Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
karabasi-sohbetler-2024 ·

2024 Sohbeti #14 — Mesnevî 2050. Beyit: Zâhir-Bâtın, İlm-i Ledün ve Mürşid-i Kâmil Yolu

Mustafa Özbağ Efendi'ye sorulan soru ve cevabı: 2024 Sohbeti #14 — Mesnevî 2050. Beyit: Zâhir-Bâtın, İlm-i…. Tasavvuf, ahlâk ve günlük hayata dair açıklama.


Mesnevî 2050. Beyit Girişi — Zâhir-Bâtın Ayrımı, İlmel-Aynel-Hakkel Yakîn ve Avâm Sırrı Taşımanın Cebriye-Kaderiye Riski

Geçen hafta bu hadisi rivayet edenler zahiri manasını vermişler ve yalnız zahiri manasıyla kanaat etmişlerdir. Buraya ders yapmıştık ve ders bu noktada ayetlerin zahir ve batınıyla alakalıydı. böyle olunca ayetlerin zahir ve batınları varsa, hadîs-i şeriflerin de zahir ve batınları vardır. Bu manadaydı. Aynı şekilde Hazret-i Pîr bu minval üzerinden devam ediyor. 2050. beydi. Onların halden haberleri yoktur. Dağı görmüşler de dağdaki madeni görmemişler. bu meselenin zahirinde kalanlar, dinin zahirinde kalanlar, Kur’ân’ın sadece zahirine bakanlar, hadîs-i şeriflerin sadece zahirlerine bakanlar normalde kabukta kaldılar. Kabuktan içeri giremediler. cevizin dışına baktı, cevizin dışında yeşil acı bir de ellerini boyayan bir şey var.

Yenmesi mümkün değil. zahirde kalan kimseler o manada. normalde bunu böyle ayırt ettirmek, ayırt etmek çok hoşuma gitmez benim. Avam has, hasül has diye. Ama sonuç itibariyle bir ilmel yakınlık var, bir aynal yakınlık var, bir de hakkel yakınlıklar. Bunlar Kur’ân’ı terimler. Böyle olunca avam bazı hakikatlerini anlamakta, görmekte güçlük çekiyorlar. E bu normal avam için. Çünkü onların işleri, güçleri, hayatı oturtturttukları alan din değil. Normalde böyle bir şey onlar işin hakikat penceresine baksalar da veya hakikatten bir sırra sahip olsalar onlar o sırrı da götüremezler. bazı mahrem meseleler vardır. O mahrem meseleyi aslında eski sufiler avamın içerisinde konuşmamışlar. Cebriyeye düşebilir, kaderiyeye düşebilir mesela.

Örneğin herhangi bir hadisede sadece hakkı gören bir kimse başına gelen herhangi bir musibetli sıkıntıyı normal karşılar. hastalığı güle oynaya karşılar. Aa hasta olmuşum der bir de sevinir. Bir de der ki ben alışverişi kesmemişim, hastayım Elhamdülillah der. Şimdi bunu avam duysa bunu şey yapamaz. normal düşünür herkes. Git hemen tedavi ol git hemen kendine baktır. Doktora gittin mi, ilacını yuttun mu, ilacı içtin mi, şunu yaptın mı, bunu yaptın mı bir sürü haklı onlar. Hatta hadîs-i şerîfi de getirirler. Deveyi bağlamakta mı tevekkül edelim, bağlamadan mı? Allâh Resûlü dedi ki deveyi bağlayayım, ondan sonra deveyi bağla. Deveden ya bunun batını kısmına bakarsan deveden kasıt ne? Nefis. Şimdi mesele o açıdan bakılacak olursa biz deveyi bağlayalım mı, tevekkül edelim, bağlamadan mı tevekkül edelim?

Allâh Resûlü de diyor ki deveyi bağlayayım. nefsi deveyi atfedersen sen nefsi sıkı tut, nefsi bağla. Neye? Sağlam bir kazıya bağla. O kazık ne? Kuran Sünnet dairesi. Sen nefsi Kuran Sünnet dairesine bağlamazsan çeker gider seni nereye götüreceği belli olmaz, nereye atacağı belli olmaz. Ama onun normalde zahir kısmına baktığında deveyi bağlayarak tevekkül edeceksin. Doğru mu doğru? Doğru mu doğru? Ama öbür türden bakarsan başka taraftan çeker bakarsan deveyi bağladan kasıt nefsinle mücadele et.


Nefsi Kur’ân-Sünnet Kazığına Bağlamak — Hakikat Ehline Savaş Açan Zâhir Ulemâ; Hallâc-ı Mansûr, Şehîd Nesîmî, Niyâzî-i Mısrî ve Muhyiddîn İbn Arabî Küfür Fetvâları

Nefsini sağlam bir kazığa bağla. Ondan sonra Allâh’a tevekkül et. Sen nefsinin sağlam bir kazığa bağlamadıktan sonra tevekkülün tevekkül değil. Tedbirin tedbir de değil. Doğru tedbir ne? Nefsine deveyi sağlam kazığa bağlamaktan kasıt, nefsinle mücadele et. E şimdi meseleye o batın ilmine sahip olmayan, meseleye bu noktada hakikat noktasında görmeyen alimlerin, öyle mürekkep yalanmışların ilimleri bir yere kadardır. Bunu küçümsemek için söylemiyorum. Dinin zahirini koracak olanlar, dinin şeriatını koracak olanlar bu ilim. Bu ilim olmaz da olmaz. sakın böyle işin zahir tarafını küçük görmek noktasında değilim. Cevizin içindeki asıl yenilecek olan meyveyi saklayan dışındaki yeşil kabuğudur. O delinirse içindeki meyve dağı bozulur.

O yüzden o evet, cevizi tanımayan bir kimse bakar dışına yeşil sert bir şey, diş atsa dişi kırılır onda acı zehir gibi hem de boyuyor, atar kenara onu. Tepkül yenilecek meyve değil. İçinde ne var bilmiyor çünkü. İçini bilmiş olsa o zaman tamam. Onlar da Hz. Pîr’de diyor ki dağı görmüşler ama dağdaki diyor madeni görmemişler. Dağı gördü evet, dağın altında ne maden var? Onu görmüyor. işin zahir tarafında. O yüzden normalde batın ilmi bir kimsede bu mana ilmi o kimsede yoksa, onu kabul etmemekle kalmazlar bir de ona savaş açarlar. Hem de kıyasaya bir savaş. Öyle bir savaş ki başlar uçar gövdelerin üstünden, hiç kimsenin umurunda olmaz ve din adına baş uçururlar. Hallâc-ı Mansûr’u yaptıkları gibi, Şehîd Nesîmî’ye yaptıkları gibi din adına katliam yaparlar ve ondan sonra da otururlar ağlarlar.

Biz bu katliamı nasıl yaptık diye. Yıllar sonra da birileri çıkar, böyle değilmiş böyleymiş der ama iş işten geçer. Sonradan onun böyle hikayeler düzeller. Hallâc-ı Mansûr’u düzdükleri gibi. Veya hatta Şehîd Nesîmî’ye düzdükleri gibi. Veya hatta Niyâzî-i Mısrî’yı sürerler. Sonradan da birileri kalkar Niyâzî-i Mısrî’nın küfrüne fetva verirler o zaman için. Sonradan da taktif edeceğiz diye uğraşırlar. Muhyiddîn İbn Arabî’nin kafirliğine hükmederler. Ondan sonra da meselenin hakikaten anlayan birkaç kişi çıkar. Birkaç kişi çıkar, burada şunu demek istemiş, burada bunu demek istemiş derler. Ardından bir sürü özürler düzelirler. Zahir kısmı işin böyledir.


Peygamberlerde Zâhir-Bâtın Bütünlüğü, Hz. Muhammed Mustafâ’nın Hakîkatin Hakîkatine Vukûfu, Cennetlik Olmanın Kolaylığı ve Bu Zamanda Gençlerin Evliyâlığı

O yüzden normalde hikmet ehlinin anladığı o sırrı, hikmet ehlinin vakıf olduğu, o hakikatleri zahir alimler, zahir taraf anlamakta güçlük çekerler. güçlük çekseler razıyız da güçlük çekmekle kalmazlar, kendi acziyetlerini de görmezler. Biz bunu anlamıyoruz da demezler, hemen küfrüne fetva verirler ortalığın. Hatta böyle cahilane sözler, öyle cahilane iftiraların içerisine girerler. onların nasıl bir İslam anlayışında olduklarına hayret edersin. O yüzden bütün İslam, Adem’den Muhammed Mustafa’ya kadar hepsinin zahiri olduğu gibi batını da vardır. Peygamberlerin zahirleri olduğu gibi batınları da vardır. Kitapla beraber onlara hikmet verildi. O hikmet, ilm-i ledündür, işin batın tarafıdır. Onlar meselenin hakikatine vakıftırlar.

Hatta Hz. Muhammed Mustafa için bunu söylerim ben, o hakikatin, hakikatin de hakikatine vakıftır. O yaratılmışların içerisinde Cenâb-ı Hak’ın ilmi ilahisinin hakikatinin hakikatine de vakıftır. Bunu böyle Allâh’la eşderdi görüyormuş gibi düşünmeyin. Allâh’ın ilmi sonsuzdur. Sonsuzdur. Hakikati de sonsuzdur. O sonsuz ilme ve sonsuz hakikatin peşinde koşan insanlar sonsuz bir koşunun içindedirler. Normalde çünkü Allâh bilinmek değil istedi, kendisini bilme noktasında yürüyen kimselerin yolunun sonu yoktur. Cennetlik olmak isteyenin yolu sonu vardır. Cennetlik olur. böyle cenneti küçümsüyormuş gibi algılanmasın. Cennetlik olmak kolaydır. İslam’da en kolay şey cennetlik olmaktır. Hele bu zamanda cennet o kadar çok kolaydır ki bu zamanda.

Bu zamanda bir kimse haramlardan kendini uzak tutsun, namazını kılsın, farzları yerine getirsin. Ehli cennettir o. Bakın ehli cennettir. Her şeyin bozulduğu her şeyin böyle tavrı var olduğu bütün deccaliyetin ve şeytaniyetin her yerde kol gezdiği bir zamanda bir kimse iman edip imanında sabit kalıp farzlarını yerine getiriyorsa evliyadır o. O evliyadır. O kimse çünkü haram işlemek o kadar kolay ki elinin altında bütün haramlar. Ben bazen gençler kız erkek ayrıştırmadan zikrullâh gelmiş, derse gelmiş. Ayaklarının altını öpmek lazım. Sebebi gençler için o kadar her şey basit ki. Her şey basit. Hele bugünün gençleri ceplerinde para var rahatları yerinde keyifleri yerinde anne babalar hizmetkar onlara.

Evet o çocukların bir şey yapması için bir mücadele etmesine de gerek yok. Benim gençimde bizim arkadaşlar vardı bir kız tavlamak için onunla merhaba demek için ne badirelerden geçerlerdi. işin içerisinde dövülmek var, işin içerisinde kurşun yemek var, işin içerisinde mader olmak var her şey var. bütün onları gözü alacak bir kızla bakışacak zaten bakıştı mı tamam o onun oldu o onun oldu baktı. Ben kız bana bakmadı diye kahrından sabaha kadar içen arkadaşım vardı benim. Oğlum bakmadıysa bakmadı neden kahrettin? Kahrediyor adam bakmadı diye sabaha kadar içti. Ben gülüyorum sen beni anlamazsın birader diyorum. Oğlum anlamayacak bir şey yok bunda diyorum bakmadıysa bakmadı diyorum. bizim gençliğimiz ayrı bir gençlikmiş gerçekten.

Bakmak bakışmak büyük açtı. Adam mermi yemeği gözlü alıp bir merhaba diyecek ya düşünsene. Kızın amca çocukları var teyze çocukları var koca sülale onun içerisinden bir kız sana merhaba diyecek, sen ona merhaba diyeceksin büyük cihâd ya. Ama gerçekten kıymetli. Şimdi nerede öyle bir şey tabi bana da o zaman için tuhaf geliyordu ben arkadaşlarımla bakıyordum tuhaf tuhaf bakıyordum.


Bayındır Gençliği Mücâhedesi, Dervişin Avâmı ve Mevlânâ’nın Bok Böceği vs Bal Arısı Benzetmesi

Ya neden tuhaf bakıyordu ya ben size anlamakta güçlük çekiyordum. gerek yok bu kadar kendinizi stresek atmanıza diyordum. Sonra getir bir tane daha bir şişe daha getir bir tane daha birader kasayı getir buraya filan. Ne oldu kız ona bakmamış. Allâh bizi affetsin. Şimdi bu gençler gerçekten evliya. Bundan 40 yıl öncesine gittiğinde her şey zor. Şimdi her şey kolay. Şimdi her şey kolay. Her şey kolay olmasına rağmen o genç kendini muhafaza ediyorsa evliyadan. Şimdi mesele avamdan çıktı. Avam insanlar işin hakikatini görmez. Dervişin de avamı vardır. O gencecik çocuk oraya derse gelmiş. Onu bir şeyler böyle taciz edecek, tahkir edecek ona böyle laf söyleyeceğim diye uğraşır. Ya bırak sen kendi çocuğuna laf söyleyemiyorsun.

Gelmiş oraya derse der. Dervişin de zahirde kalanları vardır. İşin hakikatini görmez. Kendi çocuğunu terbiye edeyemeyen gelir orada gelmiş gencecik çocuğu terbiye edeceğim diye uğraşır. Evdeki oğlunu terbiye edemez. Evdeki kızını terbiye edemez. Gelir buradakileri terbiye edeceğim diye uğraşır. Ya sen evdekini terbiye et. Bırak burayı sen. İşin zahir tarafı o. Allâh muhâfaza eylesin. O yüzden zahir ulema, zahir insanlar, zahir dermişler meselenin hakikatini görmekten uzaktırlar. Ve zaten onlar hakikati göremediklerinden dolayı da körleşirler. O körlüklerini de ilim olarak görürler. O karanlığı da aydınlık olarak görür. İşin en acı tarafı da bu. Karanlığın içindedir. Aydınlık görmemiş iş çünkü.

Yaşamış olduğu o karanlığı aydınlık olarak görür. Yaşamış olduğu o karanlığı hakikat olarak görür. Ki ona bir laf söylemek, onu oradan almak mümkün değildir. Çünkü o kendi karanlığını kendi hakikati olarak görüyor. Aslında mesele başka bir cihetten bakarsan doğru görüyor. Nasıl doğru görüyor karanlık aydınlığa karşı doğru olabilir mi? O şahsın kendisine, kendisinin doğrusu. Bakın onun kendisinin doğrusu. O kendi doğrusunu yaşıyor ki evet onun doğrusu o karanlık. Onun doğrusu o. Onun önüne siz projektör koysanız gözleri kamaşır. Yok burası aydınlık değil der. Orayı görmek istemez o. Ebu Cehil-i Utbe’si gördü mü? Görmedi. Onlar kendi karanlıklarını hakikat olarak görüyorlardı. Buradan Aravi’ye geçiş yapayım.

Aravi için, Aravi öyle der. İnsanlar kendi hakikatlerine koşarlar. Çok affedersiniz. Bilmem ne böceği, onu yuvarlayacak. Onun için o iş o. Dışarıdan baktığınızda, hakikat noktasından bakmazsak biz onu küçük görürüz. Çok özür dilerim, bok böceği deriz ona. Şimdi gençler bok böceğini de bilmezler. Hiç görmemişlerdir. Çünkü toprak görmediler, hayvan görmediler, gübre görmediler, görmediler. Çocuklar ne yazık ki bir toprağa ayakları değmedi bizim. Bir toprakla neşir olmadılar. bu aviyane bir sözmüş gibi görünür. Halk dilinde bunun adı bok böceği der. Hayvanların dışkılarını alır, normalde onu top haline getirir, yuvarlamaya başlar. Onu yuvasına götürür. Kendisinin yuvası vardır, orayı yuvarlan. Sinek, bal yapmaz.

Hakikati o değil çünkü. Bal arısı bal yapar, hakikati o. Sağcı arı, bal yapmaz. Peteği yapar. Sarı, sağcı arı derler ya, nerede, ne diyorlar Bursa’da ona? Eşek arısı değil. Sarıca arı mı? Sarıca arı mı? Sarıca arı, evet. Neyse, bizim orada da sağcı arı diyorlar. Yuvarlamışlar bizim bayındır dili böyle, çok fazla uzatmaz. Baştan bir harf, sondan bir harf, ortasına sen çıkar. Öyleler. Çok sıkıntıya kalmazlar, burunları kanaramıyorlar. Kestirmeden bir şey yapacaklar. Sarıca arı, sarıca uzun geliyor, sağcı arı. Sarı kanatlı, sarı gövdeli o. O da mesela petek yapar, bal yoktur ama. Biz çocukluğumuzda böyle bakardık, peteğini bozardık onun. İçine bakardık, bal yok hiç. O zaten normalde bir başladı mı yumurtlamaya oraya, kocaman petek yaparlar.


Eşkıya Bal Arıları, Mustafa Özbağ Efendi’nin 4 Kovanlık Arıcılığı ve Bâtın İlminin Dervişlere Kâbı Kadar Tecellîsi

Baş edemezsin. Bir de o üç beş tane soktuğu, adamı zehirler öldürür de. Boş arıcının yanında, arıcılıktan bahsediyoruz yani. Özür dileriz, pirimiz. Arıları fısıldayan adamın yanında ben kalk sen şimdi buradan, arıdan bahset, arıcılıktan bahset. Hakkını helal et ya, özür dileriz. bizimki de böyle hamlık başka bir şey değil işte. Şimdi arının hakikatini bilmeyen bir kimse, sağcı arıydı, eşek arısını da, bal arısını da bir tutar. Hepsi arıdır. Değil ama. Mesela arıda bir tane bal var. O bal arıların dahi kendi içerisinde eşkıya olanları var. Siz bal arısının eşkıyalısını biliyor musunuz? Eşkıya kendisi bal yapmaz. Gelir kovanın haraçken, balın kovarına da bir bal yapmaz. Kendisi bal yapmaz. Gelir kovanın haraç keser gibi kovanı basar, kovanda ne var ne yok hepsini de talan eder.

Bildiğiniz eşkıya. Mustafa Özbağ basıyor, geçiyor. Harap ediyor ortalığı. Eşkıya. Şimdi onu normalde ancak arıcı bilir eşkıya arı olduğunu. Onlar böyle ekip halinde dolaşıyorlar zaten. Senin var mı diploman, arıcı diploman? Var mı? İyi, diplomayı koy arıların önüne. Diplomalıyım ben de. Ona göre çalışın. Tabii bu fakirin de diploması var. Öyle kenara atılacak bir kimse değil yani. Hayatımızda bir diplomamız var yani. Allâh’ın izniyle. Ben istediğim yere bir ormana gider, oraya konarım ben de. Oraya da el koyarım arıcılık şeyinden. 30-40 tane boş da olsa kovanları al götür. Ben burada arıcılık yapacağım diye orman sana yer veriyor. Kulübe koymaya da müsaade ediyor. Ben o maksatla almadım. Bizim 10 yıldan beri 4 kovandan yukarı çıkmayan arımız var ya.

Oğlum ne boynunu büküyor. Burası yarılamaz. Tam eli çok sağlam. Ben soruyorum zaten kaç kovan arı var? Duruyor. Böyle gözler böyle bir dönüyor. Kovanları mı sayıyor acaba diyorum içimde? Yoksa diyorum arıları mı sayıyor? Kovanları mı sayıyor? Kovanları mı sayıyor? Kovanları mı sayıyor? Kovanları mı sayıyor? Yoksa diyorum arıları mı sayıyor? Duruyor. Böyle bir tuhaf oluyor o esnada. Oğlum belli değil mi? 10 yıl önce 4 kovan vardı. O zaman 4 kovanda daha benimkiler. kalıyor 4 kovan arı mı var? 10 yıl. Kaç yıl oldu? Ali 10 yıl geçti mi? 10 yıl geçti değil mi? 10 yıl vardır. 10 yıldan beri 4 kovan benim. Üremiyor benimkinden. Tembel. Çalışmıyorlar bizimki. Öbür günler zikir ehli. Onunkular. Bizimkiler gaflette kalmışlar.

Gelen vuruyor, giden vuruyor bizim. Talancılar bize geliyor, hastalıklar bize geliyor. İmtahı da bizim aralarda imtihan geçiriyor. Yapacak bir şey yok. Allâh iyiyse inşallah. Evet. Batın ilmine sahip olan ehli tasavvuf, batın ilmine sahip olan sadece mürşid-i kâminler, veliler, ben böyle sınırlamak istemiyorum. Bu sufilik yolunda gidenlere hakaret olmuş olur. Ben ilminle dünün bir mürşid-i kâmile intisap eden herkesin kendi çalışması karşılığında onun kalbine ilham olarak ilmin verildiğine inananlardanım. Ben böyle sadece bu batın ilmi, işte şeyhlere ait, velilere ait, mürşid-i kâmillere ait, başkasına ait değil, bu noktada duranlardan değilim. Ben bir kimse, bir burası ince merkez şurası, ince perde şurası, bir kimse gerçekten ehliyetli bir mürşid-i kâmile intisap ettiyse, o kimsede de batın ilmi tecelli eder.

Kabı kadar, çalıştığı kadar, anladığı kadar, zikrettiği kadar, onun üzerine tecelli eder. Ben bunu derviş kardeşlerin üzerinde görüyorum. Yıllardan beri görüyorum. Ben kardeşlerin, arkadaşların üzerinde bunun normalde tecelli ettiğini görüyorum. Ama böyle çalışan, gayret eden, koşuşturan, mücadele eden, onların üzerinde isabetlilik oranının yüksek olduğunu görüyorum. O yüzden özellikle bu ilmi ben eski sufi anlayışına, eski tasavvuf anlayışına bakarsanız, bunlar sadece mürşid-i kâmillere, velilere ait bir ilmi ilahiden kopup gelen bir ilim. Bunu ben böyle sınırlandırmak istemiyorum. Bunun doğru bir sınır olduğunu da düşünmüyorum.


«Ashâbım Yıldızlar Gibidir» Hadîsi — Karanlık Çağda Sûfînin Işığı, Dergâhta Hz. Peygamber-Cebrâîl Görenler ve Sahte Şeyh-Rüyâ Yorumcusu Tehlikesi

Hatta bunun daha da artacağını, bu daha da artacağını, ahir zamanda, ahir zamanın karanlığının arttığı müddetçe karanlığı artıyor çünkü sufi yolunda yürüyen bir mürşid-i kâmile intisap edenlerin bu kalbi ferasetlerinin daha da fazla açılacağına inanıyorum. Ve gün geçtikçe onların açıldığını da görmekteyim. İşin açıkçası. Bu şununla alakalı, siz çok karanlık bir ortada küçücük bir ateş böceği girse oraya, onun müthiş bir aydınlığını görürsünüz. Bütün gözler onun üzerinde çevrilir. Burada komple biz ışıkları kapatsak, burada bir tek bir telefonun lambası yanmış olsa buraya aydınlatır. Bir müddet gözleriniz alışmaz ama o ışık yandığı müddetçe gözler alışır ve o ışık buraya aydınlatır. Ve buradaki herkes birbirisinin suretini görmeye başlar.

Karanlık arttıkça küçücük ışıkların kıymeti artar. Bu ışıkların içerisinde bir yerde burada bir ışık yansa onun bir kıymet harbiyesi olmaz. Her yer aydınlık çünkü. Gece karanlığında küçücük bir yıldız yol gösterir sana. Ashabım yıldızlar gibidir, hangisini sarılırsanız beni bulursunuz. Karanlığın içerisinde bir sufi bu hadîs-i şerife mazhar olmuş kimsedir. Çünkü ona sarılan kimse Hz. Muhammed Mustafa’yı bulacaktır. Kur’ân ve sünnet davesindeki bir sufi Hz. Muhammed Mustafa’nın salallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin vekili mesafesindedir. Karanlığın içerisinde onu gören kimse hatırına Allâh gelir, hatırına Allâh gelince o kimse Allâh yoluna revan olur. İyi bir sufi, iyi bir sufi, batın ilminden alan bir kimsedir.

Ama bu sufiliğine göredir. O yüzden derviş kardeşler, sufi kardeşler bunu böyle kendilerinden çok uzak görmesinler. Biz buna layık mıyız da diye düşünmesinler. Evet biz buna layıkmışız, bu kibirlenmekten değil, buna hamd etmek için söylüyorum. Cenâb-ı Hak bunu bize layık eylemiş, bir mürşid-i kâmilin elini tutturmuş, sisi lesi sağlam bir mürşid-i kâmile bağlanmışız. Ve hamd olsun ki o yolda yürümüşüz Kur’ân sünnet dairesinde ve hala da o yolun içindeyiz. O zaman bu konuda böyle fazla tevazu göstermeyeceğim. Hamd olsun biz o yoldayız. O yüzden kendi kendimi de gömmeye niyetim yok. Bu yolda yürüyen bir kimse evet o ilmi ilahiden kabınca, karınca, kaderince bir şey almıştır. Yeter ki o yolda sağlam yürüsün.

Ve muhakkak ki o yolda yürüyenlerin gönüllerine keşif açılır. O yolda yürüyenlerin gönüllerinde ferahsat nuru olur. O yolda yürüyenler muhakkak ki, muhakkak ki perdenin arkasından haber alır. Ve o yolda yürüyenler o gizli manalardan nasipleri kadar alırlar. Bunu sadece velilere ve mürşid-i kâmillere bağlamak bu ilmi, bu ilmi vereni daraltmaktan başka bir şey değildir. Evet bir mürşid-i kâmil bir peygamberin hakikatine ulaşamaz. Bu peygamber dediğim kastı Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem. Bir mürşid-i kâmil Hz. Muhammed Mustafa’nın sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin ulaşmış olduğu hakikat sınırına ulaşamayabilir. Evet ulaşmaz, ulaşamaz eyvallâh. Ama o kimse de yabana atılacak bir noktada değildir.

Öyle olunca o mürşid-i kâmilin dervişleri de evet bir mürşid-i kâmil değillerdir. Ama o ilmi ilahiden de uzak değillerdir. Onları ilmi ilahiye kapalı görmek de hoş değildir. Hamdolsun bu dergahta Hazret-i Peygamber efendimizi görenler var. Onunla konuşanlar var, Cebrail aleyhisselamı görenler var, onunla konuşanlar var. Şatıhatvari olarak söylemiyorum bunu. Her zikrullahta pir efendileri görenler var, Hazret-i Peygamber efendimizi görenler var. Bunları böyle hava atmak şatıhatvari olarak söylemiyorum. Hamd etmek için söylüyorum. Rüyası şakır şakır açık olanlar var.


Her Vakıanın Bir Bâtını Vardır — İlhâmın Çeşitli Yolları (Hudeybiye’de Ümmü Seleme’den Vahye Yardım), Yûnus 10/62 ve Velîlere Dünyâ-Âhirette Müjde

Kalbi açık olanlar var. Rüya görmüyor, hal görmüyor, kalbi ilham alıyor. Rüyayı görmüyor, hal görmüyor, kalbi ilham almıyor. Kalbi ilham alıyor. 70 bin milyonlar var, 70 bin milyonlar var. ilham alıyor. 70 bin türlü hal gören var bu dergahta. Ben bazen şatahat yapıyorum ya gelsin kim şehirlik yapacaksa burada gelsin yapsın diyorum. Adam iki rüya anlatacak bitecek zaten adamın işi. İki hal anlatacak bitecek böyle şeyler oluyor mu yaşanıyor mu diyecek. Cevaplayamayacak bize bir cevap gelirse sana bildiririz diyecek olur bekleyelim. Hazret-i Peygamber öyle demedi salallahu aleyhi ve sellem. Rüya anlatanı rüyası tevil edilecekse tevil etti. Ona söylenirse söylenecekmiş yalancı. Yalancı. Yok çünkü öyle bir hali.

Yok öyle bir durumu. Kandırıyorlar etrafındaki insanları. Aldatıyorlar. Minnetin parasını ütüyorlar. Zamanını ütüyorlar parasını ütüyorlar. Kimisi heva evesinden konuşuyor zaten. Allâh bizi affetsin. O yüzden bu manalar kendi içlerinde de sırdır. Kendi içlerinde. Kendi içlerinde. Bunu o kimse üstadıyla paylaşır. Üstad ona arkadaşlarına paylaş derse paylaşır. ara sıra bunları sayfada yayınla diyorum. Erkeklere erkek sayfasında bayanlara da bayan sayfasında. Bu paylaştırıyorum. Örnek. Bunu neden paylaştırıyorum? O derviş kardeşler de onları okusunlar. Bu hakikatler var. Bizde yok diyen olmaz da bir örnek olsun bir şevk olsun. Rabbim bizi bunlardan eylesin inşallah. Âmîn. O yüzden her ayetin ve her hadisi serifin bir batını vardır.

Vardır. Her olayın, her tecelli eden bir vakanın bir batını vardır. Bu yağmur da olsa bu deprem de olsa bu sel de olsa bu yangın da olsa onun batını vardır. Bir savaş da olsa onun batını vardır. Dünya üzerinde ne tecelli ediyorsa etsin her tecelliyatın bir batını vardır. Bu bizim tabirimiz de ister tabiat olaylar diyelim biz buna. İster devletlerin birbirleriyle savaşmaları olsun. Hepsinin de her şeyin bir batını vardır. O yüzden normalde bu batınlar ilm-i ledünle. İlmi ledünne bilinecek olan şeylerdir. Ve o ilm-i ledünle o kimseye ya ilhamla gelir kalbine ilham gelir. Ya karşındaki kimsenin kalbine ilham gelir ondan alırsın. Ağaçtan dinlersin, duvardan dinlersin, kuştan dinlersin, kumrudan dinlersin dinlersin.

O ilham kapısı sana aralandıysa direkten de gelse, duvardan da gelse, kumrudan da gelse o ilham haktır. Rüyada da gelse, başkasının rüyasında da gelse haktır. Velilerle alakalı âyet-i kerîme de Yusuf suresi miydi? 71-72. Hangi sureydi velilerle muhcub olmazlar, mahsun olmazlar? Yunus muydi, Yusuf muydu? Ezberim yok ya benim.


Mesnevî — «Allâh’a Göre Güz Nefs ü Hevâdır, Bahar İlm-i Ledündür»; Modaya Düşmek, Kapitalist Kafe Salaklığı ve Afyon İkbal Lokantası Anekdotu

Veliler mahcub olmazlar, mahsun olmazlar. Ayet-i kerimesinin Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerine bunu sorunca onlara normalde dünyada da ahirette de iyilikler vardır, müjdeler vardır. Bunu söyleyince Allâh’ın isminiyle diyorlar ki dünyadaki müjde ne? Yunus 62. Hazret-i Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri diyor ki dünyadaki müjde ile alakalı, bir kendilerinin gördüğü rüyalar, iki kendilerinin görüldüğü rüyalar müjdecidir diyor. Bir o veli kimse kendisi bir rüya gördü kendisine müjde, iki o veli kimseyi birisi rüyasında gördü hem veliye müjde hem ona müjde. İlham sana bir yerden yetişir. O yüzden ilmin ledünün geliş yolu olarak illaki senin kalbine ilham olarak doğacak diye bir kaide yok.

Eşin söyler. Kime söyledi? Hazret-i Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri Hudeybiye’de. İhramdan çıkmak için duruyordu. Eşi dedi ki ne oldu? Dedi ki buradan geri döneceğiz. Onu düşünüyorum dedi. Dedi ki ya Resulallah düşünme. Sen dedi kalk kurbanını kes, ihramdan çık. Onlar yavaş yavaş seni takip ederler. Eşi söyledi. Vahiy nereden geldi, ilham nereden geldi? Eşinden geldi. Peygamberliğine bir zarar mı? Hayır. Peygamberliğine bir eksiklik mi? Hayır. Allâh onu bir sıkıntıdan çıkardı. Kalktı Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem abdestini aldı, kurbanını kesti. Tıraşı ne oldu? İhramdan çıktı. Sahâbeler teker hepsi de yapmaya başladı. O ilmi ilahi, o ilm-i ledün sen doğru bir yoldasın.

Burada şunu ayırt etmek istiyorum muhakkak. Şeyhin mürşid-i kâmil ise, bunu buradan bunu ayırt etmek istiyorum. Özelliği bunun bu. Buranın en ince sır perdesi bu. Buranın hakikati bu. Eğer senin şeyhin mürşid-i kâmil ise, o ilm-i ledün sana ulaşırsen yeter ki çalış gayret et. Haylazlık yapma. Rabbim bizleri çalışkanlardan ailesi. Âmîn. Allâh’a göre güz, nefis ve hevadır. Akılla, cansa, baharın ve edebiliğin ta kendisidir. normalde bizim için güz nedir? Sonbahardır, kıştır. Ama Allâh’a göre diyor güz, nefis ve hevadır. Hazret-i Pîr diyor. Akılla, cansa, baharın ve edebiliğin ta kendisidir. nefis ve heva. bunun karşılığı dünyevi zevkler, haramlar, dünyevi arzular, istekler. Dünyanın şatıatı, şatafatı, gösterişi.

Ben biraz da kafa yapıyorum ya. Kafa yapıyorum ya. Moda aptallığı, moda salaklığı veya trendi yakalama gerizekalılığı. Ama trendi yakalacak ya arkadaş. Bunların hepsi de dünya heva ve hevesin içerisindedir. Şatıatın, şatafatın içindedir. Dünya insanlığını üttükleri, sömürdükleri yerlerdir. Ütülüp sömürülür insanlar buradan. Moda ikanları yaratırlar, üretirler. Olmadı filancanın giydiği elbiseler. Filanca mutfakta bunu kullanıyor. Fişmanca şununla poz verdi. Filancanın sevgilisi bu. Fişmanca o sevgiliden ayrıldı ona gitti. Millet bunlarla uğraşır. Uğraştığı şeyleri de bu. Bunlarla aldanırsınız. Uyutulursunuz, kandırılırsınız. Kolundaki saat Rolex olacak filan. Takım elbisesi, aaa beymenden giyiniyor.

İçindeki ne? Necaset. İman edenden temizdir. İman edenden temizdir. Necaset. İman edenden temizdir. İman etmeyenler necasettir çünkü. Herkes dışına bakıyor. Batin yok ya. Batınlık olmayınca, batinlik olmayınca dışına bakıyor. Allâh bizi affetsin. O yüzden bunlar normalde, bunlara düşen insanlar kışa düştüler. Onlar bahar yaşamıyorlar. Karanlığın içindeler. Karanlığın içindeler. Karanlığın içindeler. Bir aydınlık yok. Şat’a şatafat gözlerini bürümüş. Bilmem hangi takımla sunum yapacak yemek misafirlere. Ama içindeki çorba yenilecek çorba değil. Gitmiş, kunoru koymuş içine, çorba yapmış. Öyle ya. Lan yap dostlar bir kelle paça millet yesin. Bizim Said böyle kafa sallıyor. Said sen kelle paçasız durmazsın mı?

Eyvah. Adamı öldürmek daha iyi be. Kelle paçasız duracağına. Vay. Yangınlarda adam ya. Üzüldüğü şey kelle paçadan uzak durmak. Değil mi? Şöyle böyle bol yalı değil mi? Bol ilikli. Kimse durduramaz Said’i. E şimdi tabi bu normalde Hz. Pîr’e göre bahar ise hakikattir. Bahar ilm-i ledündür. Bahar istandır. Bahar güzel ahlaktır. O yüzden nefsin arzu ve istekleri seni maddiyata götürür. Oysa sufilik seni maneviyata götürür. Sufilik der ki gel mana yaşa. İşin zahir tarafına bakma. İşin hakikatini gör der. Nefis seni maddeye taşır. O der ki gel kafeler var bak gitcen gerizekalılar gibi bir kahveye 250 lira verecen der. Falanca yerde kahve içecek ama. Bir de kahveyi kendi elinde alacak garsoniyesi de kendinden.

Hem 250 lira kahve parası verecen bir de kahveyi elinde sen kendin götürecen. Ben diyorum bu kapitalist sistem insanları nasıl koyunlaştırıyor. İnsanları nasıl bu hale getiriyor diyorum hayret ediyorum. Ben cumartesi günleri bayan sohbetinden çıkınca şeyden gidiyorum. Orada yeni açıldı sağ tarafta bir kafe var. Eski sinemanın olduğu yerde. Ne? Nevale. Nevale mi? Nevale. Onun önünden geçiyor ben oradan görüyorum gençleri. Ellerinde kahve böyle dolanıyorlar gidecekler bir yere oturacaklar. Oradan hükmediyor. Bunlar ellerinde kahve dolaşıyorlar. Orada bir kahve herhalde normal Türk kahvesi 40-50 liradan aşağı değildir. Kaç paradır? Yok açık söyleyin gidiyor olsanız ne olacak yani. Kaç paradır birisi yiğitlik yapsın ya. 90 lira mı bir Türk kahvesi? 90 lira mı? 90 lira. 90 lira.

Kahvenin kilosu 400 lira. Adam 4 kahvede 1 kilo kahve parası kazandı. Bir de kendisi aldı kahveyi. Bir de kartonda hayatta içmem. Allâh bu gençler akıl fikir versin. Âmîn. Kendi hikayemi anlatacağım şimdi anlatayım mı anlatmayayım mı diye düşünüyorum. Denizli’den geliyoruz abime tezgah aldık. Ben tabi ustalar filan abiye bir şey söyleyip geldim. Ben de bir şey söyleyip geldim. Ben de bir şey söyleyip geldim. Dizgah aldık. Ben tabi ustalar filan abim getiriyor. Ben yürüdüm gittim abim dedi ya neredesin? Afyon’u geçtim dedim. Ya dedi yemek söyle bize bari Afyon dedi. İyi dönüyorum dedim girin o zaman neydi o yerin adı ya? İkbal’e. Girin oraya geliyorum dedim. Onun lokantası kapatmışlar gece yarısından sonra ne oluyor bu?

Orada başka bir yere açmışlar böyle gece servisi gibi. İyi oraya gittik ah baktım. ilkbal ne olma? Lokanta. Oturuyorum bana diyorsun şunu getir getiriyorlar. Veya gidiyorsun seçiyorsun şundan bundan bundan getiriyorlar mı olsa ya? Ah baktım şey serv servis. Kaşık çatal al ekmeği al tabağı al oradan git yemeği al. E git otur oraya yemeğini ye. Allâh’ım. Böyle baktım bulaşıkhane nerede dedim. Hayırdır Hacı abi dediler dedim. Kaşığı çatal al tabağı al yemeği al ye parasını öde. Bulaşığınızı da yıkayayım ben dedim. Öylesi gidelim eksik kalmasın bir şey dedim. Hemen oradan şef geldi. Hacı abi siz böyle oturun dedi. Yazmışlar rezerve en kafa masaya rezerve yazmışlar. Kimi ayırdılarsa artık önemli misafirler gelirse.

Restoranlarda orada burada. Reserve yazar oraya aslında rezerve yoktur oraya. Hatrı sayılır bir kimse gelecek hemen kaldırırlar onu oraya tuturlar. Neyse ben de böyle bir çıkış yapınca dediler. Abim de yanında diyor. Oğlum yapma lan diyor sus lan dedim. Oram buram çekiştirme beni dedim. Hemen rezerve masaya oturduk biz. Abim de yanında diyor. Hemen rezerve masaya oturduk biz. Abim böyle kaldı şimdi dedim kaldır lan kafanı. Hemen servisi açtılar. Ben garson’a bir bahşiş verdim. Başımda duruyor. Ellerini bağladı. Ben peçeteyi şimdi siliyorum koyuyorum kenara tak alıyor. Abim diyor lan ne yapıyorsun? Oğlum buranın racunu mu dedim. Sen dedim yarım kadeh içip ha demek öyle birader diye geçirdin dedim.

Biz öyle yapmadık dedim. Biz racon gördük dedim. Neyse bütün herkes bize bakıyor. Bizim de kıyafetler dökülüyor. Üç dört tane usta. Perişan olmuşuz zaten tezgahları sökeceğiz diye onlar uğraştılar.


Cüzî Akıl-Küllî Akıl, Bakara 2/269 «Hikmet Verilen Çok Hayırlıdır» ve Şûrâ 42/13 — Çakra-Nirvana Tüccarlığına Karşı Mürşid-i Kâmil Yolu

Ben bir işe yapmadım mı? Ben bir psikolojik olarak yoruldum. Biz perişanız herkes bize bakıyor. Bu masada bu adam var. Servisi açıyor bir bahşiş koyuyor. Bunu yapıyorlar bir bahşiş koyuyor. Bir de garson iki oldu. Birisi sadece bana bakıyor öbür kü masaya bakıyor. Abim dedi olmadı bu dedi. Ne oldu dedim. Bir tane sana bakıyor bir tanesi hepimize bakıyor. Oğlum parayı verin dedi çalıyor dedim. Allâh Allâh. Hem parayı ben vereceğim hem senin başında mı duracak dedim. Ben biraz sesli konuşuyorum. Allâh seni ne etsin bizi perişan ettin diyor. Kafasını kaldırmıyor. Bu insanlar koyun gibi. Adam oraya servisi koymuş herkes sıraya giriyor. En son sıraya girdiğim yer Endüst Meslek Lisesi’nin yemekhanesiydi.

Onu da bizim çocuklar böyle bana özellik yapmasınlar diye sıraya giriyordu. Ülkücü çocuklar o zaman için. Abi biz alalım. Yok yavrum öyle şey olmaz. Kardeşim ya biz kardeşiz öyle şey yok. Biz sıraya girmekle erdemlilik yapıyoruz yani. O zaman için arkadaşlara erdemliliği öğretiyoruz. sen böyle ülkücü büyüksün deyip de böyle kendine hizmet ettirmeyeceğim. E biz o kültürden geldik. Öyle olunca Allâh bizi affetsin. Kapitalist sistem insanları koyunlaştırıyor. Hem 90 lira kahve parası veriyorsun hem bir de kendin servis ediyorsun. Alıyorsun bir de neymiş kağıt karton. Kartondan içiyorsun bir de. Hayatta içmem. Hayatta içmem. 90 lira verip de kartondan kahve içmem. Kapitalist sistem size hakikati göstermiyor.

Ütüyor sizi. Sen orada kahve içmeyi bir özellik zannediyorsun. Farklı bir yer bir şey yaptım zannediyorsun. Koy termosu iç o daha iyi daha sağlıklı. Eğer senin gizli ve cüzi bir aklın varsa cihanda bir kamil akıl sahibini ara. Senin cüzi aklın onun külli aklı yüzünden külli olur. Çünkü akl-ı kül nefse zincir gibidir. Eğer senin bir aklın var ise küçücük bir aklın var ise küçücük bir aklın varsa cüzi akıl dediğin şey küçücüktür. Neye karşı küçücüktür o bilinmez. Çünkü biz külli aklın ne kadar olduğunu bilmiyoruz. Külli aklın ne kadar olduğunu bilsek cüzünü bileceğiz küçüğünü bileceğiz. Külli aklı tefekkür ettiğinizde sonsuz bir ilim. Sonsuz bir ilmin içerisinde senin aklının ilmi nokta bile değil.

Nokta bile değil. Allâh’ın el alim ismi şerifi sonsuz çünkü. Sonsuz. Bu insanlar kendi akıllarını o kadar çok büyütüyorlar ki. Sanki dünyayı onlar yarattılar. Sonsuz aklın sahibinin önünde senin aklının hiçbir hesamesi yok. Hiçbir hesamesi yok. Sana verdiği o nimet, akıl nimeti sana verdiği o lütuf, o ikram. Onu tanıman içindi. O külli akıla yol yürümen içindi o akıl sana. Onun içindi. Ve diyor ki Hz. Pîr. Eğer ki diyor sende cüzi bir aklın var ise cihanda kamil bir akıl sahibini ara. Sen akıllı bir kimsesen küçücük bir aklınla akıllılık yapıyorsan sen bu âlemde bir mürşid-i kâmil ara bul kendine. Eğer o mürşid-i kâmile ulaşamazsan sen akıllılardan değilsin. İstersen Nobel Fizik ödülü al. Sen akıllı bir kimse değilsin bir mürşid-i kâmile intisap etmediysen.

Çünkü o mürşid-i kâmil hikmet ehli. Hikmet ehli. Cenâb-ı Hak bir kısım peygamberlere ilahi kitapla beraber hikmet verdi. Hz. Muhammed Mustafa’ya kitapla hikmet verdi. Musa’ya kitapla hikmet verdi. İsa’ya kitapla hikmet verdi. İbrahim’e kitapla hikmet verdi. Bazı peygamberlere sadece hikmet verdi. Onlar kendilerinden önceki veyahut da kendi zamandaşlarındaki peygamberlerin kitaplarıyla hükmetti. İbrahim aleyhisselâm’a kitapla hikmet verdi. Luta, Luta kitap vermedi. İbrahim aleyhisselâm’ın kendi zamanında yaşayan iki üç tane daha peygamber var. Onlarda kitap yok, onlarda hikmet var. Allâh hikmeti kime dilerse ona verir. Bu insanların dilemesiyle alakalı. Bu insanların dilemesiyle alakalı değil.

Kime de hikmet verdiyse, kime de hikmet verdiyse ona muhakkak ki çok hayır verilmiştir. Bunu ancak aklı selim sahipleri düşünüp anlar. Bakara âyet 269. Sen o hikmet ehlini ara bol. Sen o hikmet ehlini ara en azından. Allâh hikmeti kime dilerse ona verir. Kime de hikmet verilirse ona muhakkak ki çok hayır verilmiştir. Bunu ancak aklı selim sahipleri düşünüp anlar. Bakara âyet 269. Sen o hikmet ehlini ara bol. Sen o hikmet ehlini ara bol. Kime de hikmet verilir. Bu insanların hikmeti alakalı. Bu insanların hikmetini alakalı. Bu insanların hikmeti alakalı. Bu insanların hikmeti alakalı. kendine zaten. Ama Allâh’ın velileriyle alakalı âyet-i kerîme var onu nereye atacaksın? Ya o kim Allâh’a iman ettiyse o da Allâh’ın velisidir de böyle bir şey de geç.

Allâh muhâfaza eylesin. bu hikmet ehili olan kimseler akl-ı küllün tecelliyatındadır. Buna akl-ı kül sahibi diyemem. Bir kısım eski sufiler o mürşid-i kâmillere akl-ı kül sahibi olarak görmüşler, öyle nitelendirmişler. Bu fakir öyle nitelendirenlerden değil. Onlar akl-ı küllün tecelliyatındadırlar. Ama akl-ı kül sahibi değildirler Aklı külün sahibi Allâh’tır. Aklı külün sahibi Allâh’tır. İlm-i ledünün sahibi Allâh’tır. Bir mürşid-i kâmillere ilm-i ledün sahibi değildir. İlm-i ledünden gelen hikmetlerin tecelliyatındadır. Kitaptan okuyanlar onları ilm-i ledün sahibi olarak nitelendirir. Onların bilgileri, ilimleri kitabı. Kalbi değil. Onların bilgileri hala dayalı değil. Onların bilgileri kalbi ilhama dayalı değil.

Onların bilgileri daha öncekilerinin yazdığı dar, sınırlı kitaplarla alakalı. Bir kimse kendisine akl-ı kül sahibi olup görüyorsa onların kibri de battı o. Sen neyin sahibisin? Sen hiçbir şeyin sahibi değilsin. Sahip Allâh. İlm-i ledünün sahibi de o. Aklı külün sahibi de o. İlm-i tecelliyatların sahibi de o. Batını tecelliyatların sahibi de o. Sen ancak ona mazhar olursun. Neymiş de onların şehirleri akl-ı kül sahibiymiş. Aklı külden bir damla, damla, damlanın daha küçüğü bir zere onun kalbine tecelli etse kafasını kaldıramaz o. Hayır. Bilmiyorlar, tanımıyorlar. Kalbi ferasetleri yok. Kalbi hakikatleri yok. Şeyhi ilm-i ledünün sahibiymiş. Utanır insan. Utanır, utanır. Ar damarları patlamış. İffetleri kalmamış.

Allâh muhâfaza eylesin. Allâh dilediğini kendisine seçer. Kendisine yönelenin de hidayete erdirir. Şura 13. Bu dilediğine hikmet verdikleri Allâh’ın kendisine seçtiği kimselerdir. Allâh dilediğini kendisine seçer, alır onu. Bu peygamberdir, bunlar mürşid-i kâmildir, bunlar velilerdir. Bunlar o velilere intisap etmiş müritlerdir. Bunlar geniş dairede müminlerdir. Daraltmayın, genişletin. Daraltarak elinize bir şey gelmez. Hazine senin değil, hazine Allâh’ın. Hazine senin değil, hazine Allâh’ın. Sonsuz hazine Allâh’ın. Sonsuz af Allâh’ın. Sonsuz merhamet Allâh’ın. Sonsuz ilim Allâh’ın. Sonsuz ilm-i ledün Allâh’ın. Kalem daha rafa kalkmadı. Kalem yazıp çiziyor da. Sonsuz Allâh’ın. Sonsuz yazıp çizecek o zaten.

Sen kardeş, sabahları ne içtin de ilmi, sen akl-ı kül sahibiyim diyorsun. Akşamları ne içiyorsun sen ilm-i ledün sahibiyim diyorsun. Allâh muhâfaza eylesin. Sen hiçbir şeyi sahip olamazsın. Allâh dilerse sana hikmet verir. O hikmetin tecelliyatında tutar seni. Allâh sana akl-ı küllün tecelliyatından tutar. Senin kabın kadar, senin genişliğin kadar, senin derinliğin kadar, senin alabileceğin kadar. Kendini genişlet zikrullâh ile.


«Pâk Nefesler Bahar Gibidir» Beyiti, Tirmizî 40 Ebdâl Rivâyeti — Arzın Direkleri ve Velînin Sert-Yumuşak Sözünün Rahmet Oluşu

Kendini derinleştir zikrullâh ile. Kendini yükselt zikrullâh ile. Sen Allâh’ı zikretmekle mükellefsin. Sen şeyh de olsan, mürit de olsan, mürşid de olsan Allâh’ı zikretmekle mükellefsin. Kim Allâh’ı zikrederse, Allâh da onu zikreder. Sen bu şerefe nail olmanın yolunu ara. Seni yükseltecek olan bu. Seni derinleştirecek olan amel bu. Seni genişletecek olan amel bu. Sen zikretmekle mükellefsin. Ancak zikredersen akl-ı küllün tecelliyatı sana dokunur. Zikredersen ilm-i ledünü tecelliyatı dokunur. Bir mürşid-i kâmile intisap edersen, sen ilm-i ledünü tecelliyatı sana dokunur. Bir mürşid-i kâmile intisap etmeyen bir kimse, ilm-i ledünden mahrundur. Aklı külün tecelliyatından mahrundur. Çünkü onun kalbi harekete geçmiş değildir.

Kalbi harekete geçmeyen kimseler zikzak çizerler devamlı. Mümkün değildir o. Mümkün değildir. Tekrar söylüyorum, mümkün değildir. Öyle şeyhiye gerek yokmuş da kendi kendilerine zikir yapıyorlarmış da. Vah böyle kalbi ferasetler açılmış da. Yalan! Ver bin dolar, çakranı açsın senin. Beş bin dolar verirsen birden çakraların açılacak. On bin dolar verirsen nirvanaya ulaşacaksın. Bu işleri Allâh bizi affetsin. O insan o cüzi aklını, cüzi aklınla o mürşid-i kâmile intisap eder. Mürşid-i kâmile intisap ettiğinde akl-ı küllün tecelliyatı altına girmiştir. İlmi ledinin tecelliyatı altına girmiştir. Sen rahmet yağın bir yere gidersen rahmet bulursun. Sen bir karanlık odaya gidersen aydınlığı bulamazsın ki aydınlık odada ancak aydınlığı bulursun.

Rabb’imiz onlardan eylesin. Binaenaleyh hadisin maalesef bir şeyin başına girilmesi için, binanaleyh hadisin manası teville şöyle olur. Pak nefesler bahar gibidir. Yaprakların ve filizlerin hayatıdır. Pak nefes bu manada mürşid-i kâmillerin velilerin nefesleridir. Evliyaların nefesleridir. onların sohbetleridir. Onların zikir halakalarıdır. Allâh her yerde zikreder bir insan. Her yerde bir mürşid-i kâmil sohbeti bulamaz. O yüzden bir sufi için üstadının sohbeti var ise birinci derecede sohbeti dinlemekle mükelleftir. Çünkü o sohbetten hikmetler pınarından bir şeyler coşup gelecektir. Zikrullâh’a gider evde bir kimse yapar veya cemaatle olan zikrullahı her yerde yapar. Ama üstadının sohbeti varsa, üstadının zikrullahı varsa onun alternatifi yoktur başka.

Çünkü o pak nefesler bahar gibidir diyor. Hazret-iPir. Kütüb-i Sitte’de ebdal meselesi vardır, bir babdır. Orada Tirmizî’nin bir nakrettiği bir şey var. Arz Allâh’a nübüvvetin kesilmesinden şikayetli bulundu. Allâh-u Teala senin sırtına 40 tane sıddık koyacağım. Onlardan biri ölünce yerine bir başkasının bedel kılacağım. Bu sebeple onlara bedel dediler. Allâh onların ahlaklarını tebdil etti, onlar arzın direkleridir. Onlar sebebiyle arz ayaktadır, onlar sebebiyle yağmur yağar. E o zaman sen o 40 tane o velinin, o mürşid-i kâmilinin birisini bul. Bahar nefesi, onlar sebebiyle arz ayaktadır deyince sen onlar sebebiyle, onun sebebiyle ayakta durursun. Arz sensin. Sen sensin. Senin ayakta duruşuna sebep olur o mürşid-i kâmil.

Onlar sebebiyle yağmur yağar, onların sebebiyle sen manevi hikmete, manevi bilgiye rahım olursun. Buradaki yağmurdan kasıt, ilmi ilahiden gelen rahmet ve berektir. Onların üzerinden gelir çünkü. Bakın onların üzerinden gelir. Onların üzerinden bir maneviyat gelir. Onların üzerinden gelir. Velilerin sözlerinden yumuşak olsun, sert olsun, vücudunu örtme çünkü o sözler dinin zahiridir. Velilerin, o mürşid-i kâmillerin, o evliyaların sohbetleri senin dini hayatında, dini yaşamında çok önemli bir yer tutması gerekir ki öyledir. Ve onlar ister sert sana nasihatte bulunsunlar, ister yumuşak nasihatte bulunsunlar, ister sana kızsınlar, ister seni sevsinler. Nasıl sohbet ederse, sana nasıl nasihat ederse etsin, sana rahmettir o.

Çünkü kızılacak olana kızmak, yumuşak davranılacak olana yumuşak davranmak, sert davranılması gerekene sert davranmak erdemliliktir. Siz sert davranılması gerekene yumuşak davranır, yumuşak davranılması gerekene sert davranırsanız, erdemli bir kimse değilsinizdir. Ceza verilmesi gereken kimseye kendinizce rahmet ettiğinizi düşünüyorsanız ona zulmediyorsunuz. Siz hakikatten uzaksınız. Çünkü ceza verilmesi gerekene ceza vermek zorundasınız. Eğer ceza vermezseniz adaletsiz davranmış olursunuz. Bu sizin hikmet ehli olmadığınızı gösterir. Dersi alınması gerekenin dersini alırsın, bir kimse gönderilmesi gerekiyorsa gönderirsin. Bir kimseye sert konuşulması gerekiyorsa sert konuşursun. Bir kimseye tatlı yumuşak konuşulması gerekiyorsa tatlı yumuşak konuşursun.

O senin erdemli olduğunu gösterir. O senin hikmet ehli olduğunu gösterir. O yüzden bir mürşid-i kâmilin sana kızması bile berekettir, lütuftur. Sana kızıyor ki, senin ne ilgileniyor? Anne çocuğunu çok sever, baba evladını çok sever. Anne çocuğunu çok sever, baba evladını çok sever. Ama onlara kızılması gerektiği yerde kızmıyorsa evlatlarına, çocuklarına zulmediyor, yanlış eğitim veriyor. Ona doğruyu göstermesi gerekiyor. Ona doğruyu göstermezse o çocuk o yanlışı doğru bilecek, hep o yanlış üzerü üzerinde yürüyecek. Bu aynı şeydir. Anne babalar kendi elleriyle çocuklarını cehenneme atarlar. Aman biz yaşadık o yaşamasın, aman biz kırıldık o kırılmasın, aman biz gördük o görmesin. Yok öyle şey.

O da yaşayacak, o da görecek. O da çilesini çekecek, o da kırılacak, o da ezilcek. O da hayatın realitesi, neyse yaşayacak onu. Sen onu pembe pamukların içerisinde sarıp sarmalarsan o çocuğa kötülük yapıyorsun. Sen dervişi pembe pamukların arasında sarıp sarmalıyorsan o dervişe kötülük yapıyorsun. Sen nasihatten geri durma. Nasihatını yap. Sen ona öğüt ver, sen ona bir daha anlat. Bir daha anlat, bir daha anlat, bir daha anlat. Ama onun yanlışlığını örtme. Bir daha anlat, onun eksikliğini örtme. Yavrum namaz kılmasan da olur. Olmaz. Çocuğuna namazı öyle söyleme. Sevdirmek istiyorum. Namaz kılmazsan da olur deme. De ki yavrum namazını kıl. Kur’ân’ı öğüt. De ki yavrum orucunu tut. De ki yavrum sakın ha.

Sakın ha. Harama gitme. Sakın ha. Haramla, haramla ilgilenme. Sakın ha. Bak sen güzel bir kızsın, alımlısın, çalımlısın. Sakın ha yavrum. Haramla uğraşma. Bir erkekle görüşme, konuşma. Yok sınıf arkadaşıymış da, yok okuldan arkadaşıymış da, yok baş başa ders çalışacaklarmış da, yok beraber de. Yapma yavrucuğum. Sen kızsın, sen bir erkek. Ne olursa olsun sana meyleder. Doğru değil. Sen babasın, sen annesin. Çocuğuna böyle öğüt ver. Bu zamanda gençler konuşarak, anlaşarak evliliğindir. Deme. Sakalından utan, örtünden utan, namazından utan, orucundan tutan. Sen nasıl harama böyle geçit veriyorsun kendi kızına? Oğlum bak yakışıklısın, gençsin. Civan delikanlısın. Delikanlısın. Sakın ha, meyletme harama.

Kızlar seni asılabilir, kadınlar seni asılabilir, arkadaşlık teklif edebilirler. Aman evladıma, aman ha. Harama dönme, aman ha. Aman oğlum, evladım bak, telefondan kumarlar çıkmış. Sakın ha. Böyle bir şeye meyletme. Sakın ha. Bak uyuşturucu kol geziyor. Bir dumandayı arkadaşından sigara içme. İçine ufacık bir uyuşturucu koyar, bir seferde sen uyuşturucu müptelası olursun. Bir seferde, bir seferde ikinciye gerek yok. Sakın ha. Buna, buna meyletme. Sakın bunu yapma. Oğlan uyuşturucu kullanıyor, uyuşturucunun yanında kumar da var. Haydi, bir milyarı batırdı, aman oğlan rezil olmasın bir milyar daha. Bir milyarı daha batırdı, aman rezil olmasın bir milyar daha. Nereye kadar? Nereye kadar? Sen oğluna doğru bir iş yapmıyorsun.

Sen oğluna doğru bir iş yapmıyorsun. Sen derviş adamsın. Oğlunun kumar parasını nereden ödüyorsun? Sen derviş adamsın. Oğlunun uyuşturucu parasını nereden ödüyorsun? Nerede kaldı senin dervişliğin?


Çocuk Pembe Pamukta Yetişmez — Derviş Ailesinin Namaz/Örtü/Sakal Nasîhati ve Uyuşturucu-Kumar-Karışık Ders Karşısında Cihâdı

Nerede kaldı senin sufilin? Nerede kaldı senin sufilin? Eee? Senin oğluna, haram işleyen kızına, haram işleyen oğluna sen iyilik yapmıyorsun. Erdemlilik o değil. Erdemlilik, az önce dua ediyoruz her zikrullahın başında, her sohbetin başında. Ya Rabbi bizi hakkı hak bilenlerden eyle. Âmîn. Batılı batılı bilenlerden eyle. Batıla karşı cihâd edenlerden eyle. Âmîn. Batıl, uyuşturucuyla sen mücadele edeceksin kardeşim. Oğlun da olsa, kızın da olsa mücadele edeceksin. Sen haramla mücadele edeceksin. Oğlun da olsa, kızın da olsa mücadele edeceksin. Sen derviş adamsın, sufi adamsın, mücâhid adamsın. Allâh yolunda koşansın. Neden haramla mücadele etmiyorsun? Neden çocuğunun haramına kol kanat geriyorsun?

Neden yanında yetiştirmedin onu? Neden yanında taşımadın onu? Kız veya oğlan çocuğu neden taşımadın? Ondan daha kıymetli neyin vardı? Neden taşımadın yanında? Nereye gidiyordun da taşımadın? Neden taşımadın? Zikrullâh’a gidiyordun, derse gidiyordun. Neden taşımadın yanında? Neden eğitmedin, neden öğretmedin? Neden anlatmadın? Neden ağlamadın geceler boyu? Neden? Senin alıkoyan neydi? Nefsin de şeytandı, başka bir şey değildi. O yüzden o velilerin öğütleri, o mürşid-i kâmillerin öğütleri, o velilerin sözleri, sert de olsa, yumuşak da olsa, rahmettir, berektir, lütuftur, ikramdır, hidayettir, hikmettir, hikmet. Sen ona vücudunu dahi açacaksın, itiraz kapısını kapatacaksın. Kapat bütün itiraz kapılarını.

Sen bir mürşid-i kâmili intisap etmişsin, bütün itiraz kapılarını kapat. Bütün şerh kapılarını kapat, şerh de düşme. Kapat. Nefs sana yaptırır onu. Şerh bile düşme. Allâh rahmet eylesin, yaptım diye söylemiyorum. Daha yeni tanıştık, yeni dervişiz böyle. Şeyh Efendi Hazretleri oğlanlara ayakkabı alıyor. Ben ayakkabı satışında pirim. O zaman için. Kadının ayağına bakarım, 37 giyiyor bu derim, 39 numara ayakkabıyı bile satarım canım isterse ona. Ayakkabı yürüyor böyle, oradaki esnaflar da satılmayan, böyle modası geçmiş olanları Şeyh Efendi’ye veriyorlar. Bir parti aldık, gönderdi. İçim yanıyor. Üstadına bilge şimdi. Birisi taslamayacaksın, ben bunu biliyorum demeyeceksin. İkinci partiye alıyoruz, yine aynı.

Ben hesaplara bakıyorum, hesaplar doğru değil. Üçüncü partiye geldi. Bir de senet imzalıyor Şeyh Efendi. Malları alıyor, senet imzalıyor. O zamanlar için senetler var. Mustafa Efendi sen biliyorsun değil mi bu işi dedi. Estağfurullah Efendi dedim. Çalıştım dükkanın malını alır, senetini imzalar. Böyle çalışırdık dedim. Nasıl dedi? Bas beyefendi dedim, o annemin uzaktan akrabası beni de çok sever, bana da çok inanır. Dükkana gelmez dedi. Parasız kalınca gelir dükkandan hasılat alır gider, para alır gider. Ben dükkanı çalıştıran bendim dedi. E sen bunları biliyorsun o zaman dedi. Biliyorum efendim az bir şey dedi. E dedi hadi sen dedi bir şeyin olsun. Bir dediği bir kasa malda sen yap. Olur efendim dedi.

Şimdi Allâh rahmet eylesin. Şeyh Efendi Nevşehir’de bunlar, Hacı Baba bunlar Nevşehir’de gitmez diyorlar. Böyle tabiri caizse anne ayakkabıları veriyorlar hep bana. Şimdi ayakkabıda bir anne ayakkabıları vardır, baba ayakkabıları vardır. biraz böyle bayan ayakkabıda biraz böyle popüler ayakkabılar, yüksek topuntur, biraz dekoltedir onlar böyle şeydir. Ben gittim çağ. Ayırdım böyle sırf dekolte. Böyle Şeyh Efendi baktı. Oğlum bunlar Nevşehir’imizde satılır mı dedi. Satılmazsa bir dakika ay oradan çocuklar efendim şey yapsınlar, ambara versinler dedi. Dedim satılmazsa iade alacaksın ona göre dedim adama direkt. Böyle baktı. Yok almayacağım diyorsan ben Nevzat Kunduraya gideceğim, şuna gideceğim, buna gideceğim.

Ben firmaları sıraladım. Tamam alırız dedi. Ben 3-4 tane baba firma sıraladım. O zaman Nevzat, Nevzat Kösel’e zenne yapıyor. koy vitrine, bimrodeye millete göster ayakkabı diye değil. Ayırdım, ayırdım bütün bir kasa kendim kasalattım başında durdum. Hesabı attım başında durdum hepsinde başında duruyor. Tabii iş hesaba geldi. Efendim müsaade ederseniz dedim hesaba bir bakabilirim.


Hacı Haydar Efendi’yle İlk Karşılaşma — Bayındır Ayakkabısı, Fethullah Cemaati Zammı, Tire’de «Patates Çuvalı Gibi» Taşınmak ve 18 Yıllık Teslimiyet

Bak bak Mustafa Efendi. Bakıyorum ayakkabı kaç para? Biz 7 lira demiş 8 lira yazmış oraya. 9 lira demiş 10 lira yazmış. Ya dedim bunlar böyle yazmışsınız. Hep öyle yazıyoruz dedi. 7 lira dediniz dedim ben. 7 lira dediniz. Neden 8 yazdın buraya kardeş dedim ben. İş sertleşecek biraz. Döndüm efendim müsaade eder misiniz ben bu konuyu konuşayım dedim. Tabii Mustafa Efendi konuş dedi. Döndüm. Birader hayırdır dedim. 7 olan şeyi nasıl 8 yazdın dedi. Ben tak tarz değiştirdim. Dervişliği bıraktım orada. Hayırdır dedim. Biz öyle yazıyoruz. Neden öyle yazıyoruz dedim ya. Siz ne yapıyorsunuz dedim. Şimdi isim zikredeceğim artık. Fethullah Hoca’nın cemaatinden dedi ki bu biner lirayı dedi cemaate yazıyoruz.

Nereden biliyorsun kardeşim ben o cemaate versem ne olacak vermesem ne olacak dedim. Ben vermek istemiyorum. Ne yapacaksın dedim. Dök dedim bütün hesabı. Kaç çit ayakkabı alınmış. Hepsini dök dedim aşağı. Böyle bir durdu. Şeyh Efendi sonra sohbetlerde söyledi bunu şeyh efendi. Böyle böyle 7 lira malı 8 lira yazmak caiz değildir haramdır diye. Adam bir tutuştu. Dedim ya. Sen dedim gel. Dedim yanaş. Yıllardır ütmüşsünüz dedim. Neyse bir hesap kitap gördük. Alacak çok çıkıyor. Dedim alacak çok çıkıyor. Bütün hesabı dökünce dedim. Neyse sonra onun alışverişi kestik tabi. Sonra benim gittiğim yerlere gittim. Bakın ben biliyorum demiyorum hiç ona. Sonra bir daha geldi. Mustafa Efendi bütün malı sen al dedi.

Emredersiniz efendim dedi. Ben tabi götürdüm. Benim bildiğim tanıdığım yerlere. Oh Bayındırlı hoş geldin. Beladırlı hoş geldin. Ne oldu? Sağlığa döndüm mü yine? Döndüm diyorum ben. Ondan sonra ayırıyorum. Neyse vadesini konuşuyorum. Fiyatını konuşuyorum. o diyor ki Şeyh Efendi’nin 8 liraya aldığı aynı ayakkabı kalite olarak kaç para? 6 lira beladır sana diyor. Arsa mı satıyorsun ya? Şeyh Efendi sırtını dönüyor. Ben böyle konuşuyorum ya. göz göze geliriz de. Bu performansım düşer diye düşünüyorum. Böyle uzaklara gidiyor. Elini cebine koyuyor. Muazzamın içinde öbür taraflara gidiyor. Ben böyle yanaşıyorum. Dostları fiyat söyle şuna. Kaç ay olacak bir de diyor. 3 ay. Olmaz diyorum 3 ay. Sen kendine gel.

Unuttun mu beni yoksa? Ya diyor. Seni unutmadım ama diyor. Senin bu halini hiç aklımdan çıkaramıyorum. Neyse yazıyorum ben tabi. 8 liralık olan ayakkabıyı an geldi. 4 liraya aldık. 5 liraya aldık. Onları bir güzel pakette diyorum. Senetleri yazdırıyor. Şeyh Efendi Allâh için kendisi imzalıyor senetleri. Ondan sonra tabi mal gidiyor. 1 ay içinde satılıyor. Hepsi de. Önce götürmüşler. Ya baba kim aldı bunları demişler ya. bu gider mi bizim dükkanda? Oğlum Mustafa abiniz aldı demiş. Ben ona dedim hayır diye. Yapmışlar. İlk önce onlar satılmış. Sen bir mürşide Kamil’e intisap ettiysem biliyorum deme. Bekle. Bazen bizim eski arkadaşlar ben Şeyh Efendi’nin yanında böyle duruyor muyum? Onlar diyorlarmış ki ya nasıl duruyor bunun yanında böyle? onların tabiriyle süt dökmüş kedi gibi duruyor yanında.

Mustafa abi bu değil. Ya abi sen bu değilsin oğlum. Siz ona zahire mi bakıyorsunuz? Ben onun ne olduğunu rüyamda halimde görüyorum. O sizin gördüğünüz gibi değildi. O sizin gördüğünüz gibi değil. O senin gördüğün gibi değil. Ben de ona ilk baktım. Ah dedim ya rüyamda böyle daha baba yiğit gördü dedim ya. Allâh beni affetsin. boyu benden kısa ya biraz. dedim ya boyu benden kısaymış falan. İlk daha karşılaştık böyle. Herkese selamlaşıyor böyle. Ayağına getirmiyor. Herkes ayakta. Herkese tek tek böyle selamlaşıyor. Bana geldi sıra. Böyle baktı. Bayındırlı hoş geldin dedi. İlk vuruş bana. Beni kimse tanımıyor orada çünkü. Tire’de. Sırtımdan güm, güm. Dedim ciğerlerim dökülüyor herhalde. Ben o kadar kavga gürültü yaşadım.

Ciğerlerim yerinden oynamadı. İki böyle elense çeker gibi ciğerlerime. Dedim eyvah ciğerler dökülüyor bizim burada. Ciğerleri bıraktık dedim biz burada içimden. Tabi herkes oturdu. Ben de yerim oturdum. Direkt. Öyle. Bu kimdi değil. Mustafa Efendi sen şuraya yanıma gel bakayım dedim. Dakka bir gol bir. Ben atikim, şevikim. Çok özür dilerim 70 kiloyum. Duvara değil dağa tırmanıyorum. Öyle atikim, öyle şevikim. Kalkamadım ben yerinden. Yardım edin Mustafa Efendi’yi kaldırın getirin buraya dedi. Valla ama şey. Üstenci bir tavır yani. Valla şey değil. Kaldırın Mustafa Efendi’yi alın getirin buraya yanıma dedi. Hayatımın utancını yaşıyorum. Mustafa Özbağ. Kilo larca içki içmiş kimseye dayanmamış, yaslanmamış.

Kalkamıyorum dememiş. Dememiş. Kavgalar yaşamış, gürültüler yaşamış. Hayatında görmediği kalmamış. Birinin elini tutmamış. Kibir deryası Mustafa Özbağ. İki kişi koltuğumun altından girdi. Zor. Ben adımlarım gitmiyor benim. Benim değil sanki. Çok affedersiniz. Patates çuvalı gibi yanına koyuverdiler beni. Dedim Mustafa Özbağ kibir deryasındasın başka bir şey değil içimden. Cenâb-ı Hak hamdolsun 18 yıl onun sağında başında geçti. O gün anladım hiçbir şey göründüğü gibi değildir. O gün anladım senin kerih gördüğün şey padişahtır. O gün anladım senin eksik gördüğün tamdır. O gün anladım büyük ders oldu bana. Bir daha asla ve asla yanında hiç kalbimi bozmadım desem yeri var. Dinledim, sustum. Hiç bilgisilik taslamadım.

At dedi attım tut dedi tuttum. Git dedi gittim gel dedi geldim. Millet ardımdan olancı dedi koduyu yaptı. Ben şeyhimin ağzına baktım. Buradan yürücen dedi yürüdüm umuruma katmadım. Millet arkamdan davul çaldı. Allâh dilediğine hikmet verir. Hikmet verdiğine de ilmledundan gönlüne indirir. Senin beğenmediğin maneviyatta sultandır. Senin kerih gördüğün alemleri seyran ediyordur bilemezsin. Rabbim bizi onlardan eylesin. Âmîn. Baktım bitirebilecek miyim diye düz okursam bitecek. 22.42 Hz. Pîr’e küstahlık olur. Düz okumayalım. Önümüzdeki hafta sıcak da söylese soğuk da söylese hoş gör ki sıcaktan soğuktan ve cehennem azabından kurtulasın. Onun sıcağı hayatın ilkbaharıdır. Doğruluğun, yakinin ve kulluğun sermayesidir. velilerle alakalı.

İki yüz, iki bin elli altından devam edeceğiz inşallah. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. El Fâtihâ.


KAYNAKÇA

  • Mesnevî 2050. Beyit Girişi — Zâhir-Bâtın, İlmel-Aynel-Hakkel Yakîn ve Avâm Sırrı Taşıma — Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Mesnevî-i Şerîf Defter IV (Tahir el-Mevlevî Şerh-i Mesnevî; Şefik Can Konularına Göre Mesnevî Tercümesi c. III–IV; Veled Çelebi (İzbudak) tercümesi; Abdülbâkî Gölpınarlı Mesnevî ve Şerhi c. IV); zâhir-bâtın denkliği — Hadîd 57/3 («Hüve’l-Evvelü ve’l-Âhirü ve’z-Zâhirü ve’l-Bâtın»); İbnü’l-Arabî Fütûhât-ı Mekkiyye bâbu’l-bâtın; Sadreddîn-i Konevî Miftâhu’l-Gayb; İlmel-Aynel-Hakkel Yakîn kavramları — Tekâsür 102/5-7 («Külla lev ta‘lemûne ‘ilme’l-yakîn»); Vâkıa 56/95 («İnne hâzâ le-huve hakku’l-yakîn»); Hâkka 69/51; İmâm Gazâlî İhyâ’u Ulûmi’d-Dîn c. III Kitâbu Şerhi Acâ’ibi’l-Kalb (yakîn dereceleri); İbn Atâ’illâh Letâifü’l-Minen; Süleyman Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü «Yakîn-Zâhir-Bâtın-İlm-i Ledün» maddeleri; Mahmud Erol Kılıç Sûfî ve Şiir; Mahmud Sâmî Ramazânoğlu Musâhabe c. III-IV — zâhir ve bâtın denkliği.
  • Nefsi Kur’ân-Sünnet Kazığına Bağlamak — Hallâc, Nesîmî, Niyâzî, İbn Arabî Küfür Fetvâları — Tirmizî Sıfatü’l-Kıyâme 60 (2517) — «İ‘kılhâ ve tevekkel» deveyi bağla ve tevekkül et; Buhârî Tevhîd 27; Müslim Zühd 4; tevekkül-tedbîr dengesi — İmâm Gazâlî İhyâ c. IV Kitâbu’t-Tevekkül; Cebriye-Kaderiye sapkınlıkları — Şehristânî el-Milel ve’n-Nihal c. I; İmâm Mâturîdî Kitâbü’t-Tevhîd; Ebû’l-Muîn en-Nesefî Bahrü’l-Kelâm; İbnü’l-Cevzî Telbîsü İblîs bâbü’l-Cebriye ve’l-Kaderiyye; Hallâc-ı Mansûr (vef. 309/922) — Louis Massignon La Passion de Husayn ibn Mansur Hallaj: Mystique Martyr de l’Islam (Princeton 1982); Reynold A. Nicholson The Idea of Personality in Sufism; Şehîd İmâdüddîn Nesîmî (vef. 820/1417) — derisi yüzülerek îdâm; Mehmet Ali Sarı Nesîmî: Hayâtı, Edebî Kişiliği, Eserleri; Niyâzî-i Mısrî (vef. 1105/1694) — Mustafa Aşkar Niyâzî-i Mısrî ve Tasavvufî Anlayışı; sürgün ve küfür fetvâları — Reşad Öngören Osmanlı’da Tasavvuf; Muhyiddîn İbn Arabî (vef. 638/1240) Fütûhât-ı Mekkiyye ve Fusûsu’l-Hikem; Mahmud Erol Kılıç Şeyh-i Ekber: İbn Arabî Düşüncesine Giriş; İbn Teymiyye’nin ve Burhâneddîn el-Bikâ‘î’nin İbn Arabî tekfîr fetvâları ve sonraki dönem rehâbilitasyonu — A. Knysh Ibn ʿArabi in the Later Islamic Tradition (SUNY 1999); Mahmud Sâmî Ramazânoğlu Musâhabe c. III-V — zâhir ulemânın hakîkat ehline savaş açması.
  • Peygamberlerde Zâhir-Bâtın Bütünlüğü, Cennetlik Kolaylığı ve Bu Zamanda Gençlerin Evliyâlığı — Peygamberlerde hikmet ve kitap birlikteliği — Bakara 2/151 («ve yu‘allimükümü’l-kitâbe ve’l-hikmete»); Bakara 2/231; Âl-i İmrân 3/164; Nisâ 4/113; Cum’a 62/2; Hz. Muhammed Mustafâ’nın hakîkat-ı Muhammediyye’si — İbnü’l-Arabî Fütûhât bâbü’l-hakîkati’l-Muhammediyye; Sehl b. Abdullâh et-Tüsterî Tefsîr nûr-i Muhammedî; Aclûnî Keşfü’l-Hafâ hadîs «Evvelü mâ halekallâhü nûrî»; cennetlik olmanın kolaylığı — Buhârî Îmân 39 ve Rikâk 38 — kabir azabı ve cennet farzları; Müslim Îmân 137-141 — beş şart; Ebû Dâvûd Sünnet 26 (4682); ahir zaman gençleri ve fitne — Tirmizî Fiten 14 (2192) — «Tûbâ li’l-gurabâ»; Müslim Îmân 232 (145) — gariplerin müjdesi; Ahmed b. Hanbel Müsned c. IV/73; ehl-i hadîste Tâbiî zühdü — Ebû Nu‘aym Hilyetü’l-Evliyâ’; Süleyman Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü «Garîb-Evliyâ-Zâhir» maddeleri; Mahmud Sâmî Ramazânoğlu Musâhabe c. II-IV — bu zamanda dürüst genç evliyâ mesâbesinde.
  • Bayındır Gençliği Mücâhedesi, Mevlânâ’nın Bok Böceği vs Bal Arısı Benzetmesi — Genç-mücâhede — Tirmizî Birr 17 (1957) — «İnnellâhe yuhibbü’ş-şâbbe’t-tâib»; Buhârî Edeb 90 — gençlikte ibâdet ehli; ahlâk-ı hasen — Müslim Birr 7-9; bok böceği (cu‘l) ve bal arısı (nahl) benzetmeleri — Mevlânâ Mesnevî Defter IV (bok böceği hikâyesi); Nahl 16/68-69 («Ve evhâ Rabbüke ile’n-nahli en ittehızî mine’l-cibâli büyûten» — bal arısı vahyi); İmâm Gazâlî İhyâ c. IV Kitâbu’t-Tefekkür — hayvan benzetmeleri; Annemarie Schimmel The Triumphal Sun: A Study of the Works of Jalâloddin Rumi (SUNY 1993) Bölüm 4 — Mesnevî hayvan teşbîhleri; sahte sûfîler — Sühreverdî Avârifü’l-Maârif bâbü’l-müteşeyyihîn; dervişin avâmı uyarısı — İmâm Rabbânî Mektûbât c. I 70-80. mektûblar; Süleyman Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü «Cu‘l-Nahl-Müteşeyyih-Mücâhede» maddeleri.
  • Eşkıya Bal Arıları, Bâtın İlminin Dervişlere Kâbı Kadar Tecellîsi — Hırsız (eşkıya) bal arıları (robber bees) bilimsel literatürde — Apidology 33/1 (2002) — «Apis mellifera scutellata robber behavior»; arı sosyolojisi ve sûfî müşâhedesi — Annemarie Schimmel The Mystical Dimensions of Islam (UNC 1975) Bölüm 8; bâtın ilminin sûfî dervişlere açılması — İmâm Rabbânî Mektûbât c. I 187. ve 220. mektûblar; Necmeddîn-i Kübrâ Fevâihu’l-Cemâl ve Fevâtihu’l-Celâl bâbü’l-keşf; İbn Atâ’illâh Hikem §49 (kabı kadar tecellî); Sühreverdî Avârifü’l-Maârif bâbü meşârıbi’s-sûfiyye; Ahmed Sirhindî (İmâm Rabbânî) — derviş üzerinde tecellî teorisi; çalışan dervişin keşfi — Mahmud Sâmî Ramazânoğlu Musâhabe c. IV-V; Süleyman Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü «Tecellî-Keşf-Mürşid-Derviş» maddeleri; Mustafa Kara Tasavvuf ve Tarîkatlar Tarihi.
  • «Ashâbım Yıldızlar Gibidir» Hadîsi, Sûfîlerin Vekilliği ve Sahte Rüyâ Yorumcusu Tehlikesi — Beyhakî el-Medhal ile’s-Sünen 152 — «Ashâbî ke’n-nücûm bi-eyyihim ekteytüm ihtedeytüm» (sıhhati tartışmalı, mânâsı sahîh — Hâkim, İbn Hazm tashîh; Beyhakî, İbn Adî zayıf gördü); İbn Abdilberr Câmi‘u Beyâni’l-İlm c. II/91; karanlık çağda küçük ışık — Hadîd 57/12-13 (mü’min nûru); Tahrîm 66/8 (nûr önde-sağda); sûfîlerin Hz. Peygamber vekâleti — İmâm Gazâlî İhyâ c. III Kitâbu Şerhi Acâ’ibi’l-Kalb; İmâm Şa‘rânî el-Yevâkīt ve’l-Cevâhir; rüyâ yorumcusu sahte şeyhler — İbn Sîrîn Tabîrü’r-Rü’yâ; İmâm Nâbulusî Ta‘tîrü’l-Enâm fî Tefsîri’l-Ahlâm; sahte şeyhlik — Süleyman Hayri Bolay Sahte Sûfîler ve Hâriciyye; Necmeddîn-i Kübrâ el-Usûlü’l-Aşere; Mahmud Sâmî Ramazânoğlu Musâhabe c. III — yalancı şeyh tehlikesi; Süleyman Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü «Şath-Rü’yâ-Müteşeyyih» maddeleri.
  • Her Vakıanın Bâtını, Hudeybiye’de Ümmü Seleme’den İlhâm, Yûnus 10/62 Velî Müjdesi — Yûnus 10/62-64 («Elâ inne evliyâ’allâhi lâ havfün ‘aleyhim ve lâ hüm yahzenûn»); Tirmizî Tefsîr Yûnus (3137) — velînin dünyâ-âhiret müjdesi; Buhârî Tabîr 4 — sâdık rüyâ peygamberliğin 46’da bir cüzü; Hudeybiye Sulhu — Buhârî Şurût 15 ve Megâzî 35 (2731-2732); Müslim Cihâd 90-92 (1783-1786); Ümmü Seleme’nin (radıyallâhu anhâ) tavsiyesi — İbn Hişâm Sîretü’n-Nebeviyye c. III; İbn Sa‘d Tabakāt c. VIII Ümmü Seleme bâbı; Vâhidî Esbâbu’n-Nüzûl; Taberî Câmi‘u’l-Beyân Feth 18-19; ilhâm-vahy ayrımı — İmâm Mâturîdî Kitâbü’t-Tevhîd; ilhâmın çeşitli kanalları — İmâm Şa‘rânî el-Yevâkīt; her vakıanın bâtını — Süyûtî el-Hâvî li’l-Fetâvâ; Mahmud Sâmî Ramazânoğlu Musâhabe c. III-IV — kalbî ilhâm; Süleyman Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü «İlhâm-Velî-Bâtın» maddeleri.
  • Mesnevî Güz-Bahar Beyiti, Modaya Düşmek ve Kapitalist Kafe Salaklığı — Mevlânâ Mesnevî Defter IV — «Allâh’a göre güz nefs ve hevâdır, akıl ve cana ise baharın ve ebedîliğin ta kendisidir» beyiti (Tahir el-Mevlevî, Şefik Can, Veled Çelebi tercümeleri); nefs-hevâ tahkîri — A’lâ 87/16-17 («Bel tü’sirûne’l-hayâte’d-dünyâ»); Necm 53/29; mü’minin temizliği — Müslim Hayz 115 (372) — «El-mü’minü lâ yencüsü»; Buhârî Tahâret 17 (mü’min necâset değil); modernite eleştirisi — Christopher Lasch The Culture of Narcissism: American Life in an Age of Diminishing Expectations (Norton 1979); Zygmunt Bauman Liquid Modernity (Polity 2000); Jean Baudrillard La Société de Consommation (Gallimard 1970); Theodor Adorno The Culture Industry; tüketim kültürü ve gençlik — Naomi Klein No Logo; sıraya girme erdemi ve nezâket — Buhârî Edeb 79; Müslim Birr 9; ülkücü gençlik kültürü ve adâb-ı muâşeret — Mehmet Niyazi Özdemir Türk Düşünce Tarihi; Mahmud Sâmî Ramazânoğlu Musâhabe c. II — moda batağı ve dünya tahkîri; Süleyman Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü «Hevâ-Mâsivâ-Zühd» maddeleri.
  • Cüzî Akıl-Küllî Akıl, Bakara 2/269 Hikmet ve Şûrâ 42/13 — Mürşid-i Kâmil Yolu — Mevlânâ Mesnevî Defter IV — «Cihanda kâmil akıl sahibini ara, senin cüzî aklın onun küllî aklı yüzünden küllî olur» beyiti; Bakara 2/269 («Yü’tî’l-hikmete men yeşâ’u, ve men yü’te’l-hikmete fe-kad ûtiye hayran kesîrâ»); Şûrâ 42/13 («Allâhu yectebî ileyhi men yeşâ’u ve yehdî ileyhi men yünîb»); Aklı kül-aklı cüz kavramları — Plotinus Enneadlar V.1; el-Fârâbî Mebâdi’u Ârâ’i Ehl-i Medîneti’l-Fâzıla; İbn Sînâ İşârât Nemt VIII-IX; Sühreverdî el-Maktûl Hikmetü’l-İşrâk; tasavvufta uyarlanması — İmâm Rabbânî Mektûbât c. I 187. mektûb (akl-ı maâş, akl-ı maâd); Konevî Miftâhu’l-Gayb; Şâbüstârî Gülşen-i Râz; Yeni-Çağ rûhânîlik (çakra-nirvana) ticareti eleştirisi — Wouter Hanegraaff New Age Religion and Western Culture (Brill 1996); Paul Heelas The New Age Movement; Nilüfer Göle İslâm’ın Yeni Kamusal Yüzleri; Mâturîdî Te’vîlâtü Ehli’s-Sünne Bakara 269; Mahmud Sâmî Ramazânoğlu Musâhabe c. II-V — kâmil akıl-cüzî akıl; Süleyman Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü «Akl-Hikmet-İcâbe» maddeleri.
  • «Pâk Nefesler Bahar Gibidir» Beyiti, 40 Ebdâl ve Velînin Sözünün Rahmet Oluşu — Mevlânâ Mesnevî Defter IV — «Pâk nefesler bahar gibidir, yaprakların ve filizlerin hayâtıdır»; «Velîlerin sözlerinden yumuşak olsun, sert olsun, vücûdunu örtme»; Tirmizî Menâkıb 64-65 (3719) ve İbn Hibbân Sahîh c. XV — ebdâl rivâyeti (sıhhati tartışmalı, mânâsı sahîh); Ahmed b. Hanbel Müsned c. I/112 ve V/322 (40 ebdâl arzın direkleri); İbn Asâkir Târîhu Dımaşk ebdâl bâbı; Hakîm et-Tirmizî Hatmü’l-Evliyâ’; Sehl Tüsterî Tefsîr; ebdâl-evtâd-aktâb hiyerarşisi — İbnü’l-Arabî Fütûhât c. II Bâbü’l-Aktâb; Süyûtî el-Hâvî li’l-Fetâvâ ricâlü’l-gayb; Şa‘rânî et-Tabakātü’l-Kübrâ; sert-yumuşak nasîhat dengesi — Tâhâ 20/44 («Felâ kavlen leyyinen»); Lokmân 31/19; ceza ve adâlet — Mâ’ide 5/8; Nisâ 4/58; Buhârî Hudûd 11; İmâm Mâverdî el-Ahkâmü’s-Sultâniyye bâbü’l-cezâ’; Mahmud Sâmî Ramazânoğlu Musâhabe c. III — velînin nefesi rahmet; Süleyman Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü «Ebdâl-Evtâd-Kutb-Nefes» maddeleri.
  • Çocuk Pembe Pamukta Yetişmez — Derviş Ailesinin Haram Karşısında Cihâdı — Tahrîm 66/6 («Yâ eyyühe’llezîne âmenû kû enfüseküm ve ehlîküm nârâ» — kendinizi ve âilenizi koruyun); Lokmân 31/13-19 — Lokmân’ın oğluna nasîhati; Tâhâ 20/132 («Ve’mür ehleke bi’s-salât»); Buhârî Cumua 11 — eğitim ve âile sorumluluğu; Müslim Îmân 14 — emr-i bi’l-ma‘rûf en-nehy ‘ani’l-münker; uyuşturucu yasağı — Bakara 2/195 («Ve lâ tülkû bi-eydîküm ile’t-tehlüke»); Mâ’ide 5/90-91 (hamr ve meysir); İbn Teymiyye Mecmû‘u’l-Fetâvâ c. XXXIV bâbü’l-haşîş; Vehbe Zühaylî el-Fıkhu’l-İslâmiyyü c. VII bâbü’l-mufsidât; kumar (meysir) — Mâ’ide 5/90; Buhârî Edeb 87; karışık ders/sosyalleşme — Nûr 24/30-31; Ahzâb 33/53, 59; Müslim Hac 411 — halvet yasağı; «Lâ yahlüvenne racülün bi-mra’etin»; gençlik fitnesi — Buhârî Edeb 90; İbn Receb Câmi‘u’l-Ulûm ve’l-Hikem 31. hadîs; Mahmud Sâmî Ramazânoğlu Musâhabe c. IV — âile ve harama karşı cihâd; Süleyman Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü «Cihâd-Ehlü’l-Beyt-Tevbe» maddeleri.
  • Hacı Haydar Efendi’yle İlk Karşılaşma — Bayındır-Tire Anekdotu, Fethullah Cemaati Zammı ve 18 Yıllık Teslimiyet — Karabaş silsile zincîri (Mehmed Muhyiddîn-i Üftâde-i Velî → Aziz Mahmud Hüdâyî → Câhidî Ahmed → Mustafa Özbağ Efendi → Çorumlu Hacı Mustafa Anvarî Efendi → Nevşehirli Abdullâh Gürbüz Efendi → Hacı Haydar Efendi → Hacı Bekir Baba → Mustafâ Özbağ Efendi) — Hüseyin Vassâf Sefîne-i Evliyâ c. III Celvetiyye; Mustafa Kara Türk Tasavvuf Tarihi Araştırmaları; Bayındır (İzmir) ve Tire (İzmir) tarihçesi — Süleyman Şahin İzmir Tarihi; mürşide ilk karşılaşma — İmâm Rabbânî Mektûbât c. I 31. mektûb; Mevlânâ Hâlid el-Bağdâdî Risâle-i Hâlidiyye bâbü’t-teslîm; teslîmiyet — Bakara 2/208 («Üdhulû fi’s-silmi kâffe»); Nisâ 4/65; Buhârî Eymân 7 — bey‘at ve teslim; sahtekârlık ve fiyat zammı haramı — Buhârî Büyû‘ 19 (mâlın aybını gizlemek); Müslim Îmân 164 (102) — «Men ğaşşenâ feleyse minnâ»; Tirmizî Büyû‘ 73 (1336); İmâm Şâfi‘î er-Risâle bâbü’l-ihfâ’; ticârî hile — İbn Receb Câmi‘u’l-Ulûm 6. hadîs; Fethullah Gülen cemaati ve ekonomik faâliyet (1990-2016 dönemi) — Berna Turam Between Islam and the State: The Politics of Engagement (Stanford 2007); Hakan Yavuz Toward an Islamic Enlightenment: The Gülen Movement (Oxford 2013); kibir tehlikesi ve şeyhe teslim — Lokmân 31/18; Hadîd 57/23; Müslim Îmân 147; Ahzâb 33/72; İmâm Gazâlî İhyâ c. III Kitâbu’l-Kibr; Mahmud Sâmî Ramazânoğlu Musâhabe c. I-VI — şeyhe teslim ve hatâdan vazgeçmek; Süleyman Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü «Bey‘at-Teslim-Mürîd-Sıdk» maddeleri.

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Mürîd, Hakîkat, Zikir, Tevhîd, Nefs, Kalb, Sünnet. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı