2017 Karabaş-i Velî Tekkesi

20. Karabaş-i Velî Tekkesi 2017 Sohbeti — Evlilik Hukuku, Kaderin Sırrı, “Cemâlullâh’ı İstemek” Sufî İdrâki ve Fitne Zamanında Dik Duruş

Mustafa Özbağ Efendi’nin Karabaş-i Velî Tekkesi’nde 2017 yılında icrâ ettiği yirminci sohbet, mehir âdâbı, tuvaletin kıbleye yönlendirilmesi hükmü, evlilik hukukunda çocuğun iradesinin anne-babanın zorlamasından üstün olması, “Ebeveynler çocuklarının kölesi olduğunda kıyâmeti bekleyin” hadîs-i şerîfi, Hz. Îsâ aleyhisselâm’ın üç zümreyle karşılaşıp “Ben sadece Allâh’ı sevdiğim için ibâdet ediyorum” diyen zümreyi tercîh ettiği menkıbesi, kader ile duâ arasındaki ilişki, sufînin “Cennet değil Cemâlullâh” idrâki, kurban ile büyü bozmanın caiz olmaması, ve nihayetinde fitne zamanında sufînin “dağ eteklerine kaçan çoban” değil “fitneyi söndürmeye koşan gazi” duruşunun Bedîüzzamân-Mevlânâ çizgisinde kalması gibi derin mânevî-ahlâkî meseleleri bir arada ele alır. Efendi hazretleri önce mehir verme anında söylenecek bir cümlenin olmadığını, nikâh esnasında konuşulan şartın yerine getirilmesinin yeterli olduğunu belirtir. Ardından i-yerin ve evin tuvaletlerinin kıbleye dönük olup olmaması meselesinde Hanefî hükmünü açıklar: Evde-iş yerinde tuvaletin duvarı sütre yerine geçer, açık alanda değilse tuvaletin kıbleye yönlendirilmesinde beis yoktur. “Bir kimsenin gayr-i ihtiyarî tuvalette kalbine zikrullâh gelirse haram değildir; amma oturup da ‘zikir yapacağım’ diye uğraşma tuvalette.” Efendi hazretleri evlilik hukukunda Hanefî mezhebi çizgisini çok açık bir şekilde açar: Anne-baba evlilikte zorlayıcı değildir. “Çocuğunun istediği kimseyle evlendirmek annenin-babanın üzerine şarttır; dengi değilse anlatılır, amma yine evlenmek istiyorsa evlendirilir.” Sohbetin çok çarpıcı bir bölümünde modern Müslümân ailelerde çocukların “kral-kraliçe” olduğu ve anne-babanın onların “kölesi” hâline geldiği bir kıyâmet alâmeti tespit edilir: “30 yaşındaki oğul annesine çamaşır yıkatıyor” gibi misallerle. Efendi hazretleri sosyal medyada kadın-erkek yazışmalarını “tebliğ” diye meşrûlaştıranları da sert bir şekilde uyarır: “Kadınların işleri kadınlara, erkeklerin işleri erkeklere âittir.” Sohbetin zirvesi Hz. Îsâ aleyhisselâm’ın üç zümre menkıbesidir — cehennemden kurtulmak için, cennete girmek için ve Allâh’ı sevdiği için ibâdet edenler. Hz. Îsâ ilk ikisini reddedip “Benim aradığım sizlersiniz” diyerek üçüncü zümreye katılmıştır. Sufîler cenneti küçümsemezler amma Allâh’ı sevdikleri için ibâdet ederler, menfaatsiz, “sarhoşçasına, akılsızcasına”. Sohbet fitne hadîslerini okuyarak tamamlanır — “mümin mal ve dini uğruna dağ eteklerine kaçan çoban” hadîsi okunur amma Efendi hazretleri “Ben fitneden kaçanlardan değilim, fitneyi söndürmek için uğraşırım” diyerek Bedîüzzamân-Mevlânâ çizgisinde bir “gazi tekke” duruşu ortaya koyar. 28 Şubat ve 15 Temmuz darbe teşebbüsleri bu duruşun somut örnekleri olarak sıralanır.


Fitne: Mehir Verme Âdâbı ve İmam Nikâhı

Sohbet bir dinleyicinin sorusuyla açılır: “İmam nikâhında alınan mehir verirken söylenmesi gereken cümle nedir?” Efendi hazretleri cevâbı kısa ve özlüdür: “Bunun belli bir cümlesi yok. Bir kimse nikâhlanırken nikâhta mehir konuşulacak; amma bir kimse de mehir verirken söylemelidir. Nikâhta mehir konuşulduktan sonra mehir mu’acel olacak mı? Yani normalde sonra mı ödenecek, yoksa o esnada nakit mi verilecek? Bunu da konuşacak. Eğer o esnada nakit verilecekse diyecek ki: ‘Bu benim mehirimdir, al, helâl olsun, güle güle yiyecek.’ Hanımına verecek. Bunun başka bir şeyi yok.” Bu pratik âdâb Hanefî fıkhının esâsına uygundur: Nikâh sözleşmesinde mehir konuşulduktan sonra şekil şartı yoktur; mu’acel (peşin) ödenebilir veya mu’eccel (sonraya bırakılmış) olabilir. Şâfî fıkhında daha detaylı merâsim olsa da, Hanefîde bu mesele sâdelikle halledilir: Verilirken “bu benim mehirimdir” demek yeterlidir. Mehir kadın hakkıdır; kadının kocasına karşı bir alacak gibi değerlendirdiği bir meblağ veya nesnedir. Mevhibe değil, hak olarak verilir ve kadın bunu kabul ettikten sonra istediği şekilde kullanma hakkına sahiptir. Modern Müslümân çiftlerin mehir konusunda dikkat etmesi gereken esas nokta, mehirin dinî bir yükümlülük olduğunun unutulmamasıdır. Sembolik bir alyansla geçiştirilecek bir şey değil, kadının şer’î hakkıdır. Hem nikâh merâsiminde hem de mehir ödeme anında Müslümân erkeğin dinî titizlikle bunu yerine getirmesi gereklidir.

Tuvalet Kıbleye Dönmüyor mu? Fıkhî Hüküm ve “Vesveseye Girme” Îkâzı

Bir başka soru: “İş yerinin ve evin tuvaletleri kıbleye doğru. Hocam, neden böyle?” Efendi hazretlerinin cevâbı ayrıntılı amma pratiktir: “Açık alanda, önünüzde bir sütre yoksa kıbleye doğru bir kimsenin tuvalet yapması, haccet yapması câiz değildir. Açık alanla bu — ama öbür türlü açık alan değil, evin tuvaleti. Önünde duvar var, bu geçerli değil. Önünde duvar olmazsa — açık alan olursa — o geçerli.” Hanefî fıkhında kâide şudur: Hâcet gidermek için kıbleye yönelmek veya arkasını dönmek açık alanda yasaktır; amma bir sütre (duvar, engel, tahta, dal, ayakkabı gibi) bulunursa bu yasak kalkar. Evde ve iş yerindeki tuvaletlerin duvarları tabiî olarak sütre hükmündedir; dolayısıyla iç mekânda kıbleye dönük tuvalet kullanmakta bir beis yoktur. Efendi hazretleri bu cevâbı verdikten sonra bir başka ince uyarı ekler: “VC’de ilâhî zikir gibi konular geliyor aklıma, neden? E ne kadar güzel — bırak, nerede olursa olsun Allâh hatırından çıkmasın; devâmlı zikret. Eğer bir kimsenin gayr-i ihtiyarî tuvalette zikrullâh onun kalbine gelse ona bir şey gerekmez. Banyoda zikrullâh yapılır zâten — onda bir sıkıntı yok. Bir tek tuvaletle alâkalı: Tuvalet esnasında o kimsenin kalbinden zikrullâh kendiliğinden gelirse bu haram değil, bu yanlış değil. Amma oturup da zikrullâh yapacağım diye uğraşma tuvalette. Tuvalette gazete okuyacağım diye uğraşma, dergi okuyacağım diye, kitap okuyacağım diye uğraşma. Bunlar bize sonradan geldi — böyle bir şey yok. Tuvalette hızla tuvaletini yap, çık banyo. Hızla banyonu yap, çık. Vesveseye girme.” Bu sufî âdâbının inceliklerinden biridir: Mü’minin tuvalet vaktini zikr-i ebedî akışından mahrum bırakmaz; gayr-i ihtiyarî gelen zikir hoş karşılanır. Amma kasten zikir yapmaya kalkışmak, tuvalette uzun vakit geçirmek, orada dergi-kitap okumak sufî edebine uymaz. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem tuvaletine girerken ve çıkarken husûsî duâlar okurdu; amma tuvaletin içinde zikir yapmazdı — bu sünnetin inceliği muhafaza edilmelidir.

Evlilik Hukuku: Anne-Baba Zorla Evlendiremez, Çocuk İstediğiyle Evlenir

Sohbette çok mühim bir soru sorulur: Dört aylık evli bir kardeş, “Eşimin annesi evliliğimize karşıydı, altı ay önce vefat etti. Eşimin rüyâsına girip hakkını helâl etmediğini söylemiş — sözünü dinlemeyip benimle evlendi diye.” Efendi hazretleri rüyâ tâbiri yapmayacağını belirtip konuyu Hanefî fıkhî esâsına taşır: “Evlenirken anne-babalarının rızâsını alarak evlenmek harika bir şey. Hanefî fıkhına göre anne-babanın rızâsı olmadan da evlenilebilir. Hanefîlere göre bir kız çocuğu veya bir erkek çocuğu bir kimseyle evlenmek istiyorsa, anne-baba onun negatif yönlerini anlatacak. Yine de evlenmek istiyorsa, çocuklarını evlendirecek. Doğru olan budur. Çocuklarınızı zorla başkalarıyla evlendirmek Kur’ân ve sünnete aykırıdır.” Bu Hanefî mezhebinin çok mühim bir hükmüdür. Şâfîde bir kız çocuğu babasının izni olmaksızın nikâhlanamaz; Hanefîde ise kendi kendini nikâhlayabilir. Tek şart: Babası dengi değilse bozdurabilir — denklik arar. Amma genelde evlilik bozulmaz. Efendi hazretleri iki hadîs-i şerîf nakleder: “Kızın birisi geldi, ‘Yâ Resûlallâh, babam beni filanca ile nikâhlamış’ dedi. ‘Babana tâbi ol’ buyurdu. ‘Yâ Resûlallâh, ben o adamla evlenmek istemiyorum; amma nikâhı fesh etmek, babamın boynunu da bükmek istemiyorum. Bu bizim hakkımız mı, değil mi?’ Cevap net: ‘Bu sizin hakkınız’.” Ve ikincisi: “Bir başka kız çocuğu geldi, Resûlullâh ona evlilik hukûkunu anlattı. Kız dedi ki: ‘Vallâhi de billâhi de evlenmem.’ Hz. Peygamber ‘Bu evlenmeyi istemediği müddetçe bunu evlendirmeyin’ buyurdu.” Bu iki hadîs bir gerçeği vurgular: Müslüman kız çocuğu — 9 yaşından itibaren — kendi iradesi ile evlendirilir; onun “hayır” demesi şer’î geçerli bir hakkıdır. Anne-babalar çocuklarını zorla evlendirmeye kalkmamalıdır. Evlenmek istemeyen çocuğu zorlama, mill­etin kızının başını yeme, evlenmek istemeyen oğlanla-kızla uğraşma. Sen aile olarak vazîfeni yapmışsın — okuttun, sanat öğrettin; “Hadi yavrum, Allâh yolunu açık etsin” diyerek onu serbest bırakacaksın.

Kıyâmet Alâmeti: “Çocuklar Ev Kralı, Anne-Babalar Köle”

Efendi hazretleri evlilik meselesinden hareketle çok sert bir tespit yapar: “Ebeveynler çocuklarının kölesi olduklarında kıyâmeti bekleyin. Ebeveynler çocukların padişahı, kendi padişahlarını, kendi krallarını, kendi kraliçelerini doğurduklarında kıyâmeti bekleyin. Çocuklar şimdi ebeveynlerin kralı ve kraliçesi. Anne-babanın sözü geçmiyor evde — ya çocukların sözü geçiyor. Çocuklar evin kralı, kraliçesi. Kıyâmet alâmeti.” Bu Hz. Peygamber’in kıyâmet alâmetleri arasında saydığı önemli bir eşikdir. Efendi hazretleri somut bir misal verir: “Adam 30 yaşına gelmiş — diyorum ki ‘kim yıkıyor senin çamaşırını?’ Diyor: ‘Annem yıkıyor.’ ‘Kim ütülüyor?’ ‘Annem ütülüyor.’ ’30 yaşına gelmişin’ dedim, ‘utanmıyor musun annene hizmet ettirmeye kendine?’ Dikkat edin — çocuklar anne-babaya hizmet edeceğine, anne-baba çocuklara hizmet ediyor. Bir erkek evlat annesine-babasına bakmakla mükelleftir. ‘Erkek evladın mı var?’ ‘Evet.’ ‘Oğlun olunca iki tane de kurban kestin mi?’ ‘Evet.’ Âkıl-bâlîğ oldu mu oldu? Anne-baba atacak bacak bacak üstüne eve; çocuğuna diyecek: ‘Getir ayağımı, getir dinginimi. Bakmakla mükellefsin bize.’ Amma anne-baba dediğim sana hâlâ hizmet ediyor. Sen 30 yaşındasın annene bakacaksın. Sen 30 yaşındasın, 20 yaş aranızda fark olsa annen 50-55 yaşında. ‘Kaç yaşında annen?’ ’65 yaşında.’ ‘Utanmıyor musun 65 yaşındaki kadına hâlâ daha kendi temizliğine baktırmaya?’ ‘Yok, utanmıyor.'” Efendi hazretlerinin sert bir çözümü vardır: “Evlenmeyeceksen ayrı evine git, kendi başına yaşa. Kendi bulaşığını yıka, kendi çamaşırını yıka, kendin ütüle.” Bu modern Müslümân ailelerde çok yaygın bir probleme işaret eder: Çocuklar — hatta 30’lu yaşlardaki master yapmış çocuklar bile — anne-babalarının hizmetinde yaşamaya devâm ederler ve anne-babayı köle, kendilerini ise kral-kraliçe olarak konumlandırırlar. Bu geleneksel İslâmî aile düzeninin tamâmen tersidir ve Efendi hazretlerine göre açık bir kıyâmet alâmetidir.

Ezan, Kur’ân Öğretme, Hac Hizmeti: Maaş Alma Fıkhı

Bir soru: “Ezan okumak, Kur’ân öğretmek, hac etmek, şarkı söylemek ve ölünün ardından ağıt söylemek için adam kiralamak câiz değildir. Günümüzde bu işlerin bâzıları için adam tutuluyor. Bu bahsi biraz açıklar mısınız?” Efendi hazretleri önce şaşırır: “Ölünün arkasında ağıt söylemek için adam tutan var mı Bursa’da? Demek ki var. Allâh muhâfaza eylesin!” Bu âdet sufî bir edebe uymaz — Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ağıt yakmayı yasaklamıştır. Amma Kur’ân öğretme, ezan okuma ve hac hizmeti için ücret alma meselesinde fıkhî bir istisnâ vardır: “Kur’ân öğreten kimse ondan maaş alabilir. Ezân-ı şerîf öğreten bir kimse ondan maaş alabilir — ondan para alabilir. Hacı ettirecek bir kimse — birisi hacı bilmiyor, diyor ki ‘bana hac yaptır’; ona zaten ücret vermesi gerekir. Birisi birine dedi ki ‘benim hacda mihmandârım ol, öğretmenim ol, bana hac yaptır; ben hac yapmasını bilmiyorum’. O da ona hac yaptırdı. Ona ücret verilir. Bunda bir beis yok.” Bu hükmün fıkhî temeli şudur: İbâdet ile ilim/hizmet farklı kategorilerdir. İbâdet (namaz, oruç, zekât, hac) için ücret alınmaz — Allâh rızâsı için yapılır. Amma bu ibâdetleri öğretmek, hizmet etmek, rehberlik etmek ilim ve emek kategorisine girer; bu ilim-emek karşılığı olarak ücret almakta hiçbir sakınca yoktur. Muallimler ücret alır, hocalar maaş alır, hac mihmandârları ücret alır. Kur’ân hâfızı bir öğretmen mektebinde çocuklara Kur’ân öğretirse onun maaşı helâldir. Amma bir imam sâdece kendi ibâdeti olan namazını kılıp cemaate imam olduğu için maaş almıyor — o ilmî hizmeti yönetiyor, cemaatı yönlendiriyor, muallimlik yapıyor; o emeğin karşılığıdır aldığı maaş. Ağıt yakmak ise ibâdet değil, câhiliye âdetidir ve Hz. Peygamber’in yasakladığı bir şeydir; ücretle birisine “ağla” demek sufî ahlâkına aykırıdır.

Sosyal Medyada Karşı Cinsle Yazışmak: “Tebliğ Bahâneleri”

Bir dinleyicinin acı sorusu: “Eşimin sosyal medyada bir kadın ile yazıştığını fark ettim. Kadın eşime kocasıyla alâkalı sorunlarını anlatmış. Eşim de o kadına tavsiyelerde bulunmuş. Sanırım eşim ‘tebliğ’ ettiğine inanıyor. Bu konuda fikrinizi öğrenebilir miyim?” Efendi hazretlerinin cevâbı çok kesindir: “Benim bu konudaki tavrım bellidir. Kadınlar, erkekler sosyal medyada karşı cins bir kimse ile yazışmayacaklar, görüşmeyecekler. ‘Yok o bana şunu danışıyordu, ben ona şunu anlatıyordum’ — yok, o bunu anlatıyordu, bu da o. Bunlar gereksiz şeylerdir. Beni klâsik görebilirsiniz. Bir kimsenin iş yerinde bir bayanla görüşmesi, konuşması lâzımdır — eyvallâh, işinin gereğidir. Gece saat 12’de bir de ne işi var? Kadınların işleri kadınlara, erkeklerin işleri erkeklere âittir. Ne işi var bir kadının başka bir erkekle görüşmesine? Ne işi var?” Efendi hazretleri bu sözün arkasına bir acı uyarı daha ekler: “Buraya bir soru sordu da cevâbını mı alamadı? Gelen soruların hepsini üç aşağı beş yukarı okuyorum, cevaplandırıp gidiyor muyum? Evet. Bayan-erkek ayırıyor muyum? Hayır. Gittiğim sohbetlerde de gelen soruları cevaplandırıyor muyum? Evet. Daha ne arıyorsun? Nefsin, hevânın hevesin arıyor. Ne arıyorsun kardeşim? Telefonum 7/24 açık mı? Evet. Çek bir mesaj. WhatsApp açık mı? Evet. Telefon, mesaj, doğrudan yasak kardeşim. Dergâhla alâkalı kadınların erkeklerle, erkeklerin kadınlarla görüşmesi yasak. Bitti. Hiç kimse dergâhı, tekkeyi bahâne etmesin. Desin ki: ‘Ben nefsime uydum. Allâh beni affetsin. Lânet olsun ya şu benim nefsime — ben yine nefsime uyanlardan oldum.'” Bu çok sert bir uyarı amma fevkalâde gerçekçidir: Modern insan sosyal medya üzerinden kolayca karşı cinsle temasa geçebilmektedir ve bunu “tebliğ” adı altında meşrûlaştırır. Hâlbuki tebliğ, şeyhlerin, hocaların, bir şer’î icâzeti olan ilim erbâbının görevidir — sıradan bir mü’minin karşı cinse uzun yazışmalarla nasîhat etmesi değildir. Efendi hazretleri kendisinin gittiği her yerde sorulara cevâp verdiğini, ayrıca WhatsApp’tan 7/24 ulaşılabilir olduğunu hatırlatarak, bir kadının başka bir erkekle yazışma ihtiyâcının aslında olmadığını gösterir.

Kaderi Duâ ile Değiştirmek: “Bilmediğimiz Bir Şeyi Nasıl Değiştirelim?”

Bir başka soru: “Kaderi duâ ile değiştirmek mümkün mü? Duâ âlenî ve tam nasıl yapılır?” Efendi hazretlerinin cevâbı hem sâde hem de derindir: “Biz kaderin ne olduğunu bilmiyoruz ki duâ ile değiştirelim. Orada ‘Ahmet Mehmet’i dövdü’ yazıyorsa, biz bunu okuduysak bunu duâ ile mi değiştireceğiz? Bilmiyoruz ki. Kader doğumunuz, ölümünüz ve rızkınız — başka bir şey değil. Kaderin üzerine fazla bir şey konuşmayın.” Bu çok ince bir sufî kelâm tavrıdır. Ehl-i sünnet kelâmında kader bir çerçeve, cüz’î irâde ise onun içinde hareket eden bir alandır. Doğum ve ölüm (iki zaman sınırı) ile rızk (hayât boyu temel ihtiyâçlar) kat’î kaderdir; bunların dışındaki her şey cüz’î irâde ile işlenir. Efendi hazretleri bunu şöyle özetler: “Doğmanız kadar, bir gün öleceksiniz. Bu da kadar. Rızkınız da kadar. Geri kalan içeride bunların arasındaki her şey sizin cüz’î irâdenizle alâkalıdır. Ya iradenizi birisine teslim etmişsinizdir — o sizin adınıza hükmetmiştir. Ya da iradeniz sizdedir. Kız çocuğu babasına demiştir ‘baba sen benim üzerimde istediğin gibi hükmet’ — eyvallâh, bak orada gene bir irâde var.” Sufîlikte bu iki model aynı anda geçerlidir: Kul kendi iradesini Allâh’a teslim etmişse (fenâ-i mutlak) artık onun adına Allâh hükmeder; amma Kul kendi iradesini muhâfaza ediyorsa cüz’î irâdesiyle seçimler yapar ve her seçim için âhirette hesâb verir. Eski sufîlikte “şeyhe teslîmiyet” bu denli derindi: “Dergâhlarda bir kimse gider şeyhine teslîm olur; hatta parasını-pulunu bile götürüp şeyhine teslîm ederlermiş.” Amma Efendi hazretleri bunu kesinlikle yasaklar: “Sakın öyle bir şey yapmayın da şimdi! Sakın öyle bir şey yapmayın. Öyleymiş önceden — bizim yolumuz o değildir. Bunun altını çiziyorum. Biz nübüvvet noktasında yürüyeceğiz. Biz Kur’ân ve Sünnet neye emrediyorsa, imamların içtihâdı neye emrediyorsa biz öyle hayâtımızı yaşayacağız. Sufîlik de bu çerçevenin içerisinde biz ilk sufîlerin çizdiği yoldan yürüyeceğiz.” Duâ meselesine gelince: “Duâ ibâdettir, duâ zikirdir. Duâ ister âlenî ister gizli yapın — Allâh’a bir yalvarıştır, yakarıştır. Cenâb-ı Hakk’a bir istek sunmadır.”

Sufî “Cemâlullâh” İdrâki: Hz. Îsâ Aleyhisselâm’ın Üç Zümre Menkıbesi

Sohbetin en çarpıcı bölümlerinden biri bir dinleyicinin sorusudur: “Kur’ân-ı Kerîm’de cenneti anlatan 200’e yakın âyet varken tasavvufta ‘cenneti istemiyoruz, sâdece Cemâlullâh’ı istiyoruz’ düşüncesi Allâh’ın kelâmına karşı gelmek olmuyor mu? Yûnus Emre’nin ‘Cennet cennet dedikleri üç beş köşkte, üç beş hûri; isteyene versen onu, bana seni gerek seni’ şiiri Allâh’ın övdüğü cenneti küçümsemek olmuyor mu?” Efendi hazretleri bu soruya çok derin bir cevap verir: “Hâşâ, Kur’ân’ın âyetlerine neden karşı gelelim? Öyle bir şeyimiz yoktur. Normalde bir kimse cennetlik olmak istiyorsa muhakkak ki onun da hakkıdır. Cennette övülmüş, methedilmiş bir şeyi kalkıp da küçük görmek, hor-hakir görmek değil derdimiz. Sufîlik Allâh’a ibâdet ederken, onun yolunda koşarken Allâh’tan dahî menfaat beklememektir.” Ardından Efendi hazretleri Hz. Îsâ aleyhisselâm’ın üç zümre menkıbesini okur: “Bunu Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem naklediyor. Hz. Îsâ yolda yürürken bir kısım insana rastladı. Bunlar Allâh’a ibâdet ediyorlardı. Onlara sordu: ‘Niçin ibâdet ediyorsunuz?’ Onlar dediler ki: ‘Biz cehennemden kurtulmak için ibâdet ediyoruz.’ ‘Benim aradığım sizler değilsiniz’ dedi. Yürüdü bir grup insan yine ibâdet ediyor. ‘Niçin ibâdet ediyorsunuz?’ ‘Cennete girmek için ibâdet ediyoruz.’ ‘Benim aradığım da sizler değilsiniz’ dedi. Yürüdü bir kısım insan oturmuşlar — onlar Allâh’ı zikrediyorlardı. ‘Siz ne için ibâdet ediyorsunuz? Ne için zikrediyorsunuz?’ ‘Biz Allâh’ı sevdiğimiz için ibâdet ediyoruz, zikrediyoruz.’ ‘İşte benim aradığım sizlersiniz’ dedi. Onların arasına oturdu.” Efendi hazretleri bu menkıbeyi sufî kimliğin özü olarak açıklar: “Biz sufîler Allâh’ı cehennemden korktuğumuz için sevmeyiz; biz cennete girmek için de Allâh’ı sevmeyiz. Biz sâdece Allâh’ı severiz. Sarhoşçasına, akılsızcasına, menfaatsizcesine, nedensiz, niçinsiz, kimliksiz, şekilsiz, şemâl­siz Allâh’ı sevmeye çalışırız.”

“Namaz Sevgiliyle Buluşma Ânı, Oruç Nefes Katma”: Sufî İbâdet İdrâki

Efendi hazretleri bu sufî “sarhoş sevgi”nin pratik ifâdesini de anlatır. Namaz: “Namaz farz. Avâm için deriz ki ‘namaz farz kardeşim, kıl’. O namazda kendisini zorlar, disiplin eder, namazı kılar. Biz namazı Allâh’ı sevdiğimiz için kılarız. Ve sevgiliyle buluşma ânı olarak görürüz namazı.” Oruç: “Oruç farz. Biz herkese deriz ki orucunuzu tutun. Amma değil mi ki O dedi: ‘Oruçlununn nefesi bana misg-ı ‘anber gibidir.’ Biz oruç tutarız çünkü nefesimiz O’na misg-ı ‘anber gibi gelmiştir. Dudağımızın kenarındadır sevgilinin dudağı — onu tefekkür ederiz. Orucu nefesimizi nefesine katmak için tutarız. Deriz ki: ‘Nefesini çek-çek sevgili nefesine; ona binlerce nefes fedâ olsun, binlerce can fedâ olsun.’ Cenneti düşünmeyiz o esnada, hûrileri düşünmeyiz, köşkleri düşünmeyiz. Değil mi ki sevgiliyle yüz yüzeyiz — ona bakarız.” Zikir: “Biz sufîler Allâh’ı zikrederiz — zikrederiz ki ‘Kim beni zikrederse ben de onu zikrederim’ demiş. Biz her dem O bizi zikredecek diye zikrederiz. Onunla zikirleşmek için zikrederiz. Onunla selâmlaşmak için zikrederiz. Onunla hemhâlleşeceğiz diye zikrederiz. Biz her dem gözümüz O’ndadır, kulağımız O’ndadır. Her dem O’ndan alır O’na veririz. Atarız kendimizi, ortadan kaldırırız. Ne benliğimiz kalır, ne kimliğimiz kalır, ne kişiliğimiz kalır. Deriz ki: ‘Biz O’nu sevdiğimiz için nefeslendik; O’nu sevdiğimiz için varız.'” Efendi hazretleri cevâbı şöyle tamâmlar: “O yüzden bir kimse sakın şunu anlamasın: ‘Bunlar cenneti hiç görüyorlar.’ Yok kardeş — cenneti neden hiç görelim? Onun yarattığı hiçbir şeyi hiç görmeyiz, Onun övdüğü-methettiği hiçbir şeyi küçümsemeyiz. Amma neden Cemâlullâh’ına ulaşmayalım? Cennettekiler — kimisi hadîs-i şerîflerde öyle — haftada bir, ayda bir, yılda bir, günde bir, belirli saatlerde Cemâlullâh’ı görecek. Amma Allâh’ın öyle kulları olacak ki Cemâlullâh’ı her dem tecellîyâtını seyredecek. Biz onlardan olmayı isteriz.

Kurban ile Büyü Bozmak Câiz Değildir

Bir soru daha: “Hocam, sorum ciddîdir. Kurban bayramında büyü ve benzeri şeyleri bozmak için ailecek kurbanlık hayvan (koyun-keçi) keselim diye düşünüyoruz. Câiz olur mu? İmam arkadaş size sormamı önerdi.” Efendi hazretleri cevâbı çok kesindir: “İşte büyü ve benzeri şeyleri bozmak için kurban kesilmez. Kurban zekât veren her Hanefî Müslümân’ın vâcib hükmündedir. Geri kalanlar nâfile, demiş. O yüzden kurban Allâh için kesilir — herhangi bir büyüden kurtulmak için değil.” Bu hüküm çok mühim bir kelâm meselesini aydınlatır: Kurban sâdece Allâh rızâsı için kesilmelidir; başka bir amaç onun niyetini bozar. Büyü bozma niyeti ile kesilen bir kurban, şer’î olarak kurban değil sâdece bir kesimdir; eti yenir, amma ibâdet olarak sayılmaz. Büyü problemine çözüm ise başka yollardan aranmalıdır: Felak-Nâs sûreleri, Ayet-ül Kürsî, Hasbünallâh’lı virdler, âlim ve ârif bir zâtın duâsı, tevbe ve istiğfârda sebât, samîmiyetle Allâh’a sığınmak. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem kendisi üzerine yapılan büyüyü Cenâb-ı Hakk’ın emri ve Cibrîl’in haberiyle çözmüş; Felak-Nâs sûrelerini okumuştur. Bu sûreler “muavvizeteyn” olarak adlandırılır ve büyü-nazar karşısında Müslümân’ın sığınağıdır. Kurban ise Allâh’a hibe edilen bir şeydir; o başka bir niyete karıştırılamaz. Niyeti bozuk olan bir amelden Allâh rızası beklenemez. Efendi hazretleri bu fıkhî yanlışlığı düzelterek mü’minin Kurban Bayramı’nda esâs niyetini hatırlatır: Allâh için, Allâh yolunda, Allâh’a şükür olarak kesilen kurban.

Fitne Hadîsleri ve “Dağ Eteklerinde Koyun Otlatmak” Hükmü

Sohbetin son yarısı fitne hadîslerine ayrılır. Efendi hazretleri Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in bir hadîsini nakleder: “İnsanların en güzel yaşayışı malının, dini uğruna fitnelerden kaçarak dağların eteklerinde, yağmurun düştüğü yerlerde götürüp otlatacağı koyunları olması yakındır.” Bu hadîs fitne çağlarında mü’minin şehirden-kasabadan çekilip dağ eteklerinde, insanlardan uzak, koyunla meşgul bir çoban hayatı sürmesinin tavsiye edildiğini gösterir. Efendi hazretleri bu hadîsi nakletmekle birlikte kendi duruşunu çok açık bir şekilde ifâde eder: “Bu zaman geldi mi? Bence hayır. Bu hadîsler var mı? Evet. Bu hadîslere göre bizim dağların eteklerine mi çekilmemiz lâzım? Evet. Amma başka hadîsler de var. ‘Siz bir kötülüğü gördüğünüzde, elinizle mümkün değilse, dilinizle — o da mümkün değilse — kalbinizle buğz ederek önlemeye çalışınız.’ Ben bu hadîs-i şerîfi kendime ölçü alanlardanım. Ben bir problemden, bir fitneden uzak durmam ben. Onu söndürmek için uğraşırım.” Efendi hazretleri bu “söndürme” tavrını somut örneklerle açıklar: “Evde tüp alev aldı — ben evi terk etmem. O tüpü kapatmam, mümkünse kapatırım; o yangını söndürmeye çalışırım; daha da olmadı o tüpü pencereden aşağı atarım. Evi kurtarırım. Dergâhın bir ucunda yangın çıktı — giderim o yangını söndürmek için uğraşırım. Orası yansın, vars… demem. Bir fitne çıktı — o fitne ile mücâdele ederim. Söylüyorum, bir daha söylerim, bir daha söylerim. Yine dinlemiyorsa — bâzılarını tutar kulağından atarım. Derim ki: ‘Dinlemiyorsun beni, fitne çıkarıyorsun.’ Kolum olsa kolumu keserim — ‘bu kolumdan fitne çıkıyor benim’ derim, yatırır cayır-cayır keserim onu. Benim için kesilmeyecek hiç kimse yoktur. Dergâh benim değil, Allâh’ındır. Ben de buranın kölesiyim — benim malım değildir.” Bu sert duruş Bedîüzzamân Saîd-i Nursî’nin ve Hz. Mevlânâ Celâleddîn Rûmî’nin yaşadığı çağdaş fitneleri söndürme tavrının aynısıdır.

Gazi Tekke: 28 Şubat ve 15 Temmuz Fitnelerine Karşı Dik Duruş

Efendi hazretleri bu duruşu kendi tekkelerinin tarihî yeriyle birleştirerek bir hâtıra ile anlatır: “Fitneden kaçmak değil o zaman — fitneyi söndürmektir derdimiz. Birisi kaçmayı eyleyebilir — eyleyebilir. Kaçtılar 28 Şubat’ta kepenk kapattılar. Kapatmadık hamdolsun, kapatmadık. O kardeşlerimle göz göze geldiğimde içim heyecanlanıyor — benimle beraber mücâdele ettiler, benimle beraber koştular, benimle beraber terlediler, benimle beraber direndiler. Bu tek başına olacak bir şey değil çünkü. Seninle beraber aynı aşkı, heyecanı, muhabbeti yaşayacak olan insânlar lâzımdır.” Ayrıca 15 Temmuz darbe teşebbüsünü de misal verir: “Darbe yapmaya kalktılar — fitneydi! Kaçmadık. Herkesten önce çıktık. Birisi de yazmış ya ‘Cumhurbaşkanı’ndan önce çıktığınızı söylemeseydiniz de’. Neden? Ondan önce çıktık. Bundan gurur duysun, o da gurur duysun. Siz de gurur duysun, herkes gurur duysun. Herkesten önce çıktık. Yatıyordunuz siz evde. Bizimkiler dışarıdaydı, meydandaydı. Bütün kardeşler olarak. İzmit’i, Sakarya’sı, Bursa’sı, Çanakkale’si, İzmir’i, Bayındır’ı, Polatlı’sı, Yunak, Akşehir’i — herkes dışarıdaydı. Herkesten önce dışarıdaydı, herkesten önce meydandaydı. Fitne çıkmış — dur demek önce bize yakışır.” Efendi hazretleri tekkenin kimliğini özetler: “Bu tekke gazi tekkedir. Gazi tekke. Osmânlı’da tekkeler gazi olmak için can atarlarmış. Cihâda katılırlar, savaşa katılırlar, gazi ünvanı alırlardı. Hamdolsun. Biz de bu memlekete içeriden-dışarıdan nereden bir tehlike gelecekse, çıplak bağrımızı öne, orta yere sürüp onunla durdurmaya çalışırız. Tankımız yok, tüfeğimiz yok, silahımız yok, çakı bıçağımız dahî yok. Amma hamdolsun. ‘Çatal olurmuş ya efellerin yüreği’ — öyle çatal yürekliyiz. Düşeriz orta yere, nefesimiz yeter hamdolsun. Bir hes de dedik mi titrer ortalık.” Bu sözler Bedîüzzamân’ın Said-i Nursî’nin, Hz. Mevlânâ’nın, Abdulkâdir Geylânî’nin ve tüm tasavvuf silsile-i meşâyihinin duruşunun aynısıdır: Zorba zamanlarda kaçmak değil, dik durmak, fitneyi söndürmek, Allâh için şehîd olmayı göze almak.

Fitneye Bulaşmamak: “Uyanın Kardeşler, Kur’ân ve Sünnet Dışındaki Her Şey Fitnedir”

Efendi hazretleri fitne kavramının çağdaş tahrifine karşı da uyarır. Modern dünyada “sarık sarmak”, “sakal bırakmak”, “kadının örtülmesi” gibi sünnetleri Müslümânlar “fitne” olarak tanımlamaya başlamışlardır. Efendi hazretleri çok sert bir cevap verir: “Kur’ân ve Sünnet’e, imamların içtihâdına aykırı olan, dışında olan şeyler fitnedir. Amma içindekileri fitne yapıyorlar, ters yüz ediyorlar. Bu müşriklerin işidir. Bu gâvurların işidir. Bunu müşrikler ve münâfıklar yapar. Kur’ân bellidir, Sünnet bellidir, imamların içtihâdı bellidir. Ebû Hanîfe, İmâm Şâfî, İmâm Mâlik, İmâm Hanbelî — ayakta duranlar şu anda, müntesipleri olanlar. Dört mezhep değil — otuz kadar mezhep vardı İslâm dünyasında; dördü ayakta kalmış. Dördü kendisini yenilemiş, güncellemiş, takipçileri olmuş.” Efendi hazretleri bu ölçüyü tariklardaki muhtelif âdâb ve erkân meselelerine de uygular: “Dergâhlar, tarîkatlar on iki tane değil — ayakta kalanlar onlar, müntesipleri olanlar. Yoksa bir sürü dergâh, tarîkat var, hak hepsi de. Hiç kimse ‘şu hak, bu bâtıl’ demez. Kur’ân ve Sünnet’e, imamların içtihâdına uyuyorsa bir dergâh, bir tarîkat, başındaki şeyh — eyvallâh, orası haktır, adı ne olursa olsun sıkıntı değil. Kur’ân ve Sünnet’in dışında, imamların içtihâdının dışında olan şeyler fitnedir. Kur’ân’a ve Sünnet’e imamların içtihâdı uydu muydu? Kabûl edeceksin kardeşim onu. Bunu reddetmeyeceksin.” Modern Müslümânın yanlışı şudur: Kur’ân ve Sünnet’te olan şeyleri (sarık, sakal, örtü, zikir halakası, rabıta) “fitne” olarak damgalar; Kur’ân ve Sünnet’in dışındaki bid’atleri (hadîs inkârı, mezhep inkârı, kadının sosyal medyada yabancı erkekle yazışması) meşrû sayar. Efendi hazretleri dervişe ölçü verir: “Adamın var mı Kur’ân ve Sünnet aykırılığı? Yok. Allâh mübârek eylesin kardeşim, yoluna devâm et. Adam gitmiş bir şeyhe intisâp etmiş — etmiş, Allâh mübârek eylesin kardeşim.” Sufînin kendi yolunu tâkip ederken başkasının yoluna karışmaması, sâdece Kur’ân ve Sünnet mîzânına bakması gerektir. Fitne zamanında bu ince ayrım hayâtî öneme sahiptir.

Âmelî Dersler: Bu Sohbetin Kul İçin Pratik Hükümleri

  • Mehir verirken “Bu benim mehirimdir, al, helâl olsun, güle güle yiyecek” gibi basit bir söz yeterlidir; şekil şartı yoktur amma niyetle verilmelidir.
  • Tuvaletin evin/iş yerinin içinde olması durumunda kıbleye yönlendirme hükmü yoktur çünkü duvar sütre olarak kabul edilir; açık alanda ise kıbleye yönelmek yasaktır.
  • Tuvalette zikir yapmaya çalışmak sufî âdâbına uygun değildir; amma gayr-i ihtiyarî gelen zikir haram değildir — tuvalette kitap, dergi, gazete okumak da bid’attir.
  • Hanefî fıkhında çocuk anne-babasının rızâsı olmadan da evlenebilir; Şâfî’de ise babanın izni şarttır — amma her iki mezhepte de kız çocuğuna zorla evlilik yasaktır.
  • Hz. Peygamber’in iki hadîsi ile sâbittir: Bir kadın ‘istemiyorum’ derse nikâh bozulur; “evlenmeyi istemeyen bir kızı evlendirmeyin” — bu şer’î hüküm.
  • Çocukları zorla evlendirmek Kur’ân ve Sünnet’e aykırıdır; anne-baba dengi olmayan bir talipten bahseder amma nihâî karar çocuğundur.
  • “Ebeveynler çocukların kölesi olduklarında kıyâmeti bekleyin” — modern ailelerde 30 yaşındaki evlatları çamaşır-ütü işlerini annelere yaptırmak bir kıyâmet alâmetidir.
  • Evlenmeyecek olan genç anne-babanın evini terk edip kendi başına yaşamalıdır; kendi çamaşırını yıkamalı, kendi yemeğini pişirmeli, kendi ütüsünü yapmalıdır.
  • Kur’ân öğretmek, ezan öğretmek, hac öğretmek için ücret almak helâldir çünkü bu emek-ilim kategorisidir; amma ibâdet karşılığı ücret alınmaz.
  • Ölünün arkasından ağıt söyleyen ücretli kimse bulmak sufî âdâbına uymaz; Hz. Peygamber ağıt yakmayı yasaklamıştır.
  • Sosyal medyada karşı cinsle yazışmak “tebliğ bahânesi” ile bile olsa sufîye yasaktır; mü’min soruları olan kimse doğrudan şer’î bir mürşîde yazmalıdır.
  • Kader doğum-ölüm-rızk eksenindedir; bunların dışındaki her şey cüz’î irâde ile işlenir; kader duâ ile “değiştirilmez”, amma duâ ibâdet ve zikirdir.
  • Parayı-pulu şeyhe teslim etmek gibi eski sufî uygulamaları bugün uygulanmamalıdır; biz Kur’ân ve Sünnet’e, imamların içtihâdına bağlı ilk sufîlerin çizdiği yoldan yürürüz.
  • Sufî cenneti küçümsemez amma onu ibâdetin sebebi yapmaz; Hz. Îsâ’nın Peygamber’den naklettiği menkıbede “Allâh’ı sevdiği için ibâdet eden” üçüncü zümredir sufînin yeri.
  • Namaz “sevgiliyle buluşma ânı”dır, oruç “nefesimizi sevgili nefesine katmak”tır, zikir ise “O bizi zikredecek diye zikretmek”tir.
  • Cemâlullâh cennetin en yüksek mertebesidir; cennettekilerin bir kısmı haftada, ayda, yılda bir gördükleri hâlde, Allâh’ın öyle kulları olacak ki Cemâlullâh’ı her dem seyredecekler.
  • Kurban sâdece Allâh için kesilir; büyü bozma, hastalık şifâsı, başka niyetler kurban ibâdetinin niyetini bozar ve ibâdet hükmünden çıkarır.
  • Fitne hadîslerinde “dağ eteklerinde koyun otlatarak fitneden kaçmak” tavsiyesi varsa da, “kötülüğü elinle-dilinle-kalbinle önleme” hadîsi Efendi hazretlerinin tercîh ettiği yoldur.
  • Sufî tekke “gazi tekke”dir; fitneyi söndürmek için çıplak bağrını orta yere süren, 28 Şubat ve 15 Temmuz gibi çağdaş darbeler karşısında dik duran bir mesuliyeti vardır.
  • Kur’ân ve Sünnet’in dışındaki her şey fitnedir; bunları “fitne” olarak tanımlayıp içlerindeki sünnetleri (sarık, sakal, örtü, zikir halakası) “fitne” olarak damgalamak müşriklerin işidir.

Referanslar ve Kaynaklar

  • Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hadîsleri: “Bir kadını zorla evlendirmeyin” hadîsi (sahîh); “Oruçlunun nefesi bana misg-ı ‘anber gibidir”; “Kim beni zikrederse ben de onu zikrederim”.
  • Hz. Îsâ Aleyhisselâm Menkıbesi: Hz. Peygamber’in naklettiği üç zümre — cehennemden korkanlar, cennete girmek isteyenler ve sâdece Allâh’ı sevenler.
  • Yûnus Emre: “Cennet cennet dedikleri üç beş köşkte, üç beş hûri; isteyene versen onu, bana seni gerek seni” şiirinin sufî idrâki.
  • Hanefî Fıkhı: Evlilikte kızın irâdesinin anne-baba zorlamasından üstün olması, denklik arama, tuvaletin kıbleye dönmesinin kapalı mekânda câiz olması.
  • Şâfî Fıkhı: Kızın babasının izni olmadan nikâhlanamaması, sütre gerekliliğinin tuvaletteki hükmü.
  • Kader ve Cüz’î İrâde: Ehl-i sünnet kelâmında doğum-ölüm-rızk kat’î kader, diğer her şey cüz’î irâde; duânın ibâdet ve zikir olması.
  • Sufî İbâdet İdrâki: Cennet değil Cemâlullâh, menfaatsiz sevgi, “sarhoşçasına, akılsızcasına, şekilsiz-nedensiz” Allâh sevgisi; Hz. Yûnus, Hz. Mevlânâ, İbn Arabî silsilesi.
  • Kurban Fıkhı: Hanefî’de zekât verenlere vâcib, diğer mezheplerde müstehap; sâdece Allâh için kesilir, başka niyet niyeti bozar.
  • Fitne Hadîsleri: “Dağ eteklerinde koyun otlatmak” hadîsi; “Kötülüğü elinle-dilinle-kalbinle önle” hadîsi; “Fitne zamanında ibâdet etmek bana hicret gibidir”.
  • Hz. Peygamber’in Büyü Hâdisesi: Felak-Nâs sûrelerinin muavvizeteyn olarak büyü ve nazara karşı okunması.
  • Modern Fitneler: 28 Şubat darbesi (1997), 15 Temmuz darbe teşebbüsü (2016), DAİŞ ve terör, hadîs inkârcılığı, mezhep inkârcılığı.
  • Mezhepler: İmâm Ebû Hanîfe, İmâm Şâfî, İmâm Mâlik, İmâm Ahmed b. Hanbel — ayakta kalan dört mezhep; tasavvuf tarîkatlerinin on iki ana dalı.
  • Sufî Tekke Geleneği: Osmânlı’da “gazi tekke” kavramı, cihâda katılan tekkelerin ayrıcalığı, Mustafa Efendi hazretlerinin 450 yıllık tekke mirâsı.
  • Bedîüzzamân Saîd-i Nursî ve Hz. Mevlânâ: Fitneyi söndürme tavrı, Kur’ân’a ve Sünnet’e sımsıkı yapışmak, “dağa kaçmama” duruşu.
  • Kıyâmet Alâmetleri: Ebeveynlerin çocuklarına köle olması, çocukların ev kral-kraliçesi olması, âile düzeninin tersine dönmesi.

Sohbetin Özeti

Mustafa Özbağ Efendi bu yirminci sohbette mehir âdâbı, tuvaletin kıbleye yönlendirilmesi, evlilik hukukunda çocuğun iradesi, “Ebeveynler çocukların kölesi olduğunda kıyâmet” hadîs-i şerîfi, Hz. Îsâ’nın üç zümre menkıbesi, kader ile duâ, sufînin “Cemâlullâh” idrâki, kurban ile büyü bozma yasağı, ve nihayetinde fitne zamanında sufînin dik duruşu gibi çok geniş bir yelpaze meseleleri bir arada ele alır. Sohbet mehir verme âdâbıyla başlar: Nikâh sözleşmesinde konuşulan şarta uymak yeterlidir; verirken “Bu benim mehirimdir” demek kâfidir. Tuvaletin iç mekânda kıbleye dönük olmasında bir sakınca yoktur çünkü duvar sütre hükmündedir; amma tuvalette kasten zikir yapmaya kalkmak sufî âdâbına uymaz. Evlilik hukukunda Hanefî mezhebi çocuğun iradesini anne-baba zorlamasından üstün tutar: Hz. Peygamber’in iki hadîsi ile “istemiyorum” diyen kızın nikâhı bozulur. Efendi hazretleri çok sert bir kıyâmet alâmetini tespit eder: Modern ailelerde çocuklar “kral-kraliçe”, anne-babalar “köle” hâline gelmiştir — 30 yaşındaki evlatlarına çamaşır-ütü-temizlik yaptıran annelerin durumu. Kur’ân-ezan-hac öğretimi için ücret almak câizdir amma ağıt için adam tutmak Hz. Peygamber’in yasakladığı bir âdettir. Sosyal medyada karşı cinsle yazışmak — “tebliğ” adı altında bile olsa — yasaktır. Kader üzerinde fazla konuşulmamalıdır; doğum-ölüm-rızk kat’î kaderdir, diğer her şey cüz’î irâdeye bırakılmıştır. Sohbetin zirvesi Hz. Îsâ aleyhisselâm’ın üç zümre menkıbesidir: Cehennemden korkanlar, cennete girmek isteyenler ve sâdece Allâh’ı sevenler — Hz. Îsâ sâdece üçüncü zümreye katılmıştır. Sufîler cenneti küçümsemez ama ibâdetin sebebi yapmazlar: Namaz sevgiliyle buluşma ânı, oruç nefesi sevgili nefesine katmak, zikir ise her dem Allâh tarafından zikredilmek için yapılır. Kurban Allâh için kesilir, büyü bozma niyeti ibâdet niyetini bozar. Fitne hadîslerinde “dağ eteklerinde çoban olma” tavsiyesi olsa da Efendi hazretleri “kötülüğü elinle-dilinle-kalbinle önleme” hadîsini tercîh eder: “Ben fitneden kaçanlardan değilim, fitneyi söndürmek için uğraşırım. Evde tüp alev aldı — evi terk etmem; dergâhın ucunda yangın çıktı — giderim söndürürüm; kolum fitne çıkarsa kolumu keserim.” 28 Şubat ve 15 Temmuz darbe teşebbüsleri bu “gazi tekke” duruşunun somut örnekleridir. Sohbet Kur’ân-Sünnet-imamların içtihâdı dışındaki her şeyin fitne olduğu hükmüyle tamamlanır: Sarık, sakal, örtü, zikir halakası — bunlar sünnettir, fitne değildir. Hadîs inkârcılığı, mezhep inkârcılığı, kadının yabancı erkekle yazışması — bunlar fitnedir. Modern Müslümân bu ölçüyü doğru koymalıdır. Haklarınızı helâl edin, geceniz hayır olsun inşâallâh.

Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — 20. Karabaş-i Velî Tekkesi 2017 Sohbeti | Kategori: 2017 Karabaş-i Velî Tekkesi

Diğer sohbetler: Dergah Sohbetleri

Kaynak: TDV İslâm Ansiklopedisi