MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 4 • 36/36
1435. Beyit Şerhi
Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Rabb’im gündüzünüzü, ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmeti Muhammedi Kur’an ve sünnet-i seniyyeye sımsıkı yapışıp yaşayan ve yaşatanlardan eylesin. Rabb’im cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammed’i hakkı hak batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hakça yaşayan, hakkı savunan, batılı batıl bilip batıla karşı cihad eden mücadele eden kullarından eylesin. Allah hepinizden de razı olsun inşallah. 1435. beyitten devam edeceğiz inşallah.
“Hal güzel bir gelinin cilvesidir; makam ise o gelinle halvet olup vuslatına erişmektir. Gelinin cilvesini padişah da görür başkaları da fakat onunla vuslat ancak aziz padişaha mahsustur. Gelin havasa da cilve eder avama da ama onunla halvete giren ancak padişahtır.”
Sufi terminolojisinde hal, makam, perde, tecelliyat, bu tip sözler çok kullanılırlar. Hal de bunlardan birisi. Tırnak içerisinde söylemek gerekirse genel olarak bizim kardeşlerde, yolumuzda çok konuşulur. Biraz da çok konuşulmasına sebep benim bunu konuşulmasına müsaade etmemdir. Çünkü halin konuşulmasına müsaade edilecek ki o hal, o insanda bir müddet sonra makam olarak kalsın veyahut da o derviş, o sufi adayı, derviş adayı, o yolda yürürken tabiri caizse yolun şekerlemesini, yolun tatlısını, yolun içerisindeki o neşesini biraz tatsın. Onun zevkini alsın. Bir de bu hal hem o kimsenin yol yürüdüğünde yürüdüğüne işaret, bir delil hem de yol yürütene delil. Bu böyle, hepsi de birbiriyle bağlantılı iç içe olan bir şey. Sözlüğe baktığınızda işte bir sıfat, bir oluş, bir keyfiyet, bir suret, ondan sonra, bir içinde
bulunduğun zaman, dönüşme, bir yerden başka bir yere göçme, bir perdeden başka bir perdeye geçme, içsel olarak…Bunların hepsini de biz hal olarak nitelendiririz. Mesela az önce üç tevhit okuduk. Üç tevhit zikrullah yaptık. Bu bir haldir. Eğer bir kimse üç tevhit esnasında bir tecelliyata, böyle bir zemin olduysa, bir tecelliyat gördüyse, o hal içerisinde hal gördü. Eğer o zikrullahta, zikrullah bir hal, zikrullah içerisinde gözünü yumduğunda bir hal daha gördü, farklı bir perdede yaşadı, farklı bir şey yaşadı, farkı! Üç tevhitte bir şey gören var mı içinizde? Saklamasın, gören varsa söylesin. Bayanlardan var mı? Evet, yukarı bir mikrofon verin. Elini kaldır görsünler seni, evet mikrofon geliyor sana. Anlat kısaca. ‘Selamünaleyküm. Siz üç tevhidi çektirdiğinizde her zaman, önce bir nur bulutu oluşuyor. Eksik anlatabilirim, Allah beni affetsin. Tam kelimeleri bulamıyorum. Önce sizinle bütünleşme oluyor. ikinci tevhitte Peygamber Efendimiz(s.a.v.) ile bütünleşme oluyor. Şimdi burda farklı bir şey oldu son noktada. O üçüncü tevhitte de sanırım nur olarak Allah(c.c.)’da, burda da hiçbir şey gözükmüyor. Sadece nur ve renksizlik olarak söyleyebilirim, yani burda hiçbir şey yok. Ucu bucağı hiçbir şey yok.’ Eyvallah. Bu şimdi zikrullah bir hal, o kimse üç tevhitte ayrı ayrı üç ayrı perdede üç ayrı hal gördü. Halin içerisinde hal, onun içerisinde bir daha hal gördü. Bunu normalde çoğaltması mümkün mü, çoğalması bunun? Mümkün ama bu sufinin elinde değil.
Şimdi hal denilince, bu sufinin elinde değil. Bu ne? Bu sufinin bu konuda içinde hiçbir katkısı olmadan, hiçbir iradesi olmadan, Cenab-ı Hakk’ın lütfuyla, ikramı ile yaşanan bir durum, bir fiiliyat. Aslında fiiliyat derken böyle hani zahiri fiiliyat gibi aklınıza gelebilir. Bu böyle zahiri fiiliyat değil. Biz buna ne diyoruz? Bu böyle bir hal. Bunun içerisinde sevinç var, hüzün var, kabz hali var, bast hali var. Bunun içerisinde farklı perdelerde dolaşmak var. Bunun içerisinde farklı perdelerde, farklı maneviyatlarda, farklı ruhaniyetlerde konuşmak var, görüşmek var. Bunun içerisinde farklı perdelerden o ehli maneviyat dediğimiz Abdulkadir Geylani, Ahmed Er Rufai, Pir efendiler, sahabeler, peygamberler, geçmiş peygamberlerin zamanlarında yaşayan veliler, bunlardan ilim almak var, ilim öğrenmek var. Bunun içerisinde mümin cinnilerle irtibata girmek var, mümin cinnilerden bilmediklerini öğrenmek var, mümin cinnilerin içerisinde alim olanlar var, alim olanlarından bilgi almak var. Bunun içerisinde Hz. Muhammedi Mustafa(s.a.v.) ile görüşmek var, onu görmek var, onunla konuşmak var. Âdem aleyhisselamla her ikisinin arasında çok değişik peygamberleri görmek var. Bunun içerisinde birinci kat gökteki melekler, iki, üç, dört, beş, altı, yedi…Gök bittikten sonra, gök bittikten sonra hâlk âleminin katmanları. Ondan sonra, o bittikten sonra arş-ı ala, arş-ı alanın üstü, kürsi, kürsiden sonra ayriyetten
ayrı makamatlar, bunların içerisinde yaşayan varlıklar, bunların içerisinde yaşayan varlıklar…Bunların hepsini çoğaltmamız mümkün. Bakın bunların hepsini çoğaltmamız mümkün. Birinci kat gökteki meleklerin ilk katı, içinde yedi kat var. Birinci kat gök var ve onun içerisinde yedi kat var. Birinci kattaki gökteki meleklerin zikri ne? ikincideki ne? Üçüncüdeki ne? Dörtteki ne? Beşteki ne? Altıdaki ne? Yedideki ne? Birinci kat bitti, ikinci kat başladı. Birinci kat gökte yaşayan mahlûkatlar neler? Onların zikirleri neler? Bunların hepsi de hal ve bunların hepsi de bir seyri süluk yolunda sufinin yaşaması gereken, tekrar söylüyorum, yaşaması gereken haller. Yaşamaz, birisi paket halinde yaşar. Eyvallah! Söyleyecek bir sözümüz yok.
Bir şey böyle illaki böyle olacak diye bir kaidemiz yok ama yaşanan haller. Bunların hepsine de biz ben zahiri şeyler konuşmak istemiyorum. Namaz kılmak da bir haldir, oruç tutmak da bir haldir, tövbe etmek de bir haldir. Bunları konuşmak istemiyorum. Bunlar değil. Benim dediğim bu şeyler manevi. Çünkü namaz kılmak ehli zahirin işi, avamın işi zaten. O namaz kılıyor. O namazı da bir hal onun. Farzı kılıyor bir hal, sünneti kılıyor bir hal. Bu değil benim anlatmak istediğim şey. Ben, benim anlatmak istediğim şey Âdem’den itibaren devam eden sufi yolunda manevi yaşananlar. Benim anlatmak istediğim o. Ona kabir hali deriz ya, kabir hali, o da bir hal. Bir sufinin gidip kabristandaki bir kimseyle görüşmesi de bir hal veya sufinin Allah’ı zikrederken bir ağaç ile konuşması, bir kuşla konuşması, bir böcekle konuşması, suyun dile gelmesi, yaprağın dile gelmesi, meyvenin dile gelmesi, gökteki yıldızın dile gelmesi, Sirius’un dile gelmesi, ayın dile gelmesi, ordan geçen meleklerin dile gelmesi, cinni taifesinin dile gelmesi, hangi gezegende yaşayanın dile gelmesi, ben filanca gezegendeyim, ben filanca felekteyim, ben filanca kattayım deyip dile gelmesi, meleklerin kendilerini tanıtması, onların dile gelmesi… Bunu normalde hani hadis-i şerifte yetmiş bin perde vardır diyor ya o yetmiş bin perdenin içerisinde bunların hepsi de, öyle söyleyeyim ve yetmiş bin perdenin içerisinde her bir yetmiş binin her birinde ayrı perdeler daha var. Bunların hepsi de hal. Şimdi Hz. Pir bunu böyle koymuş buraya hali yani benim bu kadar çok anlattığım şeyi yani bir cümleyle özetlemiş. Pir olmak böyle bir şey. Onu bir cümleyle özetliyor, bizim gibi avam arkadan böyle onları anlatacağım veyahut da hani Hz. Ali efendimizin ‘ilim bir noktadır, cahiller çoğaltır’ demiş ya, bizimki de o hesap. Biz böyle anlatmaya çalışıyoruz, tarif etmeye çalışıyoruz hani bunların hepsi de var diye. Şimdi bunların hepsi de hal ama bunların hepsi de bir kısım teknik olarak sufiler bunlara makam adı da vermiş. Bir kısım teknik olarak sufiler makam ayrıdır demiş. Ben bunun tartışmasına girmeyeceğim. Bu benim
işim değil. Ben o kadar teknik bir sufi değilim. Biz alaylıyız. Bizim, benim kendi nefsim için söyleyeyim, benim öyle bir tekniğim yok.
Ben normalde hazırlarken de konuyu çok dağıtmayayım diye notlar alıyorum ben. Başka bir şey değil benimkisi. Farkındaysanız ben okumuyorum bile. Hani ben sadece sıralamayı hani en son söyleyeceğimi ilk önce söylemeyeyim diye gayret ediyorum ve bu normalde bu hale sufinin bu böyle şimdi insanlar hop oturup hop kalkacaklar. Buna sufinin ibadeti, bunu böyle amelinin bu işe çok fazla tesiri yok. Zemin olarak lazım mı? Evet. Bakın bizim gibi sufi topluluklarda bu enteresan bir şey yaşanır bizlerde, bizim gibi topluluklar böyle çok amel ortada değildir amel çok görülmez ama bizde çok hal yaşanır. Rüyada bu hallerin içerisindedir. Dışardan bakan bize derki ‘Ulan bunlar böyle şeyler görmez. Bak, tabirime bakın: ‘Ulan, bunlar böyle şeyler görmez, ne alakası var bunların’. Böyle bizi sınıflandırılırlar, böyle tanımlarlar. Sebep? Yani gerçekten baktığında, yani geceyi geceye ekleyip namaz kılan bizim içimizde yoktur. Bizde herkes ittirip kaktıraraktan dersini çeker. Hatta bir de gelirler derler ki: ‘Dersimizi çekemedik, hakkını helal et, dersimizi çekemedik, hakkını helal et.’ ‘Helal olsun.’ ‘Bir rüyam vardı anlatabilir miyim?’ der. Anlat derim ben, bir rüya anlatır, adamın onu görmesi için böyle eklemesi lazım her şeyi ama yok. Adam dersini veya kadın dersini çekemedim diye helalleşmeye gelir, bir rüya anlatır, dersin ki ya bu beşinci makamın rüyası, bu altıncı makamın rüyası. Onu dinleyen de kendi kendine hayret eder, derki, derim ki ben ya derim ki burda akıl yürütme Mustafa Özbağ, burda akıl yürütme.
Hani bir ara böyle ya bunların, bayanlarla alakalı, ne alakası var, bunlar açık dolaşanlar dahi bunların içerisinde hal anlatıyor, Peygamber efendimizi gördüğünü söylüyor. E şimdi ben onu şey yapmam, ne o, kerih görmem. Bazen hani kendimi orta yere koymak gibi olmasın, hani Bayındır’da böyle ordaki imamlar benden rahatsızdı. Benim zakirliğimden de rahatsızdı yani ne yapmaya bu adam zakir oldu, burda o kadar hoca varken, cami hocası bunların olması lazım diye muhabbet dönüyor, benim dedikodum çok olur. Ben hep derim güzelin dedikodusu çok olur diye. Bütün dünyada dedikodum vardır benim. Biraz methedeyim kendimi ya, dedikodum çoğalsın amma kendini beğenmiş adam desinler biraz. Şimdi o zaman da böyle. Bayındır’ın içerisinde o böyle cami imamı dairesi benden rahatsız. Yani biliyorlar ya benim geçmişimi. Hani bu adam mı zakirlik yapacak! Bu adamın zikrine gelinir mi! Şeyleri o, tezleri o. Bir de kulağım duysun diye söylüyorlar yani. Ben de şeyh efendi gelince dedim ki ‘Efendim, hakkınızı helal edin, benim zakirliğimi alın dedim, benim çavuş ettiğim bir hoca var, cami hocası. Dedim filancaya verin, bu imamlar dedim onu yaparsanız derslere
gelir efendim, dedim. Şeyh efendiye açıktan söyledim. Benim şeyh efendi ile olan diyaloğumun en güzel tarafı. Biz yalnız kaldığımda ben ne diyeceksem diyorum ona, hani derdimi anlatıyorum ya, dedim efendim, dedim burda daha fazla çoğalabilir. Benim yüzümden dedim bu hani eksik kalabilir. Dedim o kardeşi zakir tayin edelim, siz bilirsiniz. Ben hizmet ederim efendim ona dedim. Kafasını salladı, onun meşhurdur böyle kafa sallaması, kelam yok. Akşam oldu, sohbet var, tabi o imam taifesi sohbete, zikrullaha gelmiyorlar. Şeyh efendi geldiğinde geliyorlar. Öyle dervişler vardır, şeyh efendi geldiğinde gelir, öyledir ama. Böyle benim çok canım sıkılırdı zakirliğimde. Kendimden dolayı değil, kardeşim hep burda zikrullah var, ne gelmiyorsun ya, şeyhe mi zikrediyorsun! Kendimce öyle derdim. Velhasıl şeyh efendi mevzuyu aldı getirdi, bu işin başındaki adama sordu. O da mahalle komşusuydu bizim daha önce.
Hani bir ibrahim’in kıssası var ya. Hani ibrahim Aleyhisselam Mısır’a gitmiş gün geçmiş devran dönmüş Urfa’dan komşusu gelmiş. Almış, yıkamış, paklamış, yedirmiş, içirmiş, elbiselerini yıkamış, kendi elbiselerini vermiş. Komşusu içinden diyormuş ki beni tanımadı herhalde ibrahim, ihtiyarlamış diyormuş. ikinci gün, üçüncü gün, dördüncü gün, beşinci gün, altıncı gün, yedinci gün…Dayanamamış adam, demiş ibrahim, beni tanıdın mı demiş. Evet demiş. Demiş ben kimim? E demiş sen benim Urfa’da demiş kapı komşumdun ya demiş. E demiş ibrahim, ben demiş mancınığın ipini kestim ya demiş. Hani mancınığa atılacağı zaman Nemrut demiş ki kim ipini kesecek? Her gün sofrasında oturan bu komşu gelmiş. Demiş ben. Kesmiş ipini mancınığın. Demiş ben kestim ya, tebessüm etmiş ibrahim(a.s.), Allah izin vermeseydi kesmezdin demiş. Allah izin verdi de kestin demiş. Ben biliyorum sen olduğunu demiş. Peygamber! Bizim şimdi birisi ipimizi kesse bir boğazını keseriz onun. O yemek yediriyor daha, hizmet ediyor ona.
işte yani o öyle değil ama o da komşu bizim. Yani bir ev var aramızda. Öyleydi yani. En bana muhalefet edenlerin başını da o çekiyor. Ona döndü, kaç yıllık imamsın dedi. işte bilmem kaç yıllık imam. Hiç rüyanda Peygamber sallallahü ve sellem i gördün mü, dedi. Hayır, dedi. Sahabeleri gördün mü? Hayır! imamları gördün mü? Hayır! Pirleri gördün mü? Hayır! Hiç rüyanda bir şeyh gördün mü? Hayır! Sen hafızdın değil mi, dedi. Evet, dedi. Hiç rüyanda Kur’an-ı Kerim okudun mu, dedi. Hayır dedi. Sen imamsın değil mi dedi. Evet, dedi. Hiç rüyanda ezan okudun mu? Hayır. Hiç müezzinlik yaptın mı? Hayır! Hiç namaz kıldırdın mı? Hayır! Hiç şunu yaptın mı? Hayır…Hep şeyh efendi manadan söylüyor ama. Hayır, hayır…Bütün imanlar dinliyor, bütün müezzinler dinliyor. Yaaaaa hoca, dedi. Hiç dedi maneviyattan hiçbir şeyin yok, dedi. Şu beğenmediğiniz var ya dedi böyle
beni göstererek yürürken Hz. Peygamber Efendimiz(s.a.v.)’i görür, soracağını ona sorar dedi. Ne soracaksa ona sorar, başka kimseye sormaz dedi. Bütün imamlar döndüler, bana bakıyorlar. Dedim taşlayacaklar beni herhalde şimdi. Şimdi bizim gibi topluluklar hali fazla yaşarlar. Bu böyle Allah’ın takdiri. Şeyh efendinin zamanında da böyleydi. Bu devam ediyor.
Demek ki Cenab-ı Hak bu topluluğa böyle bir hususiyet, böyle bir özellik vermiş. Fazlaca hal yaşanıyor ama bunu normalde tekrar söyleyeceğim, bu kardeşlerin ihtiyarında değil. Bir böyle buranın iyi anlaşılması için söyleyeceğim, ihtiyarınızda olan bir şeyi görürseniz o hayallediniz onu. Bir şeyi düşündünüz, onu hal olarak gördünüz, o hayal. Hayallediniz onu. O hayallemek de halin içinde mi? Evet. Bakın, o da haldir. Ben hayallemeyi de hal olarak kabul ederim. O da haldir. Şimdi o zaman bu halin hepsini de yaşadığınız bütün duyguların hepsi de bu halin içindedir ve hal Hz. Pirin tabiriyle gelinin cilvesidir. Avama da görünür cilvelenir, hasa da görünür cilvelenir. Bu ne demektir? Bu emmarede de olsan bu hali görebilirsin levvame, mülhime, mutmainne, radiye, mardiye, safiye. Bunda da ne yaparsınız? Bu hali görürsün. O zaman bu hali herkes görebilir, yaşayabilir mi? Evet. Bu kapı herkese açık mı? Evet. Ama ben hala da aynı noktadayım. Bu sufinin cüzzi iradesinde değildir. Hayallemek cüzzi iradenin içindedir, hal cüzzi iradenin içinde değildir. Bakın, hal cüzzi iradenin içinde değildir. O yüzden zikrullah esnasında veyahut da işte rabıta esnasında gözünü ne kadar çok sıkarsan hal görürsün, böyle bir şey yok. Sen yalnız huzur içerisinde Allah’ı zikret. Sen bağını kes her şeyle. Her şeyle, kendinle bile bağını kes. Bazen sorarlar bana zikrullahta dua edebilir miyiz, edebilirsiniz. Ama bu bağınızı kesmediğinizi gösteriyor. Zikrullahta bir şey isteyebilir misiniz zikir esnasında? Evet. O bağınızı kesmediğinizi gösteriyor. Zikrullah öyle bir haldir ki sadece zikredilen kalıncaya kadar, zikredilen kalıncaya kadar devam etmelisiniz. O zaman o hal, makama dönüşür. Eğer zikrullah yaparken hala da yaptığınız zikri görüyorsanız, kendinizi görüyorsanız ortada zikreden ve zikredilen var.
Ne zaman ki bu aslında şeydi, en son söyleyeceğim şeydi, ne zaman ki sadece zikrullah esnasında zikreden değil zikrolunan kaldı o zaman o hal makama erişti. Zikirde haldir çünkü.
Kulun oturup Allah’ı zikretmesi de haldir. Bakın bu da geçici, bütün haller geçicidir. Hani dedim ya sohbetin başında geçicidir diye, bütün haller geçicidir, makam kalıcıdır. Bunu tartışmışlar hep teknik olarak sufiler, kimisi demiş ki hal de makamdır, kimisi makam da haldir, ben bunu ayırt edenlerdenim. Makam ayrıdır, makam o kimsede kalıcıdır, geçici değildir, hal ise geçicidir. Perdeden perdeye geçer. Makam ehli, hal görmez diye bir
kaide yok makam ehli de hal görür ama onun makamı kalıcıdır. Mesela o kimse zikrullaha başlar haldir, ardından sadece zikredilen kalır, o makamdır. Bir kimse cömerttir önce. Cömert olunca isteyene verir. Cömertlik bir haldir, cûd ehli olmak makamdır. Cûd ehli olmak ihtiyaç gördüğün yerde ihtiyacı görmektir, bu makamdır. Cûd ehli olmuş o kimse. Yani onda cömertlik makam haline gelmiş, geçici değil. Geçici olan nedir? Geldi, olur ya, ‘bir ihtiyacım vardı benim ama’, ‘ne kadar’, ‘Elli lira’, ‘al elli lira’. Cömert! isteyen olmayınca cömertlik yapmıyor, isteyen olursa cömertlik yapıyor. Bakın bu ne oldu? Hal oldu bu ama onlar bakıyor, Mustafa Özbağ’ın elli liraya ihtiyacı var, tak, cebine elli lira koyuyor, istetmiyor. Cûd ehli oldu.
Makamla hali ayırt edin, ayırt etmeniz için söylüyorum bunu. Bakın, ayırdetmeniz için söylüyorum. Tövbe; günah işledi tövbe etti, günah işledi tövbe etti, günah işledi tövbe etti, hal. Günah işlemediği güne de tövbe etti; her gün tövbe ediyor, makam. Hadis-i şerif: ‘Ben günde yetmiş kez en az Allah’a tövbe ederim.’ Günde yetmiş kez! Makam, hal değil. Tövbeye ihtiyacı olmadığı halde tövbe ediyor. Şimdi biz sufilere, sufi kardeşlere ders veriyoruz. Ben ne diyorum size, muhakkak günlük dersinizi mümkünse aynı saatte dersinizi çekin, terk etmeyin. O ders, halden makama geçecek çünkü. Gelip geçici ise o hal oldu. Olmadı! Onun makam olması için senin her gün aynı saatte o dersi çekmen lazım veyahut da aynı saatte olmasa dahi her gün o dersi çekmen lazım. Ders, halden makama geçti, oturdu, yerleşti. Beş vakit namaz farz. Sen bir kıldın bir bıraktın, hal oldu, makam değil ama sen beş vakit namazı hiç kaçırmıyorsun artık. O sende oturdu, yerleşti, o makam oldu. Bakın o makam oldu. Ooo, harika. işte; hal oturur, yerleşir mukimleşirse makam olur ama hal oturur mukimleşmezse gelip geçicidir, hal olur. Makam ehli hal görür mü? Görür. Bakın, makam ehli yine hal görür mü bu manada? Görür. Hal yaşar mı? Evet, yaşar ama artık onun hali hakikate doğru kanat çırpmaya başlar. Hakikate doğru kanat çırpmaya başlayacağından dolayı onun hali hakikate dönmeye başlar, hakikate dönmeye. Artık o hal dediğimiz şey hakikat perdesinden hakikat perdesine, hakikatin hakikatine, hakikatin hakikatine doğru yol almaya başlar ki o artık makam ehlidir. Bakın o artık makam ehlidir. Biraz daha burayı bir çıt daha açayım.
Şimdi hal ehli bir kusur işlerse de hal görür mü görür ama genel olarak Cenab-ı Hak böyle gözünün içine baka baka bir suç, kusur işleyince tabiri caizse onun biraz vanasını kısar. Makam ehli için vananın kısılması yoktur ama o hızla o hali terk eder. Vananın kısılmasına sebep olacak olan hali hızla ne yapar? Terk eder. işte makam bu manada nadide, özel bir haldir. Bakın, özel bir haldir. O yüzden sufilerin içerisinde, Hz. Pir öyle diyor, ‘hal ehli çoktur fakat aralarında makam sahibi nadirdir’ der. Azdır. Sebep?
Makam sahibi olan kurmaylıktadır da o yüzden. Hani askeriye diliyle bir albaylıktan emekli olanlar vardır bir de kurmay olanlar vardır. Öyle değil mi? Üsteğmenlikten mi teğmenlikte mi de sınavlara giriyorlar, kurmay sınavlarına, kurmay oluyorlar. Onların sınavları bitmiyor. Ne bileyim dersleri farklı, eğitimleri farklı. Kurmay olunca genelkurmay başkanlığına kadar kapın açık. Normal, makul şartlarda söylüyorum. Öbür türlü her kurmay genelkurmay başkanlığına açık değildir. Seçilir genelkurmay başkanları. Yani daha teymenken yüz tane teymenin içerisinden on tanesini seçerler, sonra ondan dokuza indirler, sonra sekize, böyle teğmenden yüzbaşı olur, yüzbaşıdan albay olur, o albay oluncaya kadar beşe, dörde iner onlar, adaylar.
Sonra Amerika’ya giderler. Amerika’da Pentagon’da eğitim görürler. Sonra bir daha elenirler. Sonra CIA ile ortak çalışmaya başlarlar. Bir daha elenirler. Öyle ya aidiyet kesbetmesi lazım, her şeyden haberdar olması lazım. Ya sizin kafanızı başka yere döndürmeyeyim şimdi böyle hani kurmay denir ya, her kurmay kendince gözünü genelkurmay başkanlığına diker. Bu kaçınılmaz sondur. Sufilikte de aynıdır. Bakın sufilikte de aynıdır. Her sufi bir mürşid-i kâmil adayıdır. Bu kapı herkese açıktır. Kim kemalâta ermek istemez ki? insan fıtratına aykırı bu. Kim kâmil bir mümin olmak istemez ki? Dinin fıtratı bu. Bakın dinin fıtratı bu. Yaradılış amacı, gayesi bu. Bazı yerlerde böyle bu küçümsenir. Ben isterim ki herkes mürşid-i kâmil olsun. Evet, neden olmasınlar? Ben isterim ki bu topluluktan üç tane, beş tane değil elli tane, yüz tane, iki yüz tane mürşid-i kâmil çıksın. Hepsi de irşad etsinler. Toplu yürüsünler. Bütün Alem-i islam’a hizmet etsinler. Bu böyle benim bu konuda hadsizliğim yoktur hiç. Rahat olun. Ben bir gecede sohbette bulunanların hepsine de hepiniz de çavuşsunuz diyen, diyecek kadar deli bir adamım. Bunu şeyh efendiye gidip söylemişler. Demişler ki gece sohbete ismail Hakkı tekkesinde herkesi çavuş etti efendim demişler. Şeyh efendi dedi, Mustafa Efendi, oğlum, tekkedeki sohbette herkesi çavuş etmişsin dedi. Ettim Efendim dedim. Saklayacak, gizleyecek değilim. Bu yetkiyi vermişsin bana, istediğini çavuş eder, istediğimi zakir eder, istediğinin dersini verir, istediğinin dersini alır.. E yetki var, ne kullanmayayım. Sen bana yetki ver, ben dünyayı karıştırayım, altını üstüne getireyim. Bana yetki ver, bütün ben Amerika’yı yıkayım. ingiltere’yi karıştırayım. Allah Allah! Bana yetki ver yeter ki!
Benim önümü kesecek olanlar belli. Yani dur, duruyoruz; sus, susuyoruz durduruyoruz. E şeyh efendi bana yetki vermiş, istediğini çavuş edersin. Her şeyini de çavuş ettim orda olanların. Hepiniz çavuşsunuz, koşun dedim. O arkadaşların kimisi kullanıyor kimisi kullanmıyor. Orda sohbette bulunanların hepsi de çavuş. Kullanmıyorsa bana ne. Kendi sorumluluğunda. Yürü
kardeşim, koş Allah yolunda. Şimdi her derviş bir mürşid-i kâmil adayıdır. Evet, sen kendini kemalâta erdir, koştur. Mücadele et. Bunun için yaratıldın. Bunun için yaratıldın! Mürşidi kamil olmak için yaratıldın. Kadın, erkek. Kadından şeyh olmaz, mürşid-i kâmil olur. Bizde böyle bir sıkıntı var. Kadın şeyhlik yapamaz! imanı kemale ermez mi kadının? Erer. Kadından evliya olmaz mı? Olur. Kadından mürşid-i kâmil olmaz mı? Olur. Kadından veli olmaz mı? Olur. Kadına bir dergâh vermezler, buranın şeyhi sensin demezler. Öbür türlü kadından mürşid-i kâmil olur. Erkeklere ait değil. Öyle bir şey yok. E şimdi öyle olunca sufilerin içerisinde hal ehli çok, makam sahibi nadir. Hz. Pir de halle makamı ayırt edenlerden. Yani hal ehliyle makamı ayırt edenlerden.
Tabi makam ne o zaman? Bir merhale, bir menzil, bir oturulan yer, bir konak, bir mertebe. Bakın bir mertebe! Bir kat. Öyle düşünün. Bir makam. Yani o da memur, o da memur. Birisi müdür ama. ikisi de 657’ye tabi ama birisi müdür. Müdür ne oldu? Makam oldu. Hepsi de belediyede çalışıyor. Ama birisi belediye başkan yardımcısı, makam oldu. Hâlbuki o da mühendis o da mühendis. ikisi de inşaat mühendisi ama birisi ne oldu? inşaattan sorumlu bölüm müdürü oldu. Ne diyorlar ona? Daire başkanı oldu, evet. Belediyelerde ruhsata veren yerlere, ne diyorlar oraya? imar müdürlüğü. Ha, şimdi bulduk. Belediyede ne var? imar var. imar müdürü oldu. Ama ikisi de mühendis mi mühendis. Ama birisi imar müdürü oldu, makam oldu o bakın. Mühendisti, o makam oldu onda, imar müdürü oldu veya öbürkü ne oldu? imardan sorumlu başkan yardımcısı oldu. Bakın makam! Makamla halin ayrışması bu. O zaman makam ehli az. Bir yerde bir tane genel müdür var, iki tane yok. Makam ehli az. Bir beldede bir belediye başkanı var, iki tane yok. Makam ehli az. Aynı şey sufilikte de geçerli. Orda da makam ehli az, hal ehli çok mu? Evet.
işte bu hal ehli o hal perdelerinde yürürken kendini bu manada daha da safi noktaya daha da böyle kendisini ahlaken güzelleştirmeye götürdüğünde onda makam oluşmaya başlıyor. Artık o makam ehli oluyor. Bu normalde dervişlerin hepsinde bu tecelli eder ama bu esma alması onun, makama doğru yürümesidir. Şimdi bu makamla alakalı, bu makamla alakalı o kimsede makam oturduğunda, yerleştiğinde artık o hal görse dahi onun hali diğer hal görenlerden farklılaşmaya başlar, değişmeye başlar. Artık onun hali hakikate doğru kanat çırpar. O artık makam ehli olma yolunda ve makama gidiyor. Rabbim cümlemizi onlardan eylesin ve bu şekilde o makama yürüdükçe o artık avamlıktan da çıkıp haslığa doğru, o artık böyle gelip geçici hallerden çıkıp kalıcı haller yaşamaya başlar ki bu seyr-i süluka adım
attığının işaretidir. Herkes seyr-i süluktadır. O artık yürüyor. Allah cümlemizi onlardan eylesin.
“ Ömer elçiye can menzillerini söyledi, ruh seferlerini anlattı.”
Bakın, bir can menzili var, bir de ne var? Ruh seferleri var. Can ne? Bu bedenin ayakta durmasını sağlayan fiziki oluşum. Ruh ne? Bizim asıl bizi biz eden nesne. ‘Sana ruhtan sorarlar ona de ki bu konuda size çok az bir bilgi verildi.’ işte Hz. Ömer radıyallahu anh hazretleri o gelen Rum elçisine can menzillerini ve ruh seferlerini anlatmaya başladı. En bugün kafayı ve telleri yakacak olan beyit:
“Zamandan dışarı olan (burayı iyi dinleyin) zamandan dışarı olan, zamana sığmayan bir zamandan azamete mensup kutsiyet makamından ruh Simurgunun bu âleme gelmeden önceki geniş uçuşlarından bahsetti.”
Şimdi en sondan başa doğru tekrar edeyim. Bir ruhun bu âleme gelmezden önce katettiği perdeler, gittiği yollar, geriye doğru gidiyoruz, azamete mensup kutsiyet makamı, geriye gidiyoruz zamana sığmayan bir zamanda bir daha geriye gittik. Bakın aşağıdan yukarı doğru gittik şimdi. Zamandan dışarı olan. En yukarı koyduk, zamandan dışarı koyan, dışarı olan, zamandan dışarı olan. (Bu arada bu canlı yayında bütün bugün benimle görüşmek isteyen telefon açıp da görüşemeyen herkesten bu konuda özür dilerim. Ben cumartesi günleri ne yazık ki hiçbir şeye cevap veremiyorum. Bu konuyla ilgileniyorum. O yüzden bütün telefon açıp mesaj atıp işte cevap alamayanlardan bu manada özür diliyorum.) Şimdi, en yukarda zamandan dışarı olan yani o zaman zamandan dışarı olduğunda komple bütün varlığın üstünde bir hal oldu. Çünkü zamandan dışarı olan. Zaman dediğimizde zaman Allah’ın sıfatı. Zamandan dışarı dediğimizde sıfatın üstü. O zaman zata geçtik. Yani ‘ben gizli bir hazineydim.’ Bu benim kendi yorumum. Böyle olmayabilir.
Hz. Pir bunu bu manada söylememiş olabilir, bunu da hemen baştan bunu da söyleyeyim ama bu benim kendimce, hani ben diyorum ya ben mesneviye bakarken kalbime gelen ayet, hadis varsa ona göre orayı şerh etmeye çalışıyorum, okumaya çalışıyorum diye. Ben zamandan dışarı olan deyince benim benim kalbime inen, ‘ben bilinmez bir hazineydim, bilinmekliği istedim.’ Zamandan dışarı olan, bilinmezlik yani gizli hazine bilinmek istedi, o zaman zamana sığmayan zaman, bilinmek istedi. O zaman bunu böyle söylediğimizde ‘Ama’. ‘Allah neredeydi hiçbir şey yaratmazdan önce? ‘Âmâ’daydı’ hadis-i kutsisi. O zaman zamandan dışarı olan dediğimizde Cenab-ı Hak henüz daha sıfatsal boyuta tecelli etmeden, sıfatsallığa bürünmeden, tanınmak lığa bürünmeden olan hali ve bu hani laftan, kelimeden, sözden, her türlü anlayıştan, tefekkürden münezzeh olan hali ve biz
kullara yasaklanmış olan hali. Çünkü burası zamandan dışarda. Zamandan içerde dediğimizde içeri olursa o zaman Cenab-ı Hak ‘Kün’ ‘ol’ dedi. Ol dediği anda bütün kâinatın tik takı başladı. Tik tak, zaman başladı. Ol dediğinde başladı. Neyin? Bu varlığın zamanı başladı. Bakın varlığın zamanı o zaman başladı. Varlığın ama. Yaradılmışların zamanı o zaman başladı. Hz. Pir, 850 yıl önce diyor ki ‘zamandan dışarı olan’.
Zamandan dışarı olan olunca, Hz. Pir Allah’ın zatını, yarattığıyla özdeşleştirmedi. Burda akait de girdi işin içerisine. Yani Hz. Pir’i panteist olarak nitelendirenlere söylüyorum bunu. Burda Hz. Pir, Cenab-ı Hakkın bilinmezlik noktasını bilinirlikten ayrıştırdı. Bilinirlikten ayrıştırdı. Yani bir bilinmez, gizli hazine var. Hani bu Keşfü’l-Hafa’da geçer, şeyde, Suiti’de geçer bu kutsi hadis. Ben biraz da o konuya da gireyim. Bunu ibni Teymiyye, bu kutsi hadisi reddeder. Ama ibni Teymiyye’nin talebesi olan Ali ül Kari, bu hadis-i şerifi kendince kabul eder ve der ki ‘ben bütün insanları ve cinnileri beni tanısınlar, bana ibadet etsinler diye yarattım’ diyen ayeti kerimenin uygundur bu ayet-i kerimeye, bu hadis-i kutsi der, kabul eder. Teymiyecilere de burdan bir cevap olsun bu. Şimdi hani sufiliğe karşı çıkan sufilerin bazı hadis-i kutsilerine, hadis-i şerife karşı çıkan ilmi kıt, kalbi çorak. ilmi kıt akılla alakalı, kalbi çorak, maneviyatla alakalı. ilmi kıt, kalbi çorak bir kısım alim geçinen ümmetin içerisindeki sapkınlar, bunlar bir de sapkın. Sapkınlar bu tip hadis-i kutsileri ve hadis-i şerifleri reddetme cehaletini yaşıyorlar. Çünkü akılları yani pozitif akılları bu konuda ilme yetmiyor. Manevi olarak kalplerinde zaten bir şey yok. Yani manevi haldir, makamdır, maneviyattan böyle bir bir şey aktarma ilhamattır, yok. Çünkü makam ehli olursa onun kalbine ilham da gelecek. Makam ehlinin en büyük özelliklerinden birisi de o. Az önce onu atladık. Makam ehlinin kalbine ilham da gelir. Rüya mübeşşerattandır hadis-i şerifi, makam ehli içindir. O veliler ki korku yoktur, makam ehli için, veli oldu makam ehli oldu. Artık korku yok, hüzün de yok. Hepiniz olun. Bu böyle kısıtlı bir şey değil, hepiniz olun inşallah. Bu makam çünkü. Hepiniz gelin o hale. Hayatınız, ömrünüz, sufiliğiniz, zikriniz, hiçbir şeyiniz heba olmasın. Kendinizi heba etmeyin Hepiniz de birer tam teşkilatlı, müştemilatlı bir birer veli olun inşallah. Rabbim hepinize nasip etsin.
işte o da makam oldu. Bakın o da ne oldu? Makam oldu. O da makam. işte ‘gizli bir hazineydim’, bu normalde hani imam Suyuti’ye çok kızarlar. imam Suyuti hâlbuki aynı zamanda bir mezhep imamıdır. Hadisçi olduğu kadar mezhep imamıdır imam Suudi. Böyle imam Suyuti’yi yabana atmayın. Mezhep imamı olduğunu bilen var mı içinizde? Mezhep imamıdır imam
Suyuti aynı zamanda. Bir imamı Azam gibi olmasa da mezhep imamıdır. Ha, tabisi yoktur, o ayrı mesele. Mesela imam Buhari de bir mezhep imamı derecesinde, mesabesindedir. Şimdi imam Buhari’ye laf söylüyorlar, ahlaksızlar! Ahlaksızdır imam Buhari’ye laf söyleyen. Sapkındır imam Buhari’ye laf söyleyen. Evet, sapkındır. Birisi imam Buhari’ye laf söylüyorsa sapkındır. Birisi Ebu Hureyre’ye laf söylüyorsa sapkındır. Sahabeden haşa işte en büyük yalancı Ebu Hureyre imiş! O sapkındır, zındıktır o. Hadisleri inkâr edenler sapkındır, zındıktır. Hüseyin Nasır gibi nereden nereye atlıyorum, değil mi? Neden atlıyorum? Bunlar bu ülkeye sapkınlığı, zındıklığı getirenler. Evet, Hüseyin Nasır’ın talebeleri bu ülkeye hadis sapkınlıklarını getiriyorlar. Evet, bir tane daha vardı Amerika’da, neydi? Size söylüyorum bunları ama? Edip Yüksel, zaten bırak onu ya, ismini bile anmam. Kim? Hadisleri inkâr eden? Bundan sonra soracağım. Söyleyin bakalım? Hüseyin Nasır’ı söyledim, bir tane daha var. iranlı? Pakistan. Kim dedi onu? Kalk ayağa. Tebrik ederim. Evet, aferim. Bu isimleri unutmayacaksınız. Kim birisi de? Otur, teşekkür ederim. Demek ki kimmiş öbür iranlı olan?
Ali Şeriati’ymiş. Hadisleri inkâr edenler, bakın hadisleri inkâr edenleri not alacaksınız beyninizin bir tarafına. Kafanızın bir tarafına not alacaksınız hadisleri inkâr ediyor, koyacaksınız kenara. Sahabeleri yalancılıkla itham ediyor, koyacaksınız kenara. imam Gazali’ye küfrediyor, koyacaksınız kenara. imam-ı Azam’a hakaret ediyor, koyacaksınız kenara. Kevseriye laf söylüyor, koyacaksınız kenara. Muhyiddin ibni Arabî’ye laf söylüyor koyacaksınız kenara, not alacaksınız. Hz. Mevlana’ya laf söylüyor, not alacaksınız, koyacağınız kenara. Hacı Bayram’a, Yunus Emre’ye, bunlara laf söylüyorlar, koyacaksınız kenara. Bunlara laf söyleyenler sapık, zındık, ingiliz bozması, CIA yosması bunlar. Evet, bunları unutma. Bunları hatırla. Fazlu’r Rahman, koyacaksın kenara, hatırlayacaksın bunu. Abduh, hatırlayacaksın, koyacaksın kenara. O çizgiden kim geliyorsa hepsini de hatırlayacaksın. O silsile nasıl bir sufi silsilesini koyacak orta yer? Silsilesiz sufi şeyh olur mu? Olmaz. O profesörün silsilesini öğreneceksin. Kimde okumuş, nerde okumuş, nerden burs almış, nerden para almış, uluslararası hangi vakıf onu okutmuş, uluslararası hangi vakıf onu desteklemiş, hangi uluslar arası CIA bozması, CIA bozması, ingiliz yosması kim bakmış ona? Onu bileceksin. Onu bileceksin! Bu kanaldan yetişen ilahiyat profesörlerini bileceksin. Bu kanaldan yetişen bürokratları bileceksin. Bu kanaldan yetişen bakandı, müsteşardı, başbakandı, cumhurbaşkanıydı, bunları bileceksin. Bunları bileceksin. Bunları bilmekle mükellefsin. Tanıyacaksın. Evet, hangi âlim görüntüdeki kim, hangi âlim görüntüdeki kimse, hangi uluslararası, hangi uluslararası
vakıftan desteklenmiş, siz bilmeyecektiniz ben ne zaman ingilizlerin beslediği tarikatlar var, cemaatler var, kurdukları var deyince bazen bizim, benim kendi arkadaşlarım bile böyle hani ya yapma, sen bu kadar söylemesen falan diye içinden geçiriyorlar böyle. Ama bileceksiniz bunları. Bu ülkemizi seviyorsanız, bu toprakları seviyorsanız, bu ülkenin insanıysanız ve islamsanız, Muhammed’i iseniz, size taş atanı da bileceksiniz, size gül atanı da bileceksiniz. Sizin yolunuza diken sereni de bileceksiniz, gül sereni de bileceksiniz. Bilmekle mükellefsiniz. Mükellefsiniz. Evet!
işte Ali Şeriati de bu hadisi kutsiyi veya işte Fazlu’r Rahman gibi kimseler, işte Teymiye gibi kimseler bunları reddederler. Gerçek sufiliği istemezler çünkü hakikat noktasındaki bir sufiliği ne CIA ister, ne MOSSAT ister, ne EM16 ister, ne Alman istihbaratı ister, ne Rus istihbaratı ister. Kur’an sünnet dairesindeki hakiki bir sufi yolunu hiç birisi de istemez. Hiç birisi de istemez. Hiçbirisi de ve bunlardan bir tanesi böyle bir Türkiye’de ve islam dünyasında birileriyle irtibata geçtilerse bilin ki orayı satın almışlardır. Orası onlara çalışır. Evet! Açık ve netimdir ben. Parti, bürokrat, bakın siyasetçiler, bürokratlar, basın ve din bu dördü var ya dördü, bunun içerisine askeriyeyi de koyarsınız, beş olur. Bunun içerisine ekonomiyi koyarsınız, altı olur, iş adamları; bunlar, bunlar bir yerle irtibata girdilerse gerçek manada sufi bir yerle, orda sıkıntı vardır. Bakın orda sıkıntı vardır. Gerçek manada ehl-i sünnet olan bir sufi topluluğu sıralayayım: Siyasetçiler sevmez, bürokratlar sevmez, işadamları sevmez, askeriye de sevmez, din âlimleri de sevmez. Yani âlimim gibi duranlar da sevmez. Basın zaten sevmez. Sevmez! Asla! Sevmesi için evet, siyasetçilere şirin görüneceksin, hak din islam demeyeceksin. Biz Kur’an ve sünnete bağlıyız, başka bir yere bağlanmayız demeyeceksin. E, bürokratlar sevmesi için devletin dini kurallarını ve koyduğu, gösterdiği din kadar yaşarsan bürokratlar seni sever. Devletin yetiştirdiği, beslediği ve uluslararası vakıfların ve derneklerin beslediği din âlimleri de seni sevmez. Yani CIA beni sever mi şimdi, sevmez. Ben kimim zaten onlar için. Yani beni kale bile almazlar da! Yani Kur’an ve sünnet diyeni kim sever ki? Yani ılımlı islamcılar sever mi? Sevmez. Siyasi parti liderini mehdi gibi gören kimse beni sever mi? Sevmez. Sevmez bunların hiçbirisi de. Kur’an sünnet dairesinde duran bir yeri sevmez. Evet! Gizli bir hazineydim, bilinmekliği istedim. Gizli bir hazineydim, zamandan dışarı. Bilinmekliği istedi. Kâinatı, varlığı yarattı.
O zaman zamandan zamana sığmayan, zamandan dışarı olan, tabiri caizse ahadiyet makamı, bilinmezlik makamı, hiçbir anlayışın, tefekkürün, düşüncenin, hiçbir sıfatın, benzetmenin hatta bu değil demenin dahi
olmadığı bir yer. Bizden uzak, zamandan dışarı, gizli hazine, gizli hazine, bilinmiyor ve o zaman zamana girince evet o bilinmeklik istedi. işte o zamandan dışarı olan nokta, zamandan dışarı olan nokta, Hz. Muhammedi Mustafa(s.a.v.)’e ait. Biz miracın o haline uzağız. Bir tek bir şey biliyoruz, iki yay miktarı kadar yaklaştı, ona sarktı. Bu kadar biliyoruz. Ordaki halden Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri bir kelam söylemedi. Bir kelam demedi. Zaman üstü, Hz. Muhammedi Mustafa(s.a.v.)’in miracın da da bir zaman içi var. O zaman içine hani Cebrail aleyhisselamla yürüdüğü yere kadar zaman içi. Cebrail aleyhisselamın: ‘Ya Resulallah! Ben buraya kadar benim mesafem, bundan sonrasını artık kendin yürüyeceksin’ dediği yer, zamandan dışarı olan, zaman üstü. Biz oraya, hani buna Muhittin ibni Arabî hazretleri ahadiyet makamı der. Oraya da bir makam koyar. Muhyiddin ibn Arabî bunları anlatırken Füsus’unda bunlara makam koyar, isimlendirir. Orası da ahadiyet makamı yani birin bir olduğu yer, öyle diyelim. Bakın, birin bir olarak durduğu yer. O birden de kastımız ne? Belli değil. Birden kastın ne olduğu belli değil. Hani ahadiyet dediğimizde hani bir birden ne kastedildiğini de bilmiyoruz. O zaman o biri bilen de birdir zaten. Başka bir şey söyleyecek laf yok orda, söz yok. işte Hz. Ömer(r.a.), Hz. Pir’in lafzıyla, işte ona, o zaman üstünü anlattı. Sonra zamanı anlattı. Sonra ruhun, hani Cenab-ı Hak ‘Kün’ dedi, her şey olmaya başladı ve ruhları da yarattı ve ruhları yaratınca ruhlara sordu: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ Ruhların hepsi beraber cevap verdi. ‘Sen bizim Rabbimizsin.’ Ruhların yolculuğu o esnada başladı. Ruhun yolculuğu, bakın ruhun yolculuğu başladı ve Hz. Pir, Hz. Ömer efendimizin ağzından ruhun yolculuğunu anlattığını söylüyor. Kime? Rum komutana, Rum padişahına, Rum kayserine. Hz. Pir diyor ki: ‘Ona ruh simurgunu’ ben tam tabirle okuyayım burdan;
“Bu âleme gelmeden önceki geniş uçuşlarından bahsetti.”
Yani âlem-i ruhtan, âlem-i manadan, âlem-i halka geçiş. Emir âleminden halk âlemine geçiş. Artık emir âleminde ne kadar makam dolaşıldıysa, sonra halk âlemine geçiş ve halk âleminde ne kadar makam dolaşıldıysa ana rahmine gelişe kadar ana rahminde maddi manevi neler yaşandı ise ruhun bütün yolculuğunu Hz. Ömer(r.a.) hazretleri, Hz. Pirin deyimi ile o Rum kayserine anlattı.
“Ruhun o âlemde bir uçuşu (ruhun bu âlemlerde bir uçuşu), ufukları aşıyordu. İştiyak çekenlerin ümitlerinden de ileri gidiyordu, hırslarından da”
Ruh o her, emir âleminde bilhassa, emir âleminde, mana âleminde öyle uçuşlar sergiliyordu ki bu uçuşlarında ona zaman koymak, mekân koymak,
mesafe koymak mümkün değildi. Ruh, bu manada yaratılmışların içerisinde, yaratılmışların içerisinde en hızlı yol kat eden bir varlık, yaratılış numunesi. Şimdi varlığın içerisinde bütün ehl-i ilmin kabul ettiği en hızlı şey nedir? Işık hızıdır değil mi? Işık hızından daha hızlıdır varlığın hızı. Varoluşun hızı; bunu fizikçiler, astrofizikçiler, matematikçiler bunu bir gün tespit edecekler Allah’ın ‘kun’ diye ‘ol’ diye emrettiği bütün bu varlığın hızı, varlığın içindekiler değil, varlığın hızı, ışık hızından da yüksektir. Işık hızından da! Hatta ışık hızı, o varlığın hızına göre, çok afedersiniz kaplumbağa gibidir. Ben o yüzden derim, bütün bu varlık, bilmediğimiz bir zaman sıfatının üzerinde yürür. Hatta Hz. Pir Mesnevi’de der ya: ‘sen bu alemi, bu varlığı hayal üzerinde yürür gör’ der. Hayal üzerinde yürür gör, der. Hayal üzerinde! Yani o nasıl bir hayale zaman oluşturulamıyorsa bu varlık tamamiyetle hız bakımından ölçülebilecek noktada değildir. O yüzden mevcut varlık, ışık hızından yüz binlerce, milyonlarca kilometre daha hızlıdır.
Ben bunun hesabını yapabilecek astrofizik matematiğine sahip değilim ama bu mevcut varlık, mevcut varlık, ister mana perdesinde olsun, ister zahir perdede olsun, ister hal perdesinde olsun, ister makam perdesinde olsun, varlığın hızına şu ana kadar yetişebilecek hiçbir hız yoktur. Hz Muhammedi Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem , bundan münezzehtir. O ayrıdır. Nur-u Muhammedi’nin hızı, Nur-u Muhammedi’nin hızı, bu varlığın hızından da üstündür. O ayrı bir zamanlamadır. Nuru Muhammedi’nin hızı, varlığın da üstündedir. Işıktan daha hızlıdır varlığın hızı. Varlığın hızından daha hızlı olan Nur-u Muhammedi’nin hızıdır ve bütün bu varlık nuru Muhammed’inin, Nur-u Muhammed’inin üzerinde yürür. Ben öyle inanırım. O, ondan daha hızlıdır. Şimdi, ruh bunun içerisinde, ruh, bunun içerisinde öylesine bir hıza sahiptir ki ışık hızı da onun yanında nal toplar. Evet!
“Ömer, o yabancı çehreli zatı tam dost buldu, canının Allah sırlarını dilediğini anladı. Şeyh kâmildi. Talibin de tam bir isteği vardı. Yolcu çevikti at da kapıdaydı.”
Demek ki o çehresi yabancı olan o kayserin, mürşid-i kâmil olan Ömer, onun iyi bir talip olduğunu anladı. Onun iyi bir derviş olacağını, onun iyi bir sufi olacağını anladı. Kalben, manevi ilimle anladı. Manevi ilimle onun hakiki bir sufi, hakiki bir derviş olacağını anladı. Anlayınca ona mânâ sırlarını açtı. Onun hakiki bir derviş, hakiki bir sufi olacağı için kenzden sonrasını, bilinmezden sonrasını ona açtı, ona anlattı. Varlığın ince derinliklerini, varlığın sırlarını, varlığın sırlarını, ruhun sırrını, yaradanın, yaradanın sırrını ona aktardı. Ona anlattı çünkü karşısındakini tanımladı. Dedi ki bu iyi bir sufi olur. Bu ehil bir derviş olur. işte Mürşid-i kâmillerin vazifesi de
budur. Karşısına gelen sufilerin kilosunu ölçüp onlara ona göre ilim vermektir. işte Hz. Ömer’in üzerinden, radıyallahu anh hazretlerinin üzerinden Hz. Pir efendimizin, Hz. Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretlerinin, onun üzerinden bütün üstadlara ve dervişlere bir nasihati ve dersi oldu. Demek ki bir mürşit, irşad edilmeye kabiliyetli olan bir müride bildiklerini aktarmakla mükellef. Onların ufkunu açmak, onun kalplerinin derinleşmesini sağlamak, genişlemesini sağlamak, onlara doğruyu, iyiyi, hakikati anlatmak, o mürşidi kâmillerin vazifesi ve dervişlerin de iyi bir derviş olması iyi bir sufi olması, iyi bir yolcu olması gerekir ve sen iyi bir sufi olursan at kapıda bekler. Hz. Peygamberin sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin isra yolculuğu ne ile başladı? Burakla. Biz onun ne olarak tabir ediyoruz? Değişik bir at.
O zaman Hz. Pir diyor ki burda yolcu çevikti yani çevik, heyecanlı, hareketli, durmuyor durduğu yerde. Ben derim ya, ben dervişin hareketlisini severim. Hımbıl insandan derviş olmaz. Canlı, çevik, hareketli, hırslı, Allah’ı seven, resulünü seven, tırmalayan, koşan, arayan…Dervişin hası odur. Durmaz durduğu yerde. Hareket halindedir. Zikreder, namaz kılar, sever, gözyaşı döker, ağlar, koşturur. Derviş dediğin budur. O, tanıyacak, tanımlayacak, koşacak, tırmalayacak. Öyle kenarda duracak, yok öyle bir dervişlik. Canlı, heyecanlı. O zaman at hazır kapının önünde. Nereye? isra, yolculuk. Derviş çevik olursa at hazır yolculuğa. Mürşit hazır, at hazır, çevik binici lazım. Yürü! Yol da hazır. Hz. Muhammedi Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem , yolu açmış. Cebrail Aleyhisselam almış getirmiş Burak’ı, bin ey Muhammed demiş, bindirmiş, götürmüş. Neresi? Kudüs. Demiş burda imamlık yapacaksın şimdi. imamlık yapacaksın. Mana! Mana! Ondan sonra miraç başlamış. Sonra miraç, zaman üstü. Hz. Muhammedi Mustafa’nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin miracını zamanlamak, varlığın içerisinde bir zaman birimiyle zamanlamak mümkün değil. Işık hızı ile anlatamazsınız onu. Işık hızı ile anlatamazsınız. Evet, yine Hz. Pir devam ediyor.
“O mürşid onun irşad edilmeye kabiliyeti olduğunu gördü. Tertemiz
tohumu temiz yere ekti.”
Demek ki mürşid, tertemiz tohumu temiz yere eker. Sufi kardeş! Kendini de bil, tanı. Kendini de kıymetsizleştirme. Arif olan cevherini boş yere saçmaz. Temiz ol. Temiz tohum üzerine sana layık olsun. Sen kendini kirletirsen, senin üzerinde ekim dikim yapılmaz. Çorak arazisin. Fatih, tava gelmeyen toprağa bir şey ekiyor musunuz? Çamurun içerisine tohum atar mısınız? O tarımla ilgileniyor, çiftçi. Onun kafası çalışıyor, bataklığın içerisine tohum atmıyor da bir mürşid-i kâmil mi atacak? Onun kafası çalışmıyor mu? Bana neden tohum atılmadı diyorsan kendine bak. Kendini sına.
Kendini hesaba çek. Tövbe ile zikrullah ile kendini temizle ki sana mana perdeleri, sana mana tohumları aksın. Allah bizi onlardan eylesin. Vaktinizi çok aldım ama bu konu yarım yamalak olacak bir konu değildi. O yüzden konu bir bütünlük arz ediyordu. Saate, dakikaya bakmadım, ben de konuyu bitirmeye çalıştım. Hem canlı yayından izleyenler hem burdaki herkes hakkını helal etsin. Bizden yana da helal olsun. Geceniz hayır olsun. El-Fatiha maassalavat. Âmin. Biraz mahrem bir konuydu. O yüzden ortadan kesip atmak istemedim. Biraz da o yüzden vaktinizi de aldım. Önümüzdeki hafta konu başlığı, ‘Rum kayseri elçisinin Emire’l müminin Ömer’den suali’ diye, ordan devam edeceğiz, 1446’dan inşallah. Allah izin, nefes verirse inşallah.
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 4 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-7-6 • Tasavvuf Vakfı Yayınları