Karabaş-i Veli Tekkesi 2016

16. Karabaş-i Velî Tekkesi Sohbeti — Kılıç Paslanınca İş Kötüleşir: Adalet, 15 Temmuz Darbesi ve Yenilenme İhtiyacı

Mustafa Özbağ Efendi’nin Karabaş-i Velî Tekkesi 2016 sohbet serisinin on altıncı dersinde; güvenilir tarihçi meselesi, “ceza ehliyeti yok” raporuyla adaletten kurtulmanın yarattığı tahribat, 15 Temmuz 2016 darbe kalkışmasının ABD-CIA-Yezîdî destekli olduğu gerçeği, Orta Asya’dan itibaren Türklerin bağımsızlık ruhu, Osmanlı’da çok hukukluluk ve bölgesel adâlet sistemi, modernleşmenin Batı kaynaklı sömürü sistemi olduğu, dine ve dindarlara yapılan sistematik baskı, Niyazi Berkeş’in “İslâm’ın toplumsal ahlâk vermediği” tezine reddiye ve yenilenmenin yolları gibi ağır ve sarsıcı başlıklar ele alınıyor. Sohbetin bir kısmı, 15 Temmuz 2016 darbe kalkışmasının hemen akabinde, millet sokakta tanklara göğüs gerdikten sonra yapılmıştır ve Efendi’nin o günün sıcağı sıcağına değerlendirmelerini içermektedir.

Batı Hakkında


Güvenilir Tarihçi Meselesi ve Kadir Mısıroğlu’nun Durumu

Sohbetin açılışında, dinleyicilerden gelen “Kadir Mısıroğlu güvenilir bir tarihçi midir, güvenilebilecek tarihçiler kimlerdir?” sorusuna Mustafa Özbağ Efendi, kendisinin tarihçi olmadığını, dolayısıyla kimin güvenilir kimin güvenilmez olduğunu söyleyebilecek noktada olmadığını ifâde etmektedir. Mısıroğlu’nun kitaplarını da okumadığını, sâdece televizyonlardaki hararetli konuşmalarına şâhit olduğunu belirtmektedir.

Efendi’ye göre tarihle alâkalı güvenilir bir şey olacaksa, o şey belge olmalıdır. Hiçbir yorum katılmadan, güvenilir kaynaklardan bir belge orta yere konuluyorsa ona söylenecek bir söz yoktur. Efendi’nin yaklaşımı ilgi çekicidir: Kendisi, etki altında kalmamak için İslâm tarihi ile ilgili dahi eser okumamakta, yalnızca hadîslerdeki var olan meselelere bakmaktadır. “Hadîslerdeki var olan meseleler kendi dâiresinde hadîs yükünde bana da bu yeter” demektedir.

“Ceza Ehliyeti Yok” Raporu ve Bunun Türkiye’ye Mâl Oluşu

Kadir Mısıroğlu meselesinde Efendi’nin dikkat çektiği en kritik nokta şudur: Mısıroğlu bir müddet aklî tedâvî görmüş, yâni “ceza ehliyeti yoktur” hükmü ile tedâvî gören kişilerden biridir. Efendi, bu aynı raporun Adnan Oktar, Fethullah Gülen ve Ahmet Hulusi Evrenosoğlu gibi isimler için de geçerli olduğunu söylemektedir. “Türkiye’nin başına da ne geliyorsa bu ceza ehliyeti olmayanlardan geliyor” demektedir.

Efendi’nin buradaki ayrımı çok önemlidir: “Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri böyle bir şeye tevessül etmemiş, İskilipli Âtıf Hoca böyle bir şeye tevessül etmemiş, Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri böyle bir şeye tevessül etmemiş. Benim şeyhimin şeyhi Çorum Laçi Mustafa Efendi böyle bir şeye tevessül etmemiş. Antepli Bilâl Nadir Hazretleri Cumhûriyet’in ilk yıllarında cezâ evlerinde kalmış, o kadar sıkıntı çekmiş — böyle bir şeye tevessül etmemiş.” Efendi 28 Şubat döneminde kendisinin de bu yola tevessül etmediğini, devam eden davâları olduğu hâlde “ben çanakkaleli doktora göre zâten şizofrenik problemlerim de var, normal doktora gitsen kesin ilâç verirler” sözleriyle îmâlı bir şekilde bu sistemin çürümüşlüğünü dile getirmektedir.

Buradaki yapısal eleştiri nettir: Eğer doktorlar aklî dengesi yerinde olan bir kimseye “ceza ehliyeti yok” raporu veriyorlarsa, o doktorlar tıp yeminlerine ihânet etmektedirler ve bu rapor sistemi — adâletten kaçmak için bir araç olarak kullanılması hasebiyle — Türkiye’nin adâlet mekanizmasını çürüten en büyük etkenlerden biridir.


15 Temmuz Darbe Kalkışması: ABD-CIA-Yezîdî Eli

Sohbet, 15 Temmuz 2016 darbe kalkışmasının hemen akabine denk geldiği için Efendi sözü derhâl oraya getirir: “Biz bu dersi yaptıktan sonra da bir darbe oldu. Darbe olmaya çalıştı daha doğrusu.” Türkiye Cumhûriyeti’ni kuran halka Türk milleti denildiği cümlesinin tecellî ettiğini; bütün kendi içerisindeki renkleriyle berâber Türk milletinin ABD, CIA ve Yezîdî darbesini önlediğini vurgular.

Efendi’nin tesbîti çok kesindir: “Bu darbenin arkasında düpedüz CIA var, ABD var. Düpedüz. Şeksiz şüphesiz. Hiç şeksiz şüphesiz. Türkiye’deki bütün darbelerin arkasında bunlar vardı. Yine bu darbenin arkasında da bunlar var. Türkiye tek vücût bu her türlü Batı emperyalizmine karşı dirençli bir şekilde durması lâzım.”

Efendi’ye göre “kraliçe çırılçıplak yakalandı bu sefer” — İngiliz, Amerikan, CIA ve içerideki Yezîdîlerin Türkiye’nin başına örmek istedikleri çorap ayağına bağlanarak meydana çıktı. “Bu saatten sonra kimdi, amaydı, şöyleydi, böyleydi, ancaktı — geçti, bitti. Bu darbenin arkasında düpedüz ABD var, CIA var.” Bu açıklıkla ortaya çıkmış olan gerçeğin artık lam’ı cim’i yoktur.

Adâlet Mekanizması ve İdam Cezâsı Meselesi

Efendi, darbecilerin yargılanması meselesinde sert bir duruş sergiler. “Eğer adâlet mekanizması düzgün çalışmış olsaydı, sen Genel Kurmay Başkanı’nı Genel Kurmay’da dersetmenin cezâsı idâm demiş olsaydın ve ânında onu idâm etseydin — kardeşim bunun araştırılacak, soruşturulacak bir şeyi yok. Sen mi yaptın? Tank idâm.” Efendi’nin bu noktadaki fıkhî kanaati nettir: Devlet başkanına suikast düzenlemeye kalkan, başbakana silâh çeken kimse hakkında İslâm hukuku açıktır — idâm edilir. Ancak Türkiye’de idâm cezâsının kaldırılmış olması, darbeye cesâret veren bir sistem oluşturmuştur.

Efendi’nin ağır eleştirisi, 287 şehîdin kanının hesâbının kim tarafından verileceği meselesinde yoğunlaşır. Ağırlaştırılmış müebbet cezâsının yetersizliğini vurgular: “İyi ağırlaştırılmış müebbet. Ne kadar ağırlaştırılırsa ağırlaştırsın adamın cezâ evinde. Adam ümîd edecek mi? Hep bir an ümîd edecek. Yaşıyor, sağ orada. Yaşıyor annesi için, babası için, oğlu için, kızı için.” Topra�a gömdüklerini ne yapacağız? PKK’nın doğuda şehîd ettiği gencecik çocukların annelerini babalarını, kucaklarında bebekleriyle dul kalan kadınları ne yapacağız? — diye soran Efendi, cezâ evlerinde katilleri ve terör örgütü mensuplarını milletin vergisiyle beslemenin vicdânsızlığını haykırmaktadır.

Bir başka somut örnek üzerinden yine adâlet mekanizmasının çürüdüğünü göstermektedir: “Adam kadına, annesine tecâvüz etti. Kızına tecâvüz etti. İkisini de öldürdü İstanbul’da. 13 yıl cezâ aldı adam. Yâni o kadının kocası, o kızın babası 13 yıl cezâ aldı.” Çocuk istismârcıları için 9 yıl cezâ verilmekte, 9 yıl sonra adam çıkıp normal hayâta dönmektedir. “Senin kızının bir ömür boyu hayâtı gidiyor. Ne yapar ya bir insan? Kılıç paslanmış.”


Orta Asya’dan Gelen Türk İdealleri: Bağımsızlık, Adâlet ve Göçer-Yerleşik Ayrımı

Efendi sohbetin merkez temalarından biri olarak Orta Asya Türklerinin siyâsî, sosyal ve kültürel yapısını tahlîl eder. Orta Asya yerleşiklerinin kendilerini önce Müslüman, sonra belli bir kentin insânı olarak gördüklerini; gözlerinde etnik kavram olmadığını söyler. Ancak yerleşik göçeri, göçer de yerleşiği hor görmektedir. Bu horlama meselesi şehirleşmeyle berâber başlamıştır.

Göçerlerin yerleşik olanları “yozlaşmakla” suçladıklarını söyleyen Efendi, “Sizler örfünüzü, âdetinizi, geleneğinizi, göreneğinizi kaybettiniz” dediklerini aktarır. Eski göçerlerde misâfirin çok kıymetli olduğunu, sığınanın, zulme uğrayanın, mazlûmun çok kıymetli olduğunu vurgular. Göçerlerin kendilerine âit, atalarından almış oldukları bir edeb, erkân ve kâide sistemi vardır ve bundan asla vazgeçmezler.

Siyâset ve Entrika Girdabı

Efendi, siyâset-entrika ilişkisini çok çarpıcı bir biçimde ele alır: “Yerleşik düzene girenler biraz devletin içine girdikçe entrikacı olmaya başlıyor. Devletle fazla iş dışı olanlar entrikacı oluyor. Bu Âdem’den itibâren böyle olmuştur. Siyâsetin içerisine girdiğinizde entrikacı olursunuz biraz. Çok yüzlü olursunuz.”

Bu yüzden sûfîlerin devletle alâkalı işlere yakın durmadıklarını söyler. Bir yerden genel müdür telefonu kaldırır, orada şefsin: “Bunu böyle yap. Yapsan bir türlü, yapmasan bir türlü. Yapmazsan yer beğen kendine der. Yaparsan sorumluluk sana âit. Üç yıl sonra, beş yıl sonra Sayıştay’dı, Danıştay’dı, savcılıktı, hâkimdi — sensin orta yerde. Sen çıkarsın, imza senin altında.”

Efendi kendi hayâtından bir örnek verir: Orman işletmesinde kâtip mutemetlik yaptığı yıllarda, imza meselesinde sıkıntıya düşmüştür. “Attığın imza — atsan bir dert, atmasan bin dert. Birini atmadım, iş büyüdü. İkinciyi atmadım, iş büyüdü. Bereket şeyh Efendi imdâda yetişti Allâh’ın izniyle. ‘Oğlum istifâ ediyorsun, ödenecek bir şey göçüyorsun’ dedi. Kurtulduk biz.”

Divân-ı Lügâti’t-Türk’ten Bir Hikmet: “Kılıç Paslansa İş Kötüleşir”

Efendi’nin bu derste defalarca tekrarladığı merkez cümle, Divân-ı Lügâti’t-Türk’ten alınmış bir hikmet sözüdür: “Kılıç paslansa iş kötüleşir. Adam tat olursa eti bozulur.” Efendi bu sözü açarken şöyle der:

“Kılıcın paslanması nedir biliyor musunuz? Cihâd’ı terk etmek, savaşı terk etmek — kılıcın paslanması. Adâleti terk etmek, kılıcın paslanması. Bu noktada hâkimiyeti elden kaçırmak.”

Efendi’nin bu metafor üzerinden yaptığı en özgün tesbit şudur: “Türk-İslâm kültüründe kılıç sâdece savaşma aracı değildir. Kılıcı sâdece savaşma aracı olarak görmeyin. Kılıç aynı zamanda adâleti simgeler. Hukûku simgeler. Terâzi bize Batı’dan gelmedir. Bizde adâlet kılıçla sağlanır. Bizde hukuk kılıçladır. Ve adâlet ancak kılıcın gölgesinde neş’ü nemâ bulur, yetişir, büyür, serpilir. Kılıç olmazsa adâlet orada yetişmez.”

Kılıç paslanırsa iki büyük felâket bir arada gelir: (a) Düşmanlara karşı cenk etme mecalinden düşersin, (b) İçeride adâletsizlik ve yozlaşma yayılır. Bu ikisi birbirinden ayrılmaz. Efendi’nin ifâdesiyle “adâlet mekanizması düzgün çalışmazsa, disiplin çalışmazsa başlar ayak olur, ayaklar baş olur. Kılıç paslanıyor çünkü.”

Orta Asya’da Türklerin “Seçilmiş Kavim” Anlayışı

Efendi, Türkler için Orta Asya’da şöyle bir ülkünün olduğunu anlatır: Arz’ komple Tanrı Türklere hediye etmiştir. Ve arz, Türk’ün hâkimiyetinde, adâletinde, hükmünde olmadıkça rahata kavuşmayacaktır. Bu, Orta Asya’daki Türklerin inancıdır. Ancak bu anlayış Yahudilerinkiyle çok temel bir farka sâhiptir:

“Yahudîler derler ki bütün dünyâ insanları köle hükmündedir. Türkler böyle değildir. Türkler derler ki bütün dünyâ adâletle yürümeli, adâletle ayakta durmalı. Ve Türk bunun için Tanrı tarafından seçilmiş bir kavimdir.” Efendi’nin buradaki ayrımı kritiktir: Türklükteki “seçilmişlik” köleleştirmeye değil, adâleti yaymaya dair bir vazîfedir.

Daha da önemlisi: “Türklük Orta Asya’da ırka dayalı değildir. Kim kendisini Türk hissediyorsa Türktür o. Yok rengiymiş, gözünün rengiymiş, çekikmiş, ela gözüymüş, mor gözüymüş önemli değil. O gün için Orta Asya’da kim ‘ben Türk’üm’ diyorsa — Çinli de olsa, Japon da olsa, Tayvanlı da olsa, Hindistan da olsa — Türktür o. Oradaki Türklük kavramı bir kavmiyetçilik değildir. Herkesin kendisini o topraklara âit hissetmesi, oradaki adâlete, hukûka, düzene ve tertîbe riâyet etmesidir.”

Bu yüzden Türklerin devletleri uzun süre yaşamış ve çok geniş kitlelere hitâb etmiştir. Bir Hintli, Bangladeşli, Çinli kendisini Türk devletinde yabancı hissetmemiştir.


Osmanlı’da Evlilik Siyâseti: Niçin Cariyeler, Polonyalılar, Kırımlılar?

Türk erkeklerinde Orta Asya’dan itibâren “kendi ırkıyla evlenmektense dışarıdan evlenme” eğiliminin olduğunu söyleyen Efendi, Osmanlı’da devlet erkânının Ukraynalılardan, Polonyalılardan, Kırımlılardan ve Özbeklerden evlendiğini anlatır. Bunun teknik-siyâsî bir sebebi vardır:

“Normalde devlet erkânında görev alanlar yerlilerden evlenmezler ki ‘Bu benim dayımın çocuğudur, bu benim teyzemin çocuğudur, bunu bir işe alsaydın’ denmesin diye. Devlet erkânı bu akrabalık baskısından kurtulmak için ya Topkapı’daki padişâhın sarayında olan cariyelerden evlenir.” Buradaki mühim bir tashîh Efendi’den gelir:

“Biz zannederiz ki cariyelerin hepsi de padişâhın kuması gibi. Padişâh gece gündüz onlarla yatıp kalkıyor. Öyle bir şey yok. Öyle hiçbir şey yok. Cariyelerin hepsi de eğitiliyor. Hepsinin bir işi var sarayda. Hepsi de akçe alıyor, padişâhın özel mülkünden para alıyorlar, maaş alıyorlar. Ve paşalarla evlendiriliyor. Sadrâzamlarla evlendiriliyor. Sebep işte böyle ayırmaca, kayırmaca, hoplatmaca, zıplatmaca, alevere-dalevere entrika işler olmasın diye.”

Cariyelerin her birinin okuması, yazması, en az iki dili bilmesi vardır. Her biri bir mûsikî dalında eğitilmiştir. Örneğin o dönem revaçtaki dil Fransızca olduğu için cariyelerin büyük bir çoğunluğu Fransızca’yı ana dili gibi konuşmaktadır. Arapça ve Osmanlıca zâten ayrıca öğretilmektedir. Bu, devletin içindeki işleri yürütmek için ihtiyaç duyulan eğitimli kadın kadrosudur.


Yusuf Akçura’nın “Üç Tarz-ı Siyâset”i ve Osmanlı’nın Üç Yolu

Efendi, 1904’te yayınlanmış olan Yusuf Akçura’nın meşhûr “Üç Tarz-ı Siyâset” makâlesine atıfla Osmanlı’nın son dönemindeki üç siyâsî görüşü tahlîl eder:

  • Osmanlıcılık: Osmanlı hükûmetine tâbi muhtelif milletleri temsil ederek ve birleştirerek Osmanlı milleti vücûda getirmek. Bu siyâset ciddî olarak II. Mahmud zamânında doğmuştur. II. Mahmud’un “Ben tebaamdaki din farkını ancak câmi, havra ve kiliselerine girdikleri zaman görmek isterim” sözü bu siyâsetin özetidir.
  • Panislâmizm: Bütün kuvveti pazıya verip İslâm unsurlarını evvelâ Osmanlı’nın ülkelerindeki sonra bütün küre-i arzdakileri soy farkına bakmaksızın dindeki ortaklıktan istifâde ile tamâmen birleştirmek. Abdülhamîd Hân zamânında bu siyâset diplomatik konuşmalarda işitilir olmuş; hükümdâr, sultan, pâdişâh elkâbları yerine Halîfe dînî sıfatı konulmaya çalışılmıştır.
  • Türkçülük: Irk üzerine müstenit bir Türk siyâsî milliyeti. Fransa’da eğitim gören Jöntürklerden Osmanlı’nın savunduklarıdır. Osmanlı’yı Türkleştirmek. Bu akım Cumhûriyet’te de devam etmiştir. Efendi’ye göre bu akımın siyâsî mîrâsçıları iki koldadır: Sağ cenâhta eski MHP, sol cenâhta CHP Kemalizmi.

Efendi’ye göre bu üç siyâsî görüşün üçünün de kendi içlerinde hem doğrulukları, hem olmazlıkları vardır. Osmanlıcılık aslında uygulanan bir şeydi — zâten Osmanlı ne havraya, ne kiliseye, ne câmîye karışırdı. Osmanlı bölgesel olarak bölgelerin hukûkuna da karışmazdı.

Osmanlı’da Bölgesel Çok-Hukukluluk

Bu noktada Efendi’nin çok çarpıcı bir tesbîti vardır ki günümüz Türkiye’sinde ne kadar az bilinirse o kadar yanlış anlamaya yol açmaktadır: “Kırım’daki hukuk ile Diyârbakır’daki hukuk aynı değildi. Azerbaycan’daki hukuk ile Ankara’daki hukuk aynı değildi. Osmanlı’da bölgesel hukuklar geçerliydi. Her vilâyet vardı veya eski dilde sancak vardı. O sancağın etrafında kendine âit bir hukuk vardı.”

Somut örnekler şöyledir: Diyârbakır’da Şâfiî hukûku geçerliydi. İzmir-Manisa sancağında Hanefî hukûku geçerliydi. Halep’in medreselerinde farklı hukuk, Şâm’da farklı hukuk, Diyârbakır’da farklı, Tillo’da farklı, Van’da farklı hukuk okutulurdu. Bu, Osmanlı’nın “tek tipleştirici” bir devlet olmadığının, aksine yerel geleneklere ve mezheplere saygı gösteren bir imparatorluk olduğunun göstergesidir.

Efendi’ye göre Bulgaristan’daki hukuk da, Arnavutluk’taki hukuk da, Boşnakların kendi hukûku da tamâmen Osmanlı merkezî hukûku olarak dayatılmıyor; kendi iç işleyişlerine göre devam ediyordu. Bunda hiçbir sıkıntı yoktu. Sıkıntı, Batılıların kuvvetlenip Osmanlı’yı zayıflatıp Osmanlı’nın içerisine ırkçılığı koyduklarından beri başladı. Cumhuriyet’te ulusçuluk girince de bu işten temelli çıkılmaz olundu.


Efendi’nin Hayâli: Çok Hukuklu, Dinlere-Mezheplere-Irklara Saygılı Bir Üst Devlet

Efendi bu bölümde kendi siyâsî-hukûkî hayâlini açıkça ortaya koyar ve bunun “bir hayâl olduğunu, olurabilirliğinin tartışılabilir olduğunu” da kabûl eder. Hayâlinin özeti şudur:

“Türkiye’de ve Türkiye dışında… Türkiye’yi bu sınırlar içerisinde kalacak bir ülke olarak düşünmeyin. Türkiye kendi sınırlarını aşacak. Aşmak zorunda zaten. Türkiye bu sınırlarını aşarken zâten sancı — problem bu. Ne ile, hangi sistemle yönetilecek?”

Efendi’nin tezi şudur: Türkiye bir müddet daha kuvvetlenmelidir, bir müddet daha kuvvetlenirken herhangi bir yere adapte olmamalıdır. Ne Avrupa Birliği destekli, ne ABD destekli, ne Rusya destekli renkli bir büyüme mümkün değildir. Türkiye bu sıkıntılara göğüs gererek bu topraklarda yaşayan insanların dillerine, dinlerine, ırklarına karışmadan, ötekileştirmeden herkesin kendi dînini, mezhebini, meşrebini, mesleğini ve ırkını göğsünü gere gere yaşayabileceği bir sistem kurmalıdır. Ancak:

“Hukuk noktasında — şimdi kızacaklar bana bütün herkes — hukuk noktasında. Türkiye’nin yüzde bilmem kaçı Müslüman olduğuna göre, İslâm hukûkuna uygun; ama kendi içerisindeki unsurların da hukûklarına saygı duyarak. Yâni bir kimse Hristiyan. Eyvallah kardeşim. Ben Hristiyan hukûkuyla sosyal hayâtımı devam ettirmek istiyorum, devam ettir kardeşim.”

Medîne’deki Zinâ İ’tirâfı Hâdisesi: Kendi Dînine Göre Yargılanma Hakkı

Efendi bu tezine dayanak olarak Medîne-i Münevvere’de yaşanan çok çarpıcı bir hâdiseyi anlatır. Zinâ etmiş bir Yahudî kadın gelerek “Beni temizle ey Muhammed” demektedir. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri ona sorar:

“Sen hangi dinde zinâ ettin?” Kadın “Ben Yahudîyim” der. Bunun üzerine Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri şöyle sorar: “Seni kendi dînine göre mi yargılayım, yoksa İslâm’a göre mi?” Kadın “Beni kendi dînime göre yargıla” der.

Efendi’nin vurgusu şudur: Bu hâdise Medîne’nin içerisindeki olağan uygulamadır. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri onu kendi dîni olan Yahudîliğe göre hükmeder. Medîne’deki Yahudîlerden mırıltı çıkınca, daha önce Yahudî âlim olan ve sonra Müslüman olan sahâbe Abdullâh b. Selâm’a “Benim verdiğim hükmün hakkında ne düşünüyorsun?” diye sorar. O da “Evet, verdiğiniz hüküm doğrudur, bizim eski dînimizin emrettiği de buydu” diye cevap verir. Ardından bu hâdiseyi tasdîkleyen Âyet-i Kerîme iner.

Efendi bu hâdiseye dayanarak şunu söyler: “Bir kimse işlemiş olduğu suçla alâkalı kendi dînine göre yargılanmak isteyebilir. Sosyal hayâta dâir, insanların hukûkuna dâir olan yargılanmalarda dinlerin — gerçek dinlerin, tahrîf edilmişleri demiyorum — aralarında üç aşağı beş yukarı fark yoktur.” Bu yüzden sosyal hayâtın içerisinde insanlar birbirleriyle olan hukûklarında kendi dinlerine göre yargılanmayı isteyebilirler. Bu onların hakkıdır. Ancak her birinin devlete karşı ve topluma karşı bir sorumluluğu vardır ki bunlar ayrı mes’elelerdir.


Modernleşme Eleştirisi: Batı’nın Dayattığı Sekülerizm Tuzağı

Efendi, Cumhuriyet Türkiyesi’nin en temel kavramlarından biri olan “modernleşme”yi ağır bir eleştiriye tâbî tutar. Efendi kendisini modernleşmeci olarak tanımlamadığını açıkça söyler: “Ben bugünün Batı’nın anlamış olduğu modernleşmeci değilim. Ben yenilenmeye ve yenileşmeye açığım. Bak yenilenmeye açığım. Ama Batı’dan gelen modernleşmeye açık değilim.”

Efendi’ye göre Batı’nın modernite akımı farklı bir akımdır; o yıkıcıdır: “Bugüne kadar Batı modernleşme adı altında hep zulmetti.” Hindistan’daki bir Hinduya “Ganj nehrine girme, oradan hastalık bulaşır” deme mantığı ile Türkiye’de de modernleşme dayatmaları olmuştur. “Biz modernleşme adı altında kılık kıyâfetimizi değiştirdiler, saçımızı sakalımızı değiştirdiler. Modernleşme adı altında bizi ne idüğü belirsiz bir hâle getirdiler.”

Tarihi Darbelerin ve Tutarsızlıkların Gösterisi

Efendi modernleşme iddiasının iflâsını somut darbelerle gösterir:

  • 27 Mayıs 1960 darbesi: Madem modernleşme sürecindeydi Türkiye, madem demokrattı — o gün için neden başbakan ve bakanlar asıldı?
  • 12 Eylül 1980: Madem modernleşme sürecinde bir ülkedeydik — neden bu darbeyi yaptınız ve alkışladınız? Batı “demokrasinin baş tâcısınız” sözünü nereye koydu? Kenan Evren’e esas duruşta durdular.
  • 28 Şubat 1997: Aha daha dün. Hani demokratlar nerede? Hani modernleşme?
  • 15 Temmuz 2016: Aha yeni darbe. Millet sokağa dökülmeseydi olacaktı. Nerede Batı? Hani demokrasisi? Hani modernitesi?

Efendi’nin bu darbeler bağlamında bir başka ağır eleştirisi vardır: “Irak’a demokrasi getiriyordu ne oldu? Sûriye’ye demokrasi gelecekti ne oldu? Bosna’daki katliamları kim yaptı? Nerede Batı’nın demokrasisi, insan hakları, hukûku? Laf onların hepsi de. Hani Libya’ya demokrasi geliyordu ya?” Batı’nın Fransız uçakları Libya’yı bombalarken hangi Birleşmiş Milletler kararına istinâd ediyorlardı? Hiç. Hani uluslararası hukuk? Hani Batı’nın ileri demokrasisi?

Efendi bunların açık bir saptamasını yapar: “Onlar süslü sözler söylemesini bilirler. Onlar bizi kendi geleneğimizden, kültürümüzden, inancımızdan koparmak istiyorlar. Biz de yenilmişliğin verdiği sancıyla, yenilmişliğin verdiği eziklikle kendi kendimize Batı’nın önünde ezik tuttuğumuzdan ‘ya onlar doğru görüyorlardır’ diye düşündük. Gidiyoruz, sokaklarını görüyoruz, caddelerini görüyoruz. Tertemiz, düzenli, sistemli. Bunu görünce ‘vay ya’ diyoruz, ‘neler yapmışlar.’ Kardeşim sömürerekten yaptı.”

Sekülerizmin Gerçek Yüzü: Fâiz, Fuhuş, İçki Konuşulmasın

Efendi sekülerizmin aslında ne olduğunu çok açık bir şekilde söyler: “Yirmi yıl önce seküler sistem dendiğinde dinliyorduk böyle. ‘Din ve dünyâ işlerinin ayrılması’ diyorlardı. Değil. Öyle değil. Seküler sistem dinle alâkalı her şeyi terk etmektir. Sistemin içerisinde dinle alâkalı hiçbir şey olmaz.”

Efendi’ye göre bunun arkasındaki gerçek sebep çok maddîdir: “Neden? Ya dinle alâkalı bir şey olursa fâizciler nereden para kazanacak? Mü’min mü’minden fâiz alırsa, annesiyle Kâbe duvârının dibinde zinâ etmiş gibi günâh-ı kebâire girer. Bu hadîs orada dururken nasıl seküler vereceksin?”

Modern dünyâda fâiz-haram, zinâ-haram, içki-haram konuşulamaz. Aksi hâlde sistem işleyemez. İşte Batı’nın modernite-sekülerizm dayatmasının altındaki ekonomik gerçek budur: İslâm’ın fâiz yasağı kaldırılmadan sömürü sistemi işlemez. Efendi’nin “Bat vahşî kapitalist sistemi” olarak adlandırdığı şey tam olarak budur.


Yenileşme ve İctihâd: “Topraklar Koksun” Talebi

Efendi, reddedilecek şey Batı moderntitesi ise, alternatif olarak neyi önerdiğini de açıkça söyler: “Biz kendi kendimizi yeniler arkadaş. Bizi bir rahat bırakın siz. Bir elinize yeterinizden çekin bizden.” Efendi’nin kullandığı kavram “yenileşme” ve “yeniden ictihâd”dır.

“Biz yeniden ictihâd edelim. Biz yenileşelim. Otursun bütün âlimi, ulemâsı toplansın, kökü dışarıda olmasın ama. Dînsel mesela kökü dışarıda olmasın. Ne Vahhabîliğe dayansın, ne Şîâya dayansın, ne Amerika’ya dayansın. Bu topraklar koksun. Bu topraklar koksun. Söz konusu olan dînî ictihâdsa bu topraklar koksun.”

Efendi’nin “Vahhabîlik, Şîâ ve Amerikan yumuşak İslâmı” olarak adlandırdığı üç kaynağı da reddetmesi, onu klâsik selefî, şiî veya modernist çizginin dışına koymaktadır: “Ben ne Suûd’un Vahhabîliğinin kokmasını istiyorum. Ne İran Şîâsının kokmasını istiyorum. Ne Amerika’nın Batı’nın yumuşak Müslümanlığının kokmasını istiyorum. Ben bu topraklar koksun kardeş.”

Efendi’nin yenilenme tasavvuru kapsayıcıdır: Kürd’ümüz de, Türk’ümüz de, Laz’ımız da, Çerkez’imiz de, Alevî’miz de, Sünnî’miz de bu topraklarda kendi âdetlerini, semâhlarını, zikirlerini göğüslerini gere gere yaşayabilmelidirler. Modernite bunların hepsine karışmaya kalkar ki bu yanlıştır: “Ne yapacaksın? Semâhı da mı modernite edeceksin? Bu kıyâfetler olmaz, üç eteklerinizi çıkarın mı diyeceksin? Zikrullâh’ı da mı modernite edeceksin? Kültürümüzü mü kaybedeceğiz? Âdet, gelenek, göreneğimizi mi kaybedeceğiz?”

Dergâhta Yenilenme: Kadınların Ders Hakkı

Efendi, bu yenilenme tasavvurunun somut bir örneğini kendi dergâhından verir: “Bugün meselâ burayı siz tipik bir tekke olarak görebilir misiniz? Hayır. Yenileşmeden anladığım benim bu. Biz yeniden ictihâd edelim. Biz yenileşelim. Eğer biz bu noktada yenileşmemiş olsaydık burada bayanlar toplanamayacaklardı. Bayanlar buraya gelemeyecekti.”

Efendi bu yenilenmenin bedelini de ödediğini söyler: “Bunun yüzünden dergâhımızdan ayrılan arkadaşlar var bizim. ‘Siz sapıttınız, sapıksınız, sapıklaştınız’ deyip ayrılan arkadaşlar var. Oysa ben yeni bir ictihâd getirmiyordum. Ben diyordum ki Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin mescidinde kadınların saf düzeni şöyleydi: Birinci safta yetişmiş erkekler, arkasında genç erkekler, onun arkasında yetişmiş kadınlar, onların arkasında genç kızlar. Namaz safıydı bu.”

Ümmet Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın sallallâhu aleyhi ve sellem çizgisinden çıkmıştır: “Sonradan dediler ki bize kadınlar fitnedir, evlerinden dışarı çıkmayacaklar. Şimdi aynı şekilde derviş erkekler dahi var, eşlerinin derse gelmelerini yasaklıyor şimdi. Ve hattâ derviş hanımlarını derse göndermemek için tehdîd ediyorlar. Bu kadarca hâl var.” Efendi’ye göre bu, ümmetin aslî kaynağından — yâni Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin sünnetinden ve Medîne-i Münevvere’deki tatbîkâttan — uzaklaşmasıdır.


Niyazi Berkeş’in “İslâm’ın Toplumsal Ahlâk Vermediği” Tezine Reddiye

Efendi sohbetin son bölümünde, modern Türk sosyoloji literatürünün önemli isimlerinden Niyazi Berkeş’in 1997 tarihli bir tezine reddiye verir. Berkeş şöyle demiştir: “İslâmiyet’in ve semâvî dinlerin devlet ve hukuk sistemi oluşturacak öğretileri yoktur. Bu dinler toplumsal ve siyâsal değil, bireysel ahlâk normları içeren inanç sistemleridir.”

Efendi bu teze açık bir şekilde karşı çıkar: “Semâvî dinlerin devlet ve hukuk sistemi oluşturacak öğretileri yoktur dediğinizde — bu kimse hiçbir semâvî dini, bilhassa İslâm’ı incelememiş. Hani dört halîfe döneminde üç kıtaya hükmeden bir İslâm devleti var.”

İkinci tez — yâni “dinler sâdece bireysel ahlâk verir, toplumsal ahlâk vermez” — de Efendi’ye göre temelsizdir. Efendi’nin verdiği örnek çok çarpıcıdır: “İslâm dînî toplumsal ahlâk vermez dediğinde hadi kapının önünde zinâ edin. Zinâ haram olduğu gibi kapının önünde zinâ etmek de haramdır. Siz kendi eşinizle bile kapının önünde cinsel ilişkiye giremezsiniz. Bu toplumsal ahlâktır. Din bunu yasaklar.”

Bir başka örnek: “Din insan kendi evinde kendi kendine içki içse ona bir şey yapamaz. İslâm dînî kendi evinde içki içen bir kimseye müdâhale edemez. Ama o kimse toplum içerisinde sarhoş bir şekilde dolaşıyorsa ona müdâhale eder. İslâm’da toplumsal ahlâk vardır, bireysel ahlâkın yanında.” Efendi, Berkeş’in İslâm’ı yüzeysel okuduğunu ve Batı sosyolojisinin kategorilerinden aldığı “özel-kamusal alan ayrımı”nı Müslümanlığa zorla giydirmeye çalıştığını söylemektedir.

Osmanlı Mîrâsı Ülkelerin Modernleşme İflâsı

Efendi, Osmanlı’dan koparılan ve Batı’nın emrine giren devletlerin modernleşme deneyimlerinin topyekûn iflâs ettiğine dikkat çeker: “20. yüzyılın ikinci yarısından sonra bağımsızlıklarını kazanan Tunus, Cezâyir, Mısır, Pâkistan, Sûriye, Hindistan, Endonezya ve Lübnân’ın devrimci hükûmetleri modernleşmeyi birinci toplumsal amaç olarak belirlemişlerdir.”

Efendi’nin eleştirisi iki yöndedir: (a) Bunların hepsi Osmanlı’dan koparılmış ve Batı’nın sömürgesi hâline getirilmiş ülkelerdir. (b) Başlarına atanan devlet başkanları Batı’nın uşaklarıdır. Ne zaman Batı’nın emrinden çıkmaya kalksalar, Batı tepelerine yeniden binmiştir. Bu ülkelerin kendi kendilerine kurdukları bir devlet yoktur; kurdurulmuşlardır. Hepsinden de “Batı’nın bir dediğini iki etmeyeceğim; eğitim sistemini, hukuk sistemini değiştireceğim” sözü alınmıştır.

Bu ülkelerin hepsinde de dine ve dindarlara saldırı birinci iş olmuştur: Türkiye, Mısır, Sûriye, Fas, Tunus, Cezâyir — hepsinde başörtüsü yasakları, ezân-namaz Türkçeleştirmesi, Kur’ân öğretiminin yasaklanması, medrese kapatmaları yaşanmıştır. Efendi’nin çok dokunaklı bir örneği şudur: Türkiye’de bir anne çocuğuna Kur’ân öğretemediği için, çocuk ağzından kaçırıp öğretmenine “Annem bana Kur’ân öğretiyor” derse jandarma ânında gelip anneyi almaktadır. “Bir anne çocuğuna Kur’ân öğretemez mi? Öğretemedi. Ne modernitesi? Modernite bu Batı’nın bize dayattığı.”


Sohbetin Özeti

Mustafa Özbağ Efendi’nin bu sohbeti, 15 Temmuz 2016 darbe kalkışmasının hemen akabinde yapılmış olması sebebiyle, bir tasavvuf dersinden ziyâde milletin o günlerdeki ruh hâlinin içinden bir yol gösterme vesîlesidir. Efendi, darbenin düpedüz ABD-CIA-Yezîdî desteğiyle yapıldığını; Türkiye’nin iki yüz yıldır Batı’nın piyonlarıyla yönetildiğini; milletin ilk defa bu piyonları önlediğini; ancak adâlet mekanizmasının bu ihânetlere cevap verecek sertlikte olmadığını söylemektedir.

Divân-ı Lügâti’t-Türk’ten alınan “Kılıç paslansa iş kötüleşir” hikmeti sohbetin merkez metaforudur: Kılıç hem cihâdın hem de adâletin simgesidir; biri paslanırsa öteki de çürür. Terâzî Batı’dan ithâl edilmiş bir adâlet sembolüdür; Türk-İslâm kültüründe adâlet kılıçla, yâni somut güç ve uygulanan hukukla sağlanır.

Efendi’nin siyâsî-hukûkî hayâli, çok hukuklu ve bölgesel kimliklere saygılı bir üst devlettir. Bu hayâle dayanak olarak Medîne-i Münevvere’deki Yahudî kadının kendi dînine göre yargılanma hâdisesi gösterilmekte, Osmanlı’daki bölgesel mezheb farklılıkları (Diyârbakır’da Şâfiî, Manisa’da Hanefî) hatırlatılmaktadır. Türklük ise ırk temelli değil, “kendini o topraklara âit hisseden herkesin” dâhil olduğu bir kimlik olarak tanımlanmaktadır.

Efendi, Batı’nın “modernleşme” dayatmasını reddetmekle birlikte “yenileşme ve yeniden ictihâd”ı kabûl etmektedir. Bu yenileşme kökü dışarıda olmayan, Vahhabîliğe, Şîâya, Amerikan yumuşak İslâm’ına dayanmayan, “bu toprakların kokmasına” izin veren bir yenilenmedir. Somut örneği ise Efendi’nin kendi dergâhında kadınların ders meclislerine katılabilmesidir — ki bu, Medîne-i Münevvere’deki Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin mescidindeki saf düzenine dönmekten başka bir şey değildir.

Niyazi Berkeş’in “İslâm’ın toplumsal ahlâk vermediği” tezi ise, “kapının önünde zinâ edin bakayım” diye somutlaştırılan bir reddiye ile çürütülür. İslâm’ın özel alan ile kamusal alanın her ikisinde de müdahil olduğu — evinde içki içene karışılmazken sokakta sarhoş dolaşana karışıldığı — örneklerle gösterilir.

Kaynakça ve Başvuru Eserleri

  • Kur’ân-ı Kerîm: Zinâ, fâiz, toplumsal ahlâk âyetleri; İsrâ sûresi (fâizin cezâsı), Nûr sûresi (zinânın haddi) vb.
  • Hadîs-i Şerîf: “Fâiz yetmiş küsûr türdendir, en hafîfi insanın öz annesiyle zinâ etmesi gibidir” (İbn Mâce, Ticârât; Hâkim, Müstedrek). Medîne’deki Yahudî kadının zinâsı ve kendi dînine göre recm edilmesi hâdisesi (Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd — “Kitâbü’l-Hudûd”).
  • Sîret: Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin Medîne’deki mescidinde kadınların saf düzeni — Buhârî ve Müslim sahîhlerinde yer alan rivâyetler.
  • Yusuf Akçura: “Üç Tarz-ı Siyâset” (1904). Osmanlıcılık, Panislâmizm ve Türkçülük akımlarının analizi. Kitâp olarak Kilit Yayınları baskısı.
  • Divân-ı Lügâti’t-Türk: Kâşgarlı Mahmûd’un eseri. “Kılıç paslansa iş kötüleşir; adam tat olursa eti bozulur” atasözü.
  • Niyazi Berkeş: “Türkiye’de Çağdaşlaşma” (1964, 1975, 1997 baskıları). Efendi’nin reddettiği modernleşme tezlerinin ana kaynağı.
  • Kul Nesîmî: “Bir Acâyip Derde Düştüm” manzûmesi. “Bugün buldum bugün yerim, hak kerîmdir yarına. Rızkımı veren Hüdâ’dır, kula minnet eylemem” mısraları.
  • Osmanlı Hukuku: Diyârbakır’da Şâfiî, Manisa’da Hanefî, Halep-Şam’da farklı mezheb uygulamaları; bölgesel sancak hukukları.
  • II. Mahmud: “Ben tebaamdaki din farkını ancak câmi, havra ve kiliselerine girdikleri zaman görmek isterim” sözü — Osmanlıcılık siyâsetinin kurucu ifâdesi.
  • Hasan Ali Yücel: Mevlânâ dergâhının müze olarak açılması sürecinin şâhidi — Atatürk’ün ipin ucunu kaçırdıkları yolundaki îtirâfı.
  • Çağdaş Siyâsî Figürler: Bediüzzaman Said Nursî, İskilipli Âtıf Hoca, Süleyman Hilmi Tunahan, Çorum Laçi Mustafa Efendi, Antepli Bilâl Nadir Hazretleri — adâletten kaçmak için “aklî tedâvî raporu”na tevessül etmeyen mücâdele adamlarının örnekleri.

Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — 2016 yılı Karabaş-i Velî Tekkesi sohbet serisi, 16. ders. Ses kaydı ve hakikat emânetçiliği için ümmet-i Muhammed’in her ferdine mesuliyet yüklenmiştir. Allâh-u Teâlâ bu yolun üzerinde bulunanlara sıhhat ve sebât ihsân eylesin, âmîn.

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.