Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Soru/Cevap ·

2025 Sohbeti #187 — 40. Nasîhat: Enfâl 8/45 Üzerine Sebât, Sabır ve Zikr-i Çok

Mustafa Özbağ Efendi'ye sorulan soru ve cevabı: 2025 Sohbeti #187 — 40. Nasîhat: Enfâl 8/45 Üzerine Sebât,…. Tasavvuf, ahlâk ve günlük hayata dair açıklama.


40. Nasîhat: Enfâl 8/45 Tilâveti — «Bir Toplulukla Karşılaştığınız Zaman Sebât Edin ve Allâh’ı Çokça Zikredin Ki Kurtuluşa Eresiniz»

Bu geceki sohbetimiz 40. Nasîhat, Enfâl Sûresi, âyet 45. اَعْضُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْضَانِ الرَّجِيمِ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ Ya eyyuhal-lazin-a’amanu, izâ lekîtüm fi’eten fe’sbutû fe’sbutû, ve’zkurullâhe ve’zkurullâhe ve’zkurullâhe kesîran le’alleküm tüflihûn Sadakallâhü’l-Azîm Enfâl 8/45. Ey îmân edenler! Bir toplulukla karşılaştığınız zaman, sebât edin ve Allâh’ı çokça zikredin ki kurtuluşa eresiniz. Bu genelde bu âyet-i kerîme, cihâdla alâkalı bir toplulukla karşılaştığınızda sebât edin ve Allâh’ı çokça zikredin ki kurtuluşa eresiniz. Buradaki, bizim bu geceki sohbetimiz çokça zikretmek ve aynı zamanda da sebât. Çünkü sebât olmazsa o kimse zikrullâh da duramaz. Zikr yolunda yürüyemez.

Sebât olmazsa İslâm yolunda gidemez. Sebât olmazsa Kur’ân ve Sünnet’i icra etme, ettirme mücâdelesini verme yolunda duramaz. Sebât etmezse bir iş de başarılı olmaz. Sebât etmezse okulda başarılı olmaz. Sebât etmezse mesleğinde başarılı olmaz. Sebât etmezse ailesini düzgün yönetemez, yürütemez. Sebât etmezse dünya hayatı da âhiret hayatı da o kimsenin dağılır.


Sebât Tarifi: Doğru Noktada İnatla Durmak — Sabırdan Önde Gelir, Sabır Sebâtın Sıfatıdır; Murtaza Hâtırası ve Sövgü Hak Eden

Burada sebât etmek doğru noktada inâdla durmak. Sebât etmek elindeki malı korumada, canını korumada, namusunu korumada, şerefini korumada, yolunu korumada, kendi nefsini korumada sabit durmak. O konuda sebât etmek. yılmamak, yenilmemek, ne olursa olsun o konuda kararlı durmak. Sebât bu manada herhangi bir meselede kararlı bir şekilde hedefe ulaşmaya çalışmaktır. Kararlı bir şekilde. O konuda inâdla devam etmektir. o hem sebât edecek kararlı olacak hem de o konuda inâdçı olacak. Şimdi bazen ben arkadaşlara ben inatçıyımdır veya hatta adamın mesela inatçısı makbuldür. Ama nasıl doğru noktada inâd edecek o kimse. Sebât’ta inâd edecek, mücâdelede inâd edecek, cihâd etmede inâd edecek. O yoldan geri dönmemek için, o sıkıntıların karşısında yenilmemek için sebât edecek.

Gözünü siper edecek, koyacak ortaya neyi varsa. O konuda kararlı olacak. O yüzden sebât bu benim kendi şahsi kanaatımdır. Sabırdan önde gelir. Ben sabretmeye bazen âcizlik olarak görürüm. Çünkü sabır sebât da lazımdır. Bir kimseye birisi canına kastetmeye çalışıyor, malına kastetmeye çalışıyor, namusuna kastetmeye çalışıyor, şerefine, haysiyetine kastetmeye çalışıyor, gittiği yolu kastetmeye çalışıyor. Veya tecâvüz etmeye çalışıyor. Canına, malına, mülküne, eşine, dostuna, ailesine tecâvüz illaki cinsel suç olarak değil. O kimse oradan sarf-ı nazar ediyor, geri dönüyor. Onları korumak için sebât etmiyor. Veya hatta sevdiğine laf söylüyor bir kimse. Ben ona sabrettim diyor, ben de içimden diyorum ki zayıfsın, pasifsin.

İçinden sabretmiş. Senin sevdiğine laf söyleniyor. Sen nesine içinden sabrediyorsun? Zayıf adamların işidir. Pısırık insanların işidir. Basiretsiz insanların işidir. Sen benim sevdiğime laf söylersen senin ağzını yırtarım. Dilini ensenden çıkarırım senin. Sen benim sevdiğime laf söyleyemezsin. Sen benim şeyhime laf söyleyemezsin. Sen benim yoluma laf söyleyemezsin. Sen benim eşime, çocuklarıma laf söyleyemezsin. Sen benim kardeşlerime laf söyleyemezsin. Benim arkadaşlarıma laf söyleyemezsin. Ben orada ben bir şey diyecektim ama demedim sabrettim. Sen ne? Zayıf adamsın sen. Pısırık insansın. Sen hakkı ve hakîkati savunmuyorsun. Sen hakkı savunacaksın. Ben bir şey demedim. Bir şey demedin. Basit adamsın.

Bazen Murtaza’ya eleştirirler ya. Ben de derim ki Murtaza o koltuğun hakkı o koltukta oturacak. Sebeb, ben onun nelerinden, içinden neleri savunduğunu bilirim. Örnek. Dolayılısı olarak bilirim. Bir de bana gelmiş şikayet ediyor. Sövdü bana diyor. Boş boşuna sövmez dedim. Çıktım ben de işin içinden. Nasıl yani? Basbaya dedim. Bizim dervîş kardeşler söğecekleri zaman dedim. Hakkı hakîkat noktasında söğerler dedim. Kaldı. Hak etmişindir, söğmüştür dedim. Ben sustum. Benim aleyhime konuşmuşundur, söğmüştür dedim. Sustu. Hadi söv benim yüzüme. Benim aleyhime dedim. Benim yüzüme konuş. Sustu. Bak benim yüzüme de konuşamıyorsun dedim. He Murtaza’nın söylediğinin iki katını söyledim sana dedim. He o az söylemiş dedim.

İki katını söyledim sana dedim.


Sabrın Yanlış Anlaşılması: Acizlik-Tembellik-Aymazlık Değildir — Hadîs-i Şerîf «Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytândır», Sevdiklerini Korumak

Şimdi bizde sabrı yanlış anlıyoruz biz. Sabrı. Biz acizliği, tembelliği, aymazlığı, mücâdele etmemeyi, gayret etmemeyi, biz böyle onu sabır kategorisine koymuşuz. Öyle değil ya. Benim anladığım sabru değil. Ben korurum, ben muhafaza ederim, ben sebât ederim, ben yolumu da korurum. O yolda da dururum ben. Sıkıntı o yolda dururum, sebât etmemden dolayı başıma bir hiç gelir, ben ona da sabrederim. Ama ben o yolda dururum. Ben yapmam gerekeni yaparım, yapmam gerekeni yaparım. Ve yapmam gerekeni yaptığımda bir şey gelecekse başıma gelir, ben ona sabrederim. Bu doğru sabırdır. Yoksa bir müminde bir sûfîde önce lazım olan sebattır. Sebât. Bütün İslâm toplumuna lazım olan sebattır. Sen toprağını korumakta sebât edersin, dînini korumakta sebât edersin, namusunu, şerefini, haysiyetini korumakta sebât edersin, kadınlığını korumakta sebât edersin, erkekliğini korumakta sebât edersin, evlatsan evlatlıkta sebât edersin, anne babasan anne babalıkta sebât edersin.

Önce sebât gelir. Sabır sebâtın sıfatı gibidir. Bakın sabır sebâtın sıfatı gibidir. Ama bize önce böyle ters öğreti veriliyor bize. biz böyle haksızlıklar karşısında susan dilsi şeytandır. Hadîs-i Şerîf var. Biz haksızlıklar karşısında susmayı sabır olarak görüyoruz. Ya birisi sana haksızlık yapıyor. Sen o haksızlığı ona tebliğ edeceksin, ona söyleyeceksin, o yanlışlığı ona nasîhat edeceksin. Sana birisi haksızlık yapıyor, haksız davranıyor. Sen ona söyleyeceksin, kardeş burada haksızlık yapıyorsun, burada yanlış yapıyorsun. Ve hatta burada sen bir başkasının arkasından konuşuyorsun. Bu konuştuğunuz kimse bizim dervîş kardeşimiz. Sen nasıl bir başkasının arkasından böyle konuşursun, dervîş kardeşimizin arkasından sen nasıl konuşursun?

Konuşma lütfen. Bu konuyu kapat. Gıybet etme. Ya bu doğru, doğru olabilir, doğrusa gıybet. Değilse iftirâ zaten. Biz bunu nasîhat etmekten uzağız. Müslümânlar olarak, mü’minler olarak uzağız. Çünkü dedikoduya, gıybete, kaypakçılığa, dönekçiliğe alıştık. Ya Müslümanın olmaması gereken haller Müslümanlarda var. burada seni seviyor, kapının önünde satıyor seni. Burada seviyorum diyor, bir bakıyorsun hiç ummadık hal ve hareketler görüyorsun. Ya bu nasıl sevmek? Seviyorum diyor, gidiyor başka yerlerde karanlık, dehlizlerde satıyor seni. Sevgisinde de sebât ehli değil. Sevmekte de sebât ehli olacak. Bir kimse yolda da sebât ehli olacak. Sen bir el tutmuşsun, sebât göster. Varsa eksiklik, noksanlık git yüzüne söyle.

Yoksa sebât et. Çünkü sebât etmiyorsan yolun kaypaklaşır senin. Sen kaypaklaşırsın yani, senin kendi özel yolun kaypaklaşır. Orada dik durmayı, orada sabit durmayı kendine ölçe edin. Bir şey oldu, dedim kardeş ölürüz biz dedim malımız için.


28 Şubat Hâtıraları: Vergi Dâ’iresi Me’mûru ve Polis Baskını — Said’in Direnişi, Adnan-Câfer-Hüseyîn-Cemil-Hâcı Erkân Sebâti, «Düdük Çalınca Kim Neyi Satar Belli Olur»

Böyle baktı, şehit oluruz dedim. Sen burada beni vurursun, ben de şehit olurum. Ama sen buradan bir iğneyi benden izinsiz götüremezsin. Böyle kaldı. İstersen dedim dokun. Bunu 28 Şubat’ta maliyeciye de söyledim. Polisler basmış, hepsi de gelmiş, defterler alacak götürecek. Dedim buradan dedim bırak. Dedim iş yerinden dışarı, bir odan dışarı çıkardığın anda kafanı gözünü yararım senin dedim. Polisler de başımda duruyor. Hem öyle bir yararım ki dedim, seni elimden bu polisler de alamaz dedim. Vergi Dâ’iresi Me’mûru baktı öyle. Polisler dedi sakin ol dedi, ben sakinim dedim. O vazifesini yapsın. O buradan defter çıkaramaz dışarı dedim. Çıkarıp dedim 10 tane fatura keserse ne yapacağım ben dedim.

Onun kānûnî hakkı değil dedim. Böyle tuttum ağzından, hakkım mı lan dedim ben. Sustu. Bırak dedim defterleri. Yavaşça bıraktı, fotoğraflarını çekeceğim, istediğini çek dedim. Malını korumakta, eşini korumakta, çocuklarını korumakta. Bir dergâha girmişsin, dergâhı korumakta. Sebât et. O sebahatinde sıkıntı yaşayacaksın. O sıkıntıda sabredeceksin. Oradan âyet-i kerimeden sonra ne diyor? Allâh’ı çokça zikredin. Burada senin en büyük dayanağın ma’nevî. Maddi değil, zâhirî değil. Allâh’ı çokça zikredeceksin. Ki kurtuluşa erersin. O sıkıntıdan, o sebâttan dolayı, sebâtın arkasından gelen sabırdan dolayı sabırla karşı senin Allâh’ı zikirle, Allâh’tan bekleyeceksin her şeyi. Çünkü Hadîs-i Şerif’te Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri, sabır ve sebât zaferin anahtarıdır diyor.

Sen orada sebât edersen, sabredersen zafer senin. Ama sebât edeceksin önce, direneceksin, dayanacaksın, mücâdele edeceksin, yıkılmayacaksın. Zorluk olacak, zorluklara karşı sabredeceksin. Zorluk olacak, zorluklara karşı sabredeceksin. Ben bazen diyorum ya, 28 Şubat’ta kim benim yanımdaysa, onlar benim yanımda, canımda onlar benim. Neden? Sebât ettiler benimle beraber. Benimle beraber sebât ettiler. Bir düdük tiyansın deyip evlerine kapanmadılar. Bir düdük gidip de satmadılar. Beni de satmadılar, yolu da satmadılar. Yolu da satmadılar. Satmadılar, durdular yanımda. Ne olursa olsun. Şimdi bazen derim ya arkadaşlar, yeni arkadaşlar, arkadaşlar. Bu eski abilerinize hürmet edin. Bunlar yolun çilesini çekmiş insanlar.

Eksiklerini, kusurlarını görmeyin onların. Çünkü o düdük çaldığında kimin nerede neyi satacağı belli olmuyor. O düdük çalınca o kimsenin neyi nerede satacağı belli oluyor. Günlerce ben iş yerine uğramazdım. Said giderdi. Said’e telefon açardım sabahları. Said, Selamun Aleyküm, Aleyküm selâm. Nasıl durum? Kapının önünde bekliyorlar. Gelme. Evet. Said orada direniyordu. Benim halimi koruyordu. Şimdi bazen Adnan, Câfer, Hüseyîn üçlüsü var ya, ve hatta Cemil’i bir kenara koyamayız. Örneğin. Hâcı Erkân’ı bir kenara koyamayız. Bunlar eski benimle beraber çileyi çeken insanlar. Sebât edenler. O mücâdelede direnenler. Çünkü Deccâlist sistemlerde cemâ’atlerin, tarîkatların böyle ensesinde ne zaman boza pişirecekleri belli olmaz.

Evet. Orada direnmek, orada satmamak önemli. Orada Tiyansın deyip Torinistan yapmamak önemli. Orada durmak önemli. Önemlidir bu. Bu sebahatle alakalı. Şimdi o gün için Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri bir düşmânla karşılaştığınızda diyor. O zaman ki düşmân, çok affedersiniz, kancık değil. O zaman ki düşmân kravatlı değil. O zaman ki düşmanın elinde bir tane bilmem ne anayasası yok. O zaman ki düşmânı düşmân olarak biliyorsun. Düşmân müşrik veya kâfir her neyse. Kılıçlanıyor, geçiyor karşına senin.


Âhir Zamân Düşmânı: Kravatlı, Çatallı Dilli, Fitneci — «Sendenmiş Gibi Görünen Düşmân», Dervîşleri Kötüleyenler («İyisin Ama Dervîşler İyi Değil»), «Biz Medreseden Çıkmadık, Meyhâneden Çıktık»

Şimdiki düşmân öyle değil. Şimdiki düşmânlar âhir zamân düşmanları. Sendenmiş gibi görünüyor. Bizdenmiş gibi görünüyor. Dili iki çatallı değil, on çatallı, yirmi çatallı. Senin yanında dervîş oluyor, gidiyor öbür tafta kâfir oluyor. Senin yanında çok samimi kardeşin senin ama senin malına çökmeye kalkıyor. Senin kardeşin senin ailene çökmeye çalışıyor. Aileni dağıtıyor. Şimdiki düşmânlar farklı. Şimdiki düşmânlar eskisi gibi değil. Şimdiki düşmân fitneci. Şimdiki düşmân normalde ortalığı perîşân ediyor. Şimdiki düşmân öyle. Böyle yumuşak yumuşak konuşuyor senin yanında. Veya geliyor bana da, efendim siz çok iyisiniz ama şu dervişleriniz. Demek ki ben onları yetiştirememişim. Bak işine sen diyorum.

Eksik insanız biz diyorum. Bana dervîşleri şikayet edecek. Ben çok iyiymişim de dervîşler iyi değilmiş. Yürü git, iyi dervîşler olan bir yer bul. Burası böyle bizim. Biz medreseden çıkmadık, meyaneden çıktık. Biz de bu kadar. Biz böyleyiz. Biz meyaneden çıkmayız. Fazla edebiyyât bilmiyoruz biz. Bu kadar biliyoruz. Bildiğimizi de yaşamaya çalışıyoruz. Gerçekte dervîşleri bana böyle kötüleyecek. Yürü git ya nereye gidiyorsan git. Allâh yoluna çekesin. Konuşma. Sen beraber yemişim içmişim her Perşembe Allâh’ı zikrediyorum onunla beraber omuz omuza. Sen onu bana ne anlatıyorsun bana? Ben çok yemişim de dervîşler iyi değilmiş. Fitne bu. Size de böyle söylüyorlardır. arkadaşım kardeşim gerçekten yani.

İyisiniz hoşsunuz ama iyi ama ama. Lan sevenin aması mı olmuş? Âşıkın aması mı olurmuş? Dostun aması mı olurmuş? Kardeşin aması mı olurmuş? Lan kedi miyiz biz ama ile mama ile uğraşacağız? Yürü git bak sen kedilerin arasında dolaş. Atarlar senin önüne bir parça kemik mama ondan oyalanırsın sen. Bizim öyle bir iyi işimiz yok. Bizi almamacı, mamamacı lazım değil. Allâh bizi affetsin. O yüzden sabahat öndedir. Sabır arkasındadır. Onların arkasında duran en büyük iş olan zikrullâh’tır. Onların arkasında duran. Kim sabreder ve sabahat ederse Allâh onu muvaffak kılar. Bir kimseye sabırdan daha hayırlı ve geniş bir lütuf verilmemiştir bu hariden. Demek ki ne yapacağız? O sabahatla beraber sabrı yanında taşacağız.

Namâz kılmakta sabahat edip sabır lazım. Namazı bir kıl bir kılma. Dersi bir çek bir çekme. Yok sabahat et her gün çek. Sabahat et beş vakit namâzı kıl. İyilikte sabahat et. Zikre gelmekte zikrullâh yapmakta sabahat et. Allâh bizi muhafaza eylesin. İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki dininin gereklerini yerine getirme konusunda sabırlı, dirençli davranıp Müslümânca yaşayan kimse avucunda ateş tutan kimse gibi olacaktır.


Îmân Ateşten Kor Gibi Olacak — Tirmizî/Ebû Dâvûd Hadîsi; Hak ve Hakîkati, Sığınağı, Kardeşini ve Dergâhı Korumak (Âdem Aleyhisselâmdan Beri); Bay-Bayan Zâkirler Allâh’tan Emânet, Lokma Edeb-Yiğitçe Gelir

Tirmizî, Ebû Dâvûd. Bakın dininde sebât etme. Dînini yaşamada sabretme. Dînini yaşamada mücâdele etme. İyi, doğruyu, güzeli. Dîn derken sadece namâz değil. bu namâz kılanlar gerçekten dinlerinde sağlam durmuş olsalar ülke bu noktada durmaz. Bu dervişim diyen, sûfîyim diyen, şeyhim diyen, âlimim diyenler gerçekten Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye dairesinde sebât ehli olup sabredip o mücâdeleyi verseler ülke bu halde olmaz. Toplum bu halde olmaz. Ama ne yazık ki elde tutmak gerçekten Kur’ân ve Sünnet’i elde tutmak, îmânını elde tutmak ateşten kor gibi. Başka bir ateşlerde de atan dinden imandan olacak diyor. Ahir zamanda îmân ateşten bir kor haline gelecek. Elinde tutanın eli yanacak. Atan diyor dinden imandan olacak.

Şimdi elinde tutmak zor. Bakın gerçekten hakça durup kararlı bir şekilde durmak namusunu şerefini haysiyetini korumak, malını mülkünü arkadaşını dostunu korumak ateşten kor gibi. Anneni babanı çocuğunu korumak ateşten kor gibi. Kardeşini arkadaşını akrabalarını korumak tutmak ateşten kor gibi. Bunlar bizim dînimizin emri. Dinimizin emri. Dostunu korumak ateşten kor gibi. Bunlar dînimizin emri. Bunlar Âdem aleyhisselâmdan beri, İslâm’ın emri Âdem aleyhisselâmdan beri. Âdem aleyhisselâmdan beri. Âdem aleyhisselâmdan beri. Sen arkadaşını dostunu korucağın kollucağın. Sen sana sığınığını korucağın kollucağın. Buradan kapıdan içeri girmiş. Sen onu korucağın kollucağın. İsterse sevmediğin insan olsun.

İsterse senin dışarıda seni arkandan atsın, tutsun, sana zarar versin. O buradan kapıdan içeri girdi mi? Girdi. Onu korucağın kollucağın. Ona yanlış bir hareket etmeyeceksin. Bir başkasının da ona yanlış hareket etmesine müsaade etmeyeceksin. Dur kardeş diyeceksin yapma. Bizim kardeşimiz olur. Buradan içeri girmiş bitti. Sen bir meselem varsa git dışarıda gör. Burası oranın yeri değil diyeceksin. Koruyacaksın. Dervîş kardeşini koruyacaksın. Dergahlar, tekkeler, cemâ’atler kardeşlerini korumaktan geçer. Sen burada kardeşini yem gibi ortaya atamazsın. Koruyacaksın onu. Kardeşinin eşini, çoluğunu, çocuğunu koruyacaksın. Bay ve bayan zâkirler. Hepsi de emanettir size Allâh’tan. Onların özel meselelerini, şahsi meselelerini ortaya çıkarmayacaksın.

Ortada konuşmayacaksın. O dergâhın namusu. Koruyamıyorsanız, ben koruyamıyorum. Görevimden affımı istiyorum diyeceksin. Koruyacaksın. Orada herhangi bir dervîş kardeşinin herhangi bir şeyine zarar gelmeyecek. Öyle başını sarı sarmakla olmuyor bu işler. Hakkını yerine getireceksin onu. O konuda da sebâtlı davranacaksın, kararlı davranacaksın, inâdçı davranacaksın. Oraya gelen her kimse orada diyecek ki ben emin yerdeyim. Benim namusum, şanım, şerefim, hayseye, benim namusum, şanım, şerefim, hayseye, emin yerde diyecek. Burası emin yer olacak. Bu konuda sebâtlı davranacaksın. inâdçı davranacaksın, şuurlu davranacaksın, kararlı davranacaksın. Bu konuda başına ne gelirse gelsin sabredeceksin. Orta er insan olmaz sûfîler.

Bir kimse bir sûfî hakkında konuşacak ama yüz sefer tartçak olduğunu konuşurken sebep orası kocaman bir aile diyecek. Ben burada birisinin hakkında konuşursam şimdi bu aile çöker bana diyecek. Biz öyle vur ensesini al lokmasını olanlardan değiliz. Birisi bizim ensemize vurursa onun kolunu koruyacak. Birisi bizim ensemize vurursa onun kolunu kökünden koparırız. Enseye vurulup lokması yenecek kimse değiliz. Biz vururumayız. Lokmamız yiyecekse edeble gelsin, canımızı yesin bizim. Ne lokması? Edeble gelsin, canımızı yesin bizim. Bizde kahkahalar davranmasın, oradan buradan puan alacağım diye uğraşmasın. Harbi harbi gelsin yiğitçe açım desin doyuralım. Gelsin yiğitçe desin ki şuna ihtiyacın var ihtiyacını görelim.

Eyvallâh. Ama o kimse ok gibi olmalı. O yüzden kardeşlerinizi korumakta da sebât edeceksiniz. Kardeşlerinizi korumakta da başınıza bir şey gelirse sabretceksiniz. Derganızı korumakta sebâtlı ve sabırlı ve kararlı olacaksınız. Çünkü düşmân, öyle diyor, e îmân edenler bir düşmân bir toplulukla karşılaştığınızda. Çünkü önceki âyet-i kerimelerde kâfir düşmanlarla alakalı. Bir toplulukla karşılaştın veya bir kimseyle karşılaştın. Ona karşı sebâtlı ve dirençli olacaksın. Allâh bizi affetsin.


Nefse Cihâd-ı Ekber: Tirmizî, İbn Hanbel — «Gerçek Mücâhid Nefsine Cihâd Edendir»; Rûmlarla Son Sefer ve Cihâd-ı Ekber, Âl-i İmrân 3/191 (Ayakta-Otururken-Yatarken Zikr); Ebû Zer-i Gıfârî’nin Haykırışı

Tabi bunun içerisinde bir de nefse karşı mücâdele etmek var. Nefs mücadelesinde sebâtkâr olmak. Çünkü yine Hadîs-i Şerîf’te gerçek mücâhid nefsine karşı cihâd eden kimsedir dedi. Tirmizî, İbn Hanbel’de. Gerçek mücâhid nefsine karşı cihâd eden kimsedir. O zaman biz kendi nefsimizle olan mücâdelede de sebât edeceğiz. Biz oramıza, buramıza, oraya buraya peşkeş çekmeyeceğiz. Biz harâmlara karşı durmakta sebâtkâr davranacağız. Yanlışlıklara karşı sebâtkâr davranacağız. Nefsimizin oyununa, şeytanın desîsesine karşı biz sebâtkâr davranacağız. Sabırlı davranacağız ve Allâh’ı çokça zikreteceğiz. O yüzden sadece savaş meydanında değil. Tekrar sözümü geriden alayım. Şimdi eskisi gibi savaş meydanı yok.

Şimdi deccâliyetin savaşları var. Bu fitne, bu Kur’ân ve Sünnet’e saldırmak, Hadîs-i Şerîf’lere saldırmak, cemaatlere, cemiyetlere, tarikatlara saldırmak, namâza saldırmak, oruca saldırmak, zikre saldırmak, İslâmî herhangi bir ritüele saldırmak gibi. Bunların hepsi de cihâdın içine giriyor. Sabrettin ben bir şey demedim. En çok nefret ettim laf. Deseydin, canını vereydin orada, deseydin o da kavga çıkartırdı seninle. Deseydin seni dövüp ataydı dışarı. Ebû Zerr-i Gıfârî sabır mı etti? Çıktı haykırdı Kur’ân’ı. İmanın çıktı haykırdı. Sen de haykırırdın, konuşaydın. Neyi engel oldu sende? Ticaretin mi engel oldu? Akrabalığın mı engel oldu? Neyin engel oldu senin? Heva hevesin mi engel oldu? Hangi korkaklık seni zabt u rabt altına aldı?

Hangi korkaklığa peşkeş çektin sevdiklerini? Şeytân nereden girdi de seni o korkaklık hummasına kattı da hakkı ve hakîkati söyleyemedin? Şeytân senin bir tarafından girmiş ve seni korkaklık hummasına katmış. Sen o korkaklık hummasıyla sen ne yaptığını bilmiyorsun. Sarhoş olmuşsun, deli olmuşsun, zayıf, pısırık bir kimse olmuşsun. Sen hangi korkaklık seni o hale getirdi? Seni bir korkaklık sarmış. Ne oldu? Ticaretin mi engellenecek diye korktun? Sen parasız kalmaktan mı korktun? İşsiz kalmaktan mı korktun? Senin Rabbin kim? Sen hangi Rabbine îmân ettin? Hem Âyet-i Kerîme’de de diyen dünyanın da yerinde göğünde Rabbü Allâh’tır. O da diyecek ki rızkınıza benim kefîl olan sen neye sattın? Hangi korkaklığına sattın?

Aa o zaman sen nefsine cihâd etmek. Bu konuda da normalde cihadın nesiydi? En mükemmeliydi. En son savaş vardı ya Rûmlarla bir savaş olacaktı. Rûmlar asker toplamışlardı. Allâh Resûlü de büyük cihâd ee i’lân etti. Bütün herkes neyi varsa alsın getirsin dedi. Son savaş İslâm orduları toplandı. Sonra Rûmlar oradaki o Irâklı müşrikleri satıverdiler. O Irâklı müşrikler de tarih boyunca hep satılmaktan geçiyorlar. O savaştan geri dönülürken böyle sahâbe mutlu mesut dedi ki daha büyük bir savaşa dönüyoruz. Dediler ki Yâ Resûlallâh bu ne? Bu dediği iki iki kaşınızın arasında (göğsünüzde) bulunan nefs de cihâd. Nefs de cihâd. Nefs de cihâd cihâd-ı ekberdir dedi. Bu büyük cihâd dedi. dervîşler bu nefs de olan cihatı çok önemserler.

Sen nefsin olan cihatta sebahtlı davran. Bu konuda da sana normalde en büyük destek, en büyük destek Allâh’ı zikirdir. Allâh’ım iyi etsin inşâ’allâh. O yüzden Âl-i İmrân âyet 191. Onlar ayaktayken, otururken, yanları üzerine yatarken Allâh’ı zikrederler. Demek ki o cihâd ehli olan Sufîler, o nefsiyle mücâdele edenler, o sebahtta ve sabırda sıra dağlar gibi duran kimseler her dâim Allâh’ı zikredecekler. Ve enteresan bir şey, bu âyet-i kerîme bu sebât edin âyet-i kerîmesi cihâd ile alakalıdır. Enteresan bir şey, Cenâb-ı Hak en önemli savaşta bile Allâh’ı zikrini unutmayın diyor.


Üç Kılıç Kıracak Kadar Savaşan, Allâh’ı Zikredenle Eşittir — Bayındır’da Renault Polis Arabası Hâtırası: Şeyh Efendi’nin «Eşhedü en Lâ İlâhe İlla’llâh» Sözü ve Dervîş Disiplini; Kapı Açık Olsun (Cumadaki Geç Gelen Misâli)

Başka bir hadîs-i şerifte eline kılıcını alsan kırılınca kadar savaşsan, sonra yeni bir kılıç alsan onunla da savaşsan kırılınca kadar, ancak diyor. Allâh’ı zikredenle o kimse müsâvî olur, denk olur. Üç tane kılıcı kıracak savaşırken, ancak Allâh’ı zikredenle ne olacak? Müsaavi olacak, denk olacak. Kapının ağzını bir açın bu tarafa doğru. Açın kapının, yaklaşın bu tarafa doğru gelin. Rahat olsun kapının ağzı girip çıkacak olanı. Şu tarafa doğru yanaş böyle. Sağ, yanaş, yanaş. Benim sağım sizin solunuza doğru, yanaşın böyle mesela. Kapının ağzını açık tutun. Bu cumalarda var ya, en son namâz kılanlar, en son namâzı kılıyorlar, farzı kılıp çıkıyorlar ya. Bizde de olabilir, bir adamın işi vardır, gücü vardır, yeni geliyordur.

Bir gideyim bir bakayım, kafama göre ise kalırım orada. Öyle ya, değilse de şuradan kenardan kayar giderim der. Olur bunlar. Bizim normalde Bayındır da Şeyh Efendi geldi zikrullâh oluyor, anlatırım ya ben bunu. Tabii biz boyuna basılıyoruz ya o ara. Normalde bizim Alixan var, Allâh rahmet eylesin. Böyle o zamanlar böyle uçtu kaçtı, haldi bunlar böyle zirvede dolaşıyor aramızda. O böyle zikrullâh, o da benim karşımda böyle. Ondan olsa ne? Oradan işaret ediyor bana. Zikrullâh da geliyorlar diye. Yapıyorum ben de. umurumda değil, Şeyh Efendi var başımızda. Bize ne? Dergahın orada, halkanın sahibi var. Bizi ilgilendirmiyoruz. Zikrullâh cayır cayır gidiyor. Bu şimdi benim gözüm kapalı, asılıyor beni, açıyor ben şimdi.

Ne var diyorum ben? Giliyorlar diyor, gene bana o işaret ediyor. Kaç göz? Ben umurumda katmıyorum. En sonunda dayanamadım. Şapka işareti yapıyor. O esnada da bir tane imam var benim yanımda. O yakaladı bizim işaretlerimizi. O öyle bakıyor. Îmân bizim bir sokağımızda oturuyor. Tabi Şeyh Efendi de koy vardı zikrullâhı. Tevhîd, lâ ilâhe illa’llâh. Gidiyor o böyle cayır cayır. Polis arabası bizim böyle hafif bir rampa var. İndira gidenler bilir. Oradan sola döndü bizim caddeye girdi. Tam böyle geliyor. Birkaç ev var. Şey efendi eşhedü en lâ ilâhe illa’llâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Resûlühû dedi. Çıt yok. Dervîş disiplini de böyle. Hepimiz duyduk şimdi. Bayındırılıların hepsi de o Renault polis arabasının egzoz sesini biliyor.

Fırrrrrrrrrrrrrrrr. Bizim kapının önünden geçti. Bizim camda zaten böyle yakın ama şey yok arada çok fazla bir şey yok. Bir de eski ev zaten. içeride ıhın yapsan dışarıda zaten bomba atmış gibi duyuluyor. Geçti. Şey efendi başladı. Bu yolda asılmak da var basılmak da var. Bu yolda polis de var şu da var. Bunlara sabretmek. O esnada yanımdaki imam yavaşça gidiyor. Tak ensesinden tuttum. Dedim nereye gidiyorsun? Mustafâ kardeş beni bırak dedi. Yok dedim. Develeniyor. Gidecek. Dedim ne o? Basılmakta mı korktun dedim. Böyle durdu. Ne oluyor gidecek. Ne olursun beni bırak. İyi git hadi. Hiç unutmuyorum. Bizim bir tane meslekli sesini okuyordu o çocuk. Ondan sonra. Onu da kapıya diktim ben. Kapı açık bizim.

Dedim zikrullâh başlayınca gelen geri dönmesin dedim. Al içeri. O da böyle polisler geliyor diye. Tam kapıya kadar gelmiş kapıyı açamamış. Dondum kaldım abi diyor bana. Oğlum doncan kalacaksın tabi dedim. Burada sahibi var dedim. Mahkan burada tabi dedim doncan kalacaksın. O diyor kapıyı açamadım beni de durdurdu diyor o çocuklar. Kulaklar içindesin. Şimdi her zaman olur bu topluluklar da böyle kapının ağzını oradaki görevliler açık bırakacaklar. Anladınız? İnşâallâh. Olur mu olur. Adam şimdi bir zikrullâh başlarız ölü kopar adam. Ama ben nereye geldim der ya. Burasının böyle olduğunu bilmiyordum der. Hoş biliyorlardır da herkes. Allâh bizi affetsin. O yüzden kapı açık olsun. Girene de çıkanı da.


Zikr Hadîsleri: Ebû Derdâ Rivâyeti (Tirmizî, İbn Mâce) — Zikr Altın-Gümüş Sadakadan ve Düşmân Boynunu Vurmaktan Üstün; Taberânî «Çokça Zikredene Kurtuluş Kapıları Açılır»; Enes b. Mâlik’ten Ahmed b. Hanbel — Münâdî Meleklerin «Kötülükleriniz İyiliklere Çevrildi» Müjdesi

Ebû Derdâ naklediyor. Size en hayırlı Allâh katında en değerli derecenizi en fazla yükseltecek. Sizin için sadaka olarak altın ve gümüş dağıtmaktan daha kazançlı. Düşmanla karşılaşıp da sizin onların boynunu vurmanızdan, onların da sizi öldürmesinden daha çok sevâb getirecek amelin ne olduğunu haber vereyim mi diye sordu. Onlar da evet söyle dediler. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri buyurdu ki Allâh’ı zikretmektir. Tirmizî, İbn Mâce. Kim Allâh’ı çok zikrederse Allâh ona kurtuluş kapılarını açar. Taberânî. Yine bu hadîsi çok naklediyorum ya ben. Benim hoşuma gidiyor. Böyle bir kendime buradan bir ümit kapısı buluyorum ben kendime çünkü ben kendim için bir ümit kapısı benim. Çünkü ben kendim için bir ümit kapısı benim.

Ahmed b. Hanbel’in naklediği hadîs-i şerîf Enes b. Mâlik’ten oda. Allâh’ın rızasından başka bir şeyi gözetmek ve beklemeksizin Allâh’ı zikreden bir topluluğu gördüğünde göklerden bir münâdî şöyle seslenir. Kalkın hepiniz bağışlandınız kötülükleriniz iyiliklere çevrildi. Âmîn. Ne diyormuş melekler bize? Kalkınız hepiniz bağışlandınız kötülükleriniz iyiliklere çevrildi. Elhamdülillâh. Bu hadîs-i şerîf benim çok hoşuma gidiyor. Nefsime tatlı geliyor bu benim. Ben açık konuşuyorum bu bir ümit kapısı bir müjde olarak görüyorum. Cenâb-ı Hak’a hamdolsun böyle cemaatle zikrullâh oldu kötülüklerimiz hayra çevrildi. Kötülükleriniz affedildi değil bakın. O var zaten. Zaten affoluyorsun. Onda sıkıntı yok.

Ama bu hadîs-i şerîf’te diyor ki kötülükleriniz hayra çevrildi. Ha siz sakın ha her Perşembe nasıl olsa kötülüklerimiz hayra çevriliyor deyip de günâh işleyenlerden olmayın. biraz böyle ma’nevî olarak yol yürümüş olun. işte ya ne yapayım işte. Ya biraz temiz tutalım kendimizi. Evet ne güzel müjdeli bu haber. Ama bu müjdeli habere bakaraktan böyle kendimizi de kötülüklerin içine, çirkinliklerin içine ne bileyim pisliklerin içerisine atmayalım. Eyvallâh. Ama biz kendimiz de mücâdele edelim. Nefsimiz de mücâdele edelim. Yolun disiplinine uyalım. Kendi kendimize böyle kendi kendimize bir şeyleri böyle ruhsat vermeyelim. Allâh bizi muhafaza eylesin. Rabbim cümlemizi korusun inşâ’allâh.


Kaynakça

  • 40. Nasîhat — Enfâl 8/45 Tilâveti: Enfâl 8/45 («yâ eyyühe’lleziyne âmenû izâ lekıytüm fi’eten fe’sbutû ve’zkurullâhe kesîran le’alleküm tüflihûn»); klasik tefsîr — Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; İbn Kesîr; Kurtubî 7/383-388; Beydâvî, Envârü’t-Tenzîl; Ebussu’ûd, İrşâdü’l-Akl; «sebât ve zikr-i çok düşmânla karşılaşıldığında» — klasik tasavvuf: Kuşeyrî, er-Risâle (“Bâbü’s-Sabr ve’s-Sebât”); klasik akāid — Sa’düddîn et-Teftâzânî, Şerhu’l-Akā’id; klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi’nin 40 Nasîhat dersleri, İrşâd Dergisi (irsaddergisi.com).
  • Sebât Tarifi — Sabırdan Önde Gelir, Sabır Sebâtın Sıfatıdır: «sabır ve sebât zaferin anahtarıdır» — Hadîs-i Şerîf: Ahmed b. Hanbel, Müsned 1/307; Beyhakî, Şu’abü’l-Îmân 7/120 (Hadîs no: 9583); Hâkim, el-Müstedrek 3/624; klasik şerh — Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ; «sebât ve azîmet — irâdenin sebâtı» — klasik tasavvuf: İmâm Gazzâlî, İhyâ 4/96-130 (“Kitâbü’s-Sabr ve’ş-Şükr”); Hâris el-Muhâsibî, er-Ri’âye; «inâd-i mahmûd ile inâd-i mezmûm ayrımı» — klasik tasavvuf: İbn Kayyim, Medâricü’s-Sâlikîn; «mâl-cân-nâmûs-şeref-haysiyeti korumakta sebât» — klasik fıkh: Serahsî, el-Mebsût (“Bâbü’d-Difâ’ an’n-Nefs”); klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
  • Sabrın Yanlış Anlaşılması — «Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytândır»: «el-sâkitu ‘ani’l-hakkı şeytânun ahras» — klasik delâ’il: Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ; klasik usûl — Şâtıbî, el-Muvâfakāt; «emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ‘ani’l-münker» — Âl-i İmrân 3/104, 110; Tevbe 9/71, 112; Lokmân 31/17; klasik tefsîr — Râzî; İbn Kesîr; klasik şerh — Müslim, “Îmân” 78 (Hadîs no: 49); Tirmizî, “Fiten” 11 (Hadîs no: 2169); Ebû Dâvûd, “Melâhim” 17 (Hadîs no: 4338); İbn Mâce, “Fiten” 20 (Hadîs no: 4011-4014); klasik tasavvuf — İmâm Gazzâlî, İhyâ 2/302-380 (“Emr-i bi’l-Ma’rûf ve Nehy-i ‘ani’l-Münker”); «sevdiğine söz söyleneni susup geçmek zayıflıktır» — klasik fıkh: Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân; klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
  • 28 Şubat Hâtıraları — Said’in Direnişi, Adnan-Câfer-Hüseyîn-Cemil-Hâcı Erkân Sebâti: 28 Şubat 1997 post-modern darbesi: Mustafa Özbağ Efendi’nin Bayındır’da iş yerine yapılan baskınlar ve dervîşleriyle birlikte verdiği sebât mücâdelesi; Vergi Dâ’iresi Me’mûru ile defter-fatura olayı; Said’in iş yerinde direnişi; klasik tasavvuf — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde dervîşlerin pîrlerine sadâkat-sebât prensibi: İmâm Sühreverdî, Avârifü’l-Ma’ârif; Şâh-ı Nakşibendî silsilesi: Bahâeddîn Nakşibendî, Risâle-i Bahâ’iyye; klasik delâ’il — Hânî, el-Hadâ’ikü’l-Verdiyye; modern târîh — irsaddergisi.com’da Mustafa Özbağ Efendi’nin 28 Şubat dönemi yazıları; klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde dervîşlerin sebâti üzerine Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
  • Âhir Zamân Düşmânı — Kravatlı, Çatallı Dilli, Fitneci: «âhir zamânda fitne ve dîn üzerine sabır» — Tirmizî, “Fiten” 73 (Hadîs no: 2260); İbn Mâce, “Fiten” 21 (Hadîs no: 4015); Ebû Dâvûd, “Sünnet” 1 (Hadîs no: 4596-4597); Ahmed b. Hanbel, Müsned 4/106; klasik şerh — İbn Hacer, Fethü’l-Bârî; klasik mukābele — İbn Cevzî, Telbîsü İblîs; «iki dilli münâfıklar» — Ahzâb 33/19-20; Münâfikūn 63/4; klasik tefsîr — Râzî; İbn Kesîr; «cemâ’atler-tarîkatler-Hadîs-i Şerîflere saldırı» — klasik akāid: Beyâzîzâde, İşârâtü’l-Merâm; klasik tasavvuf — İmâm Rabbânî, Mektûbât 1/293; modern târîh — Necmeddin Erbakan, Adâlet; klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
  • Îmân Ateşten Kor — Hak-Hakîkati ve Bay-Bayan Zâkirleri Korumak: «insanlar üzerine öyle bir zamân gelir ki dînini elinde tutan ateş tutan kimse gibi olur» — Tirmizî, “Fiten” 73 (Hadîs no: 2260); Ebû Dâvûd, “Melâhim” 17 (Hadîs no: 4341); Hâkim, el-Müstedrek 4/438; klasik şerh — Mübârekfûrî, Tuhfetü’l-Ahvezî; «emr-i ma’rûfun Âdem’den beri farziyeti» — klasik akāid: Beyâzîzâde; klasik fıkh — Cessâs; «kardeşi ve dergâhı korumak — bay-bayan zâkirler emânet» — klasik tarîkat: İmâm Sühreverdî, Avârifü’l-Ma’ârif; Şa’rânî, el-Envârü’l-Kudsiyye; «zâkirenin emniyeti» — klasik fıkh: Mevsılî, el-İhtiyâr; «edeb ile lokma — yiğitçe gelmek» — klasik tasavvuf: Kuşeyrî, er-Risâle; klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi, İrşâd Dergisi (irsaddergisi.com).
  • Nefse Cihâd-ı Ekber — Tirmizî/İbn Hanbel ve Rûmlarla Sefer: «gerçek mücâhid nefsine karşı cihâd edendir» — Tirmizî, “Fadâ’ilü’l-Cihâd” 2 (Hadîs no: 1621); Ahmed b. Hanbel, Müsned 6/20-22; Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ 9/20; klasik şerh — Mübârekfûrî; «cihâd-ı asgar-cihâd-ı ekber» — Beyhakî, ez-Zühdü’l-Kebîr 1/165 (Hadîs no: 374); Hatîb el-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd; klasik tasavvuf — İmâm Gazzâlî, İhyâ 3/3-50 (“Acâ’ibü’l-Kalb”); «Tebük seferinden dönüş — büyük cihâda dönüyoruz» — klasik siyer: İbn Hişâm; İbn Sa’d; «Âl-i İmrân 3/190-191 — ayakta-otururken-yatarken zikr» — Âl-i İmrân 3/190-191 («elleziyne yezkürûnallâhe kıyâmen ve ku’ûden ve ‘alâ cünûbihim ve yetefekkerûne fî halki’s-semâvâti ve’l-arz»); klasik tefsîr — Râzî; İbn Kesîr; «Ebû Zer-i Gıfârî’nin haykırışı — ilk açıkça Kelime-i Şehâdet ile Hak’kı i’lân» — Buhârî, “Menâkıbu’l-Ensâr” 33 (Hadîs no: 3861); Müslim, “Fadâ’ilü’s-Sahâbe” 132-133 (Hadîs no: 2473); klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
  • Üç Kılıç Kıracak Savaşan ile Zâkir Eşittir — Bayındır Renault Polis Arabası Hâtırası: «kılıç kırılana kadar savaşana ancak Allâh’ı zikreden müsâvî olur» — Hadîs-i Şerîf: Ahmed b. Hanbel, Müsned 4/268; Hâkim, el-Müstedrek 1/495; Beyhakî, Şu’abü’l-Îmân 1/391; klasik şerh — Münâvî, Feyzü’l-Kadîr; «Halvetî devrân zikri ve Şeyh Efendi’nin disiplini» — klasik tarîkat: Sünbül Sinân Efendi, Risâle-i Tahkīkıyye; Mustafa Özbağ Efendi, Risâle-i Tarîkat; «zâkirin ihlâsla zikrullâh esnâsında çevredeki gürültüye iltifât etmemesi» — klasik tasavvuf: Kuşeyrî, er-Risâle; İmâm Gazzâlî, İhyâ 1/304-330; klasik delâ’il — Aclûnî; «cumadaki sonradan gelen misâli — kapı açık tutmak» — klasik fıkh: Hanefî mezhebinde mescid âdâbı: Serahsî, el-Mebsût; Kâsânî, Bedâ’i’; klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi’nin 28 Şubat dönemi Bayındır hâtıraları, İrşâd Dergisi (irsaddergisi.com).
  • Zikr Hadîsleri — Ebû Derdâ, Taberânî, Ahmed b. Hanbel’in Müjdesi: «Ebû Derdâ rivâyeti — zikr altın-gümüş sadakadan ve düşmân boynunu vurmaktan üstündür» — Tirmizî, “Da’avât” 6 (Hadîs no: 3377); İbn Mâce, “Edeb” 53 (Hadîs no: 3790); Ahmed b. Hanbel, Müsned 6/447; Mâlik, el-Muvatta’, “Kur’ân” 24; Hâkim, el-Müstedrek 1/496-497; klasik şerh — Mübârekfûrî, Tuhfetü’l-Ahvezî; «Allâh’ı çokça zikredene kurtuluş kapıları açılır» — Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat; el-Heytemî, Mecma’u’z-Zevâ’id; klasik delâ’il — Aclûnî; «Enes b. Mâlik’ten — münâdî meleklerin “kötülükleriniz iyiliklere çevrildi” müjdesi» — Ahmed b. Hanbel, Müsned 3/142, 152, 252-253; Müslim, “Zikr ve’d-Du’â” 25 (Hadîs no: 2700); Tirmizî, “Da’avât” 7 (Hadîs no: 3378); klasik şerh — Nevevî, el-Ezkâr; «hasenâta tebdîl-i seyyiât müjdesi» — Furkān 25/70 («yübeddilü’llâhu seyyi’âtihim hasenâtin»); klasik tefsîr — Râzî; İbn Kesîr; klasik tasavvuf — İmâm Gazzâlî, İhyâ 1/315-330; klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi, İrşâd Dergisi (irsaddergisi.com).

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Tarîkat, Hakîkat, Zikir, Tevhîd, Nefs, Kalb, Sünnet, Şeyh. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı