MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 3 • 39/46
956-970. Beyitler Şerhi
Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
inşaallah bu akşamki mesnevi sohbetimize okumamızadevam edelim
inşaallah. dokuzyüzellialtıncı beyitten okuyacağız. Yine konu başlığı:
“Azrail’in birisine bakması, onun da Süleyman Aleyhisselam’ın sarayına kaçması, tevekkülün çalışmadan üstün olduğu ve çalışmadaki faydaların azlığı (ile alakalı konu):
Saf bir adam bir kuşluk çağında koşa koşa Süleyman’ın adalet sarayına erişte. Yüzü gamdadan sararmış, dudakları morarmıştı. Süleyman ona ‘efendi, ne oldu’ dedi. O, ‘Azrail bana öyle bir hışımla, öyle bir kinle baktı ki…’ dedi. Süleyman ‘peki şimdi ne diliyorsan dile bakalım’ dedi. O dedi ki ‘ey canları koruyan, rüzgara emret, beni ta Hindistan’a götürsün. Belki kulunuz oraya gidince canını kurtarır’. İşte halk fakirlikten böyle korkar. Onun için insanlar hırs, emele lokma olurlar. Fakirlikten korkmak, tıpkı bu adamın ölümden korkmasına benzer. Hırsı, çalışmayı da sen Hindistan farzet. Süleyman rüzgara emretti; rüzgar da onu derhal Hindistan’da bir adaya götürdü. Ertesigün Süleyman, divan vakti halkla buluşunca Azraile dedi ki: ‘O müslümana ne sebeple hışımla baktın? Ey Allah elçisi, bana anlat. Acaba bu işi, o adamı hanümanından avare etmek için mi yaptın? Azrail cevaben dedi ki: ‘Ey cihanın zevalsiz padişahı. O ters anladı; ona hayal göründü. Ben ona hışımla ne vakit baktım? Onu yol uğrağında görünce şaşırdım. Çünkü Cenab ı Hak bana haydi bugün var, onun canını Hindistan’da al buyurdu. Taaccüble yüz tane kanadı olsa, Hindistan’a gitmesi yine uzak dedim. İşte sen dünya işlerini hep buna kıyas et. Gözünü
aç da gör. Kimden kaçıyoruz, kendimizden mi? Ne olmayacak şey. Kimden kapıp kurtarıyoruz, Hak’tan mı? Ne boş zahmet.”
Bu Süleyman aleyhisselamın bu kıssası çok meşhurdur. Bu tarih boyunca hep böyle dilden dile hep tevatür derecesinde bu kıssa anlatılır. işte burda anlatıldığı gibi Azrail(as.) o zata aslında taaccüple, hayretle bakar. Çünkü Cenab ı Hak ona demiştir ki bunun canını Hindistan’da al ama o zat öylesine bir korkuya kapılır, koşa koşa Süleyman (as.)’ a gelir ve der ki ey Süleyman rüzgara emret de der beni Hindistan’da bir adaya göndersin, ben belki de biraz daha orda yaşarım, belki de Azrail benim canımı orda almaz der ve oraya gittiğinde de Azrail orda onun canını alır. Bu kıssa meşhurdur. Yani eğer sana bir takdir yazıldıysa bu takdir tecelli edecek manasında söylenir bu. Yani size yazılan takdiri bozmaya hükmünüz yok ve siz kendi elinizle, kendi ayağınızla siz o takdire gidersiniz. Çünkü konu neydi? Konu tevekküldü yani çalışmayı reddetmek, sadece tevekkül etmek, yani çalışmayı, gayret etmeyi kenara bırakmak. Onunla alakalı da işte bu çalışmayı reddedenler, bu kıssayı öne sürüyorlar. Diyorlar ki yani böyle bir şey var, siz bu hakkı hukuku nasıl ortadan kaldırırsınız. Yani tevekkül etmeyi nasıl yok görürsünüz? Nasıl eksik görürsünüz? işte size tevekkül ile alakalı kıssa, bir insanın normalde ecelinden kaçması mümkün değil ve Cenab ı Hak onun Hindistan’da ecelini alacaksa, bunu takdirine yazdıysa, o kimseyi normalde ecelini orda alacak manasında. Burada asıl benim durmak istediğim şey şu: ‘Kimden kaçıyoruz, kendimizden mi? Ne olmayacak şey! Kimden kapıp kurtarıyoruz, Haktan mı? Ne boş zahmet! Bu beyitin üzerinde, biraz fazla durmak istiyorum. Bu beyit, böyle ben zaman zaman sohbetlerimde derim. Muhyiddin i ibni Arabi Hazretlerinin füsusunun açıklaması, şerhi gibidir mesnevi derim ve mesnevi biraz daha böyle füsusun ağır dilinden, herkesin anlayabileceği bir dile çevrilmiş veyahut da açılımı olmuş bir kitap olarak görürüm mesneviyi. Çünkü mesnevideki beyitlere baktığımızda Muhyiddin ibni Arabi hazretlerinin kendi tasavvufi görüşlerinin, düşüncelerinin, açılımını görürüz.
Genelde insanlar Hz. Pir’i vahdedi vücutcu olarak görür ama Hz.Pir ne füsusunda, ne fütuhatında vahded i vücut kelimesini hiç kullanmamıştır. Mana itibariyle öyle bir mânâ çıkarılınabilir mi? El cevap çıkarılınabilir amma velakin Arabi ne füsusunda, ne fütuhatında, ne de diğer eserlerinde böyle bir kelime kullanmamıştır. Sonraki gelen Arabici ekol veya araştırmaları bunun bir vahdedi vücut ekolü olduğunu beyan etmişler, bununla alakalı işte değişik risaleler yazmışlar, değişik kitaplar yazmışlar. Bu benim alanım ve konum değil ama burda hani: ‘Kimden kaçıyoruz, kendimizden mi? Ne olmayacak şey yani bu kimden kaçıyoruz kendimizden mi dediğimiz
bizim kendi kaderimiz ama ben bunun cebri olduğuna inananlardan değilim. Biraz böyle Arabi’den, biraz Arabi’nin füsusundan, biraz böyle Hz. Mevlana Celaleddin Rumi Hazretlerinin mesnevisinden böyle biraz, tabiri caizse imam ı Azam Hazretlerinin içtihatlarından, imam Maturidi’nin içtihatlarından, hanefilerin içtihatlarından böyle bir cem ederek, bir derliyecek olursak yani hepsinin de ortak bir noktası vardır. Ortak noktada bir kısmı Ayan ı Sabite’der Arabi ekolünde, bir kısmı da Nur u Muhammediye’der ondan sonra bu Ayan ı Sabite’nin bulunduğu makama. Öyle diyelim, makam olarak bunu tabiri caizse nitelendirecek olursak, bu biraz abes karşılanabilinir mekan açısından. Mekanların hani en yücesi Arş ı Ala’dır ya. Bu bir mekandır Arş ı Ala. Bu Arş ı Ala mekandır dediğim de, zahiri bir mekandır. Çünkü varlığın en üst mekansal yeridir Arşı Ala ve Rahman Arş ı Ala’yı istiva etti Yani Rahman Arş ı Ala’ya oturdu veyahut da Rahman arşı alaya tecelli etti ondan sonra çünkü bunun en üst makam olduğu, makamsal olarak en üst makam olduğu bu âyet-i kerimeden delilidir ve varlık içerisindeki mekanların en değerli, en üst noktası Arş ı Aladır.
Bakın varlık içerisinde diyorum, varoluşun içerisinde. Çünkü mesela şöyle diyebiliriz. Dünya bir samanyolunun içerisinde, dünya samanyolunun içerisinde, en yükseğinde. Bu samanyolunun en kıymetli, en üst derecesi güneştir örneğin, sonra diğer gezegenler gelir. Sebep? Çünkü samanyolunu, samanyolu yapan ve samanyolunun tabiri caizse Arş ı Alası güneş olmuş olur veyahut da insanın da kendince bir arş ı alası vardır. insanın da kendince Arş ı Ala’sı bazıları hani kalp demişler, bazıları hani beyin demişler ama ben zahir olarak insanın arş ı alasının beyin, ayanı sabite olarak da insanın kalp olarak görürüm. işte manevi olarak da manevi makamların en yücesi Ayan ı Sabitedir, manevi makamların. Çünkü manevi makam ile zahiri makamlar farklı farklıdır. Bunları normalde bir kısım zevatın kafası basmayabilir. Hakaret ermek için yol olabilir onlara, hiç korkmuyorum. Tekrar altını çizerekten söylüyorum. Manevi makamların en yükseği, yücesi ayan ı sabite veyahut da Nur u Muhammediye makamıdır. Zahir mekanların en yücesi de arşı aladır ve bütün zahir varlık arşı alanın altında yapılanmıştır. Manevi tecelliyat da ayan ı sabiteden sudur eder gelir. O yüzden ayan ı sabite, manevi olarak makamların en yüce noktasıdır. Burda ‘Kimden kaçıyoruz, kendimizden mi? Ne boş zahmet, ne olmayacak şey.’ Sözünü oraya bağlamak istiyorum çünkü, bu böyle çok ince perdede olacak olan bir şey. Bu benim kendi inanışım. Bunu kabul etmeyebilirler insanlar. Biz, kendimce inanıyorum ona, ayan ı sabitede bu yaşadığımız hayatı kendi isteğimizle yaşadık. Ben buna inananlardanım ve ayan ı sabitede bu yaşadığımız hayat bizim ayan ı sabitedeki kendi cüz’i irademizeydi veya
Nur u Muhammediyenin içerisinde, manevi olarak biz bu hayatı yaşadık ve biz bu hayatı yaşadığımız için burdaki zil, veya gölge alemde de bunun tecelliyatı var. Aslında benim inanışına göre biz bu hayatı, ayan ı sabitide yaşadık. Ama orda cebri yaşamadık. Ordaki aklımızla, ordaki idrakimizle, ordaki irademizle kendimiz yaşadık. O yüzden ‘kimden kaçıyoruz, kendimizden mi’ sözünü oraya bağlıyorum. Yani ayan ı sabitede yaşadığın hayatı bilmiyorsun. Bilmediğin için sen kendinden mi kaçıyorsun? Ayan ı sabitede yaşamış olduğun, Ayan ı Sabitede üzerine çektiğin aldığın, Ayan ı sabitede her ne yaşadıysan, burda yaşayacaksın ama bu cebri değil. Bu Ayan ı Sabitede bunu sen kendin yaşadın. Ha, burdan haberi olmayan bir kimse, bunu farklı algılayabilir. O yüzden cebriyeti kabul etmem. Ha, ayan ı sabitede de cebriyeti kabul etmem.
Cebriyeti kabul ettiğim tek yer vardır. Ruhların yaratıldığında ‘ben sizin Rabbiniz değil miyim’ diye sorduğunda, bütün ruhların ‘evet, sen bizim Rabbimizsin’ değişidir. Başka bir yerde cebriyeti kabul etmem ve ayan ı sabitede biz bu hayatı yaşadık. O yüzden ‘kimden kaçıyoruz, kendimizden mi? Ne olmayacak şey!’ sözünü oraya bağlıyorum çünkü ayan ı sabitede bu hayatı yaşadık. Ama bundan haberimiz var ama bundan haberimiz yok! Bundan haberi olmayanlar, muhakkak ki bunu inkar edecekler. Ve diyecekler ki böyle bir şey olabilir mi ya ne alakası var! Eyvallah. Çünkü bilmeyen inkar eder. Kör, inkar eder. Sağır, inkar eder. Kalbi çalışmayan inkar eder. Maneviyattan haberi olmayan, inkar eder. Zikrullah halakasından haberi olmayan, inkar eder. Mürşid i Kamillerden haberi olmayan, inkar eder. Bakın inkar eder ama bu işin sırrına vakıf olmuş olan, hakikatine vakıf olmuş olan kimse de bu meseleyi intihar etmez. Şimdi kıymetli dostlar, kendimizden mi kaçıyoruz? Hayır. Ne olmayacak şey. Evet. Mümkün değil. Kendimizden kaçamayız biz ve şimdi kimden kapıp kurtarıyoruz. Haktan mı? Ne boş zahmet. Evet! Yani biz Allah’ın mülkündeyiz ve her şey Allah’ın. O zaman bizim kapıp götüreceğimiz bir şey yok ve dönüşümüz Allah’a, muhakkak Allah’a döneceğiz. Muhakkak Allah’a. Dönüşümüz ona ve her şey helak olacak ancak onun vechi müstesna ancak onun vechi müstesna. O yüzden kıymetli dostlar, bu mesele biraz bu açıdan bakmak istedim. Hakkınızı helal edin. Fazla da sizi yormak istemiyorum. Çünkü içimde bir şey oldu.
Nasıl söyleyeyim böyle bir çentik oldu kalbimde. Şöyle çentik oldu. Asıl son gün gittiğimiz Sarayova’da gittiğimiz yeri unuttum. Sarayova’da o Sevda Han var. Sevda Han’ın karşısında yine orda bir aşevi var. Sarayova’da kimi kimsesi olmayan, hiçbir şeyi olmayan kimselere günlük sıcak yemek dağıtan bir aşevi. Osmanlı kurmuş ve Osmanlı’dan itibaren aşevi hizmetine devam ediyor ve biz sabah kahvaltısına oraya gittik bizim Mustafa Sevinç abimiz
ordaki aşevin de hizmet eden herkesin teyze dediği bir kimse var, bugün Instagram’da fotoğrafını yayınladım. Ondan randevu almış, kahvaltıya geleceğiz diye, oraya kahvaltıya gittik. Pırıl pırıl mutfağı, her şeyi, böyle tertemiz. Çok etkilendim ve herkese fiş vermişler. işte o kimse geliyor fişini veriyor, işte günlük ne kadar ihtiyacı varsa yemeğini, ekmeğini alıp gidiyor. Canlı, gözlerimle gördüm. Böyle, yemekler pişiyor orda. Böyle kendi kendime hayal ettim. Hani tekkenin yakınında öyle bir şey hayal ediyordum yıllardan beri. Diyordum ki ya burda yedi yirmidört çorba kaynatsak, olmayanlara hani böyle bir yardımcı olsak diye. Bir türlü şey yapamadık, başaramadık, beceremedik bunu böyle bir. Araya hep bir şeyler girdi.
Böyle baktım, baktım, baktım, dedim insanlar yokluk yerde ne hizmetleri ediyorlar dedim. Canlı böyle, şek şüphe yok. Üzerinde bir soru işareti yok. Yani acaba hani oluyor mu olmuyor mu diye. Böyle bir şeyi var, yeri var, geliyor kimse fişini veriyor, yemeğini ekmeğini alıp gidiyor. Fişini veriyor, yemeğini ekmeğin alıp gidiyor. Fişini veriyor, yemeğini ekmeğini alıp gidiyor. Ya, o kadar çok böyle duygulandım, o kadar çok duygulandım. Gösteriş yok, şatahat yok, şatafat yok, öyle kamyonun üzerine bu bilmem kimin zekatıdır deyip de böyle bir şey yok veya bu bilmem kimin iftarıdır, yok bu bilmem nerenin işte hayır hasenatıdır, böyle bir şatahattan uzak, şatafattan uzak, gösterişten uzak, her şeyden uzak. Tam böyle sufice, tam böyle sufice. Her gün orda o böyle, o yemek gidiyor ordan böyle. Kendi kendime dedim ya muhteşem bir hizmet. Tabii aynı şekilde Remzi Pitiç de bir şey söyledi hani ne yapacağız filan demişler geçen ramazanda. Geçen ramazanda Remzi Pitiç, ne kadar ihtiyaç sahibi varsa, iftarlıkları onların ayaklarına götürmüş, her gün. Bakın her gün! Dedim ya, yani insanlar o yoklukta, yani Bosna, yani gerçekten yani fukara bir yer. Öyle bir yer yani ama baktım ne hizmetler ediyorlar dedim ya, gösterişten uzak, şatafattan uzak, şatahattan uzak.
Kalbime bu çentik attı. Bunu unuttum hani, bunu hatırla gibisinden. O yüzden bu da sohbeti, bu sohbet biraz daha yani ne o, bu hamur fazla su kaldırırdı ama burda keseyim. Kalbim çentik yedi. Allah’ım iyi etsin, inşallah. Rabbim muhafaza eylesin. inşallah, önümüzdeki hafta kaldığımız yerden devam edeceğiz. Onun da şimdi beyit numarasını vereceğim inşallah. Önümüzdeki hafta konu başlığı inşallah yine, yine aslanın çalışmayı tevekküle tercih etmesi ve çalışmanın faydalarını bildirmesi ile alakalı konudan devam ederiz. Dokuzyüzyetmişbirinci beyit bendeki inşallah. Şimdi de sorularınıza geçeyim inşaallah.
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 3 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-6-9 • Tasavvuf Vakfı Yayınları