Mesnevi Şerhi

Mesnevî-i Şerîf 1120-1129. Beyitler Şerhi

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 4 • 9/36

1120-1129. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin inşallah. Cenab-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşallah. Rabbim, Cümle Ümmeti Muhammedi Kur’an ve sünnet-i seniyyeye sımsıkı yapışanlardan eylesin. Kur’an ve sünnet-i seniyyeyi yaşayan ve yaşatanlardan eylesin. Rabbim cümlemizi hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak olarak bilenlerin yanında, Cenab-ı Hak, hakkı hak olarak bilip hakkın yanında duranlardan eylesin. Şerri de şer olarak bilip şerrin karşısında olanlardan eylesin. Batılı batıl olarak bilip batılın karşısında batıl ile mücadele eden kullarından eylesin inşallah. Cümlemize Cenab-ı Hak, dilinden, gönlünden, ruhundan, sırrından, zikrullahını eksik eylemesin. Dilinden, gönlünden, ruhundan, sırrından muhabbetini eksik eylemesin inşallah. 1120. beyitten devam edeceğiz inşallah. Benim bayanlara bu şekerimi yüksek mi zannettiniz bugün demişsiniz, şekeri yüksekti, kahve getirmiş şey ne o, Adnan, tarçınlı kahve getirmiş. Allah Allah, bugün demek ki agresif bir sohbet ettim ya! Herhalde agresif bir sohbet oldu demek ki bugün. Allah iyi etsin inşallah. Biraz herhalde ben böyle agresifim galiba, olabilir, bir şey demiyorum ama bir kimseyi incittiysek özür dileriz inşallah. Haklarınızı helal edin inşallah, şimdiden helal edin, agresif davranabilirim, bırakırım burda, birinizi dövebilirim, çarpabilirim örneğin. Yani olabilir, her şey mümkün. O yüzden kafa normal değil, kafa normal olmayınca da hal ve hareket de tavırlar da normal olmayabilir. Rabbim cümlemizi affetsin inşallah. 1120. Beyit:

“Can apaçık olduğundan pek yakın bulunduğundan görünmez.”

Hz. Pir, can derken çok şey kasteder. Yani kelimenin kullanıldığı yere göre manası değişir. Mesela bir sufi için can diyebilir veyahut da bir kimse, kendisini komple bir can olarak nitelendirilebilir veyahut da nefsini can olarak nitelendirilebilir veya ruhunu can olarak nitelendirilebilir veya can dediğimizde o bütünsellik söz konusu olabilir ama genelde can denilince insanın bedeninde, bedene hayat veren, bedeni ayakta tutan bir olgu, bir oluşum olarak görürüz zaten. Kelime manası da bir şeyi örtmek, gizlemek kökünden geliyor. Öyle olunca işte kendisini örten, duyulardan gizlenen bir varlık diye nitelendirebiliriz bunu. islam öncesi de islam sonrası da bu ruh, nefis, can, bunlar hep üzerine çok tartışılmış. Yani denilebilir ki taa Helenistik çağdan itibaren, bunların üzerinde Aristo’dan Sokrat’tan, Eflatun’dan veya son dönem felsefeciler veyahut da şey olarak baktığımızda, islami olarak baktığımızda işte Cindi’den, ondan sonra tutunda Farabi’den, Muhyittin ibni Arabî’den, Maturidi’den, imamı Azam’dan, hepsi de bunların üzerinde fikir yürütmüşler, düşünmüşler. Hani işte can ne işe yarar, nefsin içerisinde mi algılanacak? Ruh ne işe yarar? Kimisi ruhla nefisi aynı kategoride nitelendirmiş. Kimisi nefsi ayırmış, ruhu ayırmış. Ruhun işlevleri farklı, nefsin işlevleri farklı demiş. Bunların içerisinde tabi Maturidi farklı konuşmuş. Maturidi’nin yolundan giden Nesefi, Maturidi’den ayrılmış, farklı konuşmuş. Daha da geriye gittiğimizde Mutezile farklı konuşmuş, farklı bakmış. Bu işin, Farabi’ye baktığınızda farklı bir şey bulabilirsiniz, Arabî’ye baktığınızda farklı bir şey bulabilirsiniz veyahut da Helenistik Çağ olarak Aristo’ya baktığınızda farklı bir şey bulabilirsiniz. Etkilenmiştir, etkilenmemiştir. Bunların tartışmalarına girmek istemiyorum hiç. Benim ekolüm, üç aşağı, beş yukarı bellidir, ben bakarım bu tip meselelerde Maturidi, imam Maturidi ne demiş, fıkhi meselelerde imamı Azam ne demiş, imamı Muhammed ne demiş… Ben genelde bu çizgide kendimi tutmaya çalışırım. O yüzden bu can veya ruh dediğimizde Maturidi’ye göre söylüyorum bunu, suretlerin ve bedenlerin kendisiyle hayat bulduğu şey demiş, imam Maturidi. Suretlerin ve bedenlerin kendisi ile hayat bulduğu şey. Bunu normalde ruh, can olarak bunu nitelendirebiliriz.

Tabii ben, canla ruhu hep ayırt ederim ya, canı ayırt ederim. Çünkü neden? Anne karnında çocuk daha henüz yumurta döllenir döllenmez onda bir can oluşur ve aslında meni de canlıdır, yumurta da canlıdır. iki canlı birleşir tek can haline gelir. O bir canlıdır. Biz ona mesela bir ruhun tecelliyatı olacaksa ona bir mesela normal herhangi bir varlığın ruhu olarak da düşünebiliriz veya varlığın aklı olarak da düşünebiliriz ama sonuçta Cenab-ı Hak ona bir müddet sonra, kendi ruhumdan üfledim dediği ona ruh üfler.

Bu ne zamandır? işte dört ay sonradır. Tabi burda Hz. Pir can derken hem bedende dolaşan ruhun tecelliyat olarak üç aşağı beş yukarı öğle bahsetmiş ama yani burdaki kastımız bedenin sadece canlılık vasfıyla vasıflanması değil. Çünkü onu kemale erdiren, onu olgunlaştıran onu kıymetleştiren şey, insanın normalde ruhudur. Öyle olunca hem beden ve suretin normalde hem de maddi manevi özelliklerinin işlerlik kazanması, görevlerini yerine getirmesi, bunların hepsi de bu fonksiyonel hareket haline gelmesi, o ruhun o kimsenin üzerindeki tecelliyatı ile alakalı. Yani normalde biz gün içerisinde hareket ederken, hayatın içerisinde koşuşturma devam ederken biz bunun farkında değiliz ama yani o işlevini yerine getiriyor, o çalışıyor boyna. Biz yemek yiyoruz. Yemeğin üzerinde çalışma devam ediyor. Su içiyoruz, suyun üzerinde çalışma devam ediyor. Bakıyoruz biz bir yere onun o çalışma devam ediyor. Düşünebiliyor musunuz vücudunuzdaki bütün maddi manevi ne kadar her ne var ise hepsi de harıl harıl her daim çalışıyor ama biz bunun çalışmasının farkında değiliz. O yüzden bunların hepsi ne ile mümkün? Hepsi de o ruh ile mümkün. Eğer o ruh olmaz ise bedenin bir anlamı kalmayacak. Biz o ruhla yaşıyoruz. Diyeceksiniz ki öldüğümüzde işte ruhla nefsi ayıran veya ruhla canı ayıran olgulardan, ayrıştığı yerlerden birisi de burası. Çünkü ayet-i kerimede Cenab-ı Hak ruhu ne yapıyordu? Uyuduğumuzda ruh kendi katına çıkıyor ama beden orda yatıyor mu? Uyuyor mu? Evet. Beden orda yatarken, uyurken, hayat işlevleri devam ediyor mu? Evet. Canlı mı? Evet. Bakın midesi, kalbi, damarları, ciğerleri, böbrekleri, bütün iç organları çalışmaya devam ediyor mu? Ediyor. işte o normalde oysa ruh ondan ayrıldı mı? Ayrıldı. Orda bunu çalıştıran şey, olgu, can. Ruhu ayırdık burdan çünkü bakın. imam Maturidi’de bu konuyu derinlemesine hani inceledin desen, incelemedim ama imam Maturidi nefisle ruhu ayırt ettiğini biliyorum, ayrıştırıyor. Hz. Pir’den devam ediyor:

“İnsan, içi su ile dolu, dışı kupkuru küp gibidir”

Yani insanın içi ruhla, canla, akılla, damarlarla, bütün her şeyle, küp gibi. içinde envayi çeşit ne ararsanız var. Maddi manevi. Hepsi de içinde ama dışardan baktığınızda kuru bir küp gibi diyor Hz. Pir. Yani dışardan bakıyorsunuz, damarınız dışardan görünmüyor veyahut da akmıyor veyahut da içtiğiniz su görünmüyor veya su dolaşım yaparken o görünmüyor ya ne kadar nehir dolaşıyor öyle değil mi vücudumuzda! Nehir yani muhakkak mektepliler biliyordur şimdi okullular kaç kilometre damar olduğuna dair, bilen var mı? Aklında tutan? Vücudumuzda kaç kilometre damar var? Dünyayı kaç sefer? 2,5 sefer dünya üzerinde tur atıyor. Kimdi elini kaldıran? Efendim? Dünyanın etrafında 7 sefer tur atıyor! Bilgide şüphecilik oldu. 100.000 kilometre civarında, evet! Yani vücudumuzda 100.000 kilometre!

Dünyanın etrafını 2,5 sefer mi çeviriyor o zaman? Ordan, Hz. Google’dan mı baktın? Tamam ya, 2,5 kez. O zaman, ilk söyleyenin bilgisi doğrulandı. 2,5 kez, tamam. Sen 2,5 kez dedin değil mi? Evet. Sen de mi Hz. Google’a baktın? Helalin var, güzel. Yani dünyanın etrafını 2,5 kez dolaşan içimizde nehir var. Sanatı gör ki sanatkârı anlayasın. Sanata kör olan, sanatkâra da kör olur. Sanata aşina olan, sanatkâra da aşina olur. Çünkü sanatkâr, sanatı ile konuşur. Dünyanın etrafını 2,5 kez dolaşacak nehirler, bu vücudun içinde. Hz Pir de diyor ki ‘içi su ile dolu, dışı kupkuru küp gibidir.’ Dünyanın etrafını 2,5 kez dolaşacak nehir var içimiz de. Demek ki içi su dolu. Bir de insan neydi? Yüzde yetmişi miydi su? Kaç? Yetmiş biri. Aferin. Yüzdeyetmişbiri suymuş içimizin.

Bugün gündüz de sormuşlardı suyun anlamı ne diye, evet yani normalde demek ki Hz. Pir enteresan bir şey söylüyor. Bundan 840 yıl önce diyor ki insan içi su dolu, dışı kupkuru bir küp gibidir. Demek ki bir de işin manevi tarafı var. Ruh nerde tecelli ediyor? Bizim vücudumuzdan. Bakın; akıl, ruh, can, nefis, hepsi de bunlar manevi oldular. Hepsi de bizim vücudumuzun içinde tecelli ediyor. içerde cümbüş var ya, ahenk var. Düşünsenize, kalp çalışıyor, böbrek çalışıyor, ciğerler çalışıyor, bağırsaklar çalışıyor, vücudun bütün iç organları, iç âlemi komple çalışıyor. Melekler her biri harıl harıl çalışıyorlar. Devasa bir fabrika düşünün. Dünyanın etrafını 2,5 kez dolaşacak nehir var. Ne, bir de ne diyorlar? Dünyanın en uzun nehri neresiydi? Misisipi miydi? En dolu olanı Amazondu galiba, değil mi? En uzunu Nil mi? Nil. Bundan sonra size dünya haritasından, coğrafyadan, ondan sonra, böyle, bu böyle olmaz yani, Allah Allah! Dünyanın en uzun nehrini bilen yok! Debisi en yüksek nehri bilen yok! Sorsam Ankara nerenin başkenti diye, bana soracaksınız neresiydi diye. Böyle bir şey olur mu ya, Allah muhafaza eylesin.

“Kırmızı, yeşil ve sarı. Bu üç renkten önce ziyayı görmezsen, bunları

nasıl görürsün!”

Kırmızı, yeşil ve sarı. Bu üç renkten önce ziyayı görmezsen, bunları nasıl görürsün? Yani normalde renkleri gösteren ve onları kırmızı, yeşil ve sarı diye ayıran üç tane normalde bunları algılatan üç tane nur var. Yani bir şeyi kırmızı görmemizi, yeşil görmemizi, sarı görmemizi sağlayan nurlar var bizim üzerimizde tecelli eden. Şimdi yerin de göğün de nuru Allah’tır. Bu bilgiyi aldık koyduk buraya ama bir de nurların, halk tarafından, yani bir hakkın tecellisi var. Bir de halkın tecelliyatı var. Bu nurlar normalde mesela bu renge baktığımızda baktık, o nura baktım, o nura baktığımda onun üzerinde benim akıl nurum tecelli etti onunla alakalı ve aynı zamanda görme nuru tecelli etti. Aynı zamanda da maddi nur tecelli etti. Eğer bende akıl nuru olmamış olsaydı, ben o nurun, o nur olduğunu anlamayacaktım. insan

olduğunu da anlamayacaktım. Akıl nuru yok çünkü ve dinden de sorumlu olmayacaktım. Ben o nura bakarken, eğer görme nurum olmamış olsaydı, akıl nuru var ama görme nuru yok. Göremeyeceğim. O zaman o nurun ben neye benzediğini, ne olduğunu, kim olduğunu, rengini, boyunu, posunu, kilosunu, endamını bilemeyeceğim. Neden? Görme nuru yok çünkü ben de. Eğer normalde bir de bütün zahir âlemi çevreleyen maddi nur var. O maddi nur olmazsa, ben yine o nuru tanıyamayacağım. O nur burda otursa dahi. Mesela buranın şimdi maddi nuru ne? Elektrikler. Elektrikler kesilmiş olsa, lambalar olmamış olsa bizim burada birisini tanımamız mümkün mü? Mümkün değil ama elektrikler var veya güneş var. Biz o güneşin farkında değiliz. Aydınlığın farkında değiliz. O kimseyi gördük ya, o kimseyi gördüğümüzden, fark etmedik biz onu, tanımlamadık. Bu neden kaynaklandı? Gafletten. Biz gündüz oldu, gündüz normalde o nuru görmemizin sebebi güneş. Eğer güneş ışığı olmamış olsa biz onları o nur olarak tanıyamayacağız. Sebep? Çünkü karanlıkta göremeyeceğiz biz o nuru. Karanlıkta görebiliyorsak, o zaman farklı bir şey tecelli edecek. işte Hazreti Pir diyor ki kırmızı yeşil ve sarı, bu üç renkten önce ziyayı görmezsen bunları nasıl görürsün! Yani eğer aydınlık olmamış olsaydı, güneş olmamış olsaydı, her yer karanlık olacaktı. O zaman renk anlamı kalmayacaktı. Karanlığa gittiğinizde renk anlamı yok. O zaman onu renk olarak gören şey bizdeki göz, akıl ve maddi nur. Bu üçü birleştiğinde biz de biz o renkleri ayırt edebiliyoruz. Bu üçü birleşince insanları ayırd edebiliyoruz kadın mı erkek mi boyu kısa mı uzun mu kilolu mu değil mi ismi ne? Bu üçünün tecelliyatında onları biliyoruz ama bunları bile bilirken biz maddi nur manasında güneşi görmezsek veya maddi nurdan farkını fark etmezsek, o zaman o bizim gafletimizden ve bunların hepsi de birbirini tamamlayan, birbirine muhtaç olan şeyler. Yani akıl nuru, maddi nura muhtaç. Maddi nur, görme nuruna muhtaç. Bu üçünün bizde tecelli ettikten sonra da yetiyor mu? Yetmiyor. Neden? Bunların hepsinin de çalıştığı düzlem Allah’ın nuru çünkü. Eğer Allah’ın nuru olmamış olsa, bunları aynı düzlemin içerisinde çalışması mümkün değil.

“Fakat senin aklın renkler içinde kaybolduğundan dolayı, o renkler

senin nurunu görmene engel oldu”

Ama biz şimdi dünyanın şatafatına, şatahatına, biz onun renklerine baktık. Rengi vereni değil, rengi göstereni değil, rengi yaratanı değil veyahut da gecenin ardından gündüzü getireni değil, bunları biz normalde mevcut gördüklerimizin içinde kaybolduğumuzdan dolayı, o gördüğümüzün arkasında, perdenin arkasını göremedik, gaflete düştük. O renkler bizi aldattı. Gördüklerimiz bizi aldattı, gördüklerimizin arkasındaki faal olan Allah’ı görmekten uzak olduk. Bu akıl bizi bunları gördükten sonra Rabbimize

yaklaştıracağına, Cenab-ı Hakka vuslat kapısını açacağına, biz bunları, bu renklerle biz hemhal olduk. Dünyanın geçici renklerine aldandık. Etrafımızdaki geçici renklere aldandık. Gördüklerimize baktık aldandık ve böyle olunca akıl zahire göre hükmetti. Zahiri görünce kendi manasını unuttu. Kendisinin ne olduğunu unuttu. Kendisinin ne olduğunu kendi manasını unutunca da gaflete düştü.

“Gece olunca o renkler örtüldü. O vakit rengi görmenin nurdan olduğunu görüp anladın. Harici nur olmadıkça, rengin görünmesi mümkün değildir. İçteki hayal rengi de böyledir.”

Gece olunca maddi nur ortadan kalktı. Gece oldu çıktık dışarı şimdi, çok karanlık bir yerde olmuş olsak, hani derler ya göz gözü görmüyor diye, hiç kimse hiçbir şey görmez. Hatta öyle bir karanlık olur, yıldız da olmaz, ay da olmaz. Zifiri karanlıkta ıslık çalmaya başlarız korkumuzdan, karanlık korkutur insanı. Allah muhafaza eylesin, o korkaklığın şerrinden de Allah’a sığınırım değilmiş ya o yüzden dedim Allah muhafaza eylesin diye. O yüzden o harici dediğimiz o maddi nur olmayınca bir şey görmek mümkün değil. Yani vücudun haricindeki olan maddi nur, eğer yoksa tecelli etmeyecekse, o zaman bizim herhangi bir şeyin rengini görmemiz, bir renk görmemiz mümkün değil. Aynı şey vücudumuzun için diyor ya içteki hayal rengi de böyledir. O zaman insanın vücudunun içindeki rengi de hayalin, hayalini iç rengini görmesi için de nur lazım. O da bizim iç nurumuz. Onun da değişik tecelliyatları var mı? Evet. Eğer onun farkına varmaz isek o zaman biz iç âlemimizden de neyiz? O zaman iç âleminizin farkında değiliz. iç âlemimize körüz. Biz kendi iç âlemimizde, ruhumuzdan haberimiz yoksa nefsimizden haberimiz yoksa aklımızdan da haberimiz yok ise o zaman biz iç âlemimizden de körüz. O zaman bizi biz yapan hem dış âlemimiz, hem de iç alemimiz dış alemde güneş olmazsa veya bir aydınlatıcı bir elektrik argüman olmaz ise bizim renkleri görmemiz, insanları görmemiz mümkün değil. iç dünyamızda da eğer ki biz içimizden habersizsek, iç dünyamızdaki ruhumuzdan, nefsimizden, canımızdan haberdar olmamız mümkün değil. Allah muhafaza eylesin. O yüzden içteki hayal rengi de böyle yani bizim içimizde nasıl? Böyle. Eğer içimize bir güneş doğmadıysa içimizdeki güneşi tanımıyorsak, içimizdeki güneşi bilmiyorsak, o zaman biz kendi iç âlemimize de neyiz? Körüz.

“Dış renkleri güneş ve Süha yıldızının nuruyla görünür.”

Yani dış renkler güneşte görünür. Yani o harici nur dediğimiz, maddi nur dediğimiz tecelliyatı güneştedir. Süha yıldızı enteresan, böyle bir hani burda görünce dedim bu Süha yıldızı ne? Hiç bugüne kadar dedim duymadım bu yıldız ismini. Eskilerde Süha yıldızı diye tanımladıkları bir yıldız

var. insanın görüşünün keskin olup olmadığını o yıldızı görüp görmemesi ile bağdaştırırlarmış.

Yani eğer ki sen semaya baktın gece, Süha yıldızını gördün, Süha yıldızını gördüğün an senin görüşün keskin. Görüşün doğru. Sen uzakları görebiliyorsun gece olunca. E şimdi gündüz o normalde dış renkler güneşle görünecek. E gece olunca, normalde gece olunca hiçbir şey görünmeyecek. Şimdi sen normalde eğer sen tabi burda maddiyi manaya çevireceğiz şimdi, Süha yıldızını gece görebiliyorsan, o zaman senin maddi olarak görüşün keskin. Mana olarak da eğer bir Süha yıldızın var ise onu görebiliyorsan o zaman manan da keskin ama mana itibariyle sen bir Süha yıldızını göremiyorsan, o zaman senin yol göstericisizsin sen, Allah muhafaza eylesin. Yani senin yol göstericin, iç âleminde harekete geçmemiş. Sufiler için bu neydi? Kalpte oluşan Cenab-ı Hakkın zikrullah nuruydu. Zikri velediydi. Ne yapıyordu bu? Bu sufi çok zikredince o da kalpte yerleşiyordu. Kalpte zikretmeye başlıyordu ve sonra ne oluyordu? Bizi sevk ve idare ediyordu. Haramlardan uzak tutuyordu. Burdan gitme, burdan git diyordu. Bunu yapma, hadi namazını kıl, hadi şunu yap, hadi bunu yap diye ne oluyordu? Bir zikir nuru oluyordu. Bunun üzerinde farklı farklı konuşabiliriz ama o zikir nuru sonradan ne olacak bizde? Marifet olacak. Sonra nereye doğru koşacak? Marifet nuru ile nurlanacak o kimse. Bunun yolu ne? Başlangıcı ne? Zikir. Çok zikretmemiz gerekiyor. Allah muhafaza eylesin.

“İç renkleri ise yüce nurların aksiyle görünür. Gözünün nurunun nuru

da gönüldür. Göz nuru gönüllerin nurundan meydana gelir.”

Yani o zaman iç renkleri de neymiş? Nurların aksi ile görünüyormuş. Nurunun aksi nedir? Cenab-ı Hak’tır. Allah bize kendi ruhundan üfledi. Kendi ruhundan üfleyince aksi olmuş olduk biz. Cenab-ı Hakkın, zatı her şeyden münezzehtir. Tanımamız mümkün mü? Mümkün değil ama aynaya bir şey tecelli ettirirse o zaman tanıyoruz, anlıyoruz. işte iç renkleri de Cenab-ı Hakkın tecelli etmesi ile çünkü bakarsan göz nuruna, hayvanlarda da var. Bakarsan akıl nuruna yani hayvanda da var çok düşük seviyede yani işte yavrusunu tanımlayabiliyor. Yuvasını tanımlayabiliyor. Bu normalde hayvani bir ruh olarak nitelendirilebilir miyiz bunu? Evet. Bitkisel ruh veya akıl olarak nitelendirilebilir miyiz? Evet. Bir tohum atıyorsunuz toprağa, bir müddet sonra yeşeriyor, bir müddet sonra filizleniyor. Filizleniyor, yeşeriyor. Bir müddet sonra meyveli ise meyve vermeye başlıyor. Onun da içinde ne var? Bir nur var ve hatta biz ona akıl diyebiliriz. Onlar normalde o akıl nuru onda ne yaptı? Tecelli etti ve onu yoluna devam ettirdi. Onun da kendine göre ne var bir aklı var. işte normalde insanı da hayvanlardan ayıran unsur, insanın üzerindeki tecelli eden, insani nur veya insani ruh diyebiliriz.

Bu insani ruhla bu insani nurla ne yapmış olduk? Biz hayvanlardan ayrılmış olduk. işte o normalde onun en önemli durduğu yer de ne? En önemli hali ne? Gönül nuru. O gönül nuru ne yapıyor? insandaki insanı insan eden en önemli olgu olmuş oluyor.

“Gönül nurunun nuru da akıl ve duygu nurundan olmayan, onlardan

ayrı bulunan Allah nurudur.”

Bakın, gönül nurunun nuru da akıl ve duygunun nurundan olmayan, onlardan ayrı bulunan Allah’ın nurudur. Allah’ın nurudur. Haa, Allah nurudur deyince, hemen ayet-i kerimeye gideceğiz. Ayet-i kerimede Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de ne buyurduydu? Allah’ın ‘Allah göklerin ve yerin nurudur.’ O zaman o gönül nurunun nuru da akıl ve duygu nurundan olmayan, onlardan ayrı bulunan Allah nurudur. O zaman Allah’ın nuru sıraladığımız az önceki bunların hepsinden beri. Sıraladıklarımızın hepsi de Allah’ın nurunu tanımlamak için. O mu? Değil. O değil mi? O! Neden? Çünkü Cenab-ı Hakkın sıfatlarının nasıl tecelli ettiğini, Cenab-ı Hakkın sıfatlarının ne olduğunu bilmiyoruz. imam-ı Azam’a göre Semi ismi şerifi görendir, özür dilerim duyandır. Allah’ın nasıl duyduğunu bilmiyoruz biz.

El-Basir ismi şerifi görendir. Allah’ın nasıl gördüğünü bilmiyoruz biz. Bizim görmemiz ile Allah’ın görmesi aynı değil, benzer değil. Benzetmeye çalışırsak şirke düşmüş oluruz. O hiçbir şeye benzemez. Sıfatları da onun hiçbir şeye benzemez. insanların sıfatları Allah’ın sıfatı değildir. insanların üzerinde tecelli eden şey Allah’ın yaratmasıdır. O yüzden Cenab-ı Hak Allah’lığını, ilahlığını kullarıyla paylaşmaz. Allah Allahlığını hiçbir kimseyle, hiçbir şeyle paylaşmaz. Onu o hale getirirsek şirke düşmüş oluruz. Allah muhafaza eylesin. O yüzden, Nur Suresi ayet 35: ‘Allah göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun misali, içinde çerağı bulunan bir kandil yuvası gibidir.’ Meşhur ya bu ayeti kerimeyi hemen hemen herkes bilir. Allah muhafaza eylesin. Ayeti kerimenin sonu: ‘Allah nur üstüne nurdur. Allah dilediğini nuruna kavuşturur. Allah insanlara misaller verir ve Allah her şeyi bilendir.’ Şimdi deminden beri hani birçok nur tecelliyatı anlattım ya, aklın nuru, maddi nur, ondan sonra işte görme nuru, bunların birçok insan üzerinde tecelli eden Cenabı Hakk’ın nurları var ama ayeti kerimede diyor ki ‘Allah nur üstüne nurdur.’ Bu nurların hepsinin üstünde bir nurdur Allah. Sen çünkü bu nurları kendince böyle Allah’ın nurundan üstün tutma, aklın nuru bizim aklımızla alakalı, gözün nuru bizim gözümüzde alakalı. Bu, Allah’ın görmesi değil çünkü veya bizde Allah’ın aklı yok, o yüzden Cenab-ı Hak nur üzerine nurdur.

“Geceleyin nur yoktu, renkleri görmedin. Nur’un zıddıyla tereddüt-

süz olarak bilirsin.”

Nurun zıddıyla tereddütsüz bilirsin. Cenab-ı Hak hani bu son dönem bunu böyle daha fazla dile getirmeye başladılar ya, her şey zıddıyla kaimdir. Yani zıddıyla vardır ama bir tek Allah’ın zıttı yoktur. Her şeyin zıttı vardır, Allah’ın zıttı yoktur. Herkesin ve her şeyin bir zıttı vardır. Cenabı Hakkın sıfatlarının zıttı yoktur. Cenab-ı Hakkın zatının da zıttı yoktur. Allah muhafaza eylesin. O yüzden bizde Cenab-ı Hakkın nurunun tecelli ettiği aynası, alanı vardır. Bizde Cenab-ı Hakkın nurlarının aksi bize tecelli eder yani akseder bize, ondan akseder. O yüzden bir kimsenin hani kendince akıl nuru Cenab-ı Hakkın batın ismi şerifinin aksetmesi gibidir. Yoksa bir kimsenin akıl nuru, Allah’ın aklı gibi değildir. Allah muhafaza eylesin. Evet, ben bu kadar niyet etmiş, hazırlanmışım. Böyle kendi kendime de söz verdiydim dedim. Çok uzun sohbet etmeyeceğim, sıkılmasın kimse diye. Çünkü sohbet uzarsa bir de burda herkes şimdi yelde oturuyor. Canı acımasın kimsenin. Soruları alalım varsa soru. 1130’ dan devam edeceğiz inşallah

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 4 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-7-6 • Tasavvuf Vakfı Yayınları