Mesnevi Şerhi

Mesnevî-i Şerîf 1108-1119. Beyitler Şerhi

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 4 • 8/36

1108-1119. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Geçen hafta 1108. beyitten devam edemedik. inşallah bu hafta devam edeceğiz. Tabii yukarıdakiler, aşağıdakiler, böyle bir sıcak ve buhranlı bir yerde sohbet dinlemek, gelmek, sohbete devam etmek kolay bir şey değildir. O yüzden bütün kardeşlere de buradan ayriyeten Allah razı olsun diyorum, teşekkür ediyorum inşallah. Konu başlığıydı: ‘Yine tavşanın hilesi ve gitmede gecikmesi’. Konu başlığı buydu:

‘Tavşan aslana gitmede epeyce gecikti. Yapacağı hileyi kendisince kararlaştırdı. Bir hayli geciktikten sonra aslanın kulağına bir iki sır söylemek üzere yola düştü.’

Geçen haftadan önceki hafta bu konuya başladığımızda arkadaşlar hatırlarlar, aslandan kastımız neydi? Nefisti. Nefis, insanda aslan gibidir. O yüzden hatta ejderhaya benzetirler, aslana benzetirler. Değişik nefsin benzetilme şekilleri vardır. Rüyada farklı farklı hayvanlar suretinde görülür. O rüyada farklı farklı hayvanlar suretinde görülünce, onun esmaları da veyahut da onun normalde tecelliyatı farklıdır. işte tavşan da tavşandan kastımız neydi? Kendimizce akıldı. Yani akıl nefs-i emmareyi yenecek. Nefs-i emmareyi düzene katacak. (Ben bu tarafı göremiyorum, şunu şeyin üzerine koyun, pencerenin üzerine, teşekkür ediyoruz, Allah razı olsun getirenlerden) Tavşan da neyi simgeliyordu? Aklı simgeliyordu. Akıl, belki de varlığın içerisinde Hz. Muhammed i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden sonra yaratılmış olan en kıymetli, nesnel, hatta sufiler Hz. Muhammed i Mustafa’yı, sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini, akl-ı evvel olarak görürler yani ilk akıl olarak görürler. Bunun üzerine tabii çok tartışmalar

var yani sufiler bunu böyle görürken işte ileriye geriye doğru gittiğimizde Yunan felsefesine doğru da yürüsek, Yunan felsefesinde de aklı ilk yaratılan varlık olarak görürler ve o akıl ilk yaratıldıktan sonra bölünmeye başlar. Birinci akıl, ikinci akıl, üçüncü akıl, dördüncü akıl… Bütün geri kalan akıllar, o ilk akıldan südur eder. Bu, Yunan felsefesidir ama normalde tabii sufiler de aklı bu manada, buna yakın nitelendirirler.

“Akıl diyarında nice âlimler vardır. Bu akıl denizi ne kadar engindir!”

işte akıl, varoluşun en önemli unsurlarından birisi. Kuran’a göre akıl, bilgi edinmeye yarayan bir güç. Bilgi toplamaya yarayan, bilgiyi harmanlayan, bilgiyi karıştıran, bilgiyi süzen, bilgileri, bütün bilgileri birbiriyle analiz eden, aklın işi bu. Akıl çünkü bu manada insanın Allah karşısında veya din noktasında mükellef olmasını sağlayan unsur. Akıl var ise o kimse mükellef, akıl yok ise o kimse mükellef değil. Din, akıl sahiplerine. Şimdi hani bazen sufilerin aklı bırak da gel dedikleri veyahut da akla karşıymış gibi durdukları nokta bu akıl değil. Sufiler, ben kendi nefsim için söyleyeyim, akılperestliğe biz düşmanızdır, akla düşmanlığımız yoktur. Eğer bir kimse Kur’an ve sünnetin yerine aklı koyuyorsa o şirk ehlidir. Akılperestlikten kastım bu. ‘Bu ayet-i kerime benim aklıma uymadı, bu hadis-i şerif benim aklıma uymadı, ya bu ceza benim aklıma uyumadı, bu zamanda böyle ceza mı olur veya bu zamanda bu yasaklanır mı, bu zamanda böyle haram mı olur, ya bu zamanda bunun böyle olmaması lazım…’ Akla vuruyor ya o kimse, ben bu akla karşıyımdır. Din belli, Kur’an sünnet belli, imamların içtihadı belli. Bakın bunların hepsi de belli. Oturmuş, yerleşmiş, ilmek ilmek atılmış. Sen ancak o zeminin üzerinde şunu diyebilirsin, ya burdaki ışığın yanına bir ışık daha lazım, bunu buraya koyalım, evet güzel ama bu ışığı yok farz edemezsin. Bu ışık buraya neden kondu diyemezsin. Neden? O ışık konmuş zaten. Bunu koyan Kur’an, sünnet. Senin buna başkaca bir şey ilave etmeye hakkın yok ama bu ışığın daha iyi yayılabilmesi için bir yansıtıcı koyabilirsin veya bunu uzatabilirsin. Bunun önündeki engelleri alabilirsin ama bu ışığa dokunamazsın.

Bu ışık ne? Birisi Kuran, birisi sünnet.. Sen bunlara dokunamazsın. Sen bunların yerine aklını koyuyorsan, sen bunların yanına neyi koyuyorsun koy, bu şirk oluyor. Şimdi moda oldu ya! Mesela ne moda olan? Bize Kur’an yeter. Hadisleri attılar çöpe. Kur’an kime göre yetecek? X profesöre göre. Kimden dinleyeceksin? X profesörden! Ya sen bize Kuran’ı anlatıyorsun, yorumsuz mu anlatıyorsun? Hayır. Bize Kur’an yeter diyen adamın, otuz tane kitabı var. Kitaplarını satıyor. Ya Kur’an yetiyordu, neden senin kitaplarını alalım? Kuran’ı daha iyi anlayacaksınız! E Kur’an zaten anlaşılıyordu hani? Küçümsemek için söylemiyorum, o şahsa söylüyorum veya o

şahıslara söylüyorum. Çıkıyorlar mı televizyonlara? Evet. Kur’an bize yeter, hadisleri attık kenara. Ne koyduk yerine? Filanca profesörü koyduk, onun kitapları var seri halinde, otuz yedi tane, otuz sekiz tane, yirmi beş tane, her neyse ve sen o kitapları alacaksın Kuran’ı öğrenmek için! E onu alacağıma hadisleri okurum. Onu alacağıma ilk tefsircileri okurum. Seni neden okuyayım! Bu böyle bir şey değil. Ben bu akla karşıyım. Yoksa bir şeyi sorgulayan, eleştiren, ilmi manada araştıran bu akla neden karşı olayım? Dini anlamaya çalışan akla neden karşı olayım? Dini yaşatma ve yaşama mücadelesi veren akla neden karşı olayım? Neden? Ayet-i kerimeleri mi inkâr edeceğim. Kırkın üzerinde, elliye yakın akılla alakalı ayet-i kerime var. !O insanlar düşündü mü, akletmez misiniz, akledin, o akletmeyenler şöyledir… Bunda bir sıkıntı yok amma ve lakin hani bir kısım zaman zaman tarihin değişik bölümlerinde ve aklı reddeden, akılla alakalı hiçbir şeyi kabul etmeyen öyle sufi topluluklar da olmuş ama her topluluğun içerisinden bir sapkınlık çıkar. Bu insanlığın doğasında var. Ailede çıkar, sülalede çıkar, beşkardeş yan yana otursa beşi de bir değil. Aynı anneden babadan. Çok basit, ilk katil Âdem Aleyhisselam’ın oğlu. Âdem aleyhisselam’ın ne suçu vardı? Yani bu böyle şey değil. Her yerden her topluluktan herkes, herkesten ve her topluluktan bir günah sudur eder, bir yanlışlık olur. Bunda bir sıkıntı yok. (Telegramda sesim kapalıymış. Bir de işin bu tarafı var. Ben telegramı kapatmışım herhalde, burda başlatıldı diyor.)

Akıl bize bütün her tarafta lazım. Hatta bazen derim ya rüya görüyorsun, o rüya normalde akla tecelli ediyor senin. Gözünü kapatıyorsun, hal görüyorsun. O akla tecelli ediyor. Bakın akla tecelli ediyor. Yani o dediğimiz insanın üzerindeki o akıl çalışmaya devam ediyor. Ha akılla alakalı ayrı bir sohbet edilebilinir. Buğday tanesin de dahi akıl var, senin hücrende dahi akıl var. Kendi lisanıyla, kendi diliyle, kendi haliyle. Aklı yok etmek, aklı ortadan kaldırmak mümkün değil veya Kur’an ve sünnet dairesinde aklı reddetmek de mümkün değil. Benim akılperestliğe karşılığım, Kur’an bunu söylemiş. Senin bunun üzerinde söylemeye, bir söz söylemeye hakkın yok. Bana göre bu ayet-i kerime olmaz deme hakkın yok. Bana göre bu hadis-i şerif olmaz deme hakkın yık. Bana göre bunun hükmü böyle olması deme hakkın yok. Neden? Onun Kur’an ve sünnet dairesinde hükmü koyulmuş. Yani bana göre ayakkabıdan da kurban olur, bana göre balıktan da kurban olur, bana göre sen birisine bir para tasadduk edersen kurban yerine geçmez. Geçmez ya! Olmaz. Ya? Ya kurban keseceksin sen. ‘Bana göre böyle de olur’ Olmaz. Sen dini sulandırma. Ama şimdi başka sulanma çıktı ya. Bir sürü vakıflar var, herkes veriyor vekâleti, koyunu gören yok, kurbanı gören yok! Hiçbir şeyi gören yok! Ne oldu kurban kesti arkadaş! ibadet

canım kardeşim. O kurbanın bacağından tutman da ibadet, boynuzundan tutman da ibadet. Onu gidip pazardan alman da bir ibadet. ibadet, kurban kesme, hayvan kesme ritüeli değil, ibadet. Bakın ibadet, sen ibadet ediyorsun. işte kaç kilo et gelir, kantarla mı alalım! Allah seni iyi etsin. Namazı kılarken soruyor musun kaç gram kılacağım diye! Kıl Namazı. Kurbanı keserken de ölçü belli. Küçükbaşsa, dokuz aylık, on aylık olacak. Büyükbaşsa 2 yaşını doldurmuş olacak, 2 buçuk yaş mı Sait? ikibuçuk yaşı dolduracak bir de dişi atmış olacak, değil mi? Yapı aşmış olacak. Olmazsa olmaz. Bitti! ibadet. Sen et almıyorsun kasaptan. Et alacaksan git kasabın yoluna, ver ordan iki kilo eti, al. ibadet ediyorsun burda.

Akıl yürütme. Yani bu son dönemin insanı, Kur’an ve sünnetin üzerinde dahi akıl yürütmeye çalışıyor. Akıl yürütme canım kardeşim ya, din bu. Git kendine başka Allah ara o zaman, git kendine başka bir peygamber ara! Böyle hadis olmazmış! Git kendine peygamber ara! Ya nasıl olur? Düşünmüyorsunuz mu? Düşündük, doğru bunu gördük. Bana diyorlar düşün. Düşündüm diyorum, doğru bunu gördüm. Ben Kur’an ve sünnete sımsıkı yapışacağım. Hakkında ayet var, hadis var. Sence ne düşündün? Senin düşündüğün ne? Ben Kur’an sünnete bağlı kalıyorum, imamların içtihadına bağlı kalıyorum. Sen neye bağlı kalıyorsun? Senin düşüncen ne? Onun düşüncesine göre, onun aklına uyacağım ben. işte akılperestlik bu. Kur’an orda dururken, sünneti seniyye orda dururken, imamların içtihadı orda dururken, sahabenin uygulaması orda dururken, biz o arkadaşın aklına uyuyacağız! Ben bu akılperestliğe karşıyım. Ben Kur’an ve sünnetin hükümlerini anlamak için akıl yürütmek değil, karşı çıkmak için akıl yürütmeye karşıyım. Yoksa akılla bizim işimiz yok. Allah muhafaza eylesin. Bakara, ayet 76: “Hiç akıl erdirmiyor musunuz?” Bakara, ayet 164: “Aklını kullanan bir topluluk için elbette Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren deliller vardır.” “Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?” Ali imran, ayet 65. “Siz ezan okuyup namaza davette bulunduğunuz zaman onu alay ve eğlence konusu yaparlar. Çünkü onlar akletmeyen ve gerçeği anlamayan bir topluluktur.” Maide 58. Kimler akletmiyormuş? Ezanı duyduğu halde namaz kılmayan ve namaz kılanlarla alay edenler. Bunlar neymiş? Bunlar anlamayan, akletmeyen, gerçeği görmeyen toplulukmuş. Bakın Cenab-ı Hak, akletmeyenleri ne olarak nitelendiriyor? ibadetlerini yerine getirmeyen, Allah’ın farzlarını yerine getirmeyenleri, akletmeyen olarak görüyor yani cahil, akılsız, aklı olmayan, aklı çalışmayan kimse. Din önünde bu.

Bir kimse pozitif olarak beni ilgilendirmiyor. Ordinaryüs Profesörmüş, alkışlarız! Allah mübarek eylesin ama din önünde onu aklediyor olarak

bilebilmemiz için o kimsenin farzları yerine getirmesi lazım, Cenab-ı Hakkın emirlerini yerine getirmesi lazım ki biz onu akleden olarak görelim. Öbür türlü biz onu akleden olarak görmüyoruz. Allah muhafaza eylesin. O yüzden akılla alakalı kırk beşle elli arasında, ben tam saymadım, Kuran-ı Kerim’den ayeti kerime bulmak mümkün. Böyle olunca yani Müslümanların akla karşı gelmeleri, bilhassa pozitif akla karşı gelmeleri, Kur’an ve sünneti seniyyeyi anlamak, yaşamak, yaşatmak mücadelesi dairesinde akla karşı gelmelerini düşünemeyiz. Bu mümkün değil. Allah muhafaza eylesin. O yüzden akıl insanların hayat standardını yükselten ve bilgi birikimi ile kendisini dolu dolu eden ve bilgi ile donandığı zaman ama dünyevi olarak olsun ama uhrevi olarak olsun pozitif bir noktada kemale ermiş bir akıl, muhteşem bir akıldır. Dini bir akıl, muhteşem bir akıldır. Sufi aklı, muhteşem bir akıldır. Manevi akıl muhteşem bir akıldır. Bunları akıl olarak hepsini tek bir noktada toplayabiliriz ama bunlar farklı farklı perdelerdeki akıldır. O yüzden dünyevi akıl dediğimizde ticaret aklı, sanat aklı, zanaat aklı, bürokratik akıl, siyaset aklı, bütün hepsini de bunların ayrı ayrı sınıflandırabiliriz veya felsefi olarak biz içine girdiğimizde Aristo’nun bakış açısı, Platon’un bakış açısı, Kant’ın bakış açısı, islami olarak düşündüğümüzde Kindi’nin bakış açısı, Gazali’nin bakış açısı, Arabî’nin bakış açısı, Hz. Mevlana’nın bakış açısı… Bunların hepsi de akıl üzerinde muhteşem tespitleri olan kimseler. Baktığımızda, Dekart’ın akılla alakalı tespitleri, Freud’un akılla alakalı tesbitleri bunların hepsini farklı farklı birbirleriyle çarpıştıraraktan veyahut da birbirleriyle savaştılaraktan bunları cem edip, ondan sonra belli bir düzene çıkabilir miyiz? Evet. Hatta islam dünyasının içerisinde dahi biz geriye doğru gittiğimizde bir kısım kelamcıların, tefsircilerin, fıkıhçıların akla yükledikleri anlamları farklı farklı algılayabilir miyiz? Evet. Maturidi’nin ayrı, Eşari’nin ayrı, fıkıhçılardan imam-ı Azam’ın ayrı, imam Şafi’nin ayrı, imam Malik’in ayrı, imam-ı Hanbel’in akılla alakalı farklı farklı tespitlerini görebilir miyiz? Evet.

Akılla alakalı ilk sufiilerle, sonraki sufilerin akıl üzerindeki önermelerini, yönermelerini, farklı farklı görebilir miyiz? Evet. Bunları normalde hepsini de farklı farklı cem edebilir miyiz? Evet. Bu, işin teferruatı ama. Bunun kestirmesi, benim kendimce kestirmesi şu; Kur’an dini olarak Kur’an bunu mu dedi? Evet. Sünneti seniyyeyi bu mu? Evet. imamların içtihadı bu mu? Evet. Dinle alakalı benim meselem bitti canım kardeşim. Dinle alakalı benim meselem bitti! Aristo’ydu, Sokrates’ti, Platon’du; bunlara kim bakacaksa alsın baksın, beni ilgilendirmiyor, benim alanım değil. Benim alanım ne? Sufi. O zaman ben Arabî ne demiş, Hz. Pir Mevlana Celaleddin’i Rumi

hazretleri ne demiş, bunlara bakılabilir mi? Evet, eyvallah! Ama kestirme gideceksek dini olarak, Kur’an sünnet belli. Sufilik olarak ya yol belli. Arabî’nin komple Fütuhat’ını okuyup da Arabî’nin akılla alakalı önermelerini öğrenmeye gelinceye kadar beş vakit namaz kıl yeter. Onu sormayacak Cenab-ı Hak! Allah muhafaza eylesin. Bunu ayırt edersek dini akıl, dünyevi akıl olarak ayırt edelim ikiye. En kestirme yol bu. Dini akıl Kur’an ve sünneti yaşama ve yaşatmak için bize lazım olan. Dünyevi akıl ne? Bizim eş, çoluk çocuk, işimiz, aşımız, eşimiz, memleket meseleleri, bu da dünyevi akıl olsun, mesele bitti. Allah muhafaza eylesin. Bir de yaratılıştaki ilk akıl dediğimiz şey, zaman zaman hatırlayın, eski sohbetleri, o da varlıkla alakalı, yaratılışla alakalı. O neydi? Hz. Muhammed i Mustafa’nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ruhaniyeti ve nuraniyeti idi. Ve ilk akıldı. Eyvallah! Bu kadar. Akılla alakalı daha fazla teferruata girmeye gerek yok.

“Bizim şu şeklimiz bu tatlı denizde su üzerinde kâseler gibi yüzer. İçi

dolu olmadıkça kab, suyun yüzündedir. Dolunca denize batar.”

Hz. Mevlana Celaleddin Rumi hazretleri, aklı denize benzetmiş. insanın zahirini de dış görünüşünü de tasa benzetmiş, tas. Diyor ki denizin üzerinden bir tas, denizin üzerindeki o tas normalde denizin üzerindeki kâse gibi yürür mü? Yürür ama denizin üzerinde yürürken denizin içinden haberi olur mu? Hayır ve denizin içinde yürür. Denizin üzerinde yürürken kendince savrulur mu? Evet. O zaman onu savrultmayacak olan şey nedir? Tasın dolu olması gerekir. Tas dolarsa ne olur? Batar. Nereye batar? Denizin içine batar, suyun içine batar. O zaman deniz akla benzediyse, tas da bizim vücudumuzsa, dolarsa batar içeri doğru, dolmazsa batmaz. O zaman o kimse de ne olur? O zaman akletmemiş olur. O zaman o kimse aklını bilgiyle, ferasetle donanımlandırmazsa o zaman o akıl batmaz. O şahıs batmaz yani maneviyata dalmaz.

“Akıl gizlidir. Ortada bir âlem görünüp durur. Bizim şeklimiz, o deni-

zin dalgasından yahut tutsaklığından ibarettir.”

Hz. Pir, bizim şeklimizi o dalganın, o denizin dalgasından yahut ıslaklığından ibarettir diyor. Sen kendine çok anlam veriyorsun. Sen kendine çok kıymet veriyorsun ama sen vücut şekli olarak senin sadece o bir ıslaklıktan, bir dalgadan ibaretsin. Yani sen kendi kendini var görüyorsun. Bakın, bir dalgadan ibaretsin. Dalga, denizin içerisindeki bir dalga. Varlığı komple hayal üzerinde yürür gör dediydi Hz. Pir, o hayal üzerinde yürürken, sen de o hayalin bir dalgasısın. Burdan ışık geliyor, devamlı geldiğini görüyorsun. O ışığın, bir şeyi, küçücük bir hücresisin sen ve o küçücük hücreler birleştiği

için bizde ışık kümesi gibi görünüyor. Aslında hepsi de birbirinden bağımsız mı? Evet ve hepsi de ayrı ayrı bizden bağımsız, bizden, her şeyden bağımsız tek başına birer hücre mi? Evet ama biz tembelliğimizle onu toplu mu görüyoruz. Evet. işte insanlar da bu varlık denizinin içerisinde birer hücre gibi bağımsızlar mı? Evet ve bu varlık denizinin içerisinde o hangi perdede ise hangi dalgada ise o unsurun içinde mi? Evet. Baktığımızda biz deniz kenarına gitsek dalga vurduğunda o her vuran dalganın içerisinde milyonlarca hücre var mı? Evet ve o milyonlarca hücre kendilerinden haberleri var mı? Hayır.

Sebep? Çünkü onlar bizler de ki akıl gibi onlar da akıl yok ama milyonlarca insan olmuş olsa eğer kendini gördüyse kendini bulduysa kendini anlamlandırdıysa, o zaman kendisinin haberi olacak mı? Evet. O yüzden dedi Cenabı Hak nefsini bilen Rabbini bildi. Eğer böyle anlamlandırmazsa böyle haberdar olmazsa kendini bile bildi mi? Hayır. Kendini bilmeyen Rabbini bilebildi mi? Hayır. Tersinden bakalım. Allah’ı bildi, kendini bildi. Allah’ı bilmedi kendini bilebildi mi? Hayır. Allah’ı bilmeyen hiçbir şey bilemedi. Allah’ı bildi her şeyi bildi. O bilgiden uzaksa o zaman o da denizin içerisindeki hücre gibi kendinden haberi yok. Dalga ne tarafa gönderirse o tarafa doğru gidecek. Sen hala da kendince kendini varlık iddiasında bulunduracaksın ve varlık iddiasında bulunduğun müddetçe de sen hiçbir şeysin. Bakın, hiçbir şeysin. Kocaman bir deniz düşünün. Denizin üstünde bir hücre düşünün. Onun varlık iddiası olabilir mi? Olamaz. Bu insanoğlu, kâinatı tam olarak anlayabilmiş olsa kendi varlığını bir hiç görür. Biz kocaman dünya görüyoruz değil mi? Dünyadan bin ışık yılı uzaklaşmış olsan, dünyayı görebilir misin? Hayır. Dünya bir hücre haline gelir. Samanyolu dediğimiz bu sistemden bin yıl ışık yılı uzaklaşmış olsak, Samanyolu hücre gibi görünür bize. Küçücük bir hücre, esamesi görünmez, ağırlığı ölçülmez. Beş bin ışık yılı Samanyolu’ndan uzaklaşsa hiçbir hesaplama bu Samanyolu’nun ağırlığını bulmasını mümkün kılmaz. Matematikçilerin matematikleri yetmez, astrofizikçilerin astrofizik bilgileri yetmez. Beş bin ışık yılı Samanyolu’ndan uzaklaşsalar, Samanyolu’nu hesaplayamazlar ama biz Samanyolu’nu bu dairede var olarak ve büyük devasa bir varlık olarak görüyor muyuz? Evet. Artık siz kâinatı hesaplayamazsınız zaten, kimse hesaplayamaz ama o hesaplanamayan kâinatın içerisinde insanoğlu kendince kendisinde bir varlık görüp ne yazık ki Allah’a isyan ediyor ve kendince bu varlık deryasının içersinde nokta dahi kıymeti olmayan insan, özgül ağırlık olarak, nokta dahi, özgül ağırlık olarak hiçbir kıymeti yok.

Şuraya masaya insanı yatırsak, ölse, bir müddet sonra kurtlanır. Kurtlandıktan sonra kurtlar o vücudu yemeye başlar. O vücudu yedikten sonra

biterse vücut, kurtlar birbirlerini yemeye başlar. Kurtlar birbirlerini yemeye başlayınca son kalan kurt kendi kendisini de katleder. Ondan da hiçbir şey kalmaz. Senin varlık olarak gördüğün bu vücudundan dışarı bir tane hücre kalmaz, kemiklerin dâhil. Bir müddet sonra çürür, onlar da yok olur gider çünkü ama sen ben varım dersin. O zaman seni sen eden nedir? Akıldır. Seni sen eden şey manandır senin. Seni sen eden şey, ruhtur. Seni sen eden, seni Allah katında muhatap kılan şey budur ve bu varlığı yaratan, bu varlığı yaratan zat, Allah, seni kendine halife etmiş. Ne büyük lütuf. Ne büyük lütuf. Ne büyük bir lütuf! Seni muhatap kabul etmiş. Ne büyük bir lütuf! Muhatap görmüş seni, bu, bunun, bu lütfun, bu ikramın, bu ihsanın önünde beş vakit namaz, ibadet değil, şükür değil bu manada. O yüzden Hazreti Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri, hiç kimse Allah’ın rahmeti, bereketi olmadan cennete giremez, dedi. Yetmez ibadetlerimiz. Allah bizi muhafaza eylesin.

“Suret o denize ulaşmak için neyi vesile ittihaz ederse etsin, deniz; sureti o vesile yüzünden daha uzağa atar. Gönül kendisine sır vereni; ok, kendisini uzağa atanı görmedikçe.”

O zaman siz neyi vesile ederseniz edin, burda normalde denize ulaşmak için neyi vesile ederse etsin, deniz o sureti o vesile yüzünden daha uzağa atar. Yani burdaki deniz ne? Akıldı. Ve siz ona ulaşmak için neyi vesile etmeye çalışırsanız çalışın, sizi daha uzağa atacak. Sebep? Çünkü siz daha onu tanımadınız. Onu tanımadığınızdan dolayı ona vesileler tutuyorsunuz akılla alakalı. Oysa o akıl sende var. Sen onun farkında değilsin. Sende o nüve var. Sonradan gelen beyitlerde bunu anlıyoruz. Diyor ki:

“Atımı kaybettim sanır, bindiği atı inat ve hırçınlıkla yolda hızlı hızlı koşturur! O yiğit, atını kaybolmuş sanır, bindiği atı inat ve hırçınlıkla koşturmuştur.”

Yani sen kendince kendi manandan, kendi hakikatinden uzaksın. Kendi manandan ve kendi hakikatinden uzak olduğun için sen kendi mananı ve hakikatini aramaya çıkmışsın yola ve o kendi hakikatinin üzerine binmişsin, hızla gidiyorsun amma ve lakin o bindiğin binek, senin aklın, sen akıl arıyorsun ortalıkta. O mana sende var. Sen dışarıda mana arıyorsun. O duygu sende var. Sen dışarıda duygu arıyorsun. O hikmet senin gönlünde var ama sen hikmeti dışarda arıyorsun, gönlünde aramıyorsun. Allah’ı zikretmiş olsan, gönlünden o hikmet pınarları coşacak. Allah’ı tanıma ve bilme yolunda gitmiş olsan, sen kendi hakikatini göreceksin. Sen halifesin, Allah seni halife olarak yarattı ve Cenâb-ı Hak bu varlık âleminde senden daha kıymetli

başka bir varlık yaratmadı. Sen meleklerden dahi kıymetlisin. Sen cinnilerden kıymetlisin. Sen şeytandan kıymetlisin. Sen varlığın içerisindeki diğer varlıkların hepsinden de kıymetlisin ama sen bu kıymetinin farkında olmadığından dolayı sen kendinde kıymet arıyorsun dışarda. O kıymet sende var aslında. O kıymet sende var ama sen bunun farkında değilsin. Sohbetin başındaki. Neden? Çünkü sen Allah’ı tanımadın. Neden? Tersinden baktığımızda nefsini tanımadın. Nefsini tanımadığından dolayı kendinin farkında değilsin. Allah’ı tanımadığından dolayı kendinin farkında değilsin. Sen kendini tanıma noktasında Kur’an ve sünnete sımsıkı yapışıp, Allah’ı zikredip Allahın haramlarından uzak durup Allah’ı sevme dairesine girsen, bu mesele hallolacak. Ama sen hala daha inatla aaaaaaaaa deyip böyle kollarını böyle tutup Allah’a vuslat olacağını, kendini tanıyacağına inanıyorsun veya doğu felsefesine tabi olup sen kendini tanıyacağına inanıyorsun. Yok şöyle çakra açacağım, yok böyle takla atacağım diye uğraşıyorsun. Çakra açacağım takla atacağım derken on bin dolarları da veriyorsun. Kendini tanımaktan uzaksın veyahut da sen kendince kendine bir yol bulmuşsun, sen kendi aklını yol kabul etmişsin. Aklını sen kaldırmışsın ortadan, aklını sen koymuşsun orta yere, Kur’an ve sünneti ortadan kaldırmışsın, akılperest olmuşsun. Sen diyorsun ki ben çok akıllıyım. Ben Kuran’dan da akıllıyım. Ben sünneti seniyyeden de akıllıyım. Ben imamı Azam’dan da akıllıyım. Ben imam Malik’ten de akıllıyım. Ben Abdulkadir Geylani Hazretleri’nden de akıllıyım. Ben ehli sufiden de akıllıyım. Ehl-i tasavvuftan akıllıyım. Ben üstattan da akıllıyım, ben zakirden de akıllıyım. Ben şundan da akıllıyım, ben bundan da akıllıyım. Sen akıl küpüsün! Sen aklını ilahlaştırmışsın. Akıl küpüsün sen ama farkında değil. Ne arıyor? Mana arıyor. Bilmiyor, hani atın üstünde atını arayan kimse gibi. Hz. Pir biraz da böyle onunla alakalı Allah affetsin bana öyle geldi, kinaye yapıyor:

“O sersem bağırır, arar, tarar, kapı kapı dolaşır, her tarafı arar, sorar: ‘Atımı çalan nerede, kimdir? Sersem! Diyor ki atımı çalmışlar benim, at altında cevap veriyor.

“Efendi, şu oyluğunun altındaki mahlûk ne? Evet, bu attır fakat bu at

nerede? Ey at arayan yiğit binici, kendine gel!

Yani üstüne bindiği attan haberdar olmayan bir kimse gaflete düşmüş, gaflet içerisinde dolaşıyor. E şimde o zaman senin, ruh sende üflenmiş, akıl sende var, sen çıkıyorsun kendince seni sen eden unsurları dışarda aramaya çalışıyorsun. Sıkıntı bu zaten. Allah muhafaza eylesin.

“Can apaçık olduğundan pek yakın bulunduğundan görünmez. İnsan

içi su ile dolu dışı kupkuru küp gibidir”

inşallah buradan devam edeceğiz.

Hakkınızı helal edin. Ben daha fazla da hem böyle sesimi de yormak istemiyorum, çatallanmaya başladı. inşallah 1120. beyitten devam edeceğiz inşallah. Cenabı Haktan Bir şey gelmezse önümüzdeki hafta. Sesim yine yavaş yavaş gitmeye başladı çünkü. Soru yok zannediyorum, gelmedi, tamam. Sorusu olan var mı? Yine de bir sorayım. Evet, hakkınızı helal edin. Geceniz hayır olsun. Cenabı Hak inşallah salı günü Allah’tan bir şey gelmezse burda yine Divan’ı Kebir okumaya devam edeceğiz inşallah. Allah razı olsun. El-Fatiha maassalavat. Âmin.

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 4 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-7-6 • Tasavvuf Vakfı Yayınları