Mesnevi Şerhi

Mesnevî-i Şerîf 120-124. Beyitler Şerhi

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 1 • 19/55

120-124. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

“Dışarıda da tektir güneş, fakat eşidini düşünmek mümkündür. Fakat esiri var eden güneşin benzeri ne zihinde vardır ne dışarıda. Düşüncede nerde bir bucak ki o, düşünülsün de benzeri o bucağa sığsın.”

Tam geçen haftaki düşünce ile ilgili sohbetin üzerine denk geldi değil mi.

“Şemsettin’in yüzünün bahsi geldi de dördüncü kat gökteki güneş bile

başını çekti. Gizlendi.”

Dışarıda da tek bir güneş fakat eşidini düşünmek mümkündür. Bu normal mevcut, bildiğimiz güneş. Buradaki bundan kasıt Allah değil. Biz güneşe baktığımızda, güneş bizim için tektir ama Hazreti Mevlana imalı bir şekilde samanyolunun dışında da bir alemin içerisinde, aynı bu samanyoluna benzer güneş sistemlerinin var olduğunu bize işaret ediyor. Bu keramet. Bundan 850 yıl önce Hz. Mevlana güneş sisteminin dışında başka alemlerde de bir güneş sisteminin var olduğunu, bir samanyolu sisteminin var olduğunu ve sadece bu samanyolunun, sadece bu samanyolunun var olmadığını, başka alemlerin, başka kaynakların, başka sistemlerin de var olduğunu bize beyan ediyor. Diyor ki bu güneş sistemi zahirde dışarıda tektir amma velakin bunu benzerleri olabilir. Bunu böyle algılamak mümkün. ikinci nasıl algılamak mümkün. Evet bir müridin bir tane güneşi vardır. Mürid kendince, kendi şeyhini tek güneş olarak bilir ama dışarıda da başka güneşler var mıdır? El cevap vardır. Onlar kırk tanedir. O zaman bir mürit sadece mürşit olarak kendi mürşidini bilir. Güneş olarak sadece kendi şeyhini bilir ama dışarıda da başka güneşler var mıdır? El cevap vardır.

“ Fakat esiri vareden güneşin benzeri ne zihinde vardır, ne dışında”

Ama Allah, Allah, tektir, hiçbir yerde eşi benzeri yoktur. Hiçbir yerde ve hiç bir şeye benzemez. O eşsiz ve benzersizdir. Benzettiğin her şey o değildir ve o benzemez. Ne olarak? Senin gözünün önüne, aklına geldi, düşüncene geldi, fikrine geldi, benzettiği ne var ise o değildir ve muhakkak sufilerin aklına benzemeler gelir. Her benzeme geldiğinde bu değildir diyecek sufi. Bu değil. O hiçbir şeye benzemez, o insana benzemez, o hayvana benzemez, o bir mahlukata benzemez. O bir sisteme benzemez. O akıldan, aklın algılayacak bir şey değildir. O mevcut düşünce sisteminin algılayacak bir şey değildir. Bizim düşünce sistemlerimiz onu algılamaz. Zaat noktasında onu algılayabilecek şekilde yaratılmamıştır. O yüzden Cenabı Hak hadis-i kutside kendi zaatının tefekkürünü haram kılmıştır. Çünkü zatını tefekkür etmek, zatını düşünmek mümkün değildir. Bizim o mevcut yaratılmış düşünce sistemiyle onu anlamak, onu idrak etmek bu mümkünatın dışındadır.

“Düşüncede nerede bir bucak ki o düşünülsün de benzeri o bucağa sığsın”

Ya düşün. Bucak burada kale hükmünde, sığınılacak bir kale. Düşünce de nerde, bir bucak ya. Düşüncenin bulunduğu bir kale mi var ki diyor. Düşünülsün de benzeri bucağa sığınsın. Yani o Allah’ın zatını düşünüp de o zaatını, o kaleye sığdıracağız! Mümkün değil. Düşünceyi bir coğrafik bir yapılanma, bir şehir gibi düşünün. Ve o şehrin içerisinde düşünceyi bir bucak, bir kale gibi düşünün. insan bir şehirse, insan bir şehirse, merkezinde veya en önemli her tarafı hakim bir yerde bir kalesi var, bir bucağı var. Bucak dediği kale ve o insan şehrinin düşüncesi o kalenin içinde ve biz o kalenin içindeki düşünceye Allah’ı sığdırmamız mümkün değil. O zaman şu geliyor geçen haftadan, devamla, düşüncenin bir sınırı var. Biz düşünceyi sonsuz olduğunu algılaya biliyoruz elki de. Demek ki düşünce sonsuz değil. Hz Mevlana’ya göre. Hz Mevlana’ya göre düşünce, bu sınırları belli olan bir kavram ve Hz. Mevlana’ya göre düşünce, bu sınırların içerisinde, bu sınırları da Allah yaratmış, bu sınırları koymuş.

Diyeceksiniz ki sen ne düşünüyorsun? Evet ben de aynı şekilde düşünüyorum. Düşüncenin sınırı var. O sınır ney? Allah’ın zatullahına kadar. Allah’ın zatullahına kadar düşüncenin sınırı yok ama Cenabı Hak oraya bir sınır koymuş. Sınırı belirlemiş. Bu sınır ne? Allah’ın zatını düşünmek. Allah’ın zatı haricinde düşünce sınırsız. Nereye kadar? Zaatına kadar. Zatının noktasına kadar düşünce hür ve sınırsız. Tabii cebriye ekolü ve kaderiye ekolü düşünceyi böyle kabul etmez. O bu sınırın içerisindeki düşünceyi de bakın düşünceyi yaratmayı değil, ne düşüneceği de o kimsenin, Allah’ın takdir ettiğini Allah’ın emrettiğini söyler. Düşünceyi yaratan, sistem olarak yaratan Allah’tır, bize ne düşüneceğimizi Cenabı Hak serbest bırakmıştır.

Bu benim kendi inancım. ilham düşüncenin içinde değil. ilham düşüncenin önünde. ilham Allah’ın. O ayrı, o kalbi bir şey. Düşünceye yön verir o ama onun mekanizması insanın içinde değil, o insana tecelli eden bir şey. Düşüncenin sınırı, bu kitabın sınırları.(Üstad, misal olarak masada bulunan Mesnevi’yi eline alarak simgeler.) Bu sınırların içerisinde düşünce düşünüyor. ilham buraya dışarıdan tecelli ediyor, tesir ediyor. Bunun içi değil, dışarıdan tesir ediyor. Anlaşıldı? Burayı anladın? Buraya bir şimşek çaktı, buraya şimşek çakınca şimşeği burası mı üretti? ilham şimşek. Anladın mı şimdi? Şimdi bu Allah’ın lütfu. Bakın, ilham herkes almaz. ilham umuma açık değildir, hususidir. Allah hususi lütfettiklerinden sorumlu değildir. Dilediğine lütf eder. Ayet i kerime. O zaman o şimşek, dilediğine lütfettiği bir şeydir… Zikir düşünceyi berraklaştırır, ortadan kaldırmaz. Mücahede düşünceyi berraklaştırır, ortadan kaldırmaz. ilham düşünceye yön verir, düşünceyi ihata eder, düşünceyi çepeçevre sarar. ilham!

ilhamın iki kaynağı yoktur, tek kaynağı vardır. Allah’tır. Şeytandan gelen vesvesedir, ilham değildir. Şeytan, vesvese ile düşünceyi bozmaya çalışır. Zikir, şeytanın vesvesesini durdurur. Zikir şeytanın bozduğunu düzeltir, zikir şeytanın kirlettiğini arındırır. O yüzden daim zikrullah. Bu daim zikrullahta o kimsenin düşüncesi pâk olur. Devamlı zikredenin düşüncesi pâkdır. Çünkü devamlı Allah onu zikreder. Allah pisi zikretmez, lütfi olarak Allah temizi zikreder. Allah kirli bir şeyi ağzına almaz. Allah’ın ağzı yoktur da yani temsil olarak söylüyorum. O zaman Allah temizi zikreder. Kul ne zaman temizlenir? Zikrettiğinde! Allah der temizlenir. Allah demesini durdurduğu an, kirlenir. Niçin? Allah’ı zikretmemek en büyük günahı kebairdir. Ankebut suresi: ‘Allah’ı zikretmek en büyük iştir’.

En büyük işi terk eden, en büyük günah ı kebair işlemiştir. Aslında birisi gider adam öldürür. Adam öldürmek, en büyük günah ı kebairdir. Adam öldürmesinin sebebi düşüncesinin kirlenmesindendir. Zikirsizliktendir. O yüzden zikretmeyen en büyük günahı kebair işlemiştir. Sebep? Çünkü o en büyük günahı kebairleri düşüncesinde oluşturdu. Zikredenin düşüncesi temizlenir. Arınır. Zikir onu arındırır. Zikir onu tesviye eder. Zikir onu güzelleştirir. Zikir onu güzelleştirince, düşünce, düşünce, ilhama hazır hale gelir. Düşünmeden zikredemez bir kimse. O zaman o düşünce yapılanması düşünceyi böyle bir, bu kubbenin altı gibi düşünün. Bu tekkenin içi, düşünce burası. Eğer zikretmezse, buraya her türlü karanlık şeyler girdi, her türlü olumsuzluklar girdi, her türlü pislik girdi buraya, her türlü necaset girdi. Neden? Burada zikrullah yok. Zikrullah başladı. O kötüler, o kötülüklerin hepsi de dışarı doğru çıktı, arındı, temizlendi.

Temizlenince burası nurlandı, burası nurlandı. Allah, temizliğini nuruyla gösterir. Allah kendisini, nuru ile gösterir. Ve düşünce nurlanır. Artık o kimsenin düşünce sisteminin içerisinde, o nuraniyetin dolaştığını, nuraniyetin ihata ettiğini görür ve içerde zikrullahla beraber nuraniyet oluşunca, şeytan oraya vesvese veremez. Şeytan kapının, düşünce kapısının dışında durur. Camdan bakar orada, içeri giremez. Hatta içerde nur öylesine parlar, şeytan gözlerini yummak zorunda kalır. Şeytan nefret eder, arkasını döner gider şeytan ve o kimse şeytan arkasını döndüğü anda ilham gelir ona. Şeytan o zaman çatır çatır çatlar. Burada Hazreti Mevlana, düşünceyi insanın kalesi, bucağı olarak görüyor. Diyor ki düşünce bir şehrin bucağıdır. Allah oraya sığmaz diyor. Allah nereye sığıyor? Mümin kulunun kalbine, aklına değil. Çünkü düşünce, aklın hâkimiyetini altına alır. Düşünce aklın içindedir. Düşünce ile beraber akıl da buradadır, dolaşır. Nasıl ruhla beraber can ve nefis dolaşıyorsa bir bedenin içerisinde, bu düşünce olgusunun içerisinde akıl da dolaşır. Mantık da buradadır idrak de buradadır hepsi de bunun içindedir.

Düşünce, kubbenin en tepesinde var ya, bak (Üstad, tekkenin kubbesini işeret eder) o birinci halaka var ya, bak düşünce, ilk içindeki, bak harflerin yazdığı yer, merkez. Düşünce o. Onun etrafındaki ikinci halaka idrak. Onun etrafındaki bu üçüncü halaka akıl ve onun bak aklın da oturduğu zeminler var. Bu, fiziksel olan bir şey bunun maneviyatını çevirirsen en ortadaki var ya sır, sır! Onun etrafındaki, ruh ve oradan bütün tecelliyat aşağı doğru iniyor, bu da manevi tarafı. Bir ben var benden içeri dediği sır, ruh değil. Ruhun içindeki sır. Allah o sırrı gizlemiş, ruhla onu çepeçevre sarmış. Sana ruhtan sorarlar, deki bununla alakalı size çok az bilgi verildi. Ruhun içerisinde ne var? Sır! Bir ben var bende benden içeri dediği sır! Herkes onu ruh olarak biliyor, öyle anlıyorlar. Ruhun sırrına vakıf değiller çünkü. Bu işin manevi tarafı, bunu akla benzetir içine koyarsan işin içinden çıkamaz cemaat. Anlaşılır sohbet etmek zorundayız. Anlaşıldı? O zaman düşünce o ortadaki merkez dersek, onun etrafındaki idrak, onun etrafındaki akıl mantık, hepsini de koyalım. Direkleri de alalım, her şeyi, tam tekmil. Her şey. Evet, şimdi ilham, ilham kalbe gelir O yüzden düşünce ona tabi olur ama biz onu düşünceye tecelli etmiş olarak görürüz. Bu tarifi kimsede yok. Şimdi bütün sufiler, ilhamı bütün herkes, kalbe tecelli ettiğini söylerler. El-cevap doğru mu, doğru. ilham ama, düşünceyi direkt olarak etkiliyor. O zaman bu mekanizmanın üstüne şimdi ikinci kubbeyi koy. ilk koyduğun kubbe vardı ya ikinci koyduğun kubbe vardı ya ikinci kubbeyi bu düşünce kubbesinin üzerine otuttur şimdi.

Oldu mu şimdi? Haa! Bunları ayırd edeceksin anlatırken. Bunu ayırt etmek incedir. Bu işin tekrarı yok hocam, bu işin tekrarı olsaydı kitap yazardık biz. Anladın? iyi dinleyeceksin. Mesnevinin başı neydi? Dinle! Bu ilham kalbe vurduğu anda, kalbe vurduğu anda düşünceyi, idraki, aklı, fikriyatı, mantığı, vücudu komple şimşek çakar gibi etkiler ve şimşek bir yere çıkarsa oraya apaydınlık eder mi? Oradan dışarıdan bakan bir kimse hiç hiçbir şey göremez orada. Orada madde namına, ağaç namına, ev namına, hiçbir şey göremez. Neden? O parlaklıktan dolayı gözleri şaşakalır. ilham vurduğu anda, bütün her şey şaşakalır. Hiçbir şey göremezsin, sadece ilhamı görürsün. Anladın? Biz şimdi aklımızda akıl var, mantık var, fikir var, düşünce var diyoruz ya, vurdu, hiçbir şey görünmedi. Görünen neydi? Onun sıfatı kaldı. Ne kaldı geriye? ‘O’ kaldı! Vardı ama! Var ‘dı’! ilham vurdu, bitti! Bütün silüetler meydana çıktı yine. Yani? Karanlık geldi. Biz nerede görüyoruz o zaman? Karanlıkta! Bütün Alem karanlıkta. Bütün Alem karanlıkta yaşıyor. Bütün alem karanlığın içerisinde yüzüyor. Aslında her şey karanlık. Vurdu! Her şey aydınlık oldu.

Selamün aleyküm, geceniz hayır. olsun.

El-fatiha temes salavat.

Kaynaklar ve Referanslar

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 1 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-4-5 • Tasavvuf Vakfı Yayınları