Karabaş-i Veli Tekkesi 2016

17. Karabaş-i Velî Tekkesi Sohbeti — 15 Temmuz Darbesi, Yezîdî Zihniyeti ve Hz. Osman’dan Günümüze Darbeler

Mustafa Özbağ Efendi’nin Karabaş-i Velî Tekkesi 2016 sohbet serisinin on yedinci dersi, 15 Temmuz 2016 darbe kalkışmasının hemen ardından yapılmış ve sohbetin neredeyse tamâmı dinleyicilerden gelen soru-cevaplarla geçmiştir. Sohbette ele alınan başlıklar: Fetullah Gülen cemaatinin üniversite sınavlarında sorularını paylaşma sistemi, Amerika’nın Türkiye üzerindeki kullan-at politikası ve Cumhurbaşkanı’na yönelik neden sâdece kişi-odaklı bakılamayacağı, Allâh’ın ilhâmıyla milletin tanka-uçağa göğüs germesi, İslâm tarihinde darbenin başlangıcı olarak Hazret-i Osman’ın şehâdeti hâdisesi, Muaviye-Yezîd çizgisinin Kerbelâ’ya uzanan zincirleme yapısı ve bu zincirleme yapıdan kıyâs ile her darbecinin “Yezîdî” olarak tanımlanması, darbe kalkışmasının demokrasi değil “vatan-millet-Kur’ân-sünnet” için önlendiği, ve son olarak Mesnevî’nin 598. beyitinden itibâren vezîrin halvetten çıkmaması ve çocuğun gözyaşının sahîhlik ölçütü olarak kullanılamayacağı meselesi.


Fetullah Gülen Cemaatinin Sınav Sorularını Önceden Dağıtma Sistemi

Sohbetin girişinde bir dinleyici, dershânede arkadaşının üniversite sınavına girişte eskiden gittiği Fetullah Gülen cemaatine âit dershânede, soruların cevaplarının sınavdan bir gün önce verildiğini söylediğini aktarmaktadır. “Biz çalışarak emek veriyoruz” diye hayıflanan bir ifâde ile cemaatin haksız kazanım sistemi gündeme gelmektedir.

Mustafa Özbağ Efendi’nin bu noktada çok önemli bir vurgusu vardır: “Ne yazık ki şimdi söylüyorlar bunları. Önceden bunları dile getiren yoktu, bunları söyleyen yoktu. Şimdi millet cesâretlendi. Cesâretlendikten sonra herkes diyor ki ‘böyle böyle oldu.’ O zaman ne söylemediniz? O zaman biz söylüyorduk, bize de kızıyorlardı. ‘Sen cemâate iftirâ atıyorsun’ diye.”

Bu tesbît, Fetullah Gülen cemaatinin yıllar boyu nasıl bir dokunulmazlık zırhı ile korunduğunu göstermektedir. Cemaatin haksız uygulamalarını dile getirenler “iftirâcılar”, “bölücüler” olarak damgalanıp susturulurken, 15 Temmuz sonrası aynı kişiler birden bire “biz de biliyorduk” diye ortaya çıkmışlardır. Efendi’nin bu noktadaki îmâlı eleştirisi nettir: Hakîkati zamânında söyleyemeyenler, millete ihânet etmiş olurlar.

Efendi ayrıca kamu kadrolarındaki cemaat mensuplarının tasfiyesinin devlet memûru alımını arttırıp arttırmayacağı sorusuna da cevap verir: “Artar. Tercih, himde, okul öncesi öğretmenliği yazmak istiyorum. Atamalılar artar mı? Artar.” Bu pratik ve somut cevap, cemaatin devlet kadrolarını ne kadar ele geçirmiş olduğunun boyutunu da göstermektedir.


Amerika’nın “Kullan-At” Politikası ve Cemaatin Tasfiyesi

“Cemâat ve CIA’nın yaptığı bu darbe, Amerika’nın artık Erdoğan’a düşman olduğunu mu bildiriyor?” sorusuna Efendi şu önemli eleştiri ile cevap verir:

“Neden sâdece Erdoğan olarak görüyorsunuz ki bunu? Bunu sâdece bir lidere bağlarsanız, sâdece bir partiye bağlarsanız ayağınız yere tam basmaz. Bu sâdece Türkiye’yi kendileri adına yönetmek istiyorlar. Türkiye’nin başındaki bir sistemde bunu müsaade etmiyorsa — yâni dışarıdan yönlendirmeyi ve yönetilmeyi kabul etmiyorsa — bu kim olursa olsun, Amerika sonuçta Batı’yla berâber darbe yapıyor, suikast düzenliyor.”

Efendi’nin çok somut örnekleri vardır: Turgut Özal normal mi öldü? Erbakan Hoca’nın hükûmeti normal mi gitti? Efendi, Batı’nın Türkiye’deki kullan-at politikasının, hangi lider olursa olsun, dış yönlendirmeyi reddeden her yöneticinin başına geldiğini göstermektedir.

“Amerika ile Yatağa Girene Tecâvüz Mukadderdir”

Efendi, Amerika’yı tanıyanlar için çarpıcı bir benzetme kullanır: “Amerika’yla yatıyorsan bir yatağa, dikkatli olacaksın. Ama ne kadar dikkatli olursan ol, Amerika’yla bir yatağa girdiysen tecâvüz mutlaktır. Tecâvüzü göze alaraktan yatacaksın onunla. Yâni kendi kendini aldatabilirsin ‘ben bunu aldatırım, kandırırım’ diye, ama aldatıp kandıramazsın. O sana tecâvüz eder. Hayvânî bir dil bu.”

Bu sert benzetmede Efendi’nin göstermek istediği şudur: Amerika, müttefiklerini kullandıktan sonra tasfiye eder. Bu onun huyudur ve tarih boyunca bütün “müttefikleri”nin âkıbeti budur. “Kullanır, kullanır, kullanır, kullanır. Kullandıktan sonra tasfiye eder, gider. Tasfiye ederken de kendisi tasfiye etmez. Onlara böyle bir şey yaptırmış olabilir.”

Efendi, cemaatin 15 Temmuz ile tasfiye ediliyor olmasından sevinmediğini de açıkça söyler: “Bundan sevindiğimi zannetmeyin ha. Hani böyle tasfiye olmuyor. Düşünebiliyor musunuz? Bunca insan okudu, bunca insan uğraştı, didindi. Bunca insan belli bir yere gelmeye çalıştı. Türkiye’deki İslâmî uyanış, diriliş — bunca insan emeği var. Ve bir çırpıda ancak ahmak olanlar aptalca biriktirdiklerini bir çırpıda bitirirler.” Bu tesbît, Efendi’nin kederini göstermektedir: Darbe sâdece bir siyâsî olay değil, İslâmî uyanışa bindirilmiş dev bir darbedir.


Milletin Kahramanlığı: “Islıkla Uçak Düşüren” Anadolu İnsanı

Efendi’nin 15 Temmuz gecesi hakkındaki en çarpıcı tesbîti, milletin bu zaferini Allâh’ın ilhâmına ve Anadolu insânının fıtrî kahramanlığına bağlamasıdır. “Dışarıdan sesi duyamıyorlarmış. Dışarıda da sohbet etmezlerse kendi aralarında sohbet dinleyecek olanlar inşâAllâh dinlerler. O yüzden normalde bunun Allâh’ın hesâbı farklı. Cenâb-ı Hak bu hesâba müsâade etmedi.”

Efendi’ye göre milletin sokağa dökülmesi televizyonlardaki çağrıların bir sonucu değildir — “Televizyonlardan kim ne kadar bağırırsa bağırsın, milleti nasıl toplayacaksınız? Toplayamazsınız. Cenâb-ı Hak sonuçta bu hareketin arkasında Allâh’ın pozitif nefesi var. Ben onu görüyorum. Yoksa böyle bir şeyde başarı oluşması düşünebiliyor musunuz? Millet kurşuna galip geliyor. Millet bombaya galip geliyor.”

Efendi bunu Kurtuluş Savaşı ile irtibatlandırır: “Bizim milletimize özgü bir şey bu. Unutuyorlar bu milletin nereden geldiğini. Hem kendileri öğretiyorlar. Kurtuluş Savaşı’nda sabanlarla, baltalarla, taralarla Yunan’ın, Fransız’ın denize döküldüğünü söyleyip de, şimdi de ıslıkla uçağa düşürmek olmaz mı? ıslıkla uçak düşüremez mi? Allâh yardım et diye. Allâh yardım edince de indiriyor.”

Bizim Milletimizin Fıtratı: Düz Adamı Sevmez

Efendi bu bağlamda Cumhurbaşkanı’nın simgesel konumuna da değinir: “Sonuçta bu milleti simgeliyor. E bu öbür günler gibi çıkmadı. ‘Emredersiniz efendim’ demiyor bu. Bunun ne zaman ne yapacağı da belli değil. O yüzden bir türlü bir düzen tutturamadılar bunu. Bir kalıba katamadılar. Buradan gider diye düşünüyorlar. O öbür taraftan gidiyor.”

Efendi’nin Anadolu insanı hakkındaki fıtrî gözlemi ise sohbetin en çarpıcı tahlîllerinden biridir: “Bizim milletimize de düz adam zaten hoşlanmıyor bizim milletimiz. Bizim insânımız böyle agresif. Ne zaman ne yapacağı, ne zaman ne konuşacağı belli değil. Ne zaman nereden gideceği, nereden geleceği belli değil.” Efendi bu agresiflik ve heyecân sevgisinin Anadolu insanının fıtratında olduğunu söyler. “Bu Anadolu insânının fıtratında var bu. O böyle ilgi çekmeli. Ne zaman ne yapacağı belli olmayacak. O heyecân veriyor.”


İslâm Tarihinde Darbenin Başlangıcı: Hazret-i Osman’ın Şehâdeti

Efendi’nin bu sohbetteki en ağır tarihî tahlîllerinden biri, İslâm dünyâsındaki darbe mantığının başlangıcını Hazret-i Osman radıyallâhu anh Hazretlerinin şehîd edilmesine bağlamasıdır. Efendi önce Hazret-i Osman’ın meşrûiyetinin altını çizer:

“Hazret-i Osman, Aşere-i Mübeşşere tarafından seçilmiş bir devlet başkanıdır. Tekrar altını çizerek söylüyorum. Hazret-i Osman radıyallâhu anh Hazretleri Aşere-i Mübeşşere — cennetlik sahâbeler — tarafından seçilmiş bir başkandır. Halîfedir. Hazret-i Ebû Bekir de seçilmiştir, Hazret-i Ömer de seçilmiştir, Hazret-i Osman Efendimiz de seçilmiştir.”

Ancak Hazret-i Osman’ın yumuşak, nâif ve ince ahlâklı tabiatı, fitnenin örgütlenmesine fırsat vermiştir. “Hazret-i Osman Efendimiz radıyallâhu anh Hazretleri yumuşak, nâif huylu bir kimsedir. Sert değildir. Etrafındaki insanları kırmayı, üzmeyi hiç düşünmez. Çok ince ahlâklı ve edepli bir kimsedir.”

Muaviye’nin Plânı ve Mısır’dan Gelen İsyâncılar

Efendi, darbenin plânlanmasını açık bir şekilde Muaviye’ye bağlamaktadır: “Muaviye Şâm’da onun zamanında güçlenir. Akrabâsıdır zâten Hazret-i Osman Efendimiz’in de. Ve Muaviye değişik vâliliklere kendi arkadaşlarını yerleştirmeye başlar. Hazret-i Osman’a tavsiye eder.”

Efendi’ye göre olayın mekanik işleyişi şudur: Hazret-i Osman Efendimiz’i katleden isyâncılar, bâğîler Mısır’dan gelir. Mısır’ın vâlisi Amr b. el-Âs’dır — ve Amr b. el-Âs’ı oraya Muaviye’nin teklifiyle Hazret-i Osman Efendimiz atamıştır. Mısır’dan 6-7 bin kişilik — o günün süper gücü sayılabilecek — tam teçhizatlı bir ordu gelir. “Düşünebiliyor musunuz? Bu güç sonra İstanbul’u fethetmek için İstanbul surlarının önüne kadar gelebilecek kadar askerî bir güç.”

Bu 6-7 bin kişilik kuvvet Medîne’nin başka bir tarafına gelir ve çadırlarını kurar. Muaviye onlara “benden bir haber gelmedikçe, emir gelmedikçe hiçbir şeye karışmayın” der. O Mısır’dan gelen bâğîler Hazret-i Osman Efendimiz’i şehîd eder giderler; Muaviye’nin gönderdiği güç de “iş bitti” deyip toplanır. “İşin acı tarafı budur” diye vurgular Efendi.

Medîne’nin Sükûtu ve Hazret-i Ali’nin Su-Ekmek Götürmesi

Efendi’nin dikkat çektiği bir diğer husus, Medîne halkının Hazret-i Osman Efendimiz’i müdâfaa etmemesidir: “Hazret-i Osman Efendimiz muhâsara altındayken de Medîneliler hiçbirisi de elini kılıca değdirmezler. Hiçbir askerî güç kullanılmaz. Herkes bekler. Bir tek Hazret-i Ali Efendimiz ona her gün su-ekmek götürür. Her gün de oruç tutar Hazret-i Osman Efendimiz. Şehîd edildiğinde de oruçludur.”

Efendi, Hazret-i Ali radıyallâhu anh Hazretlerinin halîfe seçilmesinden sonra Medîne-i Münevvere’de durmamasının sebebini de aynı olaya bağlar: “Medîneliler Hazret-i Osman Efendimiz’i korumadılar çünkü. Oradan gidiyor. Normalde çıkmış oluyor bu sefer Medîne’den.” Efendi’ye göre aynı darbeci zihniyet, aynı komûtçu mantık daha sonra Hazret-i Hüseyin Efendimiz’i Kerbelâ’da şehîd edecek, Hazret-i Hasan Efendimiz’i de zehirleyerek şehîd edecektir.

İslâm Hukûkunda Bâğîlerin Hükmü

Bu tarihî tahlîlin fıkhî sonucu şudur: “O yüzden İslâm dünyâsında mevcut devlete karşı başkaldıranlar bâğî hükmünde olup küfrüne fetvâ verip katledilir. Bunda İslâmî cezâsı da budur. Bir kimse mevcut İslâm devletine, İslâm hükûmetine, İslâm başkanına isyân eder, başkaldırırsa — bir silâhlı başkaldırı yaparsa — İslâm’da cezâsı ölümdür. Fıkıh kitaplarında hemen hemen dört mezhebin hepsinde de vardır bu.”

Efendi’nin bu fıkhî tesbîti, aynı zamanda 15 Temmuz darbecilerinin İslâm hukûkuna göre cezâlarının idâm olması gerektiğine dayanak teşkil etmektedir.


“Yezîdî” Teriminin Kullanımı: Darbecileri Tanımlamak İçin Bir Kavram

Efendi, bu sohbette “Yezîdî” terimini İslâm tarihinin en derinlikli ve en rahatsız edici kavramlarından biri olarak kullanmaktadır. Bu kavramı açarken, Muaviye’nin askerlerinin Sıffîn’deki tavrından başlar:

“Mü’min kimse mızraklarının ucuna Kur’ân sayfalarını mızraklarının ucuna takıp da savaş meydanına çıkıp da ‘Kur’ân’ın hükmünü istiyoruz’ diyebilir mi? Böyle bir şey düşünebilir mi? Bizim için Kur’ân’ın sayfaları dahi kutsaldır. Mukaddestir. Kim yaptı bunu? Muaviye’nin askerleri. Kim bu aklı verdi? Amr b. el-Âs. Bunu emreden kim? Muaviye.”

Efendi ardından Kerbelâ fâciasına geçer: “Bak silsile aynı — o Muaviye’nin çocuğu kim? Yezîd. Ne yaptı? Hazret-i Hüseyin Efendimiz’le berâber yanında Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri’nin torunlarını şehîd etti. Hattâ ne yaptılar? Mübârek Hazret-i Hüseyin Efendimiz’in mübârek başını çuvalın içerisine atıp Şâm’a saraya götürdüler. Sarayda çuvalın içerisinden başını çıkardılar mübârek başını. Zâlimin birisi de geldi böyle, elindeki çubukla dudaklarıyla oynadı.”

Daha da ağır olanı, Ehl-i Beyt’ten geriye kalanları câriye etmek istemeleridir: “Hazret-i Hüseyin Efendimiz’in yanındaki kardeşlerini, çocuklarını câriye etmek istediler. Kimi câriye edersin İslâm hukûkunda? Savaşmaya gelmiş gayrimüslimlerin kadınlarını câriye edersin. Bu Yezîdîler kimleri câriye etmek istediler? Hazret-i Hüseyin Efendimiz’in çocuklarını. Ve bir kısmı Anadolu’ya, bir kısmı Orta Asya’ya doğru göç etmek, hicret etmek zorunda kaldılar.”

Yezîdînin Tanımı: “Ne Kâfir Ne Mü’min”

Efendi’nin bu kavramı kullanırkenki en hassâs ayrımı şudur: “Bakın Yezîdî deyince — kâfirin kâfirliği bellidir. Yezîdîlere ne kâfir diyebilirsin, ne mü’min diyebilirsin. Yezîdî. Mü’min olsa Hazret-i Hüseyin Efendimiz’i şehîd eder mi? Bir mü’min kimse, mü’min kimse Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin evlâtlarına kılıç çekebilir mi?”

Efendi’nin bu kategorileştirmesi, aynı zamanda 15 Temmuz darbecileri için de geçerlidir. Çünkü: “Bir kimsenin fikir, bilinç, akıl ve imân dünyâları berrak olmuş olsa kendi vatanını, kendi milletini, kendi insanını bombalayabilir mi? Kendi insanını ya. Yezîdî. O yüzden bu farklı bir şey. Bizim bu duyguyu anlamamız mümkün değil. Bizim DNA’larımız buna müsâit değil. Bizim mânevî oluşumumuz buna müsâit değil. Biz bunu anlamakta güçlük çekiyoruz.”

Efendi’nin kendi ifâdesiyle: “Bu güçlüğün içerisinden bu terim beni kurtardı. Bunlar Yezîdî dedim. Nasıl bir kimse Hazret-i Hüseyin Efendimiz’in kundaktaki çocuklarına varıncaya kadar gözünü kırpmadan şehîd ediyorsa, bir Yezîdî kafası bu. Bir Yezîdî kafası da gelir bu ülkeye silâh çeker, tank yürütür, top yürütür, bombalar.” Yezîdîler her şekle şemâle bürünebilirler. Kiminin Gülenci, kiminin Kemalist, kiminin solcu, kiminin ülkücü görüneceğini söyler Efendi. “Bizim i’tibâr edeceğimiz onların sözü değil, eylemleridir.”


İncirlik Üssü ve Darbenin İlk Gününde Kapatılmasını İstemesi

Efendi’nin kesin kanaati, 15 Temmuz darbesinin İncirlik üssünden yönetildiğidir: “Darbe girişiminin daha hemen birinci günü dedim ben onu. CIA işin içerisinde, Amerika işin içerisinde. İncirlik işin içerisinde, kapatın İncirlik dedim, söyledim. Bunun başka bir şey, yerden bir şey aramaya gerek yok. Bu darbe direkt CIA’nın, NATO’nun, Amerika’nın bilgisi ve desteği tarafından yerli işbirlikçi Yezîdîlerle yapılmış bir darbe. Bu kadar.”

Efendi’nin soruya verdiği cevap şudur: “İncirlik’in bir komutanı var, ortaklaşa İncirlik. Orada Amerikalılar da var, İngilizler de var, Almanlar da var. İki tane tanker uçak nereye gidiyor? Bunu bilemeyecek noktalar var mı? İncirlik’e geliyorlar, gidiyorlar zâten darbe planlarda. İncirlik işin içerisinde olmuş.”

Batı’nın “Sempatik” Yüzünün Gerçek Yüzü

Efendi, Türk insanındaki “Batı’ya sempatiklik” eğiliminin çok tehlikeli olduğuna dikkat çeker: “Amerika Hiroşima’yı bombalamamış, Nagazaki’yi bombalamamış mı, bizi mi bombalayamayacak? Irak’ı bombalamamış, yerle bir etmiş, bize mi yerle bir etmeyecek? Bombalar çok rahat ki.”

Efendi’nin çok net bir kanâati vardır: “Kâfirler tek millettir. Zâlimdirler, hâindirler. Aslâ insanların iyiliğini düşünmezler. Bu kadar. Onlar kendi insanlarına insancıldır. Geri kalanını katleder, bombalar, zehirler, sömürür. Rusya da aynıdır, Amerika da aynıdır, Avrupa Birliği de aynıdır.”

Efendi Batı’nın geçmişteki zulümlerini somutlaştırır: “Yani onlar Osmanlı’dan sonra Batı’da Afrika’da az mı zulmetti? Yerle bir ettiler Afrika’yı, komple, hattâ Kuzey Afrika’yı. Katliâm yaptılar, soykırım yaptılar. Daha yeni de Bosna’da soykırım — unuttuk mu? Batı dediğiniz bu. Bizdeki böyle siyâsetçiler, bürokratlar sempatik gösteriyor bize.”


“Ben Demokrat Değilim”: Darbeye Karşı Çıkmanın Gerçek Motivasyonu

Efendi sohbetin dönüm noktalarından birinde kendi siyâsî kimliğini çok açık bir şekilde beyân eder. Medyanın 15 Temmuz sonrası “demokrasi şehîdi”, “demokrasi nöbeti”, “demokrasi uğruna” gibi söylemlere sığınmasına karşı Efendi’nin cevabı sarsıcıdır:

“Bizler halk demokrasi için mi, yoksa gece vakitte uykumuzdan uyandırılıp, abdestimizi alıp ev halkıyla helâl alıp, gece vakitte uyuyan çocuklarımızı son bir defa öpüp, koklayıp — vatan, millet, Kur’ân, sünnet uğruna mı yollara dökülüp geri dönmemeyi düşündük?”

Efendi’nin bu konudaki kanaati tamâmen nettir: “Benim demokrasiden anlamadığımı, demokrat olmadığımı, demokrasiye de inanmadığımı herkes bilir. Bunu açıkça beyân ederim herkese. Ben demokrat değilim, ben demokrasici de değilim. Demokrasi benim işim değil. Ben Kur’ân ve sünnete îmân etmiş bir Müslümânım. Allâh’a îmânımı Kur’ân ve sünnetle nitelendiririm.”

Demokrasinin ürettiklerine dâir Efendi’nin tesbîti çok ağırdır: “Demokrasi hep fitne üretir. Demokrasi hep kan, gözyaşı üretir. Demokrasi dediğiniz şey hep pislik üretir, başka bir şey değil. İslâm, Kur’ân ve sünnet târîsinde nûr-üzre nûrdur. O yüzden ben Kur’ân ve sünnete bakarım, başka bir şey değil.”

Efendi’nin darbeye karşı çıkış motivasyonu da bu çizgiye uygundur: “Hareket ederken de ben vatan-millet için hareket ettim, demokrasi için değil. Demokrasi kurtarılacak bir şey ise benim için değil o. Ben hangi Yezîdî, hangi soysuz benim vatanıma çöreklenecek diye düşündüm. Ben öyle hareket ettim. Ben Kur’ân, sünnet, vatan, millet diyeraktan yürüdüm. Benim derdim bu.” Efendi, hurma ağaçları için savaşan adamın örneğini verir: Herkes aynı savaşın içinde olsa da niyetleri farklıdır ve herkesin niyeti kendisine âittir.


Mesnevî Okuması: Vezîrin Halvetten Çıkmaması

Sohbetin son bölümünde Efendi, önceki derslerde 598. beyitten geçtikleri Mesnevî okumasına döner. Mesnevî’de anlatılan hikâyede mürîdler, halvetteki vezîrden “halvetten çık, biz sensiz yapamayız” diye yalvarmaktadırlar. Vezîrin cevâbı şöyledir:

“Eminsem, emin olan kişi töhmet altına alınmaz. Gökyüzüne ‘yer’ desem bile böyledir bu. Eğer beni emin olarak, emin bir kimse olarak görüyorsanız, niçin töhmet altında bırakıyorsunuz, beni neden yaptıklarımdan sorguluyorsunuz? Neden benim vermiş olduğum kararlara tamâmiyetle uyup teslim olmuyorsunuz? Eğer ben eminsem, gökyüzüne ‘yer’ desem — âaa, orası yerdir diye kabul edeceksiniz.”

Efendi, bu sözdeki mânevî dersi açar: Teslîmiyet tam olmalıdır. Şeyhinden emin olan bir mürîd, onun sözünü sorgulamaz. Çünkü emîn olan kişinin sözü töhmet altında bırakılmaz. Aynı şekilde “olgunluğu inkâr etmek” de bir çelişkidir: “Eğer beni kemâli ermiş bir kimse olarak görüyorsanız, o zaman neden bu kemâlâtımı inkâr eden bir halde bulunuyorsunuz? Mâdem ki olgunluğuma inandınız, neden söylediklerime îtirâz ediyorsunuz, yaptıklarımı kabûl etmiyorsunuz?”

“Bizim Sözlerimiz Yabancı Sözüne Benzemez”

Mürîdlerin cevâbı ise çok dokunaklıdır: “Ey vezîr, sözlerimiz inkâr değil. Bizim sözlerimiz yabancıların sözlerine benzemez. Biz seni inkâr etmiyoruz. Biz bir inkârın neticesinde konuşmuyoruz. Bizim sözümüz yabancı sözü gibi tutma. Ayrıldığından gözyaşlarımız akmada, canımızın ta içinden âhlar, eyvâhlar coşup durmada. Sen bizim içimizden ayrıldın, gittin kendini halvete kapattın. Biz bu ayrılığı çekemiyoruz. Biz bu ayrılıktan dolayı bizim gözümüzün yaşı kalmadı. Bizim ta canımız ağlıyor artık. Gözyaşı bitti, canımız ağlıyor.”

Bu çok önemli bir tasavvufî ayrımdır: Sıradan bir itirâzın gözyaşı ile şeyhinden ayrı düşmenin kulu ağlatan özlemi aynı değildir. Mürîdin şeyhinden ayrı düşmesi “yabancı sözü” değildir; îmânın özünden bir itirâfıdır.

Çocuğun Gözyaşı: Bir Sahîhlik Ölçütü Değil

Efendi, Mesnevî’deki bu ağlama meselesini açarken çok çarpıcı bir tespitte bulunur: “Çocuk dâdısıyla inatlaşmaz ama iyi nedir, kötü nedir bilmeden ağlar durur. Çocuk iyiyi kötüyü bilmez. Dâdıyla da inatlaşmaz, bakıcısıyla da inatlaşmaz. Ama çocuk her isteği için ağlar durur. Ağlaması devam ettiği müddetçe bütün hâne halkı çocukla ilgilenir. Çocuğun üzerinde pervâne döner. Ağlamak o kadar kıymetlidir.”

Efendi’nin bu örneği genişletişi çok ince bir psikolojik tahlîldir: “Bir adam ne kadar karısına kızarsa kızsın, kadın ağlamaya başlayınca adamı etrafında pervâne döndürür. Adam ne kadar kötü olursa olsun, adam ağlamaya başlarsa kadın etrafında pervâne döner. Kim ağlıyorsa ağlayan işi kapar.”

“Ancak Kâmil İnsanlar Gözyaşıyla Kandırılmazlar”

Efendi’nin bu bölümdeki en önemli tesbîti şudur: “Ancak kâmil insanlar gözyaşıyla kandırılmazlar. Kâmillerin hâricindeki herkes gözyaşıyla etrafını isterse kandırır.” Bu tespîtin dayanağı olarak Efendi, Hazret-i Dâvûd aleyhisselâm Hazretlerinin meşhûr çocuk dâvâsını anlatır:

“Birisi nasıl ağlıyordu? ‘Çocuk benim’ diye. Öbürü de diyordu ki ‘hayır, çocuk benim.’ En sonunda Dâvûd aleyhisselâm dedi ki ‘getirin benim kılıcımı. Ben çocuğu ortadan yarayım, yarısını sana vereyim, yarısını da sana vereyim.’ Çocuğun asıl annesi dedi ki ‘ey Dâvûd, ben dâvâmdan vazgeçtim. Tamâm dedi, çocuğumu ona ver.’ Dâvûd aleyhisselâm çocuğu ona verdi — yâni dâvâdan vazgeçene verdi.”

Efendi’nin tahlîli şudur: “Anne yüreği çocuğunun ölümünü istemedi. ‘Onu kılıcımla ortadan yaracağım’ deyince ‘ben dâvâdan vazgeçiyorum. Çocuğum hiç olmazsa onun yanında ben sağ-sâlim görürüm’ diye düşündü. Öbürküne gelince, çocuk kendinin değil. O yüzden merhameti-vicdânı yok. Çocuk ortadan da bölünse umurunda değil.”

Efendi buradan şu hikmeti çıkarır: “Gözyaşı her zaman için insânın haklılığını göstermez. Hani derler ya timsah gözyaşı diye. O yüzden her ağlayana kanma. Ancak kâmil olan insanlar bunu ayırt edebilirler. Öbür türlü birisi ne yapar? Yanınızda ağlayabilir, inleyebilir. Ânında gözyaşı dökebilir.” Önceden âğıtçılar olduğunu, güney-doğuda hâlâ var olduğunu söyleyen Efendi, parayla tutulan âğıtçıların iyi birer aktör olduklarını ve gerçek merhamet ile sahte merhametin ancak kâmil kalp tarafından ayrılabileceğini vurgular.

Son olarak Efendi Mesnevî beytini okur: “Biz cenge dönmüşüz, muzrabı vuran sensin. İnleyiş bizden değil, sen inliyorsun. Bizim inleyişimize bakma diyor. Muzrabı vuran sensin. İnleyen de sensin.” Bu, şeyhe teslîm olmuş mürîdin kendi varlığını yok edişini anlatan bir beyittir: Çalgıyı çalan şeyh, sesi çıkaran telin olduğu yerdeki parmaktır. Mürîd sâdece sestir; ses için ağlamaya değer bir şey olmadığını bilen bir ses.


Sohbetin Özeti

Mustafa Özbağ Efendi’nin bu sohbeti, 15 Temmuz 2016 darbe kalkışmasının hemen akabinde, dinleyicilerden gelen sorulara verdiği cevaplarla dolu bir ders olmuştur. Fetullah Gülen cemaatinin üniversite sınavlarında sorularını önceden dağıttığı, devlet kadrolarını ele geçirdiği ve yıllarca iftirâ dokunulmazlığı ile korunduğu tesbitleri yapılmıştır. Efendi’nin bu noktadaki en ağır eleştirisi, önceden hakîkati söyleyenleri “cemâate iftirâ atıyor” diye susturan sonra da “biz de biliyorduk” diyenleredir.

Darbenin arkasında düpedüz ABD-CIA-NATO’nun bulunduğunu; bunun sâdece Erdoğan’a karşı değil, dış yönlendirmeyi reddeden her Türk lidere karşı yapıldığını söyleyen Efendi, Turgut Özal ve Erbakan’ın âkıbetlerini örnek olarak göstermiştir. “Amerika ile yatağa girene tecâvüz mukadderdir” benzetmesi, bu kullan-at politikasının çarpıcı bir ifâdesidir. Efendi ayrıca cemaatin tasfiyesinden sevinmediğini, çünkü bu tasfiyenin Türkiye’deki İslâmî uyanışın emeklerini de beraberinde götürdüğünü vurgulamaktadır.

Milletin tanka-uçağa göğüs germesi, Allâh’ın bu harekete “pozitif nefesi” olarak yorumlanmıştır. Anadolu insanının Kurtuluş Savaşı’nda sabanla-taryla Yunan’ı denize döken ruhunun hâlâ canlı olduğu, milletin fıtratının “düz adam” sevmediği, heyecân ve öngörülemezlik gerektirdiği söylenmiştir.

İslâm tarihinde darbenin başlangıcı Hazret-i Osman’ın şehâdetine bağlanmış; Muaviye’nin Şâm’dan Mısır’a uzanan örgütlenmesi, Medîne’nin sükûtu ve sâdece Hazret-i Ali’nin su-ekmek götürmesi anlatılmıştır. Aynı darbeci zihniyet Kerbelâ’ya kadar uzanmış, Yezîd Hazret-i Hüseyin’i şehîd etmiş, başı çuvalda Şâm sarayına götürülmüştür. Efendi, “Yezîdî” terimini bu tarihî kıyâsla kullanmaktadır: Mü’min kimse Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin torunlarına kılıç çekmez; kendi vatanını, milletini, insânını bombalamaz. Bunu yapan ne kâfirdir ne mü’min — Yezîdîdir.

Efendi’nin siyâsî kimlik beyânı çok nettir: “Ben demokrat değilim, ben demokrasici de değilim.” Darbeye karşı çıkışı “demokrasi uğruna” değil, “Kur’ân, sünnet, vatan, millet uğruna” dır. Demokrasinin fitne, kan ve gözyaşı ürettiğini, İslâm’ın ise “nûr üzre nûr” olduğunu söyler.

Sohbetin son bölümündeki Mesnevî okumasında, halvetteki vezîrin mürîdlerine cevâbı anlatılır: Emîn olan sorgulanmaz; kâmil kimseye teslîm olmak gerekir. Mürîdlerin “bizim sözümüz yabancı sözü değil, ayrılığımız canımıza işledi” cevâbı, sıradan şikâyetten mânevî özlemin ayrımını gösterir. Efendi bu vesîleyle “gözyaşının sahîhlik ölçütü olamayacağı” gerçeğini, Hazret-i Dâvûd’un meşhûr çocuk dâvâsı ile somutlaştırır: Gerçek anne çocuğunun ölmemesi için dâvâsından vazgeçer; sahte anne ise çocuk ikiye bölünsün diye itirâz bile etmez. Gözyaşı her zaman haklılığın göstergesi değildir; timsah gözyaşı diye bir tabirin olmasının sebebi de budur. Ancak kâmil insanlar bu ayrımı yapabilirler.

Kaynakça ve Başvuru Eserleri

  • Kur’ân-ı Kerîm: Bâğîlerin hükmü, kendi insânını bombalamanın İslâm’daki yeri, “kâfirler tek millettir” (Bakara 105, Âl-i İmrân 28, Mâide 51) ilkesi.
  • Hadîs-i Şerîf: Kerbelâ fâciası, Hazret-i Hüseyin Efendimiz’in şehâdeti, Ehl-i Beyt’in cennetin gençlerinin efendileri olması — Buhârî ve Müslim gibi temel sahîh kaynaklarda yer alan rivâyetler.
  • Fıkıh: Dört mezhebin hepsinde bâğîlerin (silâhlı âsîlerin) idâm cezâsı. Hanefî, Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî ana kitaplarında “Kitâbü’l-Bâğy” bölümü altında incelenmektedir.
  • İslâm Tarihi: Hazret-i Osman radıyallâhu anh Hazretlerinin Medîne’deki muhâsarası, Mısır’dan gelen 6-7 bin kişilik ordu, Muaviye’nin Şâm’daki örgütlenmesi, Amr b. el-Âs’ın rolü, Hazret-i Ali radıyallâhu anh Hazretlerinin su-ekmek götürmesi. Kaynaklar: Taberî, Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târîh.
  • Sıffîn ve Kerbelâ: Mızrakların ucuna Kur’ân sayfalarının takılması, Yezîd’in sarayında Hazret-i Hüseyin Efendimiz’in mübârek başının çuvalda getirilmesi hâdisesi.
  • Mesnevî-i Şerîf: Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretlerinin Mesnevî’si, birinci cilt, vezîrin halvetten çıkmaması hâdisesi (yaklaşık 598. beyit ve devâmı). “Biz cenge dönmüşüz, muzrabı vuran sensin” beyti.
  • Hazret-i Dâvûd Aleyhisselâm’ın Çocuk Dâvâsı: İki kadının çocuk iddiâsı ve Dâvûd aleyhisselâm Hazretlerinin kılıçla ortadan yarma teklîfi — Kur’ân’da Enbiyâ sûresinde geçen hükme bağlı olmayan, ancak İsrâiliyât kaynaklarında ve hadîs literatüründeki anlatım.
  • Çağdaş Siyâsî Figürler: Turgut Özal suikastı iddiâları, Necmeddin Erbakan’ın 28 Şubat süreci ile devrilmesi, 15 Temmuz 2016 darbe kalkışması, İncirlik Üssü ve orada bulunan ABD-İngiliz-Alman askerî varlığı.

Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — 2016 yılı Karabaş-i Velî Tekkesi sohbet serisi, 17. ders. Ses kaydı ve hakikat emânetçiliği için ümmet-i Muhammed’in her ferdine mesûliyet yüklenmiştir. Allâh-u Teâlâ bu yolun üzerinde bulunanlara sıhhat ve sebât ihsân eylesin, âmîn.