmemin senince bir anlamı olmaz. Yarın bütün insanların içerisinde ben biyat edeyim der. Valide kabul eder bunu. Ama o gece bütün avanesini, akrabalarını, çocuklarını toplayarakten gece gece, gece Medine’yi terk eder. Uzun müddet direkt Mekke’ye de gitmez. Medine, Mekke arasında belli yerlerde konaklar. Konakladıktan sonra Mekke’ye gider. Ve Mekke’de tekrar sahabenin kalan büyükler vardır. Onlarla istişare eder ve der ki, ben bunu Yezide gidip tebliğ edeceğim, söyleyeceğim. Yezide yola çıkarken tebliğ etmek için yola çıkar. Ve çok defalar etrafını saran muhasara edenlere der ki, biz sizinle savaşıcı değiliz. Biz sizinle savaşmak için yola çıkmadık. Beni Yezide götürün, ben ona söyleyeceklerim var, benim diyeceklerim var. Ben ona söyleyeceklerimi, diyeceklerimi söyleyeyim diye onlara anlatır. Ama onlar emir almışlardır. Hz. Hüseyin Efendimizi öl

Hz. Hüseyin Efendimiz ve Hak için Meşrû Direniş

düreceklerdir. Hz. Hüseyin Efendimizin duyuştuğu nokta nefsimi defa alır. O yola çıkarken Yezid ile savaşmak için yola çıkmaz çünkü. Burası önemli. İslam’dan harç yoktur. Ve İslam yönetim şekli seçimin üzerinedir. Hz. Ebubekir Efendimiz seçimle, Hz. Ömer Efendimiz seçimle, Hz. Osman Efendimiz seçinle, Hz. Ali Efendimiz de seçimle gelmiştir. Muaviye kendi sağlığında, Yezid’in kendi sağlığında ölmeden daha halife iken, kendisinin halifelikten feragat edip, Yezid’in halife olması için bastırır. Onun halifeliğini ilan eder. Anlayış burada sıkıntılıdır. Hz. Hüseyin Efendimiz de der ki bu Kur’ân ve Sünnet’e aykırı. Bu Hz. Ebubekir, Ömer, Osman, Ali gelenek var, oturmuş yerleşmiş. Bu geleneğe aykırı. Hz. Hüseyin Efendimiz’in çıkış noktası budur. Bu hak ve hakikat için doğru bir nokta değildir. Bütün devletin her tarafında zulüm var. Kim biat etmeyi kabul etmezse, biatı kabul etmeyen valiler, biatı kabul etmeyen askeri personel işten atılıyor.

Ve onlar kimisi öldürülüyor. Mesela Küfe valisinin ölü bulunması gibi. Veyahut da Mekke valisinin bir gece öldürülmesi gibi. Veya Yemen valisinin ortadan kaldırılması gibi. Bu bununla alakalıdır. Ve Müslüman bu noktada zulme karşı, haksızlığa karşı her daim dirençli olmakla emrolunmuş. Bir kimsenin zulme karşı olması, illaki silahla olması şart değil. Efendim peki burada şimdi benim… Özür dilerim. Bir de bu tip meselelerde dünya konjonktür vardır. Mesela siz şimdi nerede yaşarsanız yaşayın. Siz elinize silah alıyorsan

Silah Ticareti, 12 Eylül ve Uluslararası Sistemin Terör Ağı

ız, o silahı muhakkak ki size uluslararası gizli bir örgüt veya yapılanma o silahı size satar, temin eder. Bu da uluslararası terör faaliyetlerinin içindedir. Silah fabrikaları belli. Bugün keleşi üreten fabrika Rusya devletine mı ait? Evet. Ne o? Amerikalılar… Ev mi onların tüfekleri? Ha G3’ün evet, G3… Şimdi G3’ün çıkış noktası belli mi? Evet. Şimdi G3’ün çıkış noktası belli mi? Fabrikası belli mi? Belli. İyi. O teröristin eline nereden geçti o? İsrail’in ne? Gülok muydu o? Tabanca Gülok değil mi? Evet. Bende bir tane Gülok bulunsa. Nereden geçti? Bu İsrail devletine ait değil mi? Evet. Bu silah nereden senin eline geçti? Filanca bana sattı. Aa ona nereden geçti? Siz 12 Eylül’ü yaşamadınız. 12 Eylül’ü yaşamış bir kardeşiniz. 12 Eylül’de ben İzmir Bayındır Ülke Hoca’kları yönetim kulundaydım.

Anons ediyorlar camilerden her yerden. Diyorlar ki silahlarınızı camileri ve okulları atın. Kahvede konuşulan muhabbet bu. Birinde iki tane silah varmış. Birisi gümüş işlemeli, birisi altın işlemeli. Altın işlemeli atamamış, kıyamamış. Gümüş işlemeli atmış camiye. Başçoğuş gelmiş, demiş ki iki gününüz kaldı. Gümüş işlemeye attın, altın işlemeli de at. Buyurun. Tabii. O yüzden İslam anarşiye evet demez hiçbir zaman. Hocam biz meseleleri daima kendi

Toplumun Değerleri Kaybolmadı — Geçici Körlük Meselesi

mizi soyutlayarak insanları suçlamayla meşgulüz. Bu toplum uyutularak büyütüldü. Şöyle ki devlet malı deniz yemeyen domuz. Bana değmeyen yılan bin yaşasın. Tevekkelin gemisi batmaz. Bu masallarla bu millet büyüdü. Bu milletten ne bekliyoruz? Müslümanız Elhamdülillah diyoruz. Kuranı Kerim’i okuyorum. Her surede Amel-i Salih diyor. Ne güzel bir şey Amel-i Salih. Ama şu toplumun yüzde kaçı Amel-i Salih ile toplanıyor. Hayvanlar acından ölüyor. Bir damla su veren yok. Yollarımızı pislik getiriyor. Bir geri dönüşüm yok. Bu memleket 300 milyon dolar hurda ithal ediyor. Kendimizin kullandığı geri dönüşüm malzemeleri çöpe gidiyor. Artık bu toplum nasıl kalkınacak? Hedefsiz yaşıyoruz. Sizin buyurduğunuz gibi en güzel ayakkabıları giyelim. Son madalelbiseleri giyelim. Ülkenin ticari konuları gelince bana ne? Haksız mıyım? Önce eğitenlere eğiteceğiz. Benim eşim öğretmen.

Ama baştan geri dönüşüm. Temizlik, bunlar öğretilecek. Ama çocuklara, ben sizden büyüğüm. Eskiden baltalar elimizde, uzun ipliklerimizde. Ağacın bir sahana vur, bir soluna vur. Bizi çocukken marş öğretiyorlardı. Ormanlarımız kalmadı bu marşlardan dolayı. Bakınız Japonya’dan Kapadokya’ya ziyarete gelenler. Kapadokya’nın çöplerini temizliyor. Japonya milletleri. Bizimki de elini cebinde geziyor. Bu milleti yani bu kadar diyebiliyorum. Neden benim ülkemi bir Japon temizlesin? Ben ümitsiz değilim. Sizi tebrik ediyorum o zaman. Ben ümitsiz değilim. Hiçbir zaman ümitsizliğe kapılmayın. biz böyle gençlere de bir ders olsun niteliğinde söylüyorum. Bakın ne kadar zor durumda kalınlanabilirse kalınsın. Ne kadar dip yaparsak yapalım. Hangi noktada olursa olsun. Biz şu ümidi hiçbir zaman kaybetmeyelim. Çocuklarımıza biz iyi bir gelecek bırakacağız. Ne olursa olsun. Ben kendi nefsim için söyleyeyim.

Benim ikinci bir pasaportum yok. Benim gidecek bir yerim de yok. Ben içinde bulunduğum ortamı iyileştirmek ve güzelleştirmek için mücadele etmekle emrolunduğuma inanıyorum. Nerede olursak olalım. Hangi konumda hangi durumda olursak olalım. Biz yarınlara karşı, yarınlar için ümidimizi yitirsek, o zaman batarız. Yarınlar için ne zaman ki biz umutlarımızı yok ettik o zaman sonumuz olur bizim. Biz öyle bir topraklarda yaşıyoruz ki, düşünebiliyor musunuz? En yakın buradaki insanlık tarihi 15.000 yıl. Bu topraklarda. 15.000 yıl. Bu topraklarda. 15.000 yıldır bu topraklarda insanlar yaşamışlar, geleceklerinden bir şeyler bırakmışlar. Biz bu toprakların belki de şahıs birey olarak kadim sahibi olamayabiliriz. Ama gelecek nesillere iyi bir ülke, iyi bir vatan bırakabiliriz. Onun için burada ümitsizliğe düşmek, umutsuzluğe düşmek bize yakışmaz. Bir şekilde biz insanlık testimizi doldurmaya bakalım.

Herkes kendince kendi insanlık testisini doldursun, o testiler kırıldığında birbirine karışıp bir yol bulup bir derya haline getirir. O yüzden biz kendimizce iyi insan olmanın, güzel insan olmanın yolunu bulmalıyız. İyi insan olmalıyız, iyi insanlar yetiştirmeliyiz. İyi insanlarla hemhal olmayız, olmalıyız. İyi insanlarla dostluğumuzu devam ettirmeliyiz ki iyilik büyüsün, iyilik hakim olsun. Ümit besleyin. Geleceğinizle alakalı ümit besleyin ve geleceğinizle alakalı iyi hayaller kurun. Ve o iyi hayallere koşun. O iyi hayallere doğru ümidinizi hiç kırmadan koşun. Olumsuzluklar yaşayabilirsiniz, olumsuzluklar görebilirsiniz, yanlışlıklar, eksiklikler yaşayabilirsiniz. Bunlar hoşunuza gitmeyen şeyler olabilir. Herkesin başına hoşuna gitmeyen, olumsuzu gördüğü, herkesin başına sıkıntılı gördüğü, ne bileyim önüne engeller çıktığı şeyler olabilir. Bu konuda ümitsizliğe düşüp evinize kapanmayın. Ümitsizliğe düşüp kendi kendinizin etrafınıza duvar örmeyin, yürüyün.

Biz gençliğimizde yarınlar sizin türküleriyle büyüdük, o yüzden yürüyün. Gerçekten yarınlar sizin olur. Yarınıza ümitle bakıyorsanız yarınınız sizin olur. Yarınıza ümitle bakmıyorsanız yarınınız sizin olmaz. Sizin olmayınca zannetmeyin ki yarın olmayacak. Muhakkak ki o başkasının olur. Sizin olmazsa muhakkak ki başkasının olur. O yüzden yarınınız sizin olsun. Siz ümitle mücadele edin. Yaşamak neydi? Sevmek ve savaşmaktır. Hem sevin hem savaşın. Evet. Sorabilir miyim? Şimdi efendim dünya global sistemin amacı insanları düşünmeyen ve sorgulamayan bir prototip haline getirmek. Bu noktada biz de toplum olarak bir sürü değerlerimizi yitirdik, kaybettik. Sizce kaybetmediğimiz değerlerimiz nelerdir ve en güzeli hangisidir? Toplum olarak biz nereden yürümeliyiz? Ümit var olun diyorsunuz. Sadece ümit var olmada olmuyor. Bir eyleme geçmek lazım, hareket etmek lazım. Yani nereden yürümeliyiz?

Kaybetmediğimiz en güzel değerimiz sizce hangisi? Ben kaybettiğimize inananlardan değilim. Toplum olarak değiştirildik, dönüştürüldük. Biz bir sürü değerlerimizi kaybettik. Ben kaybettiğimize inanmıyorum. Benim kaybettiğimize inanmıyorum derken böyle bir kendimce gerçekleri gözümü kapatmak değil. Biz hala da onu konuşabiliyorsak burada, şikayet ederekten dahi konuşuyorsak kaybetmemişiz. Belki de gaflete düşmüşüz, boşlukta bulunmuşuz. Ben kaybettiğimize inanmıyorum. Muhakkak ki insanların, toplulukların zaman zaman gaflete düştükleri, zaman zaman göremedikleri, zaman zaman körleştiği zamanlar olur. Bunlar geçici körlüklerdir. Bir kimse tamamiyetle kördeyse o geçici körlük geçer ondan. Tamamiyetle sağır değilse o geçici sağırlığı geçer. Şeker hastaları bazen sabahları kalktığında geçici körlük yaşarlar. Bulanık görür. Bazen görmez şeker hastası. Onun temelli görmediğine işaret değildir. Geçici körlük yaşar. Sabah kalkar, birden kalktığında şekeri yüksekse hiçbir şey görmez. Görürse de bulanık görür.

Ama bu mesela şekerin durumuna göre 10 dakika, 5 dakika, 3 dakika, yarım saat, 45 dakika, bu geçici olan şey geçer, biter. Ondan sonra hiçbir şey kalmaz, biraz gözleri kızarır. Ama o geçici körlük kalmaz. Ülke olarak rahatsızız. Nasıl tedavi olabiliriz? Özümüz de sonuçta bizim var. Özümüz doğru. O yüzden özümüz de sakladığımızdan dolayı ben geçici olarak görüyorum. Ahmet Özba, bende de oluyor mu sabahları geçici körlük öyle? Bak tebessüm ediyor, onda da oluyormuş. Anamın oğlu ya, o yüzden geçici körlük herkes de olabilir. Onun gündüzleri de oluyor herhalde bazen. Dün de birisi söylüyor. Diyor Cevdet benim yanımdaydı, sen Cevdet’i görmedin herhalde diyor, bana sordun diyor, Cevdet nerede diye diyor. Demek ki geçici insan göremediği şeyler oluyor. Evet. Kızcağız biz siyasetten bak böyle biraz siyasi manevralı, bir soru sordun, komple hiç siyasi manevralı gidiyor. Sıkıntı yok. Demek ki dün gece fazla tasavvuf konuştuk galiba. Selamün aleyküm babacığım. Konuyu biraz değiştireceğim. Şimdi Aşha’nın kendi üç dünyasında

Soru-Cevap: Yakınlığın Yakınlığı ve Sûfî Vuslat Felsefesi

farklı duygu durumları olabiliyor. Bazen kendini çok yakın hissettiği zaman, bazen yokluğun, ruh üflenmemiş, o yokluğu hissedebiliyor. Yani sanki gerçekten çok çok uzaklarda. Şunu soruyorum, yakınlığın uzaklığı var mıdır? Bu nasıl olur? Her şey zıddıyla anlaşılır. Bir şeyin anlaşılabilmesi için onun zıddına ihtiyaç vardır. Yakınlığın anlaşılabilmesi için uzaklığa ihtiyaç vardır. Uzaklık bilinirse yakınlık bilinir. O yüzden duygu aleminde, duyular alemi tamamen zıddıkla anlaşılır. Bir kimse yakınlığın ve uzaklığı, herhangi bir şeyin yakınlığını ve uzaklığını kontrol edebilmesi için, bilebilmesi için bir şeye ne kadar yakın olduğunu ve bir şeyden ne kadar uzak olduğunu kendisi hisseder duygu noktasında. O yüzden biz onu normalde yakınlık varsa uzaklık ne kadardır? O kimsenin hissettiği kadardır. Yakınlıktan kaynaklı uzaklık var mıdır? Yoksa gerçekten uzak olduğundan dolayı mı onu hissediyor?

Yoksa o yakınlığın içinde bir de uzaklık mı vardır? Doğru bir şey değildir soru olarak. Yakınlıktan dolayı uzaklık olmaz. Ben Yusuf’la aramdaki mesafeyi biliyorsam derim ki şu kadar mesafede uzaklıktan ben de. 1, 2, 3. Benim adımımla 3 adım benden uzakmış Yusuf. Şimdi yakınım. Yakınlığın da uzaklığı olmaz. Yakınlığın yakınlığı olabilir ama bunun yakınlığın uzaklığı bu terim olarak doğru değil. şu an siz anlatırken şunu fark ettim. Aslında yakınlığın yakınlığı hiç bitmeyeceğinden dolayı sanki o yakınlığın… Anlayamadım. Yakınlığın da yakınlığı vardır, yakınlığın da yakınlığı vardır. Yakınlığın da yakınlığı vardır. Bir kimsenin bu noktada yakınlığın da yakınlığını, onun da yakınlığını, onun da yakınlığını, onun da yakınlığını isteyebilir. Bu sonsuzdur değil mi? Bu yakınlığın sonu yok. Tamam. Yakınlığın uzaklığı felsefesi nereden buldun onu merak ettim.

Yani o yakınlığın da yakınlığı, yakınlığın da yakınlığı gitmeyen bir şey yok mu? Bu yakınlıkla alakalı. Bu da normalde sufi felsefesinde farklı algılanabilir. Mesela işte nakşibendi felsefesinde yakın olmanın bir sonu vardır. Onlar aşıklığa ve aşka farklı bakarlar. Aşıklığa ve aşka farklı baktıklarından onlar için aşıklığın sonu vuslata dayalıdır. o kimse vuslata erer. vuslatına erdikten sonra onda uzaklık korkusu kalmaz. Bir sufi felsefesi vardır. Kindi’den Tutun’da, Muhyiddîn-i Arabî’den, Gazâlî’den, ondan sonra Abdülkadir Geylani’den, Ahmet Er Rufay’den, Hz. Mevlânâ’dan bugüne kadar gelen o farklı bir, o bürkünden değildir o. O da der ki hiçbir zaman tam bir vuslat olmayacaktır. O ekol hiçbir zaman tam bir vuslatın olamayacağına inanır. Öyle olunca onun için yakınlığın da yakınlığı, yakınlığın da yakınlığı olacaktır. Bu biraz belki de yorucu gibi görünebilir ama bu dil olarak Şettâr yolu denilir buna.

Sufi akımının içerisinde bu Şettâr yoludur. Bu biraz da cehri zikir yapanların yoludur. Onlar için hiçbir zaman tam bir vuslat olmayacaktır. Tam bir vuslat olmayacağı için onlar Allah’a koşunuz ayet-i kerimesini kendilerine ölçü edinirler. O kimse Râbi’atü’l-Adeviyye’nin dediği gibi, ey sevgili yanımdayken bile hasretim sana diye o öyle serzenişte bulunacaktır. Bu bir yoldur. Yukarı mezopotamya Türkler ve Orta Asya’daki sufi algı bunun üzerine kuruludur. Türkler hiçbir zaman, ırk olarak söylemeyin bunu da, yukarı mezopotamya sufi anlayışı hiçbir zaman vuslata dayalı değildir. O yüzden Mecnûn Leylâsına kavuşamamıştır hiçbir zaman. O yüzden aslı keremine ulaşamamıştır hiçbir zaman. Hiçbir zaman da ulaşamayacaktır. Bakın hiçbir zaman da ulaşamayacaktır. Bu anlayış Mecnûn’un önüne Leylâ’yı getirirler ya, derler ki bu Leylâ hayır benim sevdiğim Leylâ bu değildir.

Bu bir sufi anlayışıdır, sufi felsefesidir. O yüzden bazen bir kimse sevdiğinden değil sevdiğinin sevdiğini geçer, sevdiğinin hayaliyle uğraşır. Bu o kimsenin vuslatanın hiçbir zaman olmayacaktır. Bir kimse bunu tercih etmez. Der ki ben sonu vuslatabilen, vuslatapiden, mutlulukla biten, güzel Ferdi Tayfur filmindeki gibi ölürken bile el ele tutuşup, gelinlik ve damatlıklarla göğe doğru yükselmek bunu hayal edebilir bu filmleri izlemiştik de, herkes öyle bir platonik aşık olurdu, sevgilisine hiç söylemez seni seviyorum diye, ölürken Ferdi Tayfur filmindeki gibi o gelinliklerle, o damatlıklarla el ele ölüp gitmeyi düşünebilir. Olabilir. Peki Allah-u Teala ben kulumun zannı üze

Nakşibendî ve Şettâr Yolu: Vuslat Tartışması

ın bir sonu vardır. Onlar aşıklığa ve aşka farklı bakarlar. Aşıklığa ve aşka farklı baktıklarından onlar için aşıklığın sonu vuslata dayalıdır. o kimse vuslata erer. vuslatına erdikten sonra onda uzaklık korkusu kalmaz. Bir sufi felsefesi vardır. Kindi’den Tutun’da, Muhyiddîn-i Arabî’den, Gazâlî’den, ondan sonra Abdülkadir Geylani’den, Ahmet Er Rufay’den, Hz. Mevlânâ’dan bugüne kadar gelen o farklı bir, o bürkünden değildir o. O da der ki hiçbir zaman tam bir vuslat olmayacaktır. O ekol hiçbir zaman tam bir vuslatın olamayacağına inanır. Öyle olunca onun için yakınlığın da yakınlığı, yakınlığın da yakınlığı olacaktır. Bu biraz belki de yorucu gibi görünebilir ama bu dil olarak Şettâr yolu denilir buna. Sufi akımının içerisinde bu Şettâr yoludur. Bu biraz da cehri zikir yapanların yoludur. Onlar için hiçbir zaman tam bir vuslat olmayacaktır.

Tam bir vuslat olmayacağı için onlar Allah’a koşunuz ayet-i kerimesini kendilerine ölçü edinirler. O kimse Râbi’atü’l-Adeviyye’nin dediği gibi, ey sevgili yanımdayken bile hasretim sana diye o öyle serzenişte bulunacaktır. Bu bir yoldur. Yukarı mezopotamya Türkler ve Orta Asya’daki sufi algı bunun üzerine kuruludur. Türkler hiçbir zaman, ırk olarak söylemeyin bunu da, yukarı mezopotamya sufi anlayışı hiçbir zaman vuslata dayalı değildir. O yüzden Mecnûn Leylâsına kavuşamamıştır hiçbir zaman. O yüzden aslı keremine ulaşamamıştır hiçbir zaman. Hiçbir zaman da ulaşamayacaktır. Bakın hiçbir zaman da ulaşamayacaktır. Bu anlayış Mecnûn’un önüne Leylâ’yı getirirler ya, derler ki bu Leylâ hayır benim sevdiğim Leylâ bu değildir. Bu bir sufi anlayışıdır, sufi felsefesidir. O yüzden bazen bir kimse sevdiğinden değil sevdiğinin sevdiğini geçer, sevdiğinin hayaliyle uğraşır. Bu o kimsenin vuslatanın hiçbir zaman olmayacaktır.

Bir kimse bunu tercih etmez. Der ki ben sonu vuslatabilen, vuslatapiden, mutlulukla biten, güzel Ferdi Tayfur filmindeki gibi ölürken bile el ele tutuşup, gelinlik ve damatlıklarla göğe doğru yükselmek bunu hayal edebilir bu filmleri izlemiştik de, herkes öyle bir platonik aşık olurdu, sevgilisine hiç söylemez seni seviyorum diye, ölürken Ferdi Tayfur filmindeki gibi o gelinliklerle, o damatlıklarla el ele ölüp gitmeyi düşünebilir. Olabilir. Peki Allah-u Teala ben kulumun zannı üze

Soru-Cevap: “Kulunun Zannı Üzeriyim” Hadîsinin Doğru Anlaşılması

riyim buyuruyor. Anlayamadım. Allah-u Teala ben kulumun zannı üzeriyim, kulumun zannı üzeriyim buyuruyor. Bu noktada hani zan kişinin kendi hayali orada tamamen yani vuslatı düşünüyorsa, kavuşmayı hayal ediyorsa buradan… Kulunun zannı üzerinedir sözünü biz nereye çekeceğimize bağla. müteşabih bir mesele, bu müteşabih meseleyi lastik gibi işimize gelen yerlere çekersek işin içinden çıkamayız ki. Kulunun zannı üzerinedir vur patlasın çal oynasın bütün günahları işte hırsızlık, uğursuzluk her şeyi yap. Ben senin affetceğini düşündüydüm. Allah’ın azabını hiç düşünmedin mi? Al rüşveti. Hırsızlığı, uğursuzluğu, namussuzluğu, şerefsizliği, hayseyetsizliği dilim varmıyor. Her şeyi yap. Allah kulunun şeyi üzerinedir. Ne o? Zanlı üzerinedir. Eee? Bu yaptıkların ne olacak? Vefasızlık yap, nankörlük yap, hainlik yap, geri dönenlerden ol. Eee? O kulunun zannı üzerinedir. İyi. Savaştan geri dön ben gidiyorum.

Siz hadi savaşın. Sizin Rabbinizin yolunda siz savaşın. Ben savaş edicilerden değilim de. Ama kulunun zannı üzerine. Ne dedi savaştan dönenler için? Selam bile vermeyin onlara dedi. Onlara selam bile vermeyin dedi. Onlara selam bile vermediler. Evet biz Allah’ın affediciliğine inanırız, iman ederiz. Kimi affeder ama? Tövbe edip geri dönenleri affeder. Allah yoldan geçeni affedecek değil ya. Kim tövbe derse tövbesini kabul eder. Kim dua ederse duasını kabul eder. Kim salih ameller işlerse onları sever. Kim iman edip salih ameller işleyenler kurtuluşa ererler. O kulunun zannı üzerinedir. İman edip salih amel işlemese dahi ben zannediyorum ki ben cennettikim. Bu anlayışı bize sonradan katıyorlar. İman edip salih amel işleyenler ancak kurtuluşa erenlerdir. Nerede kaldı kulun zannı burada? Müteşabihleri istediğimizda müteşabihi ancak şöyle kullanabiliriz.

Hakkında kesin katli bir hüküm yok ise bir şeyin üzerinde, hakkında katli bir hüküm yok ise müteşabihine biz mana veririz. Bir anlam çıkarırız orada. Biz anlam çıkarırız onu. Ama hakkında kesin katli bir karar varsa, hüküm varsa orada müteşabih kullanılmaz. O zaman ilmi katletmiş oluruz. Allah’ın haramları belli, haramları belli. Haramın karşısında cezası da belli. Bir kimse şunu mu diyecek o zaman? Ben tecavüz makinası gibi şu kadar kimseye tecavüz ettim ama ben kulunun zannı üzerine ben affolacağımı düşünüyorum. Bu tecavüz ettikleri ne olacak? Kim verecek hesabını? Kulunun zannı üzerine ibaresini bütün her şeye yerleştiremezsiniz. Yok. Allah tövbe edip temizlenenleri sever. Allah iyilik yapanları sever. Allah cömertleri sever. Allah müşrik insanları sever. Allah yetimleri bakıp gözetenleri sever. Allah kimsesizlerin kimsesi olanları sever.

Allah şirk ehlini sevmez. Allah müşrikleri sevmez. Allah kafirleri sevmez. Allah zalimleri sevmez. Allah göz göre göre haram işleyenleri sevmez. Göz göre göre kendi dinine sırtını dönenleri kabul etmeyenleri sevmez. Allah iman etmeyenleri sevmez. Allah insanları zulmedenleri sevmez. Biz nasıl zannı üzerinedir diyeceğiz? Yok. Bu doğru bir sufi anlayışı değildir benim nazarımda. Yani kişinin Kur’ân Sünnet dairesinde durup ulaşamayacağı noktalarda desek artık daha doğru mu olur babacığım? Ulaşamayacağı bir şey yok Kur’ân Sünnet dairesindeyse. Kur’ân Sünnet dairesinde bir kulun ulaşamayacağı bir şey yoktur. Allah bizim önümüze ulaşamayacağımız bir hedef koymaz. Kullarıyla dalga mı geçiyor? Biz ulaşamamışızdır. Biz tembellik etmişizdir. Biz onun matematiğini bulamamışızdır. Biz onun matematiğini uygulamamışızdır. Biz yapmıştır. Biz yapmıştır. Biz hakkıyla aşık olamamışızdır. Hakkıyla sevememişizdir. Hakkıyla iman edememişizdir.

Hakkıyla salih ameller işleyememişizdir. Hakkıyla bir şeyi yerli yerinde yapmak için mücadele etmemişizdir. O yüzden ulaşamamışızdır. Öğretmen arıyorum bir tane. Öğretmen niye devam eden? Devam ediyorsun. Peki, normalde şimdi bir öğrenciyi sınava aldın. Sınavında 10 tane sorunun, öğrenci 6 tanesini yaptı. Geçen not alacak mı o? Eski sistemi söylüyorum. Hocam eski sistemden alır öyle değil mi? Onu sınıfta bırakma hakkı var mı öğretmenin? Yok. Ben beni geçirir öğretmenim zannetmiştim. Neden? Sen 4 almışsın. 4 alarak geçmeyi düşünüyorsan 6 alarak sınıf geçene haksızlık yapmış oluyorsun. O neden çalıştı da 6 alarak geçti? O neden çalıştı da 6 alarak geçti? O neden çalıştı da 6 alarak geçti? O neden çalıştı da 6 alarak geçti? O neden çalıştı da 6 alarak geçti? Ben 4 alarak geçmeyi düşünüyorum.

Özel muamele istiyor. Evet. Ben tembelim o yüzden beni geçir. Bir tane de tembelin olsun. Halit Hoca, yapıyor musun sen okulda öyle? Halit Hoca, yapıyor musun sen okulda öyle? Tembelide geçiriyor musun? Hepsini de ayırt etmiyorsun sen. Maşallah subhanallah. Efendim? Harika. Bak diyor o öğrenciyi siz geçirmek istiyorsanız ayrı bir sınava tabi tutarsınız. Yine sınava tutuyor. Yine sınava tabi tutuyor. Özel muamele. Özel odada mı oluyor bu? Özel odada mı oluyor bu? Eyvallah. Olması lazım. Doğrudur ben eğitimci değilim hocam. Ben hiç öyle özel bir muameleye de olmadım. Ben hiç öyle özel bir muameleye de tabi olmadım. Biz hep böyle yırtacağız. Başlayacağız, mücadele edeceğiz. Eyvallah. Yok bir de biz arkamızda ayak izniyle çıktık. Ben hiç hakkınızı helal edin. Özel muamele nasıl oluyor bilmiyorum.

Yok benim hayata bakış açım o yüzden böyle değil. Buyurun. Sınıfta falan alfaz olursa okul başarısız okul sayılıyor. Onun için öğretmenler geçiriyorlar. Evet bir de o var değil mi? Doğru. Şimdi yok mu artık? Evet. Güzelmiş bu hüslü zam meselesi ya. Efendim geçen hadis okuyordum. Fitneler bahsi vardı ve yaşanacak olan her şey anlatılmıştı. Şimdi şöyle olacak, böyle olacak diye. Sonra kendi kendime şöyle bir şey düşündüm. Biz siz de daha önce söylemiştiniz hani daha önce filmi çekilmiş, bitmiş. Şimdi yeniden izliyoruz demiştiniz. Kendi kendime şunu düşündüm yani mış gibi bir hayat yaşıyoruz o zaman. yaptıkları… Biz bilmiyoruz ki onu. Biz bilmiyoruz. Vizyona girmiş bir film var. Birisi izlemiş vizyondan. O şimdi tekrar filmi izlerken biz ne diyoruz? İzlediysen anlatma.

Öyle hastalar var ya anlatma ne olacağını. Öbür kis izlemiş ya şimdi silahını çekecek, gün gün gün vuracak diyor. O izlemiş daha önce. Şimdi bir kimse kendince kendi dairesinde kendi hayatını izlediyse o nerede ne olacağını biliyor. O biliyor ama. Onun o filmin içerisindeki diğer figüranlar biliyor mu? Bilmiyor. Oysa o izledi. O izlediği kendince filmi kendisi biliyor. Hiç kimseyle paylaşmadı. O kendisi bildiği için aha şimdi kaza olacak. Güm kaza oldu. Şimdi içinden iki tane cesedi zorla çıkaracaklar. İçinden iki tane cesedi zorla çıkarlar. Evet burada beş saatte yol kapanacak. Beş saatte yol kapanacak. O filmi izlemiş ya herkes telaş ediyor, gitmek için uğraşıyor filan. O biliyor filmi izledi beş saat orada duracak. O da arabanın arkasını açıyor, yaygısını yazıyor, kitabını alıyor, ışığına da yakıyor.

Orada kitap okuyor. O izlemiş filmi daha önce. O neyin ne olacağını biliyor. Sirenler çalıyor, ortalık tozlu duman arasında ama biliyor o. Buradan sabah namazını kılıp da gidecek. Sabah namazını kıldığını da gördü. Herkes telaş üzerine o telaşsız filmi izlemiş. Sabah namazının vakti geldi. A tamam suyu hazır, abdestini aldı orada. Allahu ekber namazını da kıldı. Hatta iki tanesi de geldi arkasında namaza durcandı, biliyor. Ardından da dönüp la ilahe illallah diye zikrullah yaptığını da gördü. Döndü. La ilahe illallah deyince onlar da aynı şekilde devam etti. Hayal ya bu şimdi. Tahmini bir şey değilim, bir senaryo kurduk böyle. O şimdi onu gördü, onu biliyor. O filmi izlemiş. O filmi izlediği için telaşı yok onun için. Mahal yok ama öbür günler o filmi izlememişler.

Herkes koşuyor, nerede kaza olmuş, nasıl olmuş filan, muhabbetler filan. Hatta oradan geçerken diyorlar ya kaç ölü varmış, beş ölü varmış. Yok iki diyor. O filmi izlemiş çünkü. Evet ya iki tanemiş ya hacı ya. Sen nereden biliyorsun ya? O filmi izlemiş. Biz filmi izlemedik. İzlemediğimiz bir film, bizde heyecan yapıyor. Filmi izleyen heyecanlanmıyor. Heyecanlanmış gibi gösteriyor kendini. Aman filmi izlediğim belli olmasın. Mesela işte akşam eve gitti. Eve gittiğinde aman akşama adam geldiğinde ben ona bir film izleteyim. Ondan sonra filme bağlayayım onu orada. O filmi izlerken ben de gideyim yan odada dizimi izleyeyim. Yoksa benim dizimi izletmeyecek bu hain adam dedi. Bir komplo kurdu kadın. Filmi aldı, CD getirdi dedi ki ben bir film getirdim. Aa harika koy bakalım koydu.

Adam filmi izlemiş daha önce. Kapat ya ben izledim bunu daha önce. Bütün plan fos çıktı. Filmi izlemiş. Bazı kesitleri aslında bize anlatılıyor. Bir de izleyen kişi diyor ki böyle böyle olacak. o izleyen anlatmış mesela. Hz. Peygamber’in salallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin gelecekle alakalı hadisleri var. Filmi izlemiş. Kur’ân-ı Kerim’de böyle ayetler var. Filmi izlemiş. Mesela kıyamet dehşetini anlatan ayetler var. Dağların hallacın pamuğu attığı gibi atıldığında. Yerli göğün birleştirilinde. Güneşin dürüldüğünde, yıldızların kırpık kırpık atıldığında. Beni unutma. Çölün, toprağın, sıcakta kalmış çömleğin kaynattığı gibi kaynadığında. Taşların eriyip su gibi aktığında. Yeryüzünde nefes alacak hiçbir canlı kalmadığında. Beni unutma. Hesapların dürülüp herkesin eline verildiğinde. Artıları eksileri, siyahları beyazları işaretlendiğinde. Her zalimin zulmünün hesabının görüldüğünde. Beni unutma. Her alacaklığının alacakları ödendiğinde.

Her borçlunun ciğeri cımbızla tek tek söküldüğünde. Boynuzlu koyunun, boynuzsuz koyuna amellerinin geçildiğinde. Beni unutma. Filmi izleyen varsa, o filmin neresinde ne olacağını biliyor. Kimisi bildiğini söylemiş, peygamberler söylemişler. O yüzden peygamberler söylediği için onlar demek ki kendileriyle alaka ve ümmetleriyle alakalı filmi izlemişler. Mesela dün akşam Nuh’dan bahsettik ya Nuh Aleyhisselam’dan. Nasıl bir tufanın kopacağını, nasıl bir tufan olacağını Ayet-i Kerimelerden görüyoruz. Filmi izlemiş. Diyor ki bu dağların su fışkırtında, toprağın su fışkırtında, göğün yarılıp sularını akıttığında siz diyor o zaman göreceksiniz. Allah’ın o vadeddiği, o deptebeği vadeddiği o helakı o zaman göreceksiniz. Filmi izlemiş. Ne mutlu filmi izleyenler var. İzlediği filmden öncesinden de Tio verenler var. Vermiş. Hz. Nuh vermiş, Hz. İbrahim vermiş, Yusuf vermiş, Yakup vermiş, Yunus vermiş, Musa vermiş, İsa vermiş.

Ondan sonra Muhammed Mustafa vermiş. Muhammed Mustafa’dan sonra Allah’ın velileri, Allah’ın dostları izledikleri filmlerden Tio’lar vermiş. Allah her an yeniden yaratma bir şen üzeredir. Buna iman ediyorum ve diyorum ki Allah her an her şeyi yeniden yaratır, yapar ve dua diye güçlü bir silah var. Yapar. Bu da bu inancım ve bu düşüncem de o filmin içerisinde mi yoksa bu kalemin çızırtısı değişiklik yoksa böyle bir belirsizlik oluşuyor. Hani bir yılan bahsi var ya. Sahabi yılan dile gelir. Der ki ben seni sokmakla emrolunmuştum. Sen nasıl bir amel işledin ki benim seni sokmam engellendi. Sahabe koşar Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri. Der ki böyle bir şey oldu. Hz. Peygamber der ki evet o yılanın seni sokması lazımdı. Sen ne yaptın? der.

O yılan seni sokmadı. Düşünür sahabe kendi kendine. Der ki böyle bir şey yapmıştım. Evet der. Böyle bir şey yaptığından dolayı yılan seni sokmadı. hadîs-i şerîf siz sadaka vererekten bela ve müsibetleri defediniz. Sadaka bela ve müsibetleri önler. Bakın sadaka bela ve müsibetleri önler. Bu bela ve müsibetleri önler. Ne önler? Sadaka önler. O zaman bir kimse kendisine yılanın sokması mukatterat olsa dahi ondan kurtulabilir mi? Evet. Çünkü kalemin çızırtısını duydu. Yazıp çiziyordu hâlâ da. Ben şunu şöyle bağlayayım. Rüyasında o yılan onu sokar yine. Rüyasında sokar yine sokar o yılan onu. Bir kaza yaptığını görürsün. Araba savrulur böyle. Sen dersin ki araba savruldu. Yarabbi sen muhafaza eyle. Sen koru dersin. Ertesi gün yol gider gelirsin. Araba savrulmaz kalbine gelir senin.

Dersin ki dua, sadaka, Cenab-ı Hakk’ın yardımı o kazadan seni zahir olarak kurtardı. Ama akşamına sen kazayı yapar arabayı parçalarsın yine. Cevdet ararsın. Cevdet. Ben bilenci yerde arabayı yatırdım. Yan yattı çamuram attı. Bir uyanırsın ki yokmuş öyle bir şey. Uyuyormuşum. Cevdet de rahat ediyor. Bir şey daha sorabilir miyim? Renglerle ilgili. Neyle ilgili? Renkler. Evet. Şimdi Hz. Hüseyin Efendimiz’in şehit edilmesiyle ilgili konu işlenecekti. Siyah giyindiğinizi fark ettim. İki üç günde

Ehlibeyt Sevgisi, Siyah Renk ve Hz. Hüseyin’e Muhabbet

n beri sarığınız da dahil. Her şeyiniz siyahtı. Kendi kendime şunu düşündüm. uğursuzluk diye bir şey yok. Bazen kıyafet giyerken de bu benim günümü etkileyecek düşüncesi gelişiyor bende. Uğursuz anlamda değil de böyle olumsuz anlamda düşüncelerim de olabiliyor. Bir de böyle bir etki var mı gerçekten? Bir de renksizlikten bahsediyorsunuz. Bazen çok merak ediyorum. Dörümdür yani renksizliği düşününce de aslında bir renk geliyor canlanıyor. O nasıl bir şeydir? Benim için ben Hz. Hüseyin Efendimiz’in şehadetine bir matem olarak bakmıyorum. Ama Hz. Hüseyin Efendimiz’in şehit oluşuna matem olarak bakanlara saygı duyuyorum. Hatta aşurenin gününü değiştirmemin perde arkasında bu var. Hz. Hüseyin Efendimiz’in şehadeti orada dururken aşureyle alakalı bir şey beni böyle hep bir tarafımı bir tarafa bir tarafımı bir tarafa götürüyor.

Biz ister kabul edelim ister kabul etmeyelim. Bu topraklarda ehlibeyt’e karşı olan muhabbetini sevgisini ama renklerle ama değişik figürlerle ritüellerle dile getiren bir topluluk var. Bu toplulukla insanlar ilişkilerini kesmişler. Onlar da bizim insanımız. Onlar da ehlibeyt sevgisiyle yanıp tutuşuyorlar. Ehlibeyt sevgisiyle yanıp tutuşanları görmemezlikten gelemem. Bunu da benim böyle Şam’da Hz. Ali Efendimiz’in kızı Zeynep validemizin kabri şerifinin başında yaşadığım şeylerin de etkisi olabilir beyin gerisinde. Bilmiyorum anlattım mı anlatmadım mı size haberiniz var mı yok mu ama böyle bir ziyarette oraya şia bir topluluk gelmişti son fasıl onlar böyle sine vurup da kabri şerifin başında etrafında dönüyorlardı. Biz de normalde normal okuduk tevhid okuduyduk öyle dua ediyorduk. Benim içimden geçti bunlar neden sine vuruyorlar burada hani kabri şerifin başında diye.

O zaman Zeynep annemizi gördüm o da böyle siyahların içerisinde komple. O sine vuranları da ben o esnada siyah olarak gördüm. Onlar bana olan sevgilerini gösteriyorlar dedi bana. O beni böyle çok beni benden alıp götürdüydü o esnada. Hatta arkadaşlar söylüyorlar sen de sine vurmaya başladın bir ara dediler biz ne yapıyor dedik kendi kendimize dediler. Ben sufi felsefesinin haricinde ehli beyte karşı aşırı derecede bir muhabbetim var. O tirmizide geçen ehli beyti sevmek imandandır hadis şerifini ben kendime ölçe ediniyorum. Matem değil belki de sevdiğimi göstermektir. E siyah hoşuma gidiyor bir de yakışıyormuş bana çok öyle diyorlar. Hacabı öyle dedi siyah çok yakışıyor sana dedi. O attığında da siyah mıydı bende? Evet matem değil ben sünnete resulullah matemi yasaklar ama şunu da söyler bir kimse vefat ettiyse onun ehli 3 gün yas tutabilir der.

Birisi vefat etmiş vefat eden kimsenin hadisle sabittir. 3 gün hani yas tutabilir hüzünlenebilir 3 gün bu noktada o kimse matem bizim dilimizde edebilir. Bugün 3.gün. Evet. Selamünaleyküm hocam. Aleyküm selam. Kader ile ilgili bir soru sormak istiyorum. B

Soru-Cevap: Kader, Dua ve Sadakanın Belâları Defetmesi

iz biliyoruz ki kadere ve kazaya iman etmediğimiz sürece tam bir iman etmiş olmuyoruz Müslüman olmuyoruz. Dua kader değiştirir mi? Hadisi var. Ve belirli bir yerden sonra insan kendi kaderini kendimi çizer ve bize hadi canım geç bunları kader kader diyorsun da insan belirli bir yerden sonra kaderini biraz da kendi çizer kendi belirler dedikleri zaman biz o insanlara karşı nasıl bir tavır almamız gerekiyor? Biz kaderin ne olduğunu bilmiyoruz. Kaderin ne olduğunu bilmeden kader olgusuna iman ediyoruz. Bu işin en kolay yolu bu. Kader imani bir meseledir. Biz Allah’ın ne olduğunu biliyor muyuz? Hayır. Ama Allah’ın varlığına iman ediyoruz. O Allah’ın varlığına iman ettiğimiz Allah bize diyor ki kadere de iman edeceksiniz. Biz kaderin varlığına da iman ediyoruz. Kader var ama kaderi bilmiyoruz.

Her başımıza gelen ne geldiyse biz kendimizce şöyle düşünebiliriz. Kaderimizmiş. Her şeyi öyle düşünebiliriz. Bak şimdi öyle düşünebiliriz diyorum. Bizi rahatlatacaksa biz öyle düşünelim. Bu dinin dışında değil. Ben öyle düşünmüyorum ama. Ben âyet-i kerîme’ye göre ben kaderin ne olup olmadığını düşünmüyorum. Kaderin ne olup olmadığıyla benim işim yok. Kader yenilir mi içilir mi koklanır mı yaşanır mı? Dolaba konulup bakılır mı? Tablo halinde asılır mı? O beni ilgilendirmiyor. Ben kaderin ne olduğunu bilmiyorum. Beni ilgilendiren benim kulluğum. Cenab-ı Hak bana diyor ki âyet-i kerîme’de sizin önünüzde sizin yaptıklarınız işledikleriniz vardır. O zaman ben yaptıklarıma bakıyorum. İşlediklerime bakıyorum. Ben o zaman kaderim ne diye bakmıyorum. Benim önümde benim yaptıklarım, benim işlediklerim var. Ben ondan sorumluyum. Ben yarın benim başıma ne gelecek ben ondan sorumlu değilim ki.

Bana ne? Ben rüyamda görsem de bana ne? Ben yaptıklarımdan sorumluyum. Ben ne yapıyorum ona bakıyorum. Ha diyeceksiniz ki rüyaya ehemmiyet vermiyor musun? Veriyorum. Haline ehemmiyet vermiyor musun? Veriyorum. Onlara göre yaşamaz mısın? Yaşıyorum. Ama ben onu görmek için mücadele etmiyorum. Bu ayrı bir mesele. Ben bugün ne yapmam lazım? Bugün Çanakkale’de Gelibolu Mevlanesinde sohbet var. Kaçla? Beşle işte yedi arasında olacaktı. Yarım saat geç geldim diye ben yarım saati de doldurdum. Vazifemi yerine getirdim. Saat yedi buçuk. Bitti işim. Kendimce beşle yedi arasında iki saat benim buradaki aktif sohbetim. Ha ben yarım saat geç gelince ben yarım saatimi de doldurmaya kendimce içeri girerken öyle hedefledim. Şimdi ama ben Vazifemi yerine getiriyorum. Ben yarınımdan sorumlu değilim. Ben bugünümden sorumluyum. Ben yarını yaşayacağımı bilmiyorum.

Ben rüyamda gördüm. Hazreti Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri dedi ki yarın gitmeyeceksin oraya. Gitmem. Ben öyle de rüyama olurum. Ben tabi. Bunu din olarak anlatmam kimseye. Ama ben olurum. Bakın bu normalde buna tabi olurken ben kendimce sorumluluğu da yine ben kendi üzerime alırım. Ben demem ki ya Resulallah rüyamda böyle gördüm ben böyle yaptım neden başıma böyle geldi. Bu benim sorumluluğumda. Bu benim. Bu hayat ben yapıyorum. Bu nefes bana ait. Hayır yolda salih amellerle de kullanmak bana ait. Şerde kötülüklerde de kullanmak bana ait. Hesabını ben vereceğim. Hocam sınav yapacak çalıştıysam geçeceğim. Çalışmadıysam geçemeyeceğim. Geçemeyince şunu demeyeceğim. Hoca beni bıraktı. Hayır. Hayır. Hayır. Hayır. Ben çalışmadım kaldım. Ben koşmadım kaldım. O yüzden benim için dışardan bir olumsuzluk yoktur hayatımda.

Ticaret hayatımda şunu demem. İşler çok durgun. Demem. Ben derim ki çalış çabala koştur Allah sana verir. Ben demem ki burası böyle mücadele et Allah sana verir. Ben öyle inanırım. Hakkınızı helal edin. Teşekkür ederim. Saat sekiz buçuk mu? Sekiz buçukta burada olacağız inşallah.


Kaynaklar ve Referanslar

Kur’ân-ı Kerîm — Nisâ Sûresi, 58. Âyet: “Şüphesiz Allâh, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adâletle hükmetmenizi emreder.” — Kabe anahtarlarının müşrik bakıcı aileye iade edilmesinin Kur’ânî dayanağı; bu âyetin inmesiyle aile reisinin Müslüman oluşu.

Kur’ân-ı Kerîm — Asr Sûresi, 2-3. Âyetler: “İnsan gerçekten ziyandadır; ancak îmân edip sâlih amel işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesnâdır.” — ‘Kulunun zannı üzerindeyim’ hadîsinin müteşâbih olduğu ve bu muhkem âyetle çelişmediği anlatıldı.

Kur’ân-ı Kerîm — Bürûc Sûresi (işaret): Zunuvâs’ın hendek ateşi ve îman ehlinin yakılması kıssası.

Hadîs-i Şerîf — “Ben kulumun zannı üzerindeyim.” (Buhârî, Tevhîd 15; Müslim, Zikr 2) — Müteşâbih hadîs; iman ve sâlih amel şartı muhkem âyetlerle dengelenmelidir.

Hadîs-i Şerîf — “Müslüman, dilinden ve elinden diğer Müslümanların emin olduğu kimsedir.” (Buhârî, Îmân 4; Müslim, Îmân 64-65)

Hadîs-i Şerîf — “Sadaka verip belâ ve musibetleri defedim.” (Tirmizî, Zekât 28) — Kader, dua ve sadakanın kaza-i muallak üzerindeki etkisi; yılan kıssasıyla örneklendirildi.

Hadîs-i Şerîf — “Ehlibeyt’imi sevmek imandandır.” (Tirmizî) — Hz. Hüseyin Efendimiz ve Zeynep Validemize muhabbetin kaynağı.

Hadîs-i Şerîf — “Bir kimse vefat edince ehlinin üç gün matem tutması câizdir.” — Siyah kıyafet ve yas meselesinin fıkhî çerçevesi.

Hz. Hüseyin Efendimiz ve Kerbelâ — Muâviye’nin kendi sağlığında Yezid’i veliaht tayin etmesi, Hz. Hüseyin’in bunu seçim geleneğine aykırı bularak itirazı ve Kerbelâ’ya giderken ‘savaşmak değil tebliğ etmek için yola çıktım’ beyanı. Küfe, Mekke ve Yemen valilerinin öldürülmesinin arka planı.

Nakşibendîyye Ekolü — Vuslat mümkündür; aşk vuslatla sona erer. Kindi, Abdülkâdir Geylânî, Ahmed er-Rufâî geleneği ile kısmen örtüşen algı.

Şettâr Yolu (Cehrî Zikir Ekolü) — “Hiçbir zaman tam bir vuslat olmayacaktır” ilkesi. Orta Asya ve Yukarı Mezopotamya sûfî anlayışı. Mecnûn’un Leylâ’sına kavuşamaması bu anlayışın sembolü; gerçek mâşûk Allâh olduğu için hayale kavuşulamaz.

Râbi’atü’l-Adeviyye — “Ey sevgili, yanımdayken bile hasretim sana” — Şettâr yolunun vuslat-özlem paradoksunu dile getiren meşhûr beyit.

Muhyiddîn-i Arabî — Yeni kavramlar ve terimler üretmesi medeniyetin göstergesi olarak; eserlerin şerhe muhtaç kalması derin ilim birikiminin işareti.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî — Vuslat anlayışı; Mecnûn-Leylâ kıssasının sûfî tefsiri.

Osmanlı Teyyare Fabrikaları — Osmanlı’nın ilk uçak üreticilerinden olduğu ve bu fabrikaların Cumhuriyet döneminde devlet eliyle toprak altına gömüldüğü tarihi gerçek; dilin üretimle olan bağının somut örneği.

12 Eylül 1980 Darbesi — İzmir Bayındır’da silah toplama kampanyası ve camilere silah atma anısı; uluslararası silah dağıtım ağının somut tezahürü.

Trump-Suudi Arabistan Silah Satışı — 100 milyar dolar değerinde silah anlaşması; ekonomik sömürgeciliğin modern biçimi olarak ele alındı.

CIA ve Uluslararası Uyuşturucu Ağı — Küresel sistemin gelirinin yedide birini uyuşturucudan elde ettiği ve CIA’nın bu ağın başında bulunduğu tespiti; içki-fuhuş-kumar-anarşi ekonomisinin sömürge aracı olarak kullanılması.


Bu sohbet-i şerîf, Mustafa Özbağ Efendi hazretlerinin 2018 yılında Gelibolu Mevlevîhanesi’nde icra buyurduğu 32. Karabaş-ı Velî Tekkesi sohbetinin transkriptinden tez formatında düzenlenmiştir. Orijinal video kaydı: https://www.youtube.com/watch?v=gQ-0AnmbSOA