Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Soru/Cevap ·

2025 Sohbeti #189 — Elest Bezmi, Hannâne Direği ve Zikr Halakası Cennet Bahçesidir

Mustafa Özbağ Efendi'ye sorulan soru ve cevabı: 2025 Sohbeti #189 — Elest Bezmi, Hannâne Direği ve Zikr…. Tasavvuf, ahlâk ve günlük hayata dair açıklama.


Elest Bezmi: Cenâb-ı Hakk’ın Rûhları Yarattıktan Sonra «Ben Sizin Rabbiniz Değil miyim?» Hitâbı ve Bütün Mahlûkātın «Belâ» Cevâbı

Ma’lûm Cenâb-ı Hak rûhları yarattı. Ruhları yarattıktan sonra ben sizin Rabbiniz değilim. Öyle kendimde de Arabî’dir, Acemî’dir, rûhlar dünlerdir bela. Evet, Ben sizin Rabbiniz değil. Rabbın başka bir sebep yoktur. Başka bir lafda da yoktur. Daha iyi olmayınca yeni yarattığında ve evveli olunca dedi ki Arap, Ben sizin Rabbin hükmünde de kabul etmelisin. Tabii normalde o bu ben sizin Rabbiniz değilim ailesi, insanın yaradılışından itibaren o sesi duyduğunu, o sese takdilik Cenâb-ı Hak’a bağlılık sözü verdiğini ve devamlı o hitap, o ses bütün Allâh’ın çağrısı, Allâh’ın insanını sevdiği ve âşıklar için de aşkın sa’âdetidir. Evet, âşıklığın sa’âdeti o. Öyle olunca hitabı alacağım Cenâb-ı Hak’ın bu hitabı.

Ben senin Rabbin değilim, ağacın kalbinde yer. Ve âşık öyle bir noktada olur. Herden belki de o ben senin Rabbin değilim hitabını, hitabına mahluklar olur. Bu genel olarak o ağacın yol yürürken kendince bir ölçüsü, bir dayanağı olur. Ne zamân gaflete düşse, ne zamân öyle bir yalpalasa o kalbinden o ses onu uyarır. Ben senin Rabbin değil miyim diye. Veyahut da böyle bir esmâ olur. O esmâ ile o kimse kendine gelir. Tabii Hz. Pîr bunu böyle sadece insanın üzerinde söylemiyor.


Bütün Varlığın Allâh’ı Zikretmesi: Cemâdât-Nebâtât-Hayvânât, Lisân-ı Hâl ile İhtiyâcı Allâh’a Arz Etmek, «Ol» Kelimesinin Sırrı

Bütün varlığın üzerinde tefekkür ediyor. Varlığı bir kalemde görecek olursak bütün varlık daha öncesinde yok idi. Daha öncesinde yok idi, yok olmadı, yok olduğundan bütün varlık kendisinin var edicisini tanır. bunun için illaki insanlar gibi dile, dudağa ihtiyacı yoktur. Her varlık kendince o belâ cevâbını verir. Her varlık kendince ben sizin Rabbiniz değil miyim hitabına mazhar olur. O yüzden elest ben sizin Rabbiniz değil miyim bütün varlığı ilgilendiren bir şeydir aslında. baktığımızda da Cenâb-ı Hak zaten bütün yerler ve gökler Rabbini zikreder, Allâh’ı zikreder. Ama siz onu duyamazsınız diyor insanlara. O zamân bütün cemâdât, bütün nebâtât, bütün hayvânât, bütün her şey Cenâb-ı Hak’ı zikretmekte ve Cenâb-ı Hak’ı hamd etmekte, Cenâb-ı Hak’a karşı tevazusunu göstermekte ve o bütün varlık hangi derecede olursa olsun, hangi halde olursa olsun.

O devamlı olarak Cenâb-ı Hak’ın o hitabını duyup o hitabına belâ, evet sözünü devamlı vermekte. Ve Allâh da bir şeyi öldürmek istediğinde ona sadece ol der zaten o da olur. Onun çünkü evveli yoktur. Ol kelimesi, kün kelimesini, kün lafzını duyunca o Cenâb-ı Hak’ın ilm-i ilâhîsinden zuhur eder, çıkar meydana. O yüzden o ilm-i ilâhîde zuhur ettiren, ilm-i ilâhîden meydana çıkarttıran da Allâh’tır. O yüzden normalde bütün varlık Rabbisini tanır. Bütün varlık Rabbisini tanır. Ve bütün o normalde varlığın her kademesi, her derecesi ve varlığın içerisinde ama rûh üflenmiş olsun ama rûh üflenmemiş olsun. Bütün insanlar, melekler, cinnî tâ’ifesi, hayvanlar, ne bileyim ağaçlar, balıklar, sular, semâvâttaki yıldızlar, bütün hepsi de nedir?

Allâh’a muhtaçtır. Kendi lisanlarıyla herkes ihtiyacını Allâh’a arz eder. Ve Cenâb-ı Hak bütün varlığın her kademesindeki, her derecesindeki bütün varlıkların ihtiyaçlarını görür. Bu öyle bir şeydir ki bunu normalde tefekkür etmeye kalksa, bunun normalde bir akıl bunu almaz. Akıl bunu idrak etmekten uzaktır. Çünkü varlığı sadece dünyâ olarak göremez. Bütün kainata baktığımızda, bütün varoluşa baktığımızda ve kâinâtın başlangıcından varoluşundan, varoluşundan, bugüne kadar baktığımızda varlığın bütün dereceleri, varlığın dereceleri dediğimde normalde Sidre’ye kadar almışız da en yüksek, Sidre’den aşağı doğru normalde gelmiş olsak bütün varlık dereceleridir. O varlık derecelerine baktığımızda o varlık derecelerinde de yaşayan sayısız varlıklar vardır ve hepsi de ihtiyaçlarını Allâh’a beyan eder.

Ve onların ihtiyaçlarını gören de Cenâb-ı Hak’tır. Hepsinin ihtiyaçına cevap veren, hepsinin ihtiyaçına bakın, hepsinin de ihtiyaçına cevap veren Cenâb-ı Hak’tır.


Sidre-i Müntehâ ve Varlık Dereceleri: Cebrâ’îl’in Son Noktası, Sidre’den Aşağı Bütün Mertebeler, Melekler-Cinler-Şeytân Dâhil Hepsi Allâh’a Muhtaç

Sidre’nin normalde Hazret-i Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri Cebrâ’îl aleyhisselâm ile yolculuk yaptığı son noktadır. Cebrâ’îl aleyhisselâm için son noktadır. Sidre’den sonra da Hazret-i Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri kendisi yürümüştür. Biz çünkü Sidre’ye kadar olan yeri normalde yazılı veya yazısız geçen yeri oraya kadar bilir bütün herkes. Sidreden sonrası Hz. Muhammed Mustafâ’nın yürüyüş alanıdır. Orası özel bir şeydir. Oraya girmeyelim şimdi. Normalde bütün o varlıkların hepsi de varlığın bütün derecelerinde Sidre’den aşağı doğru. Dünyadan da aşağı olan varlıklar vardır çünkü. Dünyadan daha aşağıda olan yerler vardır. Dünyâ o varlığın içerisinde orta menzilde durur.

Aşağı menzilde durmaz. Dünyanın kendi içinde dereceleri vardır. O ayrıdır. Bunlara baktığımızda gökteki gökler, gökteki gökler, o göklerdeki melekler ve oradaki cinler. Şeytan dahil buna. Cinler bizim de şeytan dahil buna. Diğer varlıklar. Normalde böyle büyü, öyle varlıklar vardır ki varlıklar var ki. bunu insan desen insan değil, hayvan desen hayvan değil, makineler desen makineler değil. Bunların hepsi de tüm ihtiyaçlarını Allâh’a arz eden. Ve hepsinin de ihtiyaçlarını Allâh’tır. Ayrıca dünyâyı düşünürse, dünyâ üzerinde meselâ 4 milyarın üzerinde bir bebek var. 4 milyon 4 milyarlar. Ve hepsi de ihtiyaçlarını Allâh’a verir. Ve hepsini de birbirlendiren Allâh’tır. Ve hepsini görme büyücüsünü, düğme büyücüsünü, ne bilir hissetme büyücüsünü, hepsini de yaratan Allâh’tır.

Ve bunların hepsini tanzım eden Allâh. Öyle olunca bütün varlık hep her an elestir. Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Hitabına nail olur. Ve bunun içerisinde varlığın içerisinde ahsen-i takvîm üzerine yaratılan bir tek insan vardır. Ve insanlar normalde ne yazık ki bu elest sözünden gâfil yaşar. Gâfil yaşadığından dolayı zaten Allâh tanımaz, Peygamber tanımaz, Kur’ân tanımaz hale gelir. Rabbim bizi onlardan eylemesin inşâallâh. Âmîn. Ağacın taşın anlayışını söyledim ya hemen şimdicik bunu anlatan şu hikayeyi dinle. İmdi Hazret-i Pîr diyor ki bu ağacın taşın anlayışını söyledim. Bu ağaçlar, taşlar, böğürtü, böcek her ne var ise dilli dilsiz, ruhlu ruhsuz hepsi de ihtiyacını Allâh’a yana yakar. Allâh’a söyler ve Cenab-ı Hakk’ın hepsi de Cenab-ı Hakk’ın hitabına mazhar olur.

Elestir hitabına mazhar olur. Bunu anladın ya diyor. İnşâallâh biz de anlamışızdır. normalde ruhu olsa da olmasa da bütün her şey Rabbine muhtaç ve bütün her şeyinde kendi lisanıyla Cenâb-ı Hak’a boyun eğmiş, Cenâb-ı Hak’a itaat etmiştir. Şimdi bunu anladıysan bu ağacın taşın anlayışını söyledi devam ediyor. Şimdi bunu anlatan şu hikayeyi dinle.


Hannâne Direği Hikâyesi: Medîne Mescid’inin Yapılışı, Hurma Kütüğüne Yaslanarak Hutbe, Ensâr’dan Marangoz Köleli Hâtun ve Minber Yapımı

Cemâ’at çoğaldı, vaz ettiğin zamân mübârek yüzünü göremiyoruz diye Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem için minber yaptıkları vakit evvelce dayanıp va’z ettiği, hannâne direğinin inlemesi ve Peygamberle sahâbenin o iniltisi işitmeleri, Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellemin o direkt açıkça sual ve cevabı. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri Medîne’ye hicret ettiğinde mescidi yaptılar, mescidi yaptıktan sonra bir hurma kütüğü, bir hurma direği var. O hurma kütüğüne, direğine yaslanarak Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri va’z ederdi. Hatta hutbe okuyacağı zamân o kütüğün üzerine çıkar, o kütüğe yaslanır, o kütüğe dayanır. yorulduğunda ona doğru yaslanır.

Onun üzerinde de hutbe îrâd ederdi. Ve normalde hannâne direği, Peygamberin ayrılığı yüzünden akıl sahipleri gibi ağlayıp inliyordu. Peygamber, ey direkt ne istiyorsun dedi. O da cânım ayrılığından kan kesildi. Buna dayanamıyor, bana dayanıyordu. Şimdi beni bıraktın, minberin üstüne çıktın dedi. Bunun üzerine Peygamber ona dedi ki, ey iyi ağaç, ey sıkırdaşı doldaş olan, söyle ne istersin? Dilersen seni yemişlerle dolu bir hurma fidanı yapayım ki, doğudakiler de, batıdakiler de senin hurmanı yesinler. Yavut Allâh seni o alemde bir servi yapsın, da ebediyyen ter ü tâze kal dedi. Hannâne dâim ve baki olanı isterim dedi. Ma’lûm o hannâne direği, hannâne demek burada ağlayan sızlayan demek. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e onayaslanıp, ona dayanıp hutbe okurdu.

Ve Ensar’dan bir kadın geldi. O kadın dedi ki, yâ Resûlallâh, benim bir kölem var, marangozdur kendisi, iyi marangozdur. Sana dedi, cemâ’at çoğaldı, herkes çok oldu, arka tarafta kadınlar, ön tarafta erkekler, seni görmekte güçlük çekiyorlar, seni duymakta da güçlük çekiyorlar. Dedi ki, bir böyle minber gibi bir şey yaptıralım, sana kürsü gibi bir şey yaptıralım, onun üzerinden sohbet et, onun üzerinden bize va’z et, onun üzerinden bize, onun üzerine çıkartırktan nasîhat et, hutbe oku dedi. Dedi ki, sana bir şey yaptırayım da onun üzerine otur, bunu istemez misin? Benim marangoz bir kölem var dedi. İstersen yaptır buyurdu. Bunun üzerine ona bir minber yaptırdı. Cuma günü olunca, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onun yaptığı minberin üstüne oturdu ve hutbe okudu.

Daha önce üzerinde hutbe okuduğu hurma kütüğü öylesine bir çığlık attı ki neredeyse ikiye bölünecekti. Bunu Rûdânî’den bulabilirsiniz, nakleden de Beyhakî, Sübkî ve sahâbeden birçokları orada, o cuma günü orada bulunan sahâbenin büyük bir çoğunu o kütüğün feryadını duydular, ağlamasını duydular, onun feryâd-ı figân ettiğini duydular. Yine bu konuda mütevâtir hadîs-i şerîfler var. O hadîsleri hepsini buraya doldurmanın da bir anlamı yoktu. Ama böyle birkaç tanesiyle inşâallâh iktifâ etmiş olalım.


Sahâbe Rivâyetleri: Beyhakî ile Sübkî’nin Naklettiği Çığlık, Buhârî-Nesâ’î’de «Bütün Mescid Duydu», Enes b. Mâlik’ten Müsned’de Hurma Ağacının Deve Gibi İnlemesi

Yine Enes b. Mâlik’ten rivayet ediliyor, Müsned’de geçiyor bu, İmâm Mâlik’ten. Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem bir hurma ağacı gövdesine dayanarak hutbe okurdu. Sonradan minber yaptırdılar da minber üzerine hutbe vermişti ki o kütük devenin inlemesi gibi inledi. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem minberden inerek o kütüğü okşadı da sesi kesildi. O yüzden normalde o kütük böyle feryâd-ı figân edince Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri çocuğun başını okşar gibi bir kimsenin böyle sıvazlar gibi geldi direği sıvazladı, başını okşadı. Tabiri caizse onu sardı sarmaladı ve ağlaması çünkü kesilmiyor. Bütün mescid onun ağlamasını dinliyor. Ve öylesine bir feryâd ki bir çocuk feryâdı gibi, bir yaşlı adam feryâdı gibi böyle insanların ciğerini yakan bir feryâd.

Öyle olunca inlemeye başlayınca bütün mescit tekinler de duyuyor. bu Buhârî’de Nesâ’î de geçen yine aynı bu minval üzerine bir hadîs-i şerîf var diyor bütün mescit bundan duydu. Bütün sahâbe bunu duydu, kütüğün ağlamasını, onun inlemesini duydu. Ve Allâh Resûlü cevap veriyor ya az önce Hazret-i Pîr’in dediği gibi o da normalde Tirmizî’de geçiyor. İstersen seni eskiden bulunduğun yere dikeyim, eski haline al. İstersen seni cennette dikeyim de onun nehirleri ve pınarlarından iç. İyi ol ve geliş, meyve ver de cennet ehli senin hurmandan ve meyvandan doya doya yesinler. Ve normalde Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri bunu hurmaya söylüyor, bunu normalde bir sefer söylüyor, o hurma kütüğü olur diyor cevap veriyor ona.

Bunlar tabi böyle insanların bunları kabul etmekte zorlandığı, akıl olarak idrak etmekte zorlandığı şeyler. bir hurma kütüğüyle konuşulur mu? Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem konuşmuş hurma kütüğü ona cevap vermiş. Hurma kütüğünün ağlamasını bütün sahâbe duymuş oradakine. Bunu Peygamber’e de soruyorlar. Yâ Resûlallâh’a neyi istedi hurma kütüğü? O da diyor ki onu cennette dikmemi tercih etti, onu istedi. Hurma kütüğü dedi ki beni cennete dik. Ben dedi cennette var olmak istiyorum. Deseniz ki şimdi dünyâdan cennetlik olacak olan bir ağaç var mı? Var. Ne? Hannâne nedir? Hurma kütüğü. Bakın dünyâdan cennete gidecek olan, cennete gidecek olan ne vardı hayvan? Kelb. Kimin? Ashabı keyfin kelbi.

Neydi? Dünyadan cennete gidecek olan. Dünyadan cennete gidecek olan. O zamân dünyâdan cennete gidecek olan bir kütük var. Ne? Hurma kütüğü. Normalde hurma kütüğü ne oldu? Cennetlik oldu. Ve normalde yine bununla alakalı…


Hannâne’nin Cennet Seçimi ve Cennetü’l-Bakī’a Gömülmesi: «Minberim ile Evimin Arası Cennet Bahçesidir» — Zikr Halakaları İşte O Cennet Bahçeleridir

Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri diyor ki Muhammed’in canı elinde olana yemin ederim ki eğer ona ilgi göstermeseydim kıyamete kadar öyle inleyip duracaktım. Sonra elbette o kütük gömüldü. Hatta bazı rivayetler var mescidin içerisine gömüldü. Ben o rivayetler almadım. Mescidin içerisinde bir de Cennetü’l-Bakī’ denile benim minberimle evimin arası cennet bahçesidir dediği yere gömüldü. Dünyadaki cennet bahçesi nerededir? Zikr halakalarıdır. Dünyada cennet bahçesi nerededir? Minberi ile evinin arasıdır. Cennet bahçesi. Bir, zikr halakalarıdır. Siz dünyadayken cennet bahçelerine uğrayıp oranın nimetleriyle nimetleniniz. Yâ Resûlallâh dünyâda cennet bahçesi var mı? Evet. Neresi?

Zikr halakaları. Şimdi az önce 3 tevhîd okuduk. Zikr halakası olmuş oldu. Cennet bahçesi oldu. Ve cennet ni’meti ne? Orada seni zikretmekliğin cennet ni’meti. Burada zikrettiğin zamân hangi esmayı söylersen söyle merak etme cennette nimetin hazır. bir hadîs-i şerîf var ya kim Subhânallâhi ve bi-hamdihî ederse cennette onun adına bir ağaç dikilir. Bazı rivayetlerde hurma ağacı diyor ama bir ağaç dikilir. Kim Subhânallâhi ve bi-hamdihî ederse ben anlatırken bile diyorum anlattığım zamân Subhânallâhi ve bi-hamdihî ediyorum cennete bir tane de ağaç dikiliyor. Düşünün artık siz bu dünyâdan geçip gidince kadar kaç sefer Subhânallâhi ve bi-hamdihî dediniz ha bir ağaç dikiliyor. Sabahları normalde veya günlük sabah akşam dersi olanlar ayrı günlük bir ders çekenler aynı.

Normalde o kimse 100 sefer Subhânallâh ve bihamdihi Subhânallâhi’l-azîm ve bi-hamdihî estağfirullâhe’l-azîm diyor. Günde 100 sefer 100 tane onun cennette ağaç dikiliyor. Cennette ağacın var. Otur oturduğun yere istersen bacak bacak üstüne at cennette ağaç sahibi hem de. Yalan değil. Karşındaki de kafayı kırsın bunlar iyice manyaklaşmış desin. Sonra delimiz şeyini, bölümünü ona dinlet. Otur de ki cennette ağaçların var nerede cennette? Tam kafa kırmalık sohbet bunlar. Yalan mı değil hadîs-i şerifle sabit. Bir de insanlarda şunu anlayamıyorum. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hz. Kur’ân onun gönlüne vahyedildi. O söyledi Kur’ân bu âyet-i kerîme dedi. Aynı gönülden hadiste çıktı. Kur’ân’ı kabul ediyorsun hadîsi kabul etmiyorsun.

Aynı gönülden çıktı, aynı dilden çıktı, aynı insandan çıktı, aynı varlıktan sudûr etti. Bu âyet dedi bu Allâh’ın kelamı dedi. Bu da kitapla verilmiş olan dedi bana verilmiş olan hikmet dedi. Öbür tarafta da âyet-i kerîme dedi o hevâsından konuşmaz dedi. Ee nesini inkar ediyorsun? Ben inkar etmiyorum. Subhânallâhi ve bi-hamdihî değil, Subhânallâhi’l-azîm. Kim derse cennette onun adına bir ağaç dikilir. Onun adına. Burada senin 10 dönüm, 5 dönüm, 1 dönüm, 2 tane, 5 tane zeytin ağacın olsa birisi gelir el koyar.


Subhânallâhi ve bi-Hamdihî Hadîsi: «Kim Derse Cennette Onun Adına Bir Ağaç Dikilir»; Kur’ân’ı Kabul Edip Hadîsi İnkâr Edenlere Cevap; Cennetteki Meyveye Davet

Devlet el koyar, kamulaştırır. Bir başkası gelir benim dedemin de burası der. Zeytin ağacının üstünde kavga çıkarır. Öbür kül gelir ki, öbür kül gelir bu der. Dedemin babasından kalma. Benim de isten var. Hadi al desen, birer tane dalını kopar desen zeytin kalmaz orta yerde. Dünyâ bu. Sen burada dersin ki benim bu evim. Ölünce bir bakıyorsun senin değilmiş işte. Bunu anlamakta güçlük çekiyor insanlar. Bu dünyâda ne kadar yaşayacaksın? 78 yıl. senindi? Dedemin evi vardı yıkıldı gitti. dedemin de? Kaldı. Bizim orada evler vardı. Ben anneme dedim, anne bak sağlığında paylaşalım herkesin gelip gideceği bir yer olsun. mîrâs hukukundan çıkarsın dedim. Paylaşmadı, yıkıldı gitti. annemindi? dedemin de?

Böyle baktığında dünyâda aslında senin bir şeyin yok. Bırakıp gideceksin. Senin kızına, oğluna da kalmayacak. Onlar da bırakıp gidecek. Bakın onları da bırakıp gidecek. Bunu idrak etmekte güçlük çekiyoruz. Cennet ebedî. Allâh zâlim değil tamam burasına el koydun bundan sonra sen burada değilsin. Defol git. Cennet ebedî. Cennet ebediyse ben Subhânallâhi ve bi-hamdihî Subhânallâhi’l-azîm dedim mi? Dedim cennette bir tane de ağaç dikildi mi benim adıma? Benim adıma dikildi ya. Meyvasını ben yiyeceğim onun. Ben tasarruf edeceğim. E o zamân ben onu dediğim müddetçe şirke küfre düşmezsem, dinden tıyansın yapıp dönmezsem eninde sonunda gideceğim o cennetteki meyvamdan yiyeceğim ya hurmamdan yiyeceğim.

İnşâallâh. Bir de bana diyorlar ya nasıl emin konuşmuyor. Ya sen kendi peygamberinden emin değilsin o zamân. Sen kendi îmân ettin mi Allâh’tan emin değilsin. Ben eminim. Subhânallâhi ve bi-hamdihî Subhânallâhi’l-azîm ve bi-hamdihî estağfirullâhe’l-azîm. Kim bunu yüz sefer söylerse deniz köpükleri kadar günâh olsa Allâh onu affeder. Ben eminim. Bir de ben Subhânallâhi ve bi-hamdihî Subhânallâhi’l-azîm diyenin adına bir tane cennette meyve ağacı veya hurma ağacı dikildiğine de eminim. Ben o sözü çünkü kabul ediyorum, îmân ediyorum ben ona. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri kendi hevâ ve hevesinden konuşmadı. E o zamân cennette benim meyve ağacım var. Hepiniz de dâ’vetlisiniz.

Ben cömert adamım ya Allâh’ın izniyle. Allâh Allâh. Tek başıma orada habırı orangutan gibi yiyecek değil mi? Gelin hep beraber yiyelim. Allâh Allâh. Bitecek de değil tükenecek de değil. Eşinle dostunla yedin senin zaten eşinle dostunla yemediğin şey senin değil ne olacak. At kenara gitsin. Bu yüzden dâ’vetlisiniz hepiniz de misâfirim olun inşâallâh. E şimdi öyle olunca cennet demedi zikrullâh halakaları. Cennet bahçesi. Zikrullâh halakası cennet bahçesi. E sen inanmıyorsun adistlere. Bana ne cânım kardeşim ya git bak işine. Git kumda oyna. İstersen dağa çık, ister o eyin. Allâh’ın vermediği hidayeti sana ben verecek değilim ben Allâh değilim. Allâh hidâyet eylesin. Beni ilgilendirmiyor. E biz normalde burada zikrullâh halakasında toplandık.

E orada da toplanacağız ya Allâh Allâh. Kişi sevdiğiyle beraberdir dedi mi hadîs-i şerîfte? Dedi îmân ettik sevdiğiyle beraber. E biz Allâh’ı seviyoruz, Resulunu seviyoruz, sahâbeleri seviyoruz, geçmiş peygamberleri seviyoruz. Biz Allâh dostlarını seviyoruz. Kişi sevdiğiyle de sahâbeleri seviyoruz, imam efendileri seviyoruz, Allâh diyenleri seviyoruz. Kişi sevdiğiyle berâberdir hadîs-i şerîfi sâbit. Sevgimizde de samîmîyiz. Ben sizlerin de samîmiyetine inanıyorum. Ben de çünkü sizlere dağıtacak para yok, makam yok, mevki yok, hiçbir şey yok. Ha beyaz sakalımla beyaz saçlarım var, başka bir şey yok. Biraz birisi gibi, biraz da yakışıklıyım değil mi? Öyle diyordu ya. Ne kadar çok yakışıklıyım değil mi?

Evet ya gözlerimin içine bakın filan. Öyle de demiyoruz. Demeyeceğiz. Abdullah böyle bir şey yok. Efendim? Bak şimdi ya. Şimdi geçenlerde bağırdık ya delimiz diye.


«Kişi Sevdiğiyle Berâberdir» — Bayındır Esnâfı Hâtıraları: Psikiyatrist-Deli Diyaloğu, Tahtakale Esnâfının Üslûbu, Kabristân Rü’yâsı ve Olcay’ın Su Hâtırası

Ben Abdullah’a sordum. Abdullah dedim oğlum ben gitsem bir psikiyatriye dedim. Desem ki dedim. Ben duvarlarda sûretler görüyorum benimle konuşuyor. Ben meselâ böyle tahta bildiğin tahta beşinci elemet. Bunlarda sûretler görüyorum. Bunlarla konuşuyorum desem bana psikiyatristen ne derler dedim ben. Dedi ki baba direkt senin hakkında, ondan sonra teşhis koyarlar bu deli derler. Beyaz gömleği giydirirler sana dedi. Tamam. Sonuçta o da psikiyatri okuyacaktı. Bir ara çok uğraştı. Ondan sonra benim kurbanım oldu. Gitti beyin cerrâhı, sinir ve beyin cerrâhı oldu. Ama normalde şimdi bir kimse gitse, psikiyatriye otursa dese ki ben lâ ilâhe illa’llâh demeye başladım da bir sürü gelen giden oluyor. Ben onlarla konuşuyorum.

Onlarla sohbet ediyorum. Kafama takılan soru soru olunca onlara soruyorum. Onlar da bana cevap veriyor mu desem ne der psikiyatri? Ben desem ki otuz beş yıldır böyleyim. Ağır. Görün kimi dinliyorsunuz. Hatta gece yattığımda da ben bunlar devam ediyor. Uyumak istiyorum, uyuyamıyorum desem. Ben tem olduğunu anlatsam adam beni gönderir mi? Tamam biz halimizden memnunuz. Bir sıkıntı yok. Sa’îd sen memnunsun değil mi? Allâh razı olsun. Hiç sıkıntı yok. Tamam. Var mı memnun olmayan? Nûri var mı bir sıkıntı yavrum ya? Sen zaten seni anlatmayayım artık. Bak yine gözüme göründün şimdi. Konuşmayayım. Helal olsun adama. Tam Bayındır çocuğu. Tahtakale esnâfı yanında nefes alamaz ya. Valla. Okta’ya dedim bundan sonra Nûri’yi rahat bırak biraz dedim.

Bir daha geleyim de söyleyeyim bildiğin gibi yap. Ben senden muhabbeti tam böyle şey yapmadım da söyledim. Ben Okta’ya söyleyeceğim. İlk gördüğümde serbestsin, hürsün. Normal değil. Senden sonra bu iyice trende artırdı. Git selam söyle fenden. De ki serbest misin? Bizim ölümüz böyleyse. Özür dileriz. Öldü demiyoruz değil mi? Demiyoruz evet. Bana ciddi ciddi diyor ki öldüğüne inanmıyorum artık dedi. Nasıl dedim ben? Yok dedi. Ölü değil dedi. İnanmıyor mu öldüğüne dedi. Tezgah filan yaptı herhalde. Dedin mi sinema gideceğinde? Gülmüştür lan gevrek gevrek. Bu muhabbet bile gitmeye yeterli değil mi bizim? Hastalık gibi südürme etmiş onu da. Ulan benim hastalığıma yakalanmışsın bak sen. Sana da geçmiş bak.

Bu gidiyor konuşuyor bir de onunla. Bak. Ama şimdi bu gitmiş şimdi mezarın başına birkaç günde gidememiş. Biraz da böyle korkmuş ürkmüş bir şey olacak diye kızacak bana diye. Bu koşa koşa gitmiş. Bakmış ondan sonra demiş ayak ucunu ziyaretçisi çok ya arkadaşın. Gece mece gidiyor millet. Adam rü’yâsında görüyor gece ikide üçte koşuyor kabristâna. Bir de Bayındır’dan değil dışarıdan gidiyor millet. Bu gitmiş bakmış ayak ucu sulanmış demiş birader birkaç gün gelemedim. Ciddi ciddi canlı söylüyor yani. Öyle mi dedi ne dedi? Baş ucuna suyu dökmüş. Demiş ayak ucunda su var ya. Haber olcağiden gidiyor. Oktay’ın kardeşinden o burada diş doktoru. Biraz da böyle entel-dantel böyle felsefî biraz kardeşimiz.

Rüyasında ona demiş ki söyle demiş Nûri’ye benim başıma çok su dökmüş. Demiş. Bir psikiyatristi anlatmam lazım. Adam döne döne geçsin de gidecekse. O Olcay demiş rü’yâsında ona. Ben nasıl söyleyeyim sen Nûri’ye söyleyebilir o demiş. Sonra Olcay bizim telefon açmış Nûri’ye. Nûri abi demiş böyle böyle. Başını sulanmış. Başını su istemiyor. Ayağına su dökecekmiş demiş. Bugünden sonra onu dökmüyorsun ama değil mi başına su. İstersen bir dök. Gör dünyâ kaç kez şeymiş.


Hannâne Ağacı Dersi: «Ey Gâfil, Bir Ağaçtan Aşağı Kalma» — Hz. Ömer’in Buhârî’deki Diyaloğu: «Beni Kendinden Çok Sevmedikçe Îmânın Kemâle Ermez»

Şimdi zikr. Ağaç hannâne ağacı. Orada cennet bahçesine gömüldü ebedî oldu. Ne oldu? Cennette devam edecek. Cennette neş’ü nemâ buluyor. Orada meyvasından herkes yiyecek. Ağaçken cennete gitti. Meyvasını orada herkese sunacak. Eşeni bizim okteyi nereye koysun şimdi? Ağaçken hasretle dayanamadı gömüldü. Nereye? Cennet bahçesine. Orada meyva verecek. O zamân zikr halakasına gömülün. Ebedî olmak için. Ebedî olacaksanız o zamân zikr halakasına gömüleceksiniz. Allâh bizi yeyesin inşâallâh. Ey gâfil dinne de bir ağaçtan aşağı kalma. Peygamber kıyamet günü insanlar gibi dirilmesi için o ağacı yere gömdü. gâfil olma. Gaflete dalma. O ağaç kadar da mı değilsin? O ağaç Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerine vefa gösterdi.

Onu sevdi. Ondan bir adım öteye gitmek istemedi ve ebedî olmak istedi. Ebedî olmak istedi. Sen insansın. Cenâb-ı Hak halifi olarak yarattı. Ahsen-i takvîm üzerine yarattı. O zamân sen de Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerine öylesine sev. Sen de ebedî hayatta onunla beraber olmanın yolunu ara. Yolunu aç. Eğer onu öyle sevmezsen, eğer Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerine ağaç kütüğünden fazla sevmen lazım ama ağaç kütüğü kadar sevsen, ebedî olarak onunla beraber olacaksın. Ve Hadîs-i Şerîf’te de Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri, hiçbiriniz annesinden, babasından, çocuklarından, bütün insanlardan daha fazla beni sevmedikçe îmânınız kemâle ermez dedi.

Mübârek ve Müslim Hadîs-i Şerîf. O zamân sen öylesine sev Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerini. Sen o ağaç kütüğünden, o hurma kütüğünden geri kalma. Nasıl o hurma kütüğü öyle sevdi, ağladı, inledi ayrılığa ve o ayrılıktan ağlayıp inleyince, Cenab-ı Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri onu Cennetü’l-Bakī”ye Cennet bahçesine dikti, mescidin içine gömdü oraya. O Cennet’te neş’ü nemâ buldu. O zamân sen de bu dünyadayken Cennet bahçesini bul, kendini göm oraya. Ve Hazret-i Peygamber’i sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerini öylesine sev, öylesine muhabbet besle ki sen de ebedî olarak onunla beraber ol. Ve sûfîysen, mü’min isen, sûfîysen, mü’min isen Hazret-i Peygamber’i sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerini gözünün gördüğü görmediği, elinin altında olan olmayan her şeyden fazla sev ki onunla beraber olasın.

Hazret-i Ömer Efendimiz de karşılaştılar dedi ki, ey Allâh’ın Resûlü seni kendimden başka herkesten daha çok seviyorum dediğinde, Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem hayır beni kendinden de çok sevmedikçe îmânın kemâle ermez buyurdu. Bunun üzerine Hazret-i Ömer seni artık nefsimden de çok seviyorum dedi ve Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu, şimdi îmânın kemâle erdi. Bu Buhârî’de geçiyor hadîs-i şerîfde. Ve sen Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerini öylesine sev ve gözünün gördüğü görmediği her şeyden fazla sev.


Sevginin Tecelliyâtı Sünnet-i Seniyye’ye Tâbi’ Olmaktır: Hevâ ve Heves Yolundan Değil, Allâh-Resûl’ün Yolundan Yürümek; Dünyâ Misâfir, Ebedî Olan Cennettir

Ama bu sevginin tecelliyâtı ne? Tecelliyatı ne? Onun Sünnet isenyesine tabi olmak. Onun çizdiği yoldan yürümek, hevâ ve hevesinin yolundan değil. Onun çizdiği yoldan yürümek, Kur’ân ve sünnetten yürümek. Ahmed’in, Mehmed’in, onun bunun yolundan değil. Allâh ve Resulünün yolundan yürümek. Ve her yaptığın, ettiğin, konuştuğun en azından Kur’ân’da bulamazsan dahi Sünneti seniye’den bulma. Sünnete uygun yaşaman. Zaten sünnete uygun yaşarsan Kur’ân’a da uygun yaşamış olursun. Bakın çünkü Sünneti seniye Kur’ân’ın yaşanmış halidir. O zamân gel sen de Peygamberi’ni ve sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerine öylesine sev. Ve onun Sünneti seniyesini yerine getir. Ve sen de ebedî olanı seçmiş ol. Bu dünyâya göçüp gidiyor.

Sen de bu dünyâdan göçüp gidiyorsun. Kalıcı olan ebedî hayat. Kalıcı olan o. Ebedî olan o. Senin dünyâ hayatın ebedî değil. Sen buradan gidicisin. Sen burada misafirsin. Sen rûhlar aleminden geldin. Bu dünyâda ne kadar nefesin varsa bu nefesi burada çekeceksin. Ve buradan kabir alemine, kabirden mahşere, mahşerden inşâallâh hepiniz de cennete. Âmîn. Eğer İslâm’ı yaşamazsan mahşerden herkes cehenneme. Ebedî. Îmân eyleysen inşâallâh dervîşler, sûfîler, yapmış oldukları hatâların, kusurların ceremesini bu dünyâda çekerler. Temiz bir şekilde kabir alemine göçerler. Âmîn. O yüzden dünyâda başınıza gelen sıkıntılar, gam, kasvet, haksızlık, hukuksuzluk, bunlar sizin canınızı acıtır belki de. Ama bilin ki bunlar kabir ve mahşere temizlik sebebi der.

Senin başın ağrır, başın ağrıman temizliğine sebeptir. Belin ağrır temizliğine sebeptir. Haksızlığa uğrarsın. Senin temizlenmene sebeptir.


Müsîbetlere Sabır Günâh Keffâretidir: Dervîşin Zayıf Kullar Olduğu, Eş-Çocuk-Mâl Üzerinden Gelen İmtihân, Bursa-Bayındır Demir Yolu Latîfeleri ve Kibirlilik Tenkîdi

Hani biz makamın yükselir demiyoruz. Tevazu gösteriyoruz. Dervişlik yapıyoruz. Bazı öğretiler de makamın yükselir derler değil. Biz zayıf kullarız. Allâh bizi affetsin. Âmîn. Biz böyle çok yüksek kullar değiliz. Onlar yüksek kul olsun. Onların makamları yükselsin. Biz zayıf kullarız. Fukara insanlarız, garîb insanlarız. Bizim günâhımız çok olur, kusûrumuz çok olur. Biz sokaktan gelme insanlarız. Biz masadan kalkma insanlarız. Biz elif’i görsek başka bir harf zannederiz. Kur’anımız düzgün değil, fıkhımız düzgün değil, tefsîrimiz düzgün değil, kelamımız düzgün değil, belâgatımız düzgün değil. Biz paldır küldür konuşur, paldır küldür hareket ederiz. Öyle olunca bizim hatâmız, kusûrumuz, günâhımız çok olur.

Biz böyle bir şey yaparken de böyle çok da ince hesaplamayız. İnce de bakmayız mes’ele. O yüzden bizde hatâ, kusur, yanlışlık çok olur. Öyle olunca bizim başımıza gelen belalar, sıkıntılar, müsîbetler, hastalıklar, herhangi bir hukuksuzluk, haksızlık bizim için günâhdan sıyrılma, günâhların dökülmesine sebeptir. hadîs-i şerîfte Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri diyor ya, bu gam, keder, kasvet, baş ağrısı, karın ağrısı. Bu diyor mü’minin başına gelince rahmettir, berekettir, lütuftur, ikramdır, ihsandır sebep ona sabreder. Sabredince günahlarından temizlenir, kusûrlarından temizlenir. O yüzden eşinizden, çocuğunuzdan, annenizden, babanızdan, malınızdan herhangi bir şeyden bir sıkıntı gelebilir.

Dervişsiniz ya, eşleriniz size eksik davranabilir, fazla davranabilir. Nasıl olsa dayak korkusu yok, küfür korkusu yok, herhangi bir korkusu yok. Dervîş adamdan kim korkacak, dervîş kadından kim korkacak, kimse korkmaz. O yüzden kalkar, eşleriniz size zulmedebilir, evden kovulayabilir, bu ağzınızı sıkabilir, şunu yapabilir, bunu bile yaparlar normal. Bunu kendine kar bil. Veyahut da normalde kadınlar olarak, eşleri onları küfür edebilir, hakaret edebilir, dövüp sövebilir, kapının önüne bırakabilir, gece yarısı saat ikiymiş, üçmüş, bakmaz, kadıncağızı kapının önüne bırakır, yaşar bunlar insanlar. Bu sıkıntılar, bu dert, bu gam, kasvet, bu dünyânın çilesi çilesi dervîş için, sûfî için bir kardır.

Ben bazen derim ya, Bursa’da tren yolu da yok, yapacaklarmış ama 30-40 yıldan beri bekliyor, sıra bekliyor. Sizi 9-15 treni çarpmayacak. Bayındır da olsanız, bizde tren yolu var orada, ha raydan çıkıp gelip de seni Cumhuriyet Meydânı’nda çarpacak değil, Nûri’nin dükkanına gelmez. Gelir mi tren yolu oraya? Bu gitmiş de, aptal aptal. Bunun dükkanıyla demir yolunun arasında 1 kilometre yol var. Bulaşmış bana bu. Dağın tepesinden su çıkarma. Senin dükkanında nelere şahit oldu be değil mi? Mâşâ’allâh Subhânallâh. E şimdi normalde ne olacak? İmtihan seni uzaktan bir yerden de gelmez. En yakınından gelecek, dibinden gelecek. E ona sabredecek seni. Ona sabredince bu senin günâhlarına, kusurlarına, hatâlarına keffâret olacak.

Evet şimdi bir de bu tarafı var, müfessirler bunu böyle anlatmışlar. Şimdi böyle ilmi yarım bırakmak gibi olmasın. Bir kimsenin hatâsı günâhı o kadar çok değilse, onun makamı yükselir, derecesi yükselir. Siz böyle düşünmeyin. Bu da kibirlilik olur çünkü. Bir kimse kendini bir noktada görür. Haa elhamdülillâh bak hatun kafama bir tane tavalan vurdu benim makamım yükseldi. Senin kafanı vursa yarılır zaten sende saçlı. Bir tane daha var saçsız arkada. Seninki var daha gene psikolojik sendrom yaşama. Sıkıntı yok az kalmış seninki de. Yakın evet. Böyle beyazlamadıysa dökülmezse beyazlamış meselâ. Bak bu da ekiyor dikiyor gene çıkıyor. Neyse evlendin artık sıkıntı kalmadı. Öbür türlü bir kimse baktın böyle saçı dökülmemiş böyle siyah duruyor.

Ya evlenmemiştir ya yeni evlenmiştir. Adamlar için. Öyle oluyor değil mi? Seyrel’de iyice döküldü evlendikten sonra. Hele bir de çocuk da oldu şimdi. Geceleri sallıyor musun? Büyüdü yani. Salladın yani. Evet elhamdülillâh. Evet dervîş dedim böyle olacak. Hiç sıkıntı yok benim yolumdasın.


Kaynakça

  • Elest Bezmi ve «Belâ» Cevâbı: A’râf 7/172 («ve iz ehaze rabbüke min benî âdeme min zuhûrihim zürriyyetehüm ve eşhedehüm ‘alâ enfüsihim, elestü bi-rabbiküm? kālû belâ»); klasik tefsîr — Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; İbn Kesîr; Kurtubî 7/313-321; Beydâvî, Envârü’t-Tenzîl; Ebussu’ûd; Tabersî, Mecma’u’l-Beyân; klasik akāid — Sa’düddîn et-Teftâzânî, Şerhu’l-Akā’id; Beyâzîzâde, İşârâtü’l-Merâm; klasik tasavvuf — İbn Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye; İmâm Rabbânî, Mektûbât; klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi, İrşâd Dergisi (irsaddergisi.com).
  • Bütün Varlığın Allâh’ı Zikretmesi — Cemâdât, Nebâtât, Hayvânât: İsrâ 17/44 («tüsebbihu lehu’s-semâvâtü’s-seb’u ve’l-ardu ve men fîhinne, ve in min şey’in illâ yüsebbihu bi-hamdihî velâkin lâ tefkahûne tesbîhahüm»); Hadîd 57/1 («sebbeha lillâhi mâ fi’s-semâvâti ve’l-ard»); Cum’a 62/1; Nûr 24/41 (kuş ve melekut); klasik tefsîr — Râzî; İbn Kesîr; Kurtubî 10/265-280 (İsrâ); 17/235-240 (Hadîd); Beydâvî; «Ol kelimesi — kün»: Yâsîn 36/82 («innemâ emrühû izâ erâde şey’en en yekūle lehû kün fe-yekûn»); Bakara 2/117; Âl-i İmrân 3/47; klasik tasavvuf — İbn Arabî, Fusûsu’l-Hikem; Sadreddîn Konevî, Miftâhu’l-Gayb; klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
  • Sidre-i Müntehâ ve Varlık Dereceleri: Necm 53/13-18 («ve lekad reâhü nezleten uhrâ, ‘inde sidreti’l-müntehâ, ‘indehâ cennetü’l-me’vâ»); klasik tefsîr — Râzî; İbn Kesîr; Kurtubî 17/82-110 (Necm); Beydâvî; Ebussu’ûd; «Sidre-i Müntehâ Cebrâ’îl’in son noktasıdır» — Buhârî, “Bed’ü’l-Halk” 6 (Hadîs no: 3207); Müslim, “Îmân” 259-265 (Hadîs no: 162-164); klasik delâ’il — Beyhakî, Delâ’ilü’n-Nübüvve 2/353-410; Kādî ‘İyâz, eş-Şifâ; Suyûtî, el-Hasâ’isü’l-Kübrâ; klasik akāid — Sa’düddîn et-Teftâzânî, Şerhu’l-Akā’id; klasik tasavvuf — İbn Arabî, Fütûhât; klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
  • Hannâne Direği Hikâyesi — Medîne Mescid’i ve Minber: «Hannâne kütüğü mu’cizesi» — Buhârî, “Cum’a” 26 (Hadîs no: 918); “Menâkıb” 25 (Hadîs no: 3584-3585); “Bed’ü’l-Halk” 11; Tirmizî, “Cum’a” 10 (Hadîs no: 505); İbn Mâce, “İkāmetü’s-Salât” 199 (Hadîs no: 1414-1417); Ahmed b. Hanbel, Müsned 1/249, 267, 363; 3/293, 295 (Câbir b. ‘Abdillâh); 3/226 (Enes b. Mâlik); Dârimî, “Mukaddime” 6 (Hadîs no: 32-39); klasik delâ’il — Beyhakî, Delâ’ilü’n-Nübüvve 2/556-564; 6/65-71; Sübkî, Tabakātü’ş-Şâfi’iyye’l-Kübrâ; Süyûtî, el-Hasâ’isü’l-Kübrâ 1/183-192; «Hz. Peygamber’in hannâneyi sıvazlaması ve cevâbı» — Tirmizî, “Menâkıb” 6 (Hadîs no: 3627); Buhârî, “Menâkıb” 25; klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
  • Sahâbe Rivâyetleri — Beyhakî, Sübkî, Buhârî-Nesâ’î ve Enes b. Mâlik (Müsned): Beyhakî, Delâ’ilü’n-Nübüvve 2/556-564, 6/65-71; Sübkî, Tabakātü’ş-Şâfi’iyye’l-Kübrâ; «devenin inlemesi gibi» — Enes b. Mâlik rivâyeti — Ahmed b. Hanbel, Müsned 3/226; Buhârî, “Cum’a” 26; “Menâkıb” 25; Nesâ’î, “Cum’a” 17 (Hadîs no: 1396); klasik tahkîk — Şu’ayb el-Arnaût neşri; Hâfız Hâkim, el-Müstedrek 4/513; Rûdânî, Cem’u’l-Fevâ’id; «mütevâtir hadîs-i şerîfler» — İbnü’s-Salâh, Mukaddime; Süyûtî, el-Ezhâr; klasik şerh — İbn Hacer, Fethü’l-Bârî; Aynî, Umdetü’l-Kārî; klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi, İrşâd Dergisi (irsaddergisi.com).
  • Cennetü’l-Bakī’a Gömülme ve «Minberim ile Evimin Arası Cennet Bahçesidir»: «mâ beyne beytî ve minberî ravdatun min riyâdi’l-cenneh» — Buhârî, “Fadlü’s-Salâti fî Mescidi Mekke ve’l-Medîne” 5 (Hadîs no: 1196); Müslim, “Hac” 502 (Hadîs no: 1390-1391); Tirmizî, “Menâkıb” 67; Nesâ’î, “Mesâcid” 8; «cennet bahçeleri = zikir halakaları» — Tirmizî, “Da’avât” 82 (Hadîs no: 3510); Ahmed b. Hanbel, Müsned 3/150; Hâkim, el-Müstedrek 1/494; Beyhakî, Şu’abü’l-Îmân 1/396; klasik tasavvuf — İmâm Gazzâlî, İhyâ 1/297-380 (“Kitâbü’l-Ezkâr ve’d-Da’avât”); Kuşeyrî, er-Risâle (“Bâbü’z-Zikr”); Sühreverdî, Avârifü’l-Ma’ârif; klasik halvetî — Mustafa Özbağ Efendi, Kasîde-i Ferîde; klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
  • Subhânallâhi ve bi-Hamdihî Hadîsi ve Cennette Ağaç Dikilmesi: «men kāle subhânallâhi’l-azîmi ve bi-hamdihî gurise lehu nahletün fi’l-cenneh» — Tirmizî, “Da’avât” 60 (Hadîs no: 3464-3465); İbn Mâce, “Edeb” 56 (Hadîs no: 3807); Hâkim, el-Müstedrek 1/501; Ahmed b. Hanbel, Müsned 5/418; «yüz sefer subhânallâhi ve bi-hamdihî — deniz köpükleri kadar günâh affı» — Buhârî, “Da’avât” 65 (Hadîs no: 6405); Müslim, “Zikir ve Du’â” 28 (Hadîs no: 2691-2692); Ebû Dâvûd, “Edeb” 100 (Hadîs no: 5091); Tirmizî, “Da’avât” 60; klasik şerh — İbn Hacer, Fethü’l-Bârî; Nevevî, el-Ezkâr; «Kur’ân ve Hadîs aynı kaynaktan» — Necm 53/3-4 («ve mâ yentıku ‘ani’l-hevâ, in hüve illâ vahyun yûhâ»); Haşr 59/7; klasik akāid — Sa’düddîn et-Teftâzânî, Şerhu’l-Akā’id; klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
  • «Kişi Sevdiğiyle Berâberdir» Hadîsi ve Bayındır Esnâfı Hâtırası: «el-mer’u me’a men ehabb» — Buhârî, “Edeb” 96 (Hadîs no: 6168-6171); Müslim, “Birr” 165 (Hadîs no: 2640); Ebû Dâvûd, “Edeb” 113 (Hadîs no: 5125); Tirmizî, “Zühd” 50 (Hadîs no: 2385); Ahmed b. Hanbel, Müsned 1/392, 405; 3/104, 110, 165, 200, 222, 270; klasik şerh — Nevevî, Şerhu Müslim; İbn Hacer, Fethü’l-Bârî; «kabir ve rü’yâ» — klasik akāid: Sa’düddîn et-Teftâzânî, Şerhu’l-Akā’id; «kabristân ziyâret âdâbı» — İbn Mâce, “Cenâ’iz” 47 (Hadîs no: 1572); Müslim, “Cenâ’iz” 102-103 (Hadîs no: 974-977); klasik tasavvuf — İmâm Gazzâlî, İhyâ 4/437-486 (“Kitâbü Zikri’l-Mevt”); klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi’nin Bayındır Mustafa Özbağ Efendi tekkesi sohbet hâtıraları.
  • Hz. Ömer Hadîsi — «Beni Kendinden Çok Sevmedikçe Îmânın Kemâle Ermez»: Buhârî, “Eymân ve Nüzûr” 3 (Hadîs no: 6632); “İstitâbetü’l-Mürteddîn” 2 (Hadîs no: 6918); Müslim, “Îmân” 67-68 (Hadîs no: 43-44); Tirmizî, “Îmân” 10 (Hadîs no: 2624); Nesâ’î, “Îmân” 19 (Hadîs no: 5013); İbn Mâce, “Sünne” 9 (Hadîs no: 67); Ahmed b. Hanbel, Müsned 4/336; «hiçbiriniz beni annesinden babasından çocuklarından çok sevmedikçe imânı kemâle ermez» — Buhârî, “Îmân” 8 (Hadîs no: 14-15); Müslim, “Îmân” 70 (Hadîs no: 44); Tirmizî, “Îmân” 10; Nesâ’î, “Îmân” 19; Ahmed b. Hanbel, Müsned 3/207, 275; klasik şerh — Nevevî, Şerhu Müslim; İbn Hacer, Fethü’l-Bârî; klasik şemâ’il — Tirmizî, eş-Şemâ’ilü’l-Muhammediyye; klasik tasavvuf — Kuşeyrî, er-Risâle (“Bâbü’l-Mahabbe”); İmâm Gazzâlî, İhyâ 4/293-340; klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
  • Sünnet-i Seniyye’ye Tâbi’ Olma ve Dünyâ-Âhiret İlişkisi: «kul in küntüm tühibbûne’llâhe fettebi’ûnî yühbibküm Allâhu» — Âl-i İmrân 3/31; «mâ âtâkümü’r-resûlü fe-huzûhu ve mâ nehâküm ‘anhü fentehû» — Haşr 59/7; klasik tefsîr — Râzî; İbn Kesîr; Kurtubî 4/64-72 (Âl-i İmrân); 18/14-22 (Haşr); klasik akāid — Sa’düddîn et-Teftâzânî, Şerhu’l-Akā’id; «dünyâ misâfir, ebedî olan âhiret» — Lokmân 31/33 («fe-lâ teğurrennekümü’l-hayâtü’d-dünyâ»); Hadîd 57/20; Âl-i İmrân 3/185; klasik tefsîr — Râzî; İbn Kesîr; Kurtubî; «misâfir hadîsi: kün fi’d-dünyâ ke-enneke garîbun ev ‘âbiru sebîl» — Buhârî, “Rikāk” 3 (Hadîs no: 6416); Tirmizî, “Zühd” 25 (Hadîs no: 2333); İbn Mâce, “Zühd” 3 (Hadîs no: 4114); Ahmed b. Hanbel, Müsned 2/24, 41, 132; klasik tasavvuf — İmâm Gazzâlî, İhyâ 3/175-260 (“Kitâbü Zemmi’d-Dünyâ”); İbn Atâ’illâh, Hikem; klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi, İrşâd Dergisi (irsaddergisi.com).
  • Müsîbetlere Sabır ve Günâh Keffâreti — Mü’minin Sabra Mukābelesi: «mâ yusîbu’l-mü’mine min nasabin ve lâ vasabin ve lâ hemmin ve lâ huznin ve lâ ezen ve lâ ğammin hattâ’ş-şevketi yüşâkühâ illâ keffera’llâhu bihâ min hatâyâhü» — Buhârî, “Marda” 1 (Hadîs no: 5641-5642); Müslim, “Birr” 49-52 (Hadîs no: 2573); Tirmizî, “Cenâ’iz” 1 (Hadîs no: 966); Ahmed b. Hanbel, Müsned 2/303, 335; «sabır îmânın yarısıdır» — Beyhakî, Şu’abü’l-Îmân 7/123; klasik şerh — İbn Hacer, Fethü’l-Bârî; Nevevî, Şerhu Müslim; «kibirlilik tenkîdi» — Müslim, “Îmân” 147-148 (Hadîs no: 91); Tirmizî, “Birr ve Sıla” 61 (Hadîs no: 1998-1999); Ahmed b. Hanbel, Müsned 1/385, 412; klasik tasavvuf — İmâm Gazzâlî, İhyâ 3/333-360 (“Zemmü’l-Kibr ve’l-‘Ucb”); İbn Atâ’illâh, Hikem; «derviş zayıf kullar» — klasik halvetî tasavvufu: Mustafa Özbağ Efendi, Risâle-i Tarîkat; Niyâzî-i Mısrî, Risâle-i Devriyye; klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi’nin Bayındır esnâfı ve Bursa Mustafa Özbağ Efendi tekkesi sohbet hâtıraları.

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Tarîkat, Zikir, Tevhîd, Ruh, Kalb, Sünnet, Muhabbet. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı