Karabaş-i Velî Tekkesi 2018

75. Karabaş-ı Velî Tekkesi 2018 Sohbeti: Çanakkale Mirâsı, Mesnevî 865. Beyit — İbrahim’in Ateşi, Musa’nın Denizi ve Abdullah b. Abbas Hadîsi


1. Çanakkale Savaşı’nın Milli Mirâsı: Adile Teyze Kıssası, 57. Alay ve Gariplerin Vatan Tapusu

ana dostları sekizincisini düzenlemiş olduğumuz Mevlevi alayı CPS HEMA etkinliğimizin ikinci bölümüne hoş geldiniz şeref verdiniz efendim. Öncelikle günümüze yürüyüşle başladık. Hepinize katılımlarınızdan dolayı teşekkür ediyoruz. Ikinci bölümde Çanakkale Savaşı’nı ve günün anlamını ve önemini anlatması için Tasavvuf Vakfı Çanakkale temsilcisi, öğretim görevlisi Sayın Halit Kuşku’yu davet ediyorum efendim. Sayın Kaymakam’ım değerli hazurun ve Hazreti Mevlânâ’ya gönül vermiş gönül dostlarımız.

Yüz dört sene evvel bugün ayak basmış olduğunuz topraklar insanlık tarihinin o güne kadar en büyük çıkarma savaşına sahne oldu. Yaklaşık beş yüz bin kişilik beşinci orduyla Alman General Liman von Sanders Komutası’nda Türk ordusu ve karşısında kırk iki milyonluk bir kuvveti ifade eden itilaf devletlerinin muhteşem armadası denilen itilaf devletlerinin ordusu.

O yıllarda dünyanın üzerinde güneş batmayan imparatorluk diye tabir ettiği ve bütün dünyayı sömürge olarak elinde bulunduran İngiltere ardından Fransa, Rusya, bununla beraber dünyanın diğer tüm güçleri bu topraklardaki sizin anne ve babalarınızın ceddinizin üstüne geldiler. Amaç belliydi. Altı yüz sene süren Osmanlı imparatorluğunu aralarında paylaşacaklardı. Fakat paylaşırken bile aralarında savaş çıkmıştı.

Birinci Dünya Savaşı Osmanlı imparatorluğunu Almanya ve Avusturya, Maceristan Kanadı ayrı tutarsak aralarında tam olarak istedikleri gibi parça parçalamasından sonra paylaşamama savaşıydı. Bu sebeple dünyanın itilaf dedikleri dediğimiz büyük bir kuvveti bu toprakların üzerine geldi. Çok kısa rakamlar sadece Yahya Çavuş’un savunduğu Gözcü Baba Tepesi’ne yarım saatte dört bin altı yüz elli tane top mermisi atıldı. Bu toprağın hallaç gibi yün yorgan gibi dövülmesi anlamına geliyordu.

Öyle ki İngiliz generaller dört yüz beş yüz kişilik Türk ordusunun içerisine, askerin içerisine bir mermi attı, toz bulutundan sona baktıklarında orada tek canlı dahi kalmadığını hatıratlarında belirtiyorlardı. Büyük bir savaştı. Şimdi bugün içmiş olduğunuz kuru buğday çorbası asker buğday çorbası yiyordu. Akşam bazen yemek yiyemiyor, bazı günler kahvaltı edemiyor, bazı günler tayını dahi tam çıkmıyordu. Askerin taşının piştiği Kakmadağından gelen katırları da düşman vuruyor.

Çanakkale’de lozistik anlamında büyük sıkıntılar çekiliyordu. Fakat Çanakkale’de tam olan bir şey vardı. Artık milletin kalbine kastedilmişti. devletimizin başkenti olan İstanbul’a hamle yapılıyordu. Bu yüzden ülke genelinde bir seferberlik ilan edildi. Birinci Dünya Savaşı’nın öncesinde edilen bu seferberliğin sonucunda bütün cephelere askerler gönderildi. Öyle ki buranın üç sene öncesinde Balkan Savaşları’na er mevcudatımızın hemen hemen bu bölgedeki tamamını gönderdik.

Ve Çanakkale Savaşları geldiğinde bin dokuz yüz on beş elimizde savaşacak asker yoktu. O yüzden sizin gibi memleketin üniversitelerinde okuyanlar, liselerinde okuyanlar memleketin geleceği olarak belirlediğimiz gençler silah altına alındı. Öyle ki örnek ver hocam on dokuz Mayıs genel Türk ucumu ikinci tümen İstanbul Üniversitesi’nin tıp fakültesi gitti bir günde. Balıkesir Lisesi bin dokuz yüz on beşte yirmi arasında mezun veremedi. Çünkü mevcudu kalmamıştı.

Buna denk yurdun diğer bütün tüm okulları ikişer üçer sene mezun veremediler. Savaşa gelemediği için eli aksak olan, ayağı topal olanların dışında memlekette erkek kalmayacak olarak tabir edilebilecek bir savaştı. Gerçekten Çanakkale’de büyük bir savaş yaşanacaktı. Ve bu savaş için askerinin inancının da oturması gerekiyordu. O yüzden iki yüz yıldır iki yüz elli yıldır o günlerde siyasi istikrarsızlık ve başarısızlıklar akimdi. devlet bir savaş kazanabileceğini düşünmüyordu.

Insanlar başarıya olan isteklerini ve inançlarını kaybetmişlerdi. Çanakkale böyle bir dönemde Çanakkale Savaşı patladı. O yüzden milletin inanan evlatları buraya koşa koşa geldiler. Bunlardan hatıratlardan bir tanesini çok kısa üstünden anlatayım da kafamızda otursun. Balık esirde bir Adile teyze var. Kocasını harbe gönderir Çanakkale Harbi’ne. Harbe gelenlerden de o yıllarda iki tane zarf alınır. o günün genel kurumayı bir sarı zarf bir de kırmızı zarf gönderir. Sarı zarf askerden mektuptur.

Kırmızı zarfta şehadet haberidir. Adile teyze hemen hemen her kadın gibi kocasını cepheye göndermiş gözü cepheden gelecek haberdedir. Ve postacı bir gün kapısını çalar. Bir bakar postacının elindeki zarf kırmız. kocasının şehit olduğu haberini alır. Adile teyze tek kalan on yedi yaşındaki oğluyla yalnız bir hayat sürmeye başlar. Şehidin arkasından dualar okunur. Hemen hemen her her evde bir şehit vardır çünkü. Helallikler alınır. Arkasından uğurlanır, dualar edilir. Kur’ân-ı Kerim’de.

Tabii o yıllarda bizim bu mevlevi alayı var ya şimdi yürüdü. O şekilde alaylar yürür. Önde davul zuna nasıl biz bendirilen deflerle yürüdük? O şekilde başta da gür sesli bir asker bağırır. Haydi cepheye gidiyoruz. Gönüllü lazım. Asker lazım. Var mı gelen? Adile teyzenin oğlu adı da Hasan. Hasan da bir berberin yanında çırak. Babamın yanına gidiyorum. derler ya kan çeker. Giriverir mi alayın içerisine. Gönüllü alayının. Kısa anlatıyorum. Gönüllü alayına götürürler askerleri.

Hemen bir üniforma aynı şu şekilde bakın. Mihrapta görüyorsunuz. Bu şekilde bir üniforma, birer tüfek hazır ol, yat kalk. Hemen dörtlü sıra işçimi tekrar balık esirin cadde ve sokaklarına vururlar askerleri. Tekrar davullar, zurnalar, asker sokaklarda gezer. O sırada da anneler, anneanneler, babaanneler, dedeler, geride kalanlar camları ve kapıların önüne çıkarlar. acaba kimi son defa görüyoruz? Kimi cepheye uğurlucaz? Hem cephede olanlara bir şey göndermek isteyenler verir.

Oğlum git şunu falan falanını bul. Benden selam söyle. Kimileri de helalleşmek için çıkar ama bütün herkes çıkar kapının önüne. Gönüllü alayı girer, Hasan da sırada geliyor. Tabii annesi Adile teyze de sokağa çıkar bu sefer kimi uğurluyoruz diye sabah oğlunu işe diye göndermiştir. Bir bakar Hasan asker kıyafetleri içerisinde oğlum Hasan’ım hayrola nereye gidiyorsun der? Anne der babamın yanına gidiyorum. Hakkını helal et demeye geldim. Neyse koşarlar birbirlerine.

Helal olsun oğlum helal olsun der. Şaşırmıştır da. Ama babanı utandırırsan sırtını düşmana dönersen sütüm sana haramdır der. Git ve babanı utandırma de. Velhasıl anne oğlunun kokusunu birbirlerine sarılırlar, çekerler. Tam ayrılacaklardır. Oğlum bir saniye der, gider gelin sandıkasını bulur, içinden gelinliğinin duvanı başına taktığı dua çıkar. Oğlum der, Çanakkale’ye gittiğinde babanın mezarını bul. Onun mezar taşının üstüne benim duvağımı sar. Dekiler. Annen seni, annem, baba seni çok seviyor.

Ölene kadar da seni bekleyecek. Hasan annesinin gelinlik duvanı alır başına dolar. Velhasıl helalleşirler, sarılırlar, ağlaşırlar, gönüllü alayına katılır Hasan. Caddenin ucundan kaybolurlar. Bu kıssayı emekli bir postacı anlatıyor. Aradan diyor kırk kırk beş gün kadar geçti. Eve bir kırmızı mektup daha geldi. Mektubu verdim, anladım postacı, anladım diye Adile teyze cevap verdi. Ana yüreği kaldırmaz şunu sen bir oku bana dedi. Mektubu açtım, mektup anne diye başlıyordu.

Anne ben oğlunun bölük komutanıyım. Vasiyet etmişsin, duvanı göndermişsin. Fakat biz burada şehitleri bir mezara tek başına koyamıyoruz. Şehitler burada toplu olarak defnediliyor. O yüzden gönderdiğin emaneti yerine ulaştıramadık. Hasan’ın babasının senin kocanın yerini bulamadık. Fakat Hasan şehit olduğunda göğsünün üzerinden senin kanlı duvanın çıktı. Ben onu Hasan’ın göğsüne sardım. Hakkını helal et. Bir millet eşiyle evladıyla okumuş aydın kesimiyle, geleceğiyle bir bedel ödedi Çanakkale’de.

Ve bu bedel çok enteresandır ki yüz sene sonrasına bir ders oldu. Hocam nasıl oldu? Bugün burada olmanızın temel sebebi bu şimdi. Yaklaşık son on altı on yedi senedir Türkiye’de bir seferberlik başladı. Bunu Çanakkale’li olanlar çok iyi görecektir. Feribotlar full dolu, gümbür gümbür arabalar geliyor. İstanbul’un hemen hemen bütün belediyeleri her gün onar tane otobüs gönderiyor. Millet Çanakkale’de devamlı bir açık hava eğitimi almaya başladı.

Çanakkale’de de verilen şuydu zorluğa karşı varlığa karşı özürlerim yoklukla savaş nasıl kazanılır? Zora karşı sıkıntıya karşı mücadele nasıl edilir? Vatan bırakılır mı? Yarı yolda dönülür mü? Dikkat edin. Bu bilgiyi bir parantez içerisine bakın. Biz şahsi kanaatimdir ki on beş Temmuz’da Çanakkale’de eğitim almış neferlerin uygulamasını gördünüz. Bu ülke altmışta da yetmişte de seksende de darbe gördü. Hiç duydunuz mu sokağa çıkanları? Yoktu da.

Fakat bu son günlerde son on beş yılda Çanakkale’ye milli olarak gençlikle bir yatırım yapıldı. Ve bu yatırımın cevabını millet olarak verdik. Şimdi siz sorabilirsiniz. Hocam siz neyin yatırımını yapıyorsunuz? Siz mevlevi alayını yürütmekle neyin yatırımını yapıyorsunuz? Dikkat edin. Mevlevi alayı Gelibolu Mevlevihanesi’nden çıkıyor. o günkü devletin başındaki kimsenin cephedeki askerin morali yere düşmesin. Ona destek olsun diye gönderdiği alayların temsili. milli mücadeleye katılan kimseler.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti sömürge olmasın. İngiltere’nin kuklası olmasın. Fransa’nın kuklası olmasın. Sömürge olmasın diye milli mücadeleye katılan ekip. O gün cepheye gitti. Askerin arkasında durdu. Mandacılık ve sömürgecilikten uzak durdu. Milli durdu. Yerli durdu. Nereye gitti? Elli yedinci alaya gitti. Elli yedinci alayın özelliğine son neferine kadar şehit olması. Hocam çok ağır bir mesaj mı bu? Evet bu bir ağır mesaj. Çok bilinen bir klişe söz vardır.

Vatan varlıkta ve barışta zenginlerin yoklukta savaşta gariplerin ve fakirlerindir. Yarın öbür gün istiklal ve istikbalimize kast ettiklerinde sizden mevlevi alayına katılmanızın bedelini isteyeceğiz. Hocam nedir bu bedel? Bu bedel canınızdır. Eğer canınızı sahip ve inandığınız değerler uğruna veremeyecekseniz ve buradan peygamberinin yüzüne bakarken tebessüm ede ede öteki aleme Hasan gibi geçemeyecekseniz geçemeyeceksek bizim mevlevi alayında yürümeye hiç inancımız, ruhumuz yeter mi?

Evet bugün dört bir taraftan sarıldık içeride ve dışarıda. Güneydoğu’da kuzeyde, güneyde. Düşmanlar hali hazır. Su uyuyor, düşman uyumuyor. Memleketimize, minarelerimize ve ezanlarımıza göz dikilmiş durumda. Değerli dostlar elimle işaret ettiğim elli kilometre ileride ezan okunmuyor. Elli kilometre ileride başka bir devlet başka bir bayrak var. Ve bugün bizim istiklal ve istikbalimiz Türkiye Cumhuriyeti olarak diri tutulmak zorundadır. Yarınlarımıza bir borçtur.

Vatanımız, milletimiz, dinimiz, Kur’anımız ve sünnetimiz gelecek nesillerimizden aldığımız bir emanettir. Bizler bu mirası sizlere bırakmak üzere burada toplandık. O yüzden askerin aşını içtik. Askerin çorbasını yedik. Onun ruhuyla ruhlanmaya çalıştık. Onun mirası Çanakkale şehitlerinin mirası bugün sizin elinizdedir. Dünyanın en iyi okullarından mezun olmuş olabilirsiniz. Fakat burayı bu açık hava mektebini görmeden hayattan mezun olmuş sayılmazsınız.

O yüzden bugün gönül diplomalarını alan siz değerli dostlarıma teşekkür ediyorum. Sizler birer Çanakkale. Sizler birer şehit yürekli oldunuz. Sizler bu vatanın, bu milletin, bu ezanın tapususunuz. Bildiğiniz tapusu. Siz varken bu topraklarda ezan dinmeyecek. Siz varken bu millet yere düşmeyecek. Siz varken bu topraklarda tefrika ve fitneye yer olmayacak.

O yüzden bu vatanın ebedi savunucuları olarak siz değerli gönül dostlarına, Mevlevi alayımıza, ülkemizin her ilinden, her bölgesinden gelen bu gönül kahramanlarına ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Bugün şehitler sizden memnun oldular. Bugün şehitler sizden razı oldular. Çünkü onların bıraktığı mirası, onların bıraktığı bayrağı siz tuttunuz. Bugün sizin ellerinizde. Hadi şimdi koşun. Yarına, yarınlarımıza, ebedi nesillerimize bu bayrağı ulaştırın. Bayrak bugün sizdedir.

Bu bayrak size Mevlevi alayının emanetidir. Emiye geçen Tasavvuf Vakfımız ve bizleri bu hususta bu şiir mallı, bu düşünce ve fikirle yoğuran Sayın Üstadımız Mustafa Özbağ Beyefendi’ye Tasavvuf Vakfımıza, vakıf başkanımız Sayın Cafer Altay Bey’e, Sayın Kaymakamımıza değerli protokolde bulunan hazuruna ve en önemlisi Garipler Ordusu olan bu vatanın tapusu olan sizlere ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Nice Mevlevi alaylarında nice bu güzel günlerde burada buluşmayı diliyorum. Allah’a emanet olun.

Halit Hocamıza verdiği bilgilerden dolayı güzel konuşmalarından dolayı teşekkür ediyoruz. Şimdi beklenen an geldi bize Kur’ân ve sünnet yolunda vatan millet yolunda yol gösteren Üstadımız Mustafa Özbağ Beyefendi’yi bekliyoruz efendim.


2. Mevlevîhânede Alkış Yasağı ve Mesnevî 865. Beyit: İbrahim’i Yakmayan Ateş, Nemrud’un Tevhîd Karşıtlığı

Selamünaleyküm. Sizlere sırtımı döndüğüm için hakkınızı helal edin. Hepinize hoş geldiniz. Gününüz, geceniz hayırlı olsun. Bir şeyi belirterekten sohbetime başlayayım. Mevlevi haneler Mevleviler ve diğer müminler diğer insanlar için ibadethane hükmündedir. Ibadethanelerde alkış yapılmaz. O yüzden özür dileyerekten nasihatimi kabul buyurun. Asla Mevlevi hanelerde ibadethanelerde alkış yapmayın. Hepiniz tekrar tekrar hoş geldiniz. Aslında ben bugün sohbet etmeyecektim.

Sadece Halit Hoca Çanakkale’yle alakalı sohbet etsin. Ben sizi daha fazla yormayayım diye düşündüm. Bu sefer de sanki sohbetten kaçıyormuşum, konuşmaktan kaçıyormuşum, sizden kaçıyormuşum gibi algılanacağım, içim rahat etmeyecek diye. Hiç olmazsa buradaki her ay Halit Hoca kaçıncı ay bu ay? Nereye gitti Halit Hoca? Yüz yirmi yedi. Yüz yirmi yedi aydan beri devam eden buradaki çalışmalarımızda eee yüz yirmi sekizincisinde sohbet edelim. Bir iki beyt okuyalım.

Bizim burada toplanmamızda vesile olan Hazreti Mevlânâ Celaletin Rumi Hazretlerinin meslemesinden birkaç beyt okuyalım istedim. Malum burada sohbeti devam edenler veya internetten devamlı dinleyenler, sekiz yüz altmış beşinci beyt’e gelmişiz. Inşallah doğru yerden okumaya gayret edelim. Ateş İbrahim’e diş geçiremedi. Çünkü Allah seçkiniydi o. Nasıl ısırabilirdi onu? Din ehli şehveti ateşiyle yanmaz. Şehvet ateşiyle yanmaz. Geri kalanlar ise o ateş alır ta yerin dibine götürür.

Allah emriyle kabaran deniz dalgaları Musa’nın adamlarını tanıdı. Kıptilerden ayırt etti. Allah buyuru gelince yer karını altınlarıyla tahtıyla dibine çekti yuttu. Ben böyle rahatsız oldum size sırtımdığını kılınca. İbrahim aleyhisselâm’ın vaktiyle Nemrut ateşe atmıştı. Nemrut çevrede ne kadar yanıcı ve yakıcı ne varsa toplamıştı. Derdi İbrahim’di. Aslında derdi İbrahim de değildi. Derdi İbrahim’in diniydi. Neden İbrahim’in diniydi?

O güne kadar Nemrut ve avanesi kendince kendi din algılarına inanmışlardı. Bu din algısı Nemrud’i din algısı tevhid inancının üzerinde değildi. Bütün peygamberler kendi zamanlarında tevhid inancını pekiştirmek, tevhid inancını insanlara anlatmak için gönderilmişlerdir. Adem’den itibaren peygamberlerin vazifeleri budur.

Peygamberler mal toplamak için, makam sahibi olmak için, para toplamak için, zengin olmak için ne bileyim o günkü sosyal hayatlarında kendilerine sosyal bir kategori çizmek için gelmemişlerdir. Onlar sadece ve sadece Allah’ın dinini anlatmak, insanları Allah’a davet etmek için gönderilmiştir. Ve bütün peygamberlerin düşmanıdır şeytan ve şeytandaşmış insanlar ve sistemler. Nasıl İbrahim’e kadar bütün peygamberler bunları yaptıysa İbrahim de öyle yapmıştı.

Ve insanları Allah’ın dinine davet ediyordu. Ve insanları kurtuluşa çağırıyordu. Ve Nemrud’un kurmuş olduğu düzene Nemrud’un kurmuş olduğu sisteme aykırı bir sistemdi. Hakka dayalı sistemler, Allah’a dayalı sistemler, dünya üzerindeki batıla dayalı sistemlerle hep çatışmışlardır. İbrahim o zaman da Nemrud’la çatışıyordu. Ve Nemrud bütün ateşleri topladı, odunları, çalıları, çırpırları topladı. Kocaman devasa bir ateş yaktı. Ve mancılığı kurdular. Mancılığın içerisine İbrahim’i koydular.

Ve İbrahim’in kapı komşusu, kapı komşusu bir başkası değil. Hasislikten, kıskançlıktan çatlayan o hasislikte o kıskançlıkla eline fırsat geçti. ben İbrahim’den intikamımı alacağım diyen kapı komşusu atıldı ileri. Dedi ki mancılığın ipini ben kesmek istiyorum. Bir başkası değil. Ve mancılığın ipini kesti. Mancılığın ipini kesince İbrahim aleyhisselâm tam ateşin ortasına düştü. Küçük not o esnada Cebrail aleyhisselâm bunu Hazreti Muhammed Mustafa’ya anlatıyor.

Diyor ki ey Muhammed benim dünya semağısına en hızlı yetiştim, indim anlardan bir andır diyor. İbrahim’in ateşe atıldığı an. Ve tam ateşin üstünde, ateşin içine düşmek düşmek üstünde düşmek üzere dedi ki Cebrail aleyhisselâm seni kurtarayım. İbrahim dedi ki o beni görüyor mu? Evet. Onun bundan haberi var mı? Evet. Benim hiçbir şeye ihtiyacım yok. O bana yeter dedi. Ve İbrahim ateşe düşünce Cenab-ı Hak ateşe dedi ki ey ateş serin ol, selamet ol, yakıcı olma, dondurucu da olma.

Allah’ın buyruğu gelince ateş gül bahçesine döndü.


3. Musa’nın Kızıl Deniz Mucizesi, Firavun’un Helakı ve Kârun’un Hazinesi: Emperyalizmin Gerçek Şifresi

Vakti ki İbrahim’den sonra Musa geldi. Zaman Musa’nın zamanıydı. Vakit Musa’nın vaktiydi. Musa da peygamberlik vazifesiyle vazifelinince o da insanları tevhid dinine davet etmeye başladı. Tevhid dinine davet etmeye başlayınca bu sefer Nemrud’un vazifesini yapan Firavun onunla uğraşmaya başladı. Ve Firavun’la ipler gerildi, gerildi, gerildi ve Firavun en son Musa ve inananlarını öldürmeye karar verdi. Bütün ordusunu topladı.

Firavun’un ordusu o gün için, bugün için bugün için düşünün ABD ordusu gibi. Batı komple silahı, teçhizatı, bombası, atom bombasını elinde tutan batı güçlerini düşünün. şimdi de bizim ülkemizin etrafını sarıyorlar ya içeriden dışarıdan. Elin İngiliz’i gelmiş yüz yirmi beş tane savaş uçağını Kıbrıs’a konuştandırıyor ya. Uçak gemisinin kapan gelmiş ya Ak Deniz’e.

Öbür tarafta PKK, YPG bilmem ne bir sürü harf kalmadı Türkçe’de terör örgütlerini sıralamışlar ya batımıza da bizim Yunanistan bütün adalara silahlanmış ya biz de İbrahim inananları gibi, Musa’nın inananları gibi, Hazreti Muhammed Mustafa’nın Bedir’deki inananları gibi bir avuçuz. Musa ve inananları da bir avuç o zaman için. Ama Allah’ın Allah inananlara yardım edecek ve Musa ve inananları Musa’nın inananlarında enteresan bir hal de var. Bu ne? Savaşmamak. Cihat etmemek.

Yahudiler diyorlar ki ey Musa biz sana iman ettik inandık ya evet söyle Rabbine bizi korusun. Yahudiler de böyle enteresan duruş var. Bu sefer Musa aleyhisselâm Allah’ın emriyle inananlarını aldı yürümeye başladı. Ne dedi nereye kadar? Denizin yanına gelince kadar arkada Firavun ve askerleri önlerinde deniz. O Yahudiler dediler ki ey Musa biz senin peşinden geldik bak ne hallere geldik. Ne hallere düştük? Bak biz sana inandık. Düştüğümüz durumu görüyor musun? Biz perperişan olacağız.

Şimdi ne yapacağız? Cenab-ı Hak’ın vadi hak. Allah Musa’yı vahyetti. Dedi ki ey Musa asanı denize vur. Asanı denizine vurdu. Asan denize vurulunca denizden yol açılıyor. Yer açıldı ve Musa aleyhisselâm döndü kavmine. Dedi ki hadi buradan yürücez. O Yahudiler enteresan insanlar. Dediler ki biz on iki kavimiz ayrı ayrı biz ayrı ayrı yol isteriz. Hep beraber bir yerden gitmeyiz. Musa aleyhisselâm yalvuruyor. Yapmayın etmeyin bak arkamızdalar. Geçin geçmiyorlar.

Cenab-ı Hak Musa’ya vahyetti Musa asasını bir daha vurdu. On iki yol açıldı. Dediler ki birbirimizi de görmek istiyoruz. Bu sefer asayı bir daha vurdu. On iki yol ortası cam gibi bölünmüş. Denizin içinden gidiyorlar. Ve birbirlerini görüyorlar. Hepsi de ayrı yolda. Ve böylece onlar suya girip yürümeye başladıklarında Firavun baktı ki bunlar denizde gidiyorlar.

O da arkasından gitti ve rivayet edilir ki Minkail aleyhisselâm o arkadan geriye dönmek isteyen Firavun askerlerini arkadan itekliyordu denize doğru. Onların bir kısmı boğulacağını anlamışlardı. Ve Firavun önünde askerler arkada bir kısmı boğulacaklarını anladılar. Ama velakin Allah’ın vaadi hak onlar zalimle beraber oldukları için o zalimlerle beraber helak olacaklar.

Minkail aleyhisselâm onları arkadan tabiri caizse itekliye itekliye son Firavun askeride denizin etkılanına girince deniz arkadan kapatmaya başladı. Ve Hazreti Pir’in dediği gerçekleşti. Deniz Müslümanlara, müminlere dokunmayıp kıp dilleri ayırıp yalayıp yutu veriyordu. Bakın Müslümanlara, müminlere dokunmayıp kıp dilleri yalayıp yutu veriyordu. Allah’ın vaadi eriştirde su bir silah haline gelmişti. Ve Firavun ve askerlerini helak ediyordu.

Yine Allah buyuruğu gelince, yer karını altınlarıyla tahtıyla dibine çekti yuttu. Karın malum dünyanın en zengin kişisi. Hala da onun kadar zengin bir kimse yok. Ve bütün dünyadaki insanlar, büyük devletler karının hazinesini arıyorlar. Bunlar Orta Doğu’da dolaşıyorlar ya, Orta Doğu’da petrol için dolaştıklarını zannetmeyin. Petrol bunların yan kuruluşu. Bu emperyalist güçler karının hazinesini arıyorlar. Bu İsrail, Mossad, Rusya, ABD, Batı karının hazinesini arıyorlar.

Ve karının hazinesine ulaşmaya çalışıyorlar. Bugüne kadar gelmiş geçmiş en büyük hazine. Bu en büyük hazinesine ulaşmaya çalışıyorlar. Ve karın o hazinesiyle yaşarken ve yürürken, toprak karını ve hazinesini komple yutuverdi. Toprak karının ve hazinesinin ölüm sebebi oldu. Allah’ın emri, Allah’ın vadi vakti saati geldiğinde hepsini de yerle yeksan etti. Helak etti.


4. Abdullah b. Abbas Hadîsi: Allah Dilemedikçe Kimse İyilik ve Kötülük Yapamaz, Cemaatle Zikrin Afvı

Kıymetli dostlar, Allah bir şeyi muhafaza edecekse korur. Hiç kimse ona bir şey yapamaz. bir gün Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri, bineğinin terkisine Hazreti Abbas’ın oğlu Abdullah’ı oturtmuştu. Ona diyordu ki, ey Abdullah beni iyi dinle. Dinliyor musun? Abdullah cevap veriyordu. Evet ey Muhammed seni iyi dinliyorum. Duruyordu Hazreti Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri. Tekrar ondan teyit alıyordu. Bir atılıyordu. Beni iyi dinle.

O da diyordu ki, dinliyorum ey Muhammed. Üçüncüsünde tekrar söylüyordu. Diyordu ki, ey Abdullah, ey oğul beni iyi dinle. O diyordu ki, dinliyorum ya Resulallah. Anam babam canım sana feda olsun. Ben seni dinliyorum. Ona diyordu ki, ey oğul bütün dünyanın insanları toplansalar, sana kötülük yapmak isteseler, Allah izin vermeyince sana hiç kimse kötülük yapamaz. İyi dinle.

Bütün dünyanın insanları toplansalar, sana iyilik yapmak isteseler, Allah izin vermedikçe, yaratmadıkça sana iyilik yapamazlar. Allah’ın yaratması, onun emriyle, o müsaade ederse her şey olur. O müsaade etmezse hiçbir şey olmaz. Onun vaadi var ise bu noktada o vaadini gerçekleştirir.

Nasıl İbrahim’i ateşten koruduysa, nasıl Musa ve kavmini Firavun’un hile ve desiselerinden ve zulmünden kurtardıysa, nasıl İsa’yı, Yahudilerin zulmünden kurtardıysa, nasıl Muhammed Mustafa’nın yanında bir avuç sahabesiyle Bedir’de onu galip çıkardıysa, onu koruduysa, nasıl Hz. Muhammed Mustafa’yı, Utbe’nin, Şeybe’nin, Şerrin’den, Müşrikli’nden koruduysa, biz Allah’ı zikreder, sımsıkı yapışır, Kur’ân ve Sünnet’e sımsıkı yapışır da onu yaşama gayretinde bulunursak, Cenab-ı Hak’ın vaadi haktır.

Cümlemizi kurtuluşa erdirecektir. Biz bu topraklarda yaşayan insanlar olarak birbirlerimizle kenetlenir, birbirlerimizi sever, birbirlerimize muhabbet beslersek, ayrılığa düşmezsek, ucuydu bucuydu şucuydu noktasına gitmezsek, bırak onları onlar ucu, bırak bunları bunlar bucu deyip de ötekileştirmezsek, bir ve beraber olursak Allah’ın vaadi haktır. Biz bir ve beraber bir şekilde bu topraklarda huzur içerisinde yaşamaya devam ederiz.

Kıymetli dostlar, bugün bende bir yorgunluk yok, merak etmeyin ben sabah kadar sohbet ederim, ben alışkınım ama hepiniz kendi kasabalarınızla, köylerinize, şehirlerinize gideceksiniz, sizi daha fazla yormayın. O yüzden inşallah birazdan Sema zikri şerifini icra edeceğiz. Tabii üç aşağı beş yukarı buradaki arkadaşların hepsi de bizim ne yapıp ne ettiğimizi biliyorlar ama Sema’da bizim kardeşlerimiz Allah diyerekten Sema ediyorlar.

Bizler de oturduğumuz yerde ama sesli ama sessiz Allah diyerekten Allah’ı zikredelim. Kim toplu şekilde Allah’ı zikrederse af olmuş olarak kalkınız buyurmuş Cenab-ı Hak. İnşallah biz de toplu bir şekilde Allah’ı zikredelim ve buradan evlerimize dağılalım. Gününüz mübarek olsun, sürçülisan ettiysek affola, Sema’da buluşacağız. Selamun aleyküm.


Kaynakça ve Referanslar

  • Çanakkale Muharebesi ve 57. Alay (son nefere kadar şehit): Genelkurmay ATASE Arşivi; Cemil Conk, Çanakkale Conkbayırı Muharebeleri; Liman von Sanders, Türkiye’de Beş Yıl
  • Yahya Çavuş ve Ertuğrul Koyu savunması: İsmet Görgülü, Çanakkale Savaşları; Mithat Atabay, Çanakkale Cephesi
  • İbrahim aleyhisselâm ve Nemrud’un ateşi (serin ve selâmet ol): Enbiyâ 21/51-71; Sâffât 37/83-99; Ankebût 29/16-27
  • Musa aleyhisselâm ve Firavun’un helâkı, denizin yarılması: Bakara 2/50; A’râf 7/103-137; Tâhâ 20/77-79; Şuarâ 26/52-66; Yûnus 10/75-92
  • Kârun’un yere batırılışı ve hazineleri: Kasas 28/76-82; Ankebût 29/39; Mü’min 40/24
  • Mesnevî-i Şerîf 865. beyit ve İbrahim-Musa temsili: Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevî-i Şerîf, I. cilt
  • Cebrâil’in İbrahim’e yardım teklifi (O bana yeter): Taberî, Câmiu’l-Beyân (Enbiyâ 69 tefsiri); İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ânü’l-Azîm
  • Abdullah b. Abbas hadisi (Kalem kurudu, ümmet toplansa dahi): Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyâme 59; Ahmed b. Hanbel, Müsned I/293, 303
  • Mikâil aleyhisselâm’ın Firavun askerlerini denize itmesi: İbn Abbas rivayetleri; Sâlebî, Arâisü’l-Mecâlis; Kısas-ı Enbiyâ
  • Toplu zikir meclisi ve affı (zikir halkası melekleri): Buhârî, Daavât 66; Müslim, Zikr 25; Tirmizî, Daavât 129
  • Mevlevîhanelerin ibadet yeri olarak telakkisi: Sâkıb Dede, Sefîne-i Nefîse-i Mevleviyân; Abdülbâki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik