Mustafa Özbağ Efendi’nin Karabaş-i Velî Tekkesi’nde 2017 yılında icrâ ettiği on beşinci sohbeti, hazırlıklı bir dervişin sorularını merkeze alarak Muhyiddîn İbn Arabî, Paul Tillich ve Şeyh Bedreddîn gibi tarihi sîmâların Tanrı inancının mukâyeseli tefsîrini yapan yüksek seviyeli bir kelâm-tasavvuf meclisidir. Efendi hazretleri bu sohbette önce büyü, nazar ve muska gibi halk îmân meselelerine kısaca dokunur; üç talâk ile boşanan bir çiftin geri dönüş imkânı; Hz. Mevlânâ’nın Farsça, Hz. Hacı Bektaş Velî’nin Arapça, Yûnus Emre’nin Türkçe yazmasının manevî zenginliği; ölümden keyif almayı öğrenmenin sufî yolu ve mektûbâttan tarîkat-tasavvuf bahsinin özeti gibi meselelere temas ederek ısınır. Sonra sohbetin ana eksenine geçer: İlim Âdem aleyhisselâm’dan Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem’e kadar bütün peygamberlerin önde tuttuğu bir esâstır; “ilim Müslümân’ın yitik malıdır, Çin’de de olsa gider alır” hadîsi-şerîfi, Şît aleyhisselâm’ın bin şehir kurması, Osmânlı medreselerinin sekiz ana dalımda icâzet şartı ve Osmânlı dergâhlarının icâzetsiz mürşîdlere — İngiliz, Fransız, Amerikan mandasına — sapmasının felâketi sıralanır. Ardından sohbetin kelâm-tasavvuf çekirdeği açılır: Allâh’ın varlığının ispât delilleri (ontolojik, hudûs, erdem ve ahlâkî delîller) Descartes, St. Thomas, Victor Hugo, Bedîüzzamân Saîd-i Nursî ve sufî irfânı arasında mukâyeseli olarak ele alınır. Ancak Efendi hazretlerinin esâs yönelimi Paul Tillich’in “mutlak îmân” tefsîridir: Tanrı’nın varlığını kabul etmek, reddetmek kadar “ateistçe” bir tutumdur; Tanrı varlığın ta kendisidir, ayrı bir varlık değildir. Bu noktadan sonra Efendi hazretleri taayyünsüzlük, hadîs-i kudsî “Ben bilinmez idim”, teşbîh-tenzîh diyalektiği, birinci taayyün, Allâh’ın kadersizliği, varoluşun içindeki cesaret kaderi ve mutlak îmânın tâayyünden azâde Allâh fikrini gerektirdiği gibi felsefî-tasavvufî zirvelere çıkar. Son olarak Şeyh Bedreddîn’in Vâridât 26 ve Vâridât 38 pasajlarını panteizm ile karıştırılması tehlikesine karşı uyararak, Hallâc-ı Mansûr’un “Ene’l-Hak” sözünün nüktesini ve “sırr-ı hakikat”in mutlak îmânın üstünde bir mertebe olduğunu izâh eder. Sohbet bir tez yoğunluğuna erişmiş yüksek seviyeli bir metin-i irfânîdir; sufînin soyutlukta zirve yapma yolculuğunun haritasıdır.
Allâh’ın: Büyü, Nazar, Muska Meselesi ve İmân Muhâfazası
Sohbet, bir dinleyicinin “Çevremizde birileri ‘sizde büyü var, uğrama var’ dediği için bakıcı bir teyzeye gittik; bizde eskiden ipe kırk bir düğüm atılıp balmumu ile sarılı bir ip toprağa gömülmüş” sorusu ile başlar. Efendi hazretleri büyünün ve nazarın hak olduğunu, insanların büyü yapabileceğini, amma büyüye ve büyücüye inanan bir Müslümân’ın — Allâh muhafaza eylesin — küfre düşeceğini belirtir. “Büyü yaptığı büyüye inanırsa” küfürdür; onu bozanlar muhakkak vardır amma sufînin kendisi bu kabil işlerle meşgul olmamalıdır. Ülkemizde insanların büyü, muska, bakıcı gibi hususlarla çok uğraştığını, Allâh’ın muhâfaza etmesini dileyen bir çizgide kalır Efendi hazretleri. “Bu tarz insanlara inandığınız anda tecdîd-i îmân, tecdîd-i nikâh gereklidir.” Bu ölçü Hanefî fıkhında büyüye inanan ama onu dini bir şey gibi sayan kimsenin îmân ve nikâhının yenilenmesi gerektiği ile tam örtüşür. Sufînin yolu başından beri tevekkül ve tevhîd üzerinedir; halk büyüsüne teslîm olan bir gönül, Allâh’a olan bağlılığını zayıflatmış demektir. Bu yüzden nazar ve büyü konusunda en sağlam korunma — Felak ve Nâs sûreleri, Ayet-ül Kürsî, Hasbünallâhü ve ni’me’l-vekîl virdi ve güçlü bir tevhîd şuuruyla Allâh’a sığınmaktır.
Üç Talâk ile Boşanma ve Dönüşün Fıkhı
Sohbette sorulan bir başka mesele, üç defâ ayrı zamanlarda boşanan bir çiftin tekrar bir araya gelmek istemesidir. Efendi hazretleri fıkhî çerçeveyi önce tanımlar: Bir erkek, bir kadını üç ayrı zamanda, üç talâkta boşadıysa — yani “boşadım” dedi, aradan bir-iki ay geçti, bir daha “boşadım” dedi, bir daha “boşadım” dedi ve bu süre zarfında hiç ilişkiye girmediler, hiç beraber olmadılar — o zaman üç talâktan sonra dönüşü yoktur. Bu hüküm Hanefî fıkhının kat’î kâidesidir: Üçüncü talâktan sonra iddetin bitmesi, “hulle” meselesi ve artık ricat hakkının kalmaması — hepsi bu silsileye bağlı bir fıkhî hükümdür. Soruyu soran dinleyici ayrıca “bayanım ben boşama hakkını aldım” gibi hususî bir durum eklediği için Efendi hazretleri not düşülen bu soruya açık bir cevap verememiş ve “bu böyle değil herhalde; bunu karşılıklı dinlemem lâzım” diyerek meseleyi şifâhî bir istişâreye bırakmıştır. Bu fıkhî îtinâ sufînin tavrının mühim bir îcâbıdır: Mahrem ve teferrüatlı bir fıkhî sorun, uzaktan tek cümlede çözümlenecek bir şey değildir; asıl doğru cevap için hem müftî hem de mürşîd bir arada gerekir. Sufînin evlenmesi, boşanması ve tekrar dönmesi sırasında izlemesi gereken yol, nefsin hevâsıyla değil, şerîatın kesin hükümleriyle belirlenir.
Hz. Mevlânâ’nın Farsça, Hz. Yûnus Emre’nin Türkçe Yazması: Dil Zenginliğinin Mânâsı
Sohbette bir başka soru şöyle gelmiştir: “Hazreti Mevlânâ’nın ana dili Türkçe olmasına rağmen niçin eserlerini Farsça yazdı? Bu bir zenginlik değil mi?” Efendi hazretlerinin cevâbı bu suâlin sâdece bir edebî dikkat olmayıp kapsamlı bir îmân-i mânâ dersi olduğunu gösterir: “Hazreti Mevlânâ Farsça yazmış, Hacı Bektaş Velî Hazretleri Arapça yazmış, Yûnus Emre Türkçe yazmış. Ne büyük zenginlik!” Efendi hazretleri dili, sufînin tebliğ istikâmetindeki bir imkân olarak gördüğünü bu cevapta özetler. Farsça — Mevlânâ’nın zamanının Anadolu Selçuklu sarayının, medreselerinin ve edebî zevkin dili; Arapça — Kur’ân’ın ve ümmetin birleştirici dili, Hacı Bektaş’ın tasavvufî tefsîr dili; Türkçe — halkın dilidir, Yûnus’un Allâh sevgisini en basit köylüye ulaştıran diline dönüşen rûhî ateş. Üç farklı dilin üç farklı sufî tarafından kullanılması, tasavvufun monolitik olmayıp, her zaman, her mekân, her tabakaya hitâb eden geniş kapsayıcı bir yol olduğunu gösterir. Bu aynı zamanda modern dindarların düştüğü dil sapıklığına karşı bir îkâzdır: Diller ayetlerin ve hadîslerin lafzını taşıyıcıdır amma mânâ Allâh’ındır. “Hangi dille konuşursa konuşsun, hangi dille yazarsa yazsın, kalbi Allâh sevgisiyle dolu olan bir sufîyi hangi dil engelleyebilir?” Bu çok boyutlu zenginlik sufînin evrensel yüzünü ortaya koyar.
Ölümden Keyif Almak: “Ölmeden Önce Ölünüz” Sırrına Giden Yol
Bir dinleyici “Ölümü ve sonrasını çok düşünüyorum, bundan dolayı hiçbir şeyden keyif alamıyorum, herkesten ve her şeyden sıkılıyorum. Bana ne önerirsiniz — bir psikiyatri haricinde?” diye sormuş. Efendi hazretlerinin cevâbı sufî ölüm psikolojisinin tam kalbine dokunur: “Ölümden tat al. Ölüm güzel bir şeydir. Ölüm bir şeydir.” Efendi hazretleri burada bir îkâz zikri gibi ölümü tekrar tekrar yinelerken, insânın ölümle alâkalı kendisini alıştırmasının — “ölmeden önce ölünüz” hadîs-i şerîfinin sırrına vâkıf olmasının — muhteşem olduğunu belirtir. Bu sufî yolun en temel âmelî derslerinden biridir: Ölüm gelmeden evvel nefsin isteklerini, dünyevî bağlanmalarını, hırsını, öfkesini, şehvetini öldürmek; kul olarak Allâh’a teslîm olmaktır. Bu sırra vâkıf olan kişi artık ölümden korkmaz, zîrâ her an ölümünü tefekkür eder ve her an Cenâb-ı Hakk’a yakınlaşır. “Ölmeden önce ölünüz, muhâsebe olunmadan önce muhâsebe ediniz” hadîsinin özü budur. Dervîş için her namaz bir ölüm provası, her uyku bir küçük kıyâmet, her yemek bir şükür abesesidir. Ölüm korkusu insan rûhunu sıkıştırır; ölüm sevgisi insan rûhunu Allâh’a kanatlandırır. Psikiyatrik yardıma başvurmadan önce tasavvufun bu asırlık reçetesi — ölmeden önce ölmek — düşünülmeye değerdir.
İlim Âdem Aleyhisselâm’dan Muhammed Mustafâ’ya: Şît ve Peygamberlerin Medeniyeti
Efendi hazretleri “Kim ilim öğrenmek için yola çıkarsa Allâh ona cennete giden yolu kolaylaştırır” hadîs-i şerîfini açarak ilmin Âdem aleyhisselâm’dan Hz. Peygamber’e kadar bütün peygamberlerin önde tuttuğu bir esâs olduğunu ortaya koyar. Âdem aleyhisselâm oğlu Şît’e kendisine indirilen sayfaları okumuş — Şît’e otuz sayfa indirilmiştir ve Şît’in bir anlamı da “çok okuyan”dır. Şît aleyhisselâm öylesine okuyucu idi ki kendi zamanında yazılmış olan bütün eserleri ezberlemiştir. Âdem aleyhisselâm yaklaşık dokuz yüz, Şît aleyhisselâm da yaklaşık yedi-sekiz yüz sene yaşamıştır. Bu zaman zarfında Şît aleyhisselâm binin üzerinde şehir kurmuş ve her şehirde kütüphaneler tesîs etmiştir. Okuma yazma oranı bugünden fazla idi — Şît zamanında öylesine bir ilim vardı ki. Bu yüzden ilâhî dinlerin peygamberlerinin hepsi de ilmi ön planda tutmuştur. Bir toplulukta ilim geriye gittiğinde oradaki Allâh anlayışı ve tanıması da geriye gider. Efendi hazretleri ilmi iki kısma ayırır: zâhirî ilimler (aklî) ve kalbî ilimler; amma kalbî ilimlerin tecellî ettiği yer de akıldır. Rüyâ akla tecellî eder, hâl akla tecellî eder, kalbe gelen ilhâm akla tecellî eder. Sufîler ve dervîşler bu noktayı birbirine karıştırmamalıdırlar: Bir rüyâyı kalpte alırsınız amma akıl onu hafızaya alır, video kamerası gibi tekrar tekrar izlersiniz. Demek ki kalbî ilimle iştigâl eden kimselere dahî akıl lâzımdır.
Osmanlı Medresesinin Sekiz Dal İcâzeti ve Tasavvufun Silsileli İcâzet Şartı
Efendi hazretleri burada tarihî-kelâmî bir hüküm koyar: İslâm dünyâsının son dönem sıkıntılarından biri icâzet disiplininin yıkılmasıdır. Medreselerin başına geçecek âlimlerin en az sekiz ana dalımdan icâzetli olmaları gerekirdi. Sâdece ayet-hadîs bilmek, sâdece fıkıh bilmek, sâdece usûl bilmek, sâdece tefsîr bilmek yetmezdi. Matematikten, fizikten, kimyadan, astronomiden icâzetleri olması gerekiyordu. Sekiz ana dalımdan icâzetli olan bir âlim medrese başına hoca olarak oturtulurdu. Ehl-i tasavvufta ise o kimsenin şerîat ilimlerini bilmesi, bir üstâdı olması ve bir icâzeti olması gerekirdi. Üstâdı olmayan, icâzeti olmayan bir kimse — “bunun babası şeyh idi de oğlu da şeyh oldu” gibi sudan bir sebeple — bir dergâhın, tarîkatin, tekkenin başına oturtulamazdı. “Böyle olmaya başladığında bozuldu dergâhlarda zaten. Bâzı dergâhlar İngilizlerin oldu, bâzıları Fransızların oldu” diyerek Efendi hazretleri Osmânlı’nın son döneminde bâzı tekkelerin İngiliz, Amerikan, Fransız mandasına kapılmasını acı bir örnek olarak sıralar. “Tekkelerin, şeyhlerin İngiliz mandasını, Amerikan mandasını, Fransız mandasını kabul ederlerse, ben olsam ben de kapatırdım. Neden? İcâzetsiz. İngiliz yetiştirmesi, icâzetsiz. Fransız yetiştirmesi, icâzetsiz. Amerikan yetiştirmesi.” Malatya’da, Elâzığ’da Amerikan özel okullarının ne işi vardı Osmânlı zamanında? Bu bozulma hâlâ devâm ediyor. “İlim Müslümân’ın yitik malıdır, Çin’de de olsa gider alır” hadîs-i şerîfi unutulmadan icâzet silsilesinin ayaklandırılması şarttır.
Allâh’ın Varlığının İspatları I: Ontolojik, Hudûs ve Erdem Delilleri
Sohbetin kelâm çekirdeğine geçerken Efendi hazretleri önce bir ince ayar yapar: “Her inanılı birey kendi aklı ve rûhsaz zenginliği sınırları içinde Tanrı kavramı ve tasarımı yapar. Bu bağlamda her insanın düşündüğü Tanrı imajının tek doğru, ya da tek gerçek olduğunu söylemek doğru değildir. Herkes kendi maddî ve mânevî ilmi kadar Allâh’ı tanır ve bilir. Ve tanıdığı bildiği kadar îmân eder.” Sonra dört temel delilin özetini sunar: Ontolojik delil (Descartes) — Tanrı kavramından Tanrı’nın varlığını çıkarmak. Allâh varlık kavramından Allâh’ın varlığını ispâtlamak gibi. Hudûs delili — Hudûs sonradan meydâna gelen bir şeydir; İbn Arabî bu lafzı çok kullanır ve sufîler de çok kullanırlar. Meydâna gelen her şey onu meydâna getiren bir varlığa muhtaçtır; yaratılan, sudur eden, zuhûr eden her şey bir yaratıcıya muhtaçtır; kendi kendini yaratamaz. “Yoktunuz, Allâh sizi var etti” ayet-i kerîmesi bu mânâda hudûs delilinin en açık ifâdesidir. “Siz bir akılla kendi kendinizi durup ‘ben şimdi burada kendimi var mı edeyim’ dediniz? Hayır.” Bu İbrâhîm aleyhisselâm’ın yoludur — önce yıldız, sonra ay, sonra güneş, sonra “ben batanları sevmem” diyerek sebep-sonuç zincirinden Allâh’a ulaşması. Erdem delili (St. Thomas) — Evrende bir mükemmellik sıralaması vardır; bunun en üstünde bulunan en mükemmel varlık Tanrı’dır. Sufîler bunu çok kullanmazlar, çünkü onlar için “O mükemmeldir, O’nun yaptığı her şey de mükemmeldir.” Bu delil daha çok son 200-250 yılda reformist İslâm âlimlerinin — meselâ Bedîüzzamân Saîd-i Nursî’nin — kullandığı bir yöntemdir.
Allâh’ın Varlığının İspatları II: Ahlâkî Delîl ve Sufî Muhakeme
Ahlâkî delil ise Efendi hazretlerine göre sufîlerin üzerinde en çok durdukları delildir. İnsan iyilik yapmaya eğilimlidir; bu bir ahlâk yasası olup öğrenilmemiş ve vicdânımızda hâzır bulunur. Bunun sebebi de Tanrı’dır — Victor Hugo’nun sözü: “Tanrı insanın içindeki vicdândır.” Sufîler bu ahlâkî delili sâdece Allâh’ın varlığını ispât için değil, kendilerini Allâh’a yaklaştırıcı bir yol olarak kullanırlar. Sufînin en mühim gâyesi Allâh’ın ahlâkı ile ahlâklanmaktır — “en güzel ahlâkla ahlâklanın” hadîs-i şerîfi bu meseleyi hülâsa eder. Efendi hazretleri güzel bir istiare kullanır: “Bu en güzel ahlâk bütün insanların içlerine, ben öyle târif ederim ya, bir çip gibi konmuştur. O çipi zıplatmış programı açmak, zıplatmış programı çalışır hâle getirmekten mükelleftir sufîler. O yüzden sufîler burayı kanıt olarak değil, kendilerini Allâh’a yaklaştırıcı olarak çok kullanırlar. Olmazsa olmazlarıdır.” Bu bir anlamda modern rûh tahliliyle birleşen kadîm bir bilgelik metnidir: İnsânın iç rûhî disiplini ile Allâh’a tanıklık etmesi arasındaki mukâyese, delil olmanın ötesinde bir ibâdet makamıdır. Sufîler âlimlerden farklıdır: Âlimler şüphe eder, sufîler şüphe etmezler; sufîler şüphe bataklığından âzâde olduklarından Allâh’ın varlığını ispât etme yoluna gitmezler. Nitekim ilk tefsîrcilerin selefi — Taberî, Muhâsibî gibi yüksek sîmâlar — Allâh’ın varlığını ispât noktasında hiç kelâm etmemişlerdir; çünkü onların îmânları bu noktada şüphesizdi.
Paul Tillich: “Tanrı Varlığın Ta Kendisidir — Ayrı Bir Varlık Değildir”
Sohbetin en heyecanlı noktalarından biri Paul Tillich’in Tanrı tasavvurunu incelerken gelir. Dinleyicinin naklettiği metin şudur: “Tanrı’nın varlığını kabul etmekte, reddetmek kadar ateistçe bir tutumdur. Tanrı var olmanın da, var olmanın ta kendisidir. Ayrı bir varlık değildir. Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya çalışmak, tanrının yokluğunu savunmakla, ateizmle eş anlamlıdır.” Efendi hazretleri buna karşı heyecanını gizleyemez: “Biz sufîler üç aşağı beş yukarı aynı şekilde düşünürüz. Hatta bir kimse ben ateistim deyince ‘sen benden sin’ derim, ‘gel yanıma’.” Bu yaklaşım bir nüktedir amma çok derin bir nükte: Bir insan “ateistim” diyerek bile bir kavrama inanmaktadır — Allâh’ın olmadığına inanmaktadır; demek ki isim vardır, kavram vardır, reddederken bile kabul etmektedir. Efendi hazretleri buradan bir başka ölçüye geçer: “Eğer bir kimse ateistse, onun İslâm olması çok rahattır. Daha yol kısadır. Amma bir kimse ‘ben Müslümânım’ deyip de şirk üzerindeyse, şirk ehlinin Müslümân olması daha zordur. Yarım yamalak İslâm bilgisinde duran bir kimse, o yarım yamalak bilgisine dogmatik bir şekilde sarılır. Onun yanlış olduğunu kabul etmez. Ondaki oluşmuş olan putları yıkamazsınız.” Dîn putları yıkan bir süreçtir; ateistte yıkılması gereken tek put inançsızlık putudur, amma yarım yamalak Müslümânda beş-on put vardır. Buradan Efendi hazretleri bir başka derse geçer: “Bir kimse bir şeyin olmadığına inanıyorsa, bilin ki o şeyin varlığına inanıyordur o.” Bu mantık incelikli bir kelâmî ince-düşüncedir ve sufînin ateisti “reddeden mü’min” olarak görebilmesine dayanır.
Taayyünsüzlük, “Ben Bilinmez İdim” Hadîs-i Kudsîsi ve Birinci Taayyün
Efendi hazretleri burada bir felsefî merdivenin en üst basamağına çıkar. Paul Tillich’in “Tanrı varlığın kendisidir” metni sufîlerin İbn Arabî’den mîrâs aldığı taayyün öğretisiyle birleştirilir. “Bizim dinî hayatımıza başvurmaksızın Allâh hakkında bütün söyleyebileceğimiz, Allâh’ın varlığın kendisi veya varlığın yokluğa karşı koyduğu güç olduğu sözünden ibarettir. Bunun dışındaki bütün Allâh tasvîrleri semboliktir, gerçek değildir.” Efendi hazretleri bu sözü tam kabul eder: “Cenâb-ı Hakk’ın sıfatları hepsi de halkın koyduğu sıfatlardır. Cenâb-ı Hakk’ı tanımaya çalışan kimseler Allâh’ı sıfatlandırırlar. Her kul bir şekilde Allâh’ı sıfatlandırır. Her inanan sıfatlandırdığı Allâh’a îmân eder.” Allâh’ı “çıplak” olarak tanımlamak çok zordur; bütün peygamberler halka anlatabilmek için Allâh’ı sıfatlandırmak zorunda kalmışlardır. Sıfatlar avâmın sıfatıdır. Buradan Efendi hazretleri İbn Arabî’nin taayyünsüzlük (taayyün-süzlük) kavramına geçer. “Allâh hiçbir şeydir. Hiçbir şey olan Allâh bir şey yaratmıştır. Allâh’ın hiçbir şey olmaması Allâh tecelliyâtından öncedir. Arabî’nin diliyle taayyünsüzlüktür. Hadîs-i kudsînin diliyle ‘Ben bilinmez idim’ noktasıdır.” Allâh’ın hiçbir şey olduğu nokta, Allâh’ın bilinirliğinden önceki hâlidir. Bu felsefenin en dip noktası veya en zirve noktasıdır: Hiçbir şeydir, taayyünsüzlüktür, bir şeye benzetmek bir isim koymak herhangi bir şey söylemek mümkün değildir. “Bilinmez idim, bilinmeklik istedim, Allâh oldum” — bilinmeklik isteyince Allâh olur. Bu aynı zamanda birinci taayyün kavramıdır — İbn Arabî’nin sisteminde varlık dairesinin ilk belirlenme aşaması.
Allâh Kadersizdir: Kaderin Yaratıcısı O’dur
Efendi hazretlerinin sohbetin bir köşesinde yaptığı çok ince bir ayrım daha vardır: “Allâh kadersizdir. Allâh kaderi yaratandır. Allâh kaderi yaratandır. Allâh’ın bir kaderi yoktur.” Bu noktada dinleyiciler arasında muhtemel bir sezgisel itirâz beklemeden Efendi hazretleri açıklar: Eğer Allâh’ın bir kaderi olsaydı, bu kaderin kurallarına bağlı olmuş olacaktı — amma Allâh hiçbir kayda bağlı değildir. “O bir kadere bağlı değildir. O bir kazığa bağlı değildir. O bir ipe bağlı değildir. O bir kanuna bağlı değildir. O kurala bağlı değildir. Hiçbir şeyi hiçbir şeye bağlı değildir. Amma O her şeyi bir şeye bağlar. Her şeyi kadere bağlar. Amma kaderin yazıcısı O’dur.” Levh-i mahfûzda yazılan her şey O’nun ilmi ilâhîsinden sudûr etmiştir amma O levh-i mahfûza bağlı değildir. Levh-i mahfûz bir kader üzerinedir; kader levh-i mahfûzdadır; levh-i mahfûz bir kader üzerinedir. Kaderin üzerinde kader vardır, hikmetin üzerinde hikmet vardır, doğrunun üzerinde doğru vardır. Bu ince ayar modern Eş’arîlik-Mâturîdîlik kelâmının bir başka tarzıdır ve sufînin ayn-ı sâbite kavramıyla birleşir. Sufî için bu incelik vazgeçilmezdir: Kader O’na bağlanacak bir bağ değildir; O kaderin sâhibi ve yazıcısıdır, kendisi kaderden münezzehtir. Bu tıpkı “Semî, Basîr, Rahmân, Rahîm” gibi bir sıfat değil, bir fiil eylemidir — Cenâb-ı Hakk’ın yaratıcı kudretinin ifâdesidir.
Hayat: Potansiyel Enerjinin Kinetik Enerjiye Dönüşümü ve Varoluşun Kesintisiz Akışı
Paul Tillich’in bir başka metni “Hayat, güç hâlindeki varlığın fiilî varlık hâline geçme faâliyetidir” der. Efendi hazretleri burada dinleyicilere fizik sorusu gibi bir şey yöneltir: “Fizikçiler, kimyâcılar nerede? Hareket eden güç nedir? Enerjinin kinetik enerjiye dönüşmesi miydi?” Ve cevâbı kendisi verir: “Allâh potansiyel enerji. Potansiyel bir güç. Cenâb-ı Hak var etmekle potansiyel gücünü kinetik enerjiye dönüştürdü. Var olan gücünü sudûr ettirdi, gösterdi. Hayat bu noktada duran bir gücün bu mânâda harekete geçmiş hâli.” Ve her dâim o hayat devâm ediyorsa, o potansiyel güç her dâim o hayâta kendi potansiyel gücünden vererek kinetik enerjiye dönüştürür — enerjiyi devâmlılaştırır. Efendi hazretleri bu meseleye çok güzel bir misal verir: “Bu lamba kesintisiz bir güç geliyor. Kesintisiz derken aradaki kesintiler o kadar çok az ki bizim gözümüz o kesintileri algılayabilecek noktada değil. Biz o kesintisizmiş gibi görüyoruz. Aslında lamba saniyede bir milyon sefer yanıp sönüyor, amma biz onu algılayamıyoruz.” Aynı şekilde varlığın üzerindeki güç de — Allâh’ın hayat gücü — saniyede milyonlar, belki trilyonlar kere iniyor ve kul bunu bir bütün bir akış gibi algılıyor. “Yaşam denilen, hayat denilen, varlık denilen olgu insanların ölçümlenebileceğinden daha az bir zaman zarfında ölüp dirilmekte. Ölüp dirilmekte amma insanlar bu zaman birimini ölçebilecek mekaniye sâhip değiller.” Bu sufî kozmolojisinin çağdaş fizik diline tercüme edilmiş hâlidir: Her an Allâh’ın kudretiyle yaratılıyoruz, her an O’nun ihsânı ile var oluyoruz. “Her gün O, bir şen şe’ndedir” ayet-i kerîmesinin rûhî müteâl yorumu budur.
Varoluşun İçindeki Cesaret Kaderi: İnsânın İmâna Koşması
Efendi hazretleri sohbetin bir başka zirvesinde “varoluşun içine kader olarak cesaret konulmuştur” tezini açar. Bir atomdan bir insana kadar varoluşun her zerresinde cesaret vardır. “Eğer o var olacak olan şeyde o cesaret olmazsa o var olamaz. O cesaret onun kaderidir, onun matematiğidir, onun fiziğidir, onun kimyasıdır.” Hayat — sevmek, var olmak, evlenmek, çocuk doğurmak, mürşîde intisâb etmek, îmâna bağlanmak — hepsi büyük birer cesârettir. “Bir insanın yaşaması büyük bir cesârettir. Yaşarken birini sevmesi büyük cesârettir. Bir çocuğu sevmesi büyük cesârettir. Bir erkeğin bir kadını sevmesi büyük cesârettir.” Efendi hazretleri bu cesâret çekirdeğini îmâna bağlar: “Îmân etmek büyük cesârettir varoluşun içinde. Neden? Kabul edersin bir şeyi önce. Görmediğin Allâh’ı kabul edersin. Büyük cesârettir. Görmediğin melekleri kabul edersin. Büyük cesârettir. Yaşamadığın peygamberleri kabul edersin. Büyük cesârettir.” Ve aynı zamanda îmân ettiğin şeyin seni kabul edip etmemesi vardır — Habil’in kurbanı kabul edildi, Kâbil’inki edilmedi. Siz kurbanınızın kabul edilip edilmeyeceğini bilmeden kurbanlar keserseniz. Büyük cesârettir. Kabul edilip edilmeyeceğini bilmediğiniz namâzı kılarsınız. Büyük cesârettir. Orucu tutarsınız. Büyük cesârettir. Hem erkek teklifi hem kadının kabulü büyük cesârettir — kınanmaktan ve reddedilmekten korkanlar hiçbir zaman gerçek yiğit olamazlar. “Bir kimsenin îmânının Allâh tarafından kabul edileceğini düşünüp îmân etmesi ve îmânında sâbit durması muhteşem yiğitliktir.” Bu varoluşun içinde cesâret âbideleriyle dolu olduğunu gösteren bir tefsîrdir.
Mutlak Îmân: Allâh’ın Üstünde Bir Allâh Fikri
Efendi hazretlerinin sohbetin zirve anında okuduğu metin şudur: “Mutlak îmân Allâh’ın üstünde bir Allâh fikrini gerektirir ki bu Allâh, teizmin Allâh’ı öldüğü zaman tezâhür eden Allâh’tır.” Efendi hazretleri heyecanla bu metni tefsîr eder: Kafanızda ne kadar Allâh düşüncesi varsa öldürün. Kafanızda ne kadar Allâh târifi varsa batırın. Kafanızda ne kadar Allâh var ise silin. Yeni bir Allâh’a îmân edin. Çünkü kafanızdaki düşüncenizdeki aklınızdaki Allâh ananızın, babanızın, dedenizin, nenenizin, şeyhinizin, üstâdınızın, sevgilinizin, arkadaşınızın, okuduğunuz kitâbın Allâh’ıdır. Bunları derdest edip toparlayıp bir çuvalın içine koyup deryâya atın. Bu muhteşem bir sufî reçetesi: Îmânın putperestliğe dönüşmemesi için sürekli yenilenmesi gerektiği — taklîdî îmândan tahkîkî îmâna geçmek için kullanılan tek yol. Efendi hazretleri bu fikri yapabilirseniz “yılda bir sefer, ayda bir sefer, haftada bir sefer, günde bir sefer, beş vakit namazda, gece yatarken” diye pratik bir tavsiyeye dönüştürür. Bu inanan bir mü’min için tecdîd-i îmân ameliyesidir — her gün îmân çuvalını boşaltıp yenilemek. Teolojik teizmin hatâsı Allâh’ı “diğerleri yanında bir varlık ve bu durumuyla da bütün hakîkatin bir parçası olarak tasavvur etmektir.” Allâh’ı şekilleştirmek, diğer varlıklar gibi varlıklaştırmak, O’nu bu varlığın içinde parçalanmış olarak görmek — sıkıntı burada. “İmânın kemâle ermemesinin sebebi bir şeyi teşbîh edip orada saplantı hâlinde kalmaktır. Mükemmelliğe ulaşmak için soyutlukta üst zirveye doğru çıkmak gerekir. Soyutlukta üst zirveye çıkmak demek, bütün somutlardan ayrışmak demektir.”
Şeyh Bedreddîn’in Vâridât’ı: Vahdet-i Vücûd ve Panteizm Tehlikesi
Sohbetin sonunda dinleyici Şeyh Bedreddîn’in Vâridât 26 ve 38 pasajlarından sorular getirmiştir. Vâridât 26: “Tanrı’nın tek varlık. Bütün evreni doldurduğu ve bütün evrenin Tanrı’da, Tanrı’nın bütün evrende olduğu. Ona göre evrende Tanrı’dan başka varlık yoktur.” Vâridât 38: “Tanrı salt varlıktır, kesindir, geneldir. Varlık olarak nitelenmesi özü gereğidir. Tanrı salt varlık olmasından bütün eylemlerin, davranışların, görünüşlerin, olayların özüdür, kaynağıdır… Bu tabii yine aynı felsefenin getirmiş olduğu bir şeydir.” Bu noktalarda Efendi hazretleri çok ince bir ayar yapar: “Bu sufîliğin ilk başlarında bir öğretidir. Bunun Tanrı olarak değil, sufîler her gördüğünü hak bil derler. Bu da ne olur? Her gördüğüne saygılı davranma. Her gördüğüne erdemlilik yapma. Ve her gördüğünü bu noktada değer vermek, kıymet vermedir. Her gördüğünü hak bilmek. Bu öğretidir amma her gördüğünüz Tanrı’dan bir parça değildir. Bu doğru değildir.” Efendi hazretleri buradan Muhyiddîn İbn Arabî’nin vahdet-i vücûd öğretisini panteizmden keskin bir sınırla ayırır: “Varlığı tamâmen Cenâb-ı Hak kuşatır mı? Evet. Amma varlık tamâmen O değildir.” “Öyleyse biri ‘ben Tanrı’yım’ derse doğrudur bu mu? Değil. Gerçekte her şey birdir — bu Hallâc-ı Mansûr’a atıfta bulunmuştur. Hallâc-ı Mansûr ‘ben Allâh’ım’ demedi. Ne dedi? ‘Ene’l-Hak’. Ben Hak’ım dedi. Burada ince bir perde var. Kabul edilir, edilmez.” Bu panteizm ile vahdet-i vücûd arasındaki ince perdenin en güzel ifadesidir ve sufînin bu sınırı aşmaması tehlikelidir.
Mutlak Îmân ile Sırr-ı Hakikat Arasındaki Fark: Bir Kapı Değil Bir Menzil
Dinleyici son bir soru daha sormuş: “Mutlak îmân ile Donostozizm (yani sırr-ı hakikat) aynı mıdır?” Efendi hazretleri bu noktayı çok dikkatli bir şekilde tefsîr eder: “Sırr-ı hakîkat mutlak îmânın üstündedir. Mutlak îmâna erişenler sırr-ı hakîkate erişirler. O yüzden mutlak îmâna ulaşmayan bir kimsenin sırr-ı hakîkate ulaşacağına inanmam. Amma mutlak îmân sırr-ı hakîkat midir? Hayır. Mutlak îmân sırr-ı hakîkate açılan bir kapıdır.” Bu ince ayar Paul Tillich’in felsefesinin sufî idrâkine nasıl tercüme edileceğini gösterir: Tillich’in “mutlak îmân”ı taklîdî Allâh tasavvurundan tahkîkî taayyünsüzlüğe geçişin adıdır; amma sırr-ı hakîkat bu kapıdan geçilen menzildir. Sufî mutlak îmân kapısından sırr-ı hakîkate doğru yola çıkar. Bu menzil fenâ fillâh, bekâ billâh ve nihâyetinde ahadiyyet makamıdır. Efendi hazretleri: “Ben kendimce mîrâcda değişik perdeden yorumlarım var. Birisi de bu. Îmânın mîrâcı — inanmanın en soyut noktası, somut değil. Bu normalde inanma noktasında felsefenin zirvesi, mîrâcı. Cenâb-ı Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri mîrâcda inanmanın mîrâcını yaşadı. Nedensiz, niçinsiz, şekilsiz, kimliksiz, kişiliksiz, sıfatsız. Akıldan, kalpten, rûhtan, mânâdan, varlıktan, her şeyden geçmiş bir Allâh inancı.” Bu sohbetin en yüksek menzildir: Sufînin Allâh’a olan yürüyüşü teşbîh-tenzîh dualitesinden tamâmen arınmış bir hâle ulaşır, orada dahî iz bırakmaz; her nefeste kul Allâh ile her an tâzelenen bir îmâna yenilenir.
Sohbetin Tamamlayıcı Meseleleri: Eşe Küsmek ve Âile Âdâbı
Sohbetin son kısmında bir kaç tâli mesele vardır. “İki senedir eşimle evde küssüz nikâhımızın durumu nedir?” sorusuna Efendi hazretleri şöyle cevap verir: “Ne büyük inât ya! İki sene küs bir evde yaşayabiliyorsanız size inâtlıkta madalya vermem lâzım. Bu nasıl bir hırs ya! Bir evde insan iki yıl nasıl küstürebilir ya!” Sonra 30 yıl küs yaşayan bir karı-koca hâtırasını anlatır: “Adam kendi yemeğini yapıyormuş, kadın da kendi yemeğini yapıyormuş. Birbirlerinin bulaşıklarını da yıkamıyorlarmış.” Bu tip bir ilişki Efendi hazretlerinin âile fıkhına göre kabul edilemez. Şu ders buradan çıkarılır: “Dervîşler asla kadınlarınıza küsmeyin. Asla. Bir adam eşine küsüyorsa zayıflığındandır. Zayıf, güçsüz insânlar küser. Problemi çözemeyenler küser. Problemin altında ezilenler küser. Güçsüz insânlar birine küser. Güçsüz insânlar küfreder, hakâret eder. Güçsüz insânlar böyle laf söylerler, olur-olmaz.” Bir erkek hanımına küser mi ya? Aşktan nasîbini almamışlar, sevdâdan yana bir nefesleri yok. Ayrıca “Kadın boşanmak isteyebilir mi?” sorusuna “Evet” cevâbı verilir — kadının âilesi boşanmasına izin vermese bile Hanefî fıkhına göre izin noktası yoktur. Köpek beslemek — Hanefî’de köpeğe dokunan abdestini tazelemez, Şâfiî’de tazeler; amma avlanma ve koruma amacıyla koyun veya inek varsa beslenmesinde sıkıntı yoktur. Şeytân’ın en büyük düşmanı insandır, çünkü Allâh’ın halîfesidir. Bu pratik âile fıkhı dersleri, sohbetin kelâm-tasavvuf zirvesinden sonra gelen bir “inişi” olarak, sufînin gündelik hayâtını disiplin altına alır.
Âmelî Dersler: Bu Sohbetin Kul İçin Pratik Hükümleri
- Büyü ve nazar haktır, amma büyüye “inanmak” küfre götürür; bakıcı teyzelerden uzak durup tecdîd-i îmân ve tecdîd-i nikâh gerekirse yapılmalıdır.
- Üç talâkla boşanan çiftin tekrar dönüşü fıkhen kesilmiştir; müftî ve mürşîd bir arada olmadan bu gibi mahrem meselelerde kesin hüküm verilmez.
- Farklı dillerde (Farsça-Mevlânâ, Arapça-Hacı Bektaş, Türkçe-Yûnus) yazılan tasavvuf eserleri dinin dil zenginliğidir; hangi dil olursa olsun mânâ Allâh’ındır.
- Ölüm korkusu yerine “ölmeden önce ölmek” sırrına vâkıf olmak sufînin yoludur; ölümden tat almak nefsî bağlanmaları eritir.
- İlim Müslümân’ın yitik malıdır; Âdem’den Muhammed’e kadar her peygamber ilmi önde tutmuştur; Şît aleyhisselâm’ın bin şehirlik medeniyeti buna delildir.
- Rüyâ, hâl, kalbe gelen ilhâm — hepsi kalbî ilimlerdir amma tecellîsi akıl üzerinden olur; sufî bu iki sahayı karıştırmamalıdır.
- Mürşîdlik silsile-i icâzete dayanır; babası şeyh idi diye oğul şeyh olmaz — icâzetsiz mürşîdlik dergâhın bozulmasının anahtarıdır.
- Allâh’ın varlığının ispatı — ontolojik, hudûs, erdem, ahlâkî deliller — akıl sahipleri içindir; sufîler ise îmânları şüphesiz olduğu için bu yoldan gitmezler.
- Allâh’ın sıfatları halkın koyduğu sıfatlardır; Allâh’ı “sıfatsız, çıplak” olarak kavramak tasavvufî idrâkin en üst mertebesidir.
- Taayyünsüzlük Allâh’ın bilinirliğinden önceki hâlidir; hadîs-i kudsî “Ben bilinmez idim” bu noktanın en açık beyânıdır.
- Allâh kadersizdir; kaderin yaratıcısı O’dur; levh-i mahfûz bir kader üzerinedir amma O’nun üzerinde hiçbir kader bağı yoktur.
- Varoluşun içine cesaret kader olarak konulmuştur; îmân, sevgi, evlilik, çocuk doğurmak, mürşîde intisâb — hepsi büyük cesâret âbideleridir.
- Mutlak îmân, kafanızdaki eski Allâh tasavvurlarını bir çuvala koyup deryaya atmak ve her gün yeniden îmân etmektir — taklîdî îmândan tahkîkî îmâna geçmenin yolu budur.
- “Bir kimse bir şeyin olmadığına inanıyorsa, o şeyin varlığına inanıyordur” — ateistin İslâm’a daha yakın olduğu yer bu paradokstadır; onun için bir tek put yıkılmalıdır.
- Paul Tillich’in “Tanrı varlığın ta kendisidir” tefsîri sufî vahdet-i vücûd idrâkiyle örtüşür, amma panteizmle karıştırılmamalıdır; Bedreddîn’in Vâridât’ı da bu ince perdeden yoruma muhtaçtır.
- Sırr-ı hakîkat mutlak îmânın üstündedir; mutlak îmân sırr-ı hakîkate açılan bir kapıdır.
- Erkek eşine küsmez; küsmek güçsüzlüğün alâmetidir. Dervîş asla kadınına küsmemelidir.
- Kadın boşanmak isterse Hanefî fıkhı onu âilesinin izniyle bağlamaz; iddetin şartları fıkhî ölçülerle yerine getirilir.
Referanslar ve Kaynaklar
- Kur’ân-ı Kerîm: “Yoktunuz, Allâh sizi var etti” âyeti (Bakara, Al-i İmrân), İbrâhîm aleyhisselâm’ın yıldız-ay-güneş meditasyonu (En’am sûresi), “Sen insanlara zorla mı îmân ettireceksin” âyeti (Yûnus sûresi).
- Hadîs-i Kudsî: “Ben bilinmez idim, bilinmeklik istedim” — taayyünsüzlük öğretisinin merkez metni.
- Hadîs-i Şerîfler: “Kim ilim öğrenmek için yola çıkarsa Allâh ona cennete giden yolu kolaylaştırır”, “İlim Müslümân’ın yitik malıdır, Çin’de de olsa gider alır”, “Ölmeden önce ölünüz”.
- İbn Arabî: Taayyünsüzlük (taayyün-süzlük), birinci taayyün, “Ben bilinmez idim, bilinmeklik istedim” yorumu, hudûs kavramı, vahdet-i vücûd.
- Paul Tillich (1886-1965): Var Olmak Cesareti kitâbı; “Tanrı varlığın ta kendisidir”, “mutlak îmân Allâh’ın üstünde bir Allâh fikrini gerektirir” tezleri.
- Şeyh Bedreddîn: Vâridât — 26. paragraf (Allâh’ın tekliği, bütün evrene ilişkin kapsam) ve 38. paragraf (Allâh salt varlık, eylemlerin özü).
- Muhyiddîn İbn Arabî: Vahdet-i vücûd öğretisi, “yaratan yaratılandan ayrılamaz amma her şey O değildir” çizgisi, ayn-ı sâbite kavramı.
- Hallâc-ı Mansûr: “Ene’l-Hak” sözü, şehâdet-i hakîkat; İslâm tasavvuf tarihindeki önemi ve yanlış anlaşılma tehlikesi.
- Kelâm âlimleri: Descartes (ontolojik delil), St. Thomas Aquinas (erdem delili), Victor Hugo (“Tanrı içimizdeki vicdândır”), Bedîüzzamân Saîd-i Nursî (hudûs delilinin modern kullanımı).
- İlk tefsîrciler (Selef): İmâm Taberî, Hâris Muhâsibî gibi yüksek sîmâların Allâh’ın varlığını ispât yoluna gitmemesi — îmânlarının şüphesizliğinin delili.
- Şît aleyhisselâm: 30 sayfa kendisine indirilen peygamber, bin üzerinde şehir kurması ve her şehre kütüphane yerleştirmesi.
- Osmânlı Medresesi: Sekiz ana dalımdan icâzet sistemi (ayet, hadîs, fıkıh, usûl, tefsîr, matematik, fizik, astronomi); Malatya-Elâzığ Amerikan okullarının tarihi.
- Hadîs-i şerîf: “En güzel ahlâkla ahlâklanın” — sufînin ahlâkî delilin kullandığı temel.
- Sufî felsefesi: “Allâh kadersizdir” prensibi, levh-i mahfûzun Allâh’a âit oluşu, ilmi ilâhî ve onun sudûru.
- Âile fıkhı: “Dervîş asla kadınına küsmez”, Hanefî ve Şâfiî mezhepleri arasında köpek abdestinin hükmü, üç talâk meselesi.
Sohbetin Özeti
Mustafa Özbağ Efendi bu on beşinci sohbette, bir dinleyicinin hazırladığı yüksek seviyeli Paul Tillich ve Şeyh Bedreddîn sorularını merkeze alarak sufînin soyutlukta zirve yapma yolculuğunu adım adım açar. Sohbet büyü-nazar-muska gibi halk îmân meselelerine dokunarak başlar, üç talâk fıkhına, Hz. Mevlânâ’nın Farsça-Yûnus’un Türkçe yazmasına, ölümden keyif almaya, mektûbâttan tarîkat bahsine kısaca değinir. Sonra asıl ekseni açar: İlim Âdem’den Muhammed’e kadar peygamberlerin en önemli mirasıdır; Şît aleyhisselâm’ın bin şehir kurduğu medeniyet, Osmânlı medresesinin sekiz ana dalımdaki icâzet disiplininin kaybedilmesi, ve dergâhların İngiliz-Fransız-Amerikan mandasına düşmesiyle icâzet silsilesinin kopması — bunlar modern İslâm âleminin en büyük yaralarıdır. Ardından Allâh’ın varlığının ispatları (ontolojik, hudûs, erdem, ahlâkî delilleri Descartes, St. Thomas, Victor Hugo, Bedîüzzamân ile mukâyeseli olarak) sıralanır; amma sufîler şüphe bataklığından âzâde olduklarından Allâh’ı ispâta değil, tanımaya çalışırlar. Sohbetin zirvesi Paul Tillich’in “Tanrı varlığın ta kendisidir, ayrı bir varlık değildir” tefsîridir — Efendi hazretleri bu metni İbn Arabî’nin taayyünsüzlüğü, “Ben bilinmez idim” hadîs-i kudsîsi, birinci taayyün ve Allâh’ın kadersizliği ile birleştirerek sufînin Allâh inancının en yüksek zirvesini çizer. Varoluşun içine kader olarak “cesâret” konulduğu, îmânın büyük bir yiğitlik olduğu, mutlak îmânın kafalardaki eski Allâh tasavvurlarını silip yeniden îmân etmek olduğu vurgulanır. Şeyh Bedreddîn’in Vâridât 26-38 pasajları panteizm tehlikesiyle sufî vahdet-i vücûd arasındaki ince perdede konumlandırılır; Hallâc’ın “Ene’l-Hak” sözü incelikle tahlîl edilir. En nihâyetinde sırr-ı hakîkatin mutlak îmânın üstünde bir menzil olduğu, mutlak îmânın ise bu menzile açılan bir kapı olduğu izâh edilir. Sohbet “dervîş eşine küsmez” kalp dersiyle ve âile fıkhı ile tamamlanır. Bu sohbet sufî kelâmının en yüksek seviyeli çağdaş tefsîrlerinden biridir ve soyutlukta zirve yapma arzusunda olan her dervîş için bir hazînedir.
Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — 15. Karabaş-i Velî Tekkesi 2017 Sohbeti | Kategori: 2017 Karabaş-i Velî Tekkesi
Diğer sohbetler: Dergah Sohbetleri
Kaynak: TDV İslâm Ansiklopedisi