Karabaş-i Veli Tekkesi 2016

26. Karabaş-i Velî Tekkesi Sohbeti — Mürşid-Mürid Edebi, Üstâdı Töhmet Altında Bırakmamak ve Liderlik Karizmasının Çökertilmesi

Mustafa Özbağ Efendi’nin Karabaş-i Velî Tekkesi 2016 sohbet serisinin yirmi altıncı dersi, Mesnevî’nin vezîr-mürîd kıssasının 590-600. beyitleri üzerinden yapılandırılmış, ancak soru-cevaplarla derinleşmiş son derece ağır bir derstir. Sohbet; belâ-beddua okuyanlara karşı tutum, şüphe ile ömreye gönderilmemek, peygamberin yanındayken aklına dünyâ gelmeyen sahâbenin (Hanzala hâdisesi) kıssası, “Kanadı çıkmamış kuş uçamaz” mesâli, mürîdin üstâdına teslîmiyetinde “deniz sen olunca karamız denize döner” teşbîhi, Şiblî’nin ateşte kızmış demir mesâli, “neyi seversen ona benzersin” hakîkati, 40 gün kâidesi (üstâdından 40 günden fazla ayrı kalmamak), Şiblî’nin mürid-üstâd hiyerarşisinin modern çağda nasıl “kula kulluk” diye damgalandığı, tıp fakültelerindeki profesör kültünün dervişlik-şeyhlik ile kıyâsı, liderliğin sistemli olarak çökertilmesi, Obama-Batı devlet başkanlarının “kartondan aslan” olması, Ebû Cehil’in şeytânî kıyâsı (“ben ondan faziletliyim”), Hz. Ebû Bekir’in Yahûdî karşısındaki bağlılığı (“borcum yok dediğine de îmân ettim”), âile-çocuk sağlığı, süt emzirme, antidepresan kültürüne karşı natürel yaşam çağrısı, ve hacâmatın kiraz mevsimi öncesinde yapılması meselesi gibi çok geniş bir yelpazede ele alınmıştır.


Belâ-Beddua Okuyanlar ve “İnsan Kendisi Kendisine Belâ Olarak Yeter”

Sohbetin açılışında bir dinleyici “geçen cumartesi bana belâlar beddualar okuyanların sayısı aslında daha fazla, 800 olduğunu iddia edenler var” diyerek kendi düşmanlarını sayar. Efendi’nin cevâbı çok bilgece bir tespittir:

“İnsanın kendisi kendisine belâ olarak yeter. Bir de böyle hani herkes düşman ya bir kimseye öyle bir algı vardır. Annesi düşman, babası düşman, arkadaşları düşman, akrabâları düşman, kardeşleri düşman, komşular düşman, herkes kötü. Ya mübârek insan, bir tek iyi sen misin? Birisi size kötülük yapıyorsa yine kendinize bakın. Allâh müsaade etmedikçe size bir kötülük ulaşmaz. Demek ki sizin önünüzde sizin yaptıklarınız vardır. Sen bir şey yaptın ki Cenâb-ı Hak sana kötülüğü isâbet ettirdi. Tövbe et.”

Bu, “mağduriyet psikolojisi”ne karşı çok önemli bir tasavvufî cevaptır. Etrâfındaki herkesi düşman gören insanın önce kendi hatâlarına bakması, tevbe etmesi gerekir. Efendi ayrıca “milletin canı yandıysa sana belâ okur. Canın yanmadı, iyilik gördü bir kimseye belâ okur mu? Okumaz” diyerek beddua almanın bile bir işâret olduğunu vurgular.


Şüphe ile Ömreye Gitmek: Suizan Haram

Bir başka soru çok yaygın bir tereddüttür: “Birisi beni hayır niyetiyle ömreye yollamak istiyor. İçimde kazancına haram karışabileceğine dair şüphelerim var. Ne yapmalıyım?” Efendi’nin cevâbı çok serttir:

“İmân edenler siz zannın fazlasından sakınınız. Bir kimse seni ömreye göndermek istiyor. Sen diyorsun ki şüphelerim var. Günâh-ı kebâir işliyorsun farkında değilsin. Allâh muhafaza. İnsân mü’min kardeşinden şüphelenir mi ya? Ümmet-i Muhammed böyle batıyor. Zannın üzerine, şüphenin üzerine doğruymuş gibi hareket ediyorlar.”

Efendi gündelik suizan örneklerini sıralar: “Kadının yanında bir erkek görüyor — ‘ya dayısıdır, amcasıdır,’ nereden biliyorsun? ‘Babasıdır.’ Nereden biliyorsun? Biz hemen yapıştırırız onu. Veya erkeğin yanında bir kadın görürüz. Belki de hastadır, muhtaçtır, ona yardım ediyordur. Yok, yapıştırırız biz onu da hemen.” Hucurât sûresi 12. âyet açıktır: “Şüphenin fazlası harâmdır.” Bir kimsenin hayır niyeti ile yaptığı bir ömre teklîfine “kazancı karışık” diye bakmak, Kur’ânî bir yasağa düşmektir.


“Kanadı Çıkmamış Kuş Uçamaz”: Kemâl Ehli Olmadan Yol Alınmaz

Mesnevî’nin 590. beyitte Hazret-i Mevlânâ’nın meşhûr teşbîhi: “Kanadı çıkmamış kuş uçmaya kalkıştı mı her yırtıcı kediye lokma olur gider. Fakat kanadı çıktı mı zorlamasan da iyi kötü ıslık çalmasan da kendiliğinden uçar o.”

Efendi bu beytin tasavvufî anlamını açar: “Sûfî ol, bir Allâh dostunun yanına git, sen de mânâ kesil. Ve o esnâda kalbin parlasın, kalbin cilâlansın, pırıl pırıl olsun, ihyâ olsun. Mürîd bir veli yanına giden bir talebe, orada manadan kesilir.” Kemâl ehli olmadan — yâni kanatlar çıkmadan — tasavvuf yoluna çıkan kimse nefsine, şeytâna ve dünyâya yem olur.

Efendi ardından mürîdin cümlesini şerh eder: “Senin sözün şeytânı susturur, senin sözün kulağımıza akıl bağışlar.” Yâni bir kemâl ehlinin sözü hem şeytânı hem de kulağı akla dönüştürür. Bir peygamberin, bir velînin sözü ancak şeytânı susturur — oysa “iki ayaklı şeytân susmaz.” Peygamberin, velînin sözüne itirâz eden kimse, şeytândan daha şedîttir.

Hanzala Hâdisesi: Peygamberin Yanında Aklına Dünyâ Gelmez

Efendi bu bölümde çok meşhûr bir sahâbe hâdisesini nakleder: “Hazret-i Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in huzurundan çıktıktan sonra aklına dünyevî şeyler gelen Hanzala dedi ki ‘Hanzala kâfir oldu.’ Hazret-i Ebû Bekir radıyallâhu anh Hazretlerine söyledi bunu. Hazret-i Ebû Bekir Efendimiz dedi ki ‘ben de bu tip şeyler oluyor.'”

“Gittiler Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e dediler ki ‘Yâ Resûlallâh, biz senin huzurundayken, Mescid-i Nebevî’deyken aklımıza hiç dünyâ ile alâkalı hiçbir şey gelmiyor. Ama senden ayrıldıktan sonra ne varsa hepsi de üzerimize geliyor.’ Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: ‘Eğer benim yanımdaki hâlinizi dışarıda da korusanız, kanatlarını yerlere kadar eğen melekleri görürdünüz.'”

Bu hâdise tasavvuf edebinde çok önemlidir: Bir velînin yanında, zikrullâh halkasında, sohbette iken dünyevî şeyler aklımıza gelmez; bu bir mânevî temizlik hâlidir. Ancak o mânevî hâlin dışarıda devam ettirilememesi insânın zaafıdır. “Kesintisiz zikir” idealinin temeli bu hâdisedir. İnsân kesintisiz olarak mânâda kalamaz, ancak vakit vakit geri dönerek o hâli yenileyebilir.


Şiblî’nin Ateşte Kızmış Demir Mesâli

Efendi meşhûr Şiblî mesâlini bir kez daha anlatır: “Şiblî der ki demiri alsan, ateşe koysan, kızdırsan kızdırsan bir an sonra demir bütün ateşin özelliğini üzerine alır. Sayha atar, ‘ben ateşim’ der. ‘Ben ateşim’ demesi onun hakkıdır. Ne zamana kadar? Soğuyuncaya kadar. Soğuduğunda yine demir demirdir. Bu noktada o yakma ve yanma özelliği kalmamıştır.”

Efendi’nin bu teşbîhi Hallâc-ı Mansûr’un “Enel Hak” sözüne dayanak olarak kullanır: “Bir sûfî, bir Allâh yolcusu Allâh sohbetine oturduğu, zikrullâh’a oturduğunda o esnâda toprak mânâ kesilir. O esnâda demir orada hararetlenir, yaklaştıkça kendinden geçer. ‘Ben ateşim’ diye bağırır. Hallâc-ı Mansûr gibi bağırır. ‘Enel Hak’ der. O esnâda ‘Enel Hak’ demesi, ‘Hak’ ismi şerîfinin onun üzerinde tecellî ettiğinden, yaklaşmanın neticesinde bir sarhoşluk ânıdır, kendinden geçme ânıdır.”

Efendi bu sarhoşluk ânını futbolcu-seyirci mecâzı ile açar: “Bir stadyumdaki insanlar golü kendileri mi attılar? Hayır. Gol bir tane futbolcu mu attı? Evet. Buna rağmen bütün stadyum kendi atmış gibi bağırdı mı? Evet.” Yâni velînin Hak ile yaşadığı yakınlığın tecellî ettiği ânı, aynı zaferin stadyumdaki heyecânı gibi, velî de “Hak” sayhâsı ile ifâde eder.

“Neyi Seversen Ona Benzersin”

Efendi çok önemli bir prensibi vurgular: “Neye yaklaşırsan yaklaştığın şeyin nitelikleri ve nicelikleri senin üzerinde tecellî etmeye başlar. Hazret-i Ebû Bekir radıyallâhu anh Hazretleri dedi ya: ‘Bana dostunu söyle, sana dinini söyleyeyim. Sen kiminle yaklaştıysan, senin ahlâkın ona benzemeye başlar.'”

Efendi güncel bir örnek verir: “Kadının sevgilisi hırsız. Diyorum ki bu adam hırsız. Kadın bakıyor gözümün içine. Evet hırsız dedi ama ‘ben onu seviyorum’ dedi. ‘Sen de hırsızsın’ dedim. Bir hırsızı severseniz hırsız olursunuz. Bir yanlışı severseniz o yanlışa doğru gidersiniz.”

Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in ünlü hadîsi: “Demirci dükkânına gidersen iz kokarsın. Demirci dükkânına gidersen senin elbiseni yakacak, senin yüzünü yakacak. Ittırcı dükkânına gidersen ıtır kokarsın.” Yâni muhatap aldığın çevre, seni kendi hâline çevirir. Bu yüzden mürîd kemâl ehlinin yanında kalır, avâmın içinde dağılmamaya çalışır.

40 Gün Kâidesi: Üstâdından Ayrı Kalmamak

Efendi çok önemli bir tasavvufî kâideyi zikreder: “Allâh rahmet eylesin şeyh Efendi Abdullâh Efendi Hazretleri derdi ki ‘Mustafâ Efendi oğlum, bir kimse üstâdını 40 günden fazla ayrı kalmayacak. Zâhiren üstâdını 40 günde bir görecek. 40 gün uzak kalsa oğlum, onun düzeni bozulur.'”

Efendi 40 günün hikmetini açar: “40 gün önemli. Musâ aleyhisselâm Tûr-i Sînâ’da 40 gün kaldı. 30’a niyyetlendi, onu da Cenâb-ı Hak kendisi fazlından ikrâm etti, 40 gün yaptı. Eski sûfîler 40 gün erbaîn çıkarırlardı.” 40 gün, bir ibâdeti terk etmenin veya bir hâli yenilemenin temel dönemidir. “40 gün sabah namâzına kalkan kimsenin gönlüne Cenâb-ı Hak ilhâm pınarlarını açar. 40 gün alkol kullanmayan bir kimsenin aklına alkol gelmez.” Dolayısıyla mürîdin üstâdından 40 günden fazla ayrı kalması, mânevî düzeninin bozulmasına yol açar.


Liderlik Karizmasının Çökertilmesi ve Modern “Kula Kulluk” İftirâsı

Sohbetin en çarpıcı bölümlerinden biri, Efendi’nin tasavvuf pratiğindeki edebi modern çağın “kula kulluk” söylemiyle kıyâslamasıdır. Efendi önce tıp fakültelerindeki profesör kültürünü tasvîr eder:

“Git üniversiteye, üniversitede profesörün önünden giremezsin. Benim tıp fakültesinde gördüklerim bunlardı. Çanakkale’de gittim. Bir profesör hocamız. Vallâhi yanında baş asistan var, yüzüne bakmıyor bile. ‘Hocam önce boğazlarına bakalım’ diyor, eli böyle hafiften gidiyor. Tak! Âlet eline konuyor. ‘Hocam bana şu lâzım, bu lâzım’ demiyor. Hiç dönmüyor arkaya. Âletleri böyle üzerine konuşlandırıyorlar.”

Efendi bu kültürü dervişlik ile kıyâslar: “Yaman Tokat ameliyathâneden bir çıkıyordu, arkasında müridân tâyfası geliyor. Sağında doçent, solunda doçent, arkasında doçent yardımcıları, asistanlar. Bir tânesi Yaman Tokat’tan bir adım önünde gitemez. Mümkün değil.”

Kendi dervişlik tecrübesini ise şöyle aktarır: “Biz üstâdımıza gereği gibi kıymetli davranamıyoruz. Ama bizi öylesine korkutmuşlar, öylesine bize geri püskürtmüşler ki. Biz şeyhimizin yanında sokakta giderken böyle elimizi bağlamamız millete tuhafına gidiyor: ‘Elinizi bağlıyorsunuz!’ Ulan gidin bir Ege Üniversitesi’ne, o profesörlerin arkasındaki doçent-asistanlara bakın. Bildiğiniz emir eri. Koca doçent, emir eri.”

“Kula Kulluk” İftirâsına Cevap

Efendi, “tarîkatlar kula kulluk yapıyor” iddiâsına çok sert bir cevap verir: “Bizi öyle bir noktaya getirdiler ki biz bir âlime, bir şeyhe, bir anne-babaya, bir kadının kocasına saygısını, muhabbetini, sevgisini göstermesine râzı değiliz. Biz çok modernize olduk çünkü. Bir mürîdin mürşidine saygılı davranması, ona karşı hürmetli davranması, muhabbetli davranmasına karşıyız. Biz hemen ‘kula kulluk’ koyuyoruz önüne.”

Efendi çok somut sorular sorar: “Kardeş, sen babana hizmet etmiyor musun? Babanın elinden tutup götürmez misin yürüyemese? Yaşlı annenin elinden tutmayacak mısın? Eşin hasta, onu kucaklayıp götürmeyecek misin? Bu kula kulluk mu oldu şimdi? Sen bir arkadaşın rahatsızlansa elinden tutup götürmeyecek misin? Kula kulluk mu oldu şimdi bu?”

Efendi’nin vurgusu: “Ama bizi o noktaya getirdiler. Bir âlime, bir Allâh dostu velîye, bir sûfîye hizmet etmek, ona yardımcı olmak kula kulluk oldu. Ama üniversitelerdeki hocaların hepsi de profesörlere kulluk yapıyorlar, profesörler buna ses çıkarmıyor.” Bu çifte standart — tasavvufî edepte saygıyı “kulluk” diye damgalayanların aynı hareketleri akademik hiyerarşide doğal kabûl etmeleri — Efendi’nin çok keskin tespîtidir.

Liderlik Karizmasının Sistematik Çökertilmesi

Efendi, modern çağda güçlü liderliklerin sistemli olarak yok edildiğini söyler: “Maazallâh bir düşman istilâsına uğramış olsak, şehirlerdeki akıl insânların sevk ettiği yöne hiç kimse gitmez. Neden hiçbir protesto yerini bulmuyor? Çünkü lider karizmasındaki kimselerin karizmalarını alaşağı ettiler. Liderler gerçek bir liderlik yapmıyorlar. Şeyhler, âlimler, hocalar — hepsi de dâhil.”

Efendi’ye göre tasavvufun son kalesi olmasının sebebi budur: “Bunun son kalesi sûfîler. Son kale tarikâtlar. Neden saldırıyorlar? ‘Orada şeyhlik sultası var da şeyh ne diyorsa öyle oluyor da bütün herkes aklını şeyhe satmış da.’ Sana mı satacak? Daha tahâretlenmesini bilmiyorsun.”

Efendi meşhûr bir diyalogunu aktarır: “Bir arkadaşım bana dedi: ‘Seni böyle görmek istemezdim.’ Ben de: ‘Ben aklımı şeyhime sattım. Sen kime sattın? Bana onu söyler misin?’ Toplumda kim kime sattı aklını? Bir Hazret-i Ebû Bekir radıyallâhu anh gibi bir liderlik var mı dünyâ üzerinde? Yok. Bir Kânûnî gibi liderimiz var mı? Yok. Bize uyduruktan demokrasiyi getirdiler. Millet bir şeyhe intisâb etmiş, onun karizmasını çizmek için uğraşıyor bütün herkes. Ya bırak. İyi-kötü adam bir şeyhe intisâb etmiş. Başıboş dânalar gibi dolaşacağına bağlamış kendini bir yere.”

Obama’nın “Kartondan Aslan” Olması

Efendi dünyâ devlet başkanları hakkında çok çarpıcı bir tesbit yapar: “Obama’yı özgür zannetmeyin orada. Obama esîr. Atacağı adıma dâir yazılı. Kalkacağı saat bile yazılı. Hangi saatte ne kahvaltısı yapacak, ne yiyecek yazılı. Saat kaçta kimle görüşecek yazılı. Ne devlet başkanı, esîr. Herkes zannediyor ki Amerika’yı Obama yönetiyor. Ne alakası var? Resimden, kartondan aslan o.”

Efendi bu noktada Hazret-i Mevlânâ’nın meşhûr kumaş üzerindeki aslan metaforunu hatırlatır: “Hz. Mevlânâ’nın kumaşın üzerindeki aslanı. Biz hepimiz de kumaşın üzerinde aslan resimleri gibiyiz. Muhteşem. Bu devlet başkanları, başbakanlar, bakanlar. Kumaşın üzerine çizilmiş aslan resmi gibi. Bir rüzgâr üflüyor, herkes zannediyor ki aslan hareket etti. Değil.”

Efendi’nin sonuç tahlîli şudur: “Dünyâ liderlerinin %98’i böyle. Hükûmetlerin başındakilerin %98’i böyle. Kartonun üzerine bir aslan resmi koy oraya. Herkes o aslanın hareket ettiğini zanneder. O yüzden şeyhlere canları sıkılıyor. Onları istedikleri gibi evirip çeviremiyorlar, istedikleri noktaya getiremiyorlar. Telefonları dinliyorlar, algı operasyonu yapıyorlar — ama bir türlü tutmuyor onlara. Eğer gerçekten velîyse.”


“Eminsem Töhmet Altında Bırakma”: Mürîdin Teslîmiyeti

Mesnevî’deki vezîrin mürîdlere hitâbı: “Eminsem, emin olan kişi töhmet altına alınmaz. Gökyüzüne yer desen bile böyledir bu.”

Efendi bu beyti çok açık bir şekilde şerh eder: “Eğer ben eminsem — yâni bir velîyi ’emîn’ diye kabul ettiysen, ona teslîm olduysan, o güvenilirse — sen onu töhmet altına alma. ‘Bunu neden böyle yaptın? Nasıl böyle yaptın?’ Töhmet altında bırakma. Bu yol töhmeti kaldırmaz. Ya mürîdsindir ya değilsindir. Mürîdsen üstâdını töhmet altında bırakma. Eğer emin değilse, o zaman yolunu ayır. Mâ selâmeten. Allâh yolunu açık etsin.”

Efendi’nin Medîne’deki Rutûbet Hâdisesi

Efendi bu prensibi somut bir hâdise ile anlatır. Medîne-i Münevvere’de şeyh Abdullâh Efendi rahatsızlanmış, odaya koşa koşa gitmişler:

“‘Oğlum rutûbet kokuyor burada, rutûbet var’ dedi şeyh Efendi. Hiç yorum yapmadık biz, devâm ediyoruz hizmet etmeye. Oradan Sivaslılardan birisi dedi ki böyle kokladı: ‘Baba burada rutûbet kokmuyor, yok burada rutûbet.’ ‘Allâh’ım’ dedim, ‘bunu neresinden tutayım da boğayım şimdi içimden?'”

“Mustafâ Efendi, rutûbet var mı oğlum? — Var Efendim. Rutûbet var mı? — Var Efendim. Sen kokuyu alıyorsun değil mi? — Alıyorum Efendim. Mustafâ Efendi, yok burada rutûbet dedi. Dışarı çık diye çıkardım. Duvara yasladım: ‘Değişerim seni bir daha,’ dedim, ‘rutûbet yok dersen burada.’ Tık yok. Asansörde: ‘Eğer bir daha şeyh Efendinin söylediğinin karşılığına bir şey söylersen seni deşerim.’ Bitti onun muhabbeti.”

Efendi bu hâdiseyi çok kritik bir ilke ile noktalar: “Bir şey söylerse — o yere gök derse, göktür o. Göğe yer derse, yerdir.” Bu, üstâda tam teslîmiyetin klâsik tasavvufî ifâdesidir: Üstâd tercihinin içinde bir hikmet vardır; mürîd onu sorgulamadan kabul eder ya da yolunu ayırır.

Hazret-i Ebû Bekir’in Bağlılığı: Yahûdî Hâdisesi

Efendi bu prensibin en meşhûr sahâbe örneğini anlatır:

“Yahûdînin birisi Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e geldi: ‘Senden benim alacağım var.’ Hazret-i Resûlullâh ‘Yok, benim sana borcum’ dedi. Yahûdî şaşırtıcı bir şekilde tam tersini yaptı: ‘Şâhidin var mı olmadığına dâir?’ Yâni Yahûdî kendisi şâhit getirmeli — ‘alacağım var, işte şâhidim’ — ama o Peygamber’den şâhid istiyor: ‘Borcun olmadığına dâir şâhidin var mı?'”

“Hazret-i Ebû Bekir radıyallâhu anh çıkıyor: ‘Benim şâhit. Senin Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e alacağın yok.’ Yahûdî çekip gidiyor. Çıkınca Hazret-i Ömer Efendimiz sorar: ‘Ebû Bekir, gerçekten sen biliyor musun borcu olmadığına dâir?’ Hazret-i Ebû Bekir der ki: ‘Ben görmedim. Ama ben onu Allâh’a var dediğinde tasdîk etmişim, Mi’râca çıkmış Mi’râcına îmân etmişim, her sözünü tasdîk etmişim. O ‘borcum yok’ dediğinde mi ben onu tasdîk etmeyeyim?'”

Bu hâdise “emîn olan töhmet altına alınmaz” ilkesinin en muhteşem ifâdesidir. Hazret-i Ebû Bekir kendisi hâdiseye şâhit olmamasına rağmen, Peygamber’in her sözünü tasdîk etmiş olmasına istinâden bu sözü de tasdîk etmiştir. Mürîd-üstâd ilişkisinin rûhu budur.


Aile-Çocuk Sağlığı: Süt Emzirme ve Natürel Yaşam

Sohbetin çok önemli bir bölümü çocuk sağlığı ve natürel yaşam üzerinedir. Bir kardeş “bebeğim iki yaşına gelince sütten kesmek istiyorum, etrâfım çocuğu memeden tiksindirecek şeyler sürmemi söylüyor, ama ben böyle yapmak istemiyorum” diye sorar. Efendi’nin cevâbı çok yumuşaktır:

“Çocuğun dünyâda ilk sevdiği, ilk tanıdığı ve en çok sevdiği şey annesinin memesidir. Hazret-i Mevlânâ’nın yolunu izle. Diyor ya: O süt, çocuk süt içecek, dişleri çıkmaya başladığında ekmeği kendiliğinden ister.”

Efendi çok önemli bir prensibi koyar: “Çocuklarınızı memeden ayırmayın. Anneler, çocuklarınızı emzirin. Kız çocukları iki yaşına kadar, erkek çocuklar iki buçuk yaşına kadar. O çocuklar yaşını doldurmadan anne memesinden ayrılmasın. Çocuklarınızı sütten keserseniz, çocuklarınızın sağlıklarını bozarsınız.”

Efendi sağlık sonuçlarını sıralar: “Böyle emmeyen çocuklar ileride çabuk hasta oluyorlar. Kemikleri gelişmiyor, boyları gelişmiyor, akılları gelişmiyor, fizikleri gelişmiyor. Bakıyorsun boyu posu yerinde, annemin lafıyla ‘serçe kanat çırpsa hasta oluyor.’ Direnci yok. Dirençsiz bir nesil geliyor.”

Natürel Yaşam ve Hapçılık Eleştirisi

Efendi modern yaşam tarzının hasta nesiller ürettiğini söyler: “Gün geçtikçe direnci gidiyor nesillerin. Yediklerinden, içtiklerinden kaynaklanıyor. Yaşadıkları hayattan kaynaklanıyor. Natürel yemiyoruz, natürel içmiyoruz, natürel yaşamıyoruz. Ayağımız toprağa basmıyor. Her şeyimiz endüstriyel oldu, her şeyimiz teknoloji oldu.”

Efendi’ye göre ilaç sanâyiinin modern toplumdaki yeri çok stratejiktir: “Böylece ne oluyor? Dayanıksız toplumlar üretiyorlar. Devâmlı hasta olacak. İlaç sanâyi ne? Devâmlı hasta insanlar lâzım. Antidepresan alacak insanlar lâzım. Dayanıksız. Ufacık bir problemden kafayı oynatıyor. Antidepresan, herkes antidepresan yutuyor.”

Efendi’nin çok sert bir sosyâl eleştirisi vardır: “Bir problemle karşı karşıya kaldığında problemin üzerinden gelebilecek, geçebilecek akıl ve kalbî seviyesi insanların gün geçtikçe düşüyor. Hapkolik oldu herkes. ‘Ay psikolojim bozuk’ — yut hapı boyuna. ‘Çekler nasıl ödenecek?’ — Hap yut. ‘Evde temizlik olacak’ — Hap yut. ‘Bu çocuk nasıl bakılacak?’ — Hap yut.”

Efendi çok trajik bir somut örnek verir: “15 yaşında erkek çocuğu psikiyatri tedâvîsi alıp hapkolik. 25-30 yaşında genç erkekler antidepresan yutuyor. Yanında hanımı var — ne yapıyor, ne ediyor umrunda değil. ‘Adam bekle Allâh bekle, adam uyanacak da ondan ilgilenecek.’ Kadın: ‘Ben 4 yıldan beri bekliyorum, bana dokunmuyor.’ Adam hapkolik, evliliğini yıkıyor.”

Ailede Natürel Yiyecek ve Kültür

Efendi somut bir aile yemek kültürü reçetesi sunar: “Çocuklarınıza natürel yiyecekler içecekler içirin. Oturun ninelerinizden, anneannelerinizden, babaannelerinizden tarhanayı öğrenin. Hâlis muhlis tarhana çorbası ile yetiştirin çocuklarınızı. Hâlis muhlis kelle yapın, paça yapın, işkembe yapın, mercimek çorbası yapın. Çevrenizin, bölgenizin kültürü neyse o çorbaları yapın. Çocuklara bunları yedirin içirin. Hâzır mâmalardan, hâzır çorbalardan, hâzır yiyeceklerden çocuklarınıza yedirip içirmeyin.”

Efendi kendi şekerinden de bahseder: “Beş tâne hap kullanıyordum, şekeri düşürmek için. Her gittiğim doktor bir tâne daha veriyordu. İki aydan beri hap kullanmıyorum. Unlu hiçbir şey yemiyorum, şekerli hiçbir şey yemiyorum. Makarnayı, bulguru, pirinci yemiyorum. İnan olun şeker düştü.” Bu, modern hastalıkların büyük bir kısmının yaşam tarzı değişikliği ile kontrol edilebileceğinin kendi tanıklığıdır.

Kiraz Mevsimi Öncesinde Hacâmat

Sohbetin sonunda bir soru hacâmat üzerinedir. Efendi’nin cevâbı kısa ve pratiktir: “Sünnet yaptırabilenler, zaman bulanlar muhakkak yaptırsınlar. Sünnet, şifâ. Tam mevsim şimdi. Kiraz yenmeden yapılması lâzım. O yüzden daha henüz Bursa’da kiraz çıkmadı.”

Bu, klâsik tıbb-ı nebevîdeki hacâmat tavsiyesine dayanır. Hacâmat — deriye küçük kesikler atarak kan alma işlemi — Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem tarafından sıhhatli olmak için tavsiye edilmiştir. Bahar mevsimi başında, yaz meyvelerinin henüz çıkmadığı zaman yapılması önerilen bir uygulamadır.


Sohbetin Özeti

Mustafa Özbağ Efendi’nin bu sohbeti, tasavvuf edebinin bâzı derin kâidelerini ve modern çağda bu kâidelerin nasıl saldırıya uğradığını çok detaylı bir şekilde ele alır. Belâ-beddua okuyanlara karşı “insan kendisi kendisine belâ olarak yeter” prensibi ve mü’min kardeşten şüphelenmeme — bunlar klâsik tasavvufî psikolojinin temelleridir. Hucurât sûresi 12. âyetteki “zannın fazlasının harâm olduğu” hükmü pratik hayâta uygulanır.

Mesnevî’nin “kanadı çıkmamış kuş uçamaz” teşbîhi ile Hanzala hâdisesi — peygamberin yanında iken aklına dünyâ gelmeyen sahâbe — birlikte ele alınır. Şiblî’nin ateşte kızmış demir mesâli, Hallâc-ı Mansûr’un “Enel Hak” sözünü fenâ fi’s-sıfât doktriniyle açıklar. 40 gün kâidesi, mürîdin üstâdından ayrı kalması hâlinde mânevî düzeninin bozulacağını söyler; Musâ aleyhisselâm’ın Tûr-i Sînâ’daki 40 günü buna delîl olarak kullanılır.

Efendi’nin modern çağa yönelik en sert eleştirisi, güçlü liderlik karizmasının sistemli olarak çökertildiğine dâirdir. Akademide profesör-asistan hiyerarşisi kabul edilirken, tasavvufta mürşid-mürîd hiyerarşisi “kula kulluk” diye damgalanır. Bu çifte standart, Efendi’nin çok somut tıp fakültesi tecrübesi ile örneklenir. Dünyâ liderlerinin %98’i “kartondan aslan”dır — Obama dâhil. Gerçek liderlerin karizmaları sistemli olarak çökertiliyor çünkü onlar algı operasyonuyla yönlendirilemez; ancak gerçek velîler bu operasyonlara kapalıdır.

Vezîrin “eminsem töhmet altına alınmam” sözü, mürîd-üstâd ilişkisinin temel ilkesidir. Hazret-i Ebû Bekir radıyallâhu anh’ın Yahûdî karşısında Peygamber’in borcu olmadığına şâhidlik etmesi — hâdiseyi görmediği hâlde, Peygamber’in her sözünü tasdîk etmiş olmasından hareketle — bu ilkenin klâsik örneğidir. Efendi’nin Medîne’de kendi şeyhinin “rutûbet kokuyor” demesi ile bir dervişin “yok burada rutûbet” demesi arasındaki diyalog, aynı ilkenin somut tatbîkidir: Şeyh yere gök derse, göktür o.

Aile-çocuk sağlığı bölümünde Efendi çocukların iki-iki buçuk yaşına kadar memeden ayrılmaması gerektiğini vurgular. Modern yaşam tarzı (endüstriyel yiyecek, ilaç, antidepresan, dizi-müzik-sosyâl medyâ) toplumu zayıflatmakta ve “dayanıksız nesiller” üretmektedir. Efendi kendi şeker hastalığındaki ilaç kullanımını bırakıp natürel beslenmeye geçtiğini ve sonuç aldığını paylaşır. Bu, modern tıp kültürüne karşı bir natürel yaşam çağrısıdır.

Sohbet, kiraz mevsimi öncesinde hacâmat yaptırma tavsiyesiyle noktalanır. Hacâmat Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in sıhhatli olmak için tavsiye ettiği bir klâsik uygulamadır.

Kaynakça ve Başvuru Eserleri

  • Kur’ân-ı Kerîm: “Zannın fazlasından sakınınız, zannın fazlası günâhtır” (Hucurât 12). “Sen bütün insanlara îmân ettirmeye mi çalışıyorsun?” (Kasas 56).
  • Hadîs-i Şerîf: “Bana dostunu söyle, sana dinini söyleyeyim” (Tirmizî, Zühd 45 benzeri). “Demirci dükkânına girenden iz kokar, ıtırcıdan da ıtır kokar” (Buhârî, Büyû’ 38; Müslim, Birr 146). Hanzala radıyallâhu anh hâdisesi ve “eğer yanımdaki hâlinizi dışarıda korusanız melekleri görürdünüz” hadîs-i şerîfi (Müslim, Tevbe 12-14).
  • Mesnevî-i Şerîf: Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî’sinden 590-600 civarındaki beyitler. Vezîr-mürîd kıssası, “kanadı çıkmamış kuş” teşbîhi, “deniz sen olunca karamız denize döner” beyti.
  • Hazret-i Ebû Bekir ve Yahûdî Alacaklı Hâdisesi: Klâsik siyer kaynaklarında yer alan, Hazret-i Ebû Bekir’in Peygamber’in borcunun olmadığına şâhitlik etmesi kıssası. “Ben onu Mi’râc’a çıkmış diye tasdîk ettim, borcu yok dediğinde mi tasdîk etmeyeyim?” ilkesi.
  • Şiblî’nin Ateş-Demir Mesâli: Büyük sûfî Ebû Bekir eş-Şiblî’nin (ö. 945) fenâ fi’s-sıfât doktrinini açıklamak için kullandığı meşhûr teşbîh. Demirin ateşte kızdığında “ben ateşim” diye bağırmasının hak olması — velînin Hak sıfatlarıyla hâllenmesi.
  • Hallâc-ı Mansûr (ö. 922): “Enel Hak” sözü. Efendi’nin tefsîriyle sıfatsal tecellî ânındaki sarhoşluk (sekr) hâli — “Enel Allâh” değil “Enel Hak” denilmesinin teolojik önemi.
  • 40 Gün Kâidesi: Musâ aleyhisselâm’ın Tûr-i Sînâ’daki 40 günlük halveti (A’râf 142). Tasavvufta “erbaîn” adı verilen 40 günlük uzlet. Şeyh Efendi Abdullâh Efendi Hazretlerinin “mürîd üstâdından 40 günden fazla ayrı kalmamalı” tavsiyesi.
  • Ebû Cehil’in Şeytânî Kıyâsı: “Ben ondan daha akıllı, daha zeki, daha asîl soyluyum — peygamberlik bana gelmeliydi” mantığı. Aynen Şeytân’ın Âdem aleyhisselâma “ben ondan fazîletliyim” demesi gibi bir şeytânî kıyâs. Klâsik siyer kaynaklarında yer almaktadır.
  • Hz. Mevlânâ’nın Kartondaki Aslan Teşbîhi: Kumaş üzerine çizilmiş aslan figürünün rüzgârla hareket ettirildiğinde sanki canlıymış gibi görünmesi. Modern devlet başkanlarının “kartondan aslan” olmasına dâir Efendi’nin tatbîki.
  • Bebek Sütü ve Anne Bağlılığı: Kur’ân-ı Kerîm’de “tam iki yıl emzirmek” (Bakara 233) âyeti. Kız çocuklarının iki yaşına, erkek çocuklarının iki buçuk yaşına kadar emzirilmesi sünneti.
  • Hacâmat (Tıbb-ı Nebevî): Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in tavsiye ettiği kan alma uygulaması. İbn-i Abbâs ve Enes ibn Mâlik radıyallâhu anhüm rivâyetleri: “Şifânın üçte biri hacâmatedir” (Buhârî, Tıb 12). Bahar mevsiminde, yaz meyvelerinin çıkmadan önce yapılması.
  • Antidepresan-Hapçılık Eleştirisi: Modern toplumda ilaç sanayinin kronik hasta nüfusa ihtiyâcı olması; natürel yaşamın ve aile içi muhabbetin bu zinciri kırabileceği tezi. Efendi’nin kendi şekerinde ilaçsız yaşam tecrübesi.

Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — 2016 yılı Karabaş-i Velî Tekkesi sohbet serisi, 26. ders. Ses kaydı ve hakikat emânetçiliği için ümmet-i Muhammed’in her ferdine mesûliyet yüklenmiştir. Allâh-u Teâlâ bu yolun üzerinde bulunanlara sıhhat ve sebât ihsân eylesin, âmîn.