Karabaş-i Veli Tekkesi 2016

27. Karabaş-i Velî Tekkesi Sohbeti — Sûfînin Vartaları, İbnü’l-Arabî’nin Aşk Beyânı ve Çinli Ressamlar Kıssası

Mustafa Özbağ Efendi’nin Karabaş-i Velî Tekkesi 2016 sohbet serisinin yirmi yedinci dersi, soru-cevaplar ile başlar ve ardından İbnü’l-Arabî’nin meşhûr “Kitâbü’l-Fenâ fi’l-Müşâhede” eserinden aşka dâir pasajlar ile Mesnevî’nin Çinli ressamlar kıssasında gözü biten çok zengin bir sohbettir. Ele alınan başlıklar: Sûfînin vartaları ve farzlarda gevşeklik, cebindeki 33’lük tesbihi sallamanın câizliği, namazda imâmın gizli duâsı esnâsında kalben zikretmenin meşruluğu, nafilelerin Allâh’a yaklaştırma yolu (hadîs-i kudsînin meşhûr ifâdesi: “gören gözü, duyan kulağı, tutan eli olurum”), üstâdın verdiği virdi bahane ederek namaz arkasındaki sünnet virdlerini terk etmenin varta olması, Akîka kurbânının sünnet olması, 100 kişinin kendine düşman olduğunu söyleyen kimseye “sen kendi nefsine belâsın” îkazı, Zamânın Kutbu hiyerarşisinde vefat ve yenilenme, çocuğun baba-dede hattına bağlı olması ve üvey baba soyad meselesi, Sûfînin nazlı olması ama “Yûsuf olmayana naz yakışmaması”, İbnü’l-Arabî’nin aşk beyânında “ben Sevgilinin Sevgilisiyim” ifâdesi, Hazret-i Mevlânâ’nın meşhûr Çinli-Türk ressamlar yarışı kıssası ve Türk’ün “zımpara-cilâ” yolu, ve son olarak “nahvi fıkhı bırakıp yok olmayı seçenler” dizesi.

Allâh Hakkında


Sûfînin En Büyük Vartası: Farzlarda Gevşeklik

Sohbetin soru-cevap bölümünde bir kardeş çok dokunaklı bir îtirâfta bulunur: “Ben tarîkâta müntesîb bir hizmet ehliyim. Vakfımızın işlerini yönetiyorum ancak namâz ve birtakım ibâdetlerimizde gevşeklik gösteriyorum. Bunun için bir reçete var mı?”

Efendi’nin cevâbı sert bir îkazla başlar: “Bu ehl-i tarîkatın vartalarından birisidir. Vartadır bu. Varta şudur: Bir kimse ‘ben hayırlı ibâdet ediyorum, bir yerde bir şey yapıyorum’ deyip kendisinde eminlik oluşup farzları boşaması, boşlaması, farzları gevşetmesidir. Hani kendince ‘işte ben cömertim ya, 5-6 tâne fukara bakıyorum’ deyip namâzı gevşetir. Veyâhut ‘ben sohbetlere gidiyorum’ diye namâzı gevşetir. Veyâhut zikrullâha gittiği için orucu gevşetir.”

Efendi bu tehlikeye karşı temel hadîs-i kudsîyi hatırlatır: “Kim velîlerime düşmanlık ederse Allâh’a düşmanlık etmiştir. Kul farzları yerine getirmekle Allâh’a en sevimli iş yapar. Nâfilelerle yaklaştıkça yaklaşır, yaklaştıkça yaklaşır. Allâh onu sever. Allâh onu sevince gören gözü, duyan kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı, söyleyen dili olur — hattâ bir rivâyette düşünen aklı olur.”

“Gören Gözü Olurum” Hadîs-i Kudsîsinin Açılımı

Efendi bu çok meşhûr hadîs-i kudsîyi büyük bir derinlikle şerh eder. “Benimle görür” demek, velînin gördüğü her şeyde Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarının tecellîyâtına mazhar olması demektir. “Benimle duyar” demek, duyduğu her şey Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarının tecellîyâtı demektir. “Benimle tutar” demek, Cenâb-ı Hak onun üzerinden sıfatını, esmâsını tecellî ettirir — onun tutması Allâh’ın tutması gibi olur.

Efendi bu noktada Hudeybiye Antlaşması’na atıf yapar: “Elinden tutanlar gerçekten Allâh’ın elinden tutmuştur” — bu âyet-i kerîme (Fetih 10), hadîs-i kudsînin Peygamberî tatbîkinin delilidir. “Benimle yürür” demek: “Siz onu harâma götüremezsiniz. Hevâ-hevesi götüremezsiniz. Yanlışa götüremezsiniz. O yürüdüğünde Cenâb-ı Hakk’ın esmâ-sıfâtı onun üzerinde tecellî ederek yürür.”

Bu mazhariyetin şartı: “Bu kapının birincisi Allâh’ın dostlarına düşmanlık etmemek. Allâh’ın dostlarına düşmanlık edenlerin namâzı da namâz değildir, orucu da oruç değildir, sûreten kılsalar dahî Cenâb-ı Hak kabul edip etmediği bilinmez.” Allâh’a itâat, Resûlüne itâat ve “sizden olan emir sâhiplerine itâat” âyetinde (Nisâ 59) ehl-i sûfî, “emir sâhiplerini” Allâh’ın velîleri olarak görür.

Sünnet Virdini Terk Etmek Varta

Efendi çok incelikli bir îkaz daha verir: “Bir kimsenin namaz arkasındaki sünnet virdlerini terk etmesi vartadır. 33 sefer Subhânallâh, 33 sefer Elhamdülillâh, 33 sefer Allâhüekber; yüzüncüsünde ‘Lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh, lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr’ derse, deniz köpükleri kadar günâhı olsa affolunur — hadîs-i şerîf.”

“O zaman bir kimsenin normâlde bu virdi bırakıp da ‘benim üstâdım bu virdi verdi’ deyip sâdece üstâdının virdini yerine getirmesi varta olur. Hazret-i Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in sünneti orada dururken ‘üstâdımın edebini yerine getiriyorum’ deyip Sünneti Resûlullâh’ı terk etmek vartadır.” Yâni üstâdın verdiği vird, Peygamber sünnetine halef değil, ek olmalıdır.


Evlilik, Çocuk ve Âile Hukûkunun Pratiği

Bir diğer soru çok kapsamlıdır: “Eşimiz bizi cinsel olarak tatmin edemiyor ise ve çocuk doğurmuyor ise bu kadının günâhı olur mu?” Efendi İslâm fıkhının çok incelikli bir kısmını açıklar:

“Normâlde evlenmezden önce bir kadın nikâhında şart olarak koştuysa erkeğin söyleyecek sözü yoktur. Kadınların doğurmama hakkı vardır. Kadınların cinsel ilişkiye girmeme hakkı vardır. Ama bunu evlenmezden önce beyân etmesi gerekir. ‘Ben istediğim zaman cinsel ilişkiye girerim, istemediğim zaman girmem.’ Bunu kabul ediyorsa erkek, bunda sıkıntı yoktur.”

Ancak evlenmezden önce bu konuşulmadıysa, gelenek ve Hanefî ictihâdı devreye girer: “Evli bir kadının erkeğinin cinsel isteklerine cevap vermesi evliliğin içerisindeki makûliyettendir. Sünnete uygundur. Çocuk edinmek yine sünnetin içindedir.” Eğer karşı taraf bu şartları konuşmadan nikâhlandıysa, bunları yerine getirmekle yükümlüdür.

Erkeğin sorumlulukları ise açıktır: “Evlenen bir kadının barınması, yemesi, içmesi, giyinmesi — her şey erkeğe âittir. Erkek bunu karşılayamayacaksa nikâhlanmazdan önce söylemekle mükelleftir: ‘Benim kazancım 2 lira, sana ancak 2 liralık hayât sunabilirim.’ Veya ‘ben çalışmayı sevmiyorum, annem babam bakıyor’ diyebilir. Eyvallâh. Kadının ondan bir damla tuz istemeye hakkı yoktur.”

Akîka kurbânı meselesinde ise: “Akîka kurbânı kesebilecek olanlara sünnettir, nâfiledendir. Erkek çocuğuna iki tâne, kız çocuğuna bir tâne akîka kurbânı sünnet-i Resûlullâh’tır. Yapmakla yükümlü ve sorumlu değildir.”

Çocukların Baba Soyu ve Üvey Baba Soyadı Meselesi

Çok önemli bir soru: “Bir kadın eşi vefât ettikten sonra çocukları küçükken bir başkasıyla evlendiğinde, o kimse çocuklara soyadını vermek isterse dînen bu nasıl karşılanır?”

Efendi çok net bir cevap verir: “Çocuklar babaya âittir. Baba vefât ettiğinde birinci derecede babanın babasınadır çocuklar. Babanın babası yoksa çocukların amcasıdır. Çocuklar kadına âit değildir.”

Ancak Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in çok dokunaklı bir hâdisesi vardır: “Hadîs-i şerîf var ya, bir çocuk annesinden ayrı, anne çocuktan ayrı ağlıyor, feryat ediyor. Allâh Resûlü soruyor ‘bu kadın niye ağlıyor?’ ‘Esir kadın, çocuğundan ayrı düştü.’ ‘Çocuğunu ona verin’ diyor. ‘Ey ashâbım, bu kadın çocuğuna ne kadar merhametli? Allâh’ın sizlere olan merhameti bu kadından çok çok fazladır.’”

Bu hâdiseden İslâm fıkıhçıları ictihâd eder: “Çocuk âkıl-bâliğ oluncaya kadar annenin yanında kalmalı. İâşesi babaya âit — ama çocuk babaya âittir. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem babasız kaldığında bakımını kim aldı? Dedesi. Ölmezden önce amcasına vasiyet etti. Bu İbrâhimî bir hukuk — Âdem’den itibâren gelen hukuk.”

Sonuç: Çocuk babaya ait olduğundan soy adı da babadan gelir. Üvey baba, öz babanın soyadını değiştiremez. Ayrıca öz babadan kalan mîras sâdece öz babanın çocuklarına âittir; üvey babanın sonradan olan çocuklarına geçmez. “Adam sonradan evlendiği kadının çocuklarına geçmez o mîras.”


Zamânın Kutbu ve Mânevî Hiyerarşinin İşleyişi

Çok önemli bir soru: “Zamânın kutbu mevcut Âdemiyetin en üst zirvesindedir demiştiniz. Her Âdemiyetin bir tâne mi zamânın kutbu vardır? Mevcut Âdemiyetin zamânın kutbu vefât edince ne olur?”

Efendi hadîs-i kudsîye atıfla cevap verir: “Bir âlimin ölmesi âlemin ölmesi gibidir. Zamânın kutbu mevcut Âdemiyetin en zirvesidir. Vefât edince — Hazret-i Ali radıyallâhu anh Hazretlerinin naklettiği, İmâm Ahmed b. Hanbel ve Tirmizî’de geçen hadîs-i şerîfe göre — orası boş kalmaz.”

Efendi, klâsik tasavvufî ricâl hiyerarşisini sıralar:

  • Üçler: Zamânın Kutbu üçlerin sağındaki noktadadır. Kutup vefât ettiğinde solundaki sağına geçer.
  • Beşler: Bir kişi üçlere alınır.
  • Yediler: Bir kişi beşlere alınır.
  • Kırklar: Bir kişi yedilere alınır.
  • Seksenler: Bir kişi kırklara alınır.
  • Yüz yirmi: Bir kişi seksenlere alınır.
  • İki yüz kırklar: Bir kişi yüz yirmilere alınır.

Bu silsile “böyle devâm eder gider.” Efendi’nin kıyâmete dâir tespiti çok çarpıcıdır: “Son zamânın kutbu atanmadığı zaman kıyâmet kopar. Her zamânın kutbunun vefâtı bir kıyâmettir.”

Bu, tasavvuftaki “kutb” anlayışının kozmolojik bir boyutudur: Âlemi mânevî olarak ayakta tutan bir silsile vardır ve bu silsilenin son halkası kırıldığında âlem de son bulur. Her velînin vefâtı küçük bir kıyâmet, son velînin vefâtı ise büyük kıyâmet demektir.


“Sen Kendi Nefsine Belâsın”: 100 Düşmanı Olduğunu Söyleyene İkaz

Bir kardeş “bir insâna yüz kişi kadar belâ olursa ne olur?” diye sorar. Efendi’nin cevâbı çok sarsıcıdır:

“Sen kendin belâsın, tevbe et. Belâ belâyı çeker. Ateş ateşi çeker, nûr nûru çeker. Kötü kötünün yanında durur, iyi iyinin yanında durur. Bir başkasını belâ olarak görmeyin. ‘Bütün insanlar bana kötülük yapıyor’ — bunlar insânın kendi nefsini temize çıkarması.”

Efendi hâdis-i şerîfin “demirci dükkânı” örneğine atıfta bulunur: “Ittırcı dükkânına giden ıtır kokar, demirci dükkânına giden iz kokar. Sen iyi ol. Sen güzel ahlâklı ol. Sen temiz ahlâklı ol. Sen nûra doğru koş. Senin vazîfen bu.”

Bu, Efendi’nin modern “mağduriyet kültürü”ne karşı verdiği klâsik tasavvufî cevaptır: Etrâfında 100 düşmanı olan kişi önce kendi içine bakmalıdır. Çünkü benzer benzeri çeker; eğer etrâfında bu kadar çok düşman topluyorsa, onun nefsinde bu düşmanlığı celbeden bir şey vardır. Çözüm başkalarını suçlamak değil, tevbedir.


Sûfînin Nazı: “Yûsuf Değilsen Nazlanma”

Bir başka soru tasavvufun en ince noktalarından birine temas eder: “Allâh’ın meccânen ikrâm ettiği kulları var mıdır? Bir kimse kendisini meccânen ikrâm ettiği kul olarak görebilir mi?” Efendi’nin cevâbı yine hem cesur hem de zariftir:

“Vardır. Ama sen tarlayı kaz, tohumu at. Sen çalışmakla mükellefsin. ‘Meccânen ikrâm eder bana’ deyip de tarlayı kazıp tohum atmazsan, bilmem sen o kullardansan evet meccânen ikrâm eder. Biz kendimizi o kullardan görmediğimizden böyle söylüyoruz. Böyle bir kimse varsa onun hakkıdır, ben bu kapıyı kapatmam.”

Efendi sûfî literatüründeki “nâz ehli olma” kavramına değinir: “Hani sûfîlerde böyle vardır ya, nâz ehli olmak. Herkes de nâz ehli olmak ister. Böyle istemeden versin, muhteşem bir şey.” Ancak bu mazhariyet için şart vardır:

“Sen Yûsuf gibi güzel değilsin ki. Yûsuf gibi güzelsen nâz et. Sana Yâkubluk düşmüş, öbür türlü. Ya o zaman gözün kör oluncaya kadar ağla. Yûsuf’san söyleyecek lâfım yok. Hiçbir Yûsuf’a söyleyecek lâfım yok. Güzellere nâz yakışır. Nâzlandıkça güzelliği artar, nâzlandıkça albenisi artar.”

Efendi’nin dayanağı hadîs-i kudsîdir: “Kul öylesine Allâh’ın zikrine dalar, öylesine zikreder ki Allâh’tan bir şey istemeye zamânı olmaz. Allâh onun ihtiyâçlarını karşılar.”

Efendi sonuçta şöyle der: “Senin çay içecek zamânın var, dedikodu edecek zamânın var, gıybet edecek zamânın var, laf taşıyacak zamânın var, kavga edecek zamânın var, o park benim-bu kafe senin gezme zamânın var — bir de sen nâz ehli olmak istiyorsun. Yâkup gibi ağla, göz kör oluncaya kadar — belki sen de Yûsuf mertebesine çıkarsın.”


İbnü’l-Arabî: “Ben Sevgilinin Sevgilisiyim”

Sohbetin merkez bölümünde Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’nin “Kitâbü’l-Fenâ fi’l-Müşâhede” eserinden çok meşhûr bir aşk beyânı okunur:

“Ben Sevgilinin Sevgilisiyim. Ah bir bilseniz. Sevgi de bizim sevgilimiz. Ah bir anlasanız. Eğer benim niyetimi anlarsanız Yüce Allâh’a hamd ediniz. Niçin çevremdekiler sözlerimden yüz çevirdiler? Çünkü benim sözlerimi anlamaktan çok uzaktı onlar. Niçin açık-seçik gösterdiğim şeylere gözlerini kapadılar? Ve varlığımdaki sevgilimi görmediler? Sevmedim ben onun halkından hiç kimseyi. Anlayınız, hayır hayır, varlığımdan başka kimseyi. İlâhî niteliklere büründüğümden beri onun zuhûr yerine döndüm. Öyleyse bana bağlanınız. Ben Allâh’ın ipiyim, yaratılışınızda bunu iyi biliniz.”

“Sevgili Allâh”: Aşkın Karşılıklılığı

Efendi bu ağır metni Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî’sinden bir dem vurarak şerh eder:

“Ben Sevgilinin Sevgilisiyim. Sevgili Allâh. Ben Allâh’ın sevgili kuluyum, Allâh’ın sevdiği. Ben O’na âşıkım, O da bana âşık. ‘Arayan bulur, bulan tanır, tanıyan sever, seven âşık olur.’ Allâh cevap veriyor: ‘Ben de ona âşık olurum.’ Allâh’a kim âşık olursa, Allâh da ona âşık olur. Kim ona yüz adım gelirse, O ona bin adım gelir. Kim ona bin adım gelirse, O ona koşar.”

Efendi çok çarpıcı bir ölçü koyar: “Allâh’ın sizi ne kadar sevdiğini merak ediyorsanız, sizin Allâh’ı ne kadar sevdiğinize bakın. Eğer siz Allâh’ı öylesine çok seviyorsanız, bilin ki O sizin sevdiğinizden çok çok çok misliyle sizi seviyor. O aynı zamanda Rahîm’dir. O’nun rahmeti gadabını sarmıştır. Rahmetinin sarmadığı hiçbir şey yoktur.”

Rûhânî Sevgi ve Sevdiğiyle Aynı Nefesi Almak

Efendi aşkın iki boyutunu ayırır: tabiî sevgi ve rûhânî sevgi. Tabiî sevgi annenin çocuğunu sevmesi gibidir — karşılıklı çıkar içerir. Ancak rûhânî sevgi “seven sevdiğini memnun etmek için onun isteklerini yerine getirmesidir.”

“Sevilen sevene ‘oradan kalk buraya otur’ deyince kendi kendine düşünmez: ‘Neden beni oradan oturtup buraya kaldırdı?’ Rûhânî sevgide sevilenin râzılığını aramak vardır. Mü’minler Allâh’ı rûhânî bir sevgiyle sevmeye başlayınca onun râzılığını ararlar. ‘Sen neyi seviyorsan onu seveyim. Sen neden râzı oluyorsan ben de ondan râzı olayım.’”

Efendi çok şiirsel bir tasvîrle devâm eder: “Ben karı-koca arasında bunun tam olarak gerçekleştiğini görmem, gülerim içimden. Bir kimse sevme iddiâsındaysa kendisi yoktur, sâdece sevdiği vardır. Onun kendi isteği, arzusu üzerindeki tecellî eden sıfatları nefes alıp vermesini dahî sevdiğine bağlar. Nefesini tutar, o ne zaman nefes alıp veriyorsa o da o zaman nefes alır. O ne zaman lokma götürürse, o da o zaman götürür. O hangi adımını attıysa, o da o adımı atar.”

Zirve: “Sevdiğinin kalbinde dur. Musâ’nın Tûr-i Sînâ’da beklediği gibi bekle. Çünkü onun kalbinin dehlizlerinde, derinliklerinde o tecellî edecektir. Ve o ‘bak şu dağa’ dediğinde, dağa baktığında sen de bayılacaksın. Musâ’nın yanında duranlar nasıl Tûr-i Sînâ’ya tecellî ettiğinde bayılıp kaldıysa, sen de sevdiğinin kalbinde dur — sıfatsal olarak tecellî ettiğinde sen de bayıl, kalbin bir daha hiç ayılmasın. Öylesinedir bu sevmek.”

Küfür Fetvâsı ve Büyük Velîlerin İlletli Hayâtı

Efendi bu noktada büyük velîlerin kendi zamanlarında hep yanlış anlaşıldığını somut örneklerle anlatır: “Sûfîlerin sözleri bu mânâda âşık olmayanlara ters gelir. Sevgiden konuşan, muhabbetullâh’tan konuşan, Cenâb-ı Hakk’ın ilmi hakîkâtinden konuşanları ancak ilmi hakîkâte râm olanlar anlarlar. O yüzden sûfîleri seven çok yoktur. Herkes sıraya geçer küfür fetvâsı vermek için.”

Tarihî örnekler:

  • Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî: “Vefât ettikten sonra anlaşılmış ve sevilmiştir. Sağlığında herkes çok affedersiniz, lûtîliğine varıncaya kadar fetvâ vermişlerdir. Hazret-i Şems’i öldürmek için, kovmak için bütün dervişler ayağa kalkmıştır.”
  • Abdülkâdir Geylânî Hazretleri: “Sürgüne gönderilmiştir Mısır’a.”
  • Ahmed er-Rıfâî Hazretleri: Aynı kaderi paylaşmıştır.
  • Hacı Bayrâm-ı Velî Hazretleri: “Hacı Bayrâm-ı Velî için siyâsetçilere, günün pâdişâhına olur olmadık bir sürü sözler söylenmiş. Koca Beyâzıd, Hacı Bayrâm-ı Velî’nin tekkesini tâbiri câizse basmıştır.”

Hacı Bayrâm-ı Velî ve “İki Buçuk Derviş” Sözü

Efendi çok meşhûr bir hikâyeyi anlatır. Beyâzıd, Hacı Bayrâm-ı Velî’yi çağırıp “bana karşı mürîd topluyormuşsun” der. Hacı Bayrâm bütün mürîdleri toplar. “Kim bana tâbi olacaktır? Bu kılıcımın altına kim yatacak? Kim cândan geçti?” der. Herkes durur. “Şeyh Efendi kafa iyiydi herhalde” der kendi kendine bakanlar. “Bir tâne erkek derviş çıkar: ‘Efendim ben Allâh için size bağlandım. Bu cânı vermeye râzıyım.’ Katar çadırın içerisine. Elinde kılıç kan damlaya damlaya çıkar. ‘Yok mu başka?’ Bir kadın çıkar. Götürür onu içeri katar. Yine kan damlayan kılıçla çıkar. ‘Yok mu başka?’”

“Bir buçuk kişi daha döner: ‘Haşmetliğim, biz iki buçuk dervişiz’ der. ‘Biz iki buçuk dervişiz’ sözü oradan kalır. Şeyh değil — iki buçuk dervişiz der. Sonradan anlaşılır ki içeride koyun boğazlamıştır.”

Bu hikâye hem tasavvufî sadâkatin sınanmasının hem de velînin halkı imtihâna çekmeme inceliğinin klâsik bir örneğidir. Hacı Bayrâm, mürîdleri gerçekten koyun gibi boğazlamamış, onların canlarını sahiden Hakk’a teslîm etmiş olmalarını kontrol etmiştir. Sonuçta Beyâzıd korkup vazgeçmiştir ve tasavvufî geleneğin “iki buçuk derviş” deyimi ortaya çıkmıştır.


Sûfînin Sıfat Perdelerini Okuması: “Varlığımdakinden Başka Kimseyi Sevmedim”

İbnü’l-Arabî’nin en şaşırtıcı ifâdesi: “Sevmedim ben onun halkından hiç kimseyi. Anlayınız, hayır hayır. Varlığımdan başka kimseyi.”

Efendi bu ifâdeyi çok dikkatli bir şekilde açar: “Onun halkından dedi, halk ettikleri. Ben onun halk ettiklerini sevmedim. Ben onun halk ettiklerine âşık olmadım. Ya ben onu gördüm her yerde. Onun her tarafta sıfatlarının tecellîyâtlarını izledim. Ve her sevdiğimi o diye sevdim. Bir arkadaşı severken gerçekte onu sevdim. Bir kadını severken gerçekte onu sevdim. Bir çocuğu severken gerçekte onu sevdim.”

Efendi çok güzel bir somut tasvîr verir: “Bir güzel kokuyu koklarken gerçekte onu kokladım. Duyduğum, işittiğim, söylediğim — duyu organlarıyla ve kalbimle her ne yaşadıysam her ne gördüysem onun sıfatlarının tecellîyâtını gördüm. Ben hayvanlar gibi olmadım, şehvete düşmedim. Ben kadını severken dahî onun Cemâlî sıfatının tecellîyâtını gördüm. Ben dostumla konuşurken onun Velî ismi şerîfinin tecellîyâtını gördüm.”

Bu noktada Efendi çok önemli bir ahlâkî netîce çıkarır: “O yüzden hiç kimsenin yüzüne hakaret edemedim. Bütün yüzleri Cemâlullâh olarak gördüm. Hiç kimsenin yüzüne tüküremedim. Cemâlullâh’ın bir tecellîyâtı olarak gördüm. O yüzden Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem ‘hümeze vellümeze’ (mimikleriyle alay edenler) âyetinde yasakladı: Sakın mimiklerinizle bir başkasını korkutmayın, sakın mimiklerinizle bir kimseye alay almayın. Çünkü bütün yüzlerde Cenâb-ı Allâh’ın Cemâlî sıfatı tecellî ediyordu.”


Mesnevî’den Çinli Ressamlar Kıssası: Zımpara-Cilâ Yolu

Sohbetin son bölümünde Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî’sindeki meşhûr Çinli-Türk ressamlar yarışı kıssası okunur. Mesnevî birinci cilt 3400. beyit civarından:

“Çinliler pâdişâhtan 100 çeşit renkte boya istediler. O yüce pâdişâh hazîneyi açtı, her sabah Çinlilere hazîneden boyaları bağışlamadaydı. Türkler ise: ‘Ne resim işe yarar ne de boya, pası gidermek gerek ancak’ dediler. Kapıyı kilitlediler, duvarı cilâlamaya koyuldular. Gökyüzü gibi berrak-aparı bir hâle getirdiler.”

Efendi çok önemli bir beyti vurgular: “Renksizliğe ancak bir yol vardır — yüzlerce renkten. Renksizliğe ancak bir yol vardır. Renk buluta benzer, renksizlik ise aydır. Bulutta bir ışık, bir parlaklık görürsen bil ki o yıldızdandır, aydandır.”

Hikâyenin âkıbeti: “Çinliler resimlerini yapıp bitirince neşelerinden davul çalmaya koyuldular. Pâdişâh gelince odada aklı-fikri kapatacak kadar güzel resimler gördü. Ondan sonra Türklerin yanına geldi. Onlar aradaki perdeyi kaldırdılar. Çinlilerin yaptıkları resimler-nakışlar odadaki cilâlanmış duvara vurdu. Pâdişâh orada ne görmüşse, burada daha iyi göründü.”

Sûfînin “Sürekli Zımpara-Cilâ” Yolu

Efendi bu metafora çok mühim bir tasavvufî şerh düşer: “Burayı anla. Türkler o Sûfîlerdir ki boyuna tekrarlanacak dersleri, kitapları, hünerleri yoktur. Ama gönülleri cilâlamışlardır — hırstan, tamahtan, nekeslikten, kinlerden arıtmışlardır.”

Efendi kendi şeyhi Abdullâh Efendi’nin tâbiriyle yolun özünü şöyle ifâde eder: “Şeyhim öyle anlatırdı, ben de onun anlatışını anlatayım — onun böyle hızlı söylerdi: ‘Türkler zımpara-cilâ, zımpara-cilâ, zımpara-cilâ.’ Bu ne demek? Sakın ha, kalbinde bir boşluk bırakma. Sakın ha gaflete düşme. Bunu anlatırken dahî gaflete düşmeden anlatıyor. ‘Zımpara-cilâ, zımpara-cilâ’ — gaflete düşme, anlatırken dahî gaflet vermiyor, bir estik vermiyor.”

Ayna metaforunun devâmı: “Aynanın arılığı gönlün vasfıdır. Sonsuz şekiller-sûretler oraya vurur, orada görünür. Gizliliğin sınıra sığmaz sûreti, gönül aynasında parladı da, yüzünden ışıdı-parladı Musâ’ya. O sûret göğe de sığmaz, arşa da, ferşe de, denize de — ancak mü’min kulun kalbine sığar.”

Sûfînin kalbi bir aynadır. Bu ayna paslanmış, tozlanmış, kirlenmişse Allâh’ın sıfatlarını yansıtamaz. Cilâlanmış bir kalp ise — Çinli ressamların 100 renkli boyalarla yaptıkları nakışların duvarın cilâsında daha parlak görünmesi gibi — bütün varlığın sıfatlarını yansıtır. Sûfînin yolu boyuna ders-kitap ezberlemek değil, kalbi temizlemek-cilâlamaktır.

“Nahvi-Fıkhı Bırakıp Yok Olmayı Seçenler”

Mesnevî’nin çok tehlikeli görülebilecek bir beyti: “Nahvi-fıkhı bırakmışlardır ama yok olmayı seçip almışlardır.”

Efendi bu beytin “küfür fetvâsına uğrayabileceği” bir nokta olduğunu söyler ama arkasındaki derin hakîkâti savunur: “Sekiz cennetin nakışları parladıkça onların gönüllevlerine vurur, orada görünür. Allâh’ın gerçeklik durağında oturup orayı yurt edinenlerin yerleri arştan da yücedir, kürsîden de, boşluktan da.”

Bu beyit, “nahvi (dilbilgisi) ve fıkhı bırakmak” demek değildir. Bu âlimlik ilimlerinin ötesine geçmek, onlardan sonra “yok olma” (fenâ) yoluna girmek demektir. Nahvi ve fıkıh öğrenilmiştir, ancak orada durulmamış; onların ötesinde, Zât-ı Mutlak’ta yok olma tercîhi yapılmıştır. Bu fıkıh-dil bilimi aşamalarını yok saymak değil, aştıktan sonra mertebeye yükselmektir.

Efendi son olarak âyet-i kerîmeyi alıntılar: “Göz göremez Allâh’ı olduğu gibi. Her an ve her durumdadır, fakat yok gibidir sanki. (En’âm 103)” İbnü’l-Arabî sohbetin sonunda şer’î âyete döner — velî ne kadar sıfat tecellîlerine mazhar olursa olsun, Allâh’ın Zât’ı tam anlamıyla gözlerle görülemez.


Sohbetin Özeti

Mustafa Özbağ Efendi’nin bu sohbeti, ehl-i tarîkâtın en önemli vartalarını açarak başlar. Farzlarda gevşeklik — “ben zâten cömertim, sohbetlere gidiyorum, hizmetteyim” diyerek namâzı-orucu terk etmek — en büyük vartadır. Çünkü hadîs-i kudsî nettir: “Kul farzları yerine getirmekle Allâh’a en sevimli iş yapar. Nâfilelerle yaklaştıkça yaklaşır.” Farzlar olmadan nâfileler Allâh’a yaklaştırmaz. Üstâdın verdiği virdi bahâne ederek Peygamber’in sünnet virdlerini (33 Subhânallâh, 33 Elhamdülillâh, 33 Allâhüekber) terk etmek de vartadır.

Fıkhî sorulara gelince: Kadının doğurmama ve cinsel ilişkiye girmeme hakkı, nikâhtan önce şart koşulursa geçerlidir; aksi hâlde evliliğin makûliyeti gereği bu haklar yoktur. Erkek eşinin maddî sorumluluğunu taşır ve bunu nikâhtan önce beyân etmelidir. Akîka kurbânı sünnet-i nâfiledir, yükümlülük değildir. Baba vefât ettiğinde çocuklar önce dedeye, sonra amcaya, sonra anne tarafına sıralanır — ancak küçükken anne yanlarında bulunması hâdisesiyle hukukî hakkı babaya âit olan çocuk annenin yanında büyüyebilir. Üvey baba soyadı veremez, babanın mîrâsı sâdece öz çocuklarına geçer.

Zamânın Kutbu vefât ettiğinde yerine yedilerden-beşlerden-üçlerden yukarıya doğru silsile ilerler; son Kutup atanmazsa kıyâmet kopar. 100 düşmanı olduğunu söyleyen kimseye “sen kendin kendine belâsın, tevbe et” cevâbı verilir — belâ benzerini çeker. Sûfînin nâz ehli olması mümkündür, ama “Yûsuf’san naz yakışır, yoksa Yâkup gibi göz kör oluncaya kadar ağla” der Efendi.

Sohbetin merkez bölümünde İbnü’l-Arabî’nin “Kitâbü’l-Fenâ fi’l-Müşâhede” eserinden okunan pasaj, tasavvufî aşkın en derin ifâdelerinden biridir: “Ben Sevgilinin Sevgilisiyim.” Arayan bulur, bulan tanır, tanıyan sever, seven âşık olur; Allâh da bu âşıka âşık olur. Allâh’ın sizi ne kadar sevdiğini merak ediyorsanız, sizin Allâh’ı ne kadar sevdiğinize bakın; Allâh misliyle, kat kat fazlasıyla sever. Rûhânî sevgi, sevdiğinin râzılığını arama hâlidir; sevilen sevenin kalbine girer, onun nefesiyle nefes alır, onun lokmasıyla lokma götürür. Musâ aleyhisselâm’ın Tûr-i Sînâ’da kalp beklemesi bu sevginin zirve örneğidir.

Büyük velîler hep kendi zamanlarında yanlış anlaşılmış, küfür fetvâlarıyla kovuşturulmuşlardır. Hazret-i Mevlânâ ancak vefâtından sonra anlaşılmış; Abdülkâdir Geylânî Mısır’a sürülmüş; Hacı Bayrâm-ı Velî Beyâzıd tarafından sorgulanmış ve “iki buçuk derviş” hikâyesiyle imtihâna tâbî tutulmuştur.

Sûfînin dünyâsında kimseyi “halk” olarak sevmez — herkesi seyrettiği sıfatların tecellîyâtı olarak sever. Bu yüzden hiç kimsenin yüzüne hakaret edemez; bütün yüzleri Cemâlullâh’ın bir tecellîsi olarak görür. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hümeze sûresinde mimiklerle alay etmeyi yasaklamıştır çünkü bütün yüzlerde Cemâlî sıfat tecellî eder.

Son olarak Mesnevî’nin Çinli-Türk ressamlar kıssası okunur. Çinliler 100 renkli boyalarla hârika resimler yaparken Türkler (sûfîler) sâdece “zımpara-cilâ” yaparlar — kalbi temizlerler. Hikâyenin sonunda pâdişâh Çinlilerin resimlerinin Türklerin cilâlanmış duvarında daha parlak göründüğünü görür. Sûfînin yolu budur: Boyuna ders-kitap ezberlemek değil, kalbi ayna gibi cilâlamak. “Nahvi-fıkhı bırakıp yok olmayı seçip almışlardır” beyti, ilmi reddetmek değil, ilmi aşıp fenâ’ya geçmektir.

Kaynakça ve Başvuru Eserleri

  • Kur’ân-ı Kerîm: “Allâh’a itâat edin, Resûle itâat edin, sizden olan emir sâhiplerine itâat edin” (Nisâ 59). “Gerçekten sana bîat edenler ancak Allâh’a bîat etmiş olurlar — Allâh’ın eli onların ellerinin üzerindedir” (Fetih 10) — Hudeybiye Antlaşması’na dâir. “Göz göremez Allâh’ı olduğu gibi” (En’âm 103). Hümeze Sûresi — mimikleriyle alay edenlere yönelik uyarı.
  • Hadîs-i Kudsî: “Kim benim velîme düşmanlık ederse ben de ona harb îlân ederim. Kulum bana kendisine farz kıldıklarımdan daha sevimli bir şeyle yaklaşmamıştır. Kulum nâfilelerle bana yaklaşmaya devâm eder, nihâyet onu severim. Onu sevince gören gözü, duyan kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum” (Buhârî, Rikâk 38).
  • Zamânın Kutbu Hiyerarşisi: Hazret-i Ali radıyallâhu anh rivâyeti. “Yeryüzünde Kutb, üçler, beşler, yediler, kırklar, seksenler, yüz yirmiler” silsilesi. İmâm Ahmed b. Hanbel ve Tirmizî’de geçen rivâyetler.
  • Mesnevî-i Şerîf: Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî’sinden Çinli-Türk ressamlar kıssası (1. Cilt, 3467-3485 civarı). “Renksizliğe ancak bir yol vardır yüzlerce renkten” beyti. “Nahvi-fıkhı bırakıp yok olmayı seçenler” ifâdesi.
  • Muhyiddîn İbnü’l-Arabî: “Kitâbü’l-Fenâ fi’l-Müşâhede” — “Ben Sevgilinin Sevgilisiyim” metni. Rasâil İbn Arabî külliyâtının içinde yer alan, tasavvufî aşkın en derin ifâdelerinden biri.
  • Hacı Bayrâm-ı Velî Hazretleri (ö. 1430): Ankara’da Bayrâmîye tarîkatının kurucusu. Sultan II. Murad tarafından sorgulanmış (Beyâzıd rivâyeti aynıdır) ve “iki buçuk derviş” hikâyesi bu olaydan kalmıştır.
  • Abdülkâdir Geylânî Hazretleri (ö. 1166): Kâdirîye tarîkatının kurucusu. Bağdât’ta doğmuş ancak zaman zaman sürgün-sorgu ile karşılaşmıştır.
  • Ahmed er-Rıfâî Hazretleri (ö. 1182): Rifâîye tarîkatının kurucusu. Irak’ta doğmuş, sağlığında pek çok fetvâ yemiştir.
  • Hazret-i Mevlânâ ve Hazret-i Şems: Şems-i Tebrîzî’nin Konya’ya gelişi, Hazret-i Mevlânâ’nın ona bağlanışı ve dervişlerin Hazret-i Şems’i kovmak veya öldürmek için birleşmeleri.
  • Çocukları Esirden Ayırma Hâdisesi: Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in esir bir kadını çocuğundan ayrıldığı için ağlarken görmesi ve “Allâh’ın sizlere olan merhameti bu anneden çok çok çok fazladır” buyurması (Buhârî, Edeb 18; Müslim, Tevbe 22).
  • Klâsik Hanefî Fıkhı: Çocuğun babaya âit olması, vefât hâlinde dede-amca sıralaması, üvey babanın soy adı verememesi, babanın mîrâsının sâdece öz çocuklarına geçmesi hükümleri.
  • Akîka Kurbânı Sünneti: Çocuk doğduktan sonraki yedinci günde kesilen şükür kurbânı. Erkek çocuğuna iki, kız çocuğuna bir. Hanefî mezhebinde nâfiledir, Şâfiî ve Hanbelî mezheplerinde sünnet-i müekkede sayılmaktadır.
  • Namâz Arkası Virdleri: “Subhânallâh 33, Elhamdülillâh 33, Allâhüekber 33, yüzüncüsünde Lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh…” (Müslim, Mesâcid 146; Buhârî, Deavât 18).

Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — 2016 yılı Karabaş-i Velî Tekkesi sohbet serisi, 27. ders. Ses kaydı ve hakikat emânetçiliği için ümmet-i Muhammed’in her ferdine mesûliyet yüklenmiştir. Allâh-u Teâlâ bu yolun üzerinde bulunanlara sıhhat ve sebât ihsân eylesin, âmîn.

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.