2017 Karabaş-i Velî Tekkesi

14. Karabaş-i Velî Tekkesi 2017 Sohbeti — Aşûre Günü Peygamber Kıssaları, Rüyâya Tâbi Olmak, Hacer Annemiz ve Zemzem, Eyyûb Aleyhisselâm’ın İmtihânı

Mustafa Özbağ Efendi’nin Karabaş-i Velî Tekkesi’nde 2017 yılında icrâ ettiği on dördüncü sohbetin bu metni, Muharrem ayının kalbi olan Aşûre gününün peygamberler silsilesi üzerinden ilâhî tecellîlerin günü olduğunu ilân eder. Efendi hazretleri, Âdem aleyhisselâm’ın duâsının Aşûre’de kabul olmasından Havvâ annemizle buluşmasına; Nûh aleyhisselâm’ın gemisinin Cûdî-Diyân’a Aşûre’de oturmasından aşûre yemeğinin sünnetinin oradan kalmasına; Mûsâ aleyhisselâm’ın Firavun’dan kurtuluşundan Yûnus aleyhisselâm’ın balığın karnından 40. gün çıkışına; Dâvûd aleyhisselâm’ın Câlût’u üç taşla yerle bir eden duâsının Aşûre’de kabulünden İbrâhîm aleyhisselâm’ın Aşûre’de doğup Nemrud’un ateşinden Aşûre’de kurtulmasına; İsmâîl aleyhisselâm’ın Aşûre’de kurban edilmekten kurtulmasından Eyyûb aleyhisselâm’ın Aşûre’de hastalıktan şifâyâb olmasına; Süleymân aleyhisselâm’a yeryüzünün bütün hazîne anahtarlarının Aşûre’de teslîm edilmesine kadar silsile hâlinde tecellîleri açar. Bu sohbetin îmânî çekirdeği rüyâya tâbi olmaktır: Sufîler sâhih rüyâya tâbi olmayı farz olarak görürler; çünkü rüyâ peygamberliğin 46 cüzünden bir cüzdür ve Hz. Ömer’in nüzûlünden evvel âyetleri rüyâsında görmesi, ezân-ı şerîfin sahâbe rüyâsında ilâh olunması, İbrâhîm aleyhisselâm’ın oğlunu kurban etme rüyâsı, Yûsuf aleyhisselâm’ın 11 yıldızlı rüyâsı, Abdülmuttalib’in Zemzem kuyusunu rüyâsında görmesi ve rüyâsında gördüğü yerden kazıp çıkarması — bunların hepsi sâhih rüyânın şer’î hücceti olduğunu ispâtlar. Sohbet aynı zamanda Hacer annemizin ıssız çölde Safâ-Merve arasında koşup teslîmiyetle Zemzem’in İsmâîl’in topuğunun altından fışkırmasını, Eyyûb aleyhisselâm’ın şeytânın üç imtihânı karşısında hanımının fedâkârlığını, Nemrud-Firavun-Ebû Cehil’in meslek birliğini ve veliye açılan savaşın Allâh’a açılmış savaş olduğunu tefsîr eder. Sohbetin sonunda Kerbelâ şehâdetinin îmâlâr ile anılışı, evliliğin sorumluluğunun birinci derecede erkeğe âit oluşu ve Mehdî aleyhisselâm’ın evleneceğine dâir rivâyetin tercîhi gibi âmelî meseleler ele alınır. Tasavvufun mütehassıslarının gözünden Aşûre fıkhının, rüyâ delilinin, kıssa tefsîrinin ve aileyi muhâfaza âdâbının kapsamlı bir ihtâvâsıdır bu metin.


Aşûre: Aşûre Gününün Peygamberler Silsilesi: Âdem Aleyhisselâm’dan Hz. Mûsâ’ya Tecellîler

Efendi hazretleri bu sohbeti Aşûre gününün Âdem aleyhisselâm’dan itibâren bütün peygamberlerin üzerinde tecellî eden mucizevî olayların günü olduğu ıstılâhî çerçevesiyle açar. Nasıl ki peygamberlerin üzerinde böyle mucizevî günler olduysa, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri de o peygamberlere hürmeten bu güne hürmet etmiştir; o hürmet ettiği için biz de hürmet ederiz. İlk olarak Âdem aleyhisselâm’ın duâsı bir Aşûre gününde kabul olmuş, o gün ona ayrı ehemmiyet kazandırmıştır. Yine bir Aşûre günü Havvâ annemizle buluşmuş ve Âdem aleyhisselâm o güne bir başka ehemmiyet daha vermeye başlamıştır. Vaktâ ki insânlığın ikinci Âdem’i denilen Nûh aleyhisselâm’ın gemisi bir Aşûre gününde Cûdî-Diyân dağına demirlenmiş, karaya ilk geminin oturduğu gün Aşûre olarak kayda geçmiştir. O gün gemide var olan kalan yiyeceklerden toplayıp pişirmeleri, Aşûre yemeğinin sünnetini Nûh aleyhisselâm’a dayandıran ilk kaynak olmuştur. Gemideki yolcuların hamd ve şükür yemeği gibi bu yemek Nûh aleyhisselâm için bir başka mübârek gün hâline gelmiştir. Mûsâ aleyhisselâm’ın Firavun’la cedelleşirken kendi inananlarıyla birlikte Firavun’un zulmünden kurtulmak için hicret edip denizin üzerinde yürüyerek geçmesi ve Firavun’la askerlerinin denizde boğulması da yine bir Aşûre günü gerçekleşmiştir. Bu silsileden açıkça anlaşılır ki Aşûre, Cenâb-ı Hakk’ın peygamberleri üzerinden tecellî vaktidir; onun mübârekiyeti rastgele değil, peygamberler tarihinin kavşak noktalarını bilfiil işaretleyen bir ilâhî takdîrdir.

Hz. Yûnus Aleyhisselâm’ın Balıktan Kurtuluşu ve Peygamberlerin “Vahiysiz Hareket” İmtihânı

Yûnus aleyhisselâm, Cenâb-ı Hakk’ın emrini beklememiş bir peygamber olarak silsilede özel bir yer tutar. Bir şehre peygamber olarak gönderilmiş, o şehir halkına sabırla Allâh’ı, Allâh’ın dinini, hukukunu ve kanununu uzun zaman anlatmış; dinlemeyen halkı kendisine bir sürü eziyetler etmiştir. Nihayet Yûnus aleyhisselâm Cenâb-ı Hak’tan bir emir beklemeksizin o şehri terk etme kararı almıştır. Efendi hazretleri bu noktada çok önemli bir kâideyi tesbît eder: Peygamberler Allâh’tan emir gelmedikçe, kalplerine onların vahiy gelmedikçe hareket etmeleri uygun değildir; bütün peygamberler vahiyle hareket ederler, vahye tâbi olmak onlar için en önemli hususiyetlerden biridir. O geçmiş peygamberlerde böyle küçük “zelleler” vardır: Mûsâ’nın emir beklemeksizin bir tokat vurup birisinin ölümüne sebebiyet vermesi gibi, Yûnus aleyhisselâm da Allâh’ın emrini beklemeden şehri terk etmiştir. Gemiye bindiğinde gemidekilerin “içimizde bir kaçak var, sâhibinden kaçmış biri bize belâ getirir” diyerek onu denize atmaları, bir balığın onu yutup 40 gün karnında yaşatması ve 40. günün bir Aşûre gününe denk gelerek Cenâb-ı Hakk’ın onu balığın karnından kurtarması — bu kıssa, Allâh’ın emrini beklemenin ne kadar hayatî olduğunun kanıtıdır. Döndüğünde o kaçtığı şehir halkının tamâmen îmâna geldiğini görmesi, ilâhî takdîrin insân sabrının ötesinde işlediğinin delîlidir. Sufî için de aynı kâide: Vakit gelmedikçe, emir olunmadıkça, mürşidden icâzet alınmadıkça aceleye kapılmak zelle doğurur.

Hz. Dâvûd’un Üç Taşı ve Hz. İbrâhîm’in Aşûre Günü Doğuşu: Îmân Taşıyan Îmân Gibi Değildir

Hz. Dâvûd aleyhisselâm Câlût’a karşı savaşırken Cenâb-ı Hakk’a duâ ve niyâzda bulunmuş, Cenâb-ı Hak onun duâsını kabul etmiştir. Dâvûd Câlût’la savaşmaya giderken bir taş dile gelmiş: “Ey Dâvûd, beni al yanına”; o taşı yanına almış. Yolda yürürken ikinci taş, sonra üçüncü taş da aynı şekilde ona katılmıştır. Dâvûd o üç taşın üçünü de sapanına koymuş ve Câlût’u — o günün devâsâ harp aracı, zırhları ve kılıçları son derece kuvvetli bir kılıç ustasının bile tek kılıçla öldüremeyeceği Câlût’u — üç taşla yerle bir etmiştir. Duâsı kabul olduğu için o üç taş, çelikten gövdeli bütün silah sanayisini bir anda çıkmaza sokan ilâhî bir mucize hâline gelmiştir. Bu kıssa imân-amel ölçüsünü kalınlaştırır: “Sen Allâh’a îmân et. O nedensiz, niçinsiz, araçsız, gereksiz, uçaksız, taşsız, sopasız, kurşunsuz, silahsız senin yanına akşâme de verir bir şeyi. Bizde o îmân yok, bizde o cihâd şuuru yok, bizde îmân o noktada kemâle ermemiş ki.” Tank’ın önünde çelik kütle gibi duran, taşla helikopter düşürmeye çalışan mücâhidin misâli budur: Tank’ı durdurmak için tank lâzım değil, mangal gibi îmân etmiş bir yürek lâzımdır. O yürek varsa tankı da uçağı da durdurur. Hz. İbrâhîm aleyhisselâm ise bir Aşûre gününde doğmuş; onun doğacağını ve Nemrud’un saltanatının sallanacağını bütün kâhinler söylediği için Nemrud tüm erkek çocukları katletmiştir. Her zamanın bir Nemrud’u vardır: Mûsâ’nın zamanında adı Firavun, İbrâhîm’in zamanında Nemrud, Hz. Muhammed’in zamanında Ebû Cehil idi. İsimleri farklıdır amma meslekleri aynıdır — Allâh’ın dîni ile, peygamberleri ile savaşmak.

Veliye Savaş Açmak Allâh’a Savaş Açmaktır: Peygamberlerin ve Velîlerin Mesleği

Efendi hazretleri bu sohbette meslek kavramını kalıcı bir şekilde tarif eder: Peygamberler Âdem aleyhisselâm’dan Muhammed Mustafâ’ya sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerine kadar peygamberdir; isimleri farklıdır amma meslekleri aynıdır — peygamberliktir. Derece olarak aralarında fark vardır amma meslek birdir. Velîler de böyledir: İsimleri farklı, amma Allâh’ın velîsidirler; bir sürü isimde velî vardır ve Âdem aleyhisselâm’dan bugüne kadar velîler silsilesi kesintisiz akmıştır. Meslekleri aynıdır: Allâh’ın dinini ayakta tutmak için çabalamak, uğraşmak. Onların dertleri, tasaları, gamları, kasâvetleri, işleri ve güçleri Allâh’ın işidir; yani Cenâb-ı Hakk’ın dininin yaşanması ve yaşatılması için mücâdele ederler. “Yeryüzünün manevî direkleridirler; yeryüzünün zâhirî direkleri dağlar ise, manevî direkleri Allâh’ın velîleridir.” Efendi hazretleri burada çok mühim bir vurgu yapar: “Din Allâh’ındır. Din Allâh’ındır. Din Allâh’ındır. Din hiç kimsenin değildir. Bütün dindârlar bozulabilir, Allâh’ın dîni bozulmaz. Bütün dindârlar yanlışlık yapabilirler, Allâh’ın dîni yanlış değildir. Bütün kitaplarda hatâ kusur vardır, Kur’ân’da hatâ kusur yoktur. Bütün insanlarda hatâ vardır, Hz. Muhammed Mustafâ’da hatâ yoktur.” Binâenaleyh velîye sadece cahil hürmetsizlik etmez — velîye savaş açan, aslında vâli aracılığıyla devlete savaş açan gibi, doğrudan Allâh’a savaş açmış olur. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem kendi hevâsından konuşmazdı; ona vahiy ile konuşulurdu, o “sâhibinin sesi” idi. Peygamberin sözüne karşı çıkan, doğrudan Allâh’ın sözüne karşı çıkmış olur.

Rüyâ Peygamberliğin 46 Cüzünden Bir Cüzdür: Ezân’ın ve Hz. Ömer’in Rüyâ Hakîkati

Sohbetin belki de en şiddetli tarafı rüyâ meselesidir. Efendi hazretleri, “rüyâyla amel edilmez” diyen modern şarlatanlara karşı tam bir cihâd beyânı sunar. Rüyâ sâhih ise ona tâbi olunur; hatta sufîler sâhih rüyâya tâbi olmayı farz olarak görürler. “Allâh’a itâat edin. Resûlüne itâat edin. Resûlüne itâat sadece hadîslerle sınırlı değildir.” Bir kimse Hz. Peygamber’i sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin rüyâsında görürse ve rüyâsında ona bir şey yap dese, o kimse gider rüyâsını tevîl ettirir; tevîl ettirerek onu yapması farz olur. Zîrâ “ezân-ı şerîf rüyâyla gören sahâbenin bildirdiği bir rüyâ değil mi?” Bir sahâbe rüyâsında ezânı görmüş, Bilâl-i Ebeşî okumuş; Hz. Ömer radıyallâhu anh da aynı rüyâyı gördüğünü amma edebinden dolayı söylemediğini beyân etmiştir. Hz. Ömer, henüz inzâl olmayan âyetleri inzâl olmadan önce rüyâsında gören bir sahâbedir. Rüyâ peygamberliğin 46 cüzünden bir cüzdür — kim rüyâyı inkâr ederse küfre düşer, zîrâ peygamberliğin bir cüzünü inkâr etmiş olur. Sâlih rüyâ müjdecidir, ümmete yol gösterir. Efendi hazretleri madde-perest insanları açıkça “ümmet-i Muhammed’in önünde yol kesici” olarak niteler; onların îmânı kemâle ermemiştir, çünkü kemâle ermiş îmân rüyânın peygamberliğin 46 cüzünden bir cüz olduğunu inkâr edemez. İbrâhîm aleyhisselâm gördüğü rüyâ üzerine oğlunu kurban etmeye gitmiş; Yûsuf aleyhisselâm daha çocukken rüyâsında on bir yıldızın ve bir ayın kendisine secde ettiğini görmüştür — babası Ya’kûb rüyâyı tevîl ederek oğlunun peygamber olacağını, kardeşlerinin ve halasının ona itâat edeceğini anlamıştır. “Rüyâ, gören için de delildir, görülen için de delildir” — bu hadîs-i şerîftir.

Abdülmuttalib’in Zemzem Rüyâsı ve Hz. Abdullâh’ın Kurban Hâdisesi

Zemzem kuyusu, Hz. Peygamber’in zamanına kadar yeri bilinmeyen bir sudur. Yemenli bir kavim Mekke’yi harâp ettiğinde Zemzem’in yerini de taşla doldurmuş, yok etmiş, örtmüştür. Ta Abdülmuttalib’e kadar kimse onu bulamamıştır. Abdülmuttalib — Hz. Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin dedesi, “Biz seni tertemiz bir soydan getirdik” âyet-i kerîmesinin delîlli şâhidi — Zemzem’in yerini rüyâsında görmüştür. Mekke’nin sultanı buna müsâade etmek istememiş amma Abdülmuttalib oğlu Abdullâh’ı yanına alıp Zemzem kuyusunu tekrar çıkarmak için o yere gitmiştir. Çok ısrar ve inatlaşmadan sonra “Bu oğlan Abdullâh var ya, onu kurban edeceğim şükr olarak” diye yemin etmesi üzerine ona müsâade olmuştur. Abdülmuttalib rüyâsında gördüğü yeri oğlu Abdullâh ile beraber kazmaya başlamıştır — o dönemde Abdullâh çok küçüktür — ve Zemzem kuyusunu meydâna çıkarmışlardır. Kuyu çıktıktan sonra Abdülmuttalib, yemini gereği oğlu Abdullâh’ı kurban etmeye niyetlenmiştir. “Herkes İbrâhîm’in İsmâîl’i kurban etmesini konuşur amma bir kurban vakıası daha vardır: Abdülmuttalib ile Abdullâh arasında.” Hz. Muhammed Mustafâ’nın babası Abdullâh, hiç îtirâz etmeden kurban edilmeye hâzır durmuştur — bu teslîmiyet peygamberler silsilesindeki İbrâhîmî cesaretin aynısıdır. Sonra Abdullâh’ın dayısı gelmiş, “Gidelim bir âlime danışalım” demiştir. O günün bir âlimi ve ârifi, “Bir insân diyeti on devedir; on deve koyup kura çekeceksiniz; develer çıkana kadar on deve daha eklersiniz” diye yöntem göstermiştir. Yüz deve olunca kura develere çıkmıştır — yüz devenin karşılığında Abdullâh kurtulmuştur. Ve bu kurtulan Abdullâh’tan Hz. Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem dünyâya gelmiştir: “Kurban edilmiş bir Abdullâh’ın oğludur O. Kurban edilmiş Abdullâh’ın oğludur — Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem.”

Hz. Eyyûb Aleyhisselâm’ın İmtihânı: Hanımının Sadâkati ve Şeytânın Üç Suret Değiştirmesi

Eyyûb aleyhisselâm hastalığından bir Aşûre gününde kurtulmuştur. Öylesine hastalanmıştı ki müşrikler onu şehirden kovmuş, şehrin çöplüğüne atmışlardır. Hanımı dayanamayıp onu bir mağaraya götürmüş, her gün mağaraya gidip gelip ona yiyecek içecek götürmeye başlamıştır. Şeytân ise hanımını aldatmak için üç defa suret değiştirerek imtihan etmiştir: Önce yakışıklı bir delikanlı olarak gelmiş, “Seni nikâhıma alayım, şu ihtiyarı bırak” demiş; hanım “Ben Eyyûbümü bırakmam” cevâbını vermiştir. Ardından büyük saltanatlı bir komutan kılığında “Ben büyük bir komutanım, şanım şöhretim var, şu ihtiyarı bırak benimle nikâh kıy” demiş; cevap yine aynı olmuştur. Üçüncü gün büyük devlet başkanı ve saray ehli gibi — “çatafatı, çatahatı, ay yuka çıkmış vaziyette, tantanası şantanası, dübdübesi etrafı” — bir kral gibi görkemli bir hâlde gelmiş, “Gel seni nikâhıma alayım” demiş; hanım “Son imtihânda bu” diyerek “Ben Eyyûbümü bırakmam” cevâbını tekrar etmiştir. “İmtihân imtihâna bak Hâcer’deki” ile birlikte bu, Kur’ân-ı Kerîm’in zevce sadâkatini en yüksek mertebede örnekleyen kıssalardandır. Mağaraya geri dönen hanımı bir bakmış ki Eyyûb aleyhisselâm genç delikanlı gibi, altın kelebek topluyor — kelebeklerin üzerindeki her kurt, altın kelebeğe dönüşmüş. Efendi hazretleri burada bir daha vurur: “O isterse senin üstündeki kurdu altın kelebek yapar. Sen onu hastalık görürsün; oysa senin için o altın kelebektir. Hastalığını altın kelebek gibi gör. Eyyûb’ü aklına getirmez misin hiç?” Hastalıktan şikâyet eden kul, kendi hastalığını altın kelebek gibi göremediği için Eyyûb aleyhisselâm’ı hatırlamalıdır. Şifâ, Eyyûb’un ayak topuğunun dibinde dibine kadar suyu getirmiş; Cenâb-ı Hak bildirmezse kul bilemez. “Şifâ senin topuğunun altındadır; sana bildirmezse bilemezsin sen.”

Hacer Annemizin Teslîmiyeti: Zemzem İsmâîl’in Topuğunun Altında

Sohbetin en zirve noktalarından biri Hacer annemizin imtihânıdır. İbrâhîm aleyhisselâm İsmâîl’i ve hanımını ıssız bir çöle götürmüş, “Seni burada bırakmak zorundayım. Seni Allâh’a havâle ettim, Allâh’a teslîm ettim” demiştir. Bir lokma ekmek yok, bir yudum su yok, bir yudum süt yok, yatacak yatak yok, örtünecek yorgan yok, başını yaslayacak tahta parçası dahi yok, bildiğiniz kuru tahta parçası dahi yok; her yer çöl, uçan kuş dahi yok. Efendi hazretleri burada îmân ekseninde bir hükmü yineler: “Eğer îmân ettiysen her şey var; îmânın kemâle ermediyse ne önüne konulursa konulsun hiçbir şey yok.” Hacer annemiz ümitsizliğe düşmüyor, “Şu teslîmiyete bakın, şu teslîmiyete bakın, şu teslîmiyete bakın” diyerek Efendi hazretleri onun teslîmiyetini defalarca yineler. Kucağında çocuk, onu yatırdığı yerde çare ararken Safâ’dan Merve’ye, Merve’den Safâ’ya koşuyor — iri cin yok, gelen geçen yok, çölün ortasında. Amma Zemzem, İsmâîl’in topuğunun altında. Çocukça debelendiği topuğuyla bir vurmuş ve Zemzem fışkırmıştır. Hem açlığa hem susuzluğa, her türlü derde devâ olan Zemzem. “Allâh hepinizi gözünden içmeye nasîp eylesin; tekrar tekrar içirsin inşâallâh; tekrar tekrar Beytullâh’a baka baka, kana kana Zemzem içenlerden eylesin. Zemzem içerken Allâh’a afv-u mağfiret dileyip affolanlardan eylesin.” Hacer annemiz avucuna su aldığında önce İsmâîl’e içirmiş, ondan sonra kendisi içmiş; bir bakmış ki açlık gitmiş, susuzluk gitmiş, her şey gitmiş. Cenâb-ı Hak oraya tertemiz bir kavim getirmiş, İsmâîl’in hizmetkârı olmuşlar, ticâret yapmış, iyilikler yapmış, İsmâîl’e kızlarını vermişlerdir. Harika bir şehir oluşmuş. İbrâhîm aleyhisselâm gelip oraya Âdem aleyhisselâm’ın cennetten getirilen Ka’be evini yeniden Allâh’ın emriyle inşâ etmiş, Peygamberlerinin üzerinden vahiyle inşâ ettirmiştir.

Hz. Süleymân’a Yeryüzünün Anahtarları ve Yahûdîlerin Süleymân Mâbedi Mes’elesi

Süleymân aleyhisselâm’a yeryüzünün bütün hazînelerinin anahtarları bir Aşûre gününde verilmiştir. Hem kral, hem peygamber; hem devlet başkanı hem peygamber; kurtların, kuşların, bütün hayvanâtın dilini bilen peygamber. Kâfir cinlileri emrine alan, hattâ şeytânı emrine alan peygamber — dikkat: şeytânı Müslümân eden değil, şeytânı emrine alan peygamber. “Kim şeytânını Müslümân etti? Muhammed Mustafâ’yı sallallâhu aleyhi ve sellem. Onun şeytânı ne bahtiyarmış değil mi? Müslümân oldu onun şeytânı. Bütün diğer şeytânlar azâb içinde dururken ebediyyen onun şeytânı numûnelik — cennette. Cennete girecek bir şeytân var mı? Evet. Kim? Muhammed Mustafâ’nın şeytânı.” Bu vurgu, sohbetin en şaşırtıcı mecâzlarından biridir. Süleymân aleyhisselâm’ın ilâhî meseleye kattığı bir başka boyut ise Süleymân Mâbedi’dir. Yahûdîlerin bugün Mescid-i Aksâ’yı yıkmak istemelerinin asıl sebebi, Mescid-i Aksâ’nın Süleymân mâbedinin üzerine inşâ edilmiş olmasıdır. Onlar temelde eritilmiş altın, elmas ve diğer kıymetli madenleri aramak için “araştırma yapıyoruz” bahânesiyle tünel kazmaktadırlar. Süleymân aleyhisselâm bu madenleri bilinçli olarak temele yerleştirmiştir — mesaj şudur: “Ey insânlar, sizin taptığınız, kıymetli gördüğünüz bu madenler var ya, benim ibâdethânemin mâbedimin temelini oluşturuyor. Düşünün, ben onlara hiç kıymet vermiyorum.” Dünyevî kıymetleri mâbedin temeline, ibâdete basamak yapmak — işte peygamber bilgeliğinin dehşetli zarâfeti. Bir Aşûre gününde Cenâb-ı Hak Süleymân aleyhisselâm’a bu lütfu, ikrâmı, ihsânı bahşetmiştir.

Hz. Peygamber’in Aşûre Orucu: Müşriklere ve Ehl-i Kitâb’a Muhâlefet Fıkhı

Medîne’ye hicret edildiğinde oradaki Yahûdîlerin Aşûre gününde oruç tuttuğunu gören Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, “Aşûre gününe oruç tutulacaksa bizim bu Aşûre gününe oruç tutmamız bizim için daha lâyıktır; biz buna daha lâyığız” demiş ve Müslümânlara oruç tutmayı emretmiştir. Hattâ bâzı rivâyetlere göre yemiş olanların dahi niyet etmeleri istenmiştir. Sabah kahvaltısını yapmış, saat 10 olmuş biri dahi “niyet etsin” diye emir buyurulmuştur — çünkü henüz Ramazân orucu farz kılınmamıştır. Ne zaman ki Ramazân orucu farz kılınınca Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, “Bundan sonra Muharrem ayında Aşûre gününde isteyen oruç tutsun, isteyen tutmasın” demiştir. Efendi hazretleri bu noktayı çiziktirir: Kendisi Ramazân orucu farz kılınıncaya kadar Aşûre orucunu tutardı; Ramazân orucu farz kılındıktan sonra ise Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Aşûre gününde oruç tutmadı. Bunun sebebi Ehl-i Kitâb’a muhâlefet etmeye başlamış olmasıydı. Mekke döneminde müşriklere muhâlefet ederdi; Medîne döneminde ise zaman içerisinde Ehl-i Kitâb’a da muhâlefet etmeye başladı, o kadar ki ne ibâdetlerinde, ne hayâtında, ne tarzında tavrında Ehl-i Kitâb’dan üzerinde hiçbir şey kalmadı. Muharrem ayında Aşûre orucu ise tamâmen terk edilmemiş, bir fazîlet orucu olarak devâm etmiştir. Hadîs-i şerîfte Ebû Hureyre naklediyor: “Ramazân ayından sonra en fazîletli oruç ayı şehrullâh olan Muharrem ayıdır; farz namazından sonra en efdal namaz da gece namazıdır.” Hz. Ali radıyallâhu anh da bu hadîsi nakletmiş: “Ramazân dışında oruç tutmak istersen Muharrem ayında tut; çünkü o Allâh’ın ayıdır. O ayda bir gün vardır ki Allâh onda bir kavmin günâhlarını affetti, bir başka kavmin günâhını da affedecek” (Tirmizî). Bu da Aşûre fıkhının özlü ifâdesidir.

Kerbelâ Şehâdeti ve Sufînin Mes’ûl Muhabbet Ahlâkı

Muharrem ayında Müslümânların içinde bir acı vardır: Kerbelâ. Efendi hazretleri Kerbelâ’yı ciğerleri yakan ayrı bir vakâ olarak anar: Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in torunlarından Hz. Hüseyin efendimizin, yanında yetmiş iki ehl-i beyt olmak üzere Yezîd’in askerleri tarafından şehîd edilmesi. Bu da Müslümânlar için ayrı bir gönül yarasıdır. “Biz Kerbelâ’yı bir yas olarak kutlamıyoruz. Biz bir tarafımız bu noktada hüzün, keder; bir tarafımız sevinç — yani peygamberlerin kurtuluş günü; bir tarafımız da Hz. Muhammed Mustafâ’nın göz bebeklerinden birisi olan Hz. Hüseyin efendimizin şehîdliği. Cenâb-ı Hak bizleri onun yolunda eylesin.” Efendi hazretleri sufî ahlâkının orta çizgisini bu noktada tesbît eder: “Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri ‘Ben size Kur’ân ve sünnet bıraktım’ diyor. Bize düşen Kur’ân ve sünnete tâbi olmaktır. Onların başına gelenler, çektikleri sıkıntılar, yaşadıkları şeyler, kendi fazîletleriyle eş dertli olanlar…” Efendi, Hz. Hüseyin efendimize muhabbetin îmândan olduğunu îkâz eder, Ehl-i beyt’i sevmenin îmândan olduğunu belirtir. Yezîd ve askerlerini sevmek hiçbir zaman sufînin yolu değildir; amma aynı zamanda Aşûre’yi yas olarak tutmak da sufînin tavrı değildir. Bu denge — hüzün ile şükür arasında, muhabbet ile teslîmiyet arasında — sufînin Kerbelâ’ya yaklaşımının özüdür.

Sabah Namazı Kazâsı ve Vakit Fıkhı

Sohbetin ikinci yarısında bâzı fıkhî sorular sorulmuştur. Bir kimse sabah namazını kaçırdığında öğlen namazından sonra kılıyorsa kazâ niyetiyle kılmalıdır; çünkü öğlen namazından sonra vakit geçer ve artık edâ niyetiyle kılınamaz. Öğlen namazından önce — güneş doğup bir mızrak boyu yükseldikten sonra — sabah namazını edâ niyetiyle kılmak mümkündür. Bunun fıkhı Hanefî mezhebinde açıktır: Vakit kerâhetleri dikkate alınmalı, kazâya düşen namaz zamânın gerektirdiği niyetle kılınmalıdır. Akşam namazıyla yatsı namazı cem edilir mi? Yatsı ezânı okunduktan sonra cem edilebilir — yolculuk veya ihtiyâç hâlinde bu mümkündür. Efendi hazretleri bu fıkhî cevâpları kısaca verirken mühim olanın vaktin tanzîmi olduğunu hatırlatır: Vakit ibâdetinde kul kendi kusurlarıyla yüzleşmeli, kendini mahrûm bırakmamalıdır. Sufî vaktin çocuğudur: Ramazân’da Ramazân orucu, Muharrem’de Muharrem orucu, Zilhicce’de Zilhicce orucu, Arefe gününde Arefe orucu — her vaktin kendi ibâdeti vardır, sufî o vakte göre işler. Bu yüzden nâfile oruçlarda da bir sıralama, bir fıkhî fazîlet hiyerarşisi vardır; körü körüne değil, vakit şuûrunun içinden gelen bir ibâdet ahlâkıdır bu.

Evlilikte Erkek Sorumluluğu: Kayınvalide Etkisi ve Aile Yönetimi

Sohbetin en uzun hususlarından biri evliliğin idâresidir. Bir kadın evlendiğinde kocasına aittir; annesi ile abisi arasındaki bağı bir akrabâlık derecesindedir. Sorumluluğu kocasındadır, annesine ait değildir. Kadın görüşecek — “Selâmün aleyküm ve aleyküm selâm, nasılsın iyi misin?” — amma evliliğini olumsuz etkileyen annesinden görüşmesini azaltacaktır. Efendi hazretleri bu noktada “Ben evimin dışından bir kimsenin evliliğimi etkilemesini kabul etmem” kıstasını koyar. Erkek evliliğinin birinci derecede sorumlusudur; onu sağlıklı bir şekilde yürütmek için gayret gösterir, çaba sarf eder; eşi ona tâbi olur. Anne babalar çocuklarının evliliklerini olumsuz değil, olumlu etkileyecekler; etkilemiyorlarsa erkek frene basacak: “Hop dur sâkin ol, bizim evimize dışarıdan bir elin karışmasını istemiyorum.” Erkek aynı nasîhati kendi ailesine de yapacak: “Anne lütfen Allâh rızâsı benim evliliğimi yönetmeye kalkma; ben kendi evliliğimi yönetirim.” Bâzen baba oğlunun evliliğini yönetmeye çalışır — “Bâbâ sen nasıl evliliğini kendin yönetmiyorsan ben de evliliğimi kendim yöneteyim; bırak ben de hatâ yapayım, düşeyim kalkayım, tecrübe sâhibi olayım.” Bir evde iki tane horoz olmaz; bir dergâhta iki tane şeyh olmaz; bir bölgede iki tane zâkir olmaz; bir devlette iki tane başkan olmaz. Bu kâideler Efendi hazretlerinin aile fıkhının özü sayılabilir. Bir kimse evlenecekse önce kendi kendine tefekkür etmelidir: “Ben iki liralık bir maaşla iki liralık bir hayat kurarım” — kadına da bu durumu haber verecek: “Benden iki lira bir kuruşluk bir hayat istersen kuramam.” Kadın bunu bile bile evleniyorsa yarın öbür gün fazlasını isteme hakkı yoktur.

Eşine Sâdık Olmak ve “İlk Günkü Gibi” Kâidesi

Efendi hazretleri burada yıllar önce yaşanmış bir hâtırayı anlatır. Bir kadın telefon edip “Kocam beni aldatıyor” demiş. Efendi ona “Gözünle gördün mü?” diye sormuş; “Hayır” cevâbını almış. “Nereden aldattığına hükmettin?” demiş; “Sabah sekizde evden çıkıyor…” diye anlatmaya başlamış. Efendi ona sormuş: “Kocan kaçta kalkıyor?” “Sekizde evi terk ediyor.” “Sen kaçta kalkıyorsun?” “On, on buçuk oluyor.” Efendi hazretleri bu noktada çarpıcı bir tesbît yapar: “Kocan sabah sekizde kalkıp gidiyor; sen ona kahvaltı hazırlıyor musun?” Ses yok. “Bu adam sekizde gidiyorsa sen altıda kalk. Bir güzel saçını taran, en erotizm kıyâfetleri giy, çık adamın önüne. Adam seni yine bırakıp gidiyorsa kör olasıca adam de, boynun devrilsin de.” Efendi, bir adamın sabah erken güzelce hazırlanmış bir hanımın önünde durup ondan ayrılıp gitmesinin mantıksızlığını gösterir. “Birisi ona sabahları katmer yapsa yürür gider adam; biri telefon açsa sıcak katmer var geldi dese adam katmerin peşine gider.” Adamın evin içinde kendisini “on numara, harika davranışlarıyla, tutumuyla, sevecenliğiyle, şen-şakrâklığıyla, nazıyla, işvesiyle, cilvesiyle” karşılayan bir kadınla birlikteyken başkasıyla mesajlaşması aslında kadının kendini yenilememesinden kaynaklanır. Kocalık ve karılık ancak “ilk günkü gibi” heyecanın muhâfazasıyla ayakta kalır. “Dervişin ilk günkü gibi olanı kıymetlidir; adamın ilk günkü gibi olanı kıymetlidir; kadının ilk günkü gibi olanı kıymetlidir; çalışan işçinin ilk günkü gibi olanı kıymetlidir; patronun ilk günkü gibi olanı kıymetlidir. İlk günkü gibi olanın her şeyi kıymetlidir.” Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e “Ya Resûlallâh beni nasıl seversin?” diye sorduğunda “İkindim neresinde ya Resûlallâh?” sorusuna “İlk günkü gibi, ilk günkü gibi, ilk günkü gibi” cevâbını vermiştir. Eğer ilk günkü gibi heyecanı kendi içinde tazeleyemiyorsa kişinin dervişliğinde de sıkıntı vardır, kocalığında da, karılığında da.

Mehdî Aleyhisselâm’ın Evlenmesi: Sünnet-i Resûl’ün Kemâli

Sohbetin son sorularından biri Mehdî aleyhisselâm’ın evlenip evlenmeyeceğidir. Rivâyetlerden birinde Mehdî aleyhisselâm’ın evleneceği, bir diğerinde evlenmeyeceği nakledilmiştir; Îsâ aleyhisselâm için de benzer rivâyetler vardır — hattâ bâzı rivâyetlerde çocuklarının olacağı belirtilmiştir. Efendi hazretleri evleneceğine dâir rivâyeti tercîh eder, zîrâ peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünnetidir evlenmek. “Evliliği olmayan bir kimse kemâlât noktasında noksândır, eksiktir.” Hz. Peygamber’in buyurduğu gibi: “Evleniniz, dininizin yarısını tamamlayınız.” Mehdî aleyhisselâm evlenmezse dininin yarısı tamâmlanmamış olur; o zaman Mehdîliği sıkıntılı olur. Bir mürşid — velî veya peygamber fark etmez — Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in terk etmediği sünnetleri mümkünât noktasında üzerinde tecellî ettirmelidir. Bu tasavvufta ve sufîlikte çok önemli bir esâstır. Bu yüzden Mehdî’nin üzerinde de bu tecellî önemlidir. Rivâyetlerin tercîhinde Efendi hazretleri peygamber sünnetinin kemâlâtı kıstasını kullanır — bir seçenek sünneti tamamlıyorsa, diğer rivâyetten önce gelir. Bu bir sufî metodolojisidir ve âlim ile ârifin farkını ortaya koyar: Âlim sâdece rivâyeti zikreder, ârif onu sünnet çizgisinde değerlendirir.

Âmelî Dersler: Bu Sohbetin Kul İçin Pratik Hükümleri

  • Aşûre günü Âdem aleyhisselâm’dan Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem’e kadar peygamberler üzerinde tecellî eden ilâhî bir vakittir; ona hürmet peygamberlerin sünnetine hürmettir.
  • Ramazân dışında en fazîletli oruç ayı Muharrem ayıdır (Hadîs-i şerîf, Tirmizî); Aşûre gününde oruç isteyen için müstehaptır, mecbûrî değildir.
  • Sâhih rüyâ peygamberliğin 46 cüzünden bir cüzdür; sufîler sâhih rüyâya tâbi olmayı farz olarak görürler, inkâr küfre götürür.
  • Rüyâda Hz. Peygamber’i sallallâhu aleyhi ve sellem görüp bir emir alan kimse rüyâsını tevîl ettirir ve onu yapması farz olur.
  • Velîye savaş açmak, vâli aracılığıyla devlete savaş açmak gibi Allâh’a savaş açmaktır; çünkü velî Allâh’ın dinini yaşatmak için yaşar.
  • Peygamberler Allâh’tan emir gelmedikçe hareket etmemelidirler; Yûnus aleyhisselâm kıssası bu kâidenin ibretlik örneğidir.
  • Zemzem İsmâîl’in topuğunun altındadır — şifâ ve rızık çok uzakta aranmasın, Hacer annemizin teslîmiyeti gibi teslîm olmak yeterlidir.
  • Hastalık altın kelebektir — Eyyûb aleyhisselâm’ı hatırlayan mü’min hastalıktan şikâyet etmez, onu ilâhî bir imtihan olarak kabul eder.
  • Evlilikte birinci derecede sorumluluk erkektedir; erkek evini dışarıdan gelen tesirlerden muhâfaza eder, kayınvalide veya anne yönetimine izin vermez.
  • Bir evde iki horoz, bir dergâhta iki şeyh, bir devlette iki başkan olmaz — birlik yoksa düzen olmaz.
  • Eşlerin birbirine “ilk günkü gibi” heyecanla yaklaşması, evliliğin ve dervişliğin kemâl şartıdır; ikindi vakti dahî ilk günkü gibi sevmek Peygamber’in sünnetidir.
  • Evlilik kararı önceden kendi kendine tefekkürle verilmelidir: “İki liralık maaşla iki liralık hayat kurarım” diyen, sonra fazlasını isteme hakkına sâhip değildir.
  • Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in Aşûre gününde Müslümânlara oruç tutturması Ehl-i Kitâb’a tamâmen muhâlefetinden önceki dönemdedir; sonra nâfileye bırakılmıştır.
  • Kerbelâ şehâdetini Müslümân hem hüzünle hem teslîmiyetle hatırlar; onu ayrı bir mezhebe dönüştürmek sufî ahlâkına uymaz.
  • Peygamber sünnetlerini mümkünât çerçevesinde üzerinde tecellî ettiren mürşid, kemâlât yolunun sâhibidir; evlilik bu sünnetlerin merkezindedir — Mehdî aleyhisselâm dâhil.

Referanslar ve Kaynaklar

  • Kur’ân-ı Kerîm: Meryem sûresi (İbrâhîm’i, Eyyûb’ü, Dâvûd’ü, Yûsuf’u an); Yûsuf sûresi (11 yıldız rüyâsı); Mü’min ve Sâffât sûrelerinde İbrâhîm’in İsmâîl’i kurban etme rüyâsı; Tâ-Hâ sûresinde Mûsâ’nın denizde geçişi.
  • Aşûre hadîs-i şerîfleri: Ebû Hureyre rivâyeti — “Ramazân’dan sonra en fazîletli oruç ayı şehrullâh Muharrem’dir, farz namazından sonra en efdal namaz gece namazıdır”; Hz. Ali rivâyeti — “Ramazân dışında Muharrem ayında oruç tut çünkü o Allâh’ın ayıdır” (Tirmizî).
  • Rüyâ hadîs-i şerîfi: “Rüyâ peygamberliğin 46 cüzünden bir cüzdür”; “Rüyâ gören için de delildir, görülen için de delildir”; sâlih rüyânın müjdeciliği hakkındaki hadîsler.
  • Siyer-i Nebî: Abdülmuttalib’in Zemzem’i rüyâsında görüp kazması; Abdullâh’ın kurban edilmekten yüz deve ile kurtulması; ezân-ı şerîfin sahâbe rüyâsında görülmesi ve Hz. Bilâl’in okuması.
  • Kerbelâ kaynakları: Hz. Hüseyin’in 72 ehl-i beyt ile Yezîd’in askerleri tarafından şehîd edilmesi; Ehl-i beyt muhabbetinin îmâna dâhil olması.
  • Peygamberler tarihi: Âdem ve Havvâ’nın Aşûre’deki buluşması; Nûh’un gemisinin Cûdî-Diyân’a demirlemesi; Mûsâ’nın Firavun’dan kurtuluşu; Dâvûd’un Câlût’u üç taşla yenmesi; İbrâhîm’in ateşten kurtulması; İsmâîl’in kurbanlıktan kurtulması; Eyyûb’ün hastalıktan şifâyâb olması; Süleymân’a yeryüzü hazînelerinin anahtarlarının verilmesi.
  • Tasavvuf kaynakları: Sufînin “vaktin çocuğu” olması; sâhih rüyâya tâbi olmanın farziyeti; velîlerin “yeryüzünün mânevî direkleri” oluşu; ilme’l-yakîn, ayne’l-yakîn, hakka’l-yakîn mertebeleri.
  • Aile fıkhı: “Evlenin, dininizin yarısını tamâmlayın” hadîs-i şerîfi; erkek aile reisliğinin sorumluluğu; “ilk günkü gibi” kâidesi ve Hz. Âişe annemizin muhabbet sorusu.

Sohbetin Özeti

Mustafa Özbağ Efendi bu on dördüncü sohbette Aşûre gününü peygamberler silsilesi üzerinden ilâhî tecellî vakti olarak tarif eder: Âdem, Havvâ, Nûh, Mûsâ, Yûnus, Dâvûd, İbrâhîm, İsmâîl, Eyyûb ve Süleymân aleyhimüsselâm’ın bu günde yaşadıkları ilâhî rahmet tecellîleri sıralanır. Aşûre orucunun tarihçesi — Mekke müşriklerine muhâlefet, Medîne Ehl-i Kitâb’ına muhâlefet, Ramazân’ın farz kılınmasıyla Muharrem’in fazîlet orucuna dönüşmesi — tafsîlâtlı olarak açıklanır. Sohbetin en güçlü omurgası sâhih rüyânın peygamberliğin 46 cüzünden bir cüz olması ve “rüyâyla amel edilmez” diyen modern “şarlatanlara” karşı kemâl îmânın cevâbıdır; ezânın sahâbe rüyâsında görülmesi, Hz. Ömer’in inzâl olmayan âyetleri rüyâsında görmesi, İbrâhîm’in İsmâîl’i kurban etme rüyâsı ve Abdülmuttalib’in Zemzem’i rüyâsında görüp bulması bu kâidenin kökleri olarak sunulur. Aynı zamanda velîye savaş açmanın Allâh’a savaş açmak olduğu, peygamberler ile velîlerin “meslek birliği” üzerinden açıklanır; Nemrud, Firavun ve Ebû Cehil’in isim farklılığı ile meslek aynılığı ibret verici bir şekilde sıralanır. Hacer annemizin ıssız çöldeki teslîmiyeti, Zemzem’in İsmâîl’in topuğunun altından fışkırması; Eyyûb’ün hastalık imtihânı, hanımının şeytânın üç imtihâna karşı sadâkati ve “altın kelebek” mecâzı tasavvufî sembolizmi ile çok kuvvetlidir. Süleymân aleyhisselâm’a yeryüzü hazînelerinin verilmesi ve altını-elması mâbedinin temeline koyması — dünyevî kıymetlerin hakîkî yerini gösterir. Kerbelâ’da Hz. Hüseyin ve 72 ehl-i beytin şehâdeti, hüzün-teslîmiyet dengesinde anılır. Son kısmında sabah namazı kazâsı, evlilikte erkek sorumluluğu, kayınvalide etkisi, “ilk günkü gibi” kâidesi ve Mehdî aleyhisselâm’ın evleneceğine dâir rivâyetin peygamber sünnetini tamamlama esâsıyla tercîh edilmesi gibi âmelî meseleler ele alınır. Sohbet baştan sona, Aşûre gününün hakîkatini mü’minin gündelik hayâtına, îmânına, ibâdetine, ailesine ve sünnete bağlayan kuşatıcı bir tefsîrdir.

Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — 14. Karabaş-i Velî Tekkesi 2017 Sohbeti | Kategori: 2017 Karabaş-i Velî Tekkesi

Diğer sohbetler: Dergah Sohbetleri

Kaynak: TDV İslâm Ansiklopedisi