Mesnevi Şerhi

Mesnevî-i Şerîf 1091-1107. Beyitler Şerhi

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 4 • 7/36

Mesnevî-i Şerîf 1091-1107. Beyitler Şerhi Hakkında

1091-1107. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

1091. beyitten devam edeceğiz inşallah. ‘Tavşanın geç gelmesinden as-

lanın incinmesi’ bölümü:

“Aslanla pençeleşen o tavşan gibi onun ruhu, nasıl olur da küçücük cüssesine layık olur? Aslan, hiddetle: ‘Düşman aldatıcı sözlerle gözümü kapattı. Cebrilerin hileleri beni bağladı, tahta kılıçları vücudumu yordu. Bundan sonra ben artık o gürültüyü dinlemem. Onlar hep şeytanların, gulyabanilerin sesleri! Ey gönül; durma, onları parçala, derilerini yüz. Zaten onlar deriden başka bir şey değildir!’ diyordu. Deriden maksat nedir? Renk renk laflar. Su üstündeki durmalarına imkan olmayan menevişler gibi. Bu söz deri gibidir, mana onun içi. Bu söz ceset gibidir, mana, can. Kötü iç’in ayıbını deri örter. İyi iç’i de gayret dolayısıyla gayb alemi. Kalemin rüzgardan, kağıdın sudan olursa ne yazarsan derhal yok olur. Mânasız söz, su üstüne yazılan yazıdır. Ondan vefa umarsan iki elini ısırarak dönersin (pişman olur). Rüzgâr, insandaki heva ve arzudur. Heva ve hevesten geçersen Allah’ın haberi karlı, ondan haber alırsın. Allah’ın haberleri çok hoştu; çünkü baştan sona kadar ebedîdir. Peygamberlerin ululuğundan ve hutbelerinden gayrı padişahların hutbeleri, ululukları, adları, sanları değişir, baki kalmaz. Çünkü padişahların kuvvetleri hevadandır. Peygamberlerin icazetnameleri ise ululuk sahibi Allah’dandır. Paralara padişahların adlarını kazırlar; Ahmed’in adını ise kıyamete kadar hâkkederler. Ahmed’in adı, bütün Peygamberlerin adıdır. Yüz, elimizde olunca doksan da bizde demektir. ”

Bitirebilirsek buraya kadar inşallah okumaya gayret edeceğiz. Şimdi baştan alıyorum inşallah. Ne yapıyordu tavşan? Aslana kafa tutuyordu. Aslanla av hayvanları birleşmişti, anlaşmışlardı ormanda, av hayvanları ne yapıyordu? Her gün aslana bir tane yiyecek bir hayvan feda ediyorlardı ama sıra tavşana gelince tavşan bu işe isyan etti. Nereye kadar bu zulüm dedi ve aslanın önüne yem olmayacağını söyledi. Bu sefer ormandaki hayvanlar ne yaptılar? Galeyana geldiler tavşana karşı. Tavşan da dedi ki benim bildiklerim var. Bu işi siz bana bırakın ve tavşan aslanın yanına kendisini yedirmek için gitmedi. ‘Aslanla pençeleşen o tavşan gibi onun ruhu nasıl olurda küçücük cüssesine layık olur.’ Burada Hz. Pir aslanı nefse, şeytana, zalimliğe, din bilmezliğe; tavşanı da kemale ermiş kimseye benzetmekte. O zaman bir kimse din yolunda kemale ererse, tabiri caizse tavşan gibi aslana kafa tutar. Aslan kim? Bizim, bizimle beraber dolaşan şeytan ve nefsimiz, heva ve hevesimiz. Peki tavşan neyi simgeliyor burada? Tavşan bizim maneviyatımız. Eğer biz manevi olarak kemale erersek, manevi olarak Allah’la olan bağımızı biz bitamam düzgün yaparsak, o zaman şeytana karşı, nefse karşı mücadelede galip geliriz ve böyle bir maneviyatı kuvvetlenmiş, kemale ermiş bir kimse bu cesede sığmaz. Çünkü bu ceset ruhun devamlı mekanı değildir. Geçici mekanıdır. O yüzden o kimsenin eğer ki maneviyatı kemale erdiğinde asla ve asla cesede bağlı kalmaz. ‘Aslan hiddetle düşman aldatıcı sözlerle gözümü kapattı, dedi’. Demek ki düşman ne yaparmış? Seni aldatıcı sözlerle kandırırmış. Nefsin seni aldatıcı sözlerle kandırır. Şeytan seni aldatıcı sözlerle kandırır. Heva ve hevesin seni aldatıcı sözlerle kandırır. Kur’an ve sünnetin dışındaki bir şeyi sana makul gösterir, masum gösterir. Gıybeti masum gösterir. O öyleydi zaten gördüm ben, yalan söylemiyorum ya, der. iftirayı masum gösterir. Ben ona iftira atmıyorum ki, der. Veyahut da herhangi bir zulmü masum gösterir. Ne yapalım, başımıza geldi. Zulümle mücadele etmeyi göze almaz. Korkaklık onun içine sinmiştir. Korkaklık içine sinerse bir kimsenin, Kur’an ve sünnet dairesinde mücadele etme aşkını, muhabbetini, gücünü, kuvvetini kaybeder. Şeytanın vesvesesine bir kimse kendisini kandırırsa Kur’an ve sünnet yolunda yürüyemez. Hep onun önüne aldatıcı güzel sözler çıkacaktır. Aldatıcı güzel hayaller, aldatıcı güzel perdeler çıkacaktır. Ona güzel gelecektir. Neydi bu dünya? Müminin zindanıydı. Münafığın ve kafirin nesiydi? Cennetiydi.

Baktığınız zaman eğer siz heva hevese dalarsanız, şeytanın yolundan giderseniz, dünya sizin cennetiniz olur ama yok Kur’an ve sünnete sımsıkı bağlanırsanız, peygamberlerin yolunu, Hz. Muhammed i Mustafa’nın sallallahü ve sellem hazretlerinin yolunu, ashabının yolunu, ehlibeytin yolunu, Pir efendilerin yolunu seçerseniz, o zaman dünya size ne yazık ki cennet

olmaz ama iç aleminiz, maneviyatınız cennet olur. Önemli olan insanın iç âlemidir. Siz dünya cennetinde yürümüşünüz, huzurunuz olmamış, dünya cennetinde yürümüşünüz, Kur’an ve sünnetten uzak kalmışsınız, siz ebedi hayatı kaybettiniz. Ebedi hayatın kokusunu dahi almayacaksınız. Sizin gözünüzün önünde sadece ve sadece cehennemin kokusu ve dehşeti olacak ama Kur’an ve sünnete sımsıkı sarılır, dinimizin emrettiği şekilde yaşar isek o zaman belki de dünyada zahiren sıkıntı çekiyormuş gibi görüneceğiz ama ebedi alemde Cemalullah’la beraber olacağız.

‘Cebrilerinin hileleri beni bağladı. Tahta kılıçlar vücudumu yordu.’ Yani normalde hani cebriyet var ya malum daha önceki derslerde bu cebriyet ile alakalı çok geniş sohbetler etmiştik. Hemen bir cümleyle söyleyeceksek ne diyordu cebriler? Başımıza ne gelecekse gelecek. Bizim bir şey yapmamıza gerek yok. Allah sana namazı emrettiyse, sana namazı yazdıysa kılarsın. Sana namaz yazmadıysa kılmazsın. Allah sana oruç yazdıysa tutarsın. Sana oruç yazmadıysa tutmazsın. Cebriyenin neydi felsefesi? Buydu. O yüzden Hz. Pir daha önce cebriyelerle alakalı bahsettiğinden, kısa geçiyor yine burda, diyor ki ‘hileleri beni dağladı, tahta kılıçları vücudumu yordu.’ Yani cebrilerin sağlam bir fikriyatı yoktu. Cebrilerin sağlam bir amelleri yoktu. Cebriyetin sağlam bir akaidi yok. Asıl nedir? Kur’an ve sünnettir ve cebriye neydi? Yetmiş iki delalette, yetmiş üçüncüsü naciyedeydi, yetmiş ikinin içindeydi. Delalete gidenlerin içerisinde. Bunları daha önceki derslerde sıralamıştık ya teker teker. Evet, oraya atıfta bulunalım inşallah ama işte böyle Kur’an ve sünnete uygun olmayan akait mezhepleri bu manada ne olmuş oldu? Tahta kılıç olarak nitelendirdi, yani bir kimseyi kesmesi mümkün mü? Değil. Zarar vermesi mümkün mü? Değil ama ne yapıyor? Eğliyor.

‘Bundan sonra artık bundan sonra ben artık o gürültüyü dinlemem. Onlar hep şeytanların, gulyabanilerin sesleri.’ Yani o cebriye gibi kaderiye gibi hariciler gibi ne bileyim işte sapık, Kur’an ve sünnetin dışında bulunan, ehli sünnetin dışındaki bu akait sahipleri, bu fikir sahipleri, bu sapkınlar ne olmuş oldu? Yolda gürültü çıkaran, gürültü çıkaran gulyabaniler gibi oldu. Gulyabani nedir? Tabii gençler şimdi gulyabani bilmezler. O Türk filmlerindeki, Kemal Sunal’daki gulyabani ile karıştırmayın. Gulyabani aslında daha fazla kırsal kesimde gürültü çıkaran, insanları yolundan eden, bir hayvan ismi. Bu biraz mitolojik tabii. Böyle bir hayvan var mı yok mu bu da ayrı bir problem ama mitolojik bir söz. O yüzden gulyabani ile alakalı ama Ortadoğu mitolojisinde ama bizim Türklerin Orta Asya mitolojilerinde, aşağı doğru indiğimizde Çin ve Uzakdoğu’da gulyabani mitolojisini, gulyabani hikayelerini çok dinlersiniz. işte gulyabaniler ne yapar? insanları yolundan alıkoyarlar. Kur’an ve sünnete sımsıkı yapışır da o yolda yürümeye

başlarsanız, muhakkak gulyabaniler çıkar önünüze, gürültü yaparlar. Hak ve hakikat dairesinde yürüyen bir topluluğa, bir şahsa, bir dergaha, bir tarikata bir hizbe, bunun adına ne derseniz deyin. Onlar yola çıktığında gulyabaniler bağırmaya başlarlar, gürültü çıkarırlar. Seslerini yükseltirler. Sizi yolunuzdan ederler. Sizi hedefinizden ederler. Eğer hedefiniz doğru ise yolunuz doğru ise yürüyün gürültüye bakmayın. Bakın, gürültüye bakmayın. Mekke müşrikleri de gürültü yapıyorlardı. Mekke müşrikleri de gulyabanilik yapıyordu. Mesela Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri, bir şey söyleyeceğinde alkış tutaraktan onu susturuyorlardı. Ben bazen derim alkışlamak müşrik adetidir ama bizim içimize girmiş mi? Evet. Bütün dünya güzel gördüğü, iyi gördüğü bir şeyi alkışlıyor mu? Evet. Aynı şekilde protesto amaçlı de alkışlıyor mu? Evet. Müşrikler protesto amaçlı alkışlarlardı. Gürültü çıkarırlardı. Siz birisini konuşturmak istemezseniz, gürültü çıkarırsanız burda, o kimse konuşmaz. O zaman her gürültü çıkaran gulyabani hükmüne geçer.

Eğer doğru söze, doğru yola, doğru istikamete insanlar gürültü çıkarıyorlarsa onlar şeytanın askerleri. Onlar şeytanın yardımcıları. Onlar insan görünümünde gulyabani. Allah muhafaza eylesin. ‘Ey gönül, durma. Onları parçala. Derilerini yüz. Zaten onlar deriden başka bir şey değildir’ diyordu. Yani onlar kendilerince sözünde durmayan, onlar ahitlerini de yerine getirmeyen kimseler. Yani deriden ibaret, içinde canlılık yok. Bir kimse vermiş olduğu sözü yerine getirmezse, sözü de deriden ibaret olur. Manası kalmaz o kimsenin. Müminin en büyük özelliği neydi? Söz verdiğinde sözünde durmasaydı, müminin özelliği idi. Olmazsa ne oluyordu? Münafık özelliği oluyordu. Münafığın kaç özelliği vardı? Üç: Söz verdiğinde sözünde durmaz. Emanete ne yapardı? Hıyanet ederdi. Konuştuğunda da ne yapardı? Yalan söylerdi. O zaman işte bu üç şey, bir kimsenin üzerinde toplanırsa onda münafıklık alameti toplandı. Ama yok! işte o kimse söz verdiğinde sözünden geri dönüyorsa onun normalde içi boşalmış oldu. Münafıkça yaşayanların münafık hareketleri yapanların dışardan cüsseleri kalabalık olsa da düzgün dursa da içleri boştur. Bakın onların içleri boştur. Dikkat edin onlara, Kur’an ve sünneti siz onlara söylerseniz, sizlerden canları sıkılır. Bir kimseye Kur’an ve sünneti söylediniz, nasihat ettiniz, sizden canı sıkılıyorsa, sizden uzaklaşıyorsa ya kâfirdir ya münafıktır veyahut da siz Kur’an ve sünneti kendi üzerinizde tesis ediyorsanız, bir harama bulaşmıyorsanız, haramdan uzak duruyorsanız ve etrafınızdaki insanlar sizden uzaklaşıyorlarsa sıkıntı duymayın. Siz doğru yoldasınız. Ama yok! Siz insanları memnun edeceğim diye Kur’an ve sünnetten taviz veriyorsanız, siz Hakkı ne yapıyorsunuz? Gücendiriyorsunuz. Siz Hakka sırtınızı döndünüz,

Allah muhafaza eylesin. O yüzden önemli olan o kimsenin Kur’an ve sünnet dairesinde durmasıdır. Kur’an ve sünnet dairesinde durduğu müddetçe Hak da ondan yanadır, hakikat de ondan yanadır. Eğer öyle değilse o zaman sıkıntı büyüktür.

‘Deriden maksat nedir? Renk renk laflar… Su üstündeki durmalarına imkan olmayan menevişler gibi. Bu söz deri gibidir, mana onun içi; bu söz ceset gibidir, mana can. Kötü iç’in ayıbını deri örter; iyi içi de gayret dolayısıyla gayb alemi.’ O zaman söz havada kalır. Eğer o sözün manası var ise söz doğru sözdür. Söz heva ve hevesten ise o zaman sözün bir anlamı yoktur. Kur’an ve sünnet dairesinde hak ve hakikat dairesindeki söz kıymetlidir. Geri kalan nedir? Şeytanın vesvesesi, o kimsenin heva hevesidir. Başka bir şey değildir. Hz. Pir Divan’ı Kebir’inde bu manada ‘meyve ham oldukça kabuğun içinde kalması iyidir fakat olgunlaştıktan sonra kabuk artık onun için kötüdür. Onun meydana çıkmasına engeldir. Bir perdedir.’ Şimdi bir meyve düşünün. O kabuğun içerisinde olgunlaşması uygundur. Ey Sufi kardeş, olgunlaşıncaya kadar yuvada kendini tut. Kendine olgunlaşmış havası ve hevası verme ve böylece kendi kendisine olgunlaşmadan ben uçacağım deyip de tüylenmeden yuvadan atma kendini. Kediye köpeğe yem olursun. Allah muhafaza eylesin. Eğer olgunlaşırsan senden zaten kemal akmaya başlar.

Şimdi tabi insanlar civciv yetiştirmiyorlar artık hiç. Tavuğun altına yumurta koyarlar ya, gurk tavuğun altına ve bir müddet o gurk tavuğun altında ne olur? Yumurtalar durur. Yirmi bir günde civciv çıkar. Yirmi bir gün o olacak olan civciv için o kabuğun içerisinde durması gerekir. Onun için orası cennet bahçesi gibidir ama yirmi bir gün dolunca o kabuk artık ona zulümdür. O kabuğun kırılması gerekir. Ya civciv içeriden o kabuğu kıracak ya da anne ama ayağında ama gagasıyla vuraraktan ne yapacak? O kabuğu kıracak. O kabuk kırılmazsa o civcivin ölümü olur veyahut da bir meyve düşünün, meyvenin dışında muhakkak kabuk vardır. O kabuk meyveyi korur. Mesela şeriat, tarikat, hakikat, marifeti anlatırken cevizden bahsederler eski sufiler. Cevizin en dışında ne vardır? Yeşil olan o kaba eti vardır, kabuğu vardır. O normalde bir müddet sonra ne olur? Onu siz soymak zorunda kalırsınız. Altından o şeriattır. Onun altından ne çıkar? Tarikat çıkar.

Cevizdir yalnız onu normalde kırmak gerekir. Onu kırınca cevize ulaşırsın. O da nedir? O da hakikattir. O ceviz meyvesinin üzerinde incecik bir zar vardır. O zarı soymak istersen suyun içinde bekletmek zorunda kalırsın. Suda bekletirsen o zaman o zardan ayrılır ve ne gelir ardından? Marifet gelir. Hakikat perdesi ile marifet perdesinin arası bu kadar ince bir zar halindedir. Zaman zaman içine girer çıkar insan. Kemale eren bir sufi, bu hakikat perdesi ile marifet perdesinin içerisinde gider gelir. Kah marifet

perdesinden konuşur, kah hakikat perdesinden konuşur. Bazı öğretilerde bunların yerleri değişebilir. Hiç önemli değil. Bu kadar tekniğe takılmayın. O yüzden marifet mi önce gelir, hakikat mi önce gelir, hakikat mi önce gelir marifet mi önce gelir, bu işin zevkine kalmış. işin zevkine eren için ne hakikat kalır ne marifet kalır. O kalır sadece. Onlar meseleyi anlatmak için şu perdeyi tarif etmek içindir bütün sözler. Yoksa perdenin içine girdiyseniz, perde olur çıkarsınız zaten. Sizin tarif edecek bir şeyiniz kalmaz. Siz gülü elinize aldığınızda tarif edersiniz kendinizce ama gülü yerseniz, siz gülü yediniz, gül kokarsınız veya gül olursanız siz gül alırsınız, gül satarsınız. Gül olursunuz. Bu oraya gidinceye kadar yürür bu mesele ama öbür türlü şeriat da lazım mıdır? Evet. Neden? Hakikati ve marifeti ve tarikatı koruyan, şeriattır. O kabuk olmazsa içi korunmaz. O yüzden Kur’an sünnet deriz biz ve muhakkak sufiliği, Kur’an sünnet dairesinde anlamamız, algılamamız, yaşamamız gerekir. Geçen haftadan biraz bahsetmiştim. Yani ben oldum bittim deyip de namazı terk etmek, ben oldum bittim deyip de orucu terk etmek, ben oldum bittim deyip de namazı terk etmek, ben oldum deyip de orucu terk etmek, ben oldum deyip de virdini, zikrini terk etmek, ben oldum bittim deyip de namazı, cemaati, cemiyeti terk etmek… Bunlar insanı aldatan şeyler. Allah muhafaza eylesin. işte bu sözlerin hepsi de manasız, içi boş. Allah muhafaza eylesin. Hz. Pir bu konuda çok şedit durur. Yani o kimse manaya muhakkak ve muhakkak ulaşması gerekir.

‘Kalemin rüzgardan, kağıdın sudan olursa ne yazarsan derhal yok olur.’ Hani derler ya suya yazı yazanın yazısı okunmaz. Neden? Suya yazı yazılmaz veya kalemin rüzgardan olursa arada bir şey kalmaz. O zaman sen hakikat ehli ol ki senin sözünün değeri olsun. Sen Kur’an sünnet dairesinde dur ki senin hem kendin hem de sözünün bir değeri olsun. Bir manası olsun, manasız söz su üstüne yazılan yazıdır. O zaman heva ve hevesinden konuşma. O zaman şeytanın sesi olma. O zaman nefsinin sesi olma. Sebep? Eğer öyle olursan o zaman suyun üstüne yazılan yazı gibi olursun. Öyle olmamaya gayret et. Öyle olanlardan olma. Allah muhafaza eylesin.

‘Ondan vefa umarsan, iki elini ısırarak dönersin.’ Yani o manasız sözden bir hayır bekleme. O manasız sözden sen kalkıp da bir isabet bekleme. O manasız sözden sen kalkıp da bir sevap bekleme. Manasız sözden bir hikmet bekleme. Böyle bir şey beklersen pişman olursun. iki elini ısırmaktan kasıt, pişman olmak. Yaptığından pişman olmak, sözünden pişman olacak, yapamayacağın sözü verme. Pişman olursun. Gücünün yetmediği bir işe söz verme. Pişman olursun. Arkasını bilmediğim bir şeye söz söyleme. Pişman olursun. Derinliğini bilmediğin bir suya girme. Pişman olursun. Görmediğin bir suya girme. Pişman olursun. Söz odur ki altın ola. O zaman sen

sözlerine dikkat et. Söz odur ki insanlara istikamet vere. Söz odur ki konuştuğunda etrafındaki kimseler istikamet bula. Söz odur ki insanlara faydalı ola. Söz odur ki eş, çoluk, çocuk, arkadaş, dost, herkese faydalı ola. işte bu sözden hesaba çekilmezsiniz. Bu söz zikirdir. Yok, böyle değil ise o söz şeytanın vesvesesi, heva hevesidir. Sorguya çekilirsiniz. Bir kelime olsa dahi! insanlar bütün sözlerinden sorguya çekilirler. Sorguya çekilmeyeceğin söz ve nefes; zikrullahla, Kuran’la, namazla, sohbetle, ilim öğrenmekle geçirilen sözlerdir. Birilerine faydalı olmak için konuşulan sözlerdir. Geri kalandan veyahut da rızkını temin etmek için kullanmış olduğu sözlerdir. Rızkını temin etmek için konuşuyor. işinin gereği konuşuyor. Bunlar caizdir.

Öbür türlü Kur’an ve sünnetin dışında ise işinin dışında ise eşiyle, çocuklarıyla, arkadaşlarıyla hoş sohbetin dışındaysa, o sözden hesaba çekilecek insanoğlu ve öyle sözlerden hesaba çekilecek ki hadis-i şerifte Hazreti Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri buyuruyor ki: ‘Bir kimse cennetlik olur, cennete bir arşın kalır. Bir arşın kalır, söylemiş olduğu bir sözden dolayı ordan cehenneme gönderilir.’ Söz! Yine: ‘Bir kimsenin cehenneme girmesine, bir arşın kalır. Bir arşın, cehenneme girecek. Söylemiş olduğu bir sözden dolayı o kimse cennete gider. O zaman manasız konuşmak, manasız sözlerin içerisinde bulunmak, Allah muhafaza eylesin, bize cehennemi yolculuğu yapar, yaptırır. Rabbim korusun inşallah.

‘Rüzgar insandaki heva ve arzudur. Heva ve hevesten geçersen, Allah’ın haberi kârlı, ondan haber alırsın.’ O zaman sen heva ve hevesini kesersen, sen şeytanın kapısını kapatırsan, şeytanın vesvesesi gelen yere zikrullah askerini koyarsan, bil ki senin kalbine ilham gelir. Senin kalbine ilmi ledün damlamaya başlar. Sen zikrullahı kalbinde oturturdun, yerleştirdin, şeytanın heva ve hevesini, nefsini, kafasını kestin. Kalbine Cenab-ı Haktan ilmi ledün akmaya başlar. Hikmet pınarları coşmaya başlar kalbinde, feraset sahibi olursun. Doğruyu yanlıştan ayırt edersin. Feraset sahibi olursun, incecik noktayı dahi görürsün. Feraset sahibi olursun, şeytanın örttüğü, şeytanın sakladığı yeri görürsün. Feraset sahibi olursun, isabetli davranırsın. Feraset sahibi olursun ve muhakkak ve muhakkak Allah’ı görüyormuşçasına yaşarsın. Feraset sahibi olmak!

O seni, sen onu göremesen dahi, onun seni her daim gördüğünü tefekkür ederek yaşarsın. Bu, heva ve heves damarını kesmekten geçer. Bu, şeytanın sesini kesmekten geçer. Bu, nefisle mücadele etmekten geçer. Nefsinle mücadele etmiyorsan, kalbine ilmi ledün gelmez. Sufiliğin en önemli, en önemli perdelerinden birisidir. Eğer kalbe ilmi ledün damlamıyorsa eğer sen henüz daha ferasete eremediysen, gidecek yolun var canım kardeşim. Sen bu şeytanın sesini kes. Sen bu şeytanın vesvesesini bir durdur. Sen bu heva ve heves

kapısını bir kapat. Sen bu heva ve heves kapısını kapatmazsan, bana göre böyle olması lazım, bana göre namaz böyle kılınması lazım, bana göre bu ayet böyle olması lazım, bana göre sufilik böyle olması lazım, bana göre dini hükümler böyle olması lazım! Bana göre, bana göre, bana göre, bana göre… Kırık plak gibi orada duruyorsan, sen heva ve hevesini ilah edindin. Din, Kur’an ve sünnet. Sufiliğin yolu belli. Sufiliğin yolu yeni değil. Adem’den beri sufilik yolu var, Adem’den beri. Sufiliği sen bin dört yüz yıllık olarak görme. O Muhammedi sufilik, bin dört yüz yıllık olan, Muhammedi sufilik. Adem’den beri dünya üzerinde sufilik var. Sufilik Adem’den önce, sufilik Ayan-ı Sabite’den, Allah’ın zatı ilminden itibaren var.

Cenab-ı Hak kendisine aşık olanı, olacak olanları, ilmi ilahisinde seçti. Allah yaptıklarından sorumlu değildir. Nasıl peygamberlerini seçtiyse, Allah kendisine aşık olacak, kendisinin de aşık olacağı kullarını seçti. Ayan-ı Sabite’den seçti. Biz kimi seçti, nasıl seçti, nerde seçti, bizden uzak ama seçtiyse ona yakın. O yüzden Adem henüz daha suyla çamur arasındayken, biz güller dererdik diyen Yunus’u boş geçme. O yüzden henüz daha Adem çamur iken, biz sevgiliyle sohbet ederdik diyen Hz. Mevlana Celaleddini Rumi’yi boş geçme. O zaman sufilik, taa Ayan-ı Sabite’den, Allah’ın ilmi ilahisinden, ilmi ilahisinden. Sakın kendi kendine ben sufi oldum diye de cartınma. Sakın kendi kendine de ben aradım da ben buldum da ben şöyle yaptım da ben böyle yaptım da… Otur kardeşim yerine! Sen gözünü açıp kapatmaktan acizsin. Midene söz geçirmekten acizsin, bağırsaklarına söz geçirmekten acizsin. Üç saat bağırsaklarının dolaşımı dursa gidecek doktor doktor hastane hastane ararsın. Allah vermesin, bütün doktorlar başına toplanır, çaresini bulamazlar. Pervane dönerler. Ne paran yetişir, ne pulun yetişir. Bağırsağındaki küçücük paraziti göremezler de yüz on sekiz sefer takla atarlar!

Otur oturduğun yerde! Kendi kendine nefis perdeni de büyütme, büyütme! O yüzden ben aradım da ben buldum da ben yaptım da ben ben ben ben ben… Geç kardeş, geç! Hamdet, şükret, kıymet bil. Ezil Allah’ın önünde, kıymet bil. Sakın hamdden uzaklaşma, sakın şükürden uzaklaşma. Yolun tozunu göremezsin sonra. Sakın tevazudan uzaklaşma. Yolun tozunu göremezsin. Bir rüzgar eser, nerde soluklanacağın belli olmaz. Bir rüzgar eser, nerde soluklanacağın belli olmaz. Allah muhafaza eylesin. O yüzden rüzgar neymiş? insandaki heva hevesmiş. Heva hevesini kesmedikçe, ilmi ledün sana akmayacak. Heva hevesini kesmedikçe, sen hakikat perdesine geçmeyeceksin. Şeytan hala da kalbine senin üflüyorsa, sen hakikat perdesine geçmeyeceksin. Geçemiyeceksin. Şeytanın nefesini kapat. Ne ile? Zikrullah ile. Ne dedi Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri? Şeytan kalbin kapısında durur. içerde zikrullah bittiği anda hemen kalbin içerisine

girer. Hemen. O zaman kalpte zikrullahı durduran, kalpte şeytanın vesvesesini, şeytanın desisesini durduracak olan iksir, ilaç, Allah’ı zikirdir. Şeytanın kul ve kölesi olan, dünya üzerindeki siyasetçiler, dünya üzerindeki emperyalistler, o yüzden Allah’ın zikrine karşıdırlar. Bizdenmiş gibi görünen, dindarmış gibi görünen zalim siyasetçiler, önce zikrullahın kapısını kapatırlar. Dağıstanlı kardeşlerimiz var, yıllarca komünist Rusya’ya kök söktüren, Şeyh Şamil Hazretleriydi. Neydi? Sufiydi kendisi. Sufiydi. Askerlerin ne zaman nerden saldıracağını halinde, rüyasında görür, askerlerini öyle sevk ve idare ederdi. Yanındaki komutanlarını, manevi olarak idare ederdi ama bunları selefi vahabiler, bunları hadis inkarcıları, bunları ne yazık ki bizim içimizden çıkan masonik kafalılar, bunları ne yazık ki kendisinin ruhunu şeytana satmış, bedenini, bedenini emperyalistlere kiraya vermiş olan, bizdenmiş gibi görünen kimseler, bunları bize öğretmek istemiyorlar.

Hz. Ömer radıyallahu anh hazretlerinin, hutbeden askerini sevk ve idare ettiğini bize anlatmak istemiyorlar. ‘Ya sade cebele’ sözünü askerlerinin hepsinin de duyup iran seferinde Hz. Ömer radıyallahu anh hazretlerinin ordusunun hızla dağa çekilip sonra iran ordusunu dağıttığını, anlatmak istemiyorlar bize. Hutbeden ne yaptı? Hutbeden askerlerini eğitti, öğretti ve onlara strateji çizdi. Savaş meydanını, Hz. Muhammedi Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, mescitte bugün sizin canlı yayın gibi izlediğiniz savaşları, mescitte ashabına anlattı. Sancak kimin eline geçti, nasıl savaştı, nasıl vuruştu ashap hem ondan kulağıyla dinledi, hem gönlünden gözüyle seyretti. Onlar Allah’ı görüyormuşçasına yaşıyorlardı çünkü ama sonradan islam dünyasının kendi içerisindeki bir kısım münafık kafalılar, sufilere savaş açtılar. Sufilerin hatalarından, kusurlarından dolayı. Bir sufinin hatasını kusurunu gördü, bütün sufilere savaş açtı. Bir kimsenin yanlışını, şimdi hala da aynı değil mi? içimizden bir kardeşimiz bir hata yapsa, sizin bütün dervişler böyle zaten denmiyor mu? Toplum böyle suçlamıyor mu? Bu dervişler, zaten siz böylesiniz, demiyor mu? Sanki bu toplum, bu dünya insanlığı sütten çıkmış ak kaşık. Sanki evlerimiz islam’ın harıl harıl yaşandığı bir ev. Birisinin bir hatasını görürsek evde, biz geriyoruz çarmıha önce. Eğer kadın derviş de, eşi derviş değil ise adamın söyleyeceği söz şu: ‘Oraya gittiğinde bunu mu öğretiyorlar sana! Senin ibadetlerin seni bile kurtarmaz! Derviş oldun da ne oldu ki işte!’ Yok, eğer adam derviş, kadın derviş değil ise söz daha da ağır: ‘Dervişim diye dolaşma ortalıkta!’ Bir hatası olmasın dervişlerin. Çarmıha gerer. Neden? Şeytan ve nefis onu zapt eder. Şeytanın en çok kızdığı kimse, Allah’ı zikredenlerdir. Bakın şeytanın en çok kızdığı kimse, Allah’ı zikredenlerdir. Namaz kılanlar değil, oruç tutanlar değil, Allah’ı zikredenler. Sebep? Çünkü sevabın büyüğünü onlar alır. ‘Namaz kılanların hangisi daha

faziletli Ya Resulallah? Allah’ı zikredenler. Oruç tutanların hangisi daha faziletli Ya Resulallah? Allah’ı zikredenler. Cihat edenlerin hangisi daha faziletli Ya Resulullah? Allah’ı zikredenler.’ Hz. Ömer efendimiz, Hz. Ebubekir efendimize diyor: ‘Ya, Ebu Hafz, zikredenler bütün her şeyi aldı götürdü.’ Bunu cemaatin sonunda söylüyor, ta arkada. Orda kürsüde oturan Hz. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri kafasını kaldırıyor, onlara diyor: ‘Evet, Allah’ı zikredenler, hepsini aldı götürdü’ diyor.

O yüzden şeytan Allah’ın zikredenlerle uğraşır. Ha o zaman şeytanın yolunu kes zikirle, şeytanın yolunu kes, Allah’a olan sevginle, Şeytanın yolunu kes, Hz Muhammedi Mustafa’ya sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine sevginle. Şeytanın yolunu kes, üstadına bağlılığınla. Şeytanın yolunu kes. Yoksa ilmi ledün gelmeyecek.

‘Allah’ın haberleri çok hoştu; çünkü baştan sona kadar ebedidir. Cenabı haktan gelen, sana ilm ü ledün olarak kalbine gelen ilham seni şaşırtmaz. Seni ne yapmaz? Saptırmaz. Kıymetli dostlar, kıymetli kardeşler! Arıya ilham eden Allah! Arıya ilham eden Allah, Mümin kuluna neden ilham etmesin! O şeytanın kapısını kapatalım. Arıya ilham eden Allah, mümin kuluna neden ilham etmesin! Balığa ilham eden, balığa ilham eden, balığa söz geçiren, balığı sevk ve idare eden ve peygamberini balığın içerisinde yaşatan Allah, senin neden kalbine ilham etmesin? ibrahim’i ateşten kurtaran Allah, ateşe serin ol, selametli ol deyip de ne ısıtan ne soğutan Allah, neden kalbine ilham etmesin! Musa’yı denizin üstünde yürüten Allah, senin kalbine neden ilham etmesin? Kuyulardan Yusuf’u kurtaran Allah, Mısır’a vezir eden Allah, seni neden yolda bıraksın? Seni neden yolda bıraksın? ibrahim biliyor muydu ki ateşe atıldığında Cenabı Hakkın o ateşe serin ve selametli ol diyeceğini? Bilmiyordu! Sen ne yapmaya gaybı araştırıyorsun? Sen ibrahim’den de mi ötesin, yarını araştırıyorsun, yarın benim durumum ne olur diyorsun! ismail kurban olmak için giderken, gayb aleminden kurbanlık hayvan getiren Allah, ismail biliyor muydu ki kurban yerine, bir kendisinin kurban olacağının yerine bir koyun geleceğini? Musa aleyhisselam biliyor muydu ki asanın ne yapacağını? Firavun’un müneccimlerinin, sihirbazların önüne çıktığında, benim asam ejderha olacak. Ejderha olduktan sonra bütün sihirleri yalayıp yutacak diye biliyor muydu ki!

Ey sufi kardeş! Sen yarınını merak ediyorsun. Ben kimle evleneceğim, benim kaderimde bu var mı? Yarın ne olacak acaba? Sen nerdesin ya! Bu yüzden dolayı mı sufi oldun sen? Bundan dolayı mı sufi oldun? Musa denize dayandığında biliyor muydu ki asasını vurduğunda ona yol açılacak? Sen Allah’ın emrini yaşasana! Sen anını yaşasana! Sen onu yaşasana! Bilmiyordu, Nuh nereden bilecekti o kadar tufan çıkacağını? Cenabı- Hak Nuh’a

dedi ki bir gemi yap. Ona demedi ki ben tufan çıkaracağım, yerden sular fışkıracak, havadan sular inecek, bütün dünya göl olacak, su altında kalacak. Nuh bilmiyordu bunu. O emri dinliyordu. Ona gemi yap dedi, gemi yapıyordu. Müşrikler alay ediyordu. Bu gemiyi ne yapacaksın sen diyorlardı. Deniz kenarı olsa hadi deniz kenarında gemi lazım olur. Çölün ortasında gemi mi lazım olur? Ama Nuh gemi yapıyordu. O yüzden o şeytanın yolunu kapat. O heva hevesin kapısını kapat. Allah’a teslim ol. Allah’ı sev. Onu zikret. O yüzden ondan gelen haber, seni sırat-ı müstakimde tutacak. Ondan gelen kalbine ilham, senin istikametini düzgün götürecek. Allah bizi onlardan eylesin inşallah. Bakara, ayet 120: “Eğer sana gelen ilimden sonra onların heva ve heveslerine uyacak olursan, bilesin ki seni Allah’ın gazabından koruyacak ne bir dostun olur, ne de bir yardımcın. Sana sufilik ilmi gelmiş, heva hevesine uyma. Sen Muhammed’i bir yolda gidiyorsun, heva hevesine uyma. Sen Muhammedi yolda yürürken, sen kafirlerin, gavurcukların, münafıkların heva ve hevesine uyanların, şeytanın peşinden gidenlerin sözlerine kanma. Bu haram kardeşim, yapamam. Bu haram bir yol, gidemem. Kes haramı, ben, namazımı kılmakla mükellef ettin, ben namazımı kılacağım. Kıl namazını. Allah muhafaza eylesin.

‘Peygamberlerin ululuğundan ve hutbelerinden gayrı padişahların hutbeleri, ululukları, adları, sanları değişir, baki kalmaz.’ Bir padişah nice padişah görmüş bu dünya, nice vezir görmüş. Bu dünya nice hükümran görmüş. Hep tarih sahnelerine baktığında ne kudretli komutanlar, ne kudretli padişahlar, ne kudretli savaşçılar, ne zengin kimseler gelmiş, geçmiş ama hepsi de miyadını doldurmuş, yürümüş gitmiş ama kim doldurmuyor? Peygamberler.

‘Çünkü padişahların kuvvetleri hevadandır. Peygamberin icazetnameleri ise ululuk sahibi Allah’tan’ Haa, demek ki o peygamberlerin icazetleri Allah’tan. Onların ululukları ondan. O yüzden bütün peygamberler hepsi de bir dinin peygamberi. O dinin ismini insanlar koyuyorlar. isa Aleyhisselam’ın o dinine isevi demişler. Hristiyan demişler. insanlar koyuyor onu. Musevi demişler, ibrahim’i demişler. insanlar isimlendiriyor onu. Din islam, Allah’ın koyduğu isim bu. Din islam. Adem’den, Hz Muhammed i Mustafa’ya kadar din islam, sallallahu aleyhi ve sellem e. Şimdi yeni yeni de çıktı ya islamcı, şeriatçı, ondan sonra, Müslümancı, Müslüman, mümin, müminci. Evet ya, ne o, şey, radikal islamcı, siyasal islamcı, isimlere bakın! Değil mi, bir sürü var, öyle değil mi. Siz siyasal islamcı mısınız? Allah Allah! O la ilahe illallah Muhammeden Resulullah demiyor mu? Cihatçı islam, cihatçı Müslüman! Bütün islam’a, bütün Müslümanlara cihat var. Bakın nasıl bölüp parçalıyorlar değil mi! Nasıl isimlendiriliyor öyle değil mi! Böyle bu bir de çok acımasız bir şekilde isimlendiriliyor, ayrıştırılıyor ve

Müslümanlar da bunun farkında değil. Mustafa abi, bize biraz böyle işte radikal takılıyor diyorlar! Diyorum siz hani La ilahe illallah Muhammeden Resulullah’ı farklı mı söylüyorsunuz? Hayır. Kıbleniz farklı mı? Hayır. Kardeşim neden kendini böyle nitelendiriyorsun? Biz cihad düşünüyoruz da! E düşünüyorsun sadece, bir şey yaptığın yok zaten benim gibi senin de. Hep düşünüyor Müslümanlar zaten. Düşünüyor, düşünüyor, düşünüyor, düşünüyor, düşünüyor; düşündüğünü yazmıyor da! Bütün islam alemi çok düşünüyor, hareket yok. Sabahtan akşama kadar namaz kılmayı düşünseniz, namaz kılmasanız namaz kıldık hükmü olmaz. Düşünüyor, islam dünyasının en büyük handikabı bu. Allah muhafaza eylesin. işte bütün o padişahların hutbeleri geçiyor. Hani Fatih’in hutbesi, hani kanuninin hutbesi, hani Yavuz’un hutbesi, nerede? Bir de yeni bir padişah geçince o padişahın hutbesi okunuyor. Paralara da kazıyorlar ya ismini, hutbelere de kazıyorlar. Mesela Kuzey Afrika’da ve Afrika’daki camilerde hala daha Osmanlı’nın hutbesinin okunduğunu biliyor musunuz? Hutbeler Osmanlı adına okunuyor. Bu son dönemde Arap milliyetçiliği fazlalaştı. Arap milliyetçiliğinin fazlalaştığı yerlerde okutmuyorlar. Son dönemde onlar başladı. Allah muhafaza eylesin inşallah.

‘Paralara padişahların adlarını kazırlar; Ahmet’in adını ise kıyamete kadar hakkederler. Ahmet’in adı bütün peygamberlerin adıdır. Yüz elimizde olunca doksan da bizde demektir.’ işte padişahların paralarına ne yaparlar? Padişahların isimlerini koyarlar ama peygamberlerin ve Hz. Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’in, içinde en nadidesi olanın ismi paralara kazınmıyor. Ya bakın, az önce gönüllere kazandı, ezan-ı şerif ile. Bakın, dünyanın neresine giderseniz gidin, ezan-ı şerif, ezan-ı şerif bütün dünyanın bağrına kazır Hz. Muhammed’i Mustafa(s.a.v.)’i. Ortak dildir. Ortak dildir. Demek ki peygamberin adı sallallahü ve sellem hazretlerinin adı, her yere kazınmış. Nice padişahlar, nice sultanlar geçiyor. Nice krallar, nice komutanlar geçiyor. Nice hükümetler, nice devletler geçiyor. Emeviler nerede? Abbasiler nerede? Selçuklular nerede? Osmanlı nerede? Orta Asya’daki devletler nerede? Ortadoğu’daki devletler nerede? Afrika’daki devletler nerede? Neler geçti neler üstünden ama ezan-ı şerif geçmedi. Bak Dağıstanlı kardeşlerimiz, yüzyıl orda komünizmin altında kaldılar, değil mi yaklaşık, neler çekti neler dedeleri, dedelerinin babaları. Sürgün yediler. Aileler dağıldı, çocuklar katledildi, kadınlar katledildi. Aç kaldılar, perişan oldular. Kimisi Sibirya’ya gitti, kimisi Rusya’nın değişik bölgelerine gitti. Dağıttılar tuz dağıtır gibi. Komünist sistem dağıttı, tuz dağıtır gibi dağıttı hepsini de. Susturdular her şeyi! Ama ezan-ı şerif bataklıktaki gül misali çıkıverdi birden. Her şeyi yok edebilirsiniz, insanların inancını yok edemezsiniz. Bütün dünyayı

yıkabilirsiniz. Bütün dünyayı yıkabilirsiniz! Öyle zulmeder, öyle zulmeder, bütün dünyayı tarumar edebilirsiniz ama imanı, dini yok edemezsiniz. Bütün gaddar, zalim devletler ve devlet başkanları tarih boyunca hep dindarlarla savaşmıştır. Ama yok edememiştir hiçbirisi de. Bakın, yok edememiştir. Bakın yüz yıldan fazla Rusya’da yaşandı bu, yok edemediler.

işte Türkiye, ezan Türkçeleştirildi, ibadet dilini Türkçeleştirmeye çalıştılar. Kur’an-ı Kerim okunanları kapattılar. Okunan yerleri bastılar, bastılar! Rahmetli anneannem söylüyordu, jandarmadan saklıyorlarmış kendilerini. Jandarma gelip basıyormuş bu evde Kur’an-ı Kerim var mı diye arıyormuş. Kur’an-ı Kerim’i bulursa, bakın Kur’an-ı Kerim’i bulduğunda jandarma alıp götürüyormuş. Hani o parça parça Kuranlar var ya, böyle elif ba gibi Yasin, Tebareke gibi. Onlar o zamandan kalma. Kuran’ı alıp götürüyor ya onu götürmüyor. Mesela mevlit kitabını alıp götürmüyormuş. Mevlit kitaplarının içerisinde elif ba okuyorlarmış. Gerçekten de benim çocukluğumda Mevlide bir şey demiyorlardı. Benim sufiliğimde mevlit okutuyordum ben, bildiğiniz biz evde toplanıyorduk, mevlit okutuyorduk. Bir tane rahle, bir tane de mevlit kitabı. Genelde imam hatipli bir tane de genç çocuklardan başına koyuyordum ben. Diyordum ki polis geldiğinde başlayacağım mevlit okumaya. Ödemiş’te de aynı yapıyorduk. Camide koyuyorduk mevlit kitabını. Hocanın oğlu vardı, Ahmet, kulakları çınlasın. Hoca bir de mevlit okumuş gibi bir de harçlık veriyorduk, Ahmet geliyordu onun yerine. Tabii şimdi gençler bunu böyle şey gibi görüyorlardır. Ne o? Böyle fantastik, böyle bir hikaye gibi. Değil, böyleydi. Hani polis basınca, ondan sonra, ben bir de o şeyi çok seviyordum: ‘indiler gökten melekler saf saf’ bahrini, bir de ‘Gelin Allah Diyelim’, o hani ‘Dökülür günahlar misli hazan, bir kez Allah dese lisan’ o iki bahir benim çok hoşuma gider.

Ben bazen böyle kinayesine yapacaksam, orayı okuturum. Hani bir kez Allah dese lisan dökülür cümle günahlar misli hazan. Bak Mevlithan ne diyor? ‘Bir kez Allah diyelim.’ Biz de Allah dedik. Savunma bu. Soruyor komiser, nasıl dediniz. Böyle baktım, e dedim ben şimdi ona başlarsam dedim, kim durduracak beni dedim ben. Nasıl yani? Başlayınca durmuyor ki o dedim ben. E bir göreyim dedi. Ben başladım şimdi: ‘Allah Allah Allah Allah Allah Allah…’ Şimdi cehri vuruyorum ya, gençlik de var, bu kalkmış masadan. Hani susturun diye işaret ediyormuş. Ben gözümü kapattım. Ben gözümü kapattım mı tamam zaten. Veleddaalin amin. Başladım zikrullah yapmaya. Sesim, avazım çıktığı kadar. En sonunda birisi sallıyor beni. Allah dedim, ne sallıyorsun dedim ben, kaldı polis. E hiç o güne kadar öyle bir şey yaşamamış ki adam! Bunlar lal oldular. Buyurun çıkın dedi bana. Bu kadar. Sonra Bayındır’ın müftüsüne sormuş, bunlar ne? Bunlar derviş

demiş müftü. Öyleydi. Bir de hal dervişleri. Şimdi hal dervişleri, ne o, işte namazda şunu gördüm, şurda şunu gördüm, burda bunu, gördüm… Ala, ben böyle küçümsediğim yok. Hiç kimse polis görmüyor şimdi halinde? Bizim zikrullah halakalarında biz onu görürdük. Bayındır da öyleydi. O normalde Geylani hazretlerini görüyorsan polisi de göreceksin. Geylani hazretlerini görüyorum dedin de, polisi görmediysen, sen gördüğünü zannettin. Polisi gör kardeş. Zaman zaman anlatırım ya bunu, biraz da neşe olsun. Şimdi salonda Zikrullah koyverdi Şeyh Efendi Hazretleri Allah Allah, ne zikrullah oluyor! Yanıyor ortalık böyle. Bir de şimdi bir derviş, başka bir şehre gidince orada basılmayacakmış gibi davranır. Şimdi Tireliler geldiler bizim oraya, Bayındır’a geldiler. Cayırdıyor ortalık ama nasıl cayırdıyor, nasıl cayırdıyor! Bayındır zaten bizim mahalle inliyor böyle. Ben halakanın en arkasındayım. Gelen giden oluyor. Kapıya da bir tane bizim Endüstri Meslek Lisesi’nden bir çocuk vardı, Recep diye, elektrikçi. Kapıya onu diktim. Dedim Recep, sen dışarıdan hani zikrullahın başladığını duyan bir kimse geri dönüyor, girmiyor içeri. Sen kapıda dur dedim. Hani kimse geri dönmesin, içeri kat. Bir kişi, bir kişi, zikrullah yaptıracağız. Öyle şimdi dervişler, çok özür dilerim, hovarda. ister gelsin ister gelmesin ya! Tabii! O hani baba mirası yiyenler vardır ya, kıymet bilmez, satar, harcar. Şimdi kırılacak mı kıralım sonuna kadar, gelmeyiversin ya! Dövülecek mi dövelim sonuna kadar, gelmeyiversin ya. Tabii! Şimdi laf mı söylenecek, en ağır lafı söyleyelim, oturalım klavyenin başına, öyle bir söyleyelim ki alkışlayacak şeytan onu ya öyle söyleyelim, ezelim ya, ezelim onu böyle! Neden? Şeytan heva, heves, nefis, koro halinde bekliyorlar. Bütün evlatları ve avanesi ile beraber. Sen bir dervişi incitir, kırar, üzer, onu itekler, kakar, onun böyle tepesine biner ezersen, hepsi alkışlayacak seni. Tabi ya! Sen şeyh oldun ya, gönder dergahtan kimi istiyorsan! Olmayıversin böyle derviş de. Ne olacak ya! Hiç önemli değil.

Kız bağır ona, bağır ona çağır, ona laf söyle. Tabii ne olacak ki! Dergahın şeyhi sensin nasıl olsa! Tabii, otuz beş yıl çile çeken de sensin. Ev ev dolaşan da sensin, şehir şehir dolaşan da sensin. Tabii ya hiç! Hatta vur duvara resmini çıkar dervişin orda sen! Neden yan bakmış ya! Senin neden çayını getirmemiş! Vay! Veyahut da işte çark atarken neden düzgün çark atmamış veya ilahiyi söylerken neden düzgün söylememiş! Zikrullah yaparken neden kafasını doğru sallamış. Bük kafasını at kenara. Tabii bizim öyle değil o zaman, hala daha değil de! Biz bir de kapıya arkadaş dikiyoruz. Diyorum Recep sakın ha bak hiç kimse geri dönmesin abicim, içeri al tamam mı? Tamam. Neyse, mevzuyu değiştirmeyeyim şimdi. Bizim Ali ihsan, kulakları çınlasın, böyle o halakada, ben en arkadayım. Zikrullah cayır cayır devam ediyor. Ali ihsan bana diyor ki polisler geliyor, bakmıyor musun diyor.

Zahiri değil. Öyle telefon falan da değil. Ben de içimden dedim ki ulan zikrullah mı yapıyorsun, polisleri mi takip ediyorsun, baksana işine dedim ben. Ben şimdi ilgilenmiyorum diye bu patlayacak bunun içi. Bu boyna Fernas devesi gibi sağdan soldan bu boyna tekten çırpacağım da illaki bana haberdar edecek. Ben böyle Allah affetsin kafamı kaldırdım, böyle Zikrullah devam ediyor tevhit ama böyle kafamı kaldırdım tebessüm ettim hani ne telaş ediyorsun diye. Böyle yapıyor, polis geliyor diye eliyle. Yanımızda bir tane o zaman için şeyden, ne o, Fethullah cemaatinden bir tane şey var, imam var. O böyle bir ona baktı, bir bana baktı, anladı. Bu gidiyor hemen. Tak, ensesinden tuttum, çektim. Nereye gidiyorsun dedim ben. Mustafa kardeş dedi, polisler gelecekmiş dedi. E gelsin dedim. Allah için basılı verin bir sefer dedim ben. Bunun rengi mengi gitti.

Tabii şeyh efendi zikrullahı böyle cayırdatıyor ama. Offf! Ocağın altına daha böyle şeylen ne o? Odun da atmıyor, benzin atıyor. Yanıyor ortalık böyle. Zaten bizim Bayındır’da böyle bir avuç arkadaş var. Şeyh Efendi de çok seviyor böyle bizi. Zikrullahta en arkaya koyuyor bizi. Biz bir cayırdatıyoruz çünkü ortalığı. Biz zikrullah yaparken ben böyle bitince duvar terlemiş mi terlememiş mi diye bakıyorum. Terlememişse arkadaşlar biz dosdoğru zikrullah yapamamışız bugün diyorum. Benim içim daralıyor. Benim içim darılınca bütün herkesin için daralıyor. Bu sefer duvarı terletemeyince mezarlığa gidiyoruz biz. Mezarlıkta bir zikrullah yapıyoruz, çevrede ne kadar kurt, börtü, böcek, köpek ne varsa hepsi geliyor. Hepsi koro halinde ötüyorlar, uluyorlar. Tabii yoldan geçen geçemiyor ya geçtiyse hızla geçiyor, en yakın kahveye atıyor kendini. Mezarlıktan diyor sesler geliyordu. Mezardan ölüler kalkmış lailaheillallah diyordu. Kahvedekiler pürdikkat duruyorlar. Hani bu nerden geliyor. Bir iki üç, kahvedekilerin hepsi dışarda. Biz zikrullahı bitiriyoruz. Oraya kahveye çay içmeye gideceğiz ya biz, birader duydunuz mu? Neyi diyorum ben? Ölüler kalkmış. Lan ölülerden bir şey olmaz. Ne korkuyonuz, dirilerden korkun siz diyorum ben. Ölülerden bir şey olmaz. Velhasıl böyle şey, zikrullah devam ediyor biz de. Biz şimdi hiç umurumuzda değil tabii. Ben de Ali ihsana dedim ya basılmaktan mı korkuyorsun filan içimden, tam polis, bütün bayındırlılar o Renault polis sesini bilir, arabanın sesini. Böyle polis bizim sokağa girdi, geldi, geldi, geldi. iki üç ev, üç dört ev filan var. Şeyh Efendi anında eşhedü enla ilahe illallah dedi. Tık yok. Öyle dervişlik disiplin ister. Üstat eşhedü enla ilahe illallah deyince birisi la ilahe illallah la ilahe illallah diyorsa, o nefsinden diyor onu. Cezbe filan değil o. O hevasını cezbe zannediyor. Başka bir şey değildir. Çıt yok. Araba pırrrrr, geçti önümüzden, Muhammeden Resulullah. Ardından öyle, on beş saniye falan. Ondan sonra başladı El Evvel Allah, El Ahir Allah. El

Zahir Allah. Yo özür dilerim, ta buraya geçmeden önce, bu yolda basılmak da var, bu yolda karakolda var, bu yolda şu da var, bu yol da bu da var. Yanında imam, imama dedim duydun mu? Mustafa kardeş bana müsaade et diyor. Ben gideyim. Yok dedim, kalacaksın. Kalacaksın! Şimdi o benim eski halimi biliyor ya gidemiyor. Giderse sıkıntı çıkaracağım diye korkuyor ben ona. Sıkıntılıyım ya. Çünkü daha öncesinde bir problem yaşadık onunla. Ben onu bir toparladım lan siz milleti aldatıyor musun diye. O yüzden şey var yani biraz sıkıntı var ortalıkta. Velhasılı kelam bitti zikrullah.

Şimdi heva kapısını kesersen kalbine ilham gelir. Şeytanın kapısını kapatırsan, kalbine ilham gelir. Gelir! Hani Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerine, rahatsız olan bir kimse geldi, şimdi hatırıma gelen, şeydi, bal şerbetiydi. Ona dedi ki bal şerbeti iç şifadır. Ertesi gün gene geldi, dedi ki geçmedi ya Resulallah hastalığım. Dedi bal şerbeti iç yine. Hani bazen kardeşler geliyorlar şimdi, ya ben peygamber değilim, öyle yanlış anlaşılmasın da işte şu rahatsızlığım var, şu var, bu var filan söylüyorlar. Tevhit oku diyorum, la ilahe illallaha devam et. O diyor ki ben diyorum zaten diyor. Bu, insanlarda manevi hastalık. Sahabe diyor ki ben içiyorum ya Resulallah. Yani bal şerbeti içiyorum. Tabii bir daha söylüyor, yine söylüyor ben içiyorum diye. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri diyor ki bunun midesi yalancı diyor. Hani benim sözüm yalan değil. Üçüncüdür söylüyorum, benim sözüm yalan değil. Ya? Bunun midesi yalancı diyor. Onun midesi yalan söylüyor. Öyle deyince ertesi gün şifa buluyor, midesi yalancı deyince. Şimdi onun gibi heva hevesi kesince, kalbin yalancılığı biter. Şeytanın kapısına kilit vurunca, kalbin yalancılığı biter. Allah bizi onlardan eylesin inşallah.

Önümüzdeki cumartesi günü, bayramın 5.günü mü oluyor Sait? Beşinci günü oluyor. Önümüzdeki hafta bayramın beşinci günü ben buradayım gene inşallah. Allah’tan bir şey gelmezse inşallah, beşinci gün de sohbeti burada devam ettireceğiz Allah’tan bir şey gelmezse. Ondan sonraki Perşembe Namazgah’ta. Birkaç sefer bunu söyledim, arkadaşlar bundan sonra büroya görüşmeye gelmeyin artık. Pandemide kardeşler ihtiyaçlarını görsünler, soracaklarını özel bir meselelerini söyleyeceklerse söylesinler diye, şeyde, ne o, büroda görüşmeleri yapıyorduk ama şimdi pandemi bitti, dersler normale girdi. Yine eskisi gibi normalimize döneceğiz. Allah’tan bir şey gelmezse inşallah bayramdan sonra cumartesi gündüzleri yine namazgahta, akşamına burada olacağız inşallah. Perşembe akşamları da Namazgah’ta olacağız. Böyle böyle inşallah normale döneceğiz biz de. O yüzden arkadaşlar bundan sonra büroya gelmesinler. Oraya ziyaret maksatlı veyahut da bir şey sormak için öyle gelmesinler inşallah. Başka? Malum bayramlaşma yine geçen

seneki gibi o şeydeki salonda olacak. Neydi oranın adı Cevdet? Bahçe güveçte olacak. Geçen sene kurbanda yapmıştık, değil mi bayramlaşma geçen sene Kurbanda? Geçen sene kurbanda bayramlaşma yaptığımız yerde olacak Allah izin verirse inşallah. Herhalde salon on buçuk, onbirde açılır galiba, değil mi Cevdet? Evet, sabahtan akşama kadar bize aitmiş. Arkadaşlar saat on bir gibi gelebilirler. On buçuk onbirde gelebilirler. Bayramlaşma yapacağız ama bunu da şimdiden herkese de ilan etmiş olayım, fotoğraf çektirmek için uğraşmayalım. Bu bayram fotoğrafı kaldıralım çünkü çok yığılma oluyor, çok zaman geçiyor. O yüzden fotoğraf işini yok edelim inşallah. Böyle bir sıkıntı oluyor çünkü. Arkadaşlar, kardeşler hepsi de herkes fotoğraf çekilmek istiyor. O günde orda biz unutursak, Cafer not al da bir kenara, onu orda yayınlayalım inşallah Allah’ın izniyle. Başka? Benim aklıma gelen bu kadar. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun inşallah. Cenabı Hak cümlemizi sevsin, sevindirsin, muhafaza eylesin, cümlemizi korusun inşallah. Umduklarımıza nail eylesin, korktuklarımızdan hıfzı muhafaza eylesin inşallah. Hakkınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun inşallah. Allah razı olsun cümlemizden.

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 4 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-7-6 • Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.