Mesnevi Şerhi

Mesnevî-i Şerîf 1286-1296. Beyitler Şerhi

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 4 • 20/36

1286-1296. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin inşallah. Cenab-ı Hak gündüzünüzü de hayırlı eylesin, ayınızı yılınızı ömrünüzü hayırlı eylesin inşallah. Rabbim cümlemizi hakkı hak bilip hakkın yolunda koşanlardan, hakkın hakim olması için mücadele edenlerden, batılı batıl bilip bâtıla karşı mücadele eden, batılın karşısında duran kullarından eylesin inşallah. Perşembe günü unuttuk, bütün kardeşlere söylemiş olalım, malum Bayındır’dan bizim Hayati kardeş vardı. Hemen hemen Bayındır’ın ilk dervişlerinden, koranadan vefat etti. O yüzden önümüzdeki perşembeye kadar inşallah arkadaşlarımız, kardeşlerimiz tevhit okusunlar da inşallah önümüzdeki perşembe bağışlayalım. Bir de Fatih kardeşin de babası vefat etmişti. Onun babası için de inşallah ve cümle ölmüşlerimiz için tevhit okuyalım, perşembe günü de bağışlayalım inşallah. Allah’tan bir şey gelmezse inşallah. En son 1285. beyiti okumuşuz: ‘Azametli ve kibirli ateşi bile bir yel söndürüverir.’ Orayı okumuştuk, ordan devam ediyoruz inşallah:

“Denizin halini de ıstırabından, coşkunluğundan anla, aklının deği-

şik durduğunu kalıptan kalıba girdiğini bil.”

Yani nasıl ateşi bir küçücük bir üfürme söndürüyorsa deniz de kendi ıstırabından dolayı halden hale giriyor, coşkunluktan coşkunluğa, bir dalgalanıyor, bir kabarıyor, bir kenara vuruyor, bir kıyıya vuruyor bir her şeyi içine alıyor, bir içindekileri dışına çıkarıyor. Deniz de ne? Kalıptan kalıba giriyor. Yani su olduğundan hangi kalıba sokarsanız su o kalıba girer. O yüzden hani derler ya su gibisin, her kalıba girdiğinde o kalıbın halini alıyorsun diye veyahut da su aynı zamanda da renksizdir, girmiş olduğu kabın

rengini alır genel olarak. O yüzden denizin halini de ıstırabından, halden hale geçişinden anla.

“Allah rızasını arayıp duran, başı dönmüş feleğin hali de oğullarının hali gibidir. Gah en altta, gah ortada, gah en tepede. Onda da bölük bölük kutlu ve yomsuz zamanlar var.”

Asıl buraya dikkatinizi çekmek istiyorum. Hani geçen hafta da Hz. Pir’in 750 yıl önce işaretini beyan etmiştik. Yine böyle bir işaret, bu doğrudur değildir benim kendimce, kendi tespitim. ‘Allah’ın rızasını arayıp duran başı dönmüş feleğin hali’. Yani başı dönmüş felek dediği, işte samanyolu olarak bunu nitelendirilebilirsiniz ve ‘oğullarının hali gibidir.’ Demek ki onun bir de oğulları var etrafında. Diğer samanyolları var. ‘Gah en altta gah ortada gah en tepede. Onda da bölük bölük, kutlu ve yomsuz zamanlar var’. Kutlu ve yomsuz zamanlar var yani farklı zaman dilimleri, bölüm bölüm, farklı farkı alemler, öyle söyleyelim. Şimdi bu meseleye baktığımızda sizi farklı bir cenaha götüreyim ben. Bu farklı cenah ne? Bu son dönemlerde Avrupa’dan bize gelen paralel evren felsefesi. Yani paralel evrenler var mı yok mu? Paralel evren dedikleri şey ne? Böyle bu alemin dışında farklı paralel hani evrenler var mı yok mu tartışmasının içine sokup çıkaracağım sizi şimdi ordan. Böyle bir tartışma var, batıdan bize de geldi. işte zaman zaman bana da soruyorlar ya böyle, paralel evren var mı yok mu diye! Şimdi Hz. Pir 740 yıl, 750 yıl, 800 yıl önce ‘onda da bölük bölük, kutlu ve yomsuz zamanlar var’ demiş. E böyle olunca, yaradılışa dönüp bakmamız lazım, yaradılışa dönüp baktığımızda Talak suresi ayet 12: ‘Allah yedi göğü ve yerden de bir o kadarını yaratmış olandır. Allah’ın buyruğu bunlar arasında iner durur ki Allah’ın gerçekten her şeye Kadir olduğunu ve Allah’ın gerçekten her şeyi ilmi ile kuşatmış olduğunu bilesiniz.’ Bunun üzerinde yoğunlaşıldığında, Cenab-ı Hak yedi ayrı ayet-i kerimede, yedi göğü yarattığına dair haberler vermiş bize. Yani yedi ayrı ayet-i kerimede her seferinde yedi göğü ve yerden de bir o kadarını yaratmış olandır ayet-i kerimesi gibi ayetler söylemiş.

işte ‘yedi gök, yeryüzü ve içinde bulunanlar onu tesbih ederler’ (isra 44), ‘Görmediniz mi Allah’ın göğü yedi kat olarak nasıl yarattığını’ (Nuh15), ‘O hem evveldir, hem ahirdir. Hem zahirdir hem batındır.’ Normalde bunu söylediğimizde bütün o Cenab-ı Hakkın sıfatsal olarak da bunları zikretmiş. Ayriyeten, şimdi ben ayet-i kerimeleri burdan, Bakara ayet 29. ayet, isra 44. Ayet, Mü’minun suresi 86. ayet, Fussilet suresi ikinci ayet, Mülk suresi 3. ayet, Nuh Suresi 15. Ayet, bunlar benim tespit ettiklerim ama yedi tane ayrı ayette Cenab-ı Hak işte göğü yedi kat yarattığını, bazı hani yedişer kat yarattığını, yedişer kat da yeri yarattığına dair ayeti kerimeler var. Döndük, bu ayeti kerimeleri nasıl tefsir etmişler? Bu en önemli benim bugün sohbetime

delil olarak aldığım Talak suresinin 12. ayeti, bunu nasıl tefsir etmişler? Malum ben hep böyle eskinin eskisine gitmeyi seviyorum ya, bunun eskisinin eskisine gitmeye çalıştım. Eskinin eskisine gitmeye, yani ilklerin yoluna gittiğimizde enteresan bir tefsir çıktı burda. Öyle bir enteresan tefsir ki bugüne kadar belki de hiç duymadığınız veyahut da bugüne kadar hiç dillendirilmemiş bir tefsir. Kimden? ibn Abbas’tan. Yani Hz. Abbas’ın oğlu Abdullah’tan, dört Abdullah’ tan birisi. Böyle kesik kesik gelebilir ama aynı şekilde ibni Mesut da bunu böyle tefsir etmiş ve demişler ki: ‘Yedi gök, onda ve onların arasında bulunanlar; yedi yer, onda ve onların arasında bulunanlarla, kürsi, ancak çöle atılmış bir halka gibidir yani bu mevcut yaratılmış olan evren dediğimiz şey o kadar büyük bir, o kadar büyük, o kadar geniş ve hala daha da genişlediği de zaten tespit edilmiş vaziyette, kürsi, çöle atılmış bir halka gibidir yani yüzük gibi öyle düşünün, çölün içerisindeki yüzüğün büyüklüğü söz konusu olur mu? Olmaz yani o kadar devasa bir evrenle karşı karşıyayız ve yine ibn Abbas’tan Taberi naklediyor bunu da o da Amr bin Ali’den, o da Abbas’tan nakletmiş. Yedi göğü ve yerden bir o kadarını, kavli hakkında şöyle demiş: “Eğer ben bunun tefsirini sizi anlatmış olsaydım siz inkar ederdiniz. Sizin bu inkarınız, yalanlamanız demektir.”

Yani ayeti yalanlamanız demektir yani ibni Abbas, bu ayeti kerimeyi eğer ben size tefsir edersem, siz bunu yalanlarsınız, bunu kabullenmezsiniz, bu ilmi, bu tefsiri kabul etmez, beni yalanlarsınız, böylece de bu ayeti kerimeyi de inkar etmiş olursunuz diyor ve yine başka bir kanaldan: “Ben onu sana haber versem, inkar etmeyeceğinden emin kılacak nedir?” diyor ona da ve yine diyor ki “yer yüzünün her birinde, (bakın yeryüzünün her birinde, burayı iyi dinleyin), yer yüzünün her birinde, ibrahim gibi yeryüzündeki mahlukata benzer mahlukat vardır.” Yani bu yedi kat ayrı yeryüzünde, bu bakın yedi tane ayrı ayrı, yedi tane ayrı yeryüzü olarak tefsir edebilirsiniz ve her yeryüzünde, ibrahim gibi peygamberler var ve o her yeryüzündeki, burdaki mahlukatlar gibi mahlukat var, enteresan bir tefsir ve yine ibn Abbas’ın şöyle dediği rivayet ediliyor: “Yedi yer vardır, her yerde sizin peygamberiniz gibi bir peygamber, Adem gibi bir Adem, Nuh gibi bir Nuh, ibrahim gibi bir ibrahim ve isa gibi bir isa vardır.” Beyhâki, yine başka bir kanaldan, o da ibni Abbas’tan, yine buna benzer bir şey daha naklediyor. O da diyor ki: ‘Her yeryüzünde, ibrahim Aleyhisselam gibi birisi vardır.’ Şimdi Hz. Pir mesnevisinde, bunu bize diyor ki ‘Bölük bölük, kutlu ve yomsuz zamanlar var ve bunlar hepsi de feleğin, yani içinde bulunduğumuz samanyolunun, oğulları gibidir, çocukları gibidir.’ Yani hepsi de bu samanyolundan ayrılmış veya bu samanyoluna benzer samanyolları var. Şimdi ben zaman zaman bunu söylüyorum ya islam dünyası batıya yönünü çevirmiş, kendi

öz değerlerini ve kendi özünü kaybetmiş. Kendi öz değerlerine bakmış olsa kendi özüne bakmış olsa Kur’an ve sünnete dönüp iyice incelese bugün Avrupa’nın bize bilgi olarak, bilim olarak, ilim olarak sunduğu her şeyin bizden çalınma olduğunu görecek.

1400 yıl önce, Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin ashabı, bugün batılıların bize paralel evren olarak anlattığını bize anlatıyor, tefsirde anlatıyor. Yedi kat gök ve yedi kat yeri yaratan Allah’ın o ayeti kerimesini tefsir ederken yaşadığınız, yaşadığınız bu evrenin farklı boyutlarda olabileceğini, farklı boyutlarda var olduğunu ve bu ayeti kerimeyi tefsir ederse ordaki dinleyen sahabenin bunu inkar etmesinden korktuğundan dolayı, bize küçük bir tabiri caizse bilgi kırıntısı koyuyor. Diyor ki kürsi çünkü kürsi bu noktada hani en geniş, en derin, en yüksek, muhteva açısından öyle bir yer ve kürsi diyor bu yaratılmış evrenlerin içerisinde çöldeki yüzük gibi kalır. Yani bu yaratılan evrenler, biz bunu paralel evren olarak hani batılıların tabiriyle ama bizim tabirimizle, âlemler içerisinde alem, alem içerisinde alem ve her alemin içerisine daldığınızda farklı bir alem, her perdeye geçtiğinizde, her perdeden farklı bir perdeye geçiş. Her âlemden farklı bir aleme geçiş ve hani sûfiliği Kur’an ve sünnet üzerinden öğrenip Kur’an ve sünnete bağlayacaksak o zaman alemden aleme geçiş, perdeden perdeye geçiş ve bu perdenin haricinde de mahlukatların olduğu, yaratılmışların olduğuna delil, Talak suresi ayet 12 ve Hz. Abbas’ın oğlu Abdullah bunu tefsir ederken, her alemde burdaki gibi Nuh, bu alemde tecelli etmiş gibi bir ibrahim, bu alemde tecelli etmiş gibi isa! Bakın oranın isa’sı, oranın Nuh’u, oranın ibrahim’i olarak da bunu biz nitelendirebiliriz, değerlendirebiliriz ama o alemde de demek ki Adem var. O alemde de Adem var ise o Adem orda olduğu müddetçe onlara da kitap indirildi, onlara da emir indirildi, onlara da peygamber gönderildi. Bunu batıca düşünmek istemiyorum. Batı bunu paralel alem olarak nitelendiriyor, ben batıca düşünmek istemiyorum bunu. Ben Kur’an sünnet dairesinde bu meselenin üzerinde derinleşmeyi düşünüyorum. Demek ki oranın da bir Muhammedisi var. Allahualem. Bazen zaman zaman hani peygamberlerin vazifesi bitmemiş, bu dünyada vazifesi bitti. Mademki bütün bu yaradılış, Nur u Muhammedî’nin üzerinden yürümekte, mademki varlık nur Muhammedinin nuruyla hayat bulmakta, o zaman o Nur u Muhammedî hala da alemin içerisinde ve âlemler üzerinde aktif. Hem alemde, bu alemde aktif hem de diğer alemlerde aktif.

O zaman Nur u Muhammedînin kokusunun olmadığı, Nur u Muhammedînin tecelliyatının olmadığı, herhangi bir alem veyahut da herhangi bir boyut, herhangi bir perde düşünmemiz mümkün değil. Bununla alakalı o zaman madem ki Hz. Muhammedî Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem

hazretleri, ayetle sabit, alemlere rahmet olarak gönderildi. Alemlere rahmet! Sadece yaşadığınız bu aleme dair değil, sadece sizin kendi dünyanıza değil, sadece güneşe, Venüs’e ne bileyim Mars’a ait değil. O zaman bütün alemlere rahmet olarak gönderilmiş olan peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, bütün kâinatın her tarafında, Nuru Muhammedîye olarak tecelli etmiş vaziyette ve siz hangi boyuta geçerseniz geçin, hangi alemde haşır neşir olursanız olun, siz ona ancak Hz. Muhammedi Mustafa’nın, sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ruhaniyeti ve nuraniyeti üzerinden yürürsünüz. Onun ruhaniyetine ve nuraniyetine muhtaçsınız. Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerini bir postacı gibi gören ham akıllılar! Hz. Muhammedi Mustafa’nın sallallahü ve sellem hazretlerinin hadislerini inkar eden, hadislerini reddeden, müşrik akıllılar ve onun temiz ashabına ve onun yoluna, ashabının yoluna laf söyleyen müşrik kalpliler, bunu anlamaktan uzak duracaklar. Uzaklar çünkü, reddettiklerinden dolayı uzaklar, reddettiklerinden dolayı kalplerinde böyle bir tecelliyat olmayacak. Reddettiklerinden dolayı akıllarında böyle bir tecelliyat olmayacak. Reddettiklerinden dolayı, Hz. Muhammedi Mustafa’nın ruhaniyetinden ve nuraniyetinden ve dolayısıyla Cenab-ı Hakkın hikmetinden ve ilminden faydalanamayacaklar ve biz kendi kendimize, batının karşısında ezikliğimize, batının karşısında yenilgimize kanıp veya kandırılıp biz onların paralel evren var mı yok mu tartışmasının içerisinde kendimizce, kendi öz değerimizi, kendi öz felsefemizi, fikrimizi orta yere koyamayacağız ama bu topraklarda yetişmiş olan, ve bu toprakların ürünü olan yani islam olan ve bizden olan ve bizim olan Hz. Mevlana gibi Yunus gibi Hacı Bektaşi Veli gibi Şeyh Sadi gibi Nesefî gibi işte daha yüzlerce, binlerce bu medeniyetin yetiştirmiş olduğu insanların felsefesine, fikrine, dinlerine ve imanlarına, inançlarına biz yabancı kalacağız.

Baktığımızda 800 yıl önce, Hz. Mevlana Celaleddinî Rumi hazretleri mesnevisinden bunu bahsederken, Allahu alem bu ayeti kerimelerden ve bu hadisi şeriflerden de muhakkak haberdardı ve biz yeni haberdar oluyoruz şimdi! Bakın biz yeni haberdar oluyoruz ve biz kendi kendimize, ben kendimce öyle söyleyeyim, yani burdan işte ne demek istemiş diye araştırmaya başladığımda, hakkınızı helal edin, benim bu söylediklerimi ne en önemli Avni Konuk’un, Hz. Mevlana’nın Mesnevisinin tercümesinde bulursunuz ne de şeyin ne o Tahirül Mevlevi’nin Mesnevisinin tercümesinde bulursunuz. Her ikisine de baktım bu arada, yani dedim ki onlar bu beyitlerin hakkında ne demişler diye, böyle bir açılım, onları küçümsemek için söylemiyorum. Sakın öyle bir şey aklınıza gelmesin ama böyle bir şeyden bahsetmemişler yani burda ‘bölük bölük kutlu ve yomsuz zamanlar var’ dediğimizde bu bende başka bir şey çağrıştırdı ve başında da hani ‘başı dönmüş feleğin hali

ve oğulları gibi’ deyince yani bunu sadece Samanyolu’nun içerisinde nitelendirmek ve bunu sadece samanyoluna bağlı kalmak bu beyti açıklamakta yetersiz kaldığını düşündüm ve yaradılışla alakalı en önemli ayeti kerimelerden birisi bu çünkü ‘Allah yedi göğü ve yerde yerden de bir o kadarını yaratmış olandır’ ayeti kerimesinden yürüyerekten bu sonuca vardım. Kıymetli kardeşler, kıymetli dostlar, hep derim, Mesnevi böyle şiirsel yazılmış bir Kur’an sünnet tefsiri gibidir. Bakın, Kur’an sünnet tefsiridir bir veçhesiyle. Mesnevi böyle şiirsel yazılmış enteresan bir şeydir bu, hayat tefsiri gibidir. Hayat tefsiri gibi ve eğer onun üzerinde çok dikkatli okunur, çok dikkatli incelenirse günümüze değil gelecek çağlara ışık tutacağını görürsünüz tefsir açısından. Çünkü Mesnevi bir fıkıh kitabı değildir, akaitle alakalı bilgiler vardır. Akait ile alakalı ama bir fıkıh bilgisi ondan bulmanız mümkün değil. Fakat bu tip açılımları bulmanız mümkün.

O yüzden Hz. Pir’e de bu konuda minnetlerimi sizin önünüzde sunuyorum. Cenab-ı Hak inşallah bizleri de o yolda devam eden kullarından eylesin ve daha da geriye gittiğimizde Kur’an sünnet bağlamında meseleye baktığımızda bugünkü batılıların bizim önümüze yeni bir fikirmiş gibi yeni felsefeymiş gibi yaradılışın üzerinde yeni bir şey üretmiş gibi sundukları şeylerin bizim öz değerlerimizde, öz bilgi birikimimizde, bizim öz, ana durduğumuz Kur’an ve sünnetimizde mevcut olduğunu görüyoruz. E tabii bunu batı bunun üzerinde farklı pencereler açıyor. Belki de o farklı pencereleri kendince bizim eserlerimizi inceleyerekten bu noktaya geliyorlar. Bizim belki de eksikliğimiz, noksanlığımız bu ama bizde entelektüel dediğimiz hani bizde böyle fikir insanı veya bir konuda çalışmış kimseler ne yazık ki yetersiz! Çalma, çalıntı doçentlik tezleri ile çalma, çalıntı derleme, toparlama, kes kopyala, yapıştır profesörlük tezleriyle doçent ve profesör olup kendi öz değerine sırtını dönen, kendi özüne sırtını dönen ne yazık ki böyle bir topluluk var bu ülkede. Her şeyi batıdan bekleyen, her şeyi batının yaptığını söyleyen, batıya karşı tabiri caizse kuzunun kurda aşık olması gibi böyle bir gözü kapalı batıdan gelen her şeye teslim olan bizde bir zihniyet hakim. Öyle olunca da biz kendi öz değerlerimizi öğrenmekten uzak, kendi özümüze dönmekten uzağız. Allah bizi affetsin inşallah.

“Ey külliyat ile karışmış olan, ey insan! Basit cisimlerini halini de kendinden kıyas et. Külliyatın böyle hastalıkları, böyle dertleri olunca onların cüzülerinin yüzü nasıl sararmaz? Hele birbirlerine zıt olan şeylerden; su, toprak, ateş ve yerden meydana gelmiş cüzü…”

Şimdi insan komple bu külliyatın içerisinde halife olarak yaratılmış. Öyle olunca bu külliyatta her ne var ise insanda da var ve bu insanların içerisinde zirve yaratılmış olan Hz. Muhammedî Mustafa(s.a.v.), sonra diğer

peygamberler, sonra Allah’ın veli kulları ve işte bu külliyata bak, bu külliyatta kendini kıyas et. Bu aleme bak, bu aleme bakaraktan kendini kıyas et. Sen bu alemin çekirdeği hükmündesin. Sen bu alemde her ne var ise sende de var. Ateş sende var, su da sensin. Bu sadece dışarıda var olan bir şey değil, ateşte var, suda var. Senin ateşini söndürecek olan su, sende mevcut. O zaman kötü de sende iyi de sende. Kötülüğüne galip gelecek olan iyi de sensin. O zaman kendini iyi tanımla. Dışarda kötüyü ve kötülükleri gördüğün gibi aynı kötü ve kötülük sende de var ve sen de aynı şekilde Cenabı Hakk’ın lütfettiği, ikram ettiği iyilik de var.

O zaman iyi de sensin, iyi bir başkası değil. iyi de sensin. Ateş başkası değil. Ateş de var sende ama onu söndürecek suda sen de. Nefis sen de ama onu doğru yola götürecek istikamet de sende. Onu doğru yola yönlendirecek olan istikamet de sende. Nefis sende var. Çünkü sana nefis verildi, üflendi ama nefsin karşısında Cenab-ı Hak kendisinden sana ruh üfledi. Ruh da sende. O zaman bu alemi bir ceset gibi görürsen bu alemin ruhu sensin. Bu alemi ceset gibi görürsen bu alemin ruhu sensin, bir başkası değil. Sen kendini iyi tanımla ve sen, sen eğer ki kendini tanımlarsan, kendini tanımlarsan alemi de tanımlayacaksın veyahut da sen alemi tanımlarsan, zıttı, kendini de tanımlayacaksın. Ben işin en kestirme yolu olarak söylerim ya eğer bu alemi var edeni tanırsan, o zaman hem kendini hem alemi tanıyacaksın. Hem kendini, hem alemi tanıyacak en kestirme yol onu tanımaktır. O zaman onu tanırsan hem kendini tanımlayacaksın hem de bu alemi tanımlayacaksın. Hem de yaratılmış olan bütün âlemleri tanımlayacaksın. O zaman yedi kat yer de sensin, yedi kat gök de sensin. Sende de yedi kat gök var, sende de yedi kat yer var. O zaman sende de alemler içerisinde alem var ve her alemin ibrahim’i var ve her alemin de Adem’i var ve her alemin de Musa’sı var, ibrahim’i var. Yeter ki sen onu tanı. Eğer onu tanımazsan, o zaman zaten köroğlu köroğlu körsün. Eğer onu tanımazsan, kör olarak göçüp gideceksin, kör olarak haşrolacaksın, kör olarak yaşayıp kör olarak göçüp gideceksin ve kör olarak haşrolacaksın. Kör olarak yaşamamak için kör olarak yaşamamak için seni yaradanı tanı, seni yaradana iman etmen, iman etmen, yolun başıdır, tanıman, onu bilmen, yolu yürümektir.

Ona aşık olmak ise yolun zirvesidir, yolun zirvesidir ancak aşık olursan onu tam anlamıyla anlarsın. Bu senin için tamdır. Onun için tam değildir. Onun için tam yoktur. Onun için tam, kendisidir. Sen kendince kendini tamamladım görürsen sen de yayan kalırsın. O yüzden zıt olan şeylerden neye bakarsan bak, bütün zıtlıklar sende mevcuttur ve yaratılan alem ve alemlerde her ne var ise o sende de vardır. Hz. Pir diyor ki külliyattan, külliyattan sana da karışmış, sen de o külliyatın içerisindesin, o külliyattan numuneler

var sende de, o külliyatın içindesin sen de ve sen de aslında âlemler içerisinde ayrı bir alemsin ve senin üzerinde de ben batının tabiriyle söyleyeyim, paralel alemler, paralel tecelliyatlar var, batının terimi ile söylüyorum. Yok kendi terimimizle söylersem sende de yedi kat, yedişer kat farklı farklı gökler, yedişer kat farklı farklı yerler mevcut. O yüzden sende mevcut olmayan hiçbir şey yok.

Burda böyle bir giriş yaptıktan sonra bir ikaz diyeyim ben buna, sakın bizim yolumuzdan gidenler bir gün gelip de ben oyum deme gafletine düşmeyecekler. Hiçbir zaman ben oyum, ben o oldum gafletine düşmeyecekler. Böyle söyleyenlerin de birer yalancı olduğunu söyleyecekler. Çünkü bir kısım kendisini tırnak içerisinde sufi olarak nitelendiren, yine tırnak içerisinde melami olarak nitelendiren veya yine tırnak içerisinde Arabiyim, Arabiyiz, Arabiciyiz diyen, tırnak içerisinde, tırnak içerisinde belirttiğim bu kimseler, ben oyum deme gafletine düşüyorlar. Hiçbir kul, hiçbir zaman Allah olamaz. O yüzden hani bütün mevcudat da var olan her şey sende var derken, sen Allah olamazsın. Bu kapıyı da herkes kapatacak. Öyleyse o zaman bizim amaçladığımız nedir? Allah’ı tanımak, ona yakın olmak, ona aşık olmaktır. Bakın Allah’ı tanımak, ona yakın olmak, ona aşık olmaktır. O olmak değildir. Bu büyük bir gaflettir. Bu büyük bir küfürdür. O hiçbir şeye benzemez. O hiçbir zaman hiçbir şeye benzemediği gibi hiçbir şeyde O olamaz. Bakın hiçbir şeyde O olamaz ama Cenab-ı Hak ayeti kerimelerde elinin olduğunu söylemiş. Hani meşhurdur ya hani Rıdvan biatı ile alakalı, Akabe biatı ile alakalı ‘Allah’ın eli onların elinin üzerindedir’, işte Allah’ın elinin sıkı olduğunu söylerler. Haşa Allah’ın eli sıkı değildir gibi Cenab-ı Hak kendisine uzuvlar belirlemiş. Biz de zaman zaman Allah’ın cemalinden bahsederiz. Cemalinden bahsederken onun gözünden bahsederiz. Onun gözü demek, o hiçbir şeye benzemez, insanın gözü gibi değildir. Sen onun gözü olarak da bir şey görsen gerçek manada onun gözü değildir. Sen bir Cemal sıfatı ile sıfatlansan ve ben onun cemalini gördüm desen onun gerçek cemali değildir ama sen onu görmekle kendince ben Cemal sıfatı ile müşerreftendim diyebilir misin? El cevap diyebilirsin ama o değildir.

Çünkü o hiçbir şeye benzemez. Burda tenzih ve teşbih birbirini ne yapar? Dengeler. Bu odur dediğinde, o ‘O’ değildir tenzihi girer işin içerisine ama odur der. Bir müddet sonra bir kısım sufiler belli bir noktaya geldiğinde teşbihte sınır tanımazlar. Bu ayrı bir meseledir. O yüzden sufi kardeşler, derviş kardeşler, bu yanılgıya düşmeyecekler. Bir kısım böyle burda Melamilere, Arabicilere veya değişik sufi gruplara laf atmak değil derdim. Burda Ümmeti Muhammedi ve sufi kardeşleri uyarmak. Derdim bu. Evet, biz kainatın merkezi ve çekirdeği hükmünde olabiliriz ama ‘O’ değiliz. Allah bizi affetsin

inşallah. O yüzden evet bunu Muhyittin ibn Arabi de der, Hz. Mevlana da der. Biz hani insanı, bilhassa insanı kamili alemin ruhu olarak görür, buna eyvallah! Alemin ruhu olarak görmek farklı bir şeydir ama onu haşa yani O oldum demek farklı bir şeydir. Burda hani birbirine zıt olan şeyler meydana gelmiş, sen de bunların cüzüsün manasında, onu da beyan etmek istedim:

“Koyunun kurttan kaçmasına şaşılmaz. Şaşılacak şey, bu koyunun kurda gönül vermesidir! Sağlık, zıtların sulhüdür. (Sağlık, zıtların sulhüdür!) Aralarında savaşın başlamasını da ölüm bil.”

Demek ki sağlık neymiş? Zıtların sulhü, bütün hastalıklar da şifalar da bizim vücudumuzda toplanmıştır. Mikroplar da toplanır bizim vücudumuzda, mikropların karşılığı olan hani bu günlerde çok konuşuluyor, antikorlar da toplanır ve her ne mikrop bizim içimize girerse hemen içimizdeki hücreler, o mikroba karşı mikrop üretirler ve o mikrobu öldürürler ve ne zaman ki mikroba karşı vücut bugünkü tabirle antikor üretmezse o zaman hastalığa mağlup olur ki bu da ölümdür. Allah muhafaza. Hz. Pir burda da diyor ki ‘sağlık zıtların sulhüdür.” Yani senin vücudundaki mikroplar bir denge üzerinde gitmesi gerekir. Bir denge üzerinde gitmezse vücudun hasta olur, hasta olursunuz. Bu denge üzerinde gitmemesi nedir? Mesela ateşinin yükselmesi, kendini yorgun hissetmen, sende bir dengesizliğin olduğunu gösterir. Bir hastalık sana girdi, bir mikrop sana girdi, ateşin yükseliyorsa hızla o mikroba karşı vücut savunma sistemine geçti ama o ateş yükselmesini iyi bil, iyi olarak gör. Ateşim yükseldi deyip de kendi kendine kötüleşiyorum deme. Vücut hastalıkla mücadele ediyor. Bakın vücut hastalıkla mücadele ediyor, halsizleşirsen hastasın, senin vücudun o halsizliği ile mücadele et, ayağa kalkıp vücudunu kuvvetlendir.

Bakın vücudunu kuvvetlendir. Hani bazı doktorlar da tavsiyede bulunurlar ya, senin dinlenmen lazım derler, sen bir yat. işte grip için yatmadan, dinlenmeden geçmez. Neden? Çünkü o vücut hararet yaptıkça, sıcaklığını arttırdıkça sen kendini yorgun hissediyorsun. Vücut enerjisini o hastalığı yok etmek, onu geriletmek için oraya harcıyor ve sende enerji eksikliği var, o enerji eksikliğini bir yerden tamamlayacaksın ki sen ayakta durasın. O yüzden rahatsız olduğunuzda vücudunuzu besleyin. Az ama öz yiyerekten. Bal şifa, balı eksik etmeyin. Kur’an şifa, Kuran’ı eksik etmeyin. Zikrullah şifa, zikrullahı eksik etmeyin. Bakın bunlar insanın manevi olarak ilaçlarıdır. Kur’an-ı Kerim, namaz, zikir cemaatle olan zikir… Bunlar insanın manevi ilaçlarıdır. Bal, maddi ilaçtır aynı zamanda hadisi şeritle beyan edildiği için de manevi ilaçtır. Evlerinizden balı eksik etmeyin. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, sirkeye şifa dedi. Evlerinizden sirkeyi eksik etmeyin, rahatsızlaştığınızda bir kaşık sirke, bir kaşık bal, hemen bir

sirkencebun yapıp içebilirsiniz. Bunlar sizin hastalıklarla mücadelenize yardımcı olacak olan şeylerdir ve zıtlıkları iyi takip edin ve zıtlığın birisi eksildiyse onu arttırın.

“Allah’ın lütfu, bu aslanla yaban eşeğine, bu iki zıdda, vefakarlık hu-

susunda bir ülfet vermiştir.”

Cenab-ı Hak lütfetmiş ama komple alemlerin içerisinde ama senin aleminde iki zıttı birbirine vefalı kılmış. Birisi aslan, birisi yaban eşşeği. Aslan aslında yaban eşşeğini öldürür ama Cenab-ı Hak senin vücudunda bunun ikisine ülfet peyda etmiş. ikisine ülfet peyda ettiği için ikisi barış içerisinde yaşıyorlar. Hem bir tarafta hastalıklar, öbür tarafta da iyilikler, bunların ikisi de barış içinde yaşadığı müddetçe bir sıkıntı yok ama eğer hastalıklar artarsa, o zaman sıkıntı var. Allah muhafaza eylesin. .

“Dünya hasta ve mahpus olunca, hastanın fani olmasına şaşılır mı?”

O zaman dünya fani. Dünya fani olduğu için geçici, içerdeki her şey de geçici. insanlar da geçici, insanlar da fani. Hepimiz bu dünyada gelip geçici, birer faniyiz.

“Tavşan aslana bu çeşit nasihatler verip ‘ben bu sebepler yüzünden

geriledim’ dedi.”

Konu başlığı, bir dahaki haftaya ‘tavşanın ayağını geri çekmesindeki sebebi aslanın ciddiyetle sorması’ndan devam edeceğiz inşallah. Birkaç soru var. Onlara da bakalım inşallah. Ondan sonra sohbetimizi sonlandıracağız.

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 4 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-7-6 • Tasavvuf Vakfı Yayınları