Bu Akşamki Sohbetin Konusu: Hz. Peygamber’in Mîrâc’ta Rabb’ini Görmesi — Necm 53/7-17 ve İsrâ 17/1 Tilâveti
Bununla alakalı malum İslâm dünyasında iki görüş var ama zaman içerisinde bu fakirin tespiti Muhammed Rabbi’sini görmedi diyenler Batı’nın Batı’nın kafirlerin münafıkların baskısıyla veyahut da yardımıyla veyahut da komplosuyla bu ağır basmaya başladı. O yüzden bu akşam bu meselede hem âyet-i kerimelerle hem hadîs-i şeriflerle hem tabi’nin, tebai tabi’nin ve imamların bu konudaki görüşleriyle meseleyi bu noktada almaya çalışacağız. Anlatmaya çalışacağız. Anlamaya çalışacağız inşâ’allâh. O yüzden bu akşamki Kur’ân-ı Kerîm tilavetimiz İsrâ birinci âyet ve Necm 53/7-17 kadar. Bismillâhirrahmânirrahîm. Bismillâhirrahmânirrahîm. Necm 53/7-17 kadar. Bismillâhirrahmânirrahîm. Âmin. İsrâ 17/1. Âyetlerimizden bir kısmını ona göstermek için, kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan alıp, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya seyahat ettiren Allâh her türlü noksandan münezzehtir.
Necm Sûresi âyet birinci âyet. Necm Sûresi âyet yediyle on yedi arası. Ve o en yüce ufukta idi. Sonra yaklaştı. Derken sarkı verdi. İki yay kadar yahut daha da yakın oldu. O vakit kuluna vahye edeceğini etti. Onun gördüğünü gönül yalanlamadı. Onun gördüğü şey üzerinde de kendisiyle tartışacak mısınız? And olsun ki onu bir de diğer inişte görmüştü. Sidret-ül müntehanın yanında. Ki cennet-ül mevada onun yanındadır. O zaman sidreyi bürümekte olan bürüyordu. Göz ne şaştı ne de açtı. Bu akşamki konumuz İsrâ ile alakalı değil. İsrâ’dan sonra tecelli edilmiştir.
Mîrâc Hâdiselerine Genel Bakış ve «Lâ İlâhe İlla’llâh Demeyene Kadar Savaş» Prensibi: Ümmetin Çarpılmış Hâli, Dîni Tebliğin Zorlaşması
Zaman zaman sohbetlerde, Hazret-i Peygamber’in gördükleriyle alakalı geçmiş Mîrâc sohbetlerinde bahsedilmiştir. Bahsetmiştik. Fakat son zamanlarda şunu tespit etmeye başladım. Gerek bir şey değil. Bu bir şey. Bu bir şey. Şunu tespit etmeye başladım. Gerek imam hatipte okuyan çocukların bana tevdi etmiş oldukları sorular, gerek ilahiyatlarda okuyan çocukların bana tevdi ettiği sorduğu sorular, gerek ilâhiyât çevresinde, gerek Diyânet çevresinde Hazret-i Peygamber’in vasat bir Peygamber gibi gösterilip, hatta daha ileriye gidilip, onun da hataları vardı, günâhları vardı. Ama o tövbe etti, böyle affoldu. Deme küstahlığına, cahilliğine düşen, hatta daha da ileri gidip, sanki Muhammed Mustafâ tabirimi hoş görün, sanki postacıydı, geldi Kuran’ı tebliğ etti, gitti, sonra ne yaparsanız yapın dedi gibi.
Veyahut da bir kısmı, Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın diğer peygamberlerden bir üstünlüğü yok, diğer peygamberlerle aynı seviyedemiş gibi gösterildi. Sonra daha da cesaretlendi bu zındık sayfası, taifası. Şunu demeye başladılar, hadîsleri inkar etmeye başladılar. Bu zındık tayfası, bu gavur tayfası, bununla da yetinmedi, Âyet-i Kerimelere dil uzatmaya başladılar, yetmedi, Kuran-ı Kerim’e tümüyle dil uzatmaya başladılar. Tabii Müslümânlar suskun, Müslümânlar sahipsiz, Müslümânlar pısırık, Müslümânlar kendi inancını savunabilecek cesarette değiller, Müslümânların vur ensesine al lokmasını, hatta Müslümânlara biz elimizden geldiğince hakaret edelim, küfür edelim, onları ezelim, onların her türlü hak ve hukukunu ellerinden alalım, Müslümânlar nasıl olsa her şeyi yalayıp yutuyorlar, biz yüzlerine tükürsek Ya Rabbe şükür diyecekler, istediğimizi istediğimiz gibi yapalım noktasına gelindi.
Ve işin daha acı tarafı, 28 Şubat yaşamış olan Müslümânlar, 28 Şubat’ı yaşamış olan Müslümânlar, hiç ders almamışçasına 28 Şubat’ı destekleyerekten 28 Şubatçıların su yoluna girip, onların istedikleri gibi davranmaya başladılar. Ve acı olan şu, günden güne, günden güne, günden güne, Müslümânlar, bilhassa Anadolu’daki Müslümânlar, artık bir davaları kalmamış, ülküleri kalmamış, sanki dünyânın heva ve hevesine kapılmış, kendi nefislerini de ilah edinmiş, onlar da yiyelim, içelim, tatillere gidelim, alışveriş mağazalarını didik didik edelim, burunlarımızı dayıya daya vitrin ser edelim, elimizden geldiğince harcayalım, yiyelim, içelim, savurganlık yapalım, hatta kafirler gibi bir hayat yaşayalım, gösterişte, şatahatta, şatafatta, israfta, biz hiç haddi hududu görmeyelim, görmeyelim, haddi hududu da bu noktada çizmeyelim, biz heva ve hevesimiz emrettiği gibi bir hayat yaşayalım, bizim öyle bir kelime-i şahadet derdimiz olmasın, bizim öyle bir yeryüzü, lâ ilâhe illa’llâh denilinceye kadar savaşmakla emrolunun diyen Peygamberin mesajını duymamış olalım, biz yeryüzü lâ ilâhe illa’llâh deyinceye kadar savaşmakla emrolunmuş bir Peygamberin ümmeti değil de yeryüzünde her türlü heva hevesin, her türlü nefsaniyetin, şeytaniyetin, deccâliyetin bir parçası olalım gibi bir noktaya gelmiş olduk ve acı bir şey Ümmet-i Muhammed başındaki insanlara dîn tebliğ edemez hale geldi, dîn tebliğ etmeye kalktığınızda da muhakkak size bir kult takılıyor, muhakkak ensenizde sizin boza pişiriliyor, muhakkak değişik baskılara maruz kalıyorsunuz, en açıktan, en ufaktan bir şey yeni FETÖ’ciler oluyorsunuz, yeni FETÖ oluyorsunuz, düne kadar FETÖ’cü dedikleriyle kol kola gezenler, düne kadar FETÖ dedikleri o grupla bağlantıyla tabirimi hoş görün, kucak kucağı yaşayanlar bir anda böyle aa baktık ki FETÖ tu kaka oldu, bizi de, sizi de, bizi Kuran Sünnet diyenleri de aynı kefeye koyup bir de bununla yaftalamaya çalışıyorlar, siz yeni FETÖ’cüsünüz, Kuran ve Sünnet derseniz yeni FETÖ’cü oluyorsunuz, Kuran ve Sünnet derseniz imamların ictihâdı da derseniz siz radikal İslamcı oluyorsunuz, eğer siz bugünkü bozuk, bozuk FETÖ’cü başıları gibi olursanız, o zaman alkışlanıyorsunuz, bu bozuk FETÖ’cü başıları ne yapıyorlar?
Enflasyon kadar faizi caiz görüyorlar, bunlar bozuk FETÖ’cü başı, bunlar âhir zamân müsvetteleri, bunlar âlim diyemeyeceğim, bunlar müsvette, eğer bunların suyu yoluna giderseniz sizi alkışlıyorlar, çünkü siz Müslümân’ın Müslümân’dan fâiz alması, vermesi Kabe duvarının dibinde anasıyla zina etmiş gibi olur derseniz, bu bozuk FETÖ’cü başıları kumda, güneşte kalmış, güneşte kalmış kum gibi başlıyorlar kaynamaya, bu hadîs sahi mi değil mi, bunu tartışıyorlar, diyemiyorlar ki biz imanımızı sattık, biz dinimizi sattık, biz üç kuruşa beş kuruşa kendimizi deccaliyete peşkeş çektik diyemiyorlar, birisi çıkıyor oradan diyor ki Tokî’nin faizi fâiz değildir, Tokî’nin faizi adı üstünde Tokî’nin faizi fâiz değildir diyor, Haydi bütün Müslümânlar arkasından diyor o fâiz değilmiş, birisi Kuran-ı Kerim’i inkar ediyor, bir âyet-i Kerim’i inkar ediyor, bu Allâh’ın bir ayeti böyle olamaz diyor, 19’cular çıkıyor, Tevbe Suresinin son iki ayetini inkar ediyor, bunlar bu topraklarda oluyor, bir siyâsetçi başımız çıkıyor, dinin yeniden diyor elden geçirilmesi lazım, yeniden dizayn edilmesi lazım, reforma edilmesi lazım, 1400 yıllık hukuk uygulanamaz diyor, biz alkışlıyoruz onları, onu alkışlayanlar da komple tecrid-i îmân tecrid-i nikâh gerekli, onu da görmüyoruz biz ve bunları da alimim diyen, şeyhim diyen, mühridim diyen, mürşidim diyen, Müslümanım diyenler susuyorlar, susdukları zaman dilsiz şeytan olduklarının farkındalar, çünkü aynı hadîsi onlar da okuyorlar, haksızlık karşısında, hukuksuzluk karşısında susan dilsiz şeytandır, not söyleyen kimse Hz.
Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem, ama bu haksızlığı yapan, bu hukuksuzluğu yapan, bu zulmü yapan, bu zalimliği yapan, bu kanıbozukluğu yapan, bu sütü bozukluğu yapan eğer bizim cemaatimizdense, bizim tarikatımızdense, bizim partimizdense, bizim kavimimizdense, bizim yandaşımızla biz susuyoruz. Biz susuyoruz. Değerli kardeşler yanlış söz Mustafâ Özbağ’dan da çıksa, benim kardeşim, benim kardeşim şunu diyecek, dur burada yanlış bir söz var. Bunu bana diyemezseniz hakkım size helal değil, var ise. Ben yolun başında her şeyi tövbe edip geri döndüm. Ne derdim şehliktir, ne derdim bir şey olmaktır, derdim Kur’ân ve Sünnettir, hala da aynı. Kendi kendime şunu söz vermiştim, etraftaki cemaatleri, tarikatları görünce, Mustafâ Özbağ ne yaparsan yap, ne edersen yap, Kur’ân ve Sünnet üzerine ol.
Söylediğin Kur’ân ve Sünnet’e uygun olsun, imamların ictihâdına uygun olsun diye kendi kendime söz vermiştim. Ben o sözümde durmak istiyorum. O sözümle de ölmek istiyorum. O yüzden kardeşlerimden istirham ediyorum, rica ediyorum. Kur’ân ve Sünnet’in dışında size bir şey öğretmeye kalkarsam, söylersem lütfen bunu bütün samimiyetimle söylüyorum. Allâh için bu konuda bana nasîhat edin. Sohbete başlarken âhir zamân alimleriyle alakalı birkaç hadîs söyleyeceğim. Çünkü ümmeti ifsad eden âhir zamân âlimleri. Ahir zamanda dîn ile dünyayı talep eden insanlar zuhur edecek. Ahir zamanda dîn ile dünyayı talep eden insanlar zuhur edecek. Dîn ile dünyâ talep edenler. Bu para, bu makam, bu mevki, bu devlet kademelerinde bir makam almak, işe girmek, bu siyâsette dînî, dînî alet etmek, siyâset yapanların kendisiyle kendilerini takvâ gibi göstermesi, dindarmış gibi göstermesi.
Toplumların önüne gelip bir Kur’ân-ı Kerîm’den âyet-i kerimi okuyup akşama viski yudumlaması gibi. Bir Kur’ân-ı Kerîm’den âyet-i kerimi okuyup gidip sonra bir afiyetle domuz etini yemesi gibi bu. Bu Kur’ân-ı Kerîm’den bir âyet-i kerimi okuyup insanlardan, vatandaştan rüşveti cebellez etmek gibi bu.
Âhir Zamânda Dîni Satma: Rüşveti Cebellez Etmek, Tokî Faiz Misâli, Maliyenin Suskunluğu, Siyâsette Dîni Âlet Etmek; Bizatihi Hz. Peygamber’in Mesajı
Kur’ân-ı Kerîm’den bir âyet-i kerimi okuyup, kollar da sıvalı, abdest almaya gideceğim, bak çabuk ne vereceksen ver buraya at demek bu. Cuma kılacağız, cumaya gideceğiz, o yüzden rüşveti ne kadar vereceksen ver demek bu. Ahir zamanda dînî, dînî kullanarak ne yapacaklarmış? Bunlar dünyayı talep edeceklermiş. Ben şeyhim deyip, milletten zekât toplayıp, öldükten sonra arkasından ümmetin parasımı yoksa şahsi paramı deyip kavga çıkarıp birbirlerini birbirlerinin camilerini yıkmaya kalkmak bu. Bunları açık açık konuşmazsak herkes susarsa dilsiz şeytan olacak. Türkiye’nin gündemine bakın on yedi trilyon para var orta yerde. On yedi trilyon kimin parası? Ümmetin parasımı yoksa babamızdan kalan para mı?
Hayır bu ümmetin parası, hayır bu babamızın parası. Bu on yedi trilyon parayı sen nereden kazandın diyen yok. Biz vergi mükellefi olarak bir tane bir şeyi kaçırmış olsak bizim tepemize bırakın maliyeden bir tane memuru maliyeyi başımıza yıkıyorlar. Bu kardeşinizin iş yeri kırk elli tane saymadık ama iki otobüstü değil mi Caver? Evet. Iş yerini bastıklarında yirmi sekiz Şubat’ta iki otobüs o günün çevik kuvveti benim iş yerimi basıp her şeyime el koyuyordu. Sen yeşil sermayesin diye. Ve bizim yatak örtülerinin kumaşları havada dolaştırıyorlardı. Sanki içinde bir şey varmış gibi. Defterlerimize el koyup bugünün parasıyla bir milyon dolar bana ceza kesen mâliye on beş yıl mahkeme mahkeme uğraştığım mâliye şimdi on yedi trilyonun peşine düşmüyor.
O gün beni yargılayan savcılar, hakimler şimdi on yedi trilyonun peşine düşmüyor. O gün benim iş yerimi ilmek ilmek arayan, iş yerimin altını üstünü getiren mâliye suskun. Evet, ahir zamanda öyle insanlar zuhur edecekler. Dinleriyle dünyayı talep edecekler. Bunlar yumuşak koyun postu içinde baldan tatlı dilleriyle insanları kandırırlar. Ancak onların kalpleri bir kurdun kalbi gibidir. Cenâb-ı Hak şöyle diyecektir. Beni aldatmaya mı çalışıyorsunuz? Yoksa bana karşı cürete mi yelteniyorsunuz? Zatıma yemin olsun ki bunlar üzerine öyle bir müsibet göndereceğim ki içlerinde en halim olanlar bile şaşkına dönecekler. Kirmizi. Yıllardır derim dînî geçim aracı yapanlar daha dünyadan göçüp gitmeden helak olacaklar.
Cemaatleri de olacak, tarikatları da olacak, kendileri de da olacaklar. Sebep? Çünkü onlar dînî kendi heva ve hevesleri kendi dünyevi emelleri için alet ettiler. Allâh’la savaştılar. Allâh’la savaştılar. Bunlar âhir zamân şehleri. Bunlar âhir zamân âlimleri. Bunlar âhir zamân siyasetçileri. Bunlar âhir zamân hakimleri. Bunlar âhir zamân savcıları. Bunlar ahir zamanın kendi içerisindeki güç devşirmesinden zehirlenip Müslümânlara zulmeden zalimler. bunlar böyle olunca ümmet ne yazık ki âlimler böyle olunca ümmet hakikati duymaktan uzak uzak ve hakikate yabancı ve hakikati görmekten perdeli. Çünkü alimleri perdeli, çünkü şehleri perdeli, çünkü siyasetçileri perdeli, çünkü toplumun önündeymiş gibi görünen zevat perdeli.
Hakikatten perdeli. Bunlar gözleri var, görmüyorlar, kulakları var, işitmiyorlar. Bunlarda kalp gözü de açık değil, kalp aklı da çalışmıyor. Böyle olunca bunlar körün körü. Böyle bir körlüğün içerisindeyiz. Böyle bir körlüğün içerisinde onlar Hz. Muhammed-i Mustafâ’nın Rabbi’ni gördüğünü de kabul etmiyorlar. Çünkü kendileri kör oldukları için Hz. Muhammed-i Mustafâ’yı da kendileri gibi sayıyorlar. Kendisi kör ya cümle alemi kör zannediyor. Kendisinin kalbi aklı çalışmıyor ya. Cümle alemi de kalbi aklı çalışmıyor görüyor. Kendisi cebini düşünüyor ya. O da cümle alemi cebini düşünen zannediyor. hırsızı yakalarlar, derler ki hırsızsın sen. O der ki bütün herkesi hırsız der. Hırsız herkesi hırsız görür.
Rüşvetçi bütün herkesi rüşvetçi görür. Hatta oraya yeni bir me’mûr girer. O der ki rüşvet yasak. Ona der ki bu rüşvet değil. Ya bu hediye ya ya biz bunları hayır yolunda kullanıyoruz zaten der. Evet. Onlar kör çünkü. Onlar haramın kendilerine helallaştıranlar. Evet bu Necm suresiyle alakalı bu gece sizlere kendi görüş ve düşüncelerimi aktarmayacağım. Buraya bir not almışım. İsrâ ve Mîrâc hadisesini hatta Mîrâc hadisesinde Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem hazretlerinin Allâh’ı hem vücut gözüyle hem kalp gözüyle gördüğüyle alakalı ayetleri, hadîsleri ve ehli Sünnet alimlerinin tespitlerini aktaracağım. Ve bugün Mîrâc sohbetinin sonunda siz kendiniz Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem hazretlerinin Allâh’ı bizatihi görüp görmediği şekilde kafanızda herhangi bir şüphenin kalmayacağına inanıyorum.
Benim inancım bu. Evet Necm Sûresi âyet dedi ve o en yüce ufukta idi. Sonra yaklaştı derken sarkıverdi. İki yay kadar yahut daha da yakın oldu. O vakit kuluna vahyedeceğini etti. Onun gördüğünü gönül yalanlamadı. Onun gördüğü şey üzerinde de kendisiyle tartışacak mısınız? Andolsun ki onu bir diğer inişte de görmüştü. Sidretül müntehanın yanında ki cennetül meva da onun yanındadır. O zaman sidreyi bürümekte olan büyürüyordu. Göz ne şaştı ne de açtı. Sohbete başlarken meşhur bir Kütüb-i Siddı gibi Hrudani Hadîs külliyatı ansiklopedisi vardır. Genelde arkadaşlar o hadîs külliyatı ansiklopedisini benden duymuşlardır zaten. Yaklaşık on dört hadîs kitabının bir kitapta toplanmış halidir. Kütüb-i Siddı adlı hadîs kitabının toplamıdır.
Hrudani ön on dört hadîs kitabının toplamıdır Cem’idir. Bu Hrudani’den sekiz bin dört yüz otuz sekiz nolu hadîs sekiz bin dört yüz kırk bir nolu hadîs sekiz bin dört yüz kırk yedi nolu hadîs sekiz bin dört yüz kırk dokuz nolu hadîs. Bu hadislerin uzun merajla alakalı hadisler. Bu hadislerin ben konumuzla alakalı olduğu için hem de fazlaca vaktinizi almayayım diye sadece başlangıçlarını aldım. Bunu merak edenler bu sohbet hazırlığını Telegram sayfamda yayınlayacağım sonra. bunu böyle çeyiz gibi sandığa saklamayacağım. Bu çalışmayı komple yayınlayacağım. Bu çalışmada ııı bizim iki tane kardeş bana kendileri hazırlık yaptılar. Onları atmışlardı. Onlardan da faydalandım. Gözüm görmedi ya. Bizim ilâhiyâtçı kızı.
Nerede el kaldırsın ya? Gelmedi mi yoksa? Burada olması lazım. A. El kaldıran da yok. Ha? Meryem sen değil ya. El kaldırma. Efendim? Sen ne elini kaldırmıyorsun? Tamam. Yok seninkinden faydalandım. Şimdi ismini zikretmeyeyim. Teşekkür ediyorum. Allâh razı olsun. Evet. Bir de vahit atmıştı bana. Vahit’in ismini zikredeyim. Vahit burada mı? Evet. Bir de vahit atmıştı. Her ikinize teşekkür ediyorum. Sizin attıklarınızdan da faydalandım. Rudani. Sekiz bin dört yüz otuz sekiz Noğlu hadîs. Katede. Enes bin Malik’ten o da Malik bin sağa sağadan.
Cibrîl’in Hz. Peygamber’in Göğsünü Yarması ve Kalbini Yıkaması: Zemzem ve Altın Leğen, Îmân-Hikmet Dolu Boşaltma — Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâ’î (Ebû Zer Rivâyeti); Burâk ve Cibrîl’in Altı Yüz Kanadıyla Yere Serilişi
Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu. Bunların başlangıçlarına dikkat edin. Dikkatinizi oraya çekmek istiyorum. Ben Kabe’nin avlusunda hatim ya da hicirde yatarken kimisi de uyku ve uyanıklık arasındayken dedi biri gelip şuramdan şurama kadar göğsümü yardı. boğazından göğsünün altına kadar yardı. Boğazından göğsünün bitimine kadar olan kısmı kastediyor. Kalbimi çıkardı sonra içi îmân dolu altın bir leğen getirildi. Kalbim güzelce yıkandı ve yerine konulup kapatıldı. Sonra Katır’dan küçük bir merkebden büyük bir hayvan Burâk getirildi. Bembeyazdı. Adımını gözün görebildiği yere kadar atıyordu. Ona bindirildim. Cibrîl beni dünyâ semasına götürdü. Bu Ar-i Müslim, Tirmizî ve Nesâ’î.
Bakın başlangıçlarına dikkat edin. Neymiş? Mekke’de Kabe’nin avlusundaymış. Mekke’de Kabe’nin avlusunda. Cebrâîl aleyhisselâm gelmiş, yarmış gönlünü ııı kalbini ve îmân dolu bir leğene doldurmuş çıkarmış. Evet. Şimdi yine Ebû Zerr naklediyor bunu. Enes radıyallâhu anla Ebû Zerr peygamber sallallâhu aleyhi ve sellemin şöyle buyurduğunu anlattı. Bakın buradaki eee Ebû Zerr Mekke’de Müslümân olan kimse. Mekke Müslümanı zor zamanların insanı. Mekke Müslümanları zor zamanların insanlarıdır. Ben Mekke’deyken Hazret-i Peygamber buyuruyor bunu. Ben Mekke’deyken evimin tavanı yarıldı ve Cibrîl ini verdi. Evimin tavanı yarıldı, Cibrîl ini verdi. Göğsümü açıp Zemzem suyu ile yıkadı. Sonra îmân ve hikmet dolu olan bir altın leğeni getirip içindekileri kalbime boşalttı.
Sonra kapattı. Sonra elimden tutup beni göğe çıkardı. Elinden tuttuğu göğe çıkardı. Burada Burâk yok. Ve evde. Rudani sekiz bin dört yüz kırk yedin oğlu hadîs. Şeddad bin Eys radıyallâhu andan. Evet bu az önce okuduğum Mekke’de olan eee hadîs şerifi nakleden Buhariyle Müslim. Bakın bunu da nakleden Buhariyle Müslim. Yine Bezzâr ve Tabarani’den bu. Şeddad bin Eys radıyallâhu andan dedi ki ey Allâh’ın Resûlü nasıl İsrâ yaptın? Sahâbe soruyor nasıl İsrâ yaptın? Isra biliyorsunuz. Beytullâh’tan Mescid-i Aksa’ya kadar olan kısım İsrâ. Mescid-i Aksa’dan göklere doğru yükseliş, Mîrâc. Mekke’de bakın buraya da dikkat edin. Mekke’de asabıma yatsın namazını kıldırdım. Cibrîl bana merkebden büyük katırdan küçük beyaz bir hayvanla geldi.
Hayvan bana karşı huysuzlaştı. Kulağını tutup büktü ve beni üstüne bindirdi. Ilerledim nihayet hurmalık bir yere vardık. Bana hadi in dedi indim. Namâz kıl dedi kıldım. Bu böyle bir bu hadîs şerifte şöyle bir şey var. Filanca yere kadar gittik. In dedi indim. Orada namâz kıl dedi kıldım. Filanca yere peygamberlerin kabirlerinin bulunduğu bölgelere söylüyor. Ama bu da neredeymiş? Yine Mekke’de asabına namâz kıldırmış. O zaman için bir tek Müslümânlar gece namâzı kılıyor. Daha henüz Medîne’ye hicret edilmedi. Mîrâc’tan sonra malum beş vakit namâz var. Daha henüz Mîrâc olmadan Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretinin şahsına münhasır gece namâzı var. O gece namazını o zaman için Müslümânlar Hazreti Peygamberle beraber kılıyorlar.
Namazı kıldıktan sonra diyor. Sekiz bin dört yüz kırk dokuz Noğlu hadîs. Bu da bezarda ve mecmuali efsatta geçiyor. Enes raddellahu anh Allâh Resûlü sallallâhu vesellem hazretleri buyurdu. Ben otururken aniden Cibrîl gelip iki omuzumun arasına sırtıma vurdu. Hemen kalktım bir ağacın yanına vardım. Üstünde kuş kafesi gibi iki şey vardı. Birine Cibrîl örüne de ben oturdum ve uyudum. Yükseldim öyle ki ufuklar adeta bir araya gelmişti. Her tarafı seyrediyordum. Göğe değmek isteseydim rahatlıkla değerdim. Cibrîl’e bir baktım sanki yere serilmiş bir hasır gibi kanatlarıyla yere dokunuyor. Evet. Bu bir hadîs daha. Bu hadîs-i şeriflere baktığımızda dört tane hadîs şerifin başlangıcını naklettim. Bu hadîs şeriflere baktığımızda dört değişik Mîrâc anlatımı var.
Bir tane evde var. Bir tane yaslını maddından sonra var. Bir tanesi de Beytullâh’ın avlusunda var. Uyur uyanık hali. Bir tane de Beytullâh da var. Onda uyur uyanıklık hali de yok. Demek ki hadîs şeriflere baktığımızda zahiren dört değişik halde Mîrâc anlatıyor Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem. Demek ki bu bu şahsın buradan aldığı şey. Yıllardan beri derim Mîrâc bir tane değil diye. Yıllardan beri bunu söyledim. Dedim ki bir tane Mîrâc yok. Değişik Mîrâclar var. Dört hal. Şimdi bunun normalde hadi bir tanesi iki tanesi Beytullâh Mekke’nin içinde olmuş. Onu ikiyi bir edelim biz. Cem edelim. Üç tane. Bir Kamil’in avlusunda iki Mekke’deyken evinin tavanından yarıldı. Üç Mekke’de asavlına yaslın namazını kıldırırken oldu.
Biz ikiyi bir ettik. Ondan sonra bir tane dördüncüsü de otururken aniden Cibre’yi geldi. Görülüyor ki Peygamberimiz değişik zamanlarda değişik mekanlarda Mîrâc hadisesini anlatmakta bu da bize şunu gösteriyor. Mîrâc bir seferlik olan olay değil. bir seferlik bir olay olsaydı mekan değişmeyecekti. Hal ve tavır değişmeyecekti. Ama dört değişik Mîrâc anlatımı var. Başlangıcı da dördü de bir birinden farklı. Şimdi gelelim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin miraçta vücut gözü ve kalp gözüyle Allâh’ı gördüğüne dair olan hadîs-i şeriflerini nakletmek istiyorum. Tirmizî tefsir otuz dokuz hadîs-i şerîf otuz iki otuz beş beşinci dilt üç yüz altmış sekiz sayfa Geceleyin abdest aldım ve namâz kıldım ardından uyudum Rabbimi en güzel sıfatta gördüm.
Hazreti Peygamberin terimi bakın direkt ağzından Rabbimi en güzel sıfatta gördüm uykuda Ahmed İbn Hanbel Müsned beşinci dilt beş yüz seksen dördüncü sayfa iki kelime Rabbimi gördüm. Bunu İbn ‘Abbâs’ndan nakletmiş Ahmed İbn Hanbel ve Heysemî de ravileri sağlam diyerek şart düşmüş buna. Yine İmam Ahmed’ten ve Tirmizî’den ve Taberani’den bir de ne göreyim Rabbimle en güzel bir şekilde olduğu halde beraberim. Direkt Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellemin ağzından yine Taberani’den Rabbimi bir delikanlı suretinde gördüm. Yine İmam Ahmed’ten ve ‘Abd b. Humeyd’ten ve Tirmizî’den bu gece Rabbim bana en güzel bir surette geldi. Bu hadîs şeriflerden anlıyoruz ki Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri hem uyku halindeyken hem de uyanıkken kendi beyanıyla bizlere Rabbi’ni gördüğünü beyan ediyor.
Mîrâc Tek mi Çoğul mu? — Mekkeli Müşrik Kavlinin Tahkîki, Dört Hâl ve Dört Anlatım, Hazret-i Âişe Annemizin Rivâyeti, İbn ’Abbâs’tan İbtidâ Sahâbe Rivâyetleri
Mîrâc hadisesinin olduğu zamanda Mekkeli müşrikler Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerini Mîrâc ettiği ile alakalı ilk başta alay etmişlerdi. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hem Mescid-i Aksa’yı hem yoldaki kervanlar anlatmasıyla müşrikler Hz. Peygamberimizin miraçına inanmışlardı ama bugünün müşrikleri ve veya bizden gibi görünen âhir zamân âlimleri Hz. Peygamberimizin Allâh’ı gördüğüne dair hadîsleri olmasına rağmen Allâh’ın rüyada da görünmeyeceğini veya miraçta görmediğine dair tezler koyuyorlar önümüze. Bu hadîs şerifleri onlar okumuyorlar mı? Evet. Bu hadîs şerifleri benden daha fazla onlar vakıf değiller mi? Evet. Benim gibi bir insan kendince küçük bir araştırma yaparaktan bu hadîs şerifleri buluyorsa onlar daha iyi bulduklarına inanıyorum.
Ama âhir zamân alimi olduklarından âhir zamân siyasetçilerinin emrinde olduklarından âhir zamân deccaliyet sisteminin emrinde olduklarından Hz. Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin yüceliğini haykıramıyorlar. Neden haykıramıyorlar? Gavurcuklarla aramız bozulmasın diye. Neden haykıramıyorlar kiliselerle, Vatikan’la aramız bozulmasın diye. Neden haykıramıyorlar? Siyonistlerle aramız bozulmasın diye. O yüzden haykıramıyorlar. Şimdi sıra geldi sahâbe efendilerimizin bu konudaki Hz. Peygamberimizden nakledilen hadîs şeriflerini bilhassa Hz. Abbâs efendimizin oğlu Abdullah’ın ve diğer sahâbelerin nakillerini aktaracağız. Bazı sahâbeler ve âlimler Peygamberimizin Mîrâc gecesinde Rabbi’ni gördüğünü ifade etmişlerdir.
Bu görüş özellikle şimdi nakledeceğim rivayetlere dayandırılmaktadır. Siyer ve megazi alimi İbni İstak raddellahu anın haber verdiğine göre Abdullah İbni Ömer radıyallâhu anh Abdullah İbni Abbas’a bir adam göndererek Muhammed Rabbi’ni gördü mü diye sordu. O da evet diye cevabını verdi. Hazret-i Ömer efendimizin oğlu Abdullah dört Abdullah’tan birisi. Öbürkü de Hz. Abbâs’ın oğlu Abdullah. O da dört Abdullah’ın ikincisi. Bunlar sahâbenin içerisinde Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin bizatihi eğitiminden geçmiş olan iki Abdullah. Her ikisi de Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerine akraba. Hazret-i Ömer efendimizin oğlu Abdullah, Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin aynı zamanda kaynı.
Esma annemizin oğlan kardeşi. Hazret-i Ömer efendimizin kızı, Esma’nın oğlan kardeşi. Diğer Abdullah amcazade amcası Abbas’ın oğlu Abdullah. O da amcazadesi. Evet. Kime gönderiyor? Hz. Abbâs’ın oğluna gönderiyor. Bir kimse gönderiyor. Sor. Çünkü Hz. Abbâs’ın oğlu Abdullah İslâm tarihinde ilk tefsiri yazan kimse. Ilk tefsiri yazan. Bir cilttir. Ilk tefsir onundur İslâm tarihinde. Ve Hz. Abbâs Arap lügatine sahip bir kimsedir. Sahabenin içerisinde onun oğlu Abdullah kadar Arapça’ya hakim başka bir kimse yoktur. Kur’ân diline en hakim olan kimse odur. Kur’ân diline. Arapça ile Kur’ân dili ayrıdır. Arapça biz Kur’anı Arapça olarak indirdik der. Ama Kur’ân Arapçası ile Arapların kullandığı Arapçası farklıdır.
Araplar dahi Kur’anı anlamakta güçsüz çekerler. Zaten Arapların İslâm’ı kabul etmeleri İslâm’ın en büyük kerametlerinden birisidir. Bunda bir kenara not alın. O Arap kavmi İslâm olduysa bütün insânlık İslâm olur. Ve Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri böylesine câhil, böylesine cahilliğinde inatçı, inatçı kadar kö inatçı olduğundan daha fazla kör bir topluluğa peygamber olarak gönderilmiştir. Evet. Bu bütün dünyaya bir hüccettir, bir delildir. Bir Arap Müslümân olduysa gerçekten İslâm’ın hakikatinin üstünde bir dîn olduğu meydana çıkar. Çünkü bir Arap’ın İslâm’ı kabul etmesi kolay kolay düşünülemez. Devam ediyoruz. Abdullah İbn ‘Abbâs’tan gelen meşhur görüş Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellemin Allâh-u Teala’yı gözleriyle gördüğü yönündedir.
Bu görüş ondan çeşitli senetlerle gelmiş ve buna ilaveten şöyle demiştir. Allâh-u Teala peygamberler arasında Mûsâ’ya kendisiyle doğrudan konuşma, İbrahim’e onu kendisine dost edinme, Muhammed’e ise kendisini görme özelliğini bağışlamıştır. Bu Hazreti Abbas’ın oğlu Abdullah radıyallahu an hazretlerinin nakillerini önemsiyorum. Çünkü Mîrâc hadisesinde Hazreti Abbas Mekke’de hayır görmedi diyenler Hazret-i Âişe annemizin hadisini naklederler. Mîrâc hadisesi vuku” olduğunda Hazret-i Âişe annemiz henüz daha çocuk. Çünkü Mîrâc yaklaşık Mekke’de Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin peygamberliğinin beşinci yılında zuhur etmiş bir şeydir. Beşinci yılında. Ve enteresan, o güne kadar Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri hiçbir Kur’ân ayetini Mekke’de müşriklerin yüzüne okumamıştır.
Ta ki Necm Sûresi gelince kadar. Necm Sûresi inince vahyolunca Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri Mekke’de Kabetullah’ın bulunduğu yerde bütün müşriklerin içerisinde Necm suresini açıktan okuyup tebliğ etmiştir. Necm suresini. Bakın daha önce inen sure oku emridir. Hazret-i Peygamber o da bu arada gelen âyet-i kerimeleri müşrikleri açıktan okumamıştır hiç. Necm suresini açıktan okumuştur. Çünkü miraçla alakalı meselelere müşrikler de şahittir. Yine İbn ‘Abbâs’ın bu konudaki delili şu ayetlerdir. Gözünün gördüğünü kalp yalanlamadığı. Onun gördüğü şey hakkında şimdi siz onunla tartışacak mısınız? Andolsun ki onu başka bir inişte de gördü. Necm âyet on birle on üç. Ibn Ebu Asım es-Sünnede, Kādî İyaz es-Şifada, Tarıkül hükükül Mustafâ cilt bir sayfa 410. İbn ‘Abbâs, Peygamberimizin Allâh’ı gözleriyle gördüğünü ifade eden rivayetler nakdetmiştir.
Bir rivayette şöyle denir. Muhammed Rabbi’ni gözleriyle gördü. Müslim îmân iki yüz doksan birinci hadîs-i şerîf. Yine Sayyid-i Müslim’de İbn ‘Abbâs’tan rivayet edilmiştir. Muhammed Rabbi’ni iki defa gördü. Müslim îmân iki yüz doksan birinci hadîs-i şerîf. Yine Tirmizî’nin sünneninde Mîrâc gecesiyle ilgili rivayetlerde şu ifade yer alır. Direkt Peygamberin ağzından. Rabbimi gördüm. Tirmizî, tefsür, Kuran, sayfa 53.
Sahâbe Rivâyetleri Devam: Ahmed b. Hanbel Sayfa 53’ten Adım Adım Hadîs-i Şerîfler, Peygamber’in Allâh’ı Vücut Gözüyle Görüp Görmediği İhtilâfı
Bakın adım adım gidiyorum. Hadîs şeriflerle gidiyorum. Ahmed b. Hanbel’in Hüsned’inde İbn ‘Abbâs’tan gelen rivayette şöyle denir. Muhammed Rabbi’ni gördü. Bu rivayet Ahmed b. Hanbel’in miraçta Allâh’ı görme konusunda görüşünü destekleyen önemli delillerden biridir. Devam ediyoruz. Abdullâh ibn Abbâs Arafat’ta Kaap ile karşılaştı. Ve ondan bazı şeyler sordu. Bunun üzerine Kaap Allâhu Ekber diye seslendi. Öyle ki yankısı dağlardan geldi. Bunun üzerine Abdullâh ibn Abbâs dedi ki biz Haşimoğullarıyız. Kaap ise Allâh görünmesiyle konuşmasını Muhammed ile Mûsâ arasında taksim etti. Mûsâ ile iki kere konuştu. Muhammed de onu iki kere gördü dedi. Kaynak Tirmizî. Ben şuna üzülüyorum. Bu hadîs şerifleri benim gibi bir kimse çıkarıp önümüze koyduysa bunu zamanın alimleri zamanın şehirleri bilmiyor değil.
Zamanın ilahiyatçıları ve diyanetçileri bunları okumuyor değil. Ama onlar âhir zamân âlimleri. Onlar normalde ne yazık ki ahir zamanda şerlillerin en şerlisi kötü alimlerdir diyen darimiden nakledilen hadîs şerifin tecelliyatına mazhar olmuş kötü âlimler. Ne yazık ki Müslümân bize naklettiği alimlerle alakalı ahir zamanda yalancılar ve hilebazlar olacak. Ne sizin ne de atalarınızın o zamana kadar duymamış olduğu şeylerle gelecekler. Onlardan uzak durum ve onları uzağınızda tutun ki sizi yanlış yola saptırıp fitnenin içerisine atmasınlar. Bunlar o âlimler. O yüzden Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin Allâh’ı hem vücut gözüyle hem dünyâ gözüyle hem de kalp gözüyle gördüğünü es geçiyorlar.
Anlatmıyorlar. Çünkü bunu anlatırlarsa peygamber yücelmiş olacak Ümmet-i Muhammed’in gözünde. Peygamberin Ümmet-i Muhammed’in gözünde yücelmesine ne yazık ki onların hoşuna gitmiyor. Tabi’in alimlerinden şerik ibni Ebi Nemir radıyallâhu an rivayetine göre Ashab-ı Keram’dan Ebu Zeril Gıfârî gözünün gördüğünü kalp yalanlamadı ayetini tefsir ederken Resûl-i Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem Rabbi’ni gördü demiştir. Ebu Zeril Gıfârî malum biliyorsunuz. Henüz daha İslâm henüz daha tazezikken kardeşini gönderip Mekke’de bak bir Muhammed diye birisi çıkmış yeni bir dinden bahsediyormuş. Dinle bakalım deyip kardeşini göndere sonra bizatihi Medîne’ye Mekke’ye gelip Hazret-i Peygamber’i dinledikten sonra Müslümân olan dünün eşkıyasıdır.
Vurduğu vurduk kırdığı kırdıktır. Tabiri caizse kabadayı yürekledir. Efe yürekledir. Korku nedir bilmez. Hakkı hakikati haykırır. Hatta Müslümân olur olmaz. Beytullâh’ın çıkıp lâ ilâhe illa’llâh Muhammed’in Resûlullâh deyip müşriklere haykıran kimsedir. Ardından bütün müşrikler gelir başlarlar dövmeye onu. Onu Hazreti Hamza kurtarır. Der ki ey Kureyşliler bu kim biliyor musunuz? Dururlar. Bu dergifar kabilesinden vallâhi sizin bütün kervanlarınızı soya. Dünyâ böyle tatlıdır. Dünyâ böyle tatlıdır. Kureyşliler hemen bırakırlar onu. Dokunmazlar. Neden? Kervanları basılacak. Neden? Dünyalıkları tehlikeye girecek. Dünyâ peresten hakkı ve hakikati anlatamazsın. Makamın gidecek, malın gidecek, paran gidecek.
Öyle ya. Ah güzelliğin gidecek. Örtüneceksin ya. Tabii. Sen öbür türlü yok. Örtününce olmadı. Işe gireceksin, işe gideceksin. örtüsüz olman lazım. Etrafla dünyâ olupları nasıl olacak? Sen sakal bırakamazsın. Sakal bırakınca ne olacak? Sen bir kisviye bürüncen. O zaman ticaret yapamazsın, me’mûr olamazsın, nimlenirsin, soruşturma geçirirsin. Öyle ya. Hatta biraz daha sen böyle Kur’ân Sünnet dersen radikal İslamcı olursun. El sende boza pişirler. Bir bakmışsın sen Kur’ân Sünnet derken radikal Müslümanlığa atfedilmişsin. Hanefi fakihi muhaddis Ali’l Kari Ebuser-i Gıfârî Gifar kabilesinden bir eşkıya. Tabii durmuyor. Ikinci gün gene gidiyor. Ikinci gün yine aykırıyor. Yine geliyorlar, dövüyorlar, Hazreti Abbas bağırıyor.
Diyor ki ey Gifar kabilesi, ey Kureçler bu Gifar kabilesinden vallâhi sizin kervanlarınızı soya. Ikinci gün de bırakıyor. Üçüncü gün yine aynı şeyi yapıyor. Allâh Resûlü diyor ki sen köyü neden? Sen her gün burada dayak yiyeceksin. Her gün dayak yemenin zamanı rağmen geri dönmeyeceksin davandan. Evet belli. Sen anlaşıldı. Sen delilerdensin. Hesap kitap bilmeyensin. Ben bunu burada söylersem iyi mi olur, kötü mü olur? Başıma şu mu gelir? Senin hesabın kitabın yok. Sen diyor. Gifar kabilesine git. O kendi kabilesine göçüyor. En güzel hoşuma giden yer çırası. Medîne-i Münevvere’ye hicret oluyor. Ebu Zerigifar’ı hicreti duyuyor. Gifar kabilesinde ne kadar bütün kabileyi İslâm etmiş. Kabile Müslümân.
Ebu Zerigifar’ı çünkü dünün eşkıyası bugünün evliyası. Güzellikle olmazsa zorlu olur. Kılıç hakkından gelir. Bizim meşhur hançer gibi. Anlatıyorsun olmuyor, anlatıyorsun olmuyor, anlatıyorsun olmuyor, çekiyorsun. Ne diyorsunuz diyorsun? Hepsi pıtır. Biniyorlar münevize. Bu insanlara lazım biraz. Şimdi Gifar kabilesi komple Müslümân olmuş. Medîne-i Münevvere’de Müslümânlar oturmuşlar, yerleşmişler. Onlar da orada dîn, Diyânet anlatacağız diye uğraşıyorlar. Ulaqlar bir haber getiriyor. Bir toz bulutu var. Medîne-i Münevvere’ye yaklaşan bir ordu gibi bir şey geliyor. Öyle bir toz bulutu ki Medineliler ayağa kalkıyorlar. Diyorlar kim geliyor bize? Saldırıya uğruyoruz zannediyorlar. Toz bulutunun içerisinde çok özür dilerim kendisinden.
Hacim olarak küçük ama bir süliyet beliriyor. Bahadır mı bahadır? Efe yürekli. Cengaver mi cengaver? Kim?
Ebû Zer-i Gıfârî Hazretleri: Tek Başına İslâm’a Girişi, Sahâbe Yaşam Standartlarını ve Hazret-i Osmân’ı Eleştirmesi, Şâm Sürgünü ve Rebeze’de Yapayalnız Şehâdeti
Ebû Zerr-i Gıfârî. Bütün kabileyi İslâm etmiş hepsi de tam teçhizatlı Medîne-i Münevvere’ye geliyorlar. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellemin yüzü gülüyor. o Ebû Zerr-i Gıfârî sözünü hiçbir zaman sakınmayan. Hazret-i Osmân’ı eleştiren Dikkat edin. Hazret-i Osmân’ın yönetimini eleştiren sahâbelerin hayat standartını eleştiren Muhammed-i Mustafâ zamanında böyle yaşanmazdı. Siz zevki sefaya daldınız. Dünyaya daldınız. Dünyâ sizi aldattı. Cihadı terk ettiniz deyip Medîne’deki sahabeyi eleştiren Ebû Zerr-i Gıfârî. Öyle Ebû Zerr-i Gıfârî ki eğer ki gece aç yattıysan belinde kılıcın mı yok senin deyip kılıcınla rızkını temin ettiğin Ebû Zerr-i Gıfârî. Hazret-i Osmân dahi Ebû Zerr-i Gıfârî’nin eleştirilerine daha fazla dayanamıyor.
Onu Şâm’a gönderiyor. Şâm’da kim var? Mu’âviye var. Şan sanki Şâm’da rahat mı durdu? Şâm’ın içine bile girmedi. Şâm’ın içine girmedi. Şâm’ın içine adım atmadı. Şâm’ın kenarına gitti kenar eteğine bir tane çadır kurdu. Hurma dallarından bir çadır kurdu. Hurma dallarından şimdikiler gibi para dilenmedi. Mescit yapacağız, cami yapacağız, tekke yapacağız, kurs yapacağız, bilmem ne yapacağız deyip de para dilenmedi. Hurma dallarından kendisine bir terek yaptı. Altı toprak üstü hurma dallarından terek oturdu. Şâm’ın gençlerine Allâh’ı ve Muhammed’i anlattı. Gençler birken iki, iki ken üç, üç ken beş, beş ken on beş oldular. On beşten yirmi beş, yirmi beşten otuz beş, elli beş, yüz elli beş oldu. Mu’âviye başladı kaynamaya.
Davet etti yemeğe, gitmedi. Gitmedi. Ey zâlim sultanların sofrasından kalkmayan âhir zamân âlimleri. Ey müritlerinin parasıyla yiyen içen zevkü sefa süren âhir zamân şehirleri. Ebu Zelik ifarının yüzüne nasıl bakacaksınız? Evet. O ikinci davete de gitmedi. O üçüncü davete de gitmedi. En son da Mu’âviye kendisi geldi davet etti. Dedi gelirim. Gitti. Üzerinde onun sırmalı kaftanları yoktu. Ben Horasan’ın erlerine Horasan’ın erlerine duyduğum saygıdan dolayı bunu giyiyorum. Onun şatafatlı arabaları yoktu. Onun atı yoktu. Beygir’i yoktu. Devesi yoktu. Onun ertesi güne yiyecek ekmeği yoktu. Gitti Şâm’a. Saraya girdi. Sofralar kurulmuş. Şâm’ın bütün âhir zamân âlim müsveddeleri oturmuş sofraya. Içeri öylesine bir heybetli girdi ki bir yetmişlik adam iki yetmişlik adama döndü.
Elli beş kiloluk adam yüz elli beş kiloya döndü. Allâh ona öyle bir heybet verdi. Ona öyle bir vakar verdi. Ona öyle bir yüceltti. Ona öyle bir yükseltti ki bütün herkes boynunu büktü. O emin adımlarla rap gitti. Sofraya elini uzattı. Sofradan bir avuç aldı. Pilavdan. Sıktı. Sıktığı zaman kanla yerin aktı. Mu’âviye’nin ünnatı verdi. Beni buna mı davet ettiniz dedi? Beni buna mı davet ettiniz dedi? Ey müşriklerden medet umanlar ey müşriklerin fasıkların ekmeğini yiyenler. Ey zalimlerin kılıcını sallayanlar. Ey dervîşlerin üzerinden geçincem diye uğraşan şeyh müsveddeleri, âlim müsveddeleri. Siz ehhibüzeri gifarının yüzüne nasıl bakacaksınız? Eğer ehhibüzeri gifarının kalbi sizde olmuş olsaydı yediğinizin kanla yerin olduğunu görürdünüz.
Eğer ehhibüzeri gifarının kalp gözü birazcık sizde olsaydı siz gariban dervîşlerin insanlardan dilendiği paralarla zevk-i sefa içinde yaşamazdınız. o ehhibüzeri gifarı sözünden geri dönmeyen ehhibüzeri gifarı hak ve hakikat için canını yok pahasına atan ehhibüzeri gifarı ve muaviye’nin söz geçiremedi. Mu’âviye’nin önünde büklüm büklüm büküldü. Ezildi ehhibüzeri gifarı. Hiçbir şey diyemedi muaviye. Sadece bir mektup yazdı Osman’a. Dedi ki eğer Şâm’ı istiyorsan ehhibüzeri gifarıyı buradan çek. Hazret-i Osmân bir mektup yazdı Şâm’a. Ehhibüzeri gifariye dedi ki Medîne’ye dön. O ehhibüzeri gifarı Medîne’ye döndü ama küskün döndü. O Medîne’ye döndü ama içi kırık döndü. Medîne’ye münevverin içinde de oturmadı.
O gitti Medîne’ye münevverinin dışına yine hurma dallarından kendine bir terek yaptı. O tereyin altında yapayalnız öldü. Ve Hazret-i Muhammed Mustafâ ona öyle demişti. Sen yalnız yaşar, yalnız ölürsün. Çünkü hak ve hakikati anlatanları kaderleri budur. Yalnız yaşarlar, yalnız ölürler. Ve dedi ki Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem çok hayırlı bir cemâ’at dedi. Senin namazını kılar. Evet. Ehhibüzeri gifarı öleceğini anladı. Öleceğini bildi. Öleceğini gördü. Muhammed Mustafâ zamanın tamam oldu. Bana geliyorsun dedi. Hazırlandı. Bir tek geriye bırakacağı bir tek kefenliği bile yoktu. Hizmetçisine dedi ki ben öldükten sonra beni yıka beni kefenle. Sürüğe sürüğe dedi yolun ağzına kadar beni götür oraya bırak.
Muhakkak dedi bir hayırlı bir topluluk gelir. Benim namazımı kıldırır dedi. O hizmetçisi onu tek başına yıkadı. Tek başına kefen dedi. Onu süreye süreye yolun ağzına kadar götürdü. Ve bekledi. Bu tecelli edecek miydi? Evet tecelli etti. İbni Mesud radıyallâhu an. Talebelerine hadîs okutuyordu. Hadîs rezberletiyordu. Ne yazık ki Medîne’nin münevverinin içinde o hizmeti yapamıyordu o da. Çünkü zulüm her yeri sarmıştı ne yazık ki. Ve hadîs okutmak için sahralara çıkıyorlardı. Hazret-i Osmân’ın zamanı ne oldu bu? Hazret-i Osmân efendimizin zamanında. Hadîs okumak için. Hadîs okutmak için o dışarı çıkıyordu. Dışarı çıktılar. Medîne’nin dışına çıktılar. Ve Medîne’nin dışında hadîs ebezeye, ezberliğe, yolda yürürlerken bir de baktılar ki birisi ölmüş.
Cenazesi yolun dibinde. Başındaki hizmetçiye dediler. Kim bu? O da dedi ki Hz. Muhammed Mustafâ’nın silahı arkadaşı. Hz. Muhammed Mustafâ’nın kılıç arkadaşı. Medîne’ye münevver ile hiçbir cihattan geri durmamış olan, cebinde parası pulu olmayan üzerindeki bir tek kıyafetleri olan Ebû Zerr-i Gıfârî. Şefaatleri üzerimize olsun. o Ebû Zerr-i Gıfârî diyor ki Muhammed Rabbi’ni gördü. O Ebû Zerr-i Gıfârî’nin kellesi gideceği bilse o doğruyu haykıran Ebû Zerr-i Gıfârî. O yüzden bütün sahâbeleri bir kenara koyalım. Ebû Zerr-i Gıfârî ayrıdır. O çünkü öyle der. Bu başının gideceğini bilsem de hakkı hakikate anlatırım der. o Ebû Zerr-i Gıfârî diyor ki gözünün gördüğünü kalp yalanlamadı ayetini tefsir ederken Resûl-i Ekrem Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Rabbi’ni gördü dedi.
Hanefi fakihi ve muhaddis Ali-ül Karri’nin açıklamasına göre Hanefîlerden Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Allahu Teala’yı iki defa gördüğünü söyleyenlerin delilleri. Sonra indi yaklaştı iki ay kadar oldu hatta daha da yakın. Necm sekiz ve dokuzuncu âyet. Ve anda olsun ki onu başka bir inişinde de gördü. Sıdratül Münthahan’ın yanında Necm Sûresi on üç on dört. Ali-ül Karri şerrül şifata devam ediyor. Diyor ki Mûsâ Aleyhisselâm’a iki defa konuşması ile Firavun’un yanına gönderildiği zaman diğeri de Firavun’un denizde boğulmasının ardında tuğrat çıktığı zaman olmuştur. O yüzden Hazret-i Peygamber de Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri de iki sefer Rabbi’sini Allâh’ı görmüştür. Yine Şafi fakihi maverdi şöyle demiştir.
Söylendiğine göre Allâh-u Teâlâ kendisiyle konuşma ve cemalini görme imkanını Hazreti Mûsâ ile Resûl-i Ekrem Efendimiz arasında taksim etmiştir. Muhammed Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Cenâb-ı Hakk’ı iki defa görmüş. Hazreti Mûsâ da onunla iki defa konuşmuştur. Yine fakih, muhaddis ve müfessir Ebul Fetih el-Razi ile tefsir âlemi ve hanefî fakih Ebul Leyses Semerkandî maverdinin bu cümlesini tabi’in imamlarından Kâbul Ahbar’ın sözü olarak nakletmiştir. Kādî İyaz eş-şifa bi tarikil hukikil Mustafâ. Yemelli muhaddis Abdürezak ibni Hemam Es-Sanani Radıllahu Han Hasan-ı Basri’nin elbette Muhammed Aleyhisselâm Rabbi’ni görmüştür diye yemin ettiğini söylemiştir. Hadîs hafızı Ebu Ömer el-Telemanki tabi’inden müfessir İkrim el-Berberi’den de Muhammed Aleyhisselâm Rabbi’ni görmüştür diye yemin ettiğini söylemiştir.
Bazı kelam alimleri Abdullah ibni Mesud’un da Muhammed Aleyhisselâm’ın Rabbi’ni gözleriyle gördüğü kanaatinde olduğunu söylemişlerdir. Siyer ve megazi alimi Muhammed ibni İsa’k’ın haber verdiğine göre emevi halivesi Mervan Ebû Hüreyre’ye Muhammed Aleyhisselâm Rabbi’ni gördü mü diye sormuş o da evet demiştir. Kıraat alimi ve müfessir Ebu Bekir el-Nakkâş’ın rivayet ettiğine göre imam-ı Ahmed ibni Hanbel Radıllahu Han şöyle demiştir. Ben Abdullah ibni Abbas’ın rivayet ettiği hadiste anlatılanı aynen kabul ediyorum. Resûl-i Ekrem Allâh-u Teâlâ’yı gözüyle gördü. Onu gördü, onu gördü, onu gördü, onu gördü, onu gördü, onu gördü diye. Nefesi tükeninceye kadar söylemiştir. İlk devir sufilerinden muhaddis ve müfessir ibni Ata.
Göğüs Yarılması Tefsîri (İnşirâh 94/1) ve Allâh Görülür mü? — Hz. Peygamber’le Hz. Mûsâ’nın Göğüslerinin Açılması (Eş’ariyye İmâmı), Mâlikî Kādîsi Sayfa 413-417, İmâm-ı A’zam’ın Allâh Rü’yâda-Uyanık Görülür Beyânı; Aşkın Aşkına ve İlk «Kün Yâ Muhammed»
Biz senin göğsünü açıp genişledik mi ayetini tefsir ederken şöyle demiştir. Allâhu Te’âlâ Resûl-i Ekrem’in göğsünü kendisini görebilmesi için, Hazreti Mûsâ’nın göğsünü de kendisiyle konuşabilmesi için açıp genişletmiştir. Eş’ariyye mezhebinin imamı İmam Ebu Hasan Eşâri ve onun mezhebinden olan âlimlerden bir grup şöyle demiştir. Resûl-i Ekrem Cenâb-ı Hakk’ı gözleriyle evet başındaki iki gözüyle görmüştür. Peygamberlere verilen mucizelerden bir eşi de bizim peygamberimize verilmiştir. Ayrıca kendisine Allâh’ı görme üstünlüğü bağışlanmıştır. Mâlikî kadısı, hadîs ve fakı fıkıh âlimi Kādî İyaz bu rivayetleri kitabında zikrettikten sonra şöyle buyurur. Ben şöyle derim, şu kesin bir gerçektir ki Allâhu Te’âlâ’nın dünyada görülmesi aklen caizdir.
Akıl buna imkansız görmez. Dünyada Cenâb-ı Hakk’ı görmenin aklen caiz olmasının delili Hazreti Mûsâ’nın Rabbim kendini bana göster de sana bakayım. Araf yüz kırk üç demesidir. Bir peygamberin Allâh katında caiz olanla olmayanı bilmemesi imkansızdır. Mûsâ aleyhisselâm da Allâh’tan imkansız olanı değil, mümkün olanı istemiştir. Peygamber efendimizin Allâh’ı Teâlâ görüp cemaline bakabilmesi ise ancak Cenâb-ı Hakk’ın öğrettiği kimsenin bileceği akıl ve duyular ötesi bir konudur. Allâh’ı Teâlâ Hazreti Mûsâ’ya sen beni asla göremezsin. buna dayanamazsın. Beni görmeye güç yetiremezsin buyurmuş. Bunu da Hazreti Mûsâ bünyesinden daha güçlü, daha sağlam olan daha misaliyle kendisini anlatmıştır. Bütün bunlar Allâh’ı Teâlâ’nın dünyada görülmesini imkansız kılmayan tam aksine genel olarak onu görmenin mümkün olduğunu gösteren şeylerdir.
Kur’ân’da ve Sünnet’te Cenâb-ı Hak’ın kesinlikle görülemeyeceğini onu görmenin asla mümkün olmadığını ortaya koyan kesin bir delil yoktur. Var olan her şeyin görülmesi de mümkün olup imkansız değildir. Kādî İyaz Eşşifa bir tarifi hukukil Mustafâ cilt bir sayfa 413’ten 417’ye. Gözler onu göremez ne demek? Mâlikî Kādîsi hadîs ve fakih âlimi Kādî İyaz, gözler onu göremez enam 103 ayetiyle alakalı şöyle buyuruyor. Gözler onu göremez âyetine dayanarak Cenâb-ı Hakk’ı görmenin mümkün olmayacağını ileri sürenlere bu ayetleri teşkil etmez. Çünkü bu âyetin yorumunda çok farklı görüşler ileri sürülmüştür. Uzun bazıları da şöyle demiş gözler onu göremez demek onun gözün kendisi göremez yoksa bakanlar onu görür demektir.
Demiş. İmam-ı Rabbani de görüleceğine dair uzun bir sözü var. Bu konuda İmam-ı Rabbani’nin bir hali alıntı var uzun uzun. Ben daha fazla vaktinizi alacağım için bu uzun uzun olanları okumayayım. Meseleyi kısaca toparlayacak olursak Hazret-i Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin bir demek ki Cenâb-ı Hak görülmez bir varlık değil. Allâh rüyadayken uyanıkken de görülür. İmâm-ı A’zam ben doksa on dokuz kez Allâh’ın rüyamında gördüm diyor. İmâm-ı A’zam. Sabri Hoca bu dişte dayanmıyor bana ne olacak bilmem. Sabri Hoca biz Fırat Nehri gibi aşkın aşkına kanız. Ne diş dayanıyor bize ne bir şey. Allâh bizi affetsin inşâ’allâh. Kıymetli dostlar, kıymetli kardeşler, bayadan beri bu konu bizim ilgimizi çekiyor.
Bu konuda ilahiyatçılar, diyanetçiler, hıyanetçiler hepsi bir olup üstümüze bir hali geldiler. Herhalde bugünkü sohbet hepsine de ders niteliğinde oluruz. Sizlere değil. Sizler zaten bu konuda îmân etmiş insanlarsınız. Ama velakin bizim dışımızdakilere inşâ’allâh bir delil olur. Onlar da kendilerine derleyip toparlıyorlarlar. Sufilerin yaradılışla alakalı kendilerince bir algıları vardır. Yaradılışla alakalı. Cenâb-ı Hak hiçbir şey yok iken tanınmak istedi. Tanınmaklı isteyince kendi ruhaniyetinden ve nuraniyetinden bir şey yarattı. Biz sûfîler bu fakir o yaratılan şeye ilk hitabın Allâh’tan geldiğine inanırız. Ve Cenâb-ı Hak o ilk yarattığı şeye ol ya Muhammed dedi. «kün» yâ Muhammed dedi. O «kün» yâ Muhammed deyince o hitap karşısında o yaratılan Muhammed Mustafâ’nın nuru irkildi.
Heyecanlandı. Aşk ona vurdu. Aşk ona vurunca ona «kün» yâ Muhammed deyince anında aşkın diliyle lâ ilâhe illa’llâh dedi. O lâ ilâhe illa’llâh deyince Cenâb-ı Hak o hitaba hitapla karşıladı. Muhammed Resûlullâh dedi. Ve Muhammed Resûlullâh deyince o yaratılan ilk ruhaniyet ve nuraniyet aşka geldi. Coştu. Hem aşkın debdebesinden hem aşkın sıcaklığından, hararetinden kendinden geçti. Kendinden geçince o Allâh’ın zikr deryasına daldı. Zikrettikçe Cenâb-ı Hak ondan semaları yarattı. O zikrettikçe Cenâb-ı Hak ondan nebavatı, cisimleri, hayvanatı yarattı. O zikrettikçe ondan kalemi yarattı. Zikrettikçe lef-i mahfuzu yarattı. Zikrettikçe onu arşalayı yarattı. Zikrettikçe o varlık aleminin tamamiyetle o nuru Muhammed’e yarattı.
Varlığın hangi derecesine gidersen git, varlığın hangi kategorisine gidersen git, varlığın neresine gidersen git, gözün açık veya gözün kapalı görecek olduğun nur, nuru Muhammed’inin nurudur.
Hz. Peygamber’in Aşk-ı İlâhî ile Lâ İlâhe İlla’llâh Demesinden Sonra Cenâb-ı Hakk’ın Semâvât-Nebâtât-Cisimler-Hayvânâtı Yaratması; Lafza-i Celâl Sırrı
Muhammed-i Mustafâ’a sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri Allâh’ı tanımaz bilmez değildi. Allâh’ı görmemiş değildi. Bir peygamberler üstü bir peygamberin, yüceler yücesi bir peygamberin Allâh’ı görmeme gibi bir şeyi olamaz zaten. O Allâh’ı görüyordu ve aynı zamanda da bildiği kadar da biliyordu. Biz ne kadar bildiğini de bilmiyoruz. Ama o Allâh’ı biliyordu ve bütün insanların kendisinden önce ve sonra bütün peygamberlerin hepsinin yücesindeydi. Çünkü hiçbir peygamber için söylememişti Cenâb-ı Hak. Allâh ve melekler ona salatu selam ediyorlar. Sizler de salatu selam edin diye hiçbir peygamber için söylememişti Cenâb-ı Hak. Muhammed-i Mustafâ için söylemişti. Allâh ve melekler ona salatu selam getirirler.
Ey îmân edenler siz de ona salatu selam getirin diyordu Cenâb-ı Hak. O peygamber ki o peygamber ki Hazreti Cebrâîl’i tanımamış bir peygamber değildi. Ilk vahyi getiren Cebrâîl aleyhisselâm devalarca ben Cebrâîl diye kendini tanıtmıştı. Ve bir seferinde bütün ihtişamıyla gelmişti. O kadar yolu Cebrâîl’i tanımak için katletmedi. Çok çok özür diliyorum. Haddim aştıysam Allâh beni affetsin. Muhammed-i Mustafâ’nın yanında Cebrâîl ne ki? Muhammed-i Mustafâ’nın yanında melekler ne ki? Muhammed-i Mustafâ’nın yanında varlık ne ki? Muhammed-i Mustafâ’nın yanında kalem, lefü mahvuz ne ki? Arşa’la ne ki? Muhammed-i Mustafâ’nın gerçek manada maneviyatını gerçek manada suretini eğer ki arşa’la görseydi utanırdı.
Bu güzelliğin karşısında derdi. Ve bütün varlığın güzellikleri bir yerde toplansaydı Muhammed-i Mustafâ onlara bir bakış atsaydı o bakış o bakışla bütün varlığı eritirdi. Şimdi Muhammed-i Mustafâ’yı sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerini diğer peygamberlerle eşleştirmek isteyenler aynı seviyede görmek isteyenler Muhammed ümmetini de diğer ümmetlerle aynı seviyeyi koymaya çalışıyorlar. Çünkü dünyâ üzerinde bir deccaliyet dînî kurmak istiyorlar. Bu deccaliyet dininde inanıyorsanız üstün olan sizsiniz bu geçerli olmayacak. Bugün o deccaliyet dininde bugün dininizi tamam ettim. Siz için sizin için dînî İslâm olarak seçtim. Bu âyet-i kerîme olmayacak. Yahudisi, Hristiyan’ı, ateisti, putperesti, itperesti, atperesti, helkerperesti hepsi de bir yere toplanıp ortak bir dîn oluşturacaklar.
Bunun karşısında duran bir tek bizim bizim gibi baldırı çıplak sûfîler kaldı. Yoksa herkesi Cebellezi minel beşer ettiler. Filos var ya, para, makam var ya sizin cemâate kaç kişilik kadro lazım? Söyleyin. Ondan sonra da şunu diyecekler. Ne istediğinizde vermedik ki? Hiçbir şey istemedik. Hiçbir şey de istemiyoruz. Siz de bizim bu sözlerimizi duyup başınızı apışaranızda sokacaksınız. Evet, biz buradan bağıracağız. Âhir zamân siyasetçisiniz. Buradan bağıracağız. Âhir zamân alimsiniz. Buradan bağıracağız. Âhir zamân şeyhisiniz. Ve onların avanelerine de de bağıracağız. Bağıracağız. Diyeceğiz ki onlara. Bakın ne diyeceğiz? Öyle kimseler vardır ki ten renkleri bizimle aynıdır. Bizimle aynı dili konuşurlar.
Doğru şeyleri sizin lanet demiş olduğunuz yanlış şeylerle karıştırırlar. Cehennem kapılarında durup insanları içeri girmeye davet ederler. Onları dinlediğiniz vakit tutup sizi içeri iterler. Bu hari Müslim. Siz bu hadîs inkarcılarını dinlerseniz. Siz bu İslâm hukukunu istemeziz diyenleri diyenleri dinlerseniz. Siz bu dinde reform yapacağız diyenleri dinlerseniz. Siz enfas son miktarı kadar fâiz caizdir diyenleri dinlerseniz. Siz Tokî’nin faizi fâiz değildir diyenleri dinlerseniz. Siz başörtüsü tefarattır diyenleri dinlerseniz. Siz İslâm’ın getirmiş olduğu ölçüler bin dört yüz yıl sonra yaşanmaz, uygulanmaz diyenleri dinlerseniz siz de o cehennemden içeri girenlerden olursunuz.
Buhârî Bâbü’l-Fiten: Âhir Zamân Âlimleri, Cuma’da Şeyhin Cebine Para Sıkıştıranların Tehlhîli; Polis Bülûğunda «Eleştirel Bakıyordum» Diyenlerin Sohbete Gelişi
Ben yeni hadîs okumaya başladığımda Buhârî Bâbü’l-Fiten bakın direkt bölümünü söylüyorum size. Buhârî Bâbü’l-Fiten. Buhârî’de Bâbü’l-Fiten’i okuyan bir Müslümân etrafındaki siyâsetçiyi, diyanetçiyi, ilâhiyâtçıyı, alimleri, zalimleri, şehleri, müritleri, uçanları, kaçanları, dilenenleri, para toplayanları, paranın peşinde koşanları, zenginleri kürsüye oturtturup fukaraları kenara oturtturanları, zenginlerle sarmaşıp fukaralarla sarmaşmayanları ayırt eder. Evet. Ders kağıdını parayla satanları bir ders kağıdı bilmem kaç bin lira diyenleri ve dervîş olanlar Cuma mübârekde şeyhin cebine para sıkıştıracak diyenleri iyi tanır. Eğer Buhârî Bâbü’l-Fiten’i okursa eğer âhir zamân âlimleri bablarını okursa size naklettim hadîsleri.
Evet. Beni sevsinler diye uğraşanlar bunları söylemeyecekler size. Aman ya ben şimdi bunu söylersen bu adam üç beş kuruş bize veriyor. Biz o üç beş kuruştan da oluruz. Evet onlar söyleyemeyecekler. Sonra ne olacak? on beş yirmi trilyonluk elli trilyonluk arabaya nasıl binecekler sonra? Sorardım halifelere şeyhiniz ne iş yapıyor? Benim en güzel sorum budur. Halifeler toplanmışlar dedim şeyhiniz ne iş yapıyor? Tanışıyoruz ya. Bakıyor hiç sormamış bu güne kadar ona kimse şeyhiniz ne iş yapıyor diye. ne iş yapıyor? Emekli mi? SSK’dan mı emekli? Bakur’dan mı emekli? Ticaret mi yapıyor? Ne yapıyor? Şeyhlik yapıyor. Nereden geçiniyor? Nereden geçiniyor? Geçimi ne? Bir insanın geçimini geçimini sor.
Geçimini sor. Onun ne olduğunu çıksın meydana. Ankara’dan bir kardeş yazmış. Bilmiyorum aranızda mı? Diyor ben hep eleştirel bakıyordum sizin gibi insanlara. polis balad diye geldim diyor. Bir baktım ki diyor yalnız bir adam arabadan indi diyor. Elinde çantası diyor. Karşılayanı yok diyor. Uğurlayanı yok. Geldi diyor. Oturdu sarını sardı. Sonra cevap sohbet etti. Sonra çıktı diyor tekrar. Yalnız başına diyor. Arabasına diyor. Bindi bir hayal gibi gitti diyor. Kendim kendime dedim. yazmış böyle. ondan sonra da ders almış. Kendim kendime dedim. Bu dünyâ hayal zaten ki. Hazret-i Pîr diyor ya bu alemi sen hayal üzerine yürür gör. Bu alem hayal üzerine yürür görünecek. Ölüm herkese hak. Hesap da hak.
Hesap da hak. Sen kime zulmetliysen onun hesabını vereceksin. Sen dinini nasıl istismar ettiysen onun hesabını vereceksin. O da hak. Sen kime haksızca öte git dediysen onun da hesabını vereceksin. Sen kimin hakkını hukukunu yedin? Onun da hesabını vereceksin. Vereceksin. Böyle olunca bu hesabı düşününce insan o garip kuraba dervişin parasını nasıl yer? Boğazına dizilmez mi? Bu da ayrı bir şey. Dizilmiyor bunların boğazlarına. Bunlar ele geleni yiyorlar. Sonra dile geleni de diyorlar. Allâh bizleri muhafaza eylesin. O yüzden Kur’ân ve Sünneti seni dimdik yaşayıp bu dünyadan dimdik yaş ölüp gidenlerden eylesin bizleri. Rahatsız ettim belki de uzun konuştum. Herhalde yaşım geçtikçe çenem düşüyor.
Bugün çene düşüklüğü de kalmadı diş de düştü. Burada kalk ayağa kalk. Kalk şöyle bir dön böyle bir dön. Aha müsebbibi burada. Kızmayın ama iyi arkadaş. Biz memnunuz kendisinden. Allâh da memnun olsun inşâ’allâh. Bu böyle şeyde namazgahta içeri giriyorlar bir arkadaş daha var yanında. O da neyi? Halanın oğlu mu dedi? Akrabası. Neydi onun da su ismi? Sükut, su ismi. Nerede? Burada mı Sâlih Sükut? Hasta. Allâh şifa versin inşâ’allâh. Neyse baktım bu böyle yeni gördüm ya. Ben bir gördüm mü bir daha hemen ikinci dedi görür tanırım. Seni tanıdığım gibi Gümrükçü. O yıllar önce o kaşkınlardan bir tekkeye gelmiş o. Onun dosyası bende. Neyse dedim ne iş yapıyorsun? Tanıştık hemen girir girmez. Ben atraksiyonlu bir insanım.
Baktım yeni gördüm. Dedim hoş geldin elini sıktım. Dedim tanışalım ben Mustafâ’yız. Ben sabri sükut dedi. Harika. Ne iş yapıyorsun dedim ben? Ben dedi diş doktoruyum dedi. Böyle şey ama tevazu ile böyle. Uyu dedim iyi olacak hastanın ayağına doktor ayağına gelirmiş dedim. Böyle ben sevdim ben onu böyle. Bunca az da neye kurban olduğunun farkında değil. Hoşuma gitti böyle bakış duruşu tevazusu. Dedim bende diş sıkıntılı bir sürü de dişte sıkıntılı olanlar da var dedim ben. Dedim benim dişler çekil bir de ben doktora iş öğreteceğim ya. Diyorum dişler çekilip oraya diyorum ben. Implant olması lazım çünkü onu da bize eee Cafer söyledi. Cafer yok değil mi burada? Ah Cafer ah ah Antepli Cafer ah o da diş doktoru o da kardeşimiz ama o uzak geldi bize şimdi.
Neyse dedim iki tane buradan önden çekilecek arkadan da bir tane dedim boş yer var orada da çekilecek. Elli beşten sonra gelen bir diş var ya benim gençlik dişi. Unutmuş o kendini on sekizde çıkacağına elli beşten sonra çıktı. Ben de buradayım dedi. Hatta yerliği kovdu. Bildiğin itek dedi attı. Ben bir gün İzmit’e sohbete geleceğim böyle kafam zonkluyor böyle sohbet olmaz dedim gittim dişçiye dedim çek bunu biz çekemeyiz dedi biz ne o? Ankara’daki diş şey ne? Bu fakültesi değil öbür kül. Hacetepe. Biz Hacetepe’liler şöyleyiz. Biz Hacetepe’liler böyleyiz. Dedim mi hocam ben bu dişi çektireceğim. Ya sen çekcen ya da başkasına çektireceğim dedim. Aha bir evrak imzalattı yarım sayfa bana. Getir dedim imzaladım.
Çek dedim şunu ya ben sohbete gideceğim dedim ya. Diş ağrısıyla sohbet mi delir, çektirdim dişi. Şimdi siz de oturdunuz benim diş muhabbetini dinliyorsunuz. Değil mi? Nereden çıktı değil mi? Tabii. Geylânî Hazretleri oğluna demiş ya evladım demiş çık biraz sohbet et ben gelinceye kadar oğlu hadisler böyle âyetler böyle kimse dinlemiyormuş. Herkes kendi havasında Geylânî Hazretleri gelmiş, oturmuş kürsiye. Selâmün aleyküm. Aleyküm selâm herkes çarpınmaya başlamış. Demiş ya kusura bakmayın kardeşler. Bizim demiş hanımefendi iki yumurta kırdı, ona takıldık demiş. Allâh diye vuruyormuş kendini bir yerlere. Oğlan demiş baba de bitten beri âyet hadîs anlatıyorum demiş ya. Hiç kimse kendini vurmadı böyle.
Evladım demiş. Ağız demiş senin ağzın ağzın benim ağzım ayrı. Bizimki de şimdi ben diş muhabbeti herkes duruyor arkadan ne gelecek? Diş gelecek. Tabii bizim sağlıktan sorumlu Abdullah. Dedim Abdullah bir bak bakalım bir araştır. O da bir araştır dedim sanki sağlık örgütünü araştırıyor. Dedim bak bu çocuk hoşuma gitti dedim. Buna gidelim. Tamam baba ben bir araştırayım dedi. İyi araştır. Üç gün beş gün on beş gün oğlum ben bak gideceğim o çocuğa. Dedim şu araştırmayı bitir, sonlandır, sonlandırdı, konuştum dedi. Adamı sorguya çekmiş. Neyse gittim tabii ben oturdum. Biz iki diş diye gittik ya. beni tanıyanlar bilir ben bir yere gider teslim olurum. Kurbanlık koyun gibi. Neden, niçin, nasıl, ne olacak hiç sormam.
Gittim oturdum baktım biri gitti, iki gitti, üçüncü gitti, dördüncü de gitti bizim. Yıllardır beraberdik biz onlarla. Böyle açtım gözümü dedi üstadım hep dördünde çekmem lazım dedi. İyi dedim. Ne olacak ki çek. Ben de zannediyorum çek çek implantı koyacak yerine. Kaçak hata kat attı buraya. Bildiğiniz mikseri dayadı, beton döktü. Bir de ne diyor bana? Içine diyor bir de mebran döktüm diyor. Ha mebran deyince inşaat sektörüne gitti kafam. su geçirmez mebran satıyorsunuz değil mi siz? Ne satıyorsunuz? Su izolasyonu. Mebran döktüm dedi bana. dikkat edin kaçak inşaat var burada. Bunun için ceza kesebilir belediyeler bana. Ceza kesmek için bahane arıyorlar ya bana. Vay sen demek ki kaçak hat attın dişin dişine deyip harbiden ceza kesebilirler.
Vela asıl kelam ben onu geçen kandile davet ettim. Dedim gel görsün millet bana neler yaptığını. Geçen kandil gelmiş kalabalık yoğunsun demiş gitmiş. Dedim yok bugün geleceksin sen. Bugün geldi tabii böyle ben adamı reklam ederim. Aha müsebbibi. Iki tanesi kırıldı kenarları bu da kırıldı. Gene bekleyeceğiz mi Şubat’ı? Bak biraz daha yumuşadı. Ben hedefime ulaştım. Tarihi biraz daha öne çektim şimdi. Öne çektik değil mi biraz daha? Biraz daha. Bak daha hala daha gardını indirmiyor aşağıya. Inşallah Cenâb-ı Hak tez zamanda beni de sahte dişlere ulaştırsın. Aslı gitti çünkü. Aslını bir daha ulaşamayız artık değil mi? Üstüne bir de mebran döktü. Bir daha alttan bir şey gelmesin. Çıkmasın diye. Bıraksaydı belki de çıkardı.
Cenâb-ı Hak’ın takdiri. Sufîler öyle düşünürler. Sen şimdi takcan bir de arkadan geliyor mu? Bak sen muhabbete. Bizde tıp tarihinde görülmeyenler görünüyor çünkü. Doğru görünüyor musun? Eyvallâh. Peki. Hakkınızı helal edin. Şimdi semada buluşacağız.
Semâ Esnâsında Râbıta Hz. Muhammed Mustafâ ve Lafza-i Celâl, Esmâ Değişimi; Üç Sevgi (Allâh, Resûlullâh, Sizden Olan İmâmlar); Hazret-i Âişe Annemizin «Kördüğüm» Hâtırası ve Eşleri Sevme Vasiyyeti
Semâ esnasında Allâh’ı zikrederken râbıtanız Muhammed-i Mustafâ olsun, sallallâhu aleyhi ve sellem. Lafzayı celal başlangıçta. Sonra ortadaki esmâ-i değiştirilse ortada Semâ eden birisi var ya, o esmâ-i değiştirilse sizler de esmâ-i değiştireceksiniz. Böyle sss konuşamıyorum ki. Kaçırıyor kelimeli sesleri, harfleri. Ortadaki esmâ-i değiştirilse sizler de esmâ-i değiştireceksiniz. Ama râbıta değişmeyecek. Bugün râbıtamız Muhammed-i Mustafâ olacak. Salâlâ lîveselem. Hiçbir şey düşünmeyin. Hiçbir şey tefekkür etmeyin. Hiçbir şey aklınıza getirmeyin. Bir tek Muhammed-i Mustafâ’yı aklınızda tutun. Bir tek kalbinizde onu tutun. Bir tek onun sevgisine yapışın. Bir tek. Bakın üç sevgi. Üç sevgi. Insan için üç sevgi vardır.
Allâh’ın sevgisi, Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in sevgisi ve bizden olanların sevgisi. İtâat üç şey. Allâh’a, Resulüne, sizden olan imamlara. Bu demek değildir ki eşinizi sevmeyeceksiniz. Bu sözüm erkeklere. Hazret-i Muhammed-i Mustafâ’ya, Hazret-i Âişe Annem’i soruyor. Beni nasıl seviyorsun diyor. Kör düğüm gibi diyor. Arada soruyor, kördüğüm ne âlemde Yâ Resûlallâh deyince ilk günkü gibi diyor. Dervîş kardeşlere bu sözüm. Eşlerinizi kördüğüm gibi sevin. Ibadettir. Kadınlar zaten severler kendilerini sevenleri. Kadın kendisini seven bir erkeği görsün muhallebi gibi olur. Bak muhallebi gibi olur. Der ki kendi kendine böyle öyle bir şey ki böyle adamın arkasından tıpış tıpış yürür. Öyle İsmâ’îl ne bakıyorsun bana öyle?
Tıpış tıpış yürür. İsmâ’îl de bakıyor yeni duymuş gibi, yeni görmüş gibi. O yüzden eşlerinizi sevin bu erkeklere. Kadınlar zaten siz severseniz onlar da sizi severler. Çocuklarınızı sevin, arkadaşlarınızı sevin, dostlarınızı sevin, mü’minleri sevin. Bunlar ibâdettir. Kardeşlerinizi sevin, bunlar ibâdettir. Ama sevginiz dilde kalmasın sadece. Fiyilata dönüşsün. Fiyiliata dönüşsün. Ve gerçekten bu vahşi dünyânın vahşi insanları içinde biz bir avuçuz. Biz birbirimizi sevgiyle yoğuralım. Birbirimizi sevgiyle anlamaya çalışalım. Birbirlerimizi sevelim. Ve göreceksiniz ki gerçekten hem içinizin rengi değişecek hem etrafınızın rengi değişecek.
Kaynakça
- Mîrâc Hâdisesi — Necm 53/7-17 ve İsrâ 17/1 Tilâveti: İsrâ 17/1 («sübhânelleziy esrâ bi-‘abdihî leylen mine’l-Mescidi’l-Harâmi ile’l-Mescidi’l-Aksâ’lleziy bârekna havlehû li-nüriyehû min âyâtinâ»); Necm 53/1-18 («en-necmi izâ hevâ»); klasik tefsîr — Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; İbn Kesîr; Kurtubî 10/206-282 (İsrâ); 17/82-110 (Necm); Beydâvî, Envârü’t-Tenzîl; Ebussu’ûd; klasik delâ’il — Beyhakî, Delâ’ilü’n-Nübüvve 2/353-410; Kādî ‘İyâz, eş-Şifâ; Suyûtî, el-Hasâ’isü’l-Kübrâ; klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi’nin Mîrâc Sohbetleri, İrşâd Dergisi (irsaddergisi.com).
- Mîrâc Hâdiseleri ve «Lâ İlâhe İlla’llâh Demeyene Kadar Savaş» Prensibi: «umirtu en ukātile’n-nâse hattâ yekūlû lâ ilâhe illa’llâh» — Buhârî, “Îmân” 17 (Hadîs no: 25); Müslim, “Îmân” 32-37 (Hadîs no: 20-22); Ebû Dâvûd, “Cihâd” 95 (Hadîs no: 2640); Tirmizî, “Îmân” 1 (Hadîs no: 2606); Nesâ’î, “Cihâd” 1; klasik şerh — Nevevî, Şerhu Müslim; İbn Hacer, Fethü’l-Bârî; klasik akāid — Sa’düddîn et-Teftâzânî, Şerhu’l-Akā’id; klasik mukābele — İbn Cevzî, Telbîsü İblîs; klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
- Âhir Zamânda Dîni Satma — Rüşvet, Tokî Faiz, Maliye, Siyâsette Dîni Âlet Etmek: «âhir zamânda fitne ve dîni dünyâlığa âlet etmek» — Tirmizî, “Fiten” 73 (Hadîs no: 2260); İbn Mâce, “Fiten” 21-22 (Hadîs no: 4015-4036); Buhârî, “Fiten” 17, 24-25 (Hadîs no: 7068, 7081); Müslim, “Fiten” 19 (Hadîs no: 2906); Ahmed b. Hanbel, Müsned 4/106; klasik şerh — İbn Hacer, Fethü’l-Bârî; klasik mukābele — İbn Cevzî, Telbîsü İblîs; «rüşvet ve fâiz tenkîdi» — Bakara 2/188 (rüşvet); Bakara 2/275-281 (fâiz); klasik tefsîr — Râzî; İbn Kesîr; klasik fıkh — Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân; modern okuma — Necmeddin Erbakan, Adâlet; klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi, İrşâd Dergisi (irsaddergisi.com).
- Cibrîl’in Hz. Peygamber’in Göğsünü Yarması ve Burâk: «göğüs yarılması ve kalbin altın leğende Zemzem ile yıkanması» — Buhârî, “Bed’ü’l-Halk” 6 (Hadîs no: 3207); “Menâkıbu’l-Ensâr” 41 (Hadîs no: 3887); Müslim, “Îmân” 259-264 (Hadîs no: 162-164); Tirmizî, “Tefsîr” 56 (Hadîs no: 3346); Nesâ’î, “Salât” 1; Ahmed b. Hanbel, Müsned 5/143-149 (Ebû Zer rivâyeti); 3/148-149, 280 (Enes rivâyeti); klasik delâ’il — Beyhakî, Delâ’ilü’n-Nübüvve 2/388-410; Kādî ‘İyâz, eş-Şifâ; «Burâk — merkebden büyük katırdan küçük beyaz hayvan» — Buhârî, “Salât” 1 (Hadîs no: 349); Müslim, “Îmân” 259-265; Ahmed b. Hanbel, Müsned 3/164; «Cibrîl’in altı yüz kanadı» — Buhârî, “Bed’ü’l-Halk” 7 (Hadîs no: 3232-3235); Müslim, “Îmân” 282-287 (Hadîs no: 174-177); klasik şemâ’il — Suyûtî, el-Hasâ’is; klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
- Mîrâc Tek mi Çoğul mu? — Hazret-i Âişe Annemiz ve İbn ‘Abbâs Rivâyetleri: «Mîrâc bir defâ değil — dört hâlin (uyku-uyanık-rûhânî-cesedânî) ihtilâfı» — klasik akāid: Nevevî, Şerhu Müslim; İbn Hacer, Fethü’l-Bârî; Aliyyü’l-Kārî, Şerhu’ş-Şifâ; Kastalânî, el-Mevâhibü’l-Ledünniyye; klasik delâ’il — Beyhakî, Delâ’il 2/353-410; Suyûtî, el-Hasâ’is; «Hazret-i Âişe annemizin Mîrâc rivâyeti» — Hazret-i Âişe ile ilgili rivâyetler — İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye 2/49-50; «İbn ‘Abbâs — Peygamber’in Allâh’ı gözleriyle gördüğü rivâyeti» — Müslim, “Îmân” 282-287 (Hadîs no: 176-177); Tirmizî, “Tefsîr” 53 (Hadîs no: 3279); Nesâ’î, “Salât” 1; Ahmed b. Hanbel, Müsned 1/285, 290; klasik şerh — Mübârekfûrî; klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
- Sahâbe Rivâyetleri — Ahmed b. Hanbel Sayfa 53’ten Adım Adım: Ahmed b. Hanbel, el-Müsned 1/285, 290 (İbn ‘Abbâs); 5/143-149 (Ebû Zer); 6/49-50 (Hazret-i Âişe); klasik tahkîk — Şu’ayb el-Arnaût neşri; «Peygamber Rabb’ini gördü mü?» — Müslim, “Îmân” 287 (Hadîs no: 178) — Hazret-i Âişe rivâyeti: «Muhammed Rabb’ini gördü diyen iftirâ etmiştir»; Tirmizî, “Tefsîr” 53; Nesâ’î; klasik şerh — Nevevî; İbn Hacer; «Peygamber kalp gözüyle gördü» — İbn ‘Abbâs rivâyeti: Tirmizî, “Tefsîr” 53 (Hadîs no: 3280); Heysemî, Mecma’u’z-Zevâ’id 1/76-78; klasik akāid — Beyâzîzâde, İşârâtü’l-Merâm; Sa’düddîn Teftâzânî, Şerhu’l-Akā’id; klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
- Ebû Zer-i Gıfârî Hazretleri — Tek Başına İslâm’a Girişi, Hazret-i Osmân’ı Eleştirmesi ve Rebeze’de Şehâdeti: «Ebû Zer’in Mekke’de tek başına İslâm’a girişi» — Buhârî, “Menâkıbu’l-Ensâr” 33 (Hadîs no: 3861); Müslim, “Fadâ’ilü’s-Sahâbe” 132-133 (Hadîs no: 2473-2474); Ahmed b. Hanbel, Müsned 5/174; «Ebû Zer’in Hazret-i Osmân ile ihtilâfı, Şâm sürgünü ve Rebeze’de yalnız ölümü» — Buhârî, “Zekât” 4 (Hadîs no: 1407); Müslim, “Zekât” 24-25 (Hadîs no: 992); Ebû Dâvûd, “Cenâ’iz” 53 (Hadîs no: 3160); İbn Sa’d, et-Tabakātü’l-Kübrâ 4/161-247; İbn Hacer, el-İsâbe 7/106-108; Zehebî, Siyer-i A’lâmi’n-Nübelâ 2/46-78; klasik tasavvuf — Sülemî, Tabakātu’s-Sûfiyye; «sahâbe yaşam standartı» — Müslim, “Zühd” 36 (Hadîs no: 2965-2967); Ahmed b. Hanbel, Müsned; klasik tasavvuf — İmâm Gazzâlî, İhyâ 3/199-260; klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
- Göğüs Yarılması Tefsîri (İnşirâh 94/1), Allâh Görülür mü? ve İlk «Kün Yâ Muhammed»: İnşirâh 94/1 («elem neşrah leke sadrek»); Tâhâ 20/25-26 («rabbişrah lî sadrî»); klasik tefsîr — Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; İbn Kesîr; Kurtubî 20/107-115 (İnşirâh); 11/170 (Tâhâ); Beydâvî; «Allâh’ın görülmesi mes’elesi — Mâlikî Kādîsi Sayfa 413-417» — Kādî İyâz, eş-Şifâ; Mâlikî mezhebinde rüyet bahsi: Sehnûn, el-Müdevvene; «İmâm-ı A’zam’ın Allâh rü’yâda-uyanık görülür beyânı» — İmâm-ı A’zam, el-Fıkhu’l-Ekber; Aliyyü’l-Kārî, Şerhu’l-Fıkhi’l-Ekber; «Eş’ariyye-Mâturîdiyye’de rüyetullâh» — Sa’düddîn et-Teftâzânî, Şerhu’l-Akā’id; Beyâzîzâde, İşârâtü’l-Merâm; «Hadîs-i Kudsî: Hz. Peygamber’in nûru ilk yaratılan ve “kün ya Muhammed”» — Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ 1/265-266; Beyhakî, Delâ’ilü’n-Nübüvve 1/77; klasik tasavvuf — İbn Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye; klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
- Hz. Peygamber’in Aşk-ı İlâhî ile Lâ İlâhe İlla’llâh ve Yaratılışın Zikri: «O zikrettikçe Cenâb-ı Hak ondan semâvâtı, nebâtâtı, cisimleri ve hayvânâtı yarattı» — klasik tasavvuf: İbn Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye; Sadreddîn Konevî, Miftâhu’l-Gayb; İmâm Rabbânî, Mektûbât 1/293; klasik delâ’il — Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ; «vahdet-i vücûd ve Hakîkat-i Muhammediyye» — İbn Arabî, Fütûhât; Cündî, Şerhu Fusûsi’l-Hikem; klasik akāid — Sa’düddîn et-Teftâzânî, Şerhu’l-Akā’id; «aşk-ı hakîkî ile mecâzî aşk» — klasik tasavvuf: İmâm Gazzâlî, İhyâ 4/293-340 (“Kitâbü’l-Mahabbe ve’ş-Şevk”); Kuşeyrî, er-Risâle (“Bâbü’l-Mahabbe”); Ahmed Gazâlî, Sevânih; klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi, İrşâd Dergisi (irsaddergisi.com).
- Buhârî Bâbü’l-Fiten — Âhir Zamân Âlimleri ve Polis Bülûğunda Eleştirel Misafir Hâtırası: Buhârî, “Fiten” — bütün hadîsler (Hadîs no: 7048-7136); Müslim, “Fiten ve Eşrâtü’s-Sâ’a” — bütün bâb (Hadîs no: 2871-2956); klasik şerh — İbn Hacer, Fethü’l-Bârî; Aynî, Umdetü’l-Kārî; Nevevî, Şerhu Müslim; «cuma’da şeyhin cebine para sıkıştırma — riyâ» — Mâ’ûn 107/4-7; klasik tasavvuf — İmâm Gazzâlî, İhyâ 3/267-340 (“Zemmü’r-Riyâ”); klasik mukābele — İbn Cevzî, Telbîsü İblîs; «sohbetlere eleştirel bakanların öğrenmesi» — klasik tasavvuf âdâbı: İmâm Sühreverdî, Avârifü’l-Ma’ârif; klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi’nin Bursa Karabaş-ı Velî Tekkesi sohbet hâtıraları, İrşâd Dergisi (irsaddergisi.com).
- Üç Sevgi (Allâh, Resûlullâh, Sizden Olan İmâmlar) ve Hazret-i Âişe Annemizin Kördüğüm Hâtırası: «itâ’at üç şey: Allâh’a, Resûlüne ve sizden olan ulü’l-emre» — Nisâ’ 4/59 («yâ eyyühe’lleziyne âmenû atî’ullâhe ve atî’u’r-resûle ve uli’l-emri minküm»); klasik tefsîr — Râzî; İbn Kesîr; Kurtubî 5/259-265; klasik akāid — Sa’düddîn et-Teftâzânî, Şerhu’l-Akā’id; Beyâzîzâde, İşârâtü’l-Merâm; «üç sevgi — Allâh, Resûlullâh, Mü’minler» — Buhârî, “Îmân” 9 (Hadîs no: 16); Müslim, “Îmân” 67-68 (Hadîs no: 43); Tirmizî, “Îmân” 10 (Hadîs no: 2624); «Hazret-i Âişe annemizin “kördüğüm” diyaloğu — Resûlullâh ile sevgi imtihânı» — klasik şemâ’il: Tirmizî, eş-Şemâ’ilü’l-Muhammediyye; İbn Sa’d, et-Tabakāt 8/56-67 (Hazret-i Âişe); İbn Hacer, el-İsâbe 8/16-19; klasik tasavvuf — Kuşeyrî, er-Risâle (“Bâbü’l-Mahabbe”); İmâm Gazzâlî, İhyâ 2/30-50 (“Kitâbü Âdâbi’n-Nikâh”); «semâ esnâsında râbıta-i Resûlullâh ve esmâ» — Halvetî tedrîsi: Mustafa Özbağ Efendi, Risâle-i Tarîkat; klasik tarîkat — Sünbül Sinân Efendi, Risâle-i Tahkīkıyye; klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi, İrşâd Dergisi (irsaddergisi.com).
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Tarîkat, Hakîkat, Zikir, Kalb, Sünnet, Şeyh, Râbıta. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı