Dergâh Sohbetleri serisinin 2. oturumunda Mustafa Özbağ Efendi; zikrullahtaki kalp çarpıntısının her zaman aynı kalmasının mümkün olmadığını ve sahabenin Hz. Peygamber’e bu hâli sorduğunu, zikrullah esnâsında şeytanın kalbe hükmedemediğini, asker giderken hangi durumda seferî olunduğunu, dervişin haksız yere kötülük edeni dövmemesini, dervişin kendi hukukunda kavga etmediğini, insanlık çukuruna düşmüş zamânâ karşı insanın güzel ahlâkla cevap vermesi gerektiğini, “din Allah’ın korumasıdır insanın değil” hakîkatini, kavga etmemek-tartışmamak-gıybet etmemek-iftirâ atmamak edebini, takvâ’nın cübbe-sarık-dış görünüşle değil “iki göğsün arasında” yâni kalpte olduğu hadîsini, küçük büyük günahlardan kaçınmanın takvâ olduğunu, abdesti dâim koruma şuurunu, Âyetü’l-Kürsî’nin yedi yöne okunarak güne başlama edebini, üç ihlâs ile evden çıkmadan önce ölülere hediye etmeyi, namazsız mü’min olamayacağını, ticârette yalan söylemeyenin bereketle rızıklandığını, helâl bir liranın haram bin liradan kıymetli olduğunu ve sigortanın gerekli olsa da en büyük güvencenin Allâh olduğu hakîkatlerini tafsîlâtlı bir şekilde açıklamaktadır.
Allâh Hakkında
Zikrullahta Kalp Çarpıntısı: Sahabenin Aynı Suâli
Sohbetin başında bir derviş Efendi hazretlerine soruyor: “Bazen kalbim küt küt atıyor ‘Allâh Allâh’ diyorum, ama yarın o heyecan, o kalp atışları yok.” Efendi hazretleri bu suâlin tasavvuf yolunda son derece tabii bir hâl olduğunu beyân eder. Eğer o hâl her zaman aynı kalmış olsaydı, zikrullah o kimseye fazla ilerleme getirmez olurdu — çünkü kemâl yolu hâlden hâle geçmek demektir. Aynı suâli sahabe-i kirâm da Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve selleme sormuştur:
“Yâ Resûlallâh, biz senin yanında durduğumuzda dünyâ-mâl, kadın-çoluk-çocuk hiçbir şey aklımıza gelmiyor. Ama senin yanından çıktıktan sonra bütün her şey bizim başımıza tekrar cebelleş oldu.” Efendimiz onlara cevap vermiştir: “Şeytan orada durur. Siz buradan çıktığınız anda sizin üzerinize hükmetmeye başlar.” Bu hadîs-i şerîf, zikrullah esnâsında şeytanın kalbe hükmedemediği hakîkatinin temelidir.
Efendi hazretleri bu hakîkati şöyle açıklar: “Zikrullah esnâsında şeytan size hükmetmez. Zikrullah yaparken normalde ister dilinizde ister gönlünüzde ister sessiz zikrullah meclisinde olsun şeytan size hükmetmez.” Ancak bir şart vardır: “O zikrullah meclisinde gerçekten kendinizi verdiyseniz hükmetmez. Ama vücudunuz burada, aklınız-kalbiniz başka yerde ise ona yapacak bir şey yok zaten.” Bu hâli arttırmanın, derinleştirmenin, genişletmenin en önemli yolu Allâh’ı devamlı zikretmektir.
Asker Seferîlik Hükmü ve Kazâya Kalan Namazlar
Bir derviş soruyor: “Asker giderken seferî sayılır mı? Asker iken kazâya kalan namazlardan sorulur mu?” Efendi hazretleri cevap verir: Evet, sorulur. Asker olan bir kimse vardığı yere kadar yol boyunca seferîdir. Vardığı yerde ise:
- Gezici bir bölük, tabur veya manga ise: Yâni belirli bir programa bağlı olmaksızın sürekli yer değiştiriyorsa, ne zaman bölgeye geleceğini, ne zaman yerleşim üstüne gideceğini bilmiyorsa, nerede ne kadar duracağını-kalacağını bilmiyorsa — o kimse hep seferîdir. Namazları kasr (kısa) kılar
- 15 günden fazla bir yere mukîm olarak kalacaksa: Orada o kimse seferîlikten çıkar. Tam namaza döner
Bu, Hanefî mezhebinin asker seferîliği ile ilgili net bir hükümdür. Ancak askerlik döneminde kasten terk edilen namazlar yine kazâya kalır ve sorumluluğu vardır.
Derviş Dövüşmez: Kendi Hukukunda Kavga Etmemek
Bir derviş soruyor: “Dervişin haksız yere zulmedeni, kötülük edeni dövmesinde bir beis var mı? Bu durumlarda kavga edebilir mi?” Efendi hazretleri çok kesin bir şekilde cevap verir: “Derviş dövmez. Bir kimseyle dövüşmek dervişin ahlâkına çok uygun değil. O sizi dövmeye kalkarsa bir şekilde tarîkat erbâbı kendisini korumaya çalışır. Dövmek yok.”
Bu hükme bir tek istisnâ vardır: “Bazı anlar vardır ki onunla büyük bir kötülük önlenecektir. Ama bu farklı bir şey. Derviş insanın kendi hukûkuyla alâkalı bir şey değildir. Kendi hukûkuyla alâkalı bir şey olursa dövüşmek çok uygun değil.” Yâni başkasının hayâtını-ırzını koruma gibi bir vâcib durumunda dövüş zarûri olabilir; ama dervişin kendi şahsî hakkı için dövüşmesi câiz değildir.
Efendi hazretleri bu ilkeyi daha geniş bir çerçeveye yayar: “Dövüşmeyin insanlarla. Kendi hakkınızla, kendi haklı olduğunuz noktada dahi dövüşmeyin. Kendi haklı olduğunuz noktada dahi tartışmayın. Haklısınız tartışmayın, dövüşmeyin.” Diyebilirsiniz ki “Hakkımı yiyorlar” — evet yiyorlar, ama derviş bu durumda kavga ederse, vahşetin içindeki insanlık çukuruna o da düşmüş olur. “İnsanlar büyük bir vahşetin içerisine girmişler. Büyük bir zalimliğin, büyük bir kirliliğin içine girmişler. O kirliliğe siz bulaşmayın. İnsanlık adına bulaşmayın.”
İnsanlık Çukuru: Vahşileşmiş Zamânâ Karşı Güzel Ahlâk
Sohbetin en duygusal bölümünde Efendi hazretleri zamânının ahlâkî çöküşünü içtenlikle anlatır: “İnsanlığın düştüğü o çukurda sonu yok. Karşılaştığımız tablo insanlık adına utanç verici bir şey. Bu tablodaki insanların büyük bir çoğunluğu ‘insanım’ diye dolaşan hayvanlaşmış mahlûklar. Orta yerde insan sûretinde dolaşıyor; ama hayvandan daha aşağıya düşmüş bir mahlûk. Nefs-i emmârenin dibine düşmüş.”
Çarpıcı bir teşbîh: “O kimin malı, o kimin hanımı, o kimin kızı, o kimin çocuğu, o kimin komşusu — karşısındaki kim, hiç önemli değil. Yırtıcı hayvanlar! Yırtıcı hayvanlar… O yırtıcı hayvana yeminle söylüyorum, ‘gel şuraya koluma kon’ desen billâhî gelip koluma kon. Ama o insana laf söyleyemiyor.” Bu teşbîh, gerçek hayvandan bile beter olan emmâreye bağlı insanın hâlini tasvîr eder.
Efendi hazretleri bu vahşetin sebebini de açıklar: “İnsanları 200-300 yıldan beri dinsizlik akımına tüccâr ettiler. İnsanoğlunu dinsizleştirmeye çalıştılar. Çıkan tablo bu. Bir baba kendi kızına sarkıntılık yapabilir mi? Hayvandan daha aşağı bir mahlûk olması lâzım. Dinsizliğin getirdiği tablo bu. İmânsızlığın getirdiği tablo bu. Ahlâksızlığın getirdiği tablo bu. Vahşet yaşanıyor.” İnsanlık katledilebilir mi? Evet — insanlar kendi insanlıklarını kendi elleriyle katletmektedirler.
Efendi hazretleri evrensel ahlâkın önemini de hatırlatır: “Dünyânın neresine giderseniz gidin, hangi inanca sâhip olursanız olun, hangi peygambere tâbi olursanız olun, hangi felsefeye giderseniz gidin — bir takım berâberî ahlâkî kurallar vardır. Onların çiğnenmesi insanlığı katleder, yok eder.” Modern zamânın insanı bu evrensel ahlâkî kuralları bile çiğnediği için kendi nesline-zürriyetine en büyük kötülüğü yapmaktadır.
“Dini Allâh Korur, İnsan Değil”
Efendi hazretleri kavga ve tartışma yasağının arkasındaki teolojik temele de değinir: “Artık din değil — bakın tekrar söylüyorum, dîni küçümsemek değil — din bir şekilde kendini muhâfaza eder, kendini korur. Dîni korumak insanların işi değil. O Allâh’ın işi. Allâh dîni koruyacağını, muhâfaza edeceğini kendisi beyân etmiş. Dîni Mustafa Özbağ korumayacak. Dîni Ahmet-Mehmet-Hüseyin korumayacak. Dîni koruyacak olan yegâne güç Allâh.”
Bu söz, “din için savaşırım” diye kavgaya bahâne arayan kimseleri hedef alır: “Sakın böyle kendi kendinize göre biçip ‘dîni ben koruyacağım, biz koruyacağız’ diye düşünmeyin.” Efendi hazretleri burada hassâs bir tashîh yapar: Dînin müdâfaası elbette mü’minin görevidir; ama bu müdâfaa kavga-dövüş-iftirâ ile değil, güzel ahlâk ile yapılır. Allâh dînin nihâî muhâfızıdır; mü’min ise bu muhâfızlığa bir vesîledir, asıl güç değildir.
Kavga, Gıybet, Dedikodu, İftirâ Yasakları: Allâh Adına Talep
Efendi hazretleri sohbetin bu bölümünde dervişlere sevgi-otorite karışımı bir çağrıda bulunur: “Bizim arkadaşlarımız, bizim kardeşlerimiz kimseyle kavga etmeyecekler. Bunu Allâh adına istiyorum sizden. Kimseyle dövüşmeyin — Allâh adına bunu sizden talep ediyorum. Kimsenin hakkında dedikodu etmeyin, gıybet etmeyin — Allâh adına talep ediyorum. Kimsenin namusuna iftirâ atmayın — Allâh adına talep ediyorum.”
İnsanın namusu, evi, çoluk-çocuğu kutsal değerlerdir. Bu kutsallara dokunmak en büyük günâh-ı kebâirdir: “Nasıl Allâh’ın yüzüne bakabilir bir insan? Nasıl hesap verebilir? Nasıl o kimseyle yüz yüze gelebilir bir kimse? Nasıl namuslu bir adamı veya namuslu bir kadını iftirâ ile, gıybetle, dedikoduyla baş başa bırakırsınız?”
Efendi hazretleri tasavvufu bu noktada şöyle tanımlar: “Tasavvuf ince ahlâk, güzel ahlâktır. Tasavvuf kötülüklere sabretmek; ama kötülük yapmamak. Tasavvuf gıybete-dedikoduya-iftirâya sabretmek; ama onu yapmamaktır. Güzel ahlâk — peygamberlerin insanlara bıraktığı miras.”
Evlere Bırakılacak Miras: Çocuklara Babasız-Annesiz Olmamak
Efendi hazretleri ailenin içindeki ahlâk meselesine de eğilir. Babalara hitâben: “Çocuklarınıza miras olarak güzel ahlâkı bırakın. Çocuklarınız küfreden, döven, hakaret eden bir baba tanımasınlar. Çocuklarınız evde zulüm çektiren, ortalığı kıran, döken, fatâlanan, ortalığı kâmrevân hâline getiren bir baba tanımasınlar. Böyle bir miras bırakmaz ehl-i tasavvuf, ehl-i tarîkat.” Annelere hitâben aynı şekilde: “Sakın kadınlar — beni iyi dinleyin — çocuklarınız evde bağıran, çağıran, hakaret eden, küfreden bir anne tasavvurunu bırakmayın çocuklarınıza. Saçları havada sinirden ortalığı kırıp döken bir anne, hakaret yağdıran bir anne, kayınvâlideye-kayınpedere-eve gelene gidene sonsuz hakaretler yağdıran bir anne, ona bir tabak yemek getiren komşunun yemeğine hakaret eden bir anne… Çocuklar öyle bir anne istemesinler.”
Çocuklar babalarının da annesini-babasını gıybet eden bir tutumla karşılaşmamalıdır. Bu evrensel ahlâk uyarısı, sûfîlik için âile içi hayâtın merkezî bir cephesidir.
“Derdim Artık Namaz Değil, Güzel Ahlâk”
Sohbetin bu bölümünde Efendi hazretleri çok çarpıcı bir itirâfta bulunur: “Derdim — açık konuşayım — derdim artık insanların namaz kılması falan değil. Derdim insanların oruç tutması değil artık. Bunu yeminle söylüyorum. Derdim güzel ahlâk. Güzel ahlâk. Derdim insanlık. İnsanlık, insanlık.” Bu cümle yanlış anlaşılmamalıdır: Efendi hazretleri namazı veyâ orucu küçültmüyor; aksine, çoğu Müslümanın namaz-oruç gibi farzları edâ ettiği hâlde temel ahlâkî değerleri yitirdiğine dikkat çekiyor.
Çünkü sorun şudur: “İnsanlar hayatlarını yalanın üzerine, gıybetin üzerine, dedikodunun üzerine, zulmün üzerine kurguluyorlar. İnsanlar hayatlarını kötülüğün üzerine kurguluyorlar. Hatır bilmezliğin, hayır bilmezliğin, edepsizliğin, dinsizliğin üzerine kurguluyorlar.” Efendi hazretleri ümidini kaybetmez: “İnşâ’allâh düzelecek. Evet, biz o güzel ahlâkın, o güzel huyun, o insanlığın temsilcisi olmaya çalışacağız.”
Bir Adım Geri Çekilmek
Efendi hazretleri çatışma yerine bir adım geri çekilmenin sûfî edebi olduğunu vurgular: “Birisiyle dövüşmek yok. Birisiyle laf dair tartışmak yok. Bir adım geri çekilin. Bir adım geri çekilin tartışmayın. Sizin gözünüzün içine baka baka paranızı yiyor adam. Bir adım geri çekilin.” Ne yazık ki bu çok yaşanan bir şeydir — eşler, anne-babalar, damatlar-gelinler, çocuklar, komşular bile bazen göz göre göre haksızlık yaparlar. Sûfînin tavrı bu durumda çatışmak değil sabır içinde geri çekilmektir. Belki bu “aptalca” görünebilir; ama Efendi hazretleri der ki: “Biz insanlık adına insanlığın yeniden devrilmesi için aptal birer azızıyız. Allâh bizi affetsin.”
Sevgi ve Tâbiyet: “Resûlullâh’ı Seviyorsanız Sünnet’ine Tâbî Olun”
Bir derviş der: “Allâh biliyor ki ben Resûlullâh Efendimiz’i seviyorum, hem de O’nu hiç görmeden. Şimdi onu görmemem gerçek manada onu sevmediğim mi?” Efendi hazretleri buradan büyük bir hakîkat çıkartır: “Hayır — onu seviyorsanız onun Sünnet’ine tâbî olun. Bakın, dünyâ üzerinde istismâr edilen en büyük şeylerden birisi sevgidir. Çok kutsaldır, çok muhteremdir, o yüzden istismâr edilir.”
Efendi hazretleri çarpıcı bir tesbît yapar: “Gidin bütün Müslümanlara sorun — herkes Allâh’ı seviyordur. Gidin herkese sorun — herkes Resûlullâh’ı seviyordur. Sevmek ona tâbî olmaktır, onun peşine düşmektir, onu dinlemektir, onun dediklerini uygulamaktır. Eğer Resûlullâh’ı seviyorsanız sallallâhu aleyhi ve sellem, onun sünnetlerine tâbî olun. Eğer onu seviyorsanız takvâ ediyor olun.”
Takvânın Tanımı: “İki Göğsün Arasındadır”
Efendi hazretleri bu noktada takvânın yanlış anlaşılan tanımını düzeltir. Takvâ nedir? “Takvâ bir kimsenin gönlünden dünyâya âit şehvet varlıklarını atmasıdır. Takvâ bir kimsenin büyük ve küçük günâhları terk etmesidir.” Takvâ değildir:
- Takvâ cübbe giymek değildir
- Takvâ sarık sarmak değildir
- Takvâ şanlarla dolaşmak değildir
- Takvâ senin donuna bakmaz, kılına-kıyâfetine bakmaz
- Takvâ senin derecene bakmaz
Efendi hazretleri Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve selleme sorulan suâli zikreder: “Yâ Resûlallâh, takvâ neredir?” Efendimiz mübârek elini iki göğsünün arasına koyarak cevap verir: “İki göğsünüzün arasındadır.” Yâni kalpteki. Takvâ kalbe bakar — haram-helâle bakar, haramı sevip sevmediğine bakar, dünyâyı sevip sevmediğine bakar, büyük ve küçük günâhlara bakar. “Sen ne kadar büyük günâhlardan sığındıysan o kadar takvâya erişmişsin demektir. Ne kadar küçük günâhlardan sığındıysan o kadar takvânın özüne erişmişsin demektir.”
Takvâ nelerden olmaz:
- Hürmet ederek takvâ olmaz
- İftirâ ederek takvâ olmaz
- Sû-i zan besleyerek takvâ olmaz
- Gözünle görmediğin şeyleri uzatmakla takvâ olmaz
- Bilmediğin şeylere uzatmakla takvâ olmaz
Takvâ kalbi temizlemek, kalbi pırlanta hâline getirmek, kalbi nûrlandırmaktır. Bu da gönüldeki Allâh sevgisi-Resûlullâh sevgisi haricindeki şehvet ve arzıları yıkmakla mümkün olur.
Zikrullah Esnâsında Uyku ve Kalpten Geçen Kötü Düşünceler
Bir derviş hadîs nakliyle der: “İbn Mes’ûd der ki ‘Zikir yapılırken uyumak şeytandandır.’ Eğer isterseniz bunu deneyiniz: Biriniz yatıp uyumak istediği vakit Yüce Allâh’ı zikretsin. Bir hadîs daha: ‘Kişi uyumadan önce abdest alıp Allâh’ı zikrederek uyur. Uyandığında da herhangi bir şey için Allâh’a duâ ederse Allâh muhakkak duâsını kabul eder.’”
Efendi hazretleri açıklar: Zikir yapılırken uyumak — eğer kişi uykusunu zikre tercih ediyorsa şeytanîdir. Ama uyku saati gelmiş, uyku zamanı olmuş, vücudun ihtiyâcı varsa, o zaman uyumak tabiidir. Bir kimse zikir halkasına gelmiş, kendinden uyku basmış uyumuş — bu şeytanî değildir. Ama o kimse uyumayı zikre tercih ediyorsa bu farklı bir meseledir.
Bir başka soru: “Bazen kalbinde öyle şeyler geçiyor ki kendinden iğrenecek kadar ileri gidiyor — bu durumu kimseye söyleyemiyor. Bunun çâresi var mıdır?” Efendi hazretleri net cevap verir: “İnsan kalbinden geçenlerden şeriat noktasında sorumlu değildir; tarîkat noktasında sorumludur. Kalbi karartır insanın gönlünden geçen kötü bir kar. Kalbinizden kötülük geçmeye başladığında hemen zikrullaha başlayın. Zikrullahı bıraktığınız için şeytan içine girip vesvese etmeye başlıyor. Şeytan içinize girip oturuyor, size kötülük düşündürüyor. Onun tedâvîsi zikrullah.”
Efendi hazretleri çok pratik bir formül verir: “Kalbinize birisine karşı veya herhangi bir kötülüğe veya herhangi bir harama karşı meyletmeye başladığında hemen onu zikrullah ile telâfi edeceksiniz. Hemen zikrullaha başlayacaksınız orada. Yoksa o sizi kötülüğe meyletecek. Kötülüğe doğru adım atarsanız Allâh daha günâh yazmaya başlamadı. Üç adım attınız geri döndünüz — hemen Cenâb-ı Hak size sevap yazdı. Ama o kötülüğe yönelen vesveseyi kesmek ehl-i tasavvufun borcu, şartı.”
Karabasan ve Cinli Musâllatları: Manevî Muhâfaza
Bir derviş “halk arasında karabasan denen şey başına geliyor” der. Efendi hazretleri farklı sebeplerini açıklar:
- Irsî sebep: Babasının-annesinin-dedesinin-nenesinin karabasanına dûçâr olduğu kimseden gelebilir. Manevî muhâfazası bu sebeple zayıftır
- Sonradan zayıflama: Tuvalette fazla kalma, fazla dolaşma, hoş olmayan-çöplük olan yerlerde durma. Banyo yaptığı yere büyük veyâ küçük abdest bozmak, banyo suyunun içine bozmak. Bunlar kimseyi manen inceltir
- Allâh’ı az zikretme: Bu en büyük etkendir
Efendi hazretleri cinli/sihir hücumlarına karşı çok pratik tavsiyeler verir: “Allâh’ı çok zikretmek, Felâk-Nâs sûrelerini okumak, kendilerini kuvvetlendirmek. Ahir zamanda kâfir cinlilerin musâllatı daha da fazlalaşıyor. Bundan insanı muhâfaza eden şey devamlı abdestli dolaşmaktır.”
Devamlı Abdestli Olmanın Bereketi
Efendi hazretleri bu hususa özel ihtimâm gösterir: “Kardeşler, hepiniz devamlı abdestli dolaşacaksınız. Bunu kendinize şiâr edineceksiniz. Abdestli olduğunuz an muhâfaza altındasınız. Ölürseniz şehit hükmündesiniz. Size şeytan musallat olmaz, kâfir cinniler musâllat olmaz. Muhâkkak abdestli dolaşacaksınız.”
Sabah evden çıkma duâları:
- Sabahleyin kalktığında evden dışarı çıkarken yedi tâne Âyetü’l-Kürsî okuyacak: sağına, soluna, önüne, arkasına, altına, üstüne — yedincisini de içine çekecek
- Sabahleyin evden çıkmadan önce üç İhlâs okuyup bütün ölülere hediye edecek; “Yâ Rabbî yarın beni onlarla berâber eyle” diye duâ edecek
- Akşam yatarken muhâkkak dersini çekerek yatacak. Televizyonu kapatacak; yirmi dakika, yarım saat, bir saat zikir yapacak
Namazı Terk Etmemek: “Namazsız Mü’min Olmaz”
Bir derviş der: “Namaza yeni başladım, ara sıra terk ediyorum. Namazı terk etmemek için ne yapmam lâzım?” Efendi hazretleri evvelâ duâ eder: “Cenâb-ı Hak inşâ’allâh gönlüne namazın sevdâsını versin, namazın aşkını versin. Cenâb-ı Hak gönlüne namazın o büsbüklüğünü, o ikrâmını, o nefâsetini içine bahşetsin inşâ’allâh.”
Sonra ısrarlı bir uyarı: “Namazlarımızı muhâkkak kılın. Muhâkkak. Namaz insanı kötülüklerden alıkoyar. Namaz insanı yanlışlıklardan alıkoyar. Namaz insanı insan eder. Namaz insanı kâmil eder. Namaz insanı Allâh’a vâsıl eder. Namaz insanı Allâh’a sohbet ettirir, Allâh’la konuşturur. Namazsız durmaktansa ekmeksiz durur, namazsız durmaktansa susuz durur. Nasıl ki ekmeksiz-susuz yaşayamam diyorsanız — mü’min, mü’min kendi üzerinde dînini yaşatmak istiyorsa namaz kılacak.”
Namazsız bir kimsenin üzerinde dînin neşvü-nemâ bulması mümkün değildir. Din seni yaşatacaksa, din seni güzelleştirecekse, bu namazla bu yoldan geçer. Namazsız bir Allâh sevgisi, namazsız bir Resûlullâh sevgisi, namazsız bir cennet sevgisi, namazsız bir cemâlullâh sevgisi yoktur. Böyle bir şey yoktur.
Köpek Hükmü ve Necâset Meselesi
Bir derviş “Köpeğe el sürmek niye haram? Köpeğe el sürünce abdest bozulur” der. Efendi hazretleri bir tashîh yapar: “Yanlış biliyor kardeşim. Köpeği eleyince abdest bozulmaz — necîstir, necîsi ellersen necîs olursun. Necîs-i ellenmesi haram olmaz. Bir kimsenin üzerindeki necâset abdesti bozar mı? Bozar. Onu eylemek haram olmaz.” Yâni köpeği ellemek başlı başına haram değildir; ama köpeğin necîs olan tükürüğü-yaş kılı vücûda değdiğinde necâset olur ve abdest bozulur. Tıbben veyâ zarûretten köpekle teması olan kimse, sonra abdest alıp temizlenmelidir.
Pazarlamacının Yalan Söyleme Mecbûriyeti: “Yok Zorunda Değilsin”
Bir derviş der: “Ben pazarlamacıyım. Bizim sektörde maaş sistemi prim usulü. Maaşı hak edebilmek için satış yapmak gerekir. Satış yapabilmek için bazen yalan söylemek zorunda kalıyoruz.” Efendi hazretleri kesin bir cevap verir: “Yok, zorunda değilsin. Yalan söylüyorsun. Siz işinizi değiştirip başka bir iş mi yapalım? Çünkü yalan söylemeden olmuyor. Hayır, haramla hiçbir şey binâ olmaz. Sen yalan söylemeden işini yap. Bereketlendirecek olan Allâh’tır. Yalan, bereketi ortadan kaldırır. Haram, bereketi kaldırır.”
Efendi hazretleri helâl ve haram kazanç arasındaki bereket farkını çok somut bir misâl ile açıklar:
- Haram 1000 lira: O esnâda kazanıyor görürsünüz. 5 liraya alırsınız. Sen kazandın derler. Ama o 5 liranın hiçbir değerini bulamazsınız. Hiçbir iş yapmaz 5 lira
- Helâl 1 lira: 15 lira değerindedir o 1 lira. O 1 lira 1000 lira getirir. O 1 lira 1000 liralık iş yapar
- Haram 1000 lira: 1 liralık iş yapılmaz. 1 lira değerinde olmaz
İnsanlar haram ile geçinen birini gördüklerinde “nasıl bu adam bu işleri yapıyor” diye gıbtâ ederler, hattâ arkasından dedikodu üretirler. “Ama sen 1000 lira ile onun 1 lira işini yapamazsın. Neden? Haram, artık.” Müslüman dürüst olur, yalancı olmaz, terbel olmaz, kıymık olmaz, kaypak olmaz. Hele ehl-i tasavvuf bunları hiç yapmaz.
Çalışan Adamın Helâl-Haram Meselesi: Mesâî İçinde İşi Düzgün Yapmak
Efendi hazretleri çalışanlara da hitap eder: “Adam iş yerinde çalışıyor — çalışan adamın haramı vardır. Düzgün işini yapmıyor orada. Kendi kendinden öyle diyor: ‘500 liralık bu kadar çalışılır.’ Hayır. İşine gelmiyorsa çalışma kardeşim, bırak işi git. Ben sana 5 lira verdim, beyân ettim — sen de 5 lira kabul ettin, girdin işe. Sen ‘5 lira olduğu kadar çalışılır’ diyemezsin. Dersen haram işlemiş olursun. Asla bereket bulmazsın kazandığından.”
Müslüman dürüst olmalıdır: “Eyvallah. Ama 10 gün orada canla başla çalışacaksın. İşinin gereğini yap. Merak etme — Allâh senin yardımcın. Bereketini verecek olan Allâh. Artıran-eksilten Allâh. Sen bir şey artırıp eksiltemezsin. Allâh artırır-eksiltir.” İnsan bir şeyi yaratamaz, çoğaltamaz; sadece vazîfesini yerine getirir. Allâh ise hükmeder, sevdirir, koşturur, verir, alır. Sen namusunla işini yap; namusunla otur, dimdik dur. “Mâl ve kürbüyü koruyan Allâh’tır. O kimi bırakmış orta yerde de seni bıraksın? Sen kendi kendine orta yerde rezil rüsva edersin yalanla-dolanla-kandırmacayla.”
“Ben Bunu Hoplatırım, Zıplatırım” Tavrı
Efendi hazretleri tüccarın “Ben bunu kandırırım, hoplatırım, zıplatırım” tavrını eleştirir: “Ne hoplatabilirsin, ne zıplatabilirsin. Sünnî dünü görsün. Astağfirullâh, astağfirullâh. Açık olun, dürüst olun, sağlam olun. Merak etmeyin — yıkılmazsınız. Mâlınız gider, paranız gider — Allâh tekrar verir size. Tekrar verir. Ümitsizliğe düşmeyin.”
Sigorta Meselesi: “Lâzım Ama En Büyük Güvence Allâh’tır”
Bir derviş der: “İnsanlar sağlık sigortası çok önemli, hatta en büyük güvence diyorlar. Siz ne diyorsunuz?” Efendi hazretleri dengeli bir cevap verir: “Allâh diyoruz biz. Lâzım — eyvallah, ama en büyük güvence değil. Lâzım, ama en büyük güvence değil.” Sigorta günümüz şartlarında pratik bir gereksinimdir; sağlık masraflarını karşılamak için ihtiyaçtır. Ama mü’minin gerçek güvencesi Allâh’tır. Sigorta vesîledir, güven kaynağı değildir. Vesîlelere tutunmak câizdir; ama vesîleleri tek başına güvence sayıp tevekkülü unutmak hatadır.
Günlerin Önemi ve Misafir Daveti
Sohbetin sonunda Efendi hazretleri günlük zikrin önemini hatırlatır: “Bunca sohbette günlerin önemi anlaşılmıştır: Bir, günlük zikir. Allâh’ı hatırlamak. Allâh’la irtibât kurmak.” Ardından gelecek programa dâir bir çağrı yapar: Bir Cumartesi günü Allâh’ın izniyle program vardır; cemaatın hepsi en az 10-15 kişi davet edip getirecektir. Görevdeki kardeşler bayan misafirlerin oturma düzenini organize edecekler, kimse orta yerde kalmayacak. Sohbet bu davetli organizasyonu ile ilgili pratik tedbîrlerle nihâyetlenir, salavât-ı şerîfeler ve “lâ ilâhe illallâh” zikri ile kapanır.
Sohbetten Çıkan Ameli Dersler
- Zikir esnâsındaki kalp çarpıntısı dâimâ aynı kalmaz; bu tabii bir hâldir, sahabeye de olmuştur
- Zikrullahta şeytan kalbe hükmedemez — şartı: gerçekten kendini vermek
- Asker yol boyunca seferîdir; gezici birlikte daimî seferîdir; 15 günden fazla bir yere mukîm olarak kalırsa seferîlik düşer
- Derviş kendi hukukunda kavga etmez, dövüşmez, tartışmaz — bir adım geri çekilir
- Dîni Allâh korur, insan değil — kavga ile dîn savunulmaz
- Kavga, gıybet, dedikodu, iftirâ Allâh adına yasaklanmıştır — kimsenin kutsalına dokunmamalı
- Tasavvuf güzel ahlâktır; kötülüğe sabret ama kötülük yapma
- Çocuklara babalarının-annelerinin küfreden-döven hâlini bırakmamalı — peygamber mîrâsı güzel ahlâktır
- Namaz-oruç gibi farzlar değil, asıl güzel ahlâk dînin temelidir (her ikisi de gereklidir)
- Sevmek tâbî olmaktır; “Resûlullâh’ı seviyorum” diyen Sünnet’ine tâbî olmalıdır
- Takvâ kalpteki — “iki göğsün arasında” — cübbe-sarık-dış görünüşle değil
- Kalpten geçen kötü düşünceler şeriat noktasında sorumluluk değil; ama tarîkat noktasında zikrullah ile temizlenmelidir
- Devamlı abdestli dolaşmak en büyük manevî muhâfazadır — şehit hükmündedir
- Sabah evden çıkmadan 7 Âyetü’l-Kürsî, 3 İhlâs okuyup ölülere hediye etmek sûfî edebidir
- Namaz olmadan mü’minliğin yaşaması mümkün değildir
- Ticârette yalan söylemek bereketi öldürür; helâl 1 lira haram 1000 liradan kıymetlidir
- Çalışan adam mesâisinde işini düzgün yapmak zorundadır — “5 lira için 5 liralık çalışırım” haram tavırdır
- Sigorta lâzımdır ama en büyük güvence Allâh’tır
Bibliyografya — Zikredilen Kaynaklar
- Kur’ân-ı Kerîm: “İnsan eğer nefsine uyarsa hayvandan daha aşağı bir mahlûk olur” mânâsındaki âyetler (A’râf 179, Furkân 44); Felâk-Nâs sûreleri; Âyetü’l-Kürsî (Bakara 255); İhlâs sûresi
- Hadîs-i Şerîfler: Sahabenin “Yâ Resûlallâh, biz senin yanından çıktığımızda hâlimiz değişiyor” suâli ve cevâbı (Müslim, Tevbe); Hz. Peygamber’in elini iki göğsünün arasına koyarak “Takvâ buradadır” buyruğu (Müslim); İbn Mes’ûd’un “Zikir yapılırken uyumak şeytandandır” sözü; Uyumadan önce abdest alıp Allâh’ı zikrederek uyuma fazileti hadîsi
- Fıkıh: Hanefî mezhebinde asker seferîliği (15 günden fazla mukîm kalış); Necâset hükümleri ve abdesti bozan şeyler; Helâl ve haram kazançların bereket farkı; Köpek ile temasın hükmü
- Tasavvuf Istılâhları: Zikrullahta şeytanın kalbe giremeyişi, takvâ’nın kalpteki mahalli, nefs-i emmâre, kalp temizliği, devamlı abdest şuuru, manevî muhâfaza, salih rüyâ, irsî zayıflık
- Aile-Ahlâk: Çocuklara peygamber mîrâsı olarak güzel ahlâk bırakma; eşler arası muâmele edebi; kayınvâlide-kayınpederle münâsebetler; misâfirlere ikrâm âdâbı
Sohbetin Özeti
2. Dergâh Sohbetinde Mustafa Özbağ Efendi; zikrullahtaki kalp çarpıntısının her zaman aynı kalmasının imkânsız olduğunu ve sahabenin Hz. Peygamber’e bunu sorduğunda “şeytan orada durur, çıktığınız anda hükmeder” cevabını aldığını, asker giderken ne zaman seferî olunup ne zaman olunmadığını (15 günden fazla mukîm kalış sınırı), dervişin kendi hukukunda kavga-tartışma yapmayacağını ve büyük bir kötülüğü önleme dışında dövüşmeyeceğini, insanlık çukuruna düşmüş zamânâ karşı vahşetle mücâdele etmenin yolunun yine vahşet olamayacağını ve sadece güzel ahlâkla cevap verilebileceğini, “dîni Allâh korur insan değil” hakîkatince mü’minin kavga ile dîn savunmaya kalkışmamasını, kavga-gıybet-dedikodu-iftirânın Allâh adına yasaklanmasını, çocuklara peygamber mîrâsı olarak güzel ahlâkın bırakılması gerektiğini ve evde bağıran-küfreden anne-baba tutumunun hem dervişe yakışmadığını hem zürriyete kötülük olduğunu, “derdim namaz değil güzel ahlâk” sözüyle çoğu Müslümanın temel ahlâkı ihmâl ettiğini, “Resûlullâh’ı seviyorum” diyen kimsenin Sünnet’ine tâbî olması gerektiğini ve sevginin istismar edilen en büyük şey olduğunu, takvânın “iki göğsün arasında” yâni kalpte olduğunu ve cübbe-sarık-dış görünüşle olmadığını, kalpten geçen kötü düşüncelerin zikrullah ile temizleneceğini, karabasanın irsî veyâ Allâh’ı az zikretmekten kaynaklandığını, devamlı abdestli dolaşmanın şehit hükmünde manevî muhâfaza olduğunu, sabah evden çıkmadan 7 Âyetü’l-Kürsî ve 3 İhlâs okumanın edebini, namazsız mü’min olunamayacağını, ticârette yalan söylemenin bereketi öldürdüğünü ve helâl 1 liranın haram 1000 liradan değerli olduğunu, çalışan adamın işinin gereğini düzgün yapmak zorunda olduğunu ve sigortanın gerekli ama en büyük güvence olmadığını tafsîlâtlı bir şekilde açıklamıştır.
Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — 2. Dergâh Sohbeti | Video: YouTube | Playlist: Dergâh Sohbetleri Serisi