Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
“Sineğin gevşek tevilinin değersizliği”
Konu başlığı bugün. ‘Senin ahvalin o tuhaf’…Geçen haftadan hatırlayalım. Ne vardı? Kuran’ı kendi kafasına göre heva ve heveslerine göre tevil edenler vardı. Kuran’ı kendi heva ve hevesine göre tevil edip kendi heva ve hevesine göre ona hüküm çıkaranlar vardı. Bunlarla alakalıydı. Hani Kuran’dan hüküm çıkaracak olan kimler olabilir diye bir de sıralanmıştık. işte lügat ilmi olması lazım, nahiv, sahv ilmi olması lazım diye bir sohbet ettiydik. Evet, yani bunlar çünkü ne yapıyorlardı? Bunlar altını, altını bakıra çevirmeye çalışıyorlardı. Kur’an ayetleri altın. Bunlar ne yapıyorlardı? ilimsizliklerinden dolayı, ferasetsizliklerinden dolayı, onlar heva ve heveslerine uyaraktan Kuran’ı kendi şeytani düşüncelerine, kendi heva ve heveslerine kurban etmeye çalışıyorlardı. Evet, Hz. Pir, bu Kur’an tevilcilerine dikkat edin, yani Mesnevi bundan 800 yıl önce yazılmış çünkü en son 850. yılının şeb i arusunu kutladıydık. 800 yıl önce, bu Kuran-ı Kerim’i, dini, kendi heva ve hevesine göre tevil edenler, o zaman için neler söylemiş bakalım. ‘Senin ahvalin’ yani bu tevilcilerin, bu Kuran’ı kendi kafasına göre yorumlayanlar için söylüyor.
“Senin ahvalin o tuhaf sineye benzer ki o kendini bir adam sanırdı. İçmeden kendi kendine sarhoş olmuş zerresini güneş görmüş. Doğan kuşlarının öğüldüğünü işitmiş. ‘Şüphe yok ki ben vaktin ankasıyım’ demişti. O sinek, eşek sidiği birikintisindeki saman çöpünün üstünde gemi kaptanı gibi başkaldırıp ‘ben deniz ve gemi hikâyesini okumuş, bir zaman bunu düşünmüştüm.’ İşte şu deniz, şu gemi, ben de bunun ehliyim, rey ve
tedbir sahibi bir kaptanım’ dedi. Deniz üstünde salını sürüp durmaktaydı. O kadarcık bir su ona haddinden fazla göründü. O sidik sineğe göre hudutsuzdu. Sinekte onu olduğu gibi görecek göz nerede? Onun âlemi kendi görüşüne göre olur. Gözü bu kadardır, denizi de ona göre. Batıl tevilci de sinek gibidir. Vehmi eşek sidiği, tevil ve tasavvuru saman çöpüdür. Eğer sinek kendi reyiyle saplandığı tevilden geçse, baht o sineği hüma yapar. Bu ibret gözüne sahip olan sinek olmaz; ruhu surete layık olmayacak derecede yüksek bir zat olur. ”
Bu akşamki dersin mesnevideki beyitleri bu. Demek ki bu heva ve hevesine uymuş, şeytanın ayak izlerini takip eden, kendi nefsinin ayak izlerini takip eden ama Kuran’ı tevil edenler ama kendilerince dini yaşamaya çalıştıklarını zannedenler, bu sinek gibidir veyahut da bir kısım sûfi görünümündeki kimseler de bu sinek gibidir. Nasıldır? Önce bizi bağlayan yerden gireyim. Sinek gibi dediğim şey şu. Bazen sûfilerin vartaya düştüğü, ayağının kaydığı yerler vardır. Bunlar nelerdir? Hep böyle zaman zaman söylerim ya, o kimse birkaç rüya görür, birkaç hal görür, bir çıt daha üstü, onun üzerinden birkaç keramet zuhur eder, o kendisini oldum perdesine atar. O kendisini, daha sûfiliği pişmemiştir, daha bir herhangi bir şey yoktur ama o oldum deryasına kendisini atar ve kendisini bu sinek gibi çok afedersiniz eşek sidiğinde, saman çöpünün üzerinde kendini kaptanıderya zanneder. Bu sûfilerde yaşanır mı? El cevap yaşanır. Sûfilerde bu genelde üçüncü makamla dördüncü makam arasında yaşanır. Beşinci makama o kimse geldiğinde, bu tip şeylere ehemmiyet vermemeye başlar. Tehlikeli midir? Evet ama ehemmiyet vermemeye başlar. Bu üçüncü, dördüncü makamda olanlar, kendilerine lakaplar taktırmaya başlar. Birisi ona bir lakap takar. Kimisi ona işte hocam der, kimisi şeyhim der, kimisi ona halifem der, kimisi ona işte zakir değildir, zakirim der. O da ondan mutluluk duyar. Birisi ona gider okutur, birisi gider ona kendisini üfletir, birisi gider ondan akıl alır, birisi gider ondan bir istişare eder, birisi gider ona bir şey söyler. O da orada artık kendi kendisine ahkâm kesmeye başlar. Sûfilikteki varta budur. işine bakmaz ya o böyle kendince önemli bir zat olmuştur. Allah muhafaza eylesin.
Bunun normalde bir de nesi var? Aslında hani sahte sarhoşlar vardır. Sahte sarhoş nedir sûfilikte? Kendisi spontane bir beyit söyleyemez kendisinden, ezber beyitler söyler. Yunus’tan iki şiir, Mevlana’dan beş tane beyit, Niyazi Mısri’den on tane beyit, herhangi bir yerden bir divan ezberler, onunla avlar insanları. Ona desen ki âşıksan, neye âşıksan onunla alakalı bana anlat desen, o susar. Ordan bir dem vuramaz. Oysa âşıksa bir kimse, âşık olduğu maşukunu her demde, her perdede görmeyi arzu eder ve onunla olmayı arzu eder ve öyle olunca da o kimse her demde, her perdede o sevgilisinden
bahseder. O maşukundan bahseder. Bahsedemiyorsa, tabiri caizse, ayran içip sarhoş olanlardan. Onlar yalancı sarhoş, onlar sahte sarhoş, yalancı ve sahte sarhoş olduğundan dolayı, etrafındaki insanlar da ne yapıyorlar? Onun o yalancı ve sahte sarhoşluğuna kanıyorlar. Bunlar çok özür dilerim, beyaz bir şey içtiklerinde, sarhoş olduğunu düşünüyorlar. Asıl sarhoşluk verecek olan şey, Mansur şarabıdır. Sen onu içebildiysen, sana ondan bir damla akıtıldıysa, senin aklın yerinde değildir. Aklın yerinde olmadığından dolayı sen ezberinden konuşamazsın. Ezber konuşan bir kimsenin aklı yerindedir. Ben o yüzden ezbercileri sevmem. O, sabahtan akşama kadar bir metni ezberler. Metni ezberledikten sonra çıkar, ezberindekini anlatır. Ona farklı bir soru sorarsan, o farklı bir soruya cevap veremez veya o esnada spontane farklı bir şey geliştiğinde o tabiri caizse, akıl aşka gelince, çamura saplanmış gibi ‘çamura saplanmış eşek misali apıştı kaldı’ der ya Hz. Pir, o tabiri caizse apışır kalır. O çünkü onun sarhoşluğu sahte bir sarhoşluk. Onun âşıklığı da sahte bir âşıklık. Onun sûfiliği henüz daha olgunlaşmamış, henüz daha kemale ermemiş. Hz. Pir’in demesiyle o daha süt içecek. O süt içecek. Süt içtikten sonra gelişecek. Gelişince ekmek istemeye başlayacak ama anne memesini bırakmaya yine de cesaret edemeyecek. Çocuk, eğer ki çocukluğundan erdemliliği var ise ekmek zamanı geldiğinde anne memesini kendisi keser ama çocuğun erdemliliği yoksa anne onu eğitir, sütten kesilme çağı geldiğinde sütten onu keser. Bir kuş misali, anne kuş ne zaman uçacaksa, o yavruyu o zaman uçurur ama anne kuş acemi ise veyahut o kuş kendisinde olmayan bir hırs, kendisinde olmaması gereken bir kibir var ise henüz daha kanatları tüylenmeden uçma sevdasıyla kendisini yuvadan atar. Uçma sevdası ile kendisini yuvadan atınca hazırda bekleyen avcı, yavru kuşu avlarlar.
Sûfinin de henüz daha uçmaklığa varmamış olan sûfi de kendi kendisine ben uçmaklığa vardım der ise ve avcı olan şeytan, avcı olanı heva heves, avcı olan nefis ve şeytanlaşmış, nefsine kul olmuş, heva ve hevesine kapılmış olan o avcı insanlar, o sûfiyi avlarlar. Gaflete düşeni, birisi avlar. işte Hz. Pir, bu sinek hikâyesiyle herkese ders veriyor. Burda Kur’an tevilcilerine ders verirken aynı dersi de ne yapacağız? Biz kendimize çıkaracağız ve kendi kendimize hani Abdülkadir Geylani hazretlerine gelir birkaç tane derviş derler bizim üstadımız her gece zikrullahta cennet meyvesi yiyor der. Mübarek rabıta eder o rabıtasında bakar ki onların dediği şeyh, cennet bahçelerinde dolaşan bir kimse değildir. Şeyhleri der ki onun dervişlerine üstadınıza selam söyleyin. Yine öyle bir cennet bahçelerine girdiğinde, bu fakire de himmet etsin. Biz de cennet bahçelerinde dolaşalım. Oranın meyvelerinden nasiplenelim, der. Yine zikrullah halakasında öyle bir hal olunca, o zat büyük bir kibirle ya Geylani, gel sen de bizim soframızda misafirimiz ol deyince,
tabii zat bir bakmış ki çok afedersiniz, elinde eşek boku var. Yediği, cennet nimeti diye yediği şey, eşek boku. Ondan sonra kendine gelir ve koşa koşa gelir Abdülkadir Geylani hazretlerinin önünde diz çöker. Der ki biz küstahlık yaptık, biz kibirlilik yaptık, kendimizi cennet bahçelerinde, cennet nimetleri yiyenlerden zannettik. Bizi affet, bize de ders ver. Himmet et. Biz de senin dervişin olalım der ve ders alırlar. işte sûfinin olmadan önce kendi kendine oldum diyeni, bu sinek gibi olur. Allah muhafaza eylesin.
‘Doğan kuşlarının öldüğünü işitmiş şüphe yok ki bende vaktin ankasıyım’ demiş. Şimdi kuşların içerisinde doğan kuşu övülür ya, methedilir. insanların içerisinde peygamberler övülür, methedilir. Ondan sonra veliler methedilir, övülür. Sonra salih insanlar methedilir, övülür. Sûfiler methedilir övülür. Sûfiler, geçmiş dönemde sûfiler methedilir, övülürdü. Geçmiş dönemlerde Allah dostları, veliler methedilir övülürlerdi. O yüzden bir kimse etrafındaki insanları aldatacaksa ya dervişlikle aldatırdı ya da üstatlıkla aldatırdı. Şimdi öyle değil. Şimdi dışardaki toplum, veliyi tanımıyor. Dışardaki toplum, sûfiyi tanımıyor. O yüzden dışarda ben sûfiyim derseniz, işiniz bozulur. Ben dervişim derseniz, dışarda işiniz bozulur. Neden? insanlar çünkü sûfilere karşı, dervişlere karşı antipatisi var. Hele bu zamanda insanlar artık tekrar sakallılara karşı dahi antipati duymaya başladılar. Örtülülere karşı antipati duymaya başladılar. Sebep? Çünkü bugünkü toplumda ben mücahidim, ben Müslümanım, ben işte şöyle cihat edeceğim, şöyle davamız var, böyle davamız var diyen, belli bir makama, belli bir mevkiye gelince bozuldular. Parayı gören, makamı gören, bozuldu. Parayı gördü makamı gördü bozuldu. Haramlara daldılar, lüks villalar, lüks arabalar, haksız kazançlar içerisinde yüzüp gitmeye başladılar. Bunu gören toplum, Müslümanlardan soğumaya başladı, islamdan soğumaya başladı. Bunu gören gençler, Müslümanları ve islam’ı yaşıyorum diyenleri hepsini de bir kategoriye koymaya başladı.
Artık insanlara dinden bahsedemez olduk. Artık insanlara sûfilikten bahsedemez olduk. Sebep? Bizdenmiş gibi görünenler, bizimleymiş gibi görünenler, ne yazık ki islam’ın yasakladığı her şeyi islammış gibi görünerekten yaptılar. işte böyle islam, Müslümanlık geçer akçe olunca, işte bir yerlere gidip bir makam sahibi olmak bir yerlere gidip bir mevki sahibi olmak bir yerlere gidip üç beş kuruş kendisine para değiştirmek için kendisini Müslümanmış gibi veya o partidenmiş gibi veyahut da o cemaatten, o topluluktanmış gibi gösterip, böyle kendilerini dizayn ettiklerinden dolayı, o insanlara bakan toplum islam’dan soğudu, dinden soğudu. Ama geçer akçeydi ya islam olmak, Müslüman olmak. Geçer akçe olunca işte doğan kuşlarının methedildiği gibi o da kendisini doğan kuşu gibi gördü. Ben vaktin ankasıyım
dedi. Yani ben sûfilik olarak buna bakacak olursak, ben zamanın kutbuyum dedi. Ben zamanın kutbuyum dedi, benden başka kutup yok dedi, ben son kutubum dedi, benden sonra gelecek olanlar kutup olmayacak dedi, ben zamanın ankasıyım, ben zamanın isa’sıyım, ben zamanım Musa’sıyım, ben zamanın nebisiyim dedi. Hatta birisi çıktı ben nebiyim dedi, bir başka birisi çıktı, ben zamanım Mehdisiyim, ben Mehdiyim dedi, bir başkası çıktı ben zamanın imam-ı Azamıyım dedi. imamı Azam kim oluyor ki dedi! Bunu kulaklarımla duyduğum şeyleri söylüyorum. Televizyonlarda kulaklarımla duyup gözümle seyrettiğim şeyleri söylüyorum size. Bunları bu fakir kulaklarıyla duydu. Bu neden? Çünkü insanlar oradan aldatılıyorlar.
insanları dinle aldatırsınız, dinle aldatırsınız çok rahat. Çok rahat ırktan aldatırsınız, çok rahat milliyetçilikten aldatırsınız, çok rahat dinden aldatırsınız, çok rahat sûfilikten, cemaatten, tarikattan, cemiyetten, topluluktan aldatırsınız. Çok rahat aldatırsınız. O yüzden bu fakir otuz kusur yıldır bağırır, der ki sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz. Bir kimse size sohbet ettiği de sonra pamuk eller cebe, hala daha söylüyorum bunu, hala daha Ümmeti Muhammed kandırılmaktan zevk alıyor. Ya bir sohbetin arkasından çıkarken pamuk eller cebe denir mi! Ama hala daha deniyor. Bunu alıştıra ne? Bunu alıştıran diyanet. Hiçbir cuma hutbesi duymadım daha namaza başladığımdan itibaren hiçbir cuma hutbesi duymadım ki ardından para istenmemiş olsun. Bu Hıristiyanlıkta var. Bu Musevilikte var. Başka hiçbir şey de yok bu. Hıristiyanlık, gidersin, bozulmuş Hıristiyanlık, gidersin kiliseye yardım edersin, papaz seni affeder. Ne zaman pazar ayinine gitseler, para toplarlar, herkes af olmuş olarak çıkar. Bu Musevilik ’de var. Suç işlersen, suç işlersen, günah işlersen, gidersin haham başına parayı verirsin, affolursun.
Bu Türkiye’de değişik topluluklar var, değişik topluluklarda düşkün ilan edilenler, orada gider dedeye para verir, kurban keser, oraya tasadduk eder, düşkünlükten kurtulur. islam bu değildir. Müslüman dilenci değildir. Hiç kimse peygamberlik taslayıp Hazreti Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri cihada gideceği zaman işte Müslümanlardan yardım topladı deyip de onun arkasına sığınıp para toplamasın. Onun arkasına sığınıp para toplamasın. Hadi cihada gideceksen, silah mı alacaksın cihada gitmek için, Allah Resulü (s.a.v.) hazretleri silah almak için para topladı. Zırh almak için para topladı. Silah almak için, zırh almak için topladı, sen ne için topladın? Ne için topladığın belli değil. işte doğan kuşu kendisini zanneden ne yapar? Kendisine der ki ben zamanın kutbuyum. Kendisine der ki ben zamanın piriyim. Kendisine der ki ben zamanın nebisiyim. Kendisi için der ki ben olmasam dünya helak olurdu. Kendisi için der ki ben zamanın imamı
Azamıyım. Kendisi için der ki ben zamanın en büyük tefsir kutbuyum. Kendisi için bunu söyler. Allah muhafaza eylesin. ‘O sinek, eşek sidiği birikintisindeki saman çöpünün üstünde gemi kaptanı gibi başkaldırıp, bendeniz ve gemi hikâyesini okumuş bir zaman bunu düşünmüştüm. işte şu deniz, şu gemi, ben de rey ve tedbir sahibi kaptanım, der.’ işte bu tip heva ve hevesine düşkün insanlar, bu tip nefsaniyete, şeytaniyete hizmet edenler, bu tip dünya makamına, dünyanın parasına puluna tapanlar, kendilerince kendilerini zirvede görürler. Şimdi Cevdet’i görünce sanat erbabını da katayım. Sanat erbabı da öyle görür. Adam iki cıvata sıkar, kendini usta görür. Evet, sanat erbabında da vardır o. Destere tutmasını bilmez. Kendisini mobilyacı görür, perişan eder milleti. Anahtar tutmasını bilmez, kendisini tamirci görür.
Bazen zaman zaman böyle bir anı olarak anlatıyorum, ben sohbete gidiyorum Ankara’ya, yolda araba habire böyle şey yapıyor, tekliyor arıza yapıyor filan. Sabah daha herkes kapalı tabii. Cevdet’e telefon açtım. Cevdet böyle böyle yapıyor dedim falan. Dedi ki en yakın bir elektrikçiye gir. Ondan sonra dedi ki böyle bir baktık buna. Hani bir şeylerini ölçtür, elektrik gelen yerlerini. Bir elektrikçiye girdim Bozüyük’te, açtım kaputu. Adam baktı baktı baktı, benim gibi bakıyor o da. Bir fark yok yani, onun bakışıyla benim bakışımın arasında bir fark yok. Dedim kapat, dedim kapat abiciğim sen dedim ondan sonra ayıp söylemesi bir sabah şeftesi verdim, iş yaptırın yaptırmayın, bir esnafa gittiğinizde isterse bir lira olsun, bir sabah şeftesi verin esnafa. Adaptır, öyle bir iş yapmadı. Selamünaleyküm, hayırlı işler. Hayır! Adam şefte yapsın. Bir de içinden dua et ona. Yarabbi bereketlendir, lütuflandır, ikramlandır, katından ver hayırlısıyla de, dua et. Dedim kapat abiciğim, kapattı. Aradım, dedim Cevdet Usta, adam dedim dükkânı açmış ama benim gibi baktı baktı kaldı dedim ben, bir şey yok dedim. Çünkü dedim o senin dediğin dedim o küçük aküyü nerede olduğunu dahi bilmiyor bu adam dedim ben. Benim dediğim gibi, öyle oldu değil mi? Biz ikinci bir elektrikçiye gittik. O da büyük bir aldı, tornavida, pense filan, geldi ondan sonra, hani takım taklavatı aldı. Ben açtım arabanın önünü. Dedim nerde bunun küçük aküsü, böyle baktı. Bunlarda iki akü mü var dedi. Vallahi iki akü varmış. Ben de bilmiyordum dedim. Ben dedim ustayı vereyim sana tarif etsin dedim. Verdim Cevdet Usta’yı. Dedim usta, tarif et. Ben yolda kalacağım yani! Neyse tarif etti ona, şurayı aç, burayı aç… Adam öyle tarif etmesine rağmen açamıyor. Adam zorla açtı. Ben dedim iyice bu hasar verecek ha! Bunlar ustayım diye dükkân açmışlar. Öyle olmayın. insanların malına zarar verirsiniz. Allah korusun, şimdi işte bunun gibi sanat erbabında da olmadan oldum diyenler var ya adam tahtaya çivi çakmasını bilmiyor, mobilyacı. Adam duvar örmesini bilmiyor ama duvarcı. Bakıyorum
ben şimdi böyle, diyorum ya bu duvar yamuk olmamış mı diyorum ben, sıvacı düzeltir diyor. Nafız’a diyorum. Nafız sen düzeltecekmişsin. Benim yanımda bir şey demiyor. Ben gittikten sonra onun boğazını sıkacak neredeyse Nafız, sen neden böyle yamuk yaptın diye! Ama ne, adam duvar ustası! Onlar da alışkanlıkmış öyle, replikmiş. Duvar ustasının hatasını sıvacı kapatıyormuş. Sıvacının hatasını boyacı kapatıyormuş. Yani sen! Neden hata? Yok işte! Olmadan önce oldum! Allah muhafaza eylesin.
işte böyle olmadan önce olunca dine de zarar veriyor, sanata da zarar veriyor veyahut da evlilik çağına gelen insanlar, anne baba çocuğuna bakıyor, çocuğunun eksiğini görmüyor. Diyor ki benim çocuğum evliliği götürür. Başlıyor kız aramaya. Soruyorsun ne iş yapıyor, iş yok. Soruyorsun, diyorsun ne geliri var, geliri yok ama evlenecek. Veya kız evlenecek, unutmadığım böyle anektotlar var bende. Hacı kardeş, evlendir her şeyi sana ait, evlendir. iyi olur. Aaaa düğüne bir hafta var, benim kızım bulaşık yıkamasını bilmiyor. Nasıl yani? E basbayağı! E ne olacak? Bulaşık makinesi alsın erkek tarafı. Allah Allah! Ya olur mu? E olacak. Kalsın yoksa. Kızı o güne kadar elinde bulaşık hiç yıkamamış. Kızını evlendiriyor adam, kadın. Ben grogi, duruyorum, eyvah diyorum ya, nasıl bir işin içerisine girdim ben! Erkek derviş, kız derviş, aileler derviş. O diyor ki kalsın, benim kızım bulaşık makinesiz mi evlenecek düğüne bir hafta var. Kartlar bile basılmış. Çocuğa diyorum ki böyle böyle, kalsın abi diyor. Ben bulaşık makinesi alamam şimdi. Aldık, gönderdik. Kız oğlan aldı diyor, oğlan da kız aldı diyor. Herkes birbirlerine dediğini yaptırdı, olan Mustafa Özbağ’a oldu arada. Evlendiler, mutlular, çoluk çocukları var. Allah mutluluklarını artırsın. Sıkıntı yok ama kızını evlendirecek, bulaşık yıkamasını bilmiyor kız, elde bulaşık yıkamasını bilmiyor. Ben biliyorum, o bilmiyor! Ben biliyorum iyi bulaşık yıkarım ben. O bilmiyor ama evlendiriyor kızı, muhteşem. Allah muhafaza eylesin ve o, on numara ben ev hanımıyım diyor. Öbürkü de diyor ki ben on numara adamım. Evlendikten daha bir ay geçmiyor. Evin kirasını ödeyemedik, babana söyle de evin kirasını ödesin diyor adam. Evlendiği gece ne kadar takı varsa alıyor takıları, borç ödemeye koşturuyor ertesi gün sabah. Daha ilerisini söyleyeyim, düğün salonunda takılarla borç ödüyor. Düğün salonunda, daha düğün bitmemiş, düğün salonunda düğün bitmemiş, takılarla borç ödüyor, düğün salonunda ödüyor. Bu da oğlan evlendiriyor! Fazla değil, beş altı ay sürüyor zaten. Allah muhafaza eylesin.
‘O sidik, sineye göre deniz üstünde salını sürüp durmaktaydı. O kadarcık bir su ona haddinden fazla göründü.’ Böyle insanlara küçücük şeyler çok büyük şey görünür. Bir rüya görür. Onun için rüya çok önemlidir. O yeşillikler içerisinde bir kuşun uçtuğunu görmüş. O rüyayı tevil ettirmeli
o. O gözünü kapattığında bir anda böyle bir şey oluvermiş ama ne olduğu belli değil. O önemli o! O, gözünü kapattığında başka bir perde açıldı ama ne olduğunu bilmiyor! Ben bunları normalde dinlediklerimden söylüyorum. Onun rüyası muhakkak çok önemlidir. Bir normal yeşilliklerin içerisinde giderken bir ağacın üstünde bir tane kuş görmüş. O kuş ona gözünü dikmiş ve bakmış! Muhakkak tevil edilmesi lazım onun. Evet ve ne zaman görmüş? Sabah saat üç buçukta görmüş. Üç buçukta telefonun cayır cayır çalması lazım. Sen de diyeceksin ki yani bu saatte ya ölüm oldu ya hastanede kaldı ya postanede kaldı ya yolda kaldı, bayansa kocası evden kovdu. Evet, yeni çıktı bunlar. Bunlar yeni çıktı. Bunlar adamız diye geziyorlar içimizde! Gece saat üçte, üç buçukta, dörtte kadını kapının önüne bırakanlar var. iyi ki bunlar derviş değil. Dersini mersini alır Fizan’a gönderirdim zaten ama var, bunlar adamız diye geçiniyorlar ortalıkta. Yani benim telefonum üç buçuk dörtte çalınca, ben kendimce bunlar var diyorum ben. Ya sokağa atıldı kadının birisi, bizim dervişlerden birisi, ya adam dövdü attı, bizim derviş bayanlardan birisi. Ya, evet bakıyorum bunun annesi hastaydı diyorum ben, annesi ile alakalı bir şey oldu herhalde diyorum, açıyorum veyahut da işte babasıyla eşiyle bir tarafında bir şey var, bir sıkıntı var orda, açıp bakıyorum. Bazen normalde işte numara farklı, bende kayıtlı değil. E saat 3.30, açıyorum. Mustafa Hoca ile mi görüşüyorum? Tamam diyorum ya! Mustafa Hoca ile mi görüşüyorum dedi mi tamam. Derviş değil o. Ben hoca değilim, buyurun. Hocam bir rüya gördüm. Allah’ım Ya Rabbim! Hayırdır inşallah diyorum ya hayırdır inşallah! işte anlattığım rüyayı anlatıyor veya bunların farklı versiyonları. Üzerine alınsın insanlar bunda da bunu da söyleyeyim veya sabah daha saat üç buçuk dörte elli atmış tane mesaj, bir şahıstan! Yazıyor. Ben bir cümle yazıyorum, saatin dört olduğunun farkında mısın? En sonuncusu şu, en son mesaj şu. Neden cevap yok?
Şikâyet için değil. O da kendini çünkü kaptanıderya görüyor. O rüya onun için kaptanıderya veya o kimse çok önemli derviş. O şahıs çok önemli. Her şeyden önemli. Senin her şeyinden önemli o. Saat 03.30 cevap vereceksin. Saat 05.30 cevap vereceksin. Hiç önemli değil veya ne zaman o yazdı, sen hazır kıta bekleyeceksin, cevap vereceksin veya o aramış, hazret aramış ya aramış, anında cevap vereceksin. Sebep? O çünkü kaptanıderya! O anka kuşu! O doğan çünkü! Onun gibi derviş yok. Onun gibi âlim yok. Onun gibi fıkıh bilen yok. Onun gibi tefsirci yok. ‘O sidik sineye göre hudutsuzdu. Sinek de onu olduğu gibi görecek göz nerede!’ Ama bu insanlar da bir meseleyi olduğu gibi görecek göz yok. Sebep? Ferasetsiz. Sebep? Aşk ehli değil. Sebep? Zikir ehli değil. Sebep? Mana ehli değil. Eğer mana ehli olmuş olsaydı, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri yürüyüp giderken,
bu kabirdekilerin azaplarını gördünüz mü? Onu görecekti veyahut da mana ehli olmuş olsaydı, mânâ ehli olmuş olsaydı, Hz. Ömer radıyallahu anh hazretleri gibi hutbeye çıktığında: ‘Ya Sariye el cebele!’ diyecekti. Ama yok! O mana yok onda. O mana olmadığı halde benim gibi kör, kendisini görüyormuş gibi gösteriyor. Kendisini ne yapıyor? Görüyormuş gibi gösteriyor. Kendisini mana ehliymiş gibi gösteriyor. Hatta inanıyor ona, bakın hatta inanıyor. Hatta böyle kendince böyle daha yeni daha, daha sen daha sen çorbaya üf diyorsun ya, daha dur! Daha yeni derviş olmuşsun. Daha dur bakalım! Daha ne yollar geçeceksin sen daha! Ona biraz öte git deyince, bir bakmışsın gitmiş. Dur daha, daha dur! Daha ne çileler çekeceksin sen. Ne sıkıntılar göreceksin. Yok! Şimdi bugünün insanı bir anda olacak bitecek, bir anda! Yazıyor, üç gündür ders almış, benim seyr-i sülukum ne zaman başlayacak! Dedim ki hiç gıybet etmediğin zaman başlayacak. Senin seyr-i sülukun gıybeti bıraktığın zaman başlayacak. Cevap yok! Yazıyor bana ne zaman esma vereceksiniz? Rüyanda gördüğünde esma vereceğim diyorum, gör rüyanda, esma vereyim sana. Ama yok! Esma bekliyor. Neden? Onun gördüğü kendisine hadsiz hudutsuz görünüyor. O kendince bir şey görüyor ya örnekliyorum şimdi, birçok böyle şeyh efendinin zamanından söyleyeyim.
işte şeyh efendi dedi ki bir yere gittik, Mustafa Efendi’ye, anlatın dedi hallerinizi rüyalarınızı dedi. Bana dedi, Mustafa Efendi, şurda bayanlar var dedi. Ben dedi onlarla bir görüşeyim oğlum, buradan bu gece gidelim dedi. Emredersiniz efendim dedim. Neyse, tabii oranın o erkekleri toplandılar. Öyle dervişlerde şey vardır, kabullenememe hastalığı vardır. Bir şeyi kabullenmez. Böyle inadi takılır. Mesela işte Adnan bütün semazen, mıtribandan sorumlu, öyle değil mi? Adam onu kabullenmek istemez. içinden ona karşı muhalefet götürür. Ona o vazifeyi veren kim? Üstadı. Sen üstadına muhalefet ediyorsun, ona değil. Onun farkına varmaz o. işte Erdoğan Tekirdağ’ın zakiri. Orda o kimse ona karşı içinde muhalefet besler. Ya sen aslında üstada muhalefet ettin. Neden? O bir gün sabahleyin kalkıp ben zakirim demedi ki. Onu oraya atayan var. Sen ona neden muhalefet gösteriyorsun! Dervişlerde bu batini hastalıktır. Manevi hastalıktır bu. Bayanlarda da vardır bu, erkeklerde de vardır. Hatta bir kısmı der ya, mesela işte semazenin birisi şunu der, ben şeyhime bağlıyım ya, Adnan kim oluyormuş ya! Bunlar manevi hastalıktır. Ben şeyhimi tanırım, başka kimseyi tanımam. Sen şeyhini tanıyor musun? Evet. O vazifeli kılmış onu oraya, sen vazifelisin demiş. Sen nasıl tanıyorsun şeyhini? Yok! Aslında gerçekten şeyhine de muhalefet ediyor. Manevi hastalıktır bunlar. Şimdi şeyh efendi dedi ki Mustafa Efendi dedi, oğlum sen dinle, hallerinizi rüyalarınızı anlatın Mustafa Efendi’ye. Ben oturdum şimdi. Arkadaşlar bir soracağı olan varsa, anlatacağı
olan varsa anlatsın dedim ben şimdi. Birisi dedi anlattığımız hali (böyle kafasında dedi) anlayabilecek mi acaba dedi. Ben hiç oralı olmadım. Gene birine mesela işte Erdoğan, ‘Erdoğan anlat bakalım ya Mustafa efendiye, seninkini anlar o’. Yani Erdoğan daha düşük ya, onu anlarız! Neyse gene böyle bir iki böyle varyata yaptı orda. Birisine dedi, sen dedi, eşofmanlarla gece yatıyorsun, terlemiyor musun dedi ona. Allah’ım Ya Rabbi diyorum ben. Rabbim diyorum bana sabır ver. Biz tabi o zamanlarda böyle değilim ben, biraz daha deli doluyum. Neyse bir iki daha o pijama muhabbeti devam etti.
Senin dersini mi alayım göndereyim dedim, dersini almadan mı göndereyim dedim. Bu durdu şimdi. Yoksa dedim her ne halt işlediğini hepsini sayıyımda mı göndereyim buradan dedim. Tık yok bunda. Dün gece ne yaptığını, bir gün önce gece ne yaptığını, bir gün önceki gecenin gündüzünde ne yaptığını, eşine ne yaptığını, ona nasıl davrandığını, ben şimdi… Bu durdu. Daha anlatayım mı dedim ben. Kaldı şimdi. Milletin donunla mı uğraşıyorsun dedim. Senin dediğin zamanda da o adam dedim eşofmanlarla yatmadıydı dedim. O da senden dedim sopasını sakladı dedim ben. Döndüm, dosdoğru söylesene, eşofman yoktu ayağında desene dedim ben. Yoktu abi, dedi. Ne söylemiyorsun dedim. Desene dedim ben eşofmanlar ile yatmışım. Senin gibi çiçekli böcekli pijama ile yatmadım deseydin ya dedim ben. Tık yok alayım mı dersini dedim ben. Gene tık yok. Sen hiçbir hal görmüyorsun dedim. Hal gördüğünü zannediyorsun sen dedim. Ben Geylani Hazretlerini görüyorum ama dedi. Kendin konuşturuyorsun onu dedim kendi nefsinde dedim, bu kaldı. Dedim senin görmüş olduğun hallerin hepsin de dedim ben, sen pir efendileri gördüğünü düşünüyorsun, hepsini de sen kendin konuşturuyorsun dedim, bu kaldı şimdi. Ama orda ne kendince? Orda beş on kişinin içerisinde o hal dervişi konumuna koymuş kendini. O kendince o hayallemeyi, hayallemeyi eşek sidiği gör. O eşek sidiğinin üzerinde o kendince bir tane de şey ne o, saman çöpü, kendini kaptan-ı derya görüyor. Sufilikte, fıkıhta o kimse iki tane kitap okumuş, kendisini imamı Azam görüyor. Öbürkü tefsirde o iki tane tefsir yazmış, kendisini Fahrettin Razi’den fazla görüyor, Taberi’den fazla görüyor kendisini. Allah muhafaza eylesin. Neden? Çünkü bunların hiçbirisinde de gerçek anlamda mana yok. Sıkıntı bu. Mana yok. Mana olan kimse ben oldum, ben gördüm, ben bittim, ben şöyleyim, ben böyleyim… Ağzından çıkmaz onun. Ha kimisinde de yoktur, varmış gibi gösterir. Hani var ama konuşmuyor! Değil canım kardeşim. Yapma. Dervişliğini seni yaşa.
‘Batıl tevilci de sinek gibidir. Vehmi eşek sidiği, tevil ve tasavvuru da saman çöpüdür.’ Batıl tevilci yani bu batıl tevilci ne? Kuran’ı tevil edenler, meselelere tevil edenler, meseleleri tevil eden sûfilikte. Batıl tevilci, rüya tevili
de yok, hal tevili de yok, kendi kendine rüya tevil edeceğim, hal tevil edeceğim diye uğraşıyor. Batıl tevilci sûfilikte. Otur oturduğun yere. Sûfilikteki disiplin çok güzeldir. Bir kimsenin üstadı varsa mesele bitmiştir. O kimse der ki üstadımıza soracağım kardeşim. Haa senin gördüğün rüya, evet bak, sana makam verecekler. isa sana bir makam verileceğini ben bekliyorum. Bekliyorum, bir makam verilecek sana. Tamam. isa, o batıl tevilcinin peşinde. Ona söyledi ya, ona bir makam verecekler. Bu, bayanların arasında daha fazladır. Hele pandemide internette, bomba! Tabi onu söyleyen, karşıdaki derviş ise, o derviş dönüyor şeyhine. Diyor efendim, filanca kardeş bana böyle böyle dedi diyor, ne kadar itibar edeyim? Ben de diyorum ki bunlar boş muhabbet, kalıyor. Ama bunu böyle teyit etmeyenler var. Ona tatlı geliyor. Ona diyor ki yakında sana makam verecekler. Ona diyor ki yakında sana mevki verecekler. Bak! isa sen benim dersimi takip et, sana Kur’an okutacağım bak. Sen internette benim zoomuma katıl, duayı sana yaptıracağım. Olmadı biraz da hediye gönder bana, ben sana her şeyi yapacağım ya, merak etme be! Batıl tevilci bunlar. Ben kendi içimde bulunduğum topluluğu da konuşurum. Ben Kur’an sünnet yolunda yürüyeceğim, beni ilgilendirmez. Bir kimse kırılacakmış, üzülecekmiş, ben doğruyu anlatmaya çalışırım. Batıl tevilci. Ömer, yarın Emir Sultan’a gideceğim, senin için dua edeceğim. Husisi bak ha, tamam. Ama zoomdan beni takip et ama iyi mi! Emir Sultan geldi senden alakalı bir şey söyledi bak ha. Ne söyledi? Bir şey söyledi ama söyleyemem şimdi sana. Batıl tevilci bunlar, bunlar dervişlerin algılarını, daha doğrusu Allah affetsin, yeni yepildek dervişleri kandıran yol kesici bunlar. Batıl tevilci.
Bir ara şeyh efendinin zamanında da birisi vardı bizde. Gider mesela işte hımm, Erkan seni dosdoğru yetiştirmemiş Mustafa abin. Ben, sen uğra bana ben seni biraz yetiştireyim! Erkan’ı ben çavuş etmişim veyahut da derviş. O koşuşturuyor ya! Batıl tevilci! Adamı kendi nefsine bağlıyor. Cevdet, sen biraz daha çalış, sana şiş buhranı vereceğim. Cevdet onu görünce şiş buhranı alacak ya, kolay bir şey mi? Esas duruşa geçiyor. Batıl tevilci! Erkan, rüyamda gördüm, sıkıntı var sende. Batıl tevilci. Sen onu rüyanda gördüysen ağla sabaha kadar kardeşin için, dua et ona. Onun kendisine söyleme. Ne kendisine söylüyorsun! Batıl tevilci Bunlar sufiliğin içerisindeki batıl tevilciler. Bizi ilgilendiren yerler bunlar. Benim üstadım var kardeşim. Sana ne ya! Allah affetsin, kendimi büyüklendirmek için söylemiyorum. Şeyhler gelirdi, ben Bayındır’dayım. izmir’den şeyh geliyor. Mustafa Efendi, seni rüyamızda gördük. Bizim halifemiz olacaksın. Kabul et. Hemen halifeliğini hilafetini yazayım senin. Daha Bayındır’dayım ben. Yeni daha böyle hareketliyiz, canlıyız, koşturuyoruz, böyle ses getiriyor her taraftan.
Tabi izmir’de altı yedi tane şeyh var. Bergama’da var, Manisa’da var, Turgutlu’da var o zaman şeyhler. Dağın öbür tarafında, Kemalpaşa’da var. Bizim bölge münbit toprak. Tire’de var, Ödemiş’te var, Melamiler zaten Melami şeyhleri, onlar zaten bomba her birisi de. Tabii yani var bir sürü her yerde. Şimdi duyuluyor ya. Bir de benim hikâye enteresan, hikâye çok güzel. Hikâye ne? Yani adam derviş olmazdan önce uçmuş. Ya, sonradan tövbe etmiş, dönmüş. Şimdi uçan kuşun kanadını durduruyor havada. Vayy! Gidelim hemen! Batıl tevilci.
Bayındır’da bir yaygara koptu, ben bir itikâfa girdim. Birisi yemek getirmiş kapının önüne koymuş. Haberim yok, yemekten de haberim yok, gerçekten haberim yok. Ben içeri bir giriyorum, küçücük bir oda var orda, ben odadan dışarı çıkmıyorum. Şeyh efendi yasakladı; güneşi görmeyeceksin, dünya kelamı konuşmayacaksın, işte telefonda sıraladı, şunu şunu şunu şunu şunu şunu şunu yemeyeceksin… Ben içimden dedim ki bir şey yemeyeceksin o zaman dedim. Ben birinci gün üç lokma, ikinci gün iki lokma, üçüncü gün bir lokma, bildiğiniz lokma, bir dilim ekmek, bunlarla iftar ettim. iftar ettim, sahur değil. Üçüncü günden sonra yeme içme yok. Bir tek çay var. Bütün gece çay içiyorum. Benim itikâflar öyleydi. Sizinkilere bir şey diyemem. Ben nerde yemek göreceğiz, içmek göreceğiz biz. Odada duruyorum ben. iftar için, ramazan ya, iftar için kapının önüne bir kimse böyle bir kaç tabak yemek koymuş, sen yatsı namazından önce gelmiş hani boşları almak için bir bakmış tepsi kurtlu, içinde kurtlar cirit atıyor. Utanmış almış tepsiyi eve gitmiş. Adama vermiş veriştirmiş, senin kazancın haram. Ben böyle böyle, itikâfta orda, ondan sonra, işte Macir Hasan’ın oğlu orda itikâfta, ben ona, babamın lakabı Bayındır’da Macir Hasan, böyle böyle, ben ona yemek götürdüm. Bütün mahalleye yaymış. Demiş ki kazancından şüphe eden yemek götürsün, kapının önüne koysun. Bütün Bayındır duydu bunu bir anda. Millet geliyormuş yatsı namazına beni görmek için. Ben çıkmıyorum namaza, ben içerdeyim. Bekliyorlarmış bekliyorlarmış gelen yok, giden yok. Diyorlarmış ki yok kimisi uçtu, kimisi kaçtı, kimisi şu oldu, kimisi bu oldu. Bizim resmi daire, o zaman ben orman işletmesinde kalıyorum. En sonunda dayanamamış müdür, müdür yardımcıları, camiye gelmişler. Müdür demiş ya ben onun müdürüyüm, gireceğim görüşeceğim demiş. Ya ne yapıyor bu adam? Demişler ki giremezsin, görüşemezsin. Demiş ya müdürüyüm ben onun, ben gireceğim. Yok demişler, giremezsin, bizim arkadaşlar katmamışlar içeri. E tabi o da dönmüş. Müdür sonra kendisi anlattı bana. Bayındır’da kalmadı bu, bölgeye komple yayıldı, orda bir tane evliya var diye.
Tabi ben sabahleyin evden çıkıyorum. Birisi bekliyor kapının önünde. Bismillahirahmanirrahim. Ben hiç oralı olmuyorum. Ben yürüyorum, ben daireye yetişeceğim. O benim arkamdan koşuyor. Abicim, takip etme beni, bak işine. Ben rüyamda gördüm seni. Ya rüyanda gördüysen gördün kardeşim, bak işine diyorum ben, gelme. O şimdi bir de dervişlik yapıyor ya, elini bağlıyor böyle. Tanımıyorum adamı ben. Benle beraber çarşıya doğru arkamdan geliyor. Herkes bize bakıyor. Hani bunun arkasından birisi geliyor, ben utancımdan yerin dibine giriyorum. En sonunda sert yapıyorum, git lannn! Bu şimdi dersini döndürüyorum ben, bu kalıyor. Diyorum ben şeyh arıyorsan Nevşehir’de diyorum Abdullah Efendi, git bağlan. Ben şeyh falan değilim. O haldeyken bakın şeyh efendiye bağlanmıyor adam. Batıl! Anladınız mı bâtılı şimdi. Ben adama diyorum ki benim şeyhim Nevşehir’de, Abdullah Gürbüz Efendi. Git ona bağlan. Şeyh o. Ona gidip bağlanmıyor kimse. Batıl çünkü. Batıl tevilci. Bakın batıl tevilci! Bu bütün alanlarda vardır bu. Bütün alanlarda! Allah muhafaza eylesin. Şimdi bu Kur’an için de geçerli mi? Evet. Şimdi çok Kur’an tefsiri var ya, sizin bütün ümmeti Muhammed’in aklını, fikrini, kalbini, imanını bulandıran, karıştıran çok şey var. Bakın tevillerle alakalı, bunu dini çok iyi araştıran ehlisünnet âlimleri toplamış bunu, bilhassa Hanefiler ve bilhassa imam Maturidi dizayn etmiş bunu. Uzak tevil, yani manadan uzak, zayıf tevil, mana ile hiç alakası yok. Hoş olmayan tevil yani işte Allah’a böyle peygambere nerdeyse suç isnat eden şeyler, zorlama tevil. Yani ordan o mesele anlaşılmaz ama zorluyor ya, fasit tevil. Yapmış olduğu tevilin hiç aslı astarı yok. Pek bilinmeyen tevil. Yani buna baktığımızda kimse o noktada görüş beyan etmemiş. Kimse orda toplanmamış. Ümmet toplanmamış ama o kimse ne yapıyor? Bir tevil ediyor onu veya anlamsız tevil, özensiz tevil, delilsiz tevil. Delili yok. Garip tevil, fazla karışık tevil, çirkin tevil, güçsüz tevil, kabul edilemez tevil, mezhebi tevil, yanlış tevil, batıl tevil, uydurmuş tevil, bidat tevil.
Bakın bunlar Kur’an-ı Kerim’i tevil edenlerin düşmüş oldukları girdaplar ve biz bu tefsirlerin hangisinde, hangi ayeti kerimede nasıl bir tevil var, bilebilecek noktada değiliz zaten. O yüzden bir Kur’an tefsir ettim diyen bir profesör çıkıp milletin huzuruna, hadislerin hepsi de meznudur. Hadislerin hepsi de sahih değildir. Benim bu tefsirimde hiçbir rivayet kullanılmamıştır deme cesaretine sahip ve biraz ilmi olsa veyahut da o ilim ehli konuşsa o profesörün tefsirinin ‘t’sine dahi bakılmaması lazım ve ilim dünyası ilimle o kimseyi boğması lazım ama Türkiye’de veya islam dünyasında bunun olması mümkün değil. Sebep? Çünkü Kur’an ve sünnet dairesinde duran çok az âlim, çok az fıkıhçı, çok az tefsirci, çok az şeyh efendi var. Sıkıntı bu veyahut da üstadın birisi, şeyhin birisi kalkıp, kendi kendisini, kendi kendisini
zamanın kutbu ilan edebiliyor. Birilerinin rüyada birisini zamanın kutbu görmesi farklı bir şeydir ama bir kimsenin kendisini zamanın kutbu olarak ilan etmesi farklı bir şeydir veya bir üstadın kendisini zamanın kutuplarından birisi olarak ilan etmesi ve insanların buna ses çıkarmaması. Sonra zaten en iyi at yemini kendisi artırırmış, kutupluk yetmiyor, nebiliğe sıçrıyor zaten. Çünkü durduracak bir organizasyon da yok. Ya düşünebiliyor musunuz? islam dünyasında, ülkemizde hadisleri komple reddedenler, televizyon televizyon dolaşıyor. isa Aleyhisselam’ın yeniden yeryüzüne indirileceğini reddedenler, televizyon televizyon konuşuyor, dolaşıyor. Mehdi ala Resul’ün çıkmayacağını söyleyenler, televizyon televizyon dolaşıyor. Velileri ve veliliği inkâr edenler aslında ayeti de inkâr ediyor. Televizyon televizyon dolaşıyor bunlar veya Kur’an-ı Kerim ayetlerine bu Allah’ın ayeti olamaz diyen adamlar televizyon televizyon dolaşıyorlar. işin acı tarafı bu. Bunları Hz. Pir eşek sidiğinin üzerinde saman çöpünün üstüne oturmuş bir sineğin kendisini kaptanıderya görmesi olarak nitelendiriyor. 800 yıl öncesinde ve ne yazık ki bunlar böyle.
‘Eğer sinek kendi reyiyle saplandığı tevilden geçse, bahtı o sineği hüma yapar. Yani o kimse, bu kimseler kendilerince, bu kendi heva ve heveslerinden vazgeçseler, kendilerince bu hatalı davranışlarından vazgeçseler, hatalı fitriyattan vazgeçseler, hatalı sûfilik anlayışından veyahut da hatalı sûfilik duruşundan vazgeçseler, kendilerini Kur’an’a sünnete rabdetseler kendilerini üstada rabdetseler, kendilerini sûfiliğin ölçülerine rabdetseler, sineklikten çıkacak ne olacak? Hüma kuşu olacak. Ne yapacak? Cenab-ı Hak onu kendi katından ilimlendirecek, ona lütfedecek. O tevazu etse, o kendisini disipline etse, Cenab-ı Hak onu ilm-ü ledünle sevindirecek. Cenab-ı Hak onun kalbini açacak. Ona feraset verecek. Ona doğruyu gösterecek. Ona hakikati gösterecek. O, hakikat ehli olacak. O, hakikatin hakikatine doğru koşacak. Ama gel gör ki o heva ve hevese, o nefsaniyete daldığından dolayı, ne yazık ki o kendisini bir sinek hükmünde tutup kendini kaptanıderya zannediyor.
‘Bu ibret gözüne sahip olan sinek olmaz. Ruhu surete layık olmayacak derecede yüksek bir zat olur.’ Yani insanlar batılı terk ederlerse batılı terk ederlerse insanlar delaletten kurtulurlarsa, insanlar heva ve heveslerine, kendi reylerine uymaktan kurtulurlarsa insanlar rey sahiplerine uyarsa sufilikte üstadıdır rey sahibi. Fıkıhta kimdir? Büyük imamı Azam’dır, imam Şafi’dir, imam Malik’tir, imam-ı Hanbelî’dir. Şimdi mezhepsizlik moda oldu. Hadiste Buhari’dir. Adam oturmuş imam-ı Buhari hazretlerine en büyük yalancı diyor hâşâ ve biz onu dinliyoruz ve bu fikir özgürlüğü oluyor bu ülkede. Bütün islam dünyası, Ehlisünnet, Ehlisünnet, Kuran’dan sonra, Kuran’dan sonra dini anlamada ve yaşamada en önemli birinci sırada kitap
olarak gören imamı Buhari’ye en büyük yalancı diyor adam. Profesör bunu söyleyen. Bunu söyleyen dinde ahkâm kesen insanlar ve biz bunları televizyonlarda dinliyoruz. Bunlara belediyeler, bunlara AK Partili belediyeler salon veriyorlar, para veriyorlar bunların cebine. Bunlar belediyelerin kültür programı dâhilinde, insanlara konferans veriyorlar. Bunlar kimisi Ali Şeriatici, kimisi Abdühcü. Evet! Bunlar hadisleri inkâr eden, mezhepleri inkâr eden, Kur’an-ı Kerim’i, Kur’an-ı Kerim’in bazı ayetlerini ehlisünnete göre tevil etmeyen, tevili bozuk, özü bozuk, sözü bozuk istikameti bozuk, kalbi bozuk, ahlakı bozuk… Bunlara AK Partili belediyeler para verip bunlara konferanslar verdiriyorlar. Bunlar belediye belediye, il il, ilçe ilçe dolaşıp insanlara batıl tevillerini anlatıyorlar. Ben Bursa’da da görüyorum, kocaman afişler. Afişler kocaman! Pandemi sürecinde dolaşıyorum. Konya’ya gittim. Konya’da hadis inkârcısı, hadis inkarcısına Konya Belediyesi kocaman kocaman şeyler yapmış, ne o billboardlara reklam yapmış. Gittiğim yerlerde görüyorum böyle gözümle. Kendi kendime diyorum ki Allah’ım diyorum ya, ya bunlar diyorum bu insanların imanını ifsat etmek için mi uğraşıyorlar!
Yani bu böyle yenilir yutulur şeyler değil. Bu batıl tevilciler sûfilikte fıkıhta, hadiste, tefsirde, kelamda, akaidde, her yerde var bunlar ve toplum dini bilmediği için adamın söylediği, adam konuşuyor ya orda, o konuşurken onu tartacak, bilgisi yok ama gösterişi yerinde, şatafatı yerinde, şatahatı yerinde, alkışlıyor onu. Neden? Adamın gösterişi yerinde. Adamın biri ne diyorlar ona? Titri var adamın. Adamın titri var, adam profesör, doçent, adam öğretim üyesi, adam araştırmacı yazar. Sen nesin? Sen garip bir sufisin! Seni kim dinleyecek! Adamın böyle önünde arkasında lakabı var, ne o, şanı şöhreti var adamın ve bunlar toplumun tertemiz, tertemiz imanını bozuyor. Buna dur diyecek kimse de yok. Bakın bunlara dur diyecek kimse de yok! Çok rahat hadisleri inkâr ediyorlar, mezhepleri inkâr ediyorlar. Çok rahat imamı Azam kim ki, imamı Buhari kim ki, çok rahat yani siz on beş yaşındaki bir çocuğa imam Buhari derken, çocuk diyor ki kim o, büyük yalancı mı? Bu hale getirdiler.
Ya siz birisine Hazreti Mevlana diyemiyorsunuz. Hz. Mevlana dediğinizde, kim o, sapık olan Mevlana mı? Evet! Hz. Mevlana sapık ve kâfir. Muhyiddin ibn Arabî Hazretleri sapık ve kâfir! Sûfiler sapık ve kâfir. Onlar tasavvuf dinine bağlılar. Bu batıl tefecilerden çekiyoruz ne çekiyorsak! Allah bizi muhafaza eylesin. Cenabı Hak cümlemizi korusun inşallah. Eğer bunlar bu hallerinden vazgeçerlerse, Cenabı Hak tövbeleri kabul edendir. Cenabı Hak tövbe edip geri dönenlerin tövbelerini kabul eder. Çok ayeti kerime vardır. Hepimiz için geçerlidir. Hepimizi bir günah pençemizden tutar bizim. Biz tövbe edip geri dönenlerden olacağız. Rabbim cümlemizi tövbe
edip geri dönenlerden eylesin inşallah. Önümüzdeki hafta bayram haftası. Biz genelde bayram haftalarında ders yapmazdık fakat ben önümüzdeki cumartesi ders yapmak istiyorum. O yüzden önümüzdeki cumartesi ben ders yapacağım. Zannediyorum arife Pazartesi günü galiba, değil mi? Pazartesi, evet. O yüzden önümüzdeki cumartesi inşallah Allah’tan bir şey gelmezse ben tekrar burda, Allah izin verirse inşallah ders yapacağım. Kardeşlere şimdiden duyurayım. inşallah herhalde 1090’dan devam edeceğiz galiba. Öyle görünüyor. Konu başlığı: ‘tavşanın geç gelmesinden aslanın incinmesi.’ Allah izin verirse inşallah önümüzdeki hafta burdan derse devam edeceğiz.
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 4 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-7-6 • Tasavvuf Vakfı Yayınları