Mesnevi Şerhi

Mesnevî-i Şerîf 1276-1286. Beyitler Şerhi

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 4 • 19/36

1276-1286. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin inşallah. Cenab-ı Hak ömrünüzü hayırlı eylesin. Cenab-ı Hak cümlemizi iman edip hayırlı ameller işleyenlerden eylesin. Rabbim cümlemizi insanlara hak ve hakikati tebliğ eden, hak ve hakikati yaşayan kullarından eylesin. Cenab-ı Hak cümlemizi insanlara hakkı ve sabrı tavsiye edenlerden eylesin. Rabbim Ümmeti Muhammed’e yardım eylesin. Ümmeti Muhammed’e ikram eylesin. Ümmeti Muhammed’e ihsan eylesin. Ümmeti Muhammed’i gâvurların karşısında yenilerden eylemesin. Kaldığımız yerden devam edeceğiz inşallah. Geçen hafta 1275. beyiti okumuştuk. 1275. beyit: ‘Adamları, hayvanları, cemadat ve nebatatı mat edene rastladım’ yani ölümle alakalıydı. Tavşan aslana ne ile karşılaştığını anlatıyordu. (Demirtaşlılara da teşekkür ediyorum. Demirtaşlıların yeri bizde ayrı. Allah hepsinden de razı olsun. Arada böyle bir tırnak açalım, söyleyelim inşallah, evet. Bir gün bir yere yerleşecek olursam Demirtaş birinci sırada. Eski Demirtaş kalmasa da orda, dağın tepesinde bir yer buluruz artık kendimize inşallah.) Tavşan niçin geç kaldığını, başına ne geldiğini aslana anlatıyordu ve dedi ki ben işte ölüm korkusu yaşadım, ölümle karşılaştım. Onu anlatıyordu. Onu anlatmaya devam ediyor:

“Bunlar cüzziyattır, külliyatın da onun yüzünden renkleri sararmış,

kokuları bozulmuştur.”

Yani bu ölüm, bütün her tarafı sarar. Bu ölüm küçük kıyamet gibidir ama bu cüzziyat olarak insanın kendi üzerinde yaşadığı ölüm korkusu, ölümle yüzleşmek, onunla burun buruna gelmek, bu aynı zamanda da bütün külliyat da ne yapar? Bu ölümü yaşar. Çünkü ayet-i kerimede: ‘Her nefis ölümü

tadacaktır’ ayeti kerimesi mucibince, her nefes, her nefis, her yaratılan şey ölümü tadacak, yani yaratılan ne var ise o ölüm denilen o olgu ile karşılaşacak. O yüzden o ölüm olgusuyla karşılaşmanın tecelliyatı onun insanları veyahut da nebavatı, cemavatı sararıp soldurması gayet normal.

“Cihan gâh sabredip gâh şükrettikçe bağlar bahçeler gâh giyinir gâh

çırçıplak kalır.”

Baktığımızda işte bahar gelir, bahar gelince her taraf yeşillenir. Çiçekler açar, ağaçlar meyve verir. Kuşlar, ondan sonra hayvanlar doğum yapar. Neşvünema bulur, her şey canlanır ama gelgelelim sonbahar gelince, kış gelince hepsi de ölüm denilen şeyle karşılaşır. Hatta Bediüzzaman’ın Haşır risalesi vardır bununla alakalı. Haşır risalesinde bütün o bak der kainata, bahar gelince bütün her şey yeşillenir, ondan sonra hepsi de yok olur gider. Allah onları tekrar diriltir diye örnekler. Hz Pir de diyor cihan gâh sabredip gâh şükrettikçe bağlar bahçeler gâh giyinir gâh çırılçıplak kalır. Gag giyinir dediği her meyvenin, her sebzenin, her yaratılanın bir baharı vardır. Kimisi karın içerisinde çiçek açar, kimisi yazın ortasında çiçek açar, kimisinin bahar ayı kıştır, kimisinin bahar ayı sonbahardır, kimisinin bahar ayı bildiğimiz bahardır, kimisinin bahar ayı yazdır. O normalde çiçeklerin veyahut da ağaçların, bitkilerin kendi istidatlarına göre kendilerince bir bahar ayı vardır. O bahar ayı onlara geldiğinde hepsi de neşvü neva bulur ama bir de komple külli bir bahar ayı vardır. işte kış çıkarken bütün her şey yeşerir, bütün her şey yeniden canlanır. Hz. Pir de ona diyor, gâh giyinir gâh çıplak kalır, sonbahar kış gelince de hiçbir şey kalmaz. Böylece onlar da bir şekilde küçük kıyamet olan ölümü tatmış olurlar.

“Güneş ateş renginde doğmuşken diğer bir saatte baş aşağı batar; gök-

lerde pırıldayan yıldızlar zaman zaman ihtiraka uğrarlar.”

Güneşe bakıyorsunuz sabahleyin pırıl pırıl, bütün canlılığıyla, bütün ışığıyla nuru ile kızgınlığıyla bütün bulunduğu yerdeki dünyaya hem ısı veriyor hem ışık veriyor. Akşam olduğunda da ne yapıyor? Bize göre batıyor. Başka yere doğuyor, bize batıyor. Böylece güneş vazifesini yapıyor. Doğduğunda aydınlatıyor, battığında da kararıyor. Aynı şekilde de gökte ne var? Yıldızlar var, küçüğünden büyüğüne kadar. Bunlar da güneşin durumuna göre ama parlıyorlar ama sönüyorlar. Bir de daha küçük yıldızlar var, ömrünü bitiriyor. Ömrünü bitirince de ne yapıyor? Bir meteor parçası gibi veyahut da bir şey gibi bir gezegenin çekim alanına giriyor, parçalanıyor gidiyor veyahut da uzayın boşluğunda parçalanıp un ufak olup gidiyor. Bir gezegenin veyahut da daha büyük bir meteorun çekim alanına giriyor. Onunla beraber hareket ediyor ama bir müddet sonra yok olup gidiyor.

“Güzellikte yıldızlardan daha parlak olan ay da ince ağrıya tutulup

hilal olur; çok sakin ve edepli olan bu yeri de sarsıntı sıtmaya düşürür.”

Burası benim çok tuhafıma gitmişti, bu beyit, bilhassa ikinci okuduğum yer, ‘çok sakin ve edepli olan bu yeri de sarsıntı sıtmaya düşürür’ ayı; şimdi böyle olunca dedim ki ya ayda depremler oluyor mu? Deprem oluyor, öyle ya, hayat yok. Neyse başladım incelemeye. 1977 yılında bir çalışmayla karşılaştım. 1977 yılında ayda depremlerin olduğunu tespit etmişler. 850 yıl önce Hz. Pir ayda hani ‘sarsıntı ve sıtmaya düşürür’ demiş, ‘sarsıntı ve sıtmaya düşürür’ demiş! Dedim ki koca pirin kerametine bakın dedim. 850 yıl önce, çok heyecanlandırdı burası beni, 850 yıl önce beyitte çok sakin ve edepli olan bu yeri de sarsıntı sıtmaya düşürür demiş. Sıtma ne yapar? Titretir insanı, üşütür titrersiniz ve kendimce dedim yani bunun arkasından bir şey çıkmalı. Ayda deprem mi oluyor, ne oluyor, ne gidiyor, ne bitiyor diye araştırmaya başladım. Bir araştırmayla karşılaştım, 77 yılında tespit etmişler, ayda depremler devam ediyor ve ayın yüzeyi her ne kadar kayalarla ve işte incelemişler ayın yüzeyini, merkezini, çekirdeğini, nedir ne değildir uzun bir çalışma yapmışlar ve ayda volkanik patlamalar olmuyor ama hala daha depremler devam ediyor. Daha enteresanı miadını doldurmuş meteorlar, çok hızlı bir şekilde, ayda çünkü bizim burdaki gibi bir gök seması yok. Yani direk uzay boşluğu. Direkt uzay boşluğu olunca yani meteorlar herhangi bir dirençle karşılaşmadan büyük bir hızla ağırlığı ne kadarsa hızla ayın yerçekimine girince hızla vuruyor bütün arza. Öyle olunca ayda meteorun büyüklüğüne göre sarsıntı hiç bitmiyor, tehlike de bitmiyor. Yani ay aslında tekin bir yer değil. Nazlı nazlı süzüle süzüle gidiyor ama her nazlı yürüyenin tekmesi sert oluyor. Her nazlı böyle süzülerek gidenin demek ki içinde aykırı şeyler oluyor, yani tavsiye etmiyoruz, ayda dolaşmaya falan çıkmayın, her an kafanıza bir meteor patlayabilir, hatta depremlerle karşılaşabilirsiniz çünkü depremler devam ediyor, meteorlardan dolayı da sarsıntılar devam ediyor. Hz. Pir 750 yıl önce sekiz yüz yıl, sekiz yüz yıl önce ayda sarsıntıların devam ettiğini ve orda titremenin devam ettiğini çünkü büyük bir meteor kütlesi düşünün, vurdu yere, vurunca yer sarsıldı, titriyor. Ne kadar büyük bir güçle vuruyorsa o meteorun büyüklüğüne göre. Siz dünyaya gelen meteorlar dünyada böyle bir gök sistemi olduğundan dolayı bir sürtünmeye maruz kalıyor. Sürtünmeye maruz kaldığı için büyük bir hızla vurmuyor dünyaya ve Cenab-ı Hak dünyayı koruyor, muhafaza ediyor. Cenab-ı Hak dünyayı koruyor, muhafaza ediyor. Yoksa o meteorların sağanağı dünyaya gelmiş olsa yerle yeksan olur. Cenab-ı Hak muhafaza ettiğinden, koruduğundan dolayı Rabbim muhafaza etmiş, korumuş, bu meteor

sağanakları gelmiyor ama aya gidiyor mu? Evet. Diğer gezegenlere gidiyor mu? Evet ve o sarsıntıyı Hz. Pir 800 yıl önce bize söylüyor.

“Nice dağlar, bu ansızın gelen felaketten dolayı yeryüzüne kumlar gibi

dağılıvermişlerdir.”

Yani dağa bakıyorsunuz ama bir felaket gelmiş artık dünya kurulduğundan beri ne kadar felaket geldi, ne kadar tufan oldu, ne kadar dağlar un ufak olup yeniden dağ oluştu, bir tarafta unufak olurken başka bir yerde volkanik dağlar mı oluştu yani bu sadece günümüz için kullanabileceğimiz bir beyit değil. Yani dünya yaratıldığından beri, var olduğundan beri, türlü şekilleri dikildi, türlü şeyler oldu. Düşünebiliyor musunuz, kocaman devasa tepeler, dağlar olurken, devasa çukurlar oluştu. Bir tarafta çukur oluşurken bir tarafta dağ oluştu. Kimisi unufak oldu, yerle yeksan oldu. Kimisi yeniden bir volkanik patlamalarla dağlar oluştu gibi düşünülebilinir ve ama şu anda da bir deprem olduğunda veyahut da bir felaket geldiğinde dağ dediğiniz şey de unufak olup gidiyor. Bir bakıyorsunuz biraz yağış fazla oluyor, bir toprak kayması oluyor, bir heyelan oluyor. Dağ diye bir şey kalmıyor, eriyor gidiyor kayasıyla, topuyla, toprağıyla her şeyiyle kayıyor gidiyor. Allah muhafaza eylesin ve hele depremlerde dağların yerinin değiştiği, oynadığı daha da büyük deprem olursa yerle yeksan olur, un ufak olur gider ve o hani depremcilerin dedikleri fay hatlarındaki oynamalar, fay hatlarındaki enerjilerin gelip gitmesi, o enerjinin açığa çıkması, böylece açığa çıktığı yerde çöküntülere sarsıntılara veya devasa dağ gibi gördüğümüz şeyin unufak olduğunu da görebilir miyiz? El-cevap görebiliriz. Enteresan beyitler bunlar, böyle bundan sekiz yüz yıl öncesine baktığımızda kerametvari beyitler.

“Ruhla eş olan hava bile kaza baş gösterince veba kesilir, ufunetlenir.”

Yani ben sizi tekrar şimdi 800 yıl önceye götüreceğim. 800 yıl önceye gittiğimizde havadan bulaşan bir hastalık var mı? Tespit edilmesi mümkün değil, değil mi? Hz. Pir diyor: ‘ruhla eş olan hava bile kaza baş gösterince veba kesilir, ufunetlenir’ yani havadan bulaş olur. Bugünkü sağlık sistemi bulaş diyorlar ya, normalde işte havadan bulaşmayı da insanlık yeni öğrendi daha. insanlık havada mikroorganizmaların uçuştuğunu yeni öğrendi insanlık ama 850 yıl öncesinden Hz. Pir bize bunu işaret ediyor. ‘Hava bile kaza baş gösterince veba kesilir, ufunetlenir.’ Bununla alakalı Sağlık Bakanlığı’nın kendimce hani bu hava yoluyla bulaşın tarifini buraya aldım. Sağlık Bakanlığı, hava yolu ile bulaşmayı: ‘mikroorganizmaları içeren partikül ya da toz parçacıkları havada uzun süre asılı kalır ve hava akımları ile geniş alanlara yayılır, solunarak duyarlı konak tarafından alınırsa hava yolu ile bulaş meydana gelir’ olarak tanımlamış bu havadan bulaşmayı. Demek ki 850 yıl önce Hz. Pir havadan da bir hava yoluyla da bulaşın olacağını ve

insanların o soludukları havadan o gün için veba kesilir diyor. Yani insanların o esnada çaresiz derdi veba ve o çaresiz derdin hava yoluyla bulaşılabileceğini, hava yoluyla o kimsenin hasta olacağını yine 850 yıl önce bize beyan ediyor. Bana çok böyle kerametvari beyitler olarak geldi, bilmiyorum siz ne düşüneceksiniz ama yani sekiz yüz elli yıl önce eserlerden böyle bir işaret çıkarmak biraz zor ama Hz. Pir gerçekten muhteşem tespitler yapmış geleceğe yönelik. Zaten Mesnevi’yi ve Divan-ı Kebir’i, Muhyittin Arabî hazretlerinin Füsus’unu, Fütuhat’ını batılılar didik didik çok inceliyorlar. Bakın o kadar çok inceliyorlar ki bugün batının teknolojisinin altında, batının biliminin altında bunların payı var. inancının altında bunların payı var. Yani batı Füsus’u bizden iyi biliyor, Fütuhat’ı bizden iyi biliyor, Mesnevi’yi bizden iyi biliyor. Bizden iyi biliyor! Divan-ı Kebir’i bizden iyi biliyor. Yani biz bir de cumhuriyetle beraber bunların hepsine de sırtımızı dönmüşüz. Yani milli, adı milli olan eğitim bakanlığı, ne yazık ki milli olmamış. Adı milli ama yani bir şeyin başına milli koyunca milli olunmuyor. Böyle yutturuyorlar bize, başına milli koyuyorlar, biz onu milli olarak görüyoruz. Değil! Yani eğitimin başına milli kelimesini koyunca milli olmamış. Sırtımızı dönmüşüz biz bunlara.

Enteresan bir şey yani ilk Mevlana araştırmaları yapanlar batılılar, batılı insanlar. Arabî araştırmalarını yapanlar batılılar! Kendi dillerine çevirmişler. Ne kadar büyük acziyet! Biz batılıların dilinden kendi dilimize çevirmişiz. Yani Mesnevinin ilk çevirisi, Türkçe çevirisi Farisiceden değil. Bunlar acı şeyler veyahut da Arabî’nin Füsus’u, Fütuhat’ı, ilk çevirileri hani Arapçadan, Osmanlıcadan Türkçeye değil. Yani elin yabancısı gelmiş, incelemiş, araştırmış, çevirisini yapmış, tezler hazırlamışlar. Yani düşünebiliyor musunuz, bu çok yakın bir zamanda Konya’da Mevlana araştırma kürsüsü kuruldu üniversitede ve Çanakkale’den sonra kurdular. Yani Çanakkale’de kuruldu Mevlana araştırma kürsüsü, Çanakkale’den sonra kurdular Konya’da Mevlana araştırma kürsüsü ama Londra’da var! Çok eski hem Londra’da ve o Londra’da araştırma kürsüsünün başındaki profesörle tanışmıştım, Kıbrıs türkü kendisi. Biz bunlara, biz sırtımızı dönmüşüz, döndürmüşler yani. Yani enteresan bir şey, insan bunlara bakınca, araştırınca yani diyorsun ki bizim topraklardan çıkmış. Yani islami kesim de sırtını dönmüş onlara, öyle nitelendireyim. Yani biz gitmişiz, Mevdudi’yi çevirmiş getirmişiz. Biz gitmişiz Mısır’dan Mason Abduh’u çevirmiş getirmişiz. Biz gitmişiz hadis inkârcısı Şeriati’yi çevirmişiz getirmişiz. Biz gitmişiz böyle nerde sapkın insanlar var, onların kitaplarını, dini olarak reformist modernist dinde reform yapmaya uğraşanlar bazı ayetleri yok edelim demeye çalışanlar, bazı hadisleri yok edelim demeye çalışanlar, hadisleri komple reddedenlerin biz

eserlerini çevirip Anadolu’ya getirmişiz. Yani bir Anadolu’daki islami bir kesim mesala Kevseri’yi tanımıyor bu kadar. ibni Hacer’i tanımıyor bu kadar. Son devrin ulemasını, Osmanlı ulemasını tanımıyor hiç kimse ama gidip bir Mason Abduh’u tanıyor veya gidip bir hadis inkârcısı Ali Şeriati’yi tanıyor veya bir mezhepsiz bir kimseyi tanıyor. Bunların kitaplarını da çeviri haline getiriyorlar. Tabii bunun arkasında çok büyük oyunlar var. Yani islam toplumunu bir ve beraber görmek istemeyenler, bu tip şeylerle bizi oyalıyorlar. Yani biz bunları dine yardımcı oluyor, dini hizmetlere yardımcı oluyor zannediyoruz! Ya bir kısım sapkın kitapları bedava dağıtıyorlar ve insanlar okuyorlar bunları ve içerde dini çatışmalar ön görüyorlar ki insanlar bu farklı şeyleri okudukça birbirleriyle çatışıyorlar.

Hani Mesnevi okumalarını geriye doğru döndüreyim. Bir Yahudi vezir vardı, aslında yahudiydi ama Hristiyan görünüyordu ve Yahudi ordaki padişahla anlaşmıştı. Hıristiyanları nasıl bölüp parçalayacağına dair plan tutmuş, plan yapmışlardı. Ne yapmıştı? Her kavme, her topluluğa ayrı risaleler hazırlamıştı ve hepsini ayrı risaleler hazırlayıp ayrı ayrı onlara din anlatmıştı ve ondan sonra da demişti ki ben öleceğim, benim ölümümü de göreceksiniz ve hepsine de halifelik tayini vermişti. Dedi ki benim yerime sen geçeceksin, öbürküne dedi sen geçeceksin, öbürküne dedi sen geçeceksin, öbürküne dedi sen geçeceksin ve öldükten sonra herkes o vasiyetleri okudu ve birbirlerine kılıç çekip birbirleriyle savaştılar ve birbirlerine kıyasıya kıydılar ve böylece Yahudi vezirle padişahın oyunu tuttu. Bakın, bu Yahudi vezir ve padişah oyunu islam dünyasında Âdem’den itibaren oynanan bir oyundur. Biz farklılıklarımızı ve meşreplerimizi savaş aracı olarak kullanırız, zenginlik olarak kullanmayız. Savaş aracı olarak kullandığımızda biz birbirimizi yiyip bitiririz. Ümmet ne yazık ki birbirini yiyip bitiriyor. Bakın Ortadoğu’da, dediğimiz bölgede çıkan bütün gruplar Müslümanlara yöneliktir. işte ne çıktı? Daiş çıktı. Müslümanları öldürdü, Müslümanları şehit etti. Müslümanların kadınlarının, kızlarının ırzına geçti, onları kendince cariye etti. Ondan önce ne çıktı? Neydi adı? El-Kaide çıktı. Onlar da Müslümanlarla savaştı Eli silah tutan örgütlerin hepsi de Müslümanlarla savaştı. Hiç kimse israil’le savaşmadı. Mossat’la, Yahudilerle savaşmadı ama söylemlerinde, söylemlerinde böyle savaşacaklarını söylediler. Zaten hep en enteresan noktası bu. Herkes bizdenmiş gibi çıkıyor, bizim için savaşacağını, mücadele edeceğini söylüyor ama ne yazık ki çilbirini tutanlar başkaları. Ağızlarına gemi vurup istediği tarafa götürenler başkaları. Ne yazık ki Müslümanlar bu konuda kendi kendilerine malik değiller. Bunun, bu tip örgütlerden tutun bir kısım tarikatlardan, cemaatlerden tutun bir kısım partilere varıncaya kadar böyle ve bu acı bir şey.

Bir bakıyorsunuz mücahit görüyorsunuz, bir bakmışsınız ingiltere’de oturum almış orada oturuyor adam, keyif çatıyor. Bir bakmışsınız adam vatan millet diye yola çıkmış, ohooo, mücahitken müteahhit olmuş, sonra it olmuş, itlikten de çıkmış mok olmuş! Olmuş da olmuş! Olmuş! Adamda ne din kalmış ne iman kalmış ne namus kalmış ne şeref kalmış ne haysiyet kalmış. Dünya bunu alaşağı etmiş, aşağılık bir varlık haline gelmiş ama yola çıkarken bizle beraber yola çıkıyormuş gibi görünmüş ve ne acı ki islam dünyasında bu tip örnekler gün geçtikçe daha da artıyor. Neredeyse bunların yapmış olduğu pisliklerden dolayı Müslümanız demeye utanacağız. insanlar gün geçtikçe Müslümanlardan tiksinmeye başlıyor. Bu bizim içimizden çıkmış olan çukur, bulaşık, böyle bayağı insanlardan kaynaklanıyor. Dünyaya tapan, heva hevesine tapan insanlardan kaynaklanıyor ve bu Ümmeti Muhammed, hep bunlardan çekiyor. Daha önceki Müslümanlar da iseviler de Museviler de, ibrahimiler de Adem’e kadar hep bunlardan çekti kim ne çektiyse. Bütün topluluklar, kendi içlerinden çıkan bayağı ve aşağı insanlardan sıkıntı çıkıyor. Ailelerde, sülalelerde, kavimlerde, dini topluluklarda bunlardan sıkıntı çıkıyor. Allah muhafaza eylesin.

O yüzden Hz. Pir, mevzunun başına geliyor, 850 yıl önce, bulaşın havadan da olabileceğini tespit ediyor ve diyor bulaş havadan da olabilir ve soluduğun hava veba kesilir diyor. Biz ordan çıktı muhabbet ama biz bu bilgiye, bu ilme biz sırtımızı döndüğümüzden, bunu bilmediğimizden, okuyanlar da yani bu Mesnevi’yi okuyanlar şerh edenler de papağan gibi bir başkası ne demiş ona bakaraktan şerh ettiğinden, kes kopyala yapıştır yaptığından dolayı bunları tespit edemiyorlar. Üzerinde yoğunlaşsa her beyiti ayrı ayrı tefekkür etse Hz. Pir burda ne demek istedi, hangi ayeti kerimeye atıfta bulundu, hangi olaya, hangi hadiseye atıfta bulunmuştur diye üzerinde tefekkür etse, üzerinde düşünse, o da benim bulduğumu, benim gördüğümü görür ama ne yazık ki öyle de değil. Mesnevi okuyacaksa düz metin gibi okudu geçti. Bu beyitte ne demek istedi, ne anlatmaya çalıştı diye bakmadı. Ben özellikle bu beyitleri okuduktan sonra baktım eski elimde birkaç tane Mesnevi tercümesi var, onlara baktım, hiç alakası yok. Hani bu Allah affetsin kendimi methetmek için söylemiyorum, benim tespit ettiğim bu şeylerle alakası yok. Yani normal belki de o gün için onlar bu beyitleri tefsir ederlerken teknolojinin bu noktaya geleceğini bilemediler, göremediler veyahut da bilmiyorlardı. O yüzden kimseye de bir şey deme noktasında değiliz ama bugün için de yok ama 850 yıl önce, Hz. Pir Allahualem bunlara değinmiş.

“Ruhun kız kardeşi olan latif su bir gölcükte sarı, acı ve bulanık bir

Bakın, suyu da ölümle karşılaştırdı. Su, rengi ve kokusu, su hükmünde olduğu müddetçe su hükmündedir ama rengi su renginden çıkarsa tadı su tadından çıkarsa o su hükmünde değildir. O yüzden suyun temiz, tahir olduğuna dair iki ibare gerekir, pardon üç ibare. Tadı, kokusu ve rengi. Tadı kokusu ve rengi su olursa hem içilir hem abdest alınır. Her türlü şeyde kullanılır ama tadı bozuk ise içemezsiniz. Rengi düzgün, rengi düzgün, ondan sonra, kokusu düzgün ama tadı düzgün değil. Abdest alabilirsiniz ama içemezsiniz, kullanamazsınız ama kokusu varsa rengi bozuksa abdest de alamazsınız. Bakın kokusu bozuksa, rengi de bozuksa abdest alamazsınız. O zaman su manevi olarak öldü mü? Evet. Suda ölümle yüzleşti mi kendi iç dairesinde? Evet. Ne oldu? Sarı, acı ve bulanık hale geldi. Bakın üç tane ibareyi koydu Hz. Pir. Hanefiler için suyun temiz hükmünde olabilmesi için rengi su hükmünde, tadı su hükmünde, bulanıklığı da olmayacak. Bakın Hanefilerde bu normalde Hz. Pir Hanefilerin yolundan gidiyor ve onu ölü su olarak görüyor. Hanefiler de içtihat açısından onu müstamel su; kullanılamaz, içilemez, onunla abdest alınamaz hükmünü koyar. E şimdi baktığımızda nehirler ölü, dereler ölü, göller ölü. Sebep? Teknoloji ile öldürdük. Yanlış endüstri yatırımları ile öldürdük, yanlış endüstri yatırımlarıyla ve batı bütün dünyayı sömürmek amacıyla katletti.

Batı bütün dünyayı sömürü aracı ile katlederken şimdi bizim önümüze ne bu şey yasasını koydu tabiatla alakalı, ne diyorlar ona? Paris iklim anlaşması ile ne yaptı? Önümüze koydu ve Paris iklim anlaşmasına uygun siz yatırımlar yapacaksınız şimdi. Yani siz kendi kafanızdan şimdi işte ben şuraya bir termik santral kurayım diyemeyeceksiniz. içerde batının kurmuş olduğu derneklerden birisi gidecek müracaat edecek, mahkemeye verecek, buraya termik santral kuruluyor diyecek, siz onu kuramayacaksınız. Devlet onu kuramayacak çünkü imzaladığı anlaşmalar, mevcut anayasanın veyahut da kanunların üzerinde. Bakın, siz anlaşma yaptınız, anlaşmaya imza attınız mı anayasanın üzerinde bir imza o. Anayasa maddesine aykırı ise o antlaşmaya siz anayasayı değiştireceksiniz, antlaşmayı değil. Ondan sonra oraya da yazacağınız hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir diye! inan inanabilirsen. Paris iklim Antlaşması’na imza attık, artık siz herhangi bir yere termik santral kendi kafanızdan kuramazsınız. Herhangi bir yere petrol santrali kuramazsınız. Herhangi bir denizin kenarına bir liman kuramazsınız. Siz herhangi bir denizin kenarına örneğin bir tersane kuramazsınız. Siz herhangi bir denizin kenarına deniz benim deyip de ben deniz kuvvetlerine burda bir tersane kuracağım, burda bir bakayım yeri kuracağım veyahut da burası güvenli bir körfez, bu körfezde ben gemilerimi saklayacağım, buraya bir şey kuracağım, kuramazsınız. Sebep? O Paris iklim antlaşmasını imza

attınız, çevreyi kirlettiğiniz kesinleşirse sizi o inşaatı yaptırmazlar. Zaten Saros’un, batılıların, Almanların, ingilizlerin, her türlü Fransızların, Amerikalıların desteklediği, Türkiye’nin içerisinde dernekler vardır, vakıflar vardır. Bu dernekler, bu vakıflar Kürtleri destekleyen, Alevileri destekleyen, Kürtlerin değişik fraksiyonlarını destekleyen, Alevilerin değişik fraksiyonlarını destekleyen, değişik tarikatları destekleyen, değişik dini oluşumları destekleyen vakıflar ve dernekler vardır ülkemizde bizim. Bu dernekler, bu vakıflar yurt dışından beslenirler. Yurtdışından yardım alırlar. Gazeteciler vardır, televizyon yayıncıları vardır, köşe yazarları vardır.

Evet, bunlar yurt dışından desteklenir, yurt dışındaki değişik uyduruk vakıflar bunlara hibe para verir. Bunlar yurtdışının borazanı, sesidir. Onlar başlarına milli harfini koyabilirler, dini harfini koyabilirler. Sakalları sünnet sakalı olabilir, hatta şalvarla sarıkla, cübbe ile bile dolaşabilirler, hiç önemli değil ve bunların uçları yurt dışındadır. Ben o yüzden bangır bangır bağırırım. Ucu yurt dışında olan, kökü yurt dışında olan bu ülkede tarikatlar var. Bu ülkede şeyhler var yurtdışından maaş alan, bu ülkede yurtdışından maaş alan gazeteci bozuntuları var, televizyoncu bozuntuları var. Yurtdışından maaş alan her türlü her şeyh var bu ülkede ve bunlar dokunulmaz. Bu ülkede on tane şey, ne o, dış devletlerin büyükelçileri, hükümete şey veriyorlar protesto ediyorlar, ültimatom veriyorlar bu adamı çıkarın diye. Bu ülkenin ayağa kalkması lazım bununla alakalı. Bütün meclisin ayağa kalkması lazım, bütün her şeyin ayağa kalkması lazım nasıl böyle ültimatom verebilirler bize diye ama uyuşturuluyoruz ya biz, uyutuluyoruz ya, o yüzden olandan bitenden haberimiz yok zaten, bizi de ilgilendirmiyor zaten. Kimseyi ilgilendirmiyor, hiç birimizi ilgilendirmiyor, bakın hiç birimizi ilgilendirmiyor ve bunlar da destekleniyor. Yani siz ülkenin, milletin menfaatine değil aleyhine bir şey yapın, sizi batı destekler. Batının içeride bizim içimizde satılmış olan insanları da destekler. Vali ayağınıza gelir sizin, milletvekilleri ayağınıza gelir, para ayağınıza gelir sizin! Tabii, dokunamazlar size. Dokunulmazlığınız olur. Böyleyiz biz ama bizden yerli, milli olanların da ensesinde boza pişirirler. Böyleyiz ama bu iki yüz yıldan beri böyle. Bu ülke topraklarında, bu vatan topraklarında böyle. Ne yazık ki bu topraklarda milliyetçi muhafazakâr, dinine milletine düşkün insanlar, hem iç düşmanla savaşıyor hem dış düşmanla savaşıyor. Biz hem içerde cebelleşiyoruz. içerde nasıl cebelleşiyoruz? Adam beynini satmış, aklını satmış, ruhunu satmış, her şeyini satmış dışarı. Bizi hiç çok ilgilendirmedi. Amerika’da bir vakıf burdaki gazetecilere para dağıtıyor her ay. Destekliyor o yayın kuruluşunu. Bizi hiç ilgilendirmedi. Bizi hiç ilgilendirmiyor. Yani ben

şeyle, büyükşehir belediye başkanıyla telefonda görüştüm. Dedim sen veriyorsun bunlara para. Siz veriyorsunuz? Hepsine de veriyoruz diyor.

Belediyeler kendi beldelerindeki bölgelerindeki yani üç sayfa dört sayfa bile yok, iki sayfalık gazete parçası, paçavrasına para veriyor her ay. Bakın her ay para veriyor. Bildiniz her ay para veriyor. Adam utanmadan o parayı alıyor zaten. Kim bilir kaç trilyon! Ya normalde bir belediye başkanı işte bir televizyonda program yapıyor, hizmetlerini tanıtma programı, onu bedava mı yapıyor zannediyorsunuz? Para veriyorlar. Aylık mutat paraya bağlamışlar. Tabii! O bizim malum gazeteci bile her ay alıyor. Osmangazi her ay vermemiş, o yüzden çok kızmış ona da o yüzden yüklenmiş. Aradı biz kaynadık. Har ay para alıyorlar adamlar. Bir ülke düşünün, yani bir ülke düşünün, ülkenin içerisindeki gazeteciler değişik yerlerden değişik yerlerden para alıyor ve bizden görünüyor bunlar! Yani x gazeteci bakıyorsunuz Habertürk’te Kanal D’de Show’da CNN’ de, NTV’de veyahut da şimdi biz islami kanal, dini kanal diyoruz ya, işte ne var? Ülke TV var, kanal 7 var, değil mi? Bunun gibi şeyler. Biz şimdi bütün Türkiye’deki muhafazakâr dindar kesim, bizim televizyonumuz olarak nitelendiriyor. Öyle değil mi? Ordaki gazeteciler de aynı, televizyoncular da aynı. Adam çok rahat iş takipçisi! Ne gastecisi!

Hani adam bir de tehdit etmiş ya, senin işini de böyle halledelim demiş. iki kardeşler var ya! Adamlar hala daha devam ediyorlar hayatlarına! Bu böyle bir tablo, biraz karanlık oldu herhalde ama fazla kaotik oldu ama bu, yani benim gördüğüm bu. Yani x insana bakıyorsunuz kanal 7’de adamı vurdu, vurdu, vurdu, biz alkışladık adamı. Dedik ya tamam! Kimi vurduydu? Doğan grubunu vurduydu. A! sonra bir baktık, Aydın Doğan’ın viski servisini yapıyor adam, Aydın Doğan’ın gemisinde. Allah Allah! inanamadı hiç kimse. Yani ben sabahtan akşama kadar aylarca ismail’in aleyhine konuşacağım, konuşacağım konuşacağım konuşacağım, bir sürü dosyalar geliyor diyeceğim, flash flash diyeceğim, bütün herkesi televizyona kitleyeceğim, her hafta yeni bir dosya ile ismail’i döveceğim, vuracağım, kıracağım, aradan bir zaman geçecek, ondan sonra gideceğim ismail’in yatında ismail’e viski servisi yapacağım! Mücahit gastecimiz bizim! Ve şimdi de onun kanalında sonradan haber sunacak. Ondan sonra onun gazetesinde yazacak. Şimdi o kanalda sözü geçen bir kimse olacak! O da değişti! Bizim içimizden çıkıyor hep. Allah bizi affetsin. Evsafı bozuluyor. Ne oluyor? Tadı kaçıyor, suyun tadı kaçtığı gibi. Rengi bozuluyor, bulanıyor. Bulanık hale geliyor. Ne yazık ki bu hale geliyor. Allah bizi affetsin. işte Hz. Pir bundan sekiz yüz yıl önce bunları tespit etmiş ama biz ne yazık ki bunlara sırtımızı döndüğümüzden ve bizim entellektüel olarak gördüğümüz, işte profesör olarak gördüğümüz, ne bileyim gözümüzde büyüttüğümüz kimselerin, bunlar da

sırtını bunlara döndüğünden, komple, aptalcasına, aptalcasına, kör bir batıcılık uğruna, bunları görmezden geldiler.

“Azametli ve kibirli ateşi bile bir yel söndürüverir.”

Bir ateş düşünün. O ateşi normalde bir yel söndürür mü? Söndürür. Şimdi milletin böyle bir ateş söndürme derdi yok ama önceden mesela bir yere bir kıvılcım sıçrasa, bir ateş sıçrasa, puf diye üfleyiveririz değil mi, hızlı sönsün diye veya kibriti söndürürsünüz böyle değil mi veyahut da küçük bir ateşi sizin üfürmeniz söndürür, öyle değil mi, sert üfürürseniz. Yumuşak üfürürseniz ne olur? Yanmasına yardımcı olursunuz ama sert, çok hızlı üfürürseniz ne olur? Sönmesine yardımcı olursunuz. Hz. Pir diyor ki azametli ve kibirli bir ateşi de diyor yel söndürüverir. Hızlı bir yel olunca ne olacak? O söndürüvecek. Bakın yanmasına müsaade edilen, yanmasına yardımcı olunan şey ne oldu? Söndürüverdi. Allah bizi affetsin. Burda bitireyim, kırk beş dakika olmuş. Bir soruda yok. inşaallah 1285, 1286’dan devam edeceğiz… Hakkınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. El-Fatiha maassalavat.

https://youtu.be/djMh2DH1SY

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 4 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-7-6 • Tasavvuf Vakfı Yayınları