Mustafa Özbağ Efendi’nin Karabaş-i Velî Tekkesi’nde 2017 yılında icrâ ettiği on altıncı sohbet, tasavvufun en kritik sorusu olan “Bir mürşîd-i kâmile intisâb etmeden zamanın fitnelerinden korunmak mümkün müdür?” suâliyle açılır. Efendi hazretleri Bedîüzzamân Saîd-i Nursî’nin Mektûbât’ının 29. Mektup, 9. Kısım, 8. Telvîh bölümünden şu kat’î hükmü nakleder: “Bir kimse silsile-i meşâyihten dersi yoksa, yani bir tarîkatten nasibi yoksa, kalbi de harekete geçmemişse, mütefennin bir zât dahi olsa, bugünkü zındıkânın karşısında îmânını kurtarması müşküldür — îmânsız ölür.” Kalbin harekete geçmesi sufînin hayât-memat meselesidir; kalbe ilhâmın gelmesi, rüyânın açık olması, hâlin zâhir olması delildir. Sohbet Kâhire meydanının Habil-Kabil kavgasında devâm ettiği, 28 Şubat’ın bitmediği ve “uydurukçuların” televizyonlara çıkıp sünnetleri, hadîsleri, mezhepleri, tarikâtları, şeyhleri inkâr ettiği çağdaş bir îkâz olarak büyür. Efendi hazretleri kelâm çekirdeğinden sonra katılım bankalarının “kâr payı” meselesini — hem pratik hem fıkhî — keserek devletin hukuku Kur’ân ve sünnete dayanmıyorsa faizden kaçınmanın sâdece içsel bir niyetle mümkün olmadığını açıklar. Ardından “Allâh’ın bir şeye ihtiyâcı yokken niçin yarattı?” ve “niçin bizi direkt cennete koymadı?” gibi temel kelâmî sorulara yaratılışın lezzetinin, hamdın ve cennet bahçelerinin — zikrullâh meclislerinin — dünyâda mevcut olduğu cevabını verir. Sohbetin orta kısmında Ömer radıyallâhu anh’ın kabir sualindeki “Ben mi unutayım Rabbimi? Şuradan şuraya geldim…” menkıbesi ve mütevatir hadîslerin şerîat delili oluşu izâh edilir. Son kısımda Efendi hazretleri Hz. Pîr Mevlânâ’nın Mesnevî’sinden “Cevizler kırıldı, içi sağlam olan temiz ve latîf bir rûha mâlik oldu” beyitlerini okur; ölümün bedenle ilişkisi, helâl ve temiz yemeğin sufî disiplini, haftalık kuru fasulyenin “ısıt-ısıt” yenmesinin yasaklığı ve Kehf 28. ayet-i kerîmenin “sabah akşam Allâh’ın rızâsını dileyip zikredenlerle beraber oturma” emri sohbeti tamamlar. Sufînin mürşîdsiz olmamasının, kalbinin harekete geçmesinin, îmânını fitneden muhâfaza etmesinin ve ceviz kırıldığında içinin sağlam çıkmasının yolları bu sohbette açık bir harita olarak sunulur.
Harekete: Bedîüzzamân’ın Mektûbât 29. Mektup 8. Telvîhi: Mürşîdsiz Îmân Kurtarılamaz
Sohbet, bir dervişin sorusuyla açılır: “Bir mürşîd-i kâmile intisâb etmeden kişi kendi başına dinini yaşayıp zamanın fitnelerinden korunabilir mi?” Efendi hazretleri Bedîüzzamân Saîd-i Nursî’nin Mektûbât‘ının 29. Mektup, 9. Kısım, 8. Telvîh bölümünü kaynak olarak gösterir: “Tasavvuf, Tarîkat, Hakîkat nâmları altında öyle nûrânî, öyle şirin bir yol vardır ki, denizler mürekkep olsa, bütün ağaçlar kalem olsa, bu nurlu yolun hikmetlerinden bir damla dahi anlatamaz.” Bu telvîhin devâmında çok kesin bir hüküm vardır: “Bir kimse silsile-i meşâyihten dersi yoksa, yani bir tarîkatten nasibi yoksa, kalbi de harekete geçmemişse, mütefennin — yani fenlerde uzmanlaşmış — bir zât dahi olsa, bugünkü zındıkânın karşısında îmânını kurtarması müşküldür, îmânsız ölür.” Bediüzzaman hazretleri burada modern materyalizm, pozitivizm ve inkârcı felsefeler karşısında taklîdî îmânın ne kadar çâresiz kaldığını ifâde eder. “Amma âdî fakat samimi bir ehl-i tarîkat” — sâde amma samimi bir tarîkat mensubu — “silsile-i meşâyihe duyduğu muhabbet cihetiyle muhabbetini asla kesmez, ümîdini kesmez; kebâire fâsık olurlar amma îmânını korur.” Kebâire fâsık olsa dahî, bir silsileye olan muhabbetinin bereketiyle îmânı muhafaza olur. Kalbin harekete geçmesi bu denklemdeki anahtardır: Kalbine ilhâm geldi “bunu yeme”, “buradan gitme”, “şunu alma”, “git filanca yerde filanca kimseye nasihat et”, “1 lira ver”, “şu bozuk”, “şu yanlış” — böyle ilhâm akınına uğrayan bir kulun kalbi harekete geçmiştir. Bu ilhâmın gerçek olduğunu belirleyen de mürşîdi kâmilin dergâhındaki rüyâsı açık, hâli açık, kalbî ilhâmı açık dervişlerin mevcudiyetidir.
Kalbin Harekete Geçmesi ve Mürşîdsiz Yürüyüşün Tehlikeleri
Efendi hazretleri kalbin harekete geçip geçmediğinin nasıl anlaşılacağını soran bir dervişe şöyle cevap verir: “Bu bir kimse bu hâli yakalayabilir mi? Yol açık, yakalayabilir. Şeyhsiz yakalayabilir mi? Yakalayabilir. Şeyhsiz orada durabilir mi? Çok zor, çok zor.” Allâh affetsin, otuz yıldan beri sufî hayâtın içinde olan Efendi hazretleri sufîlikte nefes almamış bir kimsenin kalbinin harekete geçtiğini kendisinin görmediğini belirtir: “Bu fakir karşılaşmadı daha hiç kimseyle. Vardır, amma bir şey demem.” Bu noktadan sonra Efendi hazretleri Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin meşhûr sözünü nakleder — zayıf hadîs olduğu iddiâ edilse bile: “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytândır.” Efendi hazretleri bu sözü sahiplenir: “İyi zayıf hadîs olsun. Senin kuvvetli sözünden ölüdür. Zayıf hadîs olsun. Sonradan gelme uyduruklara bakacağıma zayıf hadîse bakarım. Uyduruklara uyacağıma zayıf hadîsle amel ederim. Sizin sözünüzle amel edeceğime zayıf hadîsle amel ederim. Neden? Sizde hevâ var, heves var, şeytân var, deccâl var, para var, pul var, makam var, mevki var.” Modern hadîs inkârcılarının zengin, makam sâhibi, para sâhibi ve deccâliyetin televizyonlarında dolaşan simaları olduğu düşünülünce, zayıf bir hadîsle amel etmek bu tip insânlara tâbî olmaktan çok daha güvenli gelir. “İlk tefsîrcilerin seleffi, İstanbul müftüsü, Ankara müftüsü, Bursa’nın eski müftüsü — profesör hangisi televizyona çıkarıldı?” Bunları çıkarmak isteyen medya değil, televizyona dâvet edilenler kabûl etmemiştir. Çünkü onlar heva, heves, para ve dünyanın her iki yüzünden kaçınmaktadırlar.
28 Şubat Bitmedi: Habil-Kabil Savaşı ve Çağdaş Fitneler
Efendi hazretleri sohbetin bir bölümünde çok sert bir şekilde çağdaş fitnenin devâm ettiğini beyân eder: “28 Şubat bitmedi kardeşim. 28 Şubat’çılar bu uydurukçuları cesâretlendirdi ve bu uydurukçular devâm ediyor. Aslında 28 Şubat daha devâm ediyor, bitmiş değil.” Herkes 28 Şubat’ın bittiğini zannediyor amma aslında bitmedi; “bütün Türkiye’deki Müslümân dünyânın gözünü boyuyorlar, 28 Şubat bitmedi, çatır çatır daha devâm ediyor.” İsimler değişti amma fikir değişmedi; tarikâtlara, şeyhlere, cemaatlere laf söyleniyor; sünnet-i Resûlullâh’a, kadere, hadîslere, mezheplere inkâr ediliyor; ve nihâyet sünnet-i Resûlullâh’ın ve hadîslerin tamâmı bile inkâr ediliyor. Efendi hazretleri bu fitneyi Habil-Kâbil savaşına bağlar: “Dünyâ dürülünceye kadar hakla bâtılın savaşı devâm eder. Habil-Kâbil savaşıdır bu. Kâbil de Müslümân’dı — görüntüsü Müslümân’dı Kâbil’in — Hâbil’i katletti. Hâbil’in en büyük özelliği neydi? Hâbil mürşîd-i kâmildi. Hâbil bir tamam velî idi. Hâbil’in üzerinde bütün esmây-ı sıfât tecellî ederdi. Hâbil’in üzerinde bütün esmây-ı sıfât tecellî ettiğinden Kâbil onu çekemedi.” Bir bireyin üzerinde, bir Müslümân’ın üzerinde, bir topluluğun üzerinde Cenâb-ı Hakk’ın esmây-ı sıfâtları tecellî ediyorsa Kâbil’ler onları katlederler. Bu yüzden mü’min “dilinden ve elinden emin olunandır”; eğer bir kimse elinden ve dilinden emin olunmuyorsa “Kâbil’sin.” İftirâ, gıybet, dedikodu, kuyu kazma, oyun kurma, tezgâh, hile — bunların hepsi mânevî Kâbil olma alâmetleridir. Bu savaş dünyâ dürülünceye kadar bitmez; mü’min bu konuda uyanık olmalıdır.
Kâbir Suâli: Hz. Ömer’in “Ben Mi Unutayım Rabbimi?” Cevâbı
Sohbette bir dinleyici şu soruyu sormuştur: “Allâh şüphesiz her şeyi bilir; kabirde ne diyeceğimi de kuşkusuz bilir. Neden bildiği soruyu bize sorar?” Efendi hazretlerinin cevâbı çok derindir: “Sen merak edesin diye soruyor. Seni şehâdetlendiriyor; kendi söylediğini kendi kulağın duyasın diye soruyor. Sen yoksa inkâr edersin, unutursun; unutunca da inkâr edersin. Unutturmuyor senin Rabbin: ‘Rabbin kim?’ diyor. Allâh. ‘Unuttun kaldın bak da kendi kendine gördün, şehâdet ettin.'” Ardından Efendi hazretleri Hz. Ömer radıyallâhu anh hazretlerinin kabir sualine verdiği meşhûr cevâbı anlatır: Ömer radıyallâhu anh hazretlerini kabre koyuyorlar, sorgu melekleri geliyor. Hz. Ömer ilk soruda cevap veriyor: “Ne kadarlık yoldan geldin? Bilmiyorum kaç binlik yoldan geldim.” Sonra ikinci soruya geçiyorlar: “Rabbini unuttun mu?” “Ben mi unutayım? Ben şuradan şuraya geldim — ben mi unuturum Rabbimi? Yürü git!” diyor. Bir nida duyuluyor: “Bırakın onu, bu normal kullarımdan değildir.” Efendi hazretleri bu menkıbenin kalbi harekete geçmiş bir sahâbenin hâlini gösterdiğini belirtir. Ardından şunu ekler: “Kabirle alâkalı kabirde olacaklarla alâkalı geniş bir âyet-i kerîme manzûmesi yok amma bununla alâkalı çok hadîsi şerîf vardır. Biz mütevâtir hadîslere de inandığımız için ‘Habîbime itâat edin’ âyet-i kerîmesi mûcîbince hadîslerde denileni kabûl ediyoruz. ‘Peygambere biz kitapla beraber hikmet verdik’ âyeti mûcîbince o hikmete de îmân ettik.” Biz Kur’ân ve sünnete, ashâbın davranış biçimine, imamların içtihâdına bakar, bulamazsak içtihâd ederiz — “elhamdülillâh 30 yıldan beri sorusuna cevap bulunmayan hiçbir şey yoktur.”
Katılım Bankaları ve Kâr Payı: Faiz İlleti Her Yerde
Sohbette bir başka fıkhî soru gelmiştir: “Katılım bankalarına yatırılan paralara bankalar ‘kâr payı’ verdiği söyleniyor. Bu paralar faiz olmadığı söyleniyor. Kâr payı ve faiz aynı mıdır, yoksa adı değiştirilmiş faiz midir?” Efendi hazretleri bu soruya çok net bir cevap verir: “Bir devletin hukuku Kur’ân ve sünnete uygun bir hukuk değil ise, orada faiz meşrûdur; oradaki iki mü’minin arasındaki muâmele de faizden âzâde değildir.” Bu hüküm sufînin çağdaş ekonomi içindeki konumunu çok açık bir şekilde ortaya koyar. Resmî kurum ve kuruluşlar, vergiye tâbi olan işletmeler — hepsinde de faiz illeti bulaşır. Efendi hazretleri kendi örneğini anlatır: “Devletle iletişimim var mı? Var. Emekli maaşım var, vergiye kayıt oldum, vergi mükellefiyim. Ben normalde devletle veya devlet olmasa dair bir iletişimim varsa faizin içindeyim. Adı ne? Katılım Bankası’. Kardeşim ne yapıyorsun sen?” Efendi hazretleri bir banka müdürüyle geçen hâtırayı da nakleder: Banka müdürü geldi, Efendi hazretleri ona pratik bir teklif yaptı — “Bana ne kadar vereceksen ver para olarak, amma karşılığında evimi satmayacaksın, makinemi satmayacaksın, arabamı satmayacaksın, evimdeki eşyaları satmayacaksın. Hanefî hükkine göre bunları satmayacağına söz verdiğin sürece ne kadar para veriyorsan ben o kadar alırım.” Banka müdürü “Hocam, bu nasıl olur” dediğinde Efendi hazretleri: “İslâm hukuku bu. İslâm hukukuna göre siz ne kadar alacağınız olursa olsun, adamdan 500 lira alacağınız var, adamın bir trilyonluk arabası var, alamazsınız adamın arabasını. Onun kariyeri konumu durumu o arabaya binecektir; 500 liralık arabaya binmez ki! Sen adamın evini sattıramazsın; onun hayat standardı o.” İşte bu fıkhî ince ayarı bugünkü devletlerin hukukuna uymaz ve dolayısıyla devletle iletişim kuran her Müslümân, dolaylı bir şekilde faiz ortamında bulunmuş olur. Mü’minler kendilerini aldatmamalı, fıkhî hassasiyetlerini muhâfaza etmelidir.
Yaratılışın Lezzeti: “Yaratmasaydı Bu Soruyu Nereden Soracaktın?”
Bir dinleyici klâsik bir kelâmî soru sormuştur: “Allâh’ın hiçbir şeye ihtiyâcı yokken, her şeye gücü kudreti var iken insânı niçin yarattı? Bilinmekliğe ihtiyâcı mı vardı?” Efendi hazretlerinin cevâbı şâhidâne bir neş’e ile gelir: “Bak yaratmasaydı bu soruyu nereden soracaktın? Sen sorasın diye yaratttı. Dedi ki: Böyle bir kulum çıkacak, böyle bir soru da soracak; o yüzden şunu yaratayım dedi, üfledi. Bak yarattı seni, sordun sen de — harika bir şey! Yaratmasaydı soracak mıydın? Hayır. Yaratmasaydı olacak mıydın? Hayır.” Burada Efendi hazretleri yaratılmanın lezzetini bir hamd şükrü olarak yaşatır: “Sana da değer vermiş, kıymet vermiş, yaratmış seni, muhteşem bir şey, bunun keyfini çıkarsana! Düşünsenize yaratmış sizi. Ben kendi kendime düşünüyorum: ‘Yaratmışsın beni, hem de ne güzel yaratmışsın’ diyorum. Bunun keyfi, bunun hamdi, bunun şükrü muhteşem bir şey.” Farklı bir tezâhürde olmuş olsaydık — meselâ bize bir numara (1, 2, 3) verilseydi — ne anlamımız olurdu ki? Bir rakamdan ibaret olurduk. “Göz vermiş, kaş vermiş, burun vermiş, anlatmayayım, en önemlisi kalp vermiş — sevebiliyorsun ya — muhteşem bir şey bu! O sevginin idrâki muhteşem bir şey.” Bir başka dinleyici “Neden bizi cennetine direkt koymadı, bu sınav neden?” diye sormuştur. Efendi hazretlerinin cevâbı hayât sevinci ile doludur: “Cennetinde değilsen ben ne yapayım? Ben kendimi cennetinde görüyorum. Şu hâle baksanıza: ‘Ey îmân edenler, siz dünyadayken cennet bahçelerine uğrayınız’ — Yâ Resûlallâh, dünyâda cennet bahçesi var mı? ‘Var, evet’ — Neresidir? ‘Allâh’ın zikredildiği meclislerdir.’ Ben cennet bahçesindeyim, seni bilmem. Beni dünyâdayken cennet bahçesine koymuş, seni bilmem. Gel bize takıl, hayâtını yaşa — cennet bahçesinden cennet bahçesine koş.”
Zikrullâh Meclisleri: Melekler Sahiplenir, Duâlar Yağar
Efendi hazretleri bir başka hadîs-i kudsî nakleder: “Bir tanesi zikir meclisini bulursa, öbür göklere seslenir: ‘Gelin gelin, aradığımızı bulduk.’ Koşuşurlar hepsi de, yığılırlar hepsi de, üst üste gelirler hepsi de. Hepsinin yüzlerini, cemâllerini görürsün zikrullâh meclisinde. Kanatlarını gererler onların üzerine. Herkes üzerine üzerine, hepsi de üst üste gelir kanat kanat üstüne. Her birisi sahiplenir orada zikrullâh yapan kimseleri: ‘Bu benim!’, ‘Bu benim!’ der. Kaç kişi orada? Yüz kişi. Yüz kişiye milyonlarca melek gelir. Milyonlarca meleğin hepsi de o yüz kişiye duâ eder: ‘Yâ Rabbi, bunun hatâlarını affeyle; bunların kusurlarını affeyle; rızıklarını temiz eyle…'” Efendi hazretleri burada uyarıcı bir nükte katıyor: “Onların duâsını dinlemekten zikrullâh’tan kesilirsin — amma onların duâlarına kulağını tıka, ya sen kulluk yap. De ki: ‘Yâ Rabbi, ben seni zikretmeye geldim. Ben senin meleklerinin duâsını dinlemeye gelmedim. Ben senin sevdiklerinin seni sevenlerini seyretmeye gelmedim. Ben zikrullâh halkasına geldim. Benim için önemli olan senin beni zikretmen. Sen buyurdun ki: Kim beni zikrederse ben de onu zikrederim. Ben onu duymaya geldim.'” Neredeymiş cennet? “Cennetten haberi yok milletim. Herkes haberi olsa herkes cennetlik olacak zaten. Bir zikrullâh halakası bulun. Bir zikrullâh halakasında oturmaya nefsinizi zorlayın. ‘İşim vardı da, ayağım ağrıdı da, belim ağrıdı da, yarın sabah erken kalkacağım da…’ Dünyâ kardeş boş. Hepsi olur gider. Bir zikrullâh halakası bul nefesin varken. Git o zikrullâh halakasına otur, nefesin varken. Git orada bir köşede otur, orada bulun — orada bulun sen.” Efendi hazretleri cennet bahçelerinin dünyâda olduğunu ve mü’minin bu bahçelere talip olmasının gerektiğini sufînin en temel dersi olarak sunar.
Helâl ve Temiz: Sufînin Yeme Disiplini
Sohbetin sonlarında Efendi hazretleri Hz. Pîr Mevlânâ’nın Mesnevî‘sinden önemli bir beyit okur: “Cevizler kırıldı, içi sağlam olan kırıldıktan sonra temiz ve latîf bir rûha mâlik oldu. Ancak tene, nakşa âit olan öldürmek ve ölmek, nârı ve elmayı kırmak-kesmek gibidir.” Bu beytin şerhi sufî ölüm felsefesinin kalbidir. Ceviz kırıldığında içinden ne çıkar? Sağlamsa sağlam çıkar, çürükse çürük. İnsanın cesedi, vücûdu da ceviz hükmündedir: Ölümle kırılır. İçi sağlam olan — yani Allâh’a dost olan, Allâh’a iyi bir kul olan — cesetten kurtulur, hürriyete kavuşur. İçi çürük olan ise cennete gidemez. Efendi hazretleri burada bir uyarıcı misal verir: Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e savaş meydanında “filanca şehîd oldu mu?” diye sorulduğunda “Şehîd olmadı” cevâbını vermiştir. Neden? Çünkü o kimse “bunlar gelirler hurma bahçelerime dalarlar, hurma bahçelerime konarlar” diye savaşmıştır — yâni nefsî bir sebep ile ölmüştür. Ceviz kırıldığında içi çürük çıkmıştır. Başka birisi de “O kendisine bahadır desinler, kuvvetli desinler, savaşçı desinler diye savaşıyordu” diye en sonunda kendi kılıcının üzerine yüklenmiş, intihar etmiştir. Ceviz kırıldı, içi çürük. Bu yüzden sufînin îmân-ı kemâle erdirmesi ve kalbini harekete geçirmesi şarttır. Efendi hazretleri burada önemli bir ders daha verir: “Hz. Pîr’in dediği gibi, tatlı olan nârdenk şerbet olur; çürümüş olanın ise bir sesten başka bir şey kalmaz.” Eğer sen tatlıysan — kendini kemâle erdirmişsen — senden her şey yapılır; ölünce de senin tadın devâm eder. Bediüzzamân, Peygamberler, Abdülkâdir Geylânî gibi zâtların yüzyıllar sonra bile ruhlarının tatlı akması bu sırra dayanır. Nârdenk nar suyunun şekerle karıştırılmasıyla yapılır; onlar da nefislerinin tatlılığına ilmin, zikrullâh’ın, takvânın şekerini katmışlardır.
“Temiz” Kavramı: Sufînin Helâlin Ötesine Geçen Seçiciliği
Efendi hazretleri Hz. Pîr’in “çürümüş olan” deyişini çağdaş gıda endüstrisine taşır: “Deccâl kapitalist dünyâ çürümüş meyveden meyve suyu yapar. Amma sufîler çürümüş kokuşmuş hiçbir şey yiyip içmezler. Sufîlerin yediği içtiği helâl olması yetmez — sufîler helâlın yanında temizlik ararlar.” Helâlin hükmü şerîatın delâletiyle belirlenir amma temizlik bunun üstünde bir incelik meselesidir. Meyve suyu temiz midir? İçinde çürük meyve kullanıldı mı kullanılmadı mı — hiç yazıyor mu o kutuların üzerinde? Piyasada ne kadar dökünü çürük varsa meyve suyu üreticilerine gidiyor. Efendi hazretleri konuyu doğrudan bir sorgulamaya dönüştürür: “Yediğiniz içtiğiniz kullanacağınız her şey temiz olmalı. Dâna eti helâl — temiz olacak. Yediği temiz mi dananın, içtiği temiz mi, temiz yerde mi duruyor? Aldığın hayvan temiz mi, yedi temiz mi beslendi, temiz olacak. Ekmek helâl — temiz mi? Buğdayı temiz mi, içinde hangi katkı maddeleri var, o katkı maddelerinden ne var? Kimyasalların içinde ne var? Temiz olacak. Helâl olması yetmez.” Efendi hazretleri ayrıca önemli bir tavsiye daha verir: “Azı yiyin. Çok çeşitli yemek vermeyin. Hâzır gıda yemeyin. Temiz olsun, temiz olacak. Bir şey rafa gidiyor mu? Gidiyor — şüphe edin ondan. Rafta duruyor mu o yiyecek? Duruyor — şüphe edin ondan. Yeme! Yeme ahlâkını bozar, fikrini bozar, düşünceni bozar, kalbini bozar, vücûdunuzu bozar, bozar.” Bir başka kâide: “Kadınlar kocaman bir tencere kuru fasulye yapıp bir hafta adama kuru fasulye yedirme. Isıt-ısıt koy adamın önüne — yok böyle bir şey. Temiz! Günlük yiyeceksin — günlük, günlük.” Efendi hazretleri aşırılığı da yasaklar: “Az pişir yetmesin, hattâ hamd edin. Şişiyor boyuna insânlar, herkes paso yiyor orangutan gibi. Az ye, çok yeme, temiz ye, temiz, temiz.”
Zikrullâh: Kalbin Pası ve Necâset Kokusu
Efendi hazretleri Hz. Pîr’in bir başka hadîsini nakleder: “Her şeyin bir temizleyicisi vardır, kalplerin temizleyicisi de Allâh’ın zikridir.” Sufî için zikrullâh kalbin pasını silen ve necâset kokusunu temizleyen tek âmildir. Kalbinde zikrullâh olmayan bir kimse — güzellik ve yakışıklılık ne kadar olursa olsun — vîrânedir: “Vücûdunu ev gibi düşün. Eğer içinde zikrullâh var ise sen mamursun, harikasın. Eğer senin kalbinde zikrullâh yok ise batsın senin güzelliğinde, yakışıklılığında, vîrânesin. Vîrâne.” Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Ölü ile diri arasındaki farkı söyleyeyim mi? Söyle Yâ Resûlallâh. Allâh’ı zikredenler diridir, zikretmeyenler ölü gibidir. Size mamur bir ev ile mamur olmayan bir evin arasındaki farkı söyleyeyim mi? Söyle Yâ Resûlallâh. İçinde zikrullâh yapılan evler mamurdur; içinde zikrullâh yapılmayan evler güzel olsa da vîrânedir.” Efendi hazretleri bu noktayı büyük bir önemle vurgular: Kalbinde zikrullâh’tan nasibi olmayan bir kimse gerçekte vîrânedir, çürümüştür, kokuşmuştur; nefesi kokar, gözü kokar, kulağı kokar, vücûdu kokar, necâset kokar. Kalbinde Allâh’ın zikri olmayan bir kimse — ölse de sağ kalsa da — necisdir. Amma millet parfümleniyor, onunla kokmayacağını zannediyor. “Burnun koku almayan kimse parfüm kokusuna kanar; amma sen manevî burnun varsa, kalbin harekete geçtiyse, o parfüm kokusunun içerisinden necâset kokusunu alırsın.” Bu yüzden kalbin aynasını Allâh’ın zikriyle temizlemek, pasını silmek, mutmain olmak sufînin ilk ödevidir. “Ancak kalpler Allâh’ı zikredince mutmain olur” (Ra’d 28). Zikrullâh’ı yapan kokuşmuşluktan kurtulur; zikrullâh’ı yapmayan koku fışkırmasının içinde kalır. Îmân etmeyenler ise manevî tabiat âleminde “domuza” kokarlar — bu da kalbin harekete geçip geçmemesi mes’elesidir.
Kehf Sûresi 28. Âyet: “Sabah-Akşam Allâh’ı Ananlarla Beraber Otur”
Efendi hazretleri sohbeti Kehf sûresinin 28. âyet-i kerîmesinden bir öğütle bitirir. Cenâb-ı Hak Peygamberine buyuruyor: “Sabah akşam Allâh’ın rızâsını dileyip zikredenler var ya — nefsini onlarla beraber oturmaya rahatsız et, zorla.” Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e böyle emredildiyse, biz kim oluyoruz ki? Efendi hazretleri bu âyet-i kerîmeyi kulun yapması gereken en sağlam ameli olarak sunar: “Bizde ne yapacağız? İyilerden olmak için, nârdenk şerbeti olmak için, Allâh’ı zikredenlerle beraber olmaya gayret edeceğiz.” Bu Kehf 28. âyet-i kerîmesinin özü şudur: Cennet bahçeleri dünyâdadır ve onlar zikrullâh halkalarıdır. Mü’min bu halkalara nefsini zorlayarak da olsa sokmalıdır. Kehf sûresinin sebeb-i nüzûlü, Mekke müşriklerinin Hz. Peygamber’e “Şu fakir sahâbelerini kov, bizim gibi zenginleri meclisine al” demeleri üzerinedir. Cenâb-ı Hak cevap olarak sefihlerin gözlerini sapacağı zenginlerden değil, sabah akşam Rabbini zikreden fakîr mü’minlerden olmayı emreder. Bu emir sufînin sınıfsız, kimliksiz, görünüş ötesi bir eşitlik alanına girmesinin vesikasıdır. “Sen iyilerin yanında dur da iyilerden sayılırsın. Kötülerin yanında duran nereden sayılır? Kötülerden sayılır. İyilerin yanında durmaya devâm et. ‘O sabah akşam Allâh’ın rızâsını dileyip zikredenler var ya, nefsini onlarla beraber oturtmaya rahatsız et’ — Peygamberine öyle demiş, biz kim oluyoruz ki? Bizde ne yapacağız? İyilerden olmak için, nârdenk şerbeti olmak için, Allâh’ı zikredenlerle beraber olmaya gayret edeceğiz. El Fâtiha ve’s-selâmet.”
Ara Mesaj: Sohbette Dokunulan Diğer Meseleler
Efendi hazretleri sohbette bâzı tâli meselelere de kısaca temas etmiştir. Ümmü Sıbyân büyüsü var mıdır? Var olduğu söyleniyor. Kendisinde ümmü sıbyân olduğunu söyleyen kişi Felak-Nâs-Ayet-ül Kürsî ile korunabilir; amma bir muskacıya değil âlim ve ârif bir zâta başvurulmalıdır. Televizyonda muska satanlar, Kâbe’de para yatırıp duâ edenler, okunmuş kefen satanlar — Efendi hazretleri bunları “28 Şubat devâm ediyor” çerçevesinde eleştirir: “Bunları dur diyen yok; bunları durduran yok zaten.” Memlekette Kur’ân ve sünnetin dışında ne varsa serbesttir; fuhuş, eşcinsellik, içki, kumar, uyuşturucu — cezası yok. Amma muska satanlar, hoca efendi CD’leri satanlar televizyonlarda ticâret yapmaktadırlar. Akikî taşı takmak sünnettir. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem akikî taşı takardı. Bu noktada sünnete ittibâ sıkıntı doğurmaz. Vahy vs ilhâm: Hz. Mûsâ’nın annesine “vahyettik” ifâdesi peygamber vahyi değildir, ilhâmdır. Sufîlerin rüyâları da vahiy kategorisinde değil, ilhâm kategorisindedir. Ehl-i sünnet peygamberlerin haricindeki vahyi ilhâm olarak ayırt eder. Ölen kişi evine gelir mi ziyâret ederse? Normalde gelmez — neden gelsin? Amma nefsi emmâreden levvâmeye, mülhîmeye, mutmainneye, râdiyye mertebelerine gelmiş bir kimse Cenâb-ı Hak ona izin verirse “özgür rûh” olarak bir ziyârette bulunabilir; lâkin bu istisnâ durumudur. Sohbet günleriyle düğün denkliği: Efendi hazretleri düğün-dernek dâvetlerine gidemez, çünkü ders programı sabittir; akrabâlarla aran bozulmasın diye bunu Efendi hazretlerine sorma. Bu ince âdâb ölçüleri sufînin gündelik hayâtını disiplin altına alır.
Âmelî Dersler: Bu Sohbetin Kul İçin Pratik Hükümleri
- Bir mürşîd-i kâmile intisâb etmeden zamanın fitnelerinden îmânını kurtarmak — Bedîüzzamân’ın telvîhine göre — çok zordur; kalbi harekete geçmeyen mütefennin bir zât bile îmânsız ölebilir.
- “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytândır” (Abdülkâdir Geylânî rivâyeti) zayıf hadîs diye reddetmek yerine, uyduruk söz sahiplerinin sözlerinden daha güvenilir sayılmalıdır.
- Kalbin harekete geçmesi ilhâmla olur: “bunu yeme”, “git nasihat et”, “1 lira yardım et” gibi ilhâmların gelmesi kalbin uyandığının delîlidir.
- Televizyonlara çıkarılan “uydurukçu hoca efendilerin” sözleri yerine silsile-i meşâyihten gelen, icâzetli ve muhterem şeyhlerin sözleri tercîh edilmelidir.
- 28 Şubat bitmemiştir; hâlâ tarikât, şeyh, cemaat, sünnet, hadîs, mezhep inkârı sürmektedir — mü’min bu fitneye karşı uyanık olmalıdır.
- Habil-Kâbil savaşı dünyâ dürülünceye kadar devâm edecektir; velîlerin üzerinde esmây-ı sıfâtın tecellî etmesi kıskançlığın sebebidir.
- “Mü’min elinden ve dilinden emin olunandır” — iftirâ, gıybet, dedikodu, kuyu kazma, tezgâh, hile mânevî Kâbilliğin alâmetleridir.
- Katılım bankasının kâr payı ile faiz arasındaki fark sâdece isimdir; devletin hukuku Kur’ân ve sünnete uygun olmadıkça faiz illeti bütün muâmelâta bulaşır.
- Yaratılmanın lezzeti hamd şükürle yaşanmalıdır; “yaratmasaydı bu soruyu soracak mıydın?” kelâmî kaidesi hayât sevincinin en güzel ifâdesidir.
- Cennet bahçeleri dünyâdadır; onlar zikrullâh halakalarıdır. Mü’min nefesini varken bir zikrullâh halakasına girmelidir.
- Kabir suâli kulun kendi söylediğini kendi kulağıyla duyması içindir; Hz. Ömer’in “Ben mi unutayım Rabbimi? Şuradan şuraya geldim…” cevâbı kalbi harekete geçen kulun menzilidir.
- Kur’ân’da her mesele olmasa da mütevâtir hadîsler şer’î delildir; “Habîbime itâat edin” âyeti hadîslerin kabûlünü emreder.
- Ceviz kırıldığında içi sağlam olan temiz ve latîf bir rûha mâlik olur; îmânı kemâle ermeyen ise çürük çıkar.
- Savaş meydânında niyet kayıt: Hurma bahçesi için savaşan şehîd sayılmaz; nefs için kendini öldüren zaten intihârcıdır.
- Sufî için helâl yeterli değildir; temiz de gerekir. Çürük meyveden yapılan suya, hâzır gıdaya, raf ömrü uzun yiyeceğe şüphe ile yaklaşılmalıdır.
- Azı yemek, günlük pişirmek, aynı yemeği ısıt-ısıt bir hafta yedirmemek — bunlar sufî yeme adâbının esâsıdır.
- Kalbin pasını zikrullâh siler; parfümle necâset kokusu örtülmez — mânevî burunlu olan parfümün altındaki kokuşmuşluğu fark eder.
- Kehf 28. âyet-i kerîme “sabah-akşam Rabbini zikredenlerle beraber otur” emrini verir; nefsini zorlayıp zikir meclisine girmek îmân için en büyük ibâdettir.
- Akikî taşı takmak Hz. Peygamber’in sünnetidir; sufîye münâfî bir âdet değildir.
- Peygamber vahyi ile nebî olmayan sufînin rüyâ/ilhâmı aynı mertebede değildir; ehl-i sünnet bunu “ilhâm” olarak ayrıştırır.
Referanslar ve Kaynaklar
- Bedîüzzamân Saîd-i Nursî: Mektûbât, 29. Mektup, 9. Kısım, 8. Telvîh — “Tasavvuf, Tarîkat, Hakîkat… nûrânî şirin bir yol”, kalbi harekete geçmeyen mütefennin zâtın îmânsız öleceği hükmü, “âdî fakat samimi ehl-i tarîkat” kavramı.
- Abdülkâdir Geylânî: “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytândır” sözü — zayıf hadîs olsa bile sufîlerin muhâfaza etmeleri gereken bir hüküm.
- Kur’ân-ı Kerîm: Kehf sûresi 28. âyet (“Sabah akşam Rabbini dileyip zikredenlerle beraber otur”), Ra’d sûresi 28 (“Ancak kalpler Allâh’ı zikredince mutmain olur”), Kâsâs 7. âyet (Hz. Mûsâ’nın annesine “vahyettik” ilhâmı).
- Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hadîs-i Şerîfleri: “Dünyâdayken cennet bahçelerine uğrayın — Allâh’ın zikredildiği meclislerdir”, “Ölü ile diri arasındaki fark: Allâh’ı zikredenler diridir”, “Kalplerin temizleyicisi Allâh’ın zikridir”, “Mü’min dilinden ve elinden emin olunandır”.
- Hadîs-i Kudsîler: Zikir meclislerine meleklerin yığılması, “Kim beni zikrederse ben de onu zikrederim”, “Kulum bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir arşın yaklaşırım”.
- Habil-Kâbil Kıssası: İlk katil vakası, velî üzerinde esmây-ı sıfâtın tecellîsi ve Kâbilî karakterin kıskançlığı — dünyâ dürülünceye kadar hakla bâtılın savaşı.
- Hz. Ömer (radıyallâhu anh): Kabir suâli menkıbesi — “Ben mi unutayım Rabbimi?” cevâbı, kalbi harekete geçen sahâbenin hâli.
- Hz. Pîr Mevlânâ: Mesnevî — “Cevizler kırıldı, içi sağlam olan temiz ve latîf bir rûha mâlik oldu” beyiti, tatlı olan nârdenk şerbet olur, çürümüşten bir ses kalır.
- İmam-ı Şa’rânî (benzer nakiller): Kul rızık konusunda “yeryüzü taş kesilse, gökyüzü bakırla kaplansa, Allâh’ın rezzâklığından şüpheye düşmem” — direkt kontak yapıp ilmî ilâhîye bağlanmak.
- Tasavvuf Terimleri: Silsile-i meşâyih, mürşîd-i kâmil, muhabbet cihetiyle îmânın korunması, mütefennin kelâmı, kalbî ilhâm, rüyânın açıklığı, nefsin mertebeleri (emmâre-levvâme-mülhîme-mutmainne-râdiyye-merdiyye-safiyye).
- Fıkıh Mes’eleleri: İslâm hukukunun borç almayla ilgili mallarda koruyucu hükümleri (konaklama hakkı, iş aracının satılmaması), katılım bankalarının “kâr payı” hakikatı, istinbrâ fıkhı (prostat rahatsızlığı durumları için).
- Kabir Ahvâli: Kabir suâli ile ilgili âyet yoktur amma mütevâtir hadîsler vardır; “Habîbime itâat edin” âyeti bu hadîsleri şer’î delil yapar.
- Ehl-i Sünnet Kelâm: Peygamber vahyi ile sufînin ilhâmının kat’î ayrıştırılması, mütevâtir hadîslerin ayet-hükmünde ameli gerektirmesi, hadîs inkârcılığının tehlikeleri.
- Zikrullâh Âdâbı: Zikir meclislerine meleklerin yığılıp mü’minleri sahiplenmeleri, “bu benim” demeleri, onların duâlarını dinlemenin bile zikrullâh’tan geri koyabileceği incelik.
- Hz. Peygamber’in Sünnet Âdetleri: Akikî taşı takmak, az yemek, hâzır gıdadan kaçınmak, temiz giyinmek, temiz beslemek.
Sohbetin Özeti
Mustafa Özbağ Efendi bu on altıncı sohbette tasavvufun en temel sorusu olan “Mürşîd-i kâmile intisâb etmeden zamanın fitnelerinden korunmak mümkün mü?” suâliyle açılır ve Bedîüzzamân Saîd-i Nursî’nin Mektûbât‘ının 29. Mektup, 9. Kısım, 8. Telvîh bölümünden nakil yaparak tasavvufun “denizler mürekkep, ağaçlar kalem olsa hikmetlerinin bir damlasını dahî anlatmaya yetmeyen nûrânî bir yol” olduğunu ilân eder. Bedîüzzamân’ın verdiği kat’î hüküm şudur: Silsile-i meşâyihten dersi yoksa ve kalbi de harekete geçmemişse, mütefennin bir zât dahî bugünkü zındıkanın karşısında îmânını kurtarması müşküldür — îmânsız ölür. Amma âdî fakat samimi bir ehl-i tarîkat, silsileye duyduğu muhabbet cihetiyle îmânını korur. Kalbin harekete geçmesi ilhâmın gelmesidir ve bunu yakalamanın en güvenilir yolu mürşîd-i kâmilin dergâhında bulunmaktır. Efendi hazretleri Abdülkâdir Geylânî’nin “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytândır” sözünü savunur ve modern hadîs inkârcılarına — para, makam, deccâliyetin televizyonları sâhiplerine — karşı zayıf hadîslerle amel etmenin bile daha güvenli olduğunu beyân eder. 28 Şubat’ın bitmediği, uydurukçuların hâlâ televizyonlarda olduğu, Habil-Kâbil savaşının her zamanda devâm ettiği acı bir hakikat olarak sunulur. Sohbetin ikinci yarısında Efendi hazretleri katılım bankalarının “kâr payı” meselesini, yaratılışın lezzetini, kabir sualini (Hz. Ömer menkıbesi), mütevâtir hadîslerin şer’î delîl olduğunu, Hz. Pîr’in “Cevizler kırıldı” beyitlerini, helâl ve temiz yemeğin sufî disiplinini, zikrullâh meclislerinin cennet bahçesi oluşunu, parfümün altındaki necâset kokusunu ve Kehf 28. âyet-i kerîmenin emrini — “Rabbini sabah-akşam zikredenlerle beraber oturmaya nefsini rahatsız et, zorla” — sıralar. Sohbetin sonucu her dervîş için açık bir harita çizer: Silsile-i meşâyihe intisâb et, kalbini harekete geçir, zikrullâh halakalarına koş, helâl ve temiz ye, îmânını kemâle erdir, ceviz kırıldığında içi sağlam çıksın — işte bu sufînin dünyâda ve ahirette kurtuluşunun yoludur. El Fâtiha ve’s-selâmet.
Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — 16. Karabaş-i Velî Tekkesi 2017 Sohbeti | Kategori: 2017 Karabaş-i Velî Tekkesi
Diğer sohbetler: Dergah Sohbetleri
Kaynak: TDV İslâm Ansiklopedisi