Mesnevi Şerhi

Mesnevî-i Şerîf 124-130. Beyitler Şerhi

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 1 • 20/55

124-130. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

“Dışarda da tektir güneş, fakat eşidini düşünmek mümkün müdür? Fakat esiri vareden güneşin benzeri de ne zihinde vardır ne de dışarıda. Düşüncede nerede bir bucak ki o düşünülsün de benzeri, o bucağa sığsın. Şemsettin’in yüzünün bahsi geldi de dördüncü kat gökteki güneş bile başını çekti, gizlendi. Madem ki adı anıldı, lütuflarından nimetlerinden birazcığını da anmak gerek. Bu solukta can eteğime sarılmış, Yusuf’un gömleğinin kokusunu duymuş. Yıllarca ettiğin sürdüğün sohbet hakkı için diyor, o hoş hallerden bir hali olsun anlat, aç bize söyle, söyle de yer de gülsün gök de. Akılla can ve gözse yüzlerce kat daha fazla gülsün. Beni külfete sokma, sıkıştırma; yokluktayım çünkü ben. Anlayışlarım bile dilsiz bir hale geldi, övemiyorum bile onu. İster üstüne düşsün, ister güzel söylemeye çalışsın; ayık olmayanın söylediği söz yerinde, yaraşığında bir söz değildir.”

Güneş, bu samanyolunun içerisinde tektir, eşi benzeri yoktur, eşinin benzerinin olması da mümkün değildir. Belki de samanyolunun dışında binlerce güneş vardır ama insanoğlu için samanyolunda yaşayan insanlar için güneş tek. Dünyada yaşayanlar için güneş tek, eşi ve benzeri yok dünya çevresinde. O zaman bu güneşin eşidinin var olduğunu düşünmek, bu manada mümkün değil ve mümkün olmayan bir şeyi düşünmek de mümkün değil. Düşünürse o kimse ham hayale kapılmış gitmiştir. O kimse kendi heva ve hevesine kapılıp gitmiştir. işte bu güneşin bir temsili de zihinde vardır. Nasıl eşi benzeri olmayan bir güneş var ise dış alemde iç alemde de eşi benzeri olmayan bir güneş vardır. insan için. Düşüncemi nerede bir bucak ki o düşünülsün de o benzeri o bucağa sığsın. Düşünce bu güneşi algılamaktan

da uzaktır. Ve düşünce belki doğum güneşi de güneşin içerisindedir. Ve o güneş insanın bütün her şeyini sarıp sarmalamıştır ve düşünce belki de o alemin içerisinde bir bucaktır, bir köydür, bir dağdır, bir tepe gibidir ama o dağı tepeninde içine alan nedir? O güneştir. işte içimizdeki o güneş, bütün ikimizin her şeyini sarıp sarmalamıştır. Nasıl dışarıdaki Güneş bütün dünyayı ve gezegenlerin etrafında peyk edip döndürüyorsa, nasıl dünyada bu noktada güneşin bir bucağı gibi ise nasıl ay, nasıl Merih nasıl büyük gezegenler, oniki tane gezegen o güneşin etrafında peykse, nasıl o güneşin etrafında sayamadığımız milyonlarca, milyarlarca yıldız hepsinin de enerjisini, hepsinin de aydınlığını o güneşten alıyorsa, işte insan dediğimiz varlığın da içinde öyle bir güneş vardır ki Hz Mevlana’dan anladığım bu benim.

insan dediğimiz o varlığın içerisinde öyle bir güneş var ki o güneş de o insanın içerisindeki bütün peykleri, bütün yıldızların ışığını vermekte ve o güneşin söndüğünü düşündüğünüzde o güneşin mesela bu güneşin dünyadan, bu gezegenden ayrıldığını düşündüğünüzde, bütün her yer karanlık olacaktır. Hiçbir şey aydınlanmayacaktır ve bir milim dahi, bir milim, dünya güneşten uzaklaşmış olsa, buz haline gelecektir. Donacaktır. Bir milim yaklaşmış olsa yanacaktır, kavrulacak, dünyada yaşam denilen hiçbir şey kalmayacaktır. Belki de bir milim ay güneşe doğru yaklaşsa, gidecek ay diye bir şey kalmayacaktır. Belki de yıldızlar biraz daha yaklaşmış olsalar, ondan ışık alıp, aydınlanıp, gökte Zümrüd ü Anka kuşları gibi süslü süslü dolaşırken yanıp yok olacaklar. Belki de bir milim uzaklaşsalar, kararıp kömür olup gideceklerdir. işte içimizde de öyle bir güneş var ki onun misli yok. içimizde de öyle bir güneş var ki onun şekli yok, şemali yok. içimiz de öyle bir güneş var ki bu manada şekli şemali varda bu manada misali yok, bir eşidi yok. işte düşüncede o güneşin o dünyanın içerisinde bir şehir gibi bir tepe gibi. Hazreti Mevlana diyor.

“Şemsettin’in yüzünün bahsi geldi de dördüncü kat gökteki güneş bile

başını çekt gizledi.

Bir de güneş var ki Şemsettin! Şemsettin, Hz Mevlana Celaleddin Rumi Hazretleri’nin şeyhi, üstadı. O da öyle bir güneş ki! O da öyle bir güneş ki o güneşi görenler, gören bütün güneşler, başlarını çekip karanlığa gömülüyorlar. Öyle bir güneş ki onun doğduğu yerde başka bir güneş kalmıyor ve öyle bir güneş ki güneşin makamı olan dördüncü kat gökte güneş başını saklayıp gizliyor. O güneşin aydınlığından, kendi aydınlığı utanır hale geliyor. Bunu başka bir yöne çevirebiliriz. Dördüncü kat güneş, dördüncü kat sema da olabilir. Dördüncü kat semada, ayrı peygamberler zümresi vardır. Dördüncü kat semaya çıkan Şemsettin i Tebrizi, bazı peygamberler ondan

saklanmış gizlenmiş olabilir. Hani ‘ihya’da bir hadis i şerif vardır, ümmetimin öyle velileri vardır ki ben-i israil peygamberlerine eşittir. Bir hadis naklederler. Arabi, bunu naklederken, hadis ilmini orta yere koyaraktan, der ki ümmetin öyle velileri vardır ki ben-i israil peygamberlerinden evlâdır der. Bunu tabii ihyada, imamı Gazali de nakleder. Gazali de bunu nakleder, Tirmizi de nakleder bunu amma ve lakin bazı veli düşmanları, bu hadisleri sahih görmeyip, bu hadislere karşı savaş açarlar. Demek ki ümmetin içerisinden öyle mürşid i kamiller vardır ki o mürşid i kamil leri gören diğer güneşler, başlarını saklarlar. Yani şeyhler, onu görünce kendi şehyliklerinden utanırlar. Başka mürşitler, o mürşid i kamilleri görünce, kendi mürşitliklerinden utanırlar, başlarına saklarlar.

Maneviyat da öyle erler vardır ki öyle insanlar vardır ki onlar yeryüzünde insanlar gibi yerler, içerler, görünürler ama onların sofraları göktendir. Onların yemeleri cennettendir, içmeleri cennettendir. insanlar zannederler ki onlar da bizim gibi yiyip içiyorlar. Hz. Mevlana da öyle der. Ey ahmak zannetme ki der o pirler, o veliler bizim gibi yiyip içiyorlar deyip de onu kendinden görme der. Öyle görenlere ahmak der Hz. Mevlana. işte diyor, o güneşi Hz. Mevlana, Şemseddin i Tebrizi’ye atfeder. Der ki o öyle bir güneş ki onu görenler, onu gören diğer güneşler, başlarını saklarlar utancından der. Mademki adı anıldı, bunu Hüsamettin Çelebi diyor. Mademki adı anıldı diyor. Madem ki sen o güneşten aldın, getirdin sohbeti bu güneşe bağladın. Mademki sen sohbeti Şemsettin i Tebriziye bağladın. Mademki sen sohbeti o şeyhine ve üstadına bağladın. Mademki sen onu canlar canına, can olmuş o canlar canına bağladın. Diyor ki:

“Madem ki adı anıldı, lütuflarına, nimetlerinden birazcığını anmak

Hz. Mevlana cevap veriyor:

“Bu solukta, can eteğime sarılmış.”

Bu nefeste diyor Hüsamettin Çelebi eteğime sarılmış. Mevlevi dervişlerine, can denir. Her mevlevi dervişi candır. Mevleviler birbirlerine hitap ederlerken Mesela işte; Mesutcan, Halitcan, Salihcan derler hitap ederlerken. Onlarda bir adap olmuştur, karşısındakine can demek. Bütün canlar birleşti derler yani mevlevi dervişlerin hepsi de birleşti. Bütün canlar bir olalım. Bütün dervişler bir olalım. Bütün Sufiler bir olalım. Bütün aşıklar bir olalım. Bütün ‘Allah’ diyenler bir olalım… Mevlevi canları! Aşıklar! işte diyor ki can, eteğime sarılmış. Hüsamettin Çelebi, eteğine sarılmış. Bir sufi eteğine sarılmış. Yusuf’un gömleğinin kokusunu duymuş. Yakup nasıl Yusuf’a

aşıktı ya, aşık hep maşuğunun kokusunu arar durur ve aşık hep maşuğunun kokusuyla dirilir. Bir an aşık, maşuğunun kokusunu duymamış olsa, kendi kendine senin küfürünün fetvasını verir. Aşık için maşuğunun kokusunun bir an kesilmesi, ona ölümdür. Aşık bu noktada maşuğunun kokusunu koklar hep. O hep Hz. Resulullah der ya sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, der ki sabâ rüzgarlarının kokusundan alıyorum, Rahman’ın kokusu geliyor der. Yemen tarafından Rahman’ın kokusunu alıyorum der.

Aşık, maşukunun kokusunu alır. Eğer o kokuyu alamazsa, o kokuyu koklayacak! işte Yakup, Yusuf’un kokusunu alırdı Mısır ellerinden. Derdi ki Yusuf’un kokusu geliyor ve etrafındakiler ona derlerdi ki bu deli, bunadı. Yusuf yok orta yerde bu Yusuf’un kokusunu aldığını söylüyor ve derlerdi ki inanmayan çocukları, baba sen yine bunadın.Yakup’un eşi inanmazdı. Öbür çocuklarının annesi. Yusuf’un annesi değil. Derdi ki bunadı bey bizim. Koku aldığını söylüyor.

Her aşığa deli derler. Akıllılar bakar, bu deli derler. Biz de deriz. Bazıları bir kız sever, her şeyini terk eder. Herkes der ki bu çocuk bir kız yüzünden delirdi. Bazen bir kız bir adam sever, aklını yitirir. Kızın annesi, babası der ki bu delirdi. Bu adamı çok seviyor. Seven, sevdiği için delirir. Delirdiği için hep sevdiğini zikreder ya! Zikredenler için de deli derler. Hatta Hz. Allah da der ki deli deyinceye kadar zikredin, sizi dışardan görenler, Allah’ı öyle zikredin ki sizi dışardan görenler bunlar deli olmuş desinler. Eğer dışardan görenler size deli demiyorlarsa, siz Allah’ı düzgün zikretmediniz. işte öyle can da eteğe sarılmış. Yusuf’un kokusunu alıyor. Hüsamettin, üstadının eteğine sarılmış, üstadından Yusuf kokusu almakta. Kendisini Yakup noktasına koyuyor bakın inceliğe bakın. Hz. Mevlana, dervişini Yakup noktasında görüyor. Ne kadar yüceltiyor onu, ne kadar yükseltiyor, ne kadar ince bir noktaya getirmiş onu. Onu diyor ki can. Yakup gibi Yusuf’un kokusunu almış.

“Yıllarca ettiğin sürdüğün sohbet hakkı için diyor o hoş hallerden bir

hale Olsun anlat aç bize söyle”

Hüsamettin yalvarıyor. Ne olursun diyor yıllardır onunla sohbet ettiniz, yıllardır onunla muhabbet ettiniz, yıllardır onunla gezdiniz, tozdunuz, yediniz, içtiniz, yıllardır onunla ne haller yaşadınız. Niceleri gördünüz, nice memleketler gezdiniz, nice haller yaşadınız. O kim bilir senin elinden tutup nerelere götürdü, Nelerle tanıştırdı, kimlerle tanıştırdı, nelerle yüzleştirdi seni. Seni nerede aldı, seni nerede sattı? Seni nerede bir paraya sattı, seni nerede yüz paraya satmadı. Ne olursun diyor onlardan bir hal anlat

bize. O yaşadıklarından bir nebze de olsun bir şey anlat. Bir katre olsun bir şey anlat. Biz de o halinle hallenenelim

“ Söyle de yer de gülsün gök de”

Söyle de diyor yerdeki arkadaşlarımız, kardeşlerimiz gülsün. Söyle de gökteki melekler gülsün. Herkese bir neşe olsun. O aşıklığın hallerinden anlat bize. O aşkın hallerinden anlat bize ki biz de o aşıklıktan bir dem yaşayalım. O âşıklıktan bir şey anlat da biz de o aşıklıktan bir katre yaşayalım, o aşıklıktan bize bir nefes ver de bizde o nefesle nefeslenelim. Gülelim biz de gökteki melekler ile beraber. Biz de hayret edelim. Biz de hayretimize hayret katalım. Biz de dersimize ders katalım. Biz de aşkımıza aşk katalım. Öğütelim, bizim ekmeğimiz aşk olsun, zeytinimiz aşk, peynirimiz aşk olsun, soğanımız aşk. Uykumuz aşk olsun. Uykusuzluğumuz aşk, yediğimiz aşk olsun, içtiğimiz aşk olsun, attığımız aşk olsun tuttuğumuz aşk. Sevdiğimiz aşk olsun, sevildiğimiz aşk. Bize bir nebze bu aşıklıktan bir şey anlat ki diyor yer gök gülsün.

“Akılla can ve gözse yüzlerce kat daha fazla gülsün.”

Akıl, gönül birbirine karışsın. Düşünce,fikir, zihin, birbirine karışsın. Onlar yerdekinlerden de ki göktekinlerden de fazla gülsün. iç alem öyle hale gelsin ki güller açsın gül bahçesinde. Akıl kemale ersin. Öyle bir şey anlat ki akıl dahi nasıl kemale geldiğine hayret edip tebessümle karşılasın. Fikir gelsin aklın önünde el pençe divan dursun. Desin ki ben böyle bir şey fikretmeye gücüm yoktu. Öyle bir âşıklık anlatsın ki fikir denilen o derya çöküverdi. Öyle bir âşıklık anlattı ki akıl denilen o namerd, diz çöküp yok oluverdi. Öyle bir şey anlattı ki düşünce dahi kendinden geçti. Düşünce olduğunu unuttu, kendi yerine âşıklığı otutturdu ve dedi ki ben dahi sana hizmetçiyim bundan sonra.

Öyle bir âşıklık anlat ki iç aleminde ne kadar yıldız varsa, ne kadar dünya varsa, ne kadar peyk varsa, ne kadar kendini güneş zannedenler varsa, hepsi de hallacın pamuğu attığı gibi atılsın da hepsi de aşıklığın önünde gelsin diz çöküp boyun büksün ve bundan mutluluk duysun, gülsün gül bahçesinde gülsün ki ebedi gülücükler olsun.

“Gözse yüzlerce kat daha da fazla gülsün.”

Hele göz daha da fazla gülsün. O aşıklığı anlatırken görsün. O aşıklığı anlatırken görsün ki aşıklığı yaşasın ki göz olduğunu anlasın. Ağaca bakmaktan değil aşıklığa bakmaktan göz olduğunu anlasın. Bilsin ki göz aşığı görmek için yaratılmış. Göz aşığı görürse, maşuğu görecek. Aşığı görmeyen göz, maşuğu nereden görecek? Aşığı tanımayan göz, maşuğu nereden

tanıyacak. Aşığın dil destesi olmayan maşuğun dildestesi nereden olacak. Aşığım güldestesi olmayan maşuğun güldestesi nereden olacak. Aşığın bahçesine girmeyen, maşuğun bahçesinde ne işin var? Aşığın önünde el pençe durmayan, maşuğun önünde el pençe durması mümkün değil, huzura çıkması mümkün değil! O yüzden göz, göz olduğunu anlasın. Bir aşık görsün, bir aşık gözü görsün de kendi öyle bir gözü gördüğü için ebedî olarak gülsün. Hz. pir cevap veriyor:

“Beni külfete sokma, sıkıştırma, yokluktayım çünkü ben. Anlayışlarım bile dilsiz bir hale geldi. Övemiyorum bile onu. İster üstüne düşsün ister güzel söylemeye çalışsın. Ayık olmayanın söylediği söz, yerinde yaraşığında bir söz değildir.”

Beni külfetlere sokma. Benim aklım yerinde değil. Benim aklımı zorlama. Benim aklım kendinden geçmiş. Benim üzerime daha fazla gelme. Ben yokluğa geçtim, ben denilen şey yokum. Sen benim eteğinden sarılmışsın, şimdi diyorsun ki bana anlat ne yaşadın. Ben geriye dönüp bakarsam, orada kalıyorum. O yüzden geriye dönüp bakamıyorum ama ben o aşkı her an içimde gün ve gün taze taze yaşıyorum. Yapma! Ben kendimde değilim. Kendinde olmayan bir güneşi nasıl tarif eder? Kendinde olmayan bir aşıkığı nasıl tarif eder? Kendinde olmayan, aşıklığı nasıl anlatır! Ne anlatırsam anlatayım, ayık olmayan kişinin anlatacağı şey, hiçbir zaman hesaba kitaba gelmez. Ben şimdi bir şeyler anlatırım. Sen aklından Kur’an öyle miydi dersin. Ben şimdi sana bir şeyler anlatırım, sünnet böyle miydi dersin. Ben sana bir şeyler anlatırım şimdi böyle sevilmez, bunlar sapık dersin. Ben sana bir şeyler anlatırım şimdi aşıklıktan yana, böyle âşıklık mı olurmuş, abartıyor, yalan söylüyor dersin. Beni alır kendi sığ, kendi seviyesiz düşüncene çekmeye çalışırsın. Benim anlattıklarımı anlamazsın. Benim anlattıklarımı yaşamaktan uzaksın. Ey can sen de diyor bir gün benim gibi olduğunda beni anlarsın. Benim gibi aşık olursan, o zaman da beni unutursun. Zaten beni unuttuğun zaman, yine beni anlayamazsın.

Bir aşık hiçbir zaman anlaşılmadan göçer gider bu dünyadan. Hz. Mevlana da diyor ki, işte o Şemsettin, öyle bir aşıktı ki ben ondan bana bir şey söyleme. Ben kendimden geçmiş vaziyetteyim. Ondan bir şey anlatamayacağım. Beni sıkıştırma. Benim aklım fikrim yok! Sen git bunu akıllılara fikirlilere anlat. Sen git onlara anlat. Ne diyor:

“ister güzel söylemeye çalışsın. Ayık olmayanın söylediği söz, yerinde yaraşığında bir söz değildir.” Aşıklar ayık değildir. Ayık olmadığından dolayı da söylediği sözler hiç yerinde değildir. Kime yerindedir? Aşıklara yerindedir.

Aşığa, aşığın sözü bal pekmezdir. Aşığa aşık olmayanın sözü, zehir zemberektir. Aşığa aşığın bir damla göz yaşı, Kibriyay ı Ahmerdir. Cennet nimetidir. Aşık olmayana bir damla gözyaşı ise zehir, zemberek, cehennem ateşidir. O yüzden aşığı anlamak için aşık olmak gerek. O yüzden aşıkların sohbetlerini aşıkların gitmesi caizdir.

Aşık olmayanların, aşıkların sohbetine katılması çok caiz görülmemiş. O yüzden bu noktada demişler ki siz aşıkların sohbetine gidin, siz öyle insanlarla dostluk kurun ki öyle insanlarla arkadaşlık kurun ki onlar size aşıklığı anlatsın, onlar size aşkı anlatsın. Onlar size aşıklığa doğru yol gitmeyi anlatsın. Dostlarınız öyle olsun, arkadaşlarınız öyle olsun demişler. Gidebilene! Biz onlardan olamadık. Allah bizi affetsin.130. beyitte kaldık. Allah nasip ederse inşallah, 130’dan itibaren devam edeceğiz. Geceniz hayır olsun.

El Fatiha temes salavat.

Kaynaklar ve Referanslar

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 1 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-4-5 • Tasavvuf Vakfı Yayınları