MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 4 • 10/36
1130-1141. Beyitler Şerhi
Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Gündüzünüzü hayırlı eylesin, Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşallah. Cenab-ı Hak, Ümmeti Muhammedi muhafaza eylesin. Cenab-ı Hak, Ümmeti Muhammedi korusun. Memleketimizi her türlü afattan, her türlü sıkıntıdan korusun inşallah. Memleketimize zarar verecek olan insanlara fırsat vermesin. Zarar verecek olanların hem zararlarını hem de kendilerini bertaraf eylesin. Cenab-ı Hak dertlerimize derman eylesin, hastalıklarımıza şifa nasip eylesin, bermurad olanların muratlarını halleylesin, sıkıntılarımızı def eylesin. Müşkülatlarımızı hal eylesin inşallah. Rabbim tüm kardeşlerimizin maddi manevi sıkıntılarını def eylesin, her türlü şerlilerin şerrinden korusun, muhafaza eylesin. Yerdekilerin şerrinden, göktekilerin şerrinden, karanlığın şerrinden, karanlık fikirlerin, gönüllerin şerrinden cümle kardeşlerimizi ve Ümmeti Muhammedi korusun inşallah. Cenabı Hak bütün Ümmeti Muhammedi ve kardeşlerimizi açlıktan, kendilerini sapkınlığa götürecek, inkâra götürecek, küfüre götürecek açlıktan, kendilerini küfre götürecek, sapkınlara götürecek zenginlikten ve küfre götürecek fakirlikten korusun, muhafaza eylesin. Cenab-ı Hak cümlemize gönül genişliği versin. Gönül derinliği versin. Akıl feraseti versin. Rabbim doğruyu görenlerden eylesin. Doğruyu yaşayanlardan eylesin. Cenab-ı Hak gönüllerimize hakikat penceresini açsın. Hakikatini gönüllerimize indirsin inşallah. Cümle kardeşlerimize ilmi ledün nasip eylesin. ilmi ledünle hayatlarını devam ettiren kullarından eylesin. Rabbim inşallah kendisinin razı olacağı bir kul olarak huzuruna aldığı kullarından eylesin. Âmin inşallah. Allah razı olsun. Bu sesten imtihan mı oluyoruz gene. Salim de şimdi ordan dinlesin artık şimdi. Telefon açsın hiç
olmazsa ordan dinlerken, şurasını şunu şu yapsın desin bari. Ya! bitti mi? Deneme yapayım mı? Tamam mı? Bu kadar mı? iyi. Salim, böyle iki tane genç taze evliye bırakmasaydı bu işi daha iyi olurdu ama bunlar taze evliler çünkü, daha akılları yerli yerine oturmadı. Evet, 1130. beyitten devam ediyoruz inşallah. Bir önceki hafta neydi? ‘Geceleyin nur yoktu, renkleri görmedin. Nurun zıddıyla tereddütsüz olarak bilirsin.’ Yani bir şeyi zıddıyla, bir şeyin yokluğunu varlığını bilirsin. Bir şey zıddıyla ayakta durur. Zıddıyla tanınır. Bu manadaydı.
“Allah; bu zıddiyetle, gönül hoşluğu meydana gelsin, her şey iyice an-
laşılsın diye hastalığı ve kederi yarattı.”
Yani bir şey zıddıyla bilinecek ya, zıddıyla bilinsin diye hastalıkla kederi yarattı. Eğer hastalık ve keder olmamış olsaydı, insanlar o gönül hoşluğunu tam olarak idrak edemeyecekler. Gönül hoşluğunu bir lütuf olarak, bir ikram olarak görmeyeceklerdi. Sebep? Çünkü o kimsede bir keder yok. O kimsede bir hastalık yok. O kimsede bir keder ve hastalık olmayınca o zaman gönül hoşluğunun kıymetini bilmeyecek yani sağlığın kıymetini gidip hastaya sor derler ya yani hasta kimse sağlığın kıymetini bilir. Hani bizim Nasrettin Hoca minareden düşmüş, demiş ki bana bir tane minareden düşeni getirin. Sebep? Minareden düşmeyen, minareden düşenin halini bilmez. O yüzden bu âlem komple varlık âlemi, zıtlıklarla doludur. Her şeyin bir zıttı vardır. Yani hastalık var, onun şifası da var. Şifa var hastalık da var. Keder var, onun karşılığında hoşluk da var. Dert var, onun karşılığında derman da var. işte güzel var, onun karşılığında çirkin de var. Güzel ahlaklı da var, kötü ahlaklı da var. Eğer kötü ahlaklı olmamış olsaydı güzel ahlaklının güzel ahlaklı olduğunu biz bilemeyecektik. Çünkü kötü olursa iyinin kıymetini bileceğiz. Kötü olmazsa iyinin kıymetini bilebilir miyiz? Bilemeyiz. Tabi bu zıtlıkları da Cenab-ı Hak ayet-i kerimede belirtiyor. Ne diyor? ‘Kör ile gören bir değildir ve karanlıklarla aydınlıkta gölgelik ile sıcaklıkta diriler ile ölüler de bir değildir.”
O zaman normalde demek ki neymiş? Ayet-i kerimede kör ile kör olmayan, görenler bir mi? Değil. Kâfir ile mümin bir olur mu? Olmaz. O zaman diri ile ölü bir olur mu? Olmaz. Karanlık ve aydınlık bir olur mu? Olmaz. Cenabı Hak, zıtlıkları Kuran’ında beyan ediyor. Bir şey zıddıyla mukim. Bir şeyin zıttı olmazsa, bizim onu anlamamız mümkün değil çünkü yani günah işleyen de olacak işlemeyen de olacak. Neden? Günah işlemeyenin ne olduğunu anlayacağız biz veya günah işleyen olacak. Günah işleyenin ne olduğunu anlayacağız ve bu tabii ayeti kerime devam ediyor: ‘Muhakkak ki Allah dilediğine işittirir. Sen kabirlerde olanlara işittirecek değilsin.” diyor. Fatır Suresi, 19’dan 22’ ye kadar. Yani normalde bakın kabirlerinde
olanlara işittirecek değilsin. Yani kabirlerde olana işittirecek değilsin dediğinde o kimse dünyada yaşıyor, dünyada yaşarken ölü hükmünde. Neden? O çünkü iman etmedi. Neden? Onun kalbi çalışmadı. Neden? O iyi amellerde bulunmadı. O yüzden o dünyada yaşarken kabre girmiş gibi o kimse, kabre girmiş gibi. Çünkü o imanı yakalayamadı, Allah muhafaza eylesin. O yüzden bütün her şey zıttıyla mukim. Beyaz varsa siyah var. Siyahın siyahlığı beyazla anlaşılacak. Renklerin zıtlığı, insanların zıtlığı, varlığın içerisindeki bütün her şey zıttıkla hâkim.
Allah’ın sıfatları da aynı. Allah’ın daraltan sıfatı da var, genişleyen sıfatı da var. Allah’ın öldüren sıfatı da var dirilten sıfatı da var. Bakın sıfatlarında dâhi zıttık var. Eğer sıfatlarında zıtlık olmamış olsaydı biz Allah’ı tanımlamakta da güçlük çekecektik. Allah’ı tanımlamakta güçlük çekmediğimiz nokta çünkü sıfatların da zıtlıklarla tecelli etmesi. O yüzden bu varlığın tamamında zıtlıklar hâkim. Bakın zıtlıklar hâkim ve nasıl karanlıkla aydınlık, gölgelikle sıcaklık bir olmazsa aynı şekilde canlılar da ölüler de bir olmaz. Bu tabii Allah Kuran’ın da bunları örneklemiş bize. Birkaç tane örnek vermiş. Anlayana birkaç kelime yeter zaten. Arif olana lafın fazlasına gerek yoktur. Hani arifse ona lafın fazlasına gerek yoktur. Ona iki kelime yeterlidir ona, fazlaya gerek yoktur. Cenab-ı Hak kuranında öz nitelikte tutmuş. Öz! Öyle olunca işte aydınlıkla karanlık, ölüyle diri, gece ile gündüz; mesele bitti. Demek ki her şey zıddıyla biliniyor. O yüzden zıtlığı olmazsa bir şeyi bilmek bu noktada mümkün değil ve bu zıtlıkları varlık âleminde arttırmamız mümkün. Arttır boyna. Kuraklık, ıslaklık, sıcaklık, soğukluk, yağmur, yağmursuzluk, rahmet rahmetsizlik… Bunu normalde çoğalt, istediğiniz kadar, bütün her şey varlığın içerisinde her şey, zıtlıkla kaimdir, vardır ve bir şey var ise onun muhakkak zıttı da vardır. Muhakkak onun ters tarafı da vardır. Allah iyi etsin inşallah.
Ali imran: ‘Göklerin ve yerin yaratılışında gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde akıl sahipleri için elbette ayetler vardır.’ Demek ki gece ile gündüz, gündüz olmazsa gecenin kıymeti, gece olmasa gündüzün kıymeti bilinmeyecek. Gecenin gece olduğu gündüzle sabit. Gece gündüze muhtaç, gündüz geceye muhtaç. Gündüz geceye gebe. Gece gündüze gebe ve gece ile gündüz birbirini kovalıyor. Biz eğer gece olmazsa gündüzün kıymetini bilmeyeceğiz. Biz gece olmazsa gece varmış diye gecenin varlığından da bilmeceğiz. Bir şeyin zıttı yok ise bir şeyin zıttı yok ise bu Allah’ın zati hariç, onun varlığı bilinmez. Bakın onun varlığı bilinmez. O yüzden âlemler dahi kendi zıtlıklarını yerine getirir. Âlem, Cenab-ı Hakkın yaratmış olduğu âlemler, zıtlıklarla doludur. Cennet cehennem örneğin, zıtlıklarla doludur. Âlem-i Ervah âlem-i berzah, zıtlıklarla doludur. Görünen âlem, görünmeyen
âlem, zıtlıklarla doludur. Bakın zıtlıklarla dolu. Bir şey görünüyorsa, görünmeyeni de vardır. Biz görünmeyenden görüneni tanır, görünenden görünmeyeni tanırız. Bakın bunların hepsi de zıtlıklarla mümkündür. O zıtlık olmaz ise o zaman normalde bir şeyin olması mümkün değil.
“Şu halde gizli olan şeyler, zıttıyla meydana çıkar.”
O zaman gizli olan her şey zıddıyla meydana çıktı. Yani normalde örnekliyorum, bu âlem manada gizliydi, manada gizliydi, o zaman zahire çıkınca zıddıyla bilindi. Eğer manada kalmış olsaydı biz hiçbir şey bilmeyecektik veyahut da bütün varlık manada kalsaydı hiçbir şey bilinmeyecekti. Hani Cenab-ı Hak diyor ya, ben ruhları yarattım, ordan cennetlik cehennemlik ayırmış olsaydım siz itiraz edecektiniz, şehadet etmeyecektiniz. Biz dünya hayatına geldik zıttıyla yani o mana âleminden, zahir âleme geçtik. Âlem-i şehadete geçtik, âlem-i şehadete geçince âlemin zıddıyla mukim olduk. Âlemin zıttı ile anlaşılır olduk.
“Hak’kın zıddı olmadığından gizlidir.”
Bir şey var, onun zıttı yoktur, o da Allah’ın zatıdır. Allah’ın zatının zıttı olmadığından dolayı, Cenab-ı Hakk’ın zat-ı gizlidir, tefekkürden, düşünmekten de uzaktır O yüzden Cenabı Hakkın zatı düşünülmez. Sebep? Çünkü zıttı yok, kıyaslanacağı bir şey yok. Zıttı yok, kıyaslanacağı bir şey yok! O yüzden Cenabı Hak zat noktasında batındır, saklıdır, gizlidir, bilinmezdir. Zat noktasında sıfatlarıyla bilinir. Zat noktasında bilinmezliktedir. Allah bilinmez idi. Daha öncesi ne? Cenab-ı Hak hiçbir şey yok iken o var idi ve bilinmez idi ve Allah bilinmekliği istedi ve Allah bir şey yarattı. Bilinmekliği istedi ve bir şey yarattı. Ondan öncesi? Yok. Çünkü bilinmiyor. Zat olarak da bilinmiyor. Cenab-ı Hakkı zat olarak bilmemiz mümkün değil. Zaten birisi zat olarak bildiğini söylüyorsa o ya kafayı üşütmüştür ya küfür ehlidir. Zat olarak bilinmezliktedir Allah. Allah sıfatlarıyla bilinir. Allah sıfatsız da bilinmez. Allah sıfatları ile bilinen ve Allah’ı sıfatları ile bilecek olan da insandır. Ve cinni taifesidir. Allah’ı bilecek başka hiçbir varlık yoktur. Allah, insanları ve cinnnileri kendisini tanısın ve bilsinler diye yarattı. O zaman Hakkın zatı bütün her şeyden saklı ve gizlidir. Hakkın zatı bu manada batındır, bu manada batındır ve batın ism-i Şerifi hakikatte Allah’ı saklar tabiri caizse. Zat-ı ulûhiyetini saklar. Batın sıfatının asıl tecellisi odur. Cenab-ı Hakkın zat-ı ulûhiyetini saklar. Cenabı Hakkın zat-ı ulûhiyetini bir şeye benzetmemiz de mümkün değil. Hiçbir şeye benzetemeyiz. Bakın hiçbir şeye benzetemeyiz Allah’ın zat-ı ulûhiyetini, Cenab-ı Hakk’ın zatını. O yüzden normalde Allah’ın zatı da bu manada karşılığı olmadığından dolayı hem hayalen hem aklen hem manen, hem sır noktasında bize batındır. Hayalen de batındır. Neden? Allah’ın zatını hayal dahi edemeyiz. Aklen de
batındır. Akıl olarak da biz onu idrak etmeye çalışmayız. Aklen de sır noktasında da Allah’ın zatı nedir? Batındır. Hiç kimse Allah’ın zatına şuna benziyor, şöyledir diyemez. Diyen kimse şizofrenik bir vakadır. Muhakkak kesinlikle akli tedaviye ihtiyacı vardır ya da küfür ehlidir. ikisinden biri. Allah muhafaza eylesin inşallah.
“Evvela nura bakılır, sonra renge. Çünkü beyaz ve zenci, birbirine zıt olduğu için meydana çıkar. Sen nuru, zıddıyla bildin. Zıt, zıddı meydana çıkarır, gösterir”
Uyanık kimse, kalbi çalışan kimse, önce nura bakar, renge değil. Renge, önce renge bakan gaflet ehlidir. Önce nura bakan nedir? O hakikat ehlidir. Bir şeyin nuruna bakılır. Varlığın tamamiyetle her tarafı nurla çepeçevre çevrelenmiştir. Herkesin nur tecelliyatı, her şeyin nur tecelliyatı farklı farklıdır. Bakın farklı farklıdır bu tecelliyat, o kimsenin varlık derecesine göre ve manevi derecesine göre değişir nurun tecelliyatı. Hani bu, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri: ‘Önüme nur ver, ardıma nur ver, sağıma soluma nur ver, altıma nur ver, üstüme nur ver’ veyahut da bazı rivayetlerde ‘Sağımı nur eyle, solumu nur eyle’ diye aslında; burdaki rivayetler de şu: Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, bize bir kapı aralıyor. Diyor ki sağında önce Allah’ın nurunu gör, solunda önce Allah’ın nurunu gör, önünde önce Allah’ın nurunu gör, ardında önce Allah’ın nurunu gör. Allah’ın nuru seni çepeçevre çevrelemiş, sarmış. Sen o seni çepeçevre sarmalamış olan, sarmış olan nuru görmüyorsan, gaflettesin.
O zaman o nuru görmek gerek. O nuru görmüyorsan gaflettesin, perdelisin, örtülüsün. O nur sen de görünmüyor. Sen peki, o sende, sen görmüyorsun onu. Sen görmediğinden dolayı sen nursuz hükmündesin kendince ama Cenab-ı Hakkın nuru bütün âlemi kapsadı mı? Evet ve bütün âlemi tuttu mu? Evet. Yerin, normalde yerin altı da üstü de sağı da solu da Allah’ın nuru mu? Evet ve Allah’ın nuru her şeyi kapsadı mı? Evet, ama sen bunu görmekten uzaksın. Görmekten uzak olduğun için önce rengi gördün, önce eşyayı gördün, önce insanı gördün. Allah’ın nurunu görmedim. Bu ihsan mertebesi. Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmen, görüyormuşçasına yaşaman ihsan mertebesi. Allah zat olarak burda görünmüyor ama sen her an sıfatlarının tecelliyatından haberdar isen, gaflette değil isen, sen görüyormuşçasına yaşıyorsun ya da bir çıt altı, o seni her daim gördüğünü idrak etmendir. O seni her daim gördüğünü idrak etmen. O zaman ya görüyormuşçasına Allah’ın tamamıyla nurunun etrafı kapsadığını, Esma-ı sıfatlarının her an çalıştığını ve Esma-ı sıfatlarının tecelli ettiğini, hangi Esma-ı sıfatının hangi noktada hangi dairede nasıl tecelli ettiğini idrak ediyorsan, muhteşem feraset ehlisin. Kalbin nur ile dolmuş, Allah’ın zikri ile hemhal
olmuşsun. Yürü, yolun açık olsun. Ama böyle değil ise sıkıntı var. O yüzden bir kimsenin, bir sufinin bakışı, önce nura olmalı, nuru görmeli. Bakın, nuru görmeli.
Hani meşhur ya ‘bir açı doyursaydın, beni doyuracaktın’ veyahut da bir rivayeti daha var onun ‘açı doyursaydın, beni yanında görecektin. Bir çıplak giydirseydin, beni giydirmiş olacaktın.’ Aynı rivayette, ‘beni yanında görecektin’ yani ‘o açın yanında görecektin’ veyahut da ‘bir hastayı ziyaret etmiş olsaydın, beni yanında görecektin.’ Öbür türlü ‘beni ziyaret etmiş olacaktın’. Şimdi beni yanında görecektin diye tevil edenler, vahdet-i şuhut ehlidir. Vahdet-i vücut ehli bunu yorumlarken, ‘bir açı doyursaydın, beni doyuracaktın’ der veya ‘bir çıplağı giydirseydin, beni giydirmiş olacaktın’ der veyahut da işte ‘bir hastayı ziyaret etseydin, beni etmiş olacaktın’ der. Bu vahdet-i vücut, bunu böyle yorumlar. Vahdet-i şuhud ise ‘yanında beni görecektin’ der. Hani meşhur ya kıssa, Cenab-ı Hak Tur-i Sina’da Musa Aleyhisselam’a yalvarıyor. Diyor ki yani ‘halkım seni çok merak ediyor kavmim’ diyor konuşuyor ya konuşunca bir normal bir varlıkmış gibi algılıyor. Diyor ki ‘gelir miydin yemeğe bize, davetimize icabet eder miydin?’ ‘Gelirim ya Musa’ diyor. ‘Gelirim ya Musa’ deyince, koyunlar kesiliyor, inekler kesiliyor, davarlar kesiliyor, yemekler yapılıyor, temizlikler yapılıyor. Allah gelecek misafir olarak! Bütün herkes bekliyor. Öğlen oluyor, öğlenden sonra oluyor, bir yaşlı piri fani bir zat geliyor. Musa Aleyhisselam’a diyor ki ‘uzun yoldan geldim, benim karnımı doyurur musun’ diyor, ‘açım.’diyor ‘açım’. Musa Aleyhisselam diyor ki ‘doyururum ama çok önemli bir misafir bekliyoruz. O gelmeden ben yemek veremem sana’ diyor. ‘O gelsin öylesi vereyim. Ondan sonra diyor ki hiç olmazsa bana bir su verseydin. Yine diyor ki ben sofranın düzenini bozamam. O misafirimiz gelsin öylesi su vereyim. Akşam karanlık basıyor, gelen giden yok. Tabi Musa’nın kavmi nankör bir kavim. Kimler? Yahudiler. Azgın, sapkın, nankör, peygamberleri katletmiş bir kavim, lanetlenmiş bir kavim. Bunu yumuşatmaya çalışıyorlar. ilerki zamanlarda bu ayetleri Kuran-ı Kerim’den kaldırmaya çalışacaklar. Bunların çalışmalarını yapıyorlar. Bu hadisleri yok edecekler. Bunların çalışmalarını yapıyorlar. Lanetlenmiş bir kavim olarak nitelendirilen ayet-i kerimeleri kaldırmaya çalışıyorlar. Hatta bunu değiştirmeye çalışıyorlar. Bir kısım Ümmet-i Muhammed’in içindeki kendince tefsirci, fıkıhçı, şucu, bucu, adına ne derseniz deyin, Onlar sohbet aralarında, vaaz aralarında şöyle bir kayıt geçiyorlar. Bu işlemleri yapanlar lanetlenmişlerdir. Kavim değil yani anlatabildim mi buradakini! Yumuşatıyorlar. Hani ne? Peygamberleri öldürenler lanetlenmiş. O günkü peygamberi kim öldürdüyse onlar lanetlendi yani
bugünkü Yahudiler değil. Bu çalışmalar yapılıyor ve bu çalışmalar gizli mahfillerde yapılıyor ve bunları bize alıştırıyorlar.
Siz böyle dinliyorsunuz sohbeti. Hoca ne güzel anlatıyor, ne büyük âlim ve anlatırken diyor ki peygamberleri öldüren Yahudiler lanetlenmiş vaziyette. Filistinlileri öldüren değil. Her gün Filistinlilerin başında tonlarca bomba atan, her gün milyonlarca mermi sıkan değil. Mescid-i Aksa’yı basan, Mescid-i Aksa’nın içinde bomba patlatan, kurşun çeken, Müslümanlara zorla zulmeden bu pis Yahudiler değil lanetlik olanlar! Kimlermiş? Peygamberleri katledenler, bizim aklımıza böyle bunu sokmaya çalışıyorlar. Yavaş yavaş işliyorlar. Hani enflasyon kadar faiz alınabilinir diyenler gibi! Yani enflasyon miktarınca faiz alınabilinir fetvasını Türkiye’deki ilahiyat çevreleri veriyor mu? Evet. Diyanet de bu fetvayı veriyor mu? Evet. Bu fetvanın altına imza atıyorlar mı? Evet. Böylece islam dininin faize karşı olan tavrını yumuşatmaya çalışıyorlar mı? Evet ve islam dininin ekonomik, ekonomik dairesini ve hukukunu, kapitalist sisteme teslim ediyorlar mı? Evet. Bakın kapitalist sisteme teslim ediyorlar. Dikkat edin bu tip oyunlara. Yani böylece sen deccal bir sistemin içerisinde enflasyon miktarı kadar faiz birisine ödersen, fetvası var ya, sıkıntı yok! Hani bir arada dediler ya tokinin faizi faiz değildir diye. Bu fetvayı verdiler mi? Verdiler. Bakın, toki faiz alırsa faiz hükmünde değil! Haaa! O zaman ne yapacağız? Toki’nin faizi mübarek oldu, öyle mi? Bunlar gizli oyunlar hep! Şeytanın sakladığı yerler bunlar, Allah muhafaza eylesin.
O yüzden işte o Musa aleyhisselam, gelmeyince misafir, Tur-i Sina’ya gitti. E kavmi ona zulmetti, bir sürü laf söyledi, hakaret etti. Böyledir zaten bu işler, gerçekten yani siz bir toplumun istediğini önüne koymazsanız çok kıymetliyken bir anda kıymetsiz olursunuz. Bir insanın nefsinin hoşuna gitmeyecek bir şey yapar söylerseniz bir anda kıymetsiz olursunuz. Bir anda Musa Aleyhisselam’ı kıymetsizleştirdiler. Dediler ki hani senin Rabbin? Hani gelecekti, yemek yiyecektik, hani bizi ziyarete gelecekti? Musa aleyhisselam koştu Tur-i Sina’ ya, dedi ki: ‘Yarabbi sen vaadinde haksın, gelecektin? Kavmim seni bekliyordu?’ Cenab-ı Hak dedi ki ‘ya Musa geldin mi? O dedi ‘hani senden ben açım, yemek verir misin diyen yaşlı vardı ya’ dedi. ‘Evet?’ ‘O bendim’ dedi, bakın o bendim! Şimdi vahdet-i vücut düşüncesi, bunu kendince ölçü edinir ve ölçü edinerekten ne der? O hani çalışan, işleyen, hepsi de odur der. Vahdet-i şuhutçu beni yanında göreceksin der. Allah muhafaza eylesin.
Şimdi tabi bunun konusu değil bugün, şimdi böyle olunca bütün her şey zıddıyla bilindi ama Hak’kın zatı, Hak’kın zatı batın, bilinmekten uzak Hak’kın zatı, tefekkürden uzak Hak’kın zatı, hayalden uzak, bakın hayalden
uzak, akıldan uzak, tefekkürden uzak, sırdan uzak, ruhtan uzak, her şeyden uzak. Hakkın zatını düşünmek, hakkın zatını tefekkür etmek, onun üzerinde yorum yapmak yok. Yasak! Yorumlayan, söyleyen ne? Söyleyen bir; ya küfür ehli bakın ya küfür ehli ya deli! Deli, sorumlu mu? Değil. Bak, deli sorumlu mu? Değil. O bahsetse bir şey gerekir mi ona? Gerekmez. Sorumlu değil. O yüzden bütün her şey, bütün her şey zıddıyla bilinir. Siyah nur, beyaz nur, zıddıyla bilinir. Kırmızı nur, sarı nur, zıddıyla bilinir. Nurun dahi kendine ait tecelli ettiği perdeye, tecelli ettiği eşyaya göre rengi vardır. O yüzden biz Allah’ın nurunun içerisinde suyun içindeki balık gibi yüzeriz. Bütün varlık, Allah’ın nurunun içerisinde yüzer balık gibi. Senin bütün kâinat olarak görmüş olduğun, âlemler olarak görmüş olduğun her şey, Allah’ın nurun içerisinde yüzer. Suret olarak yüzer, suretten ibarettir. Bir kâğıda alsan, denizin içerisine atsan dalganın içerisine, karşıdan baksan, kâğıt oynar denizin dalgasının içerisinde, o kâğıdı bir kimse gözü yanılsa onu canlı olarak görür mü? Görür. Onu canlı bir şey görür onu. Yaklaşınca kâğıtmış bu der ama denizin içerisinde uzaklaşınca o kâğıt hükmünde görünmez. O hareket eden bir varlıktır. Bakın hareket eden bir varlıktır. Bütün bu âlemi, bütün bu âlemi su gibi görsen, derya gibi görsen, deniz gibi görsen, bu âlemin içerisindeki bütün varlık, bütün eşya, sureten, bakın sureten, denizin içerisinde dolaşan bir gemi gibi. Denizin içerisindeki bir balık, denizin içerisindeki bir eşya gibidir. Sen de ben de hepimiz bir varlık denizinin içerisindeyiz. Aslında hepimiz de biraz suretten ibaretiz.
Hani mesnevinin bazı beyitleri vardı. Hani bayrak beyiti. Diyor ki bir kumaşın üzerine aslan resmi çizsen ve rüzgâra karşı onu tutsan, o hareket ettikçe diyor aslan hareket etmiş gibi sana gelir, suret olarak. işte bizler de birer suretiz, suret olarak denizin içerisinde hareket eden varlıklarız. Dışardan bakmış olsak örneğin, hani çıkıyorsunuz, uçakla gidenler bilirler, uçak yükseliyor işte 9000 fitte, denizi görüyor musun? Evet. Peki denizin içindeki varlıkları görüyor musun? Hayır ve denizin içerisindeki varlıklar sence canlı mı cansız mı? Farkında mısın? Hayır. Akıl olarak düşünüyorsun, canlı diyorsun. Gözünle gördün mü? Hayır. Gözünle görmedin, akıl ve bilgi olarak onların canlı olduğuna hükmettin. Bizler de aynı şekilde varlık denizinin içerisinde yüzen balıklar gibiyiz işte. Başka bir şeyimiz yok. Allah muhafaza eylesin inşallah.
“Varlık âleminde Hak nurunun zıddı yoktur ki açıkça görünebilsin. Hulasa, gözlerimiz onu idrak edemez o bizi görür idrak eder. Sen bunu Musa ile Tur kıssasında gör.”
Yani varlık âleminde Hak’kın nurunun zıttı yok. Hakkın nurunun dediği, Cenab-ı Hakkın zat-ı ulûhiyeti. Bunun zıttı yok. Zıddı olmadığından
dolayı açıkça görünmüyor. Hülasa bunu gözlerimiz idrak eder mi? Hayır ama o bizi idrak eder mi? Evet. Sen bunu Musa ile Tur kıssasında gör. E peki Musa ile Tur-i Sina kıssası neydi? Cenab-ı Hak Musa Aleyhisselam’a emretti. Dedi ki ‘gel Tur-i Sina’ya. Orda sufilerin tabiriyle erbain çıkarmaya gitti. Erbain ne? Kırk günlük halvet. Ayet-i kerimede Cenab-ı Hak ayet-i kerimede diyor ki o otuz günlük diyor niyet ettiydi, on günde biz ilave ettik, etti kırk gün. Tur-i Sina’da Kırk gün Musa aleyhisselam orda halvet etti. Tur-i Sina’da halvet ederken, zikir halindeyken, sohbet halindeyken, müşahede halindeyken, sıfatların, tecelliyatında kendisini yok ederken, öyle bir an geldi ki Musa aleyhisselam şevke geldi, aşka geldi ve dedi ki ben seni göremez miyim? Meşhur ya, gönül her daim sevgilisini görmek ister. Seven sevdiğini görmek ister. Seviyorsa görmek ister. Âşık maşuğu için yakar canını gece gündüz her an. Musa aleyhisselam da sohbet ediyor, her daim, yakıyor kendini, tellerini yakıyor tabiri caizse. Ondan sonra bir an diyor ki Rabbim, bana kendini göster, sana bakayım. Allah diyor ki sen beni göremezsin, şu dağa bak. Şu dağa bak, deyince dağ yerle yeksan oluyor. Çöl oluyor, ufalanıyor, parçalanıyor.
Ayeti kerimenin bu kısmında herkes kendi manevi haline göre dağın ne hale geldiğini görür. Ey Sufi kardeş! O dağ senin vücudundur. Senin varlığındır. Musa dağa bakmış, un ufak olmuş. Sen Musa gibi dağı bekleme. Musa gibi Tur-i Sina’da bekleme. O dağ senin varlığındır, kendinde gördüğün enaniyetindir, kendinde gördüğün nefsindir, kendine verdiğin kıymettir, kendini gördüğün dev aynasıdır, kendinde gördüğün ben olmazsam olmaz havasıdır. Sen, sana tecelli ettiğinde o varlığından bir şey kalmaz. Eğer o sen varlıkla onu görmeyi düşünürsen, sen boş hayal peşindesin. Sen Musa aleyhisselam gibi sen amacına ulaşamazsın. O varlıktan geçmedikçe, sen o varlığını hiçe saymadıkça, sen bütün her neyin var ise dünden kalma atmadıkça sen o hal ile hâllenemezsin. O yüzden Musa’nın kıssasına bir de bu cepheden var. Yoksa Musa’nın kıssasını bir Peygamberin başına gelmiş bir olay olarak, tarihsel süreç olarak değerlendirirsen, o Musa Aleyhisselam’ın zamanında kaldı ama Allah’ın ayetleri, Allah’ın ayetleri ebediyen diridir. Bakın ebediyyen. Allah’ın ayetleri diridir ve ebediyyen diri kalacaktır. O yüzden sen bu ayet-i kerimeyi bu fakirin tefsirinden dinle. De ki o dağ benim varlığımdır. Enaniyetimdir. O dağ benim kibrimdir. O dağ, ben bir zerreyi bilmezken kendimi bilgili görmemdir. O dağ benim gözümü açmaya kapatmaya kudretim yokken, kendimi kuvvetli görmemdir. O dağ, kendini güzel görmen, kendini yakışıklı görmen, kendini zengin görmen, kendini bilgili görmen, kendini bir işe yarar görmen, Allah’ın önünde hepiniz fakirsiniz derken kendinde bir şey olduğunu görmendir? Ve sen öyle olduğun
müddetçe sen Allah’a yaklaşma modunda olmayacaksın. Sen kendinde bir şey gördüğün anda, nefsinde kendini bir şey zannettiğin anda sen bir şey olmadığını göreceksin.
Yok, bana ayağa kalkmadılar, yok beni dinlemediler, yok bana bakmadılar, yok bana etmediler, yok benim kıymetimi bilmediler, yok ben şöyle derviştim, yok ben şöyle şeyhtim, yok ben böyle zakirdim, yok ben böyle çavuştum, yok ben şöyle hal dervişiydim, ben böyle yal dervişiydim, yok böyle rüya dervişiydim, ben şuydum, ben duydum dediğin müddetçe senden hiçbir şey olmayacak. Gel Hak’kın önünde eğil ve eri. Eri eri! Gel, Hak’ka kul ol ve varlığını üç paraya sat. Üç paraya bile etmeyen varlığını, üç paraya sat. Yoksa sen Musa Aleyhisselam’ın Tur-i Sina kıssasını okuyacaksın, okuyacaksın, okuyacaksın, sen de bir şey değişmeyecek. Sen o varlıktan bir sıyrıl. Sen o kendinde bir şey görmekten bir sıyrıl. Sen bir nefsini yere vur. Sen bir kibrini yere vur bir. Sen çok bilgiçliğini bir vur yere. Sen çok hizmet ehli olduğunu bir vur yere. Sen çok eski dervişliğini bir yere vur sen. Sen makamını, mevkiini, paranı, pulunu, her şeyini bir vur yere ya, bir vur yere! Eğer vurmazsan, o Tur-u Sina kıssasını hep dinleyeceksin, hep dinleyeceksin. Allah muhafaza eylesin.
O yüzden Hak’kın nurunun tecelliyatlarını görmeye bak. Bunun için farzları yerine getir. Bunun için haramlardan uzak dur bunun için lay lay lom bir hayat yaşama. Allah’ı zikret, nankörlerden olma. Allah’ı unutup topuklarının üzerinde geri dönenlerden olma. Namazını dosdoğru kıl. Dersini dosdoğru çek. Dilini tut, gözünü tut, kulağını tut, elini tut. Gördüğün bütün her şey bir hayalden ibaret ve sen bu hayal uğruna ebedi hayatını mahvetme. Bu gelip geçici dünya için gelip geçici dünya için ebedi hayatını yok etme. Manevi hayatını berbat etme. Sufilik hayatını berbat etme, berbat etme! Yoksa 1400 yıldan beri değil, 2500 yıldan beri Musa’nın kıssası anlatılır. Eski ahitte, Tevrat’ta da anlatılır, Yeni Ahit’te, incil’de de anlatılır. Musa’nın kıssası Sümerlerde de anlatılır. Musa’nın kıssası Akatlarda da anlatılır. Musa’nın kıssası Oğuzhan’da da anlatılır. Orta Asya’da da anlatılır. Musa’dan önce de anlatılır Musa’nın kıssası. Bütün peygamberlerin kıssası. Peygamberlerden önce yaşayan kavimlerde anlatılır. Musa’nın kıssası Musa’nın zamanından değildir insanlık âlemine. Siz giderseniz, Tao’yu incelerseniz Uzakdoğu’da, Tao’da görürsünüz onu. 5000 yıllık felsefedir. Sümerlere giderseniz, Sümerlerde de anlatırsınız. Sümerler beş bin yıldan da fazladır. Dinlersiniz. Siz Ferhat’la Şirin’i ne zamanın Ferhat’ı Şirin’i zannedersiniz? Siz Ferhat ile Şirin’i Sümerlerden dinleyin. Sümerlerden! Siz Ferhat ile Şirin’i Fuzuli’den dinlersiniz değil mi? Ferhat ile Şirin’i git Sümerlerden dinle.
O yüzden Musa’nın kıssası insanlık tarihi boyunca anlatılır. Ha bana dersen ki Sümerler zamanında Musa yaşadı mı, onu da sen düşün. Onu da sen tefekkür et. Ona da sen biraz kafa yor. Sen isa aleyhisselamın kıssasını, git Sümerlerden dinle. Ha demek ki nasıl bir dünyada yaşıyoruz, nasıl bir âlemde yaşıyoruz! Dünya, gördüğünüz bu dünyadan ibaret değil. insanlık tarihi de bundan ibaret değil. O yüzden dön, Arabi’nin naklettiği hadise, kaçıncı Adem! Dön oraya, kaçıncı Âdem. Evet! Allah muhafaza eylesin ve bu tabii israiloğullarına ait bir şeydir yani Musa Aleyhisselam ve kavmini bağlayan bir hükümdür. Muhammedi hüküm farklıdır. O hüküm, daha farklı bir şeydir. O ayrı bir meseledir. Devam ediyoruz:
“Suretle manayı aslanla orman yahut ses ve sözle düşünce gibi bil. Bu söz, bu ses düşünceden meydana geldi. Fakat düşünce denizi nerede? Onu bilemezsin.”
E şimdi ormanın içerisinde bir aslan var. Aslanı görebiliyor musun? Hayır ama ormanın içerisinden yeleleri süslenmiş bir aslan çıkınca diyorsun ki ormanda aslan varmış. Denizde balık yaşadığını bilmiyorsan denize baktın deniz su birikintisi ama bir balık ordan yukarı doğru çıktığı zaman anladın içinde ne varmış? Balık varmış. işte düşünce de aynı. Düşünce söze, sedaya, sese, fiiliyata zuhur etmedikçe, düşünceyi bilemezsin, gizlidir. O yüzden niyet önemlidir ya iç. Sen ne yaptığın değil, niyetindir birinci derecede önemli olan. Biz dışardan bakarız, abdest alıyor deriz, adam kollarını yıkıyordur. Belki de adam abdest almıyordur yani kendince kollarını temizliyordur. Niyeti ne onun? Kollarını temizlemek. Abdest mi aldı? Hayır.
Niyeti ne? Rejim yapıyor, diyet yapıyor, yemiyor. Niyeti o. E, oruç tuttu. Yok ya! Diyet yaptı o. Niyeti diyet çünkü. Ay Ramazan gelsin, ben bir oruç tutayım da kilo vereyim! Bu nasıl oruç! Kilo vermek için oruç mu tutulur! Bakın niyet o söze gelmeyince biz onu bilemeyeceğiz. Söze gelince. işte bütün düşünceler, bütün düşünceler söze, sedaya gelince anlaşılır ama düşünce batın mıdır o esnada. Evet. Bilinir midir? Bilinmezdir. Bilinmezdir. Düşünceyi normal insanlar bilir mi? Hayır. Allah bahşederse bir kimse bilir mi? Elcevap bilir. Bu neye benzer? Cenab-ı Hakk’ın ilmi ilahisinden kopup gelen bilgi, ilim Levh-i Mahfuza iner. Levh-i Mahfuz’dan öbür âlemlere sırasıyla inmeye başlar. ilm-i ilahiden Allah bir kimseye bir kapı aralar, bir perde gösterirse o Allah’ın lütfu ikramıdır, ihsanıdır. O kimseye özeldir. Herkese midir? Değildir. Dost dostuyla sır paylaşmış. O iki dost arasındadır. O dostun o sırrı söylemeye yetkisi var mıdır? Dost onu söyle emri vermedikçe yetkisi yoktur. Levh-i mahfuza indiğinde Levh-i Mahfuz’un meleklerinin haberi oldu. Levhi mahfuz’a inince kalemin haberi oldu ama Levh-i Mahfuz’a gelinceye kadar, hiçbir şeyin hiçbir şeyden haberi yok. Ben gelinceye kadar
deyince bu kadardan mesafe ölçmeyin. Bunu anlayasınız diye öyle söylüyorum. Burda mesafe yoktur. Burda ışık hızı bile yoktur. Buraya kelam yetişmez. Buranın kelamı yoktur. Levh-i Mahfuz’a inince haberdar oldu. Levh-i Mahfuz ehli de ayrıdır. Levh-i Mahfuz ehli ile Levh-i Mahfuz’dan kopup gelenleri görenlerin ehilleri ayrı ayrıdır.
O yüzden o emir âlemine geldiğinde, emir âlemini görenlerle emir âlemine gelmezden önceki hali görenler aynı değildir. Emir âleminden rüya âlemine, rüya âleminden hal âlemine gelenler ayrı ayrıdır. Senin hâl eleminde varmış gibi gördüğün şey, rüya âleminde yoktur. Rüya âleminde varmış gibi gördüğün şey, emir âleminde yoktur. Emir âleminde varmış gibi gördüğün şey, arada hayal âlemi vardır, orda yoktur. Hayal âleminde var gördüğü şey Levh-i Mahfuz’da farklı bir şeydir. Dervişlerin, sufilerin, hatta evliyaların, hatta tam kâmil olmayan şeyhlerin yanıldığı yerler buralardır. Kitaptan yanılmaz kimse, kitap bellidir. Kitabı okursun, o bellidir ama buraları belli değildir. Buraları ehline malumdur. O derviş bir şeyi rüyasında görür, onu hakikat zanneder. Onun bir üstü vardır, onun bir üstü vardır, onun bir üstü vardır. O yüzden bunlar Levh-i Mahfuz’dan, Levh-i Mahfuz’dan levha levha, satır satır iner. Onun mutlak kaderi, Levh-i Mahfuz’dadır. Mutlağın mutlağı, mutlağın mutlağı, hakikatin hakikati ilm-i ilahi’dedir. O yüzden Levh-i Mahfuz’da kalemin cızırtısı bitmez. O yüzden Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Miraç’da der ki Levh-i Mahfuz’da kalem hala daha yazıyordu, bozuyordu. Ey sufi kardeş! Ey Mümin kardeş! Rüyanda bir şeyi görsen dahi sen duaya, zikre, mücadeleye koşuşturmaya devam et. Neden? Çünkü hakikatin, hakikatin, hakikatinde farklı bir perde yaşanır, bundan kimsenin haberi olmaz. Bu ancak ehline malumdur. O yüzden bazı mürşit efendiler, bazı şeyh efendiler öleceklerinin gününü söylerler, o gün ölmezler. Mehdi’nin çıkacağını söylerler, o gün çıkmaz. Bir işin olacağını söylerler, o gün olmaz. Bir işin şöyle olacağını söylerler, o gün olmaz. Müritleri der ki aa şeyh efendi böyle dediydi, olmadı. Oysa o şeyhin perdesinde o şeyh efendi onu öyle gördü, o samimi, o samimi, o gördüğünü söyledi. Hani bu 28 Şubat döneminde bir şeyh vardı. Bir şeyh efendi vardı. Kabrini yaptırdıydı, her şeyini yaptırdıydı. Bütün dervişlere söyledi, şu gün öleceğim ben dedi. Dervişler beklediler o şeyh efendiyi yıkadılar, kefenlediler, gitti şeyin içine, tabutun içine yattı, bütün herkes bekliyor ölecek diye. E bir gün geçti, iki gün geçti, üç gün geçti, ölmedi. Herkes alay etmeye başladı. Eski arkadaşlar sohbetleri hatırlasınlar şimdi. Ben dedim ki evet o adamın gördüğü kendi gördüğü, kendince gördü onu doğru. Kendince doğru, kendince, kendi perdesinde kendi ölümünü gördü ama ne ölüm olduğunu bilemedi. Birinci ölüm, ikinci ölüm, üçüncü ölüm, dördüncü ölüm, beşinci
altıncı yedinci… Onu bilemedi. Hangi ölüm? Nefs-i emmare mi? Nefs-i levvame mi? Mulhime mi mutmainne mi radiye mardiye mi, şaziye mi? Hepsinde yedişer ölüm olmuş olsa kırk dokuz ölüm yaşayacak. Hangisini yaşadı onu bilemedi. O yüzden bu böyle, mana, mana farklı rumuzları olan, farklı hakikatleri olan şeydir. Burası. Ehli nedir? Ehline ehli.
O yüzden düşünceden çıkmadıktan sonra sen onu bilemezsin. Biz bilemeyiz karşımızdaki kimsenin düşüncesinin ne olduğunu. islam Hukuku o yüzden fiiliyata göre ceza verir veya ödüllendirir. Ağzından çıkması lazım sabahtan akşama kadar günahı düşünse o kimseye günah işledi de ceza kesemez islam. Sufiler der ki düşünceni temiz tut. Sen düşündüklerinden de sorumlusun. Bu, sufi hukukudur. Sufi, düşüncesini temiz tutar. Haram düşünmez. Sebep? Fiiliyat, düşünceden çıkacak çünkü bak fiiliyat düşünceden çıkacak. Fiiliyat düşünceden çıkacağı için düşünceyi temiz tut. Samimi ol, ihlâslı dur, fitne fücur düşünme, yalan düşünme, gıybet düşünme, dedikodu düşünme, suizan düşünme, haram işlemeyi düşünme, yanlış bir şey düşünme. Düşünceyi temiz tut. Düşünceyi temiz tutamazsan her an kirlenebilirsin. Düşünceyi diri tut. Düşünceyi berrak tut. Neyle berraklaşacak? Zikir ile. Ne ile berraklaşacak? Aşk ile! Aşk ile berraklaşacak. Yoksa düşünce dondu, kirlendi, aktif değil, aktif değil. Sev canım kardeşim, Allah’ı sev, Resulunu sev. Aktif ol. Seni aktifleştirecek olan ilahi sevgidir. Seni aktifleştiredecek olan Allah sevgisi, Resulullah sevgisi, Sünnet-i Seniyyedir? Kuran’dır, namazdır, oruçtur, zikirdir, yardımlaşmadır, cömertliktir. Seni aktifleştirecek olan kardeşliktir. Sımsıkı tutunmaktır, yolundur. Sen bir adım uzaklaştığında, yüz bin, yüz bin perden kapanır. Bu öyle değil. Aktifleştireceksin. O yüzden düşüncede, düşüncende tilkiler dolaşmasın. Düşüncede, düşüncede Allah ve Resulü tecelli etsin. Sen düşünceni temiz tut. Sen sırtlanları dolaştırma kafanda. Sen tilkileri dolaştırma kafanda. Sen çok af edersin köpekleri dolaştırma kafanda. Sen itleri dolaştırma kafanda. Düşünceni temiz tut. Kalbini temiz tut. Gönlünü temiz tut. Hiçbir yere sığmayan, senin gönlüne tecelli edecek, oraya sığarım dedi. Gönlünü temiz tut. Gönlünü berrak eyle. Gönlünü berrak eyle. Gönlünü berrak eylersen o zaman senin her şeyin temiz olacak. Allah muhafaza eylesin. O yüzden her şey insan üzerinde düşünceden çıktı. Eğer söze gelmemiş olsaydı, biz düşünceyi bilemeyecektik. Eğer sedaya gelmemiş olsaydı düşünceyi bilemeyecektik. Hz. Pir diyor ki ‘o düşünce denizi nerede? Onu bilemezsin.’ Bu bir kendi düşünce denizin var değil mi? Bir de ne var? Kendi düşüncen, düşüncen, kendi iraden. Asıl düşünce denizi ne? Külli irade. Yürü, oraya doğru yürü, oraya doğru yürü. Ordan sen içmeye çalış. Oraya kendini atmaya çalış. Allah bizi onlardan eylesin
“Ama latif bir söz dalgası görünce onun denizinin de kadri yüce bir deniz olacağını anlarsın. Bilgiden düşünce dalgası zuhura gelince, mana söz ve sesten bir suret düzdü.”
Yani sen o kadri yücenin denizine daldıysan senin ağzından latif sözler çıkacak. O kadri yücenin denizine daldıysan, senden hikmet sudur edecek. Senin sözün bilgi olacak. Senin sözün hikmet olacak. Senin sözün hakikat olacak. Eğer senin düşünce denizin, o düşünce denizinin içerisinde yok olduysa, eğer sen düşünce denizini oraya rabıta ettin, oraya bağladıysan o zaman ordan gelenlerle konuşacaksın. O zaman o düşünce deryasına doğru yürü ve o Kadri Yüce olan Allah’ın Kadri Yüce olan Allah’ın ilim deryasına girdiğinde o zaman onun ilminden konuşacaksın. O zaman onun söyleyen dili olacaksın. O zaman onun gören gözü olacaksın. O zaman, o, o zaman tecelli edecek.
“Sözden bir şekil doğdu, yine öldü. Dalga kendini yine denize iletti. Suret suretsizlikten çıktı yine suretsizliğe döndü. Zira biz yine Allah’a döneceğiz. ”
Bu mesnevi, insanı kendinden geçirir ya! Kâğıdı kalemi attırır, âlemi dürer koyar kenara. ‘Sözden bir şekil doğdu’ Ben deminden beri söz konuşuyorum, konuştuğum şeyi bazı kardeşler, geniş çerçevede az değildi, konuştuklarımı az önce kendilerince, kendi kafalarında şekillendirdiler. Sözden şekil doğdu. O şeklin bir sureti oldu mu? Hayır. Bir suret oldu mu? Evet. Nasıl suret oldu? O kimsenin düşüncesinde oldu. O kimsenin gönlünde bir suret oldu. Bir suret oluştu, sözden doğdu o suret. Çünkü söz, eğer ki o ilahi hikmet deryasından geldiyse o kimsede bir suret oluşturdu. Siz hemen bir kocaman bir derya deniz oluşturdunuz, öyle değil mi? Dediniz ki kocaman bir derya. Ne? ilim deryası. Bakın, sözden kocaman bir ilim deryası oldu.
Bakın sizin ordaki düşünceniz onu büyüttükçe büyütür mü? Büyüttükçe büyütür mü? Evet. Hadi gelin o deryayı sınırsızlaştıralım, kenarı olmasın. Hadi gelin o deryayı biz, alt olarak tabansızlaştıralım. Tabanı olmasın. Hadi gelin biz o deryayı tavansızlaştıralım. Yıkalım tavanı, yıkalım tabanı, yıkalım kıyıları ve tabansız ve tavansız ve kıyısız bir derya olsun. Haydi, tabansız, tavansız, kıyısız, lafsız, küsüz, kelimesiz, cümlesiz, bir derya olsun ve kelimesiz herkes herkesi ve her şeyi anlasın. Çünkü suret, suretsizlikten çıkacak. Mademki suret, suresizlikten çıkacak ve suretten tekrar suretsizliğe dönek, bir anlamı kalmadı hiçbir şeyin. Bir anlamı kalmadı ve her şey ona dönecek yine. Her şey bohçalanacak, ona dönecek. Çünkü gerçekte var olmadı ki. Her biri bir suretten ibaretti ve her biri de bir düşüncenin hayal ürünüydü, hayalden ibaretti. Ben size az önce Levh-i Mahfuz’dan bahsederken, Levh-i Mahfuza şurdan gelir, buradan buraya iner derken, hepiniz
surete büründürdünüz Levh-i Mahfuz’u. Kalemi surete büründürdünüz, yazıyı surete büründürdünüz, defteri surete büründürdünüz, Levh-i Mahfuz’u surete büründürdünüz. Emir âlemini, şahadet âlemini, hayal âlemini, rüya âlemini, hal âlemini, hepsini de surete döndürdünüz ve hepsini de surete döndürdüğünüzü bu fakir burda biliyor ve sizin surete döndürdüklerinizin hepsini de bu fakir şimdi diyor ki yıkın bu suretlerin hepsini. Çünkü bunların hepsi de suretsizlikten geldi. Ondan geldi, ondan! Bunların hepsi de suret. Sözler suret, kelimeler suret, cümleler suret, insanlar suret, varlık suret, eşya suret, yediğin suret, içtiğin suret! Aslında nurun içerisinde yaşıyorsun! Bu suretleri yıkmadıkça, ona ulaşamayacaksın.
Herkes diyor, Rabia aldı eline kazmayı ve bir kova suyu yürüyordu yolda. Hasan-ı Basri dedi nereye gidiyorsun? O senin çok korktuğun dedi cehennemi bunla söndürmeye! Döndü Cüneyd’e dedi ki o senin çok sevdiğin cenneti dedi yıkmaya gidiyorum bununla. Çünkü suretti. Suret! Bütün suretler suretsizlikten yani ilm-i ilahi’den geldi. O’ndan geldi ve tekrar O’na dönecek yani kalmayacak bir şey. ilm-i ilahi’den bir fikir dalgası, ilm-i ilahi’den bir tecelliyat dalgası, ilm-i ilahi’den! Sözün başına geldim. Neydi? Zatının ilmi, ordan gelen bir dalga, ordan gelen bir fikir, ordan gelen bir düşünce, ordan gelen bir hakikat, ilmi ilahiden kopup gelmiş bir dalga, ilmi ilahiden! O yüzden Hz. Pir dedi ki ‘Âdem henüz su ile çamur arasında, biz sevgiliyle sohbet ederdik.’ ilm-i ilahiden kopup dalga gelen ve o ilmi ilahiden şahadet âlemine doğru geliyor perdeden perdeye geçiyor. Şimdi ben perdeden perdeye geçiyor derken siz yine bir sinema perdesi kuruyorsunuz. Öyle anlatabiliyorum ben ne yapayım. Perde olarak anlatmışlar, ben de perde olarak anlatıyorum ve şahadet âlemine gelince, bütün sözler, bütün ayetler surete döndü. Ayet yazıya döndü, suret! Ayet şekle büründü, suret! Bütün her şey surete döndü ve o suret öldü, kayboldu. Hadi benim bir dakika önce mi getirin. Hadi siz kendinizin bir dakika öncesini getirin. Öldü! Sen daha göz açıp kapayıncaya kadar döndü ilm-i ilahi’ye. Sen daha göz açıp kapatınca kadar, ilm-i ilahi’ye döndü gitti, yürüdü! Çünkü suretten ibaretti. Çünkü suretten ibaretti! ‘ve her şey ona dönecek’ Ayet-i kerime, Kasas 88. ‘Allah ile birlikte bir başka tanrılara, ilahlara yalvarma. Ondan başka hiçbir ilah yoktur. Onun zatından başka (ayeti kerimeyi iyi dinleyin.) Onun zatından başka her şey helak olacaktır.’ Ayet meydanda, saklı gizli değil. ‘Onun zatından başka, her şey helak olacaktır. Hüküm onundur ve sadece ona döndürüleceksiniz’ Çünkü suretsiniz, suretim, her şey suret. Nerden geldi? Suretsizlikten. Yani? Onun ilm-i ilahisinden. Nereye döndü? Tekrar onun ilm-i ilahisine. ‘Yeryüzünde bulunan her şey fanidir ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinizin zatı bakidir.’ Rahman Suresi, ayet 26-27. O zaman Allah’ın
zatı dışındaki bütün varlıklar, bütün şeyler, ben şey diyorum ya, imam-ı Azam’ın o ‘şey’i, çok hoşuma gidiyor, ‘şey’ demesi. Bütün şeyler. Her şey ne olacak? Fani, yok olucu. Fani, ortadan kaybolacak, gayb olacak. Fani, geçici. Bitti tümden.
Nafız, Kürdi tünne yok demek değil mi? Tünne, Tünne? Hoş senin Kürtçen de çok sağlam değil. Ceketin arkasına bir ‘iy’ ekliyor, Kürtçe ceket ne diyorum ben, ‘ceketiy’ diyor bana! Oğlum, palto diyorum ya? ‘O’ya iy ekleyemedi ya, durdu öyle bir. ‘O’ya ‘iy’ ekleyebilse ‘paltiy’ diyecek! Paltoya ne diyorsunuz? Paltoya pardösü diyorsunuz. Ha, palto, pardösü olunca Kürtçe mi oldu şimdi? Allah iyiliğini versin senin. Sonradan aklıma geldi ‘kaput’ dedim ben ha ‘kaputiy’ dedi. Ona ‘iy’ ekleniyor. ‘iy’ eklenince Kürtçe oluyor değil mi gurbane? Evet, tamam. Evet, her şey ‘O’na dönecek. Yani Kürtçe ‘tünne’. Yok, biz görmeyeceğiz çünkü. Biz görmediğimize var diyebilir miyiz? Oysa gayb, biz görmediğimizden yok diyoruz ama var mı var. Nasıl var? Suret olarak değil, mana olarak var. Suret olarak yok, mana olarak var. Allah ruhları yarattı, yarattı. Ruhlar suret olarak var mı? Yok. Biz anlayalım diye suret görünüyor bize. Orasını bilmiyoruz, kendi ruhundan ve nurundan üfledi. Ne olduğunu bilmiyoruz. Ne olduğunu bilmiyoruz! Neden? Mana çünkü mana! Biz anlayalım, bilelim diye rüya giriyor. Rüyada şimdi Hacı Erkan’ın prototipi belli. Hacı Erkan’ı, tanıyorsn, aaa bu Hacı Erkan diyorsun. Aaaa, bu idris. Burayla oranın arasında bir fark yok. idris’i akıl olarak bildin, rüyanda da görsen rüya akla tecelli etti, idris’i, idris olarak bildin. Rüyada idris var mı? Var ama nasıl var? Suret olarak var. Suret olarak var! E, cismi ağırlığı var mı? Fizik olarak yok. Suret olarak var mı? Var. Sen onu tanıdığın için suret olarak var. Rüya gördün, suret gördün. Kendini gördün mü? Hayır. Suret olarak var bakın. işte bütün varlık, bu suretten ibaret. Bütün varlık! Ve hepsi toplanacak. Nereye? Ona döndürülecek. Allah bizi muhafaza eylesin inşallah. Daha hazırlamışım ama bu kadarlık yetsin bu gece. Hakkınızı helal edin. Ben yazıyorum, yazıyorum buraya, yazdığımı da okusam içim rahat etse! Sürç-i lisan ettiysek affola. Rabbim cümlemizi muhafaza eylesin. Cenabı Hak cümlemizi korusun inşallah. Herhalde 1142’den devam edeceğiz inşallah. Allah’tan bir şey gelmezse inşallah u Rahman. Önümüzdeki hafta 1142’de. Geceniz hayır olsun inşallah. Allah hepinizden de razı olsun. Hakkınızı helal edin inşaallah. Allah rızası için El- Fatiha maassalavat. Aminnn, ecmain.
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 4 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-7-6 • Tasavvuf Vakfı Yayınları