Dergâh Sohbetleri serisinin 3. oturumunda Mustafa Özbağ Efendi; tarîkat ile tasavvuf arasındaki farkı (tarîkatta zikir kurallarının kat’î ve değişmez olması, tasavvufta ise ucun daha açık olması), tarîkatların kendine has zikir nizâmlarını (Rufâî hatmesi, Kadirî hatmesi), esmâ hiyerarşisini (üçlü-dörtlü-altılı-yedili esmâlar ve hangi makâmın hangisini vurdurabileceği), nakîb-mukabbar-halîfe sıralamasını, tasavvufta hiyerarşinin dil ile değil hâl ile var olduğunu, kendi şeyhinin kendisine “senin önünde hiç kimse yoktur, direkt bana bağlasın” demesini, dergâhtaki bir kölenin dahi başınıza tâyin edilirse ona itaat edilmesi gerektiğini, tasavvufun bir zarafet-derinlik-tevâzu meselesi olduğunu, kendisini hep aşağıda görüp boynunu eğmenin sûfî edebi olduğunu, Hüseyin-Adnan-Sinan-Ali-Cafer gibi kardeşlerin sorumluluk hiyerarşisini, semâzen başlarına serkeşlik etmenin tasavvuf edebine aykırı olduğunu, Mustafa Yavuz dede örneği üzerinden tevâzunun manevî tesirini, Erbâîn (40 günlük halvet) meselesinin Sünnet açısından nasıl değerlendirileceğini, miras paylaşımının İslâm hukukunda olmadığı bir ortamda nasıl uygulanacağını, gençleri evlendirmekte acele etmenin Sünnet olduğunu ve ayakkabı yüzünden bozulan düğün hâtırasını, Mevlânâ’dan Yunus’a, Hacı Bektâş’tan Hacı Bayrâm’a, Mahmûd-ı Hüdâyî’den Üftâde’ye, İbn Arabî’den Geylânî’ye, Bedevî’den Düsûkî’ye, Niyâzî-i Mısrî’den Şems-i Tebrîzî’ye kadar tasavvuf büyüklerinin hepsine küfür fetvâsı verilmiş olduğunu, kendisine de aynı şekilde küfür fetvâsı verildiğini ve dış görünüşe (cübbe-sarık-bıyık) bakanların hatâsını tafsîlâtlı bir şekilde açıklamaktadır.
Esmâ Hakkında
Tarîkat ile Tasavvuf Arasındaki Fark: Sıkı Kural ve Açık Uç
Sohbetin başında Efendi hazretleri tarîkat ile tasavvuf arasındaki temel ayrımı açıklar: “Diyebilirsiniz ki tarîkatla tasavvufun arasında bir fark var mı? Var. Bir tarîkat topluluğunda zikir nizâmı bellidir, onun dışına çıkılmaz. Bunu şeyhin şeyhi öyle yapmıştır, şeyhinin şeyhi de aynı şekilde yapmıştır. Böyle silsile ile devâm eder. Onun o sınırın dışına çıkmak, o âdâbın, o erkânın dışına çıkmak hoş karşılanmaz.” Tarîkat erkânı katıdır; çünkü silsile-i meşâyih boyunca pîranların belirlediği bir nizâma bağlıdır.
Efendi hazretleri her tarîkatın kendine özgü zikir hatmelerini de hatırlatır: “Bir Rufâî dersini yaptırmak Ahmed er-Rufâî hazretlerinin hatmesine kadar uzanır. Gerçek Rufâî dersi öyledir. Ben bir-iki seferine denk geldim, sabaha kadar Rufâî hatmesi yapıldı. Kâdirî hatmesini biliyorsunuz, siz yaptınız zaten — yaptırdık arkadaşlar.” Tarîkat dersleri silsile-pîr çerçevesinde yapılır; her zikir hareketi-esmâ-tertibi pîrden gelen bir mîrastır.
Tasavvuf ise bu noktada daha esnek bir yapıya sahiptir: “Ehl-i tasavvuf bu noktada biraz daha — şey, ucu açıktır. Ucunun açık olması ‘gelenek el yapması’ mânâsına çevrilmez. Zâten ehl-i tarîkatta kendi disiplini olarak öyle adetmiş olsa da, onlar da yapmışlar; ama her müstaceb dersi değiştirme, sâlik hayâtı bulduğuna dâir kendi içlerinde bir gelenek oluşur.” Yâni tasavvuf yolunda da bir disiplin vardır, ama tarîkatın yazılı erkân kuralları kadar katı değildir.
Esmâ Hiyerarşisi: Üçlü, Dörtlü, Altılı, Yedili Esmâlar
Efendi hazretleri tarîkat hiyerarşisinde esmâ vurdurma yetkisinin nasıl bölündüğünü tafsîlâtlı bir şekilde açıklar. Bu, tasavvuf yolundaki en önemli sorumluluk dağılımıdır:
- Nakîb / Çavuş seviyesindeki kimse: Üçlü esmâları vurdurabilir — “Hayy-Hayy-Hayy Allâh”, “Hû-Hû-Hû Allâh” gibi. Dörtlü esmâları vurdurma yetkisi yoktur. Müritleri ayağa kaldırma yetkisi yoktur
- Nakîbü’l-Nukabâ / Mukabbar seviyesinde olan kimse: Bunlar müritleri ayağa kaldırma yetkisine sâhiptirler. Esmâları vurdurabilirler. Dörtlü esmâ — “Allâh-Allâh-Allâh-Allâh” — ancak mukabbar seviyesindekiler tarafından vurdurulabilir
- Halîfe seviyesinde olan kimse: Altılı esmâları vurdurabilir — “Yâ Hayy-Yâ Kayyûm Allâh”, “Yâ Kâdir-Yâ Kayyûm Allâh” gibi. Bunlar daha derin bir manevî makâmı temsîl eder
- Üstâd: Bunların hepsini de yapabilir. Üçlü, dörtlü, altılı, yedili, beşli, onlu — istediği şekilde, istediği zaman vurdurabilir. Üstâd için herhangi bir sınırlama, şart ya da şüphe yoktur
Bu hiyerarşi, tasavvuf yolunda herhangi bir dervişin “ben de aynı esmâyı vurdururum” diyerek üst makâmlara müdahale etmemesi için konulmuştur. Bir dervişin nakîbken dörtlü esmâya soyunması, ya da nakîbliği dahi olmayan bir kimsenin üçlü esmâ vurdurmaya kalkışması — bunlar manevî kayıba sebep olur.
Tasavvufta Hiyerarşi Dil ile Değil Hâl ile Vardır
Efendi hazretleri çok önemli bir incelik açıklar: “Bizim içimizde de bir hiyerarşi mevcuttur. O hiyerarşinin adı konmuş olsa da, ehl-i tasavvufta onun adı konmaz; ama hâl olarak — kendi içerisinde — bu hiyerarşi vardır.” Tarîkatta isimle anılır: nakîb, mukabbar, çavuş, halîfe. Tasavvufta ise isim konulmaz, hâl olarak yaşanır. Tasavvurum böyle “rüjielleri” (rütbeleri) üzerinde kuruldu, kendi içerisinde — Üstâd onları kendi emrine yerleştirmiştir.
Mesela Üstâd’ın sağındaki ve sonundaki zikre yerleştirdiği kimse, Üstâd’a en yakın olandan başlayan hiyerarşik bir dizilimdir. Bu dizilime “üçlerin birincisi”, “üçlerin ikincisi”, “üçlerin üçüncüsü”, sonra dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz, on, on bir… şeklinde sağlı sollu sırlanır. “Bu sağlı sollu yerleşmeye normalde dikkat etmez hiç bir zaman; ama dikkatli kurmayacak olursa o zaman o tasavvur topluluğunun içerisindeki hiyerarşi de meydana çıkar.” Yâni hiyerarşi vardır — ama gizli bir şekildedir, edep ve hâl ile.
Tarîkatlarda dil ile konuşulur: “Bu kimse nakîb, bu kimse mukabbar, bu kimse çavuş, bu kimse halîfe.” Tasavvufta ise konuşulmaz, ama hiyerarşi büyütür. Bu sebeple yeni ders yaptırmaya başlayan bir kimse kendini yüksek görmez, kendini hizmet etmez. “Yeni ders yaptıran, tarîkatdaki dînî olarak çocuk hükmündeki kimseler kendilerince dörtlü esmâ vurdurmamalı. Edebe değil. Ama bir kimse kendi kendine — yani böyle nakîblerine, kavgalıya, su kabahalarına şey yapmadan — kendi kendine zikir yaparken, kendine onun esmâ vurma şekli hoşuna gitmişse, böyle kendi kendine o zikrleri yapabilir mi?” Yapabilir; ama üç-beş kişi toplayıp “ben de bak nasıl altılı esmâ vurduruyorum” derse mâne kayba uğrar.
Tasavvuf Bir Zarafet, Derinlik, Tevâzu Meselesidir
Efendi hazretleri tasavvufun özünü şöyle tarîf eder: “Tasavvuf bir zarafet meselesidir. Tasavvuf bir derinlik meselesidir. Tasavvuf insanın kendisini hep tepede görmeme noktasıdır. Tasavvuf insanın kendisini hep aşağıda görme noktasıdır. Hep böyle kendi edep noktasında, tâbiyet noktasında, kendini hiç görme noktasında bulunma meselesidir.”
Efendi hazretleri kendi şeyhinden bir hâtıra nakleder: “Allâh rahmet eylesin — Üstâdım o esmâları vurdurma müsâadesini verdiği hâlde edebimden vurdurmazdık biz. Genelde arkadaşlar — eski arkadaşlar — vurdururlardı, intina ederdim, kıçırırdım.” Üstâdından izin almış olmasına rağmen, edep gereği esmâ vurdurmaktan kaçınmıştır. Bu, sûfî ahlâkının özüdür: “Ne oldum demek değildir. ‘Bak ben neyim’ demek değildir. ‘Ben hiçim’ demektir.”
Efendi hazretleri tevâzunun sahte hâlinden de uyarır: “Tevâzu yapmak, aşağıdan almak, boynunu eğmek — ama böyle kardeşlerinin yanında sanki yüksek makâmdaymış gibi o havayı vermek tasavvur konusuna uygun değildir.” Tevâzu hâl olmalıdır, gösteriş değil. Hep böyle örnek görürdüm: Yeni içkiye başlayan genç çocuklar iki düble içince “var mı bana yan bakan” derdi. Yaşlılar bunu görünce “tıpkı genç, iki düble içmiş kendini beşe zannediyor” derdi. İlk etapta hoş görürlerdi; ama tekrarlanırsa dersini verirlerdi. Tasavvufta da tabi: yeni ders yaptırmaya başlayan çabuk yüksekliğe heves eder; sonunda dersini alır.
“Makam Sevgilidir İnsana”
Efendi hazretleri makâm sevgisinin insan nefsindeki yerini açıklar: “Makam sevgilidir insana. Yüksek görünmek, böyle hiyerarşide üstte görünmek, insanlara yön yapmak, insanlara tepeden davranmak insanın nefsinin hoşuna gider. Veya insanın tek ortada kendisine bir rant sağlar. Rant sâdece para değildir. Sevinmek de ranttır. El üstünde tutunmak da ranttır. Ona ayağa kalkılması da ranttır. Onu baş köşeye oturtulması da ranttır.” Bu sebeple sûfî dervişler kendilerine hizmet ettirmemeye gayret etmelidirler. Bütün kardeşler birbirlerine hizmet edecekler — ama ders yaptıran kardeşler kendilerine hizmet ettirmemeye gayret edecekler. Hiyerarşik olarak belli sorumluluğa sâhip olanlar kendilerini yüksek göstermeyecekler.
“Senin Önünde Hiç Kimse Yoktur” — Şeyh Efendi’nin Husûsî İltifâtı
Efendi hazretleri kendi şeyhi Nevşehirli Abdullâh Efendi’nin kendisine söylediği önemli bir sözü nakleder: “Şeyhim bana şöyle bir güzel iltifâtı vardı. Bana dedi ki: ‘Oğlum, sen direkt bana bağlısın. Senin önünde hiç kimse yoktur. Sen direkt beni dinleyeceksin, bana bakacaksın. Bu dergâhın içerisinde başka hiç kimseye bağlı değilsin — böyle bir şey yoktur.’” Bu, çok husûsî bir iltifâttır; çünkü normalde bir derviş silsile-i mevkıf içinde önünde nakîb-mukabbar-halîfe gibi bir hiyerarşi varken, Efendi hazretlerine doğrudan şeyhe bağlı olması müsâade edilmiştir.
Ama Efendi hazretleri bunun bir gurur sebebi olmadığını da belirtir: “Ama bu demek değildir ki ben dergâhın içerisindeki eski mukabbarları, nakîbleri, çavuşları, zâkirleri ezgim, geçtim — yok. Ben onları yine her zaman için hürmet ettim, hizmet ettim, saygı duydum. Ben onlarla olan diyalogumu hiçbir zaman kendi dairemde kötü etmedim.” Yâni husûsî iltifâta sâhip olmak başkalarını ezmeyi mubah kılmaz; aksine, daha da büyük bir tevâzu sorumluluğu yükler.
“Başınızda Bir Köle Tâyin Edilse Bile İtaat Edin”
Efendi hazretleri Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellemin meşhûr hadîsini hatırlatır: “Hz. Resûlullâh buyurmuş ki: ‘Başınızda bir köle bile tâyin edilse, siz ona tâbî olun.’ Başınızda bir köle bile tâyin edilse — bunu kendinize ölçü edin.” Bu, dergâh hayâtının temel disiplinidir. Cemaatın içerisinde birisi başına tâyin edilirse, ne olursa olsun ona tâbî olmak gerekir.
Efendi hazretleri bu hadîsin manevî mahsûlünü de açıklar: “Ona tâbî olmaktan tat aldığınızda, tasavvurdan tat almış olursunuz. Kalbinizde böyle bir tat oluşur. Ona tâbî olun. Bundan bir şey kaybetmezsiniz.” Tâbî olmak — boyun eğmek, itaat etmek — sûfî için bir mahrumiyet değil, bir ikramdır. Çünkü bu, nefs-i emmârenin en büyük düşmanıdır: kendini önder görmek yerine başkasının ardından gitmek.
Bursa Dergâh Hiyerarşisi: Sorumluluklar
Efendi hazretleri Bursa dergâhının iç düzenini ve kimin neden sorumlu olduğunu açıklar. Bu, sohbetin hassâs ve pratik bölümüdür:
- Hüseyin: Tekkenin (mahalledeki dergâhın) birinci derecedeki sorumlusudur. Burada Hüseyin varken Hüseyin sorumludur. Hüseyin yoksa Adnan, Adnan yoksa Sinan
- Cafer: Tekke ile alâkalı dernek hukuku ve resmî işler Cafer’e âittir
- Adnan: Yukarıdaki tekke ve oradaki muhibbân-semâzen hukuku komple Adnan’a âittir. Oradaki bir semâzeni, mutrıbânı, çalışan görevliyi Adnan’ı saymadan ezen bir kimsenin lüksü yoktur
- Ali: Adnan’dan sonra orada semâzenlerle ilgilenecek olan birinci derecede Ali’dir
- Tahsin: Mutrıbân (ekşip-instrumant ekibi) başında Tahsin var. Onunla beraber Bilal ve Latîf var. Aralarında yaraşıklı (eşit) sıralama vardır; Tahsin organizenin başıdır ama Latîf-Bilâl-Tahsin arasında fark yoktur
- Sinan: Buradaki mahalle ders alanlarının organizasyonunda yer alır. Sinan postnişîn (post sahibi) seviyesindedir. İsmâîl Gürsü’deki bir kimse de postnişîn
- Erkan: O da postnişîn
- İmam — Remzâbî: “Bizim imamımız Remzâbî. Fâtiha’yı kıraat ettirip ben, birisi kızıp Fâtiha’yı bıraktırmaya hakkı yok. Bu benim imamım, benim ve şimdi bütün toplumun imamı oldu. Bir arkadaşın ona ters davranmaya hakkı yok. Onu ezmek, alay etmek, dalga geçmek, onu saymamak, onu tanımamak yaraşık olarak bütün kardeşlerin böyle bir hakkı yok.”
Bu hiyerarşi yaraşık (resmî) olarak değil, ameli olarak işler. Bursa sorumlusu olarak bayanların ve erkeklerin başında zâhir hükmünde tek bir kimse yoktur — herkes burada olduğunda, olmadığında işin nasıl yürüyeceği bellidir.
Mustafa Yavuz Dede: Tevâzunun Manevî Tesiri
Efendi hazretleri sohbetin en hâlâvetli bölümünde Mustafa Yavuz isimli bir cemâat ferdinin tevâzusundan ve bundan kendisinin nasıl etkilendiğinden bahseder: “Cenâb-ı Hak içinden biri çok hoşuma gitti, dua ediyor bana, olsun diye. İnşâ’allâh Cenâb-ı Hak inşâ’allâh bana da versin. Çok hoşuma gitti.”
Ardından Mustafa Yavuz amcasını kalabalığın içinden ayağa kaldırır ve onun tevâzusunu bütün cemâate gösterir: “Bu son gece oldu ya, Allâh biliyor içindekini. O kadar bir tevâzu, o kadar tevâzu insanlara hizmet etmeye çalışıyor. Koşturmaya çalışıyor. Böyle bir hoşuma gitti, bir hoşuma gitti. Dedim, ‘Yâ Rabbi, bu tasavvurun, bu cemâatın bize birini bak — yani üzerinde böyle bir, benim hayrânın var mı?’ Allâh biliyor içindekini. Çok hoşuma gitti. Hatta uzaktan seyrettim kendisini. Bunu açıklamak istemiyordum ama çok hoşuma gitti.”
Efendi hazretleri tevâzunun dervişliğin en üstün nimeti olduğunu vurgular: “Tevâzu var ya, tevâzu. Alçak gönüllü olup insanlara hizmet etmek. İnsanlara bir yardım etmek herkesin hoşuna gider. Herkesin.”
Oktay: Dergâhın En Eski Abisi
Efendi hazretleri dervişlikteki kıdem (tarih önceliği) meselesine değinir ve cemâatın en eski abisini ilân eder: “Bir de dervişlikte şey vardır — kıdem vardır. Bir önceki. Bütün, Allâh affetsin, bizden ders almış olan bütün kardeşlerin tek seninle başında abisi var. Kim biliyor musunuz? Oktay. Bizim bayındırdaki Oktay. Ben sağ olduğum müddetçe Oktay bu dergâhın abisi. En güzel abisi. Komple. Ondan daha kıdemli yok şu anda. Çünkü ilk ders verdim kimse benim, şey yapamadığım zamanında — Oktay’a verdim. Kendi zamanımda da ilk ders verdim, yine Oktay’a.”
Sonra Oktay’ı ayağa kaldırıp herkese tanıtır. Mustafa Yavuz dedeyi de tanıtır. Bu, sûfî yolunda kıdemin nasıl bir hürmet kaynağı olduğunu gösterir.
Erbâîn (40 Günlük Halvet) Meselesi
Bir derviş erbâîn hakkında soru sorar. Efendi hazretleri açıklar: “Erbâîn ‘kırk’ demektir — kırk gün bir kimsenin çile yapması. Tâ Resûlullâh’tan beri kırklamışlar bunu. Onu kırk yapırken on gün-on gün-on gün-on gün şeklinde dört bölüm hâlinde yapmışlardır. Bunu sonradan bu ‘on gün-on gün’ kaldırmışlar, kırk günü bir tamam yapmışlar. Bu Sünnet’e uygun değil.”
Yâni Sünnet’te halvet on gün+on gün şeklinde dört bölüm hâlinde yapılır; sonraki nesiller kırk günü tek parça yapma âdetini getirmişlerdir. Efendi hazretleri kendisinin de tek parça kırk gün halvet yapmadığını açıklar: “Ben bu manada kırk gün üst üste itikâf yapmadım. Yani on gün-on gün-on gün üst üste yapmadım. Bu manada bir kimseye ‘müstacedim’ de demedim. Bu fakat müstaceblik ölçüsü değildir. Tasavvuf ölçüsü değildir. Tasavvufun ölçüsü zâhiri manada Kur’ân ve Sünnet’e tâbî olmak, manevî manada Muhammed Mustafâ’nın hidâyetine ve edebine tâbî olmaktır. Başka bir şey değil.”
Miras Paylaşımı, Rüyâda Cinsel Münâsebet, Oral Seks
Birkaç kısa fıkhî soru cevaplanır:
- Miras paylaşımı, kız kardeşlere ikrâm: “Bu ikrâm sistemi olursa o zaman bu miras paylaşımı geçerli olur. Şimdi insanlar İslâm hukukunda yaşamıyorlar — İslâm hukukunda yaşamadıkları için İslâm’a göre miras paylaşımı yapmaları zor. Hakkâniyet öyle olmaz; ama bütün herkes İslâm ölçüsünde paylaşırsa o zaman düzen olur”
- Rüyâda cinsel münâsebet: “İnsan bu noktada rüyâ görür. Böyle bir şey de olur. Bunun şeytan rüyâsı olduğuna dair bir kâide yok”
- Oral seks: “Bu manada imâmlar bir kısmı câhilden değildir diye fetvâ vermişler. Bir kısmı çok uygun görmemiş. Ama ‘haram’ diyemeyiz”
Gençleri Evlendirmekte Acele Etmek: Ayakkabı Hâtırası
Efendi hazretleri evlilik konusunda Sünnet’in “acele edin” emrini hatırlatır: “Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem buyurmuş: ‘Ölüyü görmekte, namazı kılmakta, borcu ödemekte, hayır maâlat etmekte, gençleri evlendirmekte acele ediniz.’” Evlenmeye karar verenler hızla yürüyecekler — üç ay nişanlık, beş ay nişanlık, bir yıl nişanlık olmaz. Kadın-erkek hiç önemli değil; bu dînin kendi içerisindeki bir hukuktur.
Efendi hazretleri ayakkabıcılık döneminden meşhûr bir hâtırasını anlatır: “Ben ayakkabıcılık yaparken, ayakkabı yüzünden düğünün kaldığını biliyorum. Ayakkabı yüzünden! Ayakkabının rengi yüzünden düğünün kaldığını biliyorum.” Kıssa şöyledir: Bir kız köyden, köye gidiyor, köyde evlenecek. “Beyaz dekote gelinlik ayakkabısı, köy yerinde ne işi var? Toprak, taş, her taraf — yürümesi mümkün değil.” Efendi hazretleri damat olacak çocuğa şunu der: “Abicim, bir gün gelecek bunu giyemeyecek köyde. Şuradan siyah bir ayakkabı alın. Gelinliğinin altına o da gider. Makûl bir şey olsun, alın bunun dışından. Her yerde giyersiniz.” Ama kızın halası mı teyzesi mi araya girer; “Beyaz ayakkabı alınmıyor — kalsın bu düğün o zaman” der. Ve düğün gerçekten kalır.
Efendi hazretlerinin örnekleyişi şudur: “Bu noktada her ne kadar herkes kendince samîmî olsa da, bunlar çok küçük şeyler. Bir tâne arkadaş — bizim dergâdan birisi — nişanlandı, ardından dînî nikâhını kıydı, yerel arkadaşlardan tebrik ellerine geldi, nikâh tecellî etmiş. Adam gelmiş, bırakacakmış, ayrılacakmış.” Allâh muhâfaza eylesin — ne kızlarınızı böyle evlendirirsiniz, ne de oğullarınızı. “Başladıysanız ister gönlün kurusun da bitirin. Allâh yolunda çekersin.”
Sakal-Bıyık ve Dış Görünüş: “Allâh Sîretinize Bakar Sûretinize Değil”
Efendi hazretleri kendi kıyâfetine ve görüntüsüne yapılan eleştirilere cevap verir. Bu bölüm, dış görünüşe takılan zâhirî dindarlık akımına karşı bir tashîhdir: “Sakallar uzun, bıyıklar kısa olması lâzım değil mi? Doğru. Allâh Resûlü hadîs-i şerîfte buyurmuş: ‘Siz sakalı bırakınız, bıyığı kırınız.’ Burada bıyığın kısalığı dudakların içine girmeyecek. Ama bu ne zaman? Dâr-ı İslâm’da. Dâr-ı harpte bir kimsenin bıyıklarını salmasında, sakalını kısaltmasında veya kesmesinde, bıyığını kesmesinde bir mahsûl yoktur.”
Yâni Sünnet’in zâhir hükümleri Dâr-ı İslâm’da uygulanır. Dâr-ı harpte (İslâm hukukunun uygulanmadığı yerlerde) bir kimseye sünnetler noktasında, hassasiyetler noktasında bir kıstas uygulayamazsınız. Osmanlı’da sakalı olmayana askerde çavuş bile yapmazlardı. Tarîkatte de aynı: Sakalı olmayana çavuş, nakîb yapmazlardır. Ama Dâr-ı harpte bu değişir.
“Benim Bıyıklarım Niçin Böyle?” — Karadeniz Tipi Bıyık
Efendi hazretleri kendisine hakkında “Bıyıklarını niye böyle bırakıyor?” diye dedikodu yapanlara cevap verir: “Onlar için ‘müctehid’ cübbe giyecek, şavlar giyecek, sarık saracak, kafasındaki takkeyle dolaşacak. O yüzden onlar için ‘her cübbeli, her sarıklı, her şanlı’ olduk müctehid. Eğer müctehid benim gibi kıyâfetler — benim gibi kıyâfet giyiyorsa — ondan hiçbir şey olmaz. Ben de hiçbir şeyim zaten. O yüzden bir sıkıntım yok.”
Efendi hazretleri 20 yıl önce tarîkata geldiğindeki kıyâfetinin aynı olduğunu söyler: “Değişen bir şey yok. Değişen bir tek sakal bıraktım. Sakalı da rüyâmda gördüm — rüyâmda gördüğüm hâlde bıraktım. Sakalı rüyâmda görmedim, bırakmadım. Sakalını rüyâmda gördüm, bıraktım. Şeyh Efendi’ye telefon açtım: ‘Efendim, rüyâmda sakalı bırakmışım. Şöyle toplat, böyle toplat, şöyle kestim. Ben böyle târif ediyorum.’ Şeyh Efendi: ‘Oğlum sakalını bırak sen.’ Biz de sakalı öyle bıraktık.”
Efendi hazretleri bıyıklarını niçin “Karadeniz tipi” pala bıyık bıraktığını da espriyle açıklar: “Eğer ki bende post bıyık olsaydı, aha böyle post bıyık bırakacaktım. Çünkü karşıdaki kimse seni böyle zayıf bıyık bıraktığında zayıf addediyor. O mü’minler ki müşriklere, kalbi kayıtlara, kâfirlere kalplerine bir haşyet vermeliyiz. Kalplerine bir titreme vermeliyiz. Adam gördüğünde o kimseyi böyle bir titremeli — ‘ulan adam gibi adam de böyle ya’ demeli.”
Bu bahiste Efendi hazretleri kıs sinet tipli bıyık bırakanların (Faysal Finans, el-Baraka, Türkiye Finans gibi finans kuruluşlarının yöneticileri kasdediliyor) sahte takvâsını eleştirir: “Onlar Müslümanların parasını yerken o ince ‘sinnet bıyıkları’ vardır. Tatlı dillidir, etkilencidir. Hemen aklışları başıma geliyor. Ahir zamanda — diyor — İngiltere’nin içinden böyle insanlar çıkacak. Bunlar bürünmüş kurt gibidir; bürünmesin paralarını yerler.”
Bunun aksine Hz. Peygamber şehzedinin tâbiri ile Şeyh Efendi şu nasîhati yapardı: “Şeyhim, üstâdım Allâh rahmet eylesin, derdi: ‘Ne olur derviş rüyâsında sakalını kendi körünüklü görmedikçe sakal bırakmasın’ derdi. Neden? Sakala laf getirir. ‘Sen sakalınla cikar ettin, sakal bıraktın’ der. ‘Sen sakalınla kızına baktın, oğluna sakal bıraktın’ der. ‘Sen sakalınla cübbenle Sünnet-i Resûlullâh’a uymasını yapmıyorsun’ der. Önce ahlâk! Önce gıybeti bırak. Sen önce dedikoduyu bırak. Sen önce iftirâyı bırak.”
Tasavvuf Büyüklerine Verilen Küfür Fetvâları
Efendi hazretleri kendisine yapılan küfür fetvâlarına da değinir: “Bizim yukarıda kadınlar zikrullah yaptığından dolayı yukarıdaki tekkeye kadın-erkek aynı kapıdan giriyormuş — bu sebepten dolayı küfrüme fetvâ veriyorlar.” Üzülüyor mu? “Hem vallâhî üzülmüyorum, hem billâhî üzülmüyorum. Hz. Mevlânâ’nın küfrüne fetvâ vermişler. Yûnus’un küfrüne fetvâ vermişler. Hacı Bektâş’a vermişler, Hacı Bayrâm’a vermişler. Mahmûd-ı Hüdâyî’ye vermişler. Hazreti Üftâde’ye vermişler. Muhyiddîn İbn Arabî hazretlerine vermişler. Abdülkâdir-i Geylânî’ye vermişler. Rufâî’ye vermişler. Bedevî’ye vermişler. Düsûkî’ye vermişler. Niyâzî-i Mısrî’ye vermişler. Şems-i Tebrîzî’ye vermişler. Bunlar her devirde olur. Ehl-i tasavvufun, ehl-i tasavvufun içerisinde olmuş olan, belirli daireyi kıran, geleneği kıranlara hepsi fetvâ vermişler.”
Efendi hazretleri bu kâğıttan imparatorlukları eleştirir: “Onlar kendi geleneklerinde, kendi imparatorluklarında — daha doğrusu, kendi körlüklerinden ve karanlıklarından oluşmuş olan imparatorluklarında — oturacaklar. Kâğıttan imparatorluk. Orada oturarak insanları belli bir şekilde şekle sokacaklar. Diyecekler ki: ‘Sarıksız dolaşamazsınız sokaklarda. Cübbesiz dolaşamazsınız. Sizin ilk yapacağınız şey şavlar giymek, sarık takmak, takke takmak, bol pantolon-şavlar pantolon giymek.’ Takvâ bu! Kadınlar için takvâ çarşaf giymek. Çarşaf giymeyen, normal mâlze giyinen Müslüman kadınlara açık e-mail göndermişler — ‘fâişe’ olarak görüyorlar. Bu din değil. Bu din değil. Bu din değil. Yani bir kadın çarşaf giymiyorsa imanı iman değil — böyle bir din yok!”
Efendi hazretleri tekfîr edenlere uyarıda bulunur: “Siz Kur’ân ve Sünnet’i kabul etmiş bir kimseyi aslâ küfürle itham edemezsiniz. Siz onu küfürle itham ederseniz, o itham ettiğiniz şey onun başına gider. Eğer o ‘lâ ilâhe illallâh Muhammedun Resûlullâh’ diyen bir kimse ise, sen küfürle yüzleşmeden ölmezsin. Allâh’ın yüzüne nasıl bakacaklar? Onu merak ediyorum.”
30 Yıldır Saklanmış Bir Yanlışlık Bulunabilir mi?
Efendi hazretleri Oktay ile 30+ yıllık arkadaşlığını delil göstererek: “Yâni biz Oktay’la 30 yılın üstündedir bir arkadaşlığımız varmış. 32-33 yıldır. Yâni 32 yıl boyunca bir yanlışlığı saklayabilir mi adam içinde ya? Şurada çıksam birinize: ’30 yıllık bir arkadaşlığınız varmış, 30 yıllık bir arkadaşınızı, 20 yıllık arkadaşınızı göstereyim’ — gösteremezsiniz. İnsanlar buna alışmışlar.”
Bu, samîmî dervişliğin uzun yıllarda meydana gelen bir bağ olduğunu ve bu bağı koparmaya çalışanların ne kadar sığ kaldığını gösterir.
Adnan’ın Yanında Gıybet Dinlemenin Hükmü
Efendi hazretleri sohbetin sonunda dervişler için son derece pratik bir uyarı yapar: “Bir de şu yalnız: Adnan’ın yanında gıybet oluyor, Adnan tutuyor ya, ama dinliyor. ‘Ben gıybet etmiyorum’ — ya dinledin ya! Dinlemekte gıybet etmek gibi. Adnan’ın yanında Hüseyin’e iftirâ atılıyor — Adnan tutuyor: ‘Ben iftirâ atmadım’ — dinledin ya! Müdâhale etmedin ya. ‘Kalk lan şuradan, bizim Hüseyin kardeş hakkında nasıl böyle konuşursun?’ diyebildin mi? Diyemedin. Hani arkadaşsın, hani kardeşin senin? Allâh bizi affetsin.”
Bu, gıybeti dinlemenin de gıybet etmek gibi olduğunun açık bir uyarısıdır. Sûfî, gıybet meclisinde sussa bile sorumludur — müdâhale etmek, mevzuyu değiştirmek, hatta mecbûren ayrılıp gitmek farzdır.
Sohbetten Çıkan Ameli Dersler
- Tarîkat ve tasavvuf farklıdır: Tarîkat zikir nizâmı katı, tasavvuf ucu açık ama disiplinli
- Esmâ vurdurma yetkileri hiyerarşiktir: nakîb 3’lü, mukabbar 4’lü, halîfe 6’lı esmâ
- Üstâd hepsini vurdurabilir; ondan aşağıdakiler kendi makâmlarının dışına çıkamaz
- Tasavvufta hiyerarşi dil ile değil hâl ile vardır
- Yeni ders yaptırmaya başlayan kendisini hizmet ettirmemeli, üstün görmemeli
- Tasavvuf bir zarafet-derinlik-tevâzu meselesidir; “ben hiçim” demek esası
- “Başınızda bir köle bile tâyin edilse ona itaat edin” — Hz. Peygamber emri
- Mürşid çizdiği yolda yürümek esastır; kendi kafasından esmâ üretmek manen kayba sebep
- Tevâzu hâl olmalıdır, gösteriş değil — Mustafa Yavuz dede örneği
- Erbâîn (40 günlük halvet) Sünnet’te tek parça değil, on gün+on gün+on gün+on gün şeklindedir
- Gençleri evlendirmekte acele etmek Sünnet — uzun nişanlık dînin hukukuna aykırı
- Ayakkabı rengi gibi küçük şeylere takılıp düğünleri bozmak insanlığın ayıbıdır
- Sakal-bıyık-cübbe Dâr-ı İslâm’da Sünnet, Dâr-ı harpte zorunlu değil
- Allâh sûretinize değil sîretinize bakar — dış görünüşle takvâ ölçülmez
- Sahte sinnet bıyık bırakıp Müslümanların paralarını yiyen finans yöneticileri “kurda bürünmüş”
- Tasavvuf büyüklerine (Mevlânâ, Yunus, Geylânî, Bedevî, İbn Arabî, vd.) küfür fetvâsı verenler her devirde vardır
- “Lâ ilâhe illallâh Muhammedun Resûlullâh” diyeni tekfîr eden, küfürle yüzleşmeden ölmez
- Gıybeti dinlemek de gıybet etmek gibidir — sûfî müdâhale etmeli veya çekilmeli
Bibliyografya — Zikredilen Kaynaklar
- Kur’ân-ı Kerîm: “Allâh sûretinize değil sîretinize bakar” mânâsındaki âyetler; Hucurât 11 (alay yasağı)
- Hadîs-i Şerîfler: “Sizin başınızda bir köle bile tâyin edilse ona tâbî olun”; “Ölüyü görmekte, namazı kılmakta, borcu ödemekte, gençleri evlendirmekte acele ediniz”; “Sakalı bırakın, bıyığı kırın”; “Allâh sizin sûretinize bakmaz, kalplerinize ve amellerinize bakar”
- Fıkıh: Hanefî mezhebinde Dâr-ı İslâm/Dâr-ı harp ayrımı; sakalı olmayanın çavuş-nakîb yapılmadığı tarîkat geleneği; miras paylaşımı ve İslâm hukuku; oral seks hükmü; rüyâda cinsel münasebet
- Tasavvuf Hiyerarşisi: Nakîb (3’lü esmâ), Mukabbar/Nakîbü’l-Nukabâ (4’lü esmâ + ayağa kaldırma), Halîfe (6’lı esmâ), Çavuş, Postnişîn, Üstâd; sağlı sollu hiyerarşik diziliş; üçler-beşler-yediler-kırklar
- Tasavvuf Büyükleri (Tekfîr Edilenler): Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî; Yûnus Emre; Hacı Bektâş-ı Velî; Hacı Bayrâm-ı Velî; Mahmûd-ı Hüdâyî; Üftâde; Muhyiddîn İbn Arabî; Abdülkâdir-i Geylânî; Ahmed er-Rufâî; Ahmed el-Bedevî; İbrâhîm ed-Düsûkî; Niyâzî-i Mısrî; Şems-i Tebrîzî
- Halvet/İtikaf: Hz. Mûsâ’nın Tûr-i Sînâ’da 30+10=40 gün halveti; Hz. Peygamber’in Hirâ halvetleri; on gün+on gün şeklinde dört bölümlü Erbâîn
- Bursa Dergâhı Sorumlulukları: Hüseyin (tekke), Adnan (semâzen-muhibbân), Cafer (resmî/dernek), Sinan-Erkan (postnişîn), Tahsin/Latîf/Bilâl (mutrıbân), Remzâbî (imam)
Sohbetin Özeti
3. Dergâh Sohbetinde Mustafa Özbağ Efendi; tarîkat ile tasavvuf arasındaki temel farkı (tarîkatta zikir kuralları kat’îdir tasavvufta ucu daha açıktır), Rufâî hatmesi ve Kâdirî hatmesi gibi tarîkat ders nizâmlarını, esmâ hiyerarşisini (nakîb 3’lü-mukabbar 4’lü-halîfe 6’lı-üstâd hepsi), tasavvufta hiyerarşinin dil ile değil hâl ile var olduğunu, üçlerin birincisi-ikincisi-üçüncüsü gibi sağlı sollu manevî dizilişi, kendi şeyhinin ona “senin önünde hiç kimse yok, direkt bana bağlasın” iltifâtını ve buna rağmen eski mukabbar-nakîb-çavuşları ezmediğini, Hz. Peygamber’in “başınızda köle de tâyin edilse ona itaat edin” hadîsini, Bursa dergâhındaki Hüseyin-Adnan-Sinan-Ali-Cafer-Tahsin-Latîf-Bilâl-Remzâbî sorumluluklar zincirini, tasavvufun zarafet-derinlik-tevâzu meselesi olduğunu ve “ben hiçim” demek olduğunu, Mustafa Yavuz dedenin tevâzusunun kendisini etkilediğini, dergâhın en eski abisi Oktay’ı ve onun kıdemini, Erbâîn’in Sünnet’te tek parça değil on gün-on gün şeklinde olduğunu, gençleri evlendirmekte acele etmenin Sünnet olduğunu ve ayakkabı yüzünden bozulan düğün hâtırasını, sakal-bıyık ve dış görünüşün Dâr-ı İslâm’da sünnet ama Dâr-ı harpte zorunlu olmadığını, kendisinin sakalını rüyâda görerek bıraktığını ve kıs sinet tipli sahte takvâ bıyıklarına karşı pala bıyık tercih ettiğini, “Allâh sûretinize değil sîretinize bakar” hakîkatini, Mevlânâ’dan Yunus’a, Hacı Bektâş’tan Hacı Bayrâm’a, Mahmûd-ı Hüdâyî’den Üftâde’ye, İbn Arabî’den Geylânî’ye kadar tasavvuf büyüklerinin hepsine küfür fetvâsı verildiğini ve “lâ ilâhe illallâh Muhammedun Resûlullâh” diyeni tekfîr edenlerin küfürle yüzleşmeden ölmeyeceklerini, gıybeti dinlemenin de gıybet etmek gibi olduğunu ve dervişin müdâhale-çekilme sorumluluğunu tafsîlâtlı bir şekilde açıklamıştır.
Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — 3. Dergâh Sohbeti | Video: YouTube | Playlist: Dergâh Sohbetleri Serisi