Pazartesi, 14 Eylül 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR
Mustafa Özbağ
İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Gazali'den Sorular ·

Mâverdî’nin İkizler Tezi: Dîn, Devlet ve İmâmet | Gazâlî’den Sorular 13

«Dîn ve devlet ayrılmaz ikizlerdir» tezi ve «İslâmcı hareket» yaftası: İslâm'da ruhban sınıfı yoktur; Eflâtun ve Augustinus'ta dîn-devlet; Fâtımî-İsmâilî imâmet teorisi, ma'sûmiyet ve gaybet; hilâfetin saltanata dönüşü ve 1071; Bâtınî te'vil ve dâîlik; el-Ahkâmü's-Sultâniyye'de ruhban yönetimi yoktur; Medîne Vesîkası ve devletin beş emniyet görevi.


1. Kaldığımız Yerden: Mâverdî Paragrafı

Geçen haftadan kaldığımız yerden devâm ediyoruz inşâallâh. Okuduğumuz paragraf şu:

«Din adamları ve İslâmcı hareket sâdece inanç ve ibâdet alanlarını değil; devleti, toplumu, eğitimi, ekonomiyi, orduyu, sivil bürokrasiyi, uluslararası ilişkileri — yâni bir bakıma yaşamın tamamını — yönetmek istiyor. Ünlü İslâm hukukçusu Şâfiî Mâverdî’nin neredeyse bin yıl önce yaptığı ‘dîn ve devlet birbirinden ayrılmaz ikizlerdir’ şeklindeki değerlendirme, Prof. Dr. Ahmet Ocak’ın da ifâde ettiği gibi, bütün İslâm dünyâsında geçerli olacak bir siyâset teorisinin de temellerini atacaktı.»

Paragraf bu kadar. Geçen hafta da okumuştum zâten.


2. Yüz Yıl Önceki Yenilgi ve İngiltere’nin Çizdiği Sınırlar

Yüz yıl önce İslâm dünyâsı bir yenilgi yaşadı. Bundan önce Selçuklularda da bir yenilgi yaşamıştı.

Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri ve Hulefâ-i Râşidîn döneminden sonra Emevîler, Emevîlerden sonra Abbâsîler, Abbâsîlerden sonra Selçuklu hükümdarlığı, ardından Osmanlı hükümdarlığı geldi.

Osmanlı yıkılınca, dağıtılınca, Osmanlı’dan kalan birçok mâlum devlet ve devletçik kuruldu. Bu devlet ve devletçiklerin kurulması, o günün hâkim, hükümrân devleti olan Birleşik Krallık’ın — yâni İngiltere’nin — eliyle oldu. İngiltere bunu yaparken yalnız da değildi.

Ama o sınırları çizen, Osmanlı’nın yıkılmasında en büyük pay sâhibi olan İngilizler bu yeni devletleri kurdular — ve bu devletlerin hiçbirisi Kur’ân ve sünnet üzerine kurulmadı. Osmanlı’dan sonra kalan devletlerin hiçbirisi Kur’ân ve sünnet üzerine kurulmadı.


3. 1928: «Devletin Dîni İslâm’dır» İbâresi

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde de yirmi sekize kadar devletin dîni İslâm’dı. 1928’de «devletin dîni İslâm’dır» ibâresi kaldırıldı ve «Türkiye lâik, demokratik, insan haklarına saygılı bir devlet sistemidir» dendi.

Tabiî lâiklik nedir, bilinmiyor. Demokratik sistem nedir, bilinmiyor. İnsan haklarına saygılı bir sistem nedir, bilinmiyor. Bunlar bilinmezlik içerisinde; bir de «hukuk devleti» deniyor — hukuk devletinin de sınırları bilinmiyor.

Bunlar ayrı bir tartışma konusu.


4. İslâm’da Ruhban Sınıfı Yoktur

Buradaki pasajda «din adamları ve İslâmcı hareket» deniliyor. Evvelâ şunu yerli yerine koyalım: İslâm dîninde «din adamları» diye bir ruhban sınıfı yoktur.

Bu ruhban sınıfı anlayışı Yahûdilerde ve Hıristiyanlarda vardır. Doğuya doğru gittiğimizde Taoizm’de, Budizm’de, Hint inanışında vardır.

Gerçek Kur’ân ve sünnet dâiresinde böyle bir hiyerarşik yapı yoktur. «Din adamları» diye bir kesim İslâmî kurallar içerisinde olmaması gereken bir şeydir.

Kur’ân, sünnet, Hazret-i Peygamber’in hadîsleri; Hazret-i Ebûbekir, Ömer, Osman, Ali — ve altı aylık dönem olarak Hazret-i Hasan’ı da kattığımızda — bu dönem içerisinde «din adamları» diye bir oluşum yok.


5. Din Adamlığı Nerede Var?

Bu «din adamları» oluşumunun çağrıştırdığı yer Hıristiyanlık dünyâsı, Yahûdi dünyâsı ve Şîa dünyâsıdır — Şîa’nın belli bir kesiminde vardır.

Biraz daha doğuya giderseniz Hindu inanışında vardır. Biraz daha doğuya giderseniz Budist inanışında vardır. Biraz daha doğuya giderseniz — tırnak içerisinde — Taoizm’de de vardır.

Kuzeye doğru giderseniz Ortodoksluk’ta vardır — çünkü Rusya Ortodoks’tur. Güneye doğru giderseniz, yine tırnak içerisinde, Vehhâbîlik’te de vardır. Afrika’ya giderseniz Vehhâbîliğin uzantısı olan Afrika’nın belirli yerlerinde vardır.

Bu tırnağı kapatacağım şimdi.


6. Diyânet, Şeyhülislâmlık ve Kadılık

Hazret-i Peygamber zamânında, Hazret-i Ebûbekir, Osman, Ali zamânında «din adamları» kısmı yoktur.

Cumhuriyetle beraber din adamları Diyânet Teşkilâtı’dır. Osmanlı’da kadılık ve şeyhülislâmlık vardır. Osmanlı’dan önce Selçuklu’da şeyhülislâma yakın bir makam ve kadılık vardır. Abbâsîlerde kadılık ve bu tip din adamları oluşumu vardır.

Emevîlere baktığımızda, din adamlığı meselesinin temeli Emevîlerde atılmıştır.

Ama İslâm’ın ilk doğuşuna, başlangıcına baktığımızda din adamları yoktur.


7. Sahâbede Önde Olanlar Vardı, Dinden Geçinen Yoktu

Peki dînî meselelerde önde olan insanlar var mıdır? Evet. Sahâbenin içerisinde fıkıhta önde olan, tefsirde önde olan sahâbîler vardır. Hadîsleri ezberleyen sahâbîler vardır. Hâfız sahâbîler vardır.

Kur’ân’ı ezberleyen, Kur’ân’ı te’vîl eden, tefsir eden — Hazret-i Abbâs’ın oğlu Abdullah gibi; ilk tefsircidir o. Bunları yapan insanlar vardır.

Ama bunların içerisinde, tırnak içerisinde, beytülmâlden maaş alıp yâhut devletten maaş alıp din adamlığı yapan yoktur. Önemli olan burası.

Yâni sahâbe zamânında dînin herhangi bir alanında otorite sâhibi olmak, oradan geçinmek değildir. Sahâbe oradan geçinmez.


8. Rızkın En Helâli: Cihad, Ticâret, San’at

Sahâbenin büyük bir kısmının geçimi cihaddır. Çünkü hadîs-i şerîfte rızkın en helâli, en sahîhi, en güzeli, en temiz olanı cihaddan elde edilen mallardır. İkincisi ticârettir.

O rızık sıralamasında din adamlığı yoktur. Bu, sahîh olarak hadîsle de sâbittir.

Ticâretten sonra san’atkârlık gelir — bakın, san’atkârlık ticâretten sonradır; hani bir san’at sâhibi olmak. Sonra ziraat gelir. Sonra hayvancılık gelir. Ondan sonra kira gelirleri gelir. Ondan sonra memurluk gelir.

İslâm literatüründe «din adamları» diye bir şey yoktur.


9. «İslâmcı Hareket» Diye Bir Hareket Yoktur

İkinci ibâre: «İslâmcı hareket.» Buraya da tırnak içerisinde bir şerh düşmek istiyorum: İslâmcı hareket diye bir hareket yoktur.

Bu, batının bakışıdır: Ezilmiş olan Müslümanların kendilerini ezenlere karşı mücâdelesi, tırnak içerisinde «İslâmcı bir hareket» yâhut «radikal bir hareket» olarak gösterilir.

Yâni siz «ben Kur’ân ve sünnete sımsıkı yapışacağım» derseniz, batı gözlüğüyle bakanlar sizi — tırnak içerisinde — «radikal İslâmcı» olarak görürler.


10. Teokrasi Yaftası

Yâhut sizin, halkın anlamayacağı bir dil kullanırlar: «Bunlar teokratik düzen istiyorlar», «bunlar teokrasi istiyorlar» derler.

Siz mahkemeye çıktığınızda veyâ toplandığınızda teokrasinin ne olduğunu bilmezsiniz. Hattâ «Müslümanım» diyen bir kimse «ben de teokrasiye karşıyım» der. Hâlbuki «teokrasi» dedikleri, insanın inancıdır, dînidir.

İslâm dîninin, İslâmî düşüncenin ve yaşantının üzerine bir sürü yafta koyabilirler. Bu yaftaların altında da Müslümanlar ezilir — yüz yıldan beri, yüz elli yıldan beri.

Meselâ İslâm dünyâsının geri kalmasını Gazâlî’ye bağlayabilirsiniz, tarîkatlara bağlayabilirsiniz, dîne bağlayabilirsiniz.


11. Açıklanmayan Meclis Tutanakları

Cumhuriyet kurulduğunda bunun çok ağır tartışmaları olmuştur Meclis’te. O Meclis tutanakları hâlâ da açıklanmaz bizde; hiç kimse o tutanaklara ulaşamaz.

Hangi partili milletvekili Meclis’te ne konuştu, nasıl bir önerge verdi, ne önerisi verdi — bu millet bilmez.

Aslında o milletvekilleri de seçimle gelmiş milletvekilleri değildir zâten; halkın seçtiği milletvekilleri değildir, atanmış milletvekilleridir.


12. «Siz Başkasının Seçtiğini Seçersiniz»

Bugünkü gibi — bugün de milletvekilleri atanır. Bunu cesâretle söyleyecek kimseyi bulamazsınız; hele bu zamanda hiç bulamazsınız.

Siz seçimle geldiğini zannedersiniz; siz başkasının seçtiğini seçersiniz. Belediye başkanı da öyledir, milletvekilleri de öyledir. İl başkanı, ilçe başkanı, delegeler — hepsi de göstermeliktir.

Ama siz bir seçim havası içerisinde seçtiğinizi düşünürsünüz; gider basarsınız mührü.

O kitaplar benim başımı yaktı. Ben ne zaman dînî kitaplardan öğrendim, benim başım yandı. O gündür bugündür kafamdan duman tütüyor boyuna.


13. Anne Dedem «Radikal İslâmcı» Sayılabilirdi

Şimdi «İslâmcı hareket» dedikleri harekete bakın: Benim anne dedem eşkıyâ sayılabilirdi. Yunan’a karşı savaştığı için radikal İslâmcı sayılabilirdi — vatanı için savaştığı için.

Rahmetli anne dedem beş vakit namazında, Kur’ân’ındaydı. Yunan İzmir’e elini kolunu sallaya sallaya çıkınca — zengin çocuğuydu dedem — beş on kızan toplamış kendine, Yunan’la savaşmak için dağa çıkmış.


14. «İlk Kurşun» ve Dedemin Târihi

Hani «ilk kurşunu Hasan Tahsin attı» filan diyorlar ya — boş muhabbet onlar. Dedeme göre yalan söylüyorlar. «Dede, ilk kurşunu Hasan Tahsin atmış» dedim; «Ne alâkası var!» dedi.

Zâten dedemi dinleseydiniz bu târihin hiçbirisini kabûl etmezdiniz.

Meselâ dedem İnönü’ye çok kızıyordu — karısını Venizelos’un koluna verdi diye.

Çünkü dedemi dinlerseniz, Yunanlıların nasıl zulmettiğini, neler yaptığını dinlerseniz, bir Yunan devletiyle dostluğunuz mümkün değildir. Bir gâvur devletiyle dostluğunuz mümkün değildir. Dedem için hepsi de gâvur. Hepsi de ellerine fırsat geçerse her türlü zulmü yapar — ki yapıyorlar.


15. Bombalanan Hep Müslümanlar

Baktığımız zaman: Afganistan bombalandı, Irak bombalandı, Sûriye bombalandı, İran bombalandı, Libya bombalandı, Bosna keza. İslâm dünyâsında bunlara ses çıkarabilecek — cılız bir şekilde dahi ses çıkaracak — hiçbir kimse yoktu. Hâlâ daha yok hükmünde.

Meselâ iki yıldan beri Filistin bombalanıyor, Gazze bombalanıyor. Fotoğraflara bakıyorsunuz, ayakta kalan bir tâne bina yok. Hâlâ daha bombalanıyor. Bakın, hâlâ daha bombalanıyor.

Bombalananlar kimler? Müslümanlar. Bunların sebeplerini de kimse araştırmıyor, sorgulamıyor.


16. Afganistan: Dün Mücâhit, Bugün Terörist

«İslâmcı hareket» dediğinizde, meselâ Afganistan’dakiler bir ara «fundamentalist Müslüman», «İslâmcı hareket», «bunlar teokratik düzen istiyorlar» diye anıldı.

Kime karşı savaşıyorlardı? Rusya’ya karşı. Rusya’ya karşı savaşırken onları kim destekliyordu? Amerika.

Onlar Rusları yenerken bir «alavere dalavere» oldu; bu sefer ABD geldi ve bu sefer ABD ile savaşmaya başladılar. Aynı insanlar, aynı gruplar — bu sefer terörist oldu, fundamentalist oldu, İslâmcı oldu.

Bunlar ne için savaşıyorlar? Ülkelerini işgalden kurtarmak için. Ülkeni işgalden kurtarmaya çalışırsan sen de fundamentalist oluyorsun.


17. Kendi Ülkemdeki Erozyon

Kendi ülkemi konuşacak olursam: Türkiye’de bir kültür erozyonu var. Ekonomik erozyon var. Siyâsî erozyon var. Hukuk erozyonu var.

Ve bu ülkede gerçekten Kur’ân ve sünneti yaşamak isteyenler üçüncü sınıf vatandaş hükmünde. Siz bunlarla mücâdele ederseniz sizin de adınız fundamentalist olur.

«Ben sımsıkı Kur’ân ve sünnete yapışacağım» derseniz, «İslâmcı hareket» olarak nitelendirilip ensenizde boza pişirilebilir. Pişirilebilir — açık kapı gibi görünmesin, pişirilir.

En azından sizi dinleyenler bile «vay be, adam ne yanlış adammış» diyebilir. İşte bu «İslâmcı hareket». Çünkü önü arkası istediğiniz gibi doldurulacak şeyler. Buna bir de fundamentalizmi eklerseniz — yandık elhâsıl.


18. Ahmet Ocak’ın Tezi: «Yaşamın Tamamını Yönetmek İstiyor»

Şimdi tez şu; Ahmet Ocak şunu koyuyor: «Bu İslâmcı hareket devleti, toplumu, eğitimi, ekonomiyi, orduyu, sivil bürokrasiyi, uluslararası ilişkileri — yâni bir bakıma yaşamın tamamını — yönetmek istiyor.»

Eğer siz bir Müslüman olarak, bir mü’min olarak «devlet İslâm’la savaşmasın» diyorsanız; «ben Müslümanım, toplum İslâmî bir dâirede yaşasın» derseniz; «eğitim hiç olmazsa İslâmî düşünce içerisinde olsun» derseniz…

«Biz hâlâ daha uzak bir tez olan maymundan gelmeyi mi öğreteceğiz çocuklarımıza? Allâh Âdem’i insan olarak yarattı, yarı maymun olarak yaratmadı; biz maymundan gelme değiliz» derseniz; «eğitim biraz Kur’ân-sünnet dâiresinde olsun» derseniz…


19. Ekonomi ve Ordu Sorgulanamaz mı?

Ekonomide bu insanlar enflasyon ve faiz kıskacında, dolar-euro-altın kuru kıskacında inim inim inliyor. «Bu kıskaçtan kurtulması lâzım; faiz ödenmemesi lâzım; bu faizler kime gidiyor, nereye gidiyor, kimin cebine giriyor» derseniz, sorgularsanız…

«Ordu bizim orduysa, neden başörtülü bir anne oğlunun yemin törenine gidemiyor?» «Ordu bizim orduysa — Müslüman Türk ordusuysa, bu Anadolu’nun Müslüman ordusuysa — neden Mozart’ın bilmem ne marşıyla cenâzelerimizi, şehitlerimizi gömüyoruz?»

«Ordu bizimse orduda neden Kur’ân ve sünnet dâiresinde olan bir şey olmuyor? Ölmeye varınca şehâdet şerbeti içeceğiz, ‘Allâh Allâh’ nidâlarıyla gideceğiz, ‘şehit oldu’ diyeceğiz — ondan sonra Mozart’ın bilmem ne marşıyla defnedeceğiz. Bu nereden çıktı?» derseniz…


20. Bürokrasi ve Uluslararası İlişkiler

Sivil bürokraside «rüşvet olmasın, kayırmacılık olmasın, adâlet söz konusu olsun, herkese adil bir şekilde yaklaşalım» dediğinizde — buna hakkımız yok mu?

Uluslararası ilişkilere gelince: «Biz neden hâlâ birilerinin kuyruğunda, birilerinin emrinde olalım? Neden uluslararası ilişkilerde kendi öz benliğimizi, kültürümüzü, siyâsetimizi koymayalım?» dediğiniz zaman İslâmcı hareket oluyorsunuz.

Yâni «siz kılın beş vakti, namazınızı kılın; devlet işine karışmayın» deniyor. Devleti kim yönetiyor? Sabetaycılar mı yönetiyor? Dinsizler mi yönetiyor? Satılmışlar mı yönetiyor? Kanı bozuklar mı, sütü bozuklar mı yönetiyor?

Devletin kanunu ne? Bu kanunlar nereden geldi? Bizim toplumumuza, kültürümüze, inancımıza uygun mu değil mi — diye sorgulamayacak mısınız? Sorgularsanız İslâmcı hareket oluyor.


21. Toplumu Neden Sorgulamayayım?

«İyi, tamam, devleti sorgulama. Toplumu da sorgulamayalım.» Nasıl sorgulamayalım?

Ben annemin iç çamaşırını görmedim; bir kadının iç çamaşırını hiçbir zaman görmedim. Her sabah çarşıya çıktığımda kadınların iç çamaşırlarıyla dışarıda dolaştıklarını seyretmek zorunda mıyım?

Veyâ benim yaşıma gelmiş, altmış, altmış beş yaşında erkekler — altına kısa bir şort, üstüne bir atlet giymiş, onunla dolaşıyor. Ben onu sabah sabah seyretmek zorunda mıyım?

Neden toplumu sorgulamayayım? Neden toplumun içerisindeki kültürsüzlüğü sorgulamayayım?


22. «Sanatçı» Denilenler

Dinlediğin mûsikîyi söyle bana. Seyrettiğin, «sanatçı» denilen kimseleri söyle bana. Her birisi uyuşturucu müptelâsı. «Sanatçı» dediğiniz kimselerin her biri sapkın, sapık; erkek mi, ne olduğu belli değil — eşcinsel, bilmem ne.

Geçenlerde müstehcenlikten bir sürü sanatçı denilen insanı toparladılar.

Neden ben toplumu sorgulamayayım? O toplumda benim çocuklarım, benim torunlarım, benim gelecek zürriyetim yaşayacak. Sorguladığım zaman İslâmcı harekete mi geçmiş olacağım?


23. Bin Yıllık İslâmî, Yirmi Bin Yıllık Türk Târihim

Benim inancıma, örfüme, âdetime ters olursa ben onu sorgulamayacak mıyım? Kabullenecek miyim?

Benim bin yıllık bir târihim var — beş bin yıllık bir târihim var. Bin yıl küsur İslâmî târihim var; beş bin yıllık değil aslında, yirmi bin yıllık bir Türk târihim var benim. Ben Türk’üm.

O zaman benim âdetime, geleneğime, örfüme sâhip çıkmak isteyince, bunun dışına çıkılınca ben bunu neden sorgulamayayım? Sorgulayınca tırnak içerisinde «İslâmcı hareket» olarak mı nitelendirileceğim?


24. Eğitimi Sorgulamak: «Ali Topu At»

Ben eğitimi neden sorgulamayayım? Bu okul benim âdetime, örfüme, geleneğime, inancıma uygun bir eğitim mi verecek? Yoksa eğitim sistemi benim inancımı törpüleyecek mi, benim inancımı ikinci sınıf vatandaş hükmüne mi koyacak?

Bu eğitim sisteminde benim çocuğum ne öğreniyor? Neden sorgulamayayım bunu? Hâlâ daha «Ali topu at, at Ali at» — bunu mu öğreteceksiniz çocuklara?

Niçin çocuklar bilgiyi tanımlayamıyorlar? Liseden çıkan bir çocuk, üniversiteden çıkan bir kimse — çok özür dilerim — zır câhil olarak çıkıyor. Neden bu eğitim sistemini sorgulamayayım?


25. Edebiyat Fakültesindeki Öğrenci: «Tehâfüt’ü Okudunuz mu?»

Hiç unutmuyorum: Edebiyat Fakültesi’nde dördüncü sınıfa giden bir öğrenciye «ne okuyorsunuz?» diyorum; gözümün içine bakıyor. Felsefe okuyan çocuğa soruyorum: «Felsefeden ne okuyorsunuz?»

«Dördüncü sınıfta Tehâfüt’ü okudunuz mu?» dedim. «Nereden biliyorsunuz siz hocam?» dedi. «Gazâlî’nin felsefecilere verdiği cevapları okudunuz mu?» dedim. «Hocalarımız onları tavsiye etmiyor.»

«Ne okuyorsunuz felsefede? Kant’ı okuyorsunuz. Ne okuyorsunuz? O sapkın adam neydi — Freud’u okuyorsunuz» dedim.


26. Freud’u Okuyup Avrupa’nın Okuduğunu Okumamak

«Sen biliyor musun, erkeklerin kadınların göğüslerine niçin hayran olduğunu?» dedim. «Hayır» dedi. «Freud’a göre erkek çocuk daha annesini emerken cinsel dürtüleriyle emiyor» dedim. «Kaldı ki bunu öğreniyorsunuz: Yeni doğan bir çocuk cinsel dürtülerinden dolayı annesini emiyor. Peki kız çocuğu neden emiyor?» Freud’da bunun cevâbı yok.

«Yâni bunları okuyorsunuz ama bir Tehâfüt okumuyorsunuz» dedim. «Avrupa okuyor, siz okumuyorsunuz. Avrupa Mesnevî’yi de okuyor, siz okumuyorsunuz. Avrupa Fusûs’u okuyor, siz okumuyorsunuz. Avrupa İbn Arabî’yi sizden iyi biliyor; siz bilmiyorsunuz — hattâ düşmansınız.»

Evet. Hattâ İbn Arabî’ye «kâfir» deyip damgayı da vuruyorsunuz.

Şimdi eğitimi sorgulamayacaksın. Toplumu sorgulamayacaksın. Devleti sorgulamayacaksın. Ekonomiyi sorgulamayacaksın — yalayıp yutacaklar; faizciler.


27. On Dört Yaşında Siyâset, 12 Eylül

Yıllardan beri şu faiz düşmedi ülkede. Ben altmış beş yaşındayım.

Ben siyâsetle on dört yaşında tanıştım. On dört yaşla yirmi beş yaş arası on yıllık ülkücülüğüm var.

Bugün de 12 Eylül. Darbe tam bizim kafamızda patladı; biz henüz on dokuz yaşındaydık. Ben de Bayındır Ülkü Ocakları’nda yönetim kurulundaydım o zaman.

Hiçbir şeyi sorgulamayacaksınız. Ekonomiyi sorgulama. Düşünün: Ben on dört, on beş yaşındayken faiz vardı; altmış beş yaşındayım, hâlâ faiz var. Hep de faizler yüksek; hiçbir türlü aşağı inmiyor. Kırk yıldır bu ülkede enflasyon var; kırk beş yıldır, elli yıldır enflasyon var.


28. Bakkal Dedem ve Kara Defter

Allâh rahmet eylesin, dedem bakkaldı. Günde iki bin ekmek satıyordu. Enflasyonu bilmiyordu.

Deftere yazılıyordu: zeytin veresiye, tütün veresiye, pamuk veresiye. Dedem enflasyonu bilmiyordu — çünkü sonra yıllar içerisinde enflasyon o alacakları eritti.

Vefât ettiğinde bir tâne kara defter bırakmış: «Bunu da Mustafa alsın» demiş. Altınları anneme bırakmış.

«Bu defterde alacakları mı var?» dedim anneme. «Evet» dedi. Atıverdim ocağın içine: «Sağlığında faydası olmadı; şimdi bir faydasını göreceğim» dedim. Annem ocağın içinden almaya çalıştı, alamadı; ocak harlıydı. Kaldı orada.


29. Bir Teneke Zeytinyağı

Oradan bir teneke zeytinyağı geldi. Adamın birisi geldi, dedi ki: «Sen Ahmet amcanın torunuymuşsun.» «Evet» dedim. «Benim ona borcum vardı; yanlış anlama, bir teneke yağ getirdim, helâl et.»

«Helâli hoş olsun» dedim ben de. «İyi ki sen namuslu bir insanmışsın; sen getirdin, hiç kimse sormadı bile — kime ne borcumuz var diye.»

Şimdi enflasyonu bilmiyorduk. Ama «ekonomiyi sorgulama, enflasyonu sorgulama, faizi sorgulama, haksız kazançları sorgulama.»


30. Kumar, Vergi ve Ordu

Devlet kumar oynatıyor — bunu sorgulama. Devlet bilmem ne çalıştırıyor, oradan vergi alıyor — bunu sorgulama. Sorgularsan fundamentalist oldun, İslâmcı hareket oldun.

Orduyu sorgulama. Yâ, ben can vereceğim — neden sorgulamayayım? Ben oğlumu can vermeye göndereceğim — neden sorgulamayayım?

Benim oğlum vatan uğruna şehit olduğunda yine «dın dın dın» onunla mı gömeceksiniz, tekbirlerle mi gömeceksiniz? «Dın dın dın» diye gömecekseniz o zaman neden göndereyim?

Sorgularsan sorgulanacak çok şey var — ama onu da sorgulama.


31. 1923’ten Beri Dokunulmayan Vâlilik Yasası

Sivil bürokrasiyi de sorgulama. Neden sorgulamayayım? Sivil bürokrasi bana haksızlık, hukuksuzluk, rüşvetçilik, kayırmacılık yapıyorsa neden sorgulamayayım?

Vâlilik yasası 1923’ten beri — biliyor musunuz? — kimse dokunmuyor; hiçbir iktidar dokunamıyor. Sorgulayamazsınız. Bir vâli isterse bütün ile el koyar; hiç kimse de vâliye «neden böyle yaptın» diyemez.


32. Mevlânâ Anma Gecesi ve İki Mahkeme

Burayı üç ay kilitledi. Mahkemeye verdim, kazandım. Bir üç ay daha kilitledi. Bir daha mahkemeye verdim, yine kazandım. İstediği anda gelir kilitler burayı. Sorgulayamazsınız.

Ben mahkemeye verdim diye çok kızdılar bana. Ben sorguluyorum.

Çünkü Hazret-i Mevlânâ’ya anma gecesi yapacaktık. Salonu tuttum, kirasını verdim. Vâli «güvenlik gerekçesiyle yapamazsınız» dedi. Mahkemeye verdim, kazandım. İstediği anda kapatıyor.

Sivil bürokrasiyi de, uluslararası ilişkileri de sorgulayamazsınız. Burayı böyle açtım ki «İslâmcı hareket» dediğimizde ne olduğunu anlayalım.


33. Batıdan Gelen Tanımlamalar

Yâni yarın öbür gün vatanınız işgal edilmeye kalkarsa ve siz buna baş kaldırırsanız fundamentalist olabilirsiniz, İslâmcı hareket olabilirsiniz, «demokratik düzen isteyen» olabilirsiniz.

O zaman ne yapacağız? Batıdan gelen öyle kelimeler, öyle tanımlamalar var ki bizi ikinci sınıf vatandaş hükmüne koyuyor.


34. Sakal Sünneti ve «Fundamentalist» Damgası

Siz tesettürü savunursanız fundamentalist oluyorsunuz. «Bütün peygamberler sakallıydı; ben de sakal bırakacağım» derseniz fundamentalist oluyorsunuz. Cascavlak, sakalınızı keseceksiniz.

Kime göre keseceğiz? Kim istiyor sakalsız bir toplumu? Hıristiyan dünyâsı istiyor.

Ne oldu? Sakal İslâmî bir ölçüdür; çünkü Peygamber sünnetidir. Sen Peygamber sünnetini işlersen fundamentalist oluyorsun.


35. Tesettür: «Sıkma Baş» ve 28 Şubat

Kadınlar «ben tesettüre gireceğim» derse irticacı, fundamentalist. Nasıl bir örtü örtecek? Başını «sıkma baş» gibi sıkacak, her tarafı meydanda olacak — «a, güzel oluyor.» Şimdi her yerde öyle; 28 Şubat amacına ulaştı.

Bunu sorgularsan — «tesettür böyle değil; tesettür, kadının yüzü, elleri, ayakları hâriç her tarafını, vücut hatları görünmeden, içi de görünmeden örtünmesidir» dediğinde — fundamentalistsin sen.

Ama kadınların tesettürüne karışmazsan, tamam, modern Müslüman oldun. Dileyen dilediği gibi her tarafını açsın, gezsin — modern Müslümansın. Tırnak içerisinde «modern Müslüman» nasıl olunuyor, onu da bilmiyorum.


36. Ilımlı İslâm: Neresini Yonttunuz?

Veyâ «ılımlı İslâm.» Ilımlı İslâm nasıl oluyor? İslâm’ın nerelerini kesip atıyorsunuz? Neresini yonttunuz? Neresini kırdınız, döktünüz de ılımlı İslâm hâline geldi?

En önemlisi cihad. Onu da ne yaptılar? Siz cihadı savunamaz hâle gelirsiniz. «Cihad nedir?» dediğinde: «Nefsinle olan cihad.»

Yâni İngiliz gelsin burayı işgal etsin, ABD gelsin işgal etsin — sen onlarla savaşma. İsrâil yarın öbür gün doğuya, güneydoğuya «burası bana vâdedilmiş topraktır» derse, sen onlarla savaşma. Neden? «Nefsinle savaş sen.»


37. Hadîslerdeki Büyük Savaş

Bu hâle gelirsek ne olacak? İsrâil, ABD, İngiltere — batı — gelip doğuyu, güneydoğuyu işgal etti. Bu ülke ne yapacak? Şimdiden bu sorunun cevâbını istiyorum.

Sohbetlere başladığımdan beri bu cevâbı istiyorum; çünkü okuduğum hadîslerde orada çok büyük bir savaş olacak. Ben hadîslerin sahîh olduğuna îmân ettim. Hadîslere bakınca doğuda ve güneydoğuda — tâ Konya’ya kadar, hattâ Ankara’ya kadar — büyük bir savaşın olacağına dâir hadîsler var.

Peki İslâm dünyâsı veyâ Anadolu Müslümanları cihad şuurunu kaybederlerse ne yapacaklar? Osmanlı’ya yaptırdıkları gibi o bölünmeyi, parçalanmayı kabûl mü edeceğiz? Yoksa ölmeyi göze alıp cihad mı edeceğiz?


38. Trakya, Ayasofya ve «Barış Güvercinleri»

Batı «İstanbul’un batı tarafını, Trakya dâhil, batıya bırakacaksınız; siz doğuda kalacaksınız. Ayasofya’yı tekrar kilise hâline getireceğiz» deyip işgal ederse bu ülkenin insanları ne yapacak?

İçimizdeki Sabetaycılara, dönmelere, içimizdeki masonlara, içimizdeki Yahûdilere, Hıristiyanlara, içimizdeki kanı bozuklara, sütü bozuklara uyup «aman yâ, savaşmayalım; bu zamanda savaş mı olur? Barış güvercinleri uçuralım» mı diyeceksiniz? Yoksa işgali kabûl mü edeceksiniz?


39. Her İşgali Kabûl Ettiğimiz Gibi

Kültürel işgali kabûl ettiğiniz gibi, siyâsî işgali kabûl ettiğiniz gibi, ekonomik işgali kabûl ettiğiniz gibi, sosyal işgali kabûl ettiğiniz gibi;

çıplaklığı, fuhşu, müstehcenliği, kumarhaneyi, bilmem ne evlerini, barları, pavyonları, gece hayâtını kabûl ettiğiniz gibi;

kız çocuklarınızın fuhşa zorlanıp satılmasını kabûl ettiğiniz gibi, uyuşturucuyu kabûl ettiğiniz gibi, çocuklarınızın on yaşında uyuşturucu müptelâsı olmasını kabûl ettiğiniz gibi — işgali de mi kabûl edeceğiz? Ne yapacağız?


40. «Bir Tek Paranoyak Ben miyim?»

Bir tek paranoyak ben miyim bu ülkede? Bir tek psikolojisi bozuk olan ben miyim? Bunu görmüyor muyuz?

Yunanistan’da ABD’nin üsleri var. Bulgaristan’da var. Yukarıda Karadeniz’de var. Aşağıda var. Bizim güneydoğumuzda var. Etrâfımız sarılmış vaziyette.

İçeriden sarılmışız, dışarıdan sarılmışız; ekonomik olarak sarılmışız, siyâsî olarak sarılmışız. Bunu bir tek ben mi görüyorum acaba?

O zaman biz bunlara karşı gelince, sakalımız var diye, tırnak içerisinde «İslâmî hareket» olarak mı nitelendirileceğiz? «Fundamentalist İslâm» olarak mı? Ne olarak nitelendirileceğimizi batıcılar biliyor: Batılı efendiler üzerimize ne elbisesi giydirirse biz öyle anılacağız.


41. Tanımlamanın Arkasındaki Batı Kokusu

O zaman bu «İslâmî hareket» tanımlamasının — bu Ocak’ın tanımlamasının — arkasında batı kokusu var. Bu, batının borazanı olmuş; batı borazancılığından başka bir şey değil.

Batı derken sakın ha batıya düşman olduğumu zannetmeyin; öyle bir düşmanlığım yok. Bu, Kur’ân ve sünnetin dışında bir yapılanma. Allâh muhâfaza eylesin. (Âmîn.)


42. Müslüman Halk Neden İnandığı Gibi Yaşamasın?

Şimdi «yönetmek istiyor» deniyor. Evet. Bu halkın, bu toplumun insanı Müslüman; bu insanlar Müslüman. Neden inandığı gibi yaşamak istemesin?

Hem Müslüman olsun hem faizci mi olsun? Hem — çok özür dilerim — «ben Müslümanım» desin hem kerhâne mi çalıştırsın? Hem «Müslümanım» desin hem meyhâneci mi olsun? Meyhâneye lâf söylemesin mi?

Hem «Müslümanım» desin, karısına kızına dikkat etmesin mi? Herkes her tarafını açsın, dolaşsın mı? Bu konuda hadîs-i şerîf çok ağır; insanlar üzerlerine alınacak diye söylemeye utanıyoruz.


43. «Namazını Kıl, Zekâtını Kızılay’a Ver»

Niye? Karışmamamızı istiyorlar: «Namazını kıl, orucunu tut, haccına git, zekâtını ver.» «Zekâtını da vereceksen git Kızılay’a ver; Kızılay’dakiler de yesin içsin» — önceden öyleydi — «husûsî uçak kaldırsınlar, oraya buraya gitsinler.»

Ne istiyorsunuz? İslâm’ı sâdece bir ibâdet dîni olarak algılıyorsanız — İslâm öyle değil.

O zaman ılımlı İslâm düşüncesi sizde hâkim olsun: Yontabileceğiniz yere kadar yontun; Allâh’ın yasaklarını koyun kenara.


44. Demirel: «Camiler Açık»

«Allâh’ın yasaklarıyla alâkalı hiçbir derdiniz olmasın. Kılın beş vakti; namazınızı kılın. Bakın, sizin namazınıza karışan mı var?»

Demirel öyle diyor: «Camiler açık. Sizin câmiye gitmenize karışan mı var?» Câmiler açık — meyhâneler de açık, bilmem ne evleri de açık.

Câmiler açık; ama câmiye giden bütün yollar tıkalı. Beş vakit namazda câmi açılıyor, evet. Ama o câmiye gidinceye kadar şeytânî olan bütün yollar açık. Oraya gidinceye kadar kim ne yapacak?

«Câmiler açık.» Önceden memurlar, işçiler cumaya da gidemiyordu. Câmi açık ama — sıkıntı değil. Allâh bizi affetsin. (Âmîn.)


45. Parantezi Kapatıp Paragrafa Dönüş

Burada parantezi kapattık. «Ünlü İslâm hukukçusu Şâfiî Mâverdî’nin…»yâni «Şâfiî» olunca sanki din dışı.

«…neredeyse bin yıl önce yaptığı ‘dîn ve devlet birbirinden ayrılmaz ikizlerdir’ şeklindeki değerlendirme, Prof. Dr. Ahmet Ocak’ın da ifâde ettiği gibi, bütün İslâm dünyâsında geçerli olacak bir siyâset teorisinin temellerini atacaktı.»

Bu, Gazâlî incelemesinde bugüne kadar ele aldığımız dînî bilgi, siyâsî iktidar, medrese ve mezhep ilişkisi bakımından önemli bir kapı.


46. Ayırt Edilmesi Gereken İki Nokta

Bu pasaja baktığımızda ayırdığım bir başlangıç, bir giriş var. Bir iki noktayı daha ayırt etmekte fayda var.

Birincisi: «Dîn ve devlet birbirinden ayrılmaz ikizlerdir» düşüncesi Mâverdî’nin dîn anlayışına, devlet ve siyâset anlayışına uyuyor mu, uymuyor mu? Ne kadar uyuyor?

İkincisi: Bu anlayış sâdece İslâm dünyâsında mı var? İşin bir de o tarafı var. Bin yıl önceki devletleri incelediğimizde, o devletler denklemine baktığımızda: Mâverdî böyle derken batı ne yapıyor? Doğu ne yapıyor? Güney ne yapıyor? Kuzey ne yapıyor? O zamanın devletlerinin karşısındaki devletler nasıl bir yol izliyor?

Bunlar da önemli değil mi? Bence önemli.


47. Eflâtun’un İdeal Devleti: Yöneticiye Önce Dîn Eğitimi

Târihî sürece baktığımızda, dîn ile devlet arasındaki bağ ile ilgili pek çok âlim, düşünür, sosyolog, filozof ve siyâsetçi görüş bildirmiş. İlk çağ Yunan felsefesine gittiğimizde karşımızda kim var, kimler ne yapmış?

Eflâtun’a baktığımızda: Eflâtun’un ideal devlet düşüncesinde yöneticilere ilk olarak dîn eğitimi verilmesi gerektiğini belirtmiş.

Eflâtun devleti erdemli bir toplumu eğitmek için gerekli bir aygıt olarak görmüş. Toplumu eğitmek için devlet çok önemli bir aygıt; o devleti idâre edecek olan kimselere de ilk olarak dînî eğitim verilmesini öngörmüş.

Yâni o devleti idâre edecek olanlarda bir dînî eğitim yoksa, o devletin adâleti de, hukuku da, yönetimi de bozuk olacak; zulüm zulüm olacak. Devletin iyi işleyebilmesi için devlet yöneticilerinin iyi bir dînî eğitim alması lâzım.


48. Augustinus: Devlet «Tanrının Emirlerinin Uygulayıcısı»

Hıristiyanların teolojisine baktığımızda, dîn ile siyâseti iç içe getiren Aziz Augustinus devleti tanımlarken «tanrının emirlerinin uygulayıcısı» olarak tanımlamış.

Yâni — onların diliyle söylüyorum — Augustinus devleti tanrının emirlerini uygulayan bir aygıt olarak görmüş.


49. Mâverdî’nin Karşısında: Fâtımîler, İsmâilîler, Haşhaşîler

Şimdi Mâverdî’nin zamânına geliyoruz. O coğrafyada en kuvvetli devlet olarak, bizim bugün «Şîa» diye nitelendirdiğimiz ama İsmâiliyye ve Fâtımîler olan yapılar var — Şîa’nın ayrı kolları.

Mâverdî Ehl-i Sünnet’in içerisinde; karşısında Fâtımî ve İsmâiliyye devletleri var. Mısır’da Fâtımî Devleti var. Mısır’dan sonra Sûriye’nin bir kısmında ve Irak’ta İsmâilîler var.

Bir kısmında da — sonradan bir kaleyi zaptettiler ya — Haşhaşîler var.

O zaman Mâverdî bunu düşünürken karşısında bir tehlike olarak Şîa var.


50. Şîa’nın İmâmet Teorisi

Şîa’da bir imâmet teorisi var. Ona bakarsak: Şîa’da imâmeti hem peygamberliğin bir devâmı saymak, hem de imamlara peygamberlere has olan kudsî özellikler yüklemek var.

Bu Fâtımîlerde ve İsmâilîlerde var; sonradan Şîa’nın içerisinde şu anda hâkim bir görüş bu. Fâtımîlerde ve İsmâiliyye’de devletin başındaki imam, üzerindeki kutsal özellikler açısından bir peygamber gibi düşünülüyor. Bugünkü Şîa’nın durumu da hemen hemen buna yakın.

Şîa’nın karşıtı gibi duran Sünnîlerin ilk devrinde ise — Mâverdî’de de buna yakın — siyâsetin meşruiyet kaynakları seçim, meşveret, şûrâ ve beşerî bir sisteme dayanıyor.


51. Hazret-i Ebûbekir: «Peygamber’in Halîfesiyim»

İlk halîfe Hazret-i Ebûbekir Efendimiz «ben Allâh’ın halîfesiyim» demiyor; «ben Peygamber’in halîfesiyim» diyor. Şîa imâmetinde ise imam doğrudan Allâh’ın halîfesi olarak görülüyor.

Burada târih içerisinde bir sıkıntı var. İlk dönem halîfelerde — Hazret-i Ebûbekir, Osman, Ali — halîfelerin insan olduğu ve insânî yönlerinin bulunduğu açıkça beyân edilmiş.

Fakat sonraki dönemde halîfelik noktasında sıkıntılar var. İslâm’da siyâsetle alâkalı bu konuya zâten çok derinlemesine girmiştik; o yüzden kabûl etmeyip reddiyeyi basmıştım.


52. Emevîlerle Hilâfet Saltanata Dönüştü

Çünkü sonradan gelen halîfelerin üzerine, Şîa’dan etkilenerek, sanki onlarda çok özel, çok husûsî kudsî elbiseler giydirilmiş.

Emevîlerde halîfelik saltanata dönüşünce — işâret fişeği burada — meşruiyet, Peygamber’in hilâfeti noktasından çıkıp «Allâh’ın halîfesi» noktasına girdi. Bunlar ince ayrıntılar.

Bunu yaparlarken karşılarında Şîa var; Şîa’nın başındaki imam «Allâh’ın halîfesi». Sünnî kesimde de dört halîfeden sonra saltanata dönüşünce, o elbiseyi kendi halîfelerine de giydiriyorlar.

Bir kısım Emevî ve Abbâsî halîfeleri Kur’ân’a, sünnet-i seniyyeye referanslar vererek kendilerini de Allâh’ın halîfesi görüp kendilerinde metafizik meziyetler bulunduğuna dâir ibâreler dolaşmaya başlıyor ve saltanat ideolojisi Emevîlerle beraber İslâm dünyâsına oturuyor. Abbâsîlerde de devâm ediyor; ama Abbâsîlerde saltanatla birlikte hilâfet düşüncesi zayıflamaya başlıyor.


53. 1071: Bütün İslâm Dünyâsının Varoluş Günü

Sonra 1071 Malazgirt ile beraber İslâm dünyâsında yeniden bir toparlanma oluyor. Aslında 1071’i çok derinlemesine analiz etmek gerekiyor. 1071 olmasaydı belki de «İslâm dünyâsı» diye bir şey konuşmuyor olacaktık.

Dönüm noktası 1071 — hem de büyük bir dönüm noktası. Şu anda 1071’i öne koyuyorlar; hatırlamaya başladılar.

Aslında bütün İslâm dünyâsının 1071’i kutlaması lâzım. Bakın, bütün İslâm dünyâsının 1071’i kutlaması lâzım. 1071’de Malazgirt’te meydana çıkan bütün o bahadır cihad erlerini ayakta alkışlamak lâzım.

Kürdüyle, Arabıyla, Türküyle 1071 bir varoluş günüdür. Bunun altını çizmek lâzım. Biz ne yazık ki Malazgirt’i tam anlayabilmiş değiliz.


54. Sünnî Hilâfet Şîalaşmıştır — Şahsî Tahlilim

Ama Sünnî kesimde de hilâfet kavramı, düşüncesi ve fiilî tecelliyâtı — bu benim kendi şahsî tahlilim — ne yazık ki Şîalaşmıştır. Bunun cesâretle altını çizeyim. Evet.

Çünkü Abbâsîlerde iş daha da haddi aşmış: Halîfe denilen şahısların üzerinde hem saltanat hem hilâfet birleşmiş ve üzerlerine metafizik elbiseler giydirmişler.


55. Hilâfet mi, İmâmet mi?

Temel ayrılık burada: Hilâfet mi, imâmet mi?

Mâverdî’nin zamânına gittiğimizde Sünnî anlayışta Peygamber’den sonra devlet başkanlığı meselesi genel olarak ümmetin siyâsî düzeni ve bîat çerçevesinde ele alınmış. Hiçbir halîfenin üzerinde böyle bir şey yok: Vahiy almaz; peygamber değiller. Bakın, bu çok önemli bir ayrıntı.

Hazret-i Ebûbekir, Ömer, Osman, Ali ve altı aylık Hazret-i Hasan dönemini konuştuğumuzda, hilâfet olarak hiçbirinin vahiy aldığına dâir bir ibâre yok. Bu noktada ilhamı açıktır hepsinin; ama peygamberlik bitmiştir. Son peygamber Hazret-i Muhammed Mustafâ’dır.

Şîa buradan ayrılır. Şîa’nın temel çıkış noktası: Peygamber’den sonra siyâsî ve dînî rehberliğin — halîfeliğin — Hazret-i Ali’nin ve Ehl-i Beyt’in üzerinde olduğunu düşünürler. İmâmiyye’de mesele daha da ileri gider: İmâmet sâdece siyâsî liderlik değil, aynı zamanda dînî bir otoritedir; İmâmiyye imâmeti dînin esaslarından kabûl eder.


56. Temel Soru: Peygamber’den Sonra Ümmeti Kim Yönetmeli?

Benim için temel soru budur; onlar için de temel bir soru; herkes için temel bir soru: Peygamber’den sonra ümmeti kim yönetmeli? Herkes bunu kendine sormalı, yâhut her klik kendince bunu sormalı.

Sünnî cevap, ağırlıklı olarak: Ümmetin içerisindeki ehil insanların seçtiği bir kimse yönetmeli. Çünkü Hazret-i Ebûbekir, Ömer, Osman, Ali ve Hazret-i Hasan böyle seçilmiş.

Şîa için — bilhassa Fâtımîler ve İsmâilîlerde Sünnîlikten çok keskin bir şekilde ayrılan nokta burası — «Allâh tarafından seçilen Ehl-i Beyt imamları yönetmeli.»

Bu sefer ikinci soru geliyor: Bu imamı insanlar mı seçecek, Allâh mı tâyin edecek? Burada ayrılık iyice keskinleşiyor. Târihî süreç içerisinde Sünnîler, halîfenin belirlenmesini bîat, seçim, şûrâ, ehliyet ve fiilî siyâsî şartlar üzerinden değerlendiriyor. Bunları daha önce de işlemiştik zâten.


57. Kitap Adresi Vermiyorum

Size kitap adresi veremeyeceğim şimdi — sanki bir kitap bastırdık da ona adres veriyormuş gibi olmasın; yanlış anlaşılmasın.

Ben kendim de okumuyorum. Bizden sâdır olan kitapların hiçbirisini okumuyorum; o kitaplara dönerek de bir şey yazmıyorum. Allâh beni affetsin. Ben bir şey konuşurum, biter.

Arkadaşlar — Allâh râzı olsun — bu konuda gayret gösteriyorlar; onları kitaplaştırıyorlar. Bana da bastırmak düşüyor.


58. Bayındır Şivesi

Bazen benim Bayındır şivem var ya — İzmir şivesi; bende karışık bir şive var. Şiveye dayalı bazı kelimeleri anlayamadıklarından «bu ne demek?» diye kelime olarak soruyorlar. Başka bir şey sormuyorlar bana.

«Hadigari» deyince herkes anlamıyor.

O yüzden bizim Yûnus da diyor ki: «Bayındır’ın ayrı bir dili var; Bayındır dili ayrı bir dil. Herkes anlamıyor o dili.» Doğru söylüyor; gerçekten bizim Bayındırlılar biraz kırık, kendine has dilleri var.


59. İmâmiyye: İmam İlâhî Tâyinle Gelir

İmâmiyye’de ise imamın Allâh tarafından tâyin edildiği kabûl ediliyor. Yâni imâmet siyâsî, beşerî bir makam değil; ilâhî tâyinle gelinen bir makam.

Şiî ve Sünnî dîn ve siyâset anlayışında burada çok derin bir ayrılık var. Belki bugüne kadar bunu hiç konuşmadık, ama burada hem anlayış olarak hem tecelliyât olarak derin bir ayrılık var.

«Şiî» derken bilhassa Fâtımîleri ve İsmâiliyye’yi kastediyorum; ama Şîa dünyâsı bundan çok etkilendi ve şu anda da aynı noktadalar.


60. Sünnî Anlayışta Kimse Ma’sûm Değildir

Sünnî anlayışta halîfe de, âlim de, şeyh de, mürşid de hiçbir zaman ma’sûm değildir. Yâni günahlardan arındırılmış, hatâdan, kusurdan arındırılmış bir kimse değildir.

Halîfe de hatâ yapabilir. Âlimler de hatâ yapabilir. Velîler de hatâ yapabilir, yanlış yapabilir; içtihâdında isâbet etmeyebilir.

Burası çok önemli: Sünnî anlayışımızda halîfe de, mürşid-i kâmil de, velî de, âlim de, imamlar da ma’sûm değildir. Ma’sûmiyet karînesi Hazret-i Muhammed Mustafâ’ya ve peygamberlere âittir.


61. «Şeyhimi Hiç Günah İşlerken Görmedim, Ama…»

Ben bunu şöyle tanımlarım: Ben şeyhimin hiç günah işlerken şâhidi olmadım. Ben şâhit olmadım. Günâhı var mıdır? Cevâbı: Vardır da, yoktur da — Allâh biliyor.

Ama benim nazarımda hiçbir zaman ma’sûm değildi. İnanışımın gereği bu.

Sünnî anlayışta hiçbir siyâsî otorite de ma’sûm değildir. Onu da bir yere koyalım: Bir devlet başkanı, bir parti başkanı, bir dernek başkanı ma’sûm değildir — yâni günahsız değildir, sorgulanmaz değildir. O ma’sûmiyet karînesi sâdece ve sâdece peygambere âittir.


62. Şeyhini Günahsız Görenler

Şimdi bir kısım ehl-i tasavvuf var: Şeyhlerini günahsız görüyorlar; «onda günah kapısı kapalı» diyorlar. Sapkın onlar; hidâyete erdirilmemiş insanlar.

İmâmiyye’de ise — bizim ayrıldığımız noktalardan biri budur; Mâverdî’nin ve Gazâlî’nin üzerinde durduğu noktalardan biridir — on iki imamın ma’sûm olduğu kabûl edilir.

Yâni onların dînî rehberliklerinde hatâ, kusur, yanlışlık, eksiklik yoktur. Böylece İmâmiyye makâmında oturan kimsenin sözü, sıradan bir âlimin veyâ siyâsetçinin sözü olmaktan çıkar; kutsal bir söz hâline gelir.


63. Dînî Bilginin Kaynağında Ayrılık

Dînî bilginin kaynağı noktasında da ayrılırız. Sünnî anlayışta dînî kaynaklar — hep dilimizde söyleriz ya — Kur’ân, sünnet, imamların içtihâdı, icmâ, fıkhî ve aklî yöntemlerdir.

Kısaca bir meseleye önce Kur’ân’a bakarız; yoksa sünnet-i seniyyeye bakarız; yoksa imamların içtihâdına bakarız; yoksa icmâya bakarız — hani toplum orada ne diyor?

İmâmiyye’de böyle değildir: İmâmiyye’de Kur’ân’ın ve Hazret-i Peygamber’in sünnetinin yanında, ma’sûm imamların söylemleri ve uygulamaları çok önemli bir dînî kaynak hâline gelir.


64. Vatikan ve Papa Benzetmesi

Bunu başka bir yere çağrıştırayım mı? Vatikan’da kilisenin başındaki kimsenin — Papa’nın — söylediği söz İncil’in üstündedir. İncil’deki bir hükmü kaldırabilir, yeni bir hüküm getirebilir.

Sünnî kesimde âlimler bir hadîsi, bir âyeti yorumlayabilirler — ancak yorumlarlar.

Ama Fâtımîlerde ve İsmâilîlerde imam ma’sûm olduğu için dînî hakîkatleri kendi nefsinde toplayan kimsedir; onun hâricinde hiçbir kimsede dînî hakîkat yoktur. E, bağlanacaksan bağlan; bizi burada rahatsız etme. Biz burada da onlardan ayrılıyoruz.

Çünkü Mâverdî’nin yaşadığı dönemde nelerle uğraştıklarını, Gazâlî’nin nelerle uğraştığını bilmezsek onları anlamakta güçlük çekeriz.


65. Dört Halîfenin Hilâfeti Meşrûdur

Önümüze bir de sahâbe meselesi çıkıyor. Biz Hazret-i Ebûbekir’i, Ömer’i, Osman’ı, Ali’yi — hepsini de severiz. Sıralaması böyledir.

Ve hepsinin hilâfetini meşrû kabûl ederiz: Hazret-i Ebûbekir Efendimizin hilâfeti meşrûdur, Ömer’inki meşrûdur, Osman’ınki meşrûdur, Ali’ninki meşrûdur, Hasan Efendimizinki meşrûdur.

İmâmiyye ise Hazret-i Ali Efendimizin meşrû imam, meşrû halîfe olduğunu kabûl eder; bundan dolayı ilk üç halîfenin hilâfetini meşrû görmez.


66. Sahâbeye Lânet Okuyarak Su İçenler

Hattâ Şîa’nın bazı kaynaklarını incelediğimde — bunları çok konuşmam ben, ama Gazâlî meselesi olunca mecbur kaldım — bazı sahâbîler hakkında çok sert sözler vardır. Onlara girmeyeyim şimdi.

Hattâ bir kısım Şîa su içerken «lânet olsun Ebûbekir’e, Ömer’e, Osman’a» diye su içer; Âişe’yi de — radıyallâhu anhâ — katar içine.

Bunlar Mâverdî zamânında ve Gazâlî zamânında Ehl-i Sünnet’le akāid noktasında ayrılan yerlerdir.


67. Umrede Azeri Kardeşle: «Mesele Ali’yi Sevmek Değil»

Birisi bana «siz Hazret-i Ali’yi sevmiyor musunuz?» demişti. Ben de ona şu cevâbı vermiştim: «Mesele Hazret-i Ali’yi seviyor musunuz, sevmiyor musunuz değil. Mesele şu: Ümmetin başındaki otorite kim olmalı? Bunu kim seçmeli?» Öyle deyince durdu.

«Siz İmâmiyye’yi Allâh tarafından seçildiğini iddiâ ediyorsunuz ve ona kutsal bir kimlik koyuyorsunuz; ma’sûmiyet karînesi var» dedim. Türk’tü; Azerî Türklerindendi. Umrede konuştuk bunu. O zaman durdu.

«Ma’sûmiyet sâdece peygamberlere âittir. Bununla alâkalı âyet-i kerîmeler getirebilirim; âyetleri istediğiniz gibi yorumlarsınız» dedim.


68. Âyeti Peygamber ve Sahâbe Üzerinden Yorumlamak

Bir âyeti yorumlamak herkese açık; çünkü herkes kendi cephesinden bir âyet-i kerîmeyi yorumlayabilir. Onu Peygamber üzerinden yorumlamak — hadîslere o yüzden önem verin — onu Hazret-i Ebûbekir, Ömer, Osman, Ali’nin, sahâbenin üzerinden yorumlamak: «Buraya gel» dedim.

Yoksa bir âyet-i kerîmeyi herkes kendince, kendi kliğince yorumlayabilir — şu anda insanların yaptığı gibi.

Neden hadîsleri inkâr ediyorlar? Âyetleri kafalarına göre yorumlamak için. Çünkü hadîsleri inkâr edersen, ashâbı da inkâr edersen — çok özür dilerim — Kur’ân kaldı meydanda; âyet-i kerîmeyi istediğin gibi yorumla o zaman.


69. İlk Sûfîler Geriye Kaç Kilo Altın Bıraktı?

Aynı şekilde ilk sûfîleri kenara atarsanız sûfîliği de kendi kafanıza göre yorumlarsınız.

Oysa ilk sûfîlere baktığınızda: Bâyezîd-i Bistâmî’nin geriye bıraktığı parayı söyleyin bana. Sırrî-yi Sakatî’nin geriye bıraktığı parayı söyleyin bana. Habîb-i Acemî’nin geriye bıraktığı parayı söyleyin — kaç kilo altın bırakmış geriye? Cüneyd-i Bağdâdî kaç kilo altın bırakmış geriye?

Onların hayâtına baktığınızda geriye çok zengin vakıflar mı bırakmışlar? Bunu söyleyin bana. Bunları kesip atarsanız sûfîliği de istediğiniz gibi yönlendirebilir, yorumlayabilirsiniz.


70. Ehl-i Beyt Sevgisi Otorite Değildir

O zaman: Hazret-i Peygamber’den sonra dînî otorite kim olmalı ve onu kim seçmeliydi?

Sakın şunu düşünmeyin: Ben Ehl-i Beyt’i seven bir kimseyim. Benim sevgimi bir başkasının ölçmesine gerek yok; o hadsizliği de kimse yapamaz zâten. Ama Şîa sevginin üzerine geçip Ehl-i Beyt’i bir otorite olarak görüyor.


71. Medîne’de: «Gidelim, Resûlullâh’a Soralım»

Hattâ o Azerî kardeşe Medîne-i Münevvere’de şunu demiştim: «O zaman otorite benim.» Böyle bir şaka yaptım. «Nasıl yâni?» dedi.

«Gidelim, Hazret-i Resûlullâh’a soralım: Sen mi otoritesin, ben mi otoriteyim? Eğer mesele buysa, gidelim soralım. Siz sordunuz mu kendisine?» dedim. Öyle kaldı.

Gençlik de var ya — insan genç genç şakalar yapıyor.


72. Siyâsî, Dînî ve Ma’sûm: İç İçe Geçmiş Otorite

Fâtımîlerde ve İsmâiliyye’de imâmet makâmında oturan kimse hem Ehl-i Beyt’ten, hem imâmetin bütün kutsallığı üzerinde, hem de dînî bir otorite. Yâni hem siyâsî otorite, hem dînî otorite, aynı zamanda da ma’sûm — birbirinin içine geçmiş vaziyette.

Bu hâl olunca burada da ayrılıyoruz: Gazâlî ve Mâverdî «hayır, böyle değil» diyorlar.

Gazâlî’yi yâhut Mâverdî’yi incelerken o dönemdeki gelişmelere — hem siyâsî, hem dînî, hem halîfelik, hem Şîa otoritesi — bu merkezde bakmak lâzım.


73. Gaybet Mehdîsi ile Sünnî Mehdî Farkı

İş gaybet meselesine de girdi. Şîa on ikinci imamın gaybete girdiğini kabûl eder; adı Muhammed Hasan el-Mehdî’dir. «Mehdî» denince onlar o Mehdî’yi bekliyorlar.

Biz de bir Mehdî bekliyoruz; Sünnî kesim de Mehdî bekliyor. Ama Sünnî kesimin beklediği Mehdî, Şîa’nın gaybet Mehdîsi değil; arada fark var.

Şîa’ya göre on ikinci imam ortadan kayboldu; Muhammed Hasan el-Mehdî âhir zamanda gaybetten çıkıp tekrar zuhûr edecek. Yâni kendini gaybete koydu, ayrı bir perdeye geçti.

Sünnî inanışta ise Mehdî böyle kendini gaybete koymadı. Mehdî kıyâmetin son döneminde, kıyâmete yakın zuhûr edecek. Bu Mehdî’nin annesinin adı Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in annesinin adından olacak; babası da Hazret-i Peygamber’in babasının adında olacak. Bu hadîs-i şerîf net.


74. İsmini Mahkemeden Değiştiren Mehdîler

Neden bunları söylüyorum? Dönem dönem bizde böyle Mehdî oluşumları oluyor ya — buna bir cevap olsun.

Kimisi annesinin, babasının ismini değiştiriyor; kendi ismini değiştiriyor; gidiyor mahkemeden bunları değiştiriyor. Adam hem «ben şeyhim» diyecek, hem «Mehdî’yim» diyecek ya: Gidip ismini değiştiriyor; annesini mahkemeye veriyor, annesi de ismini değiştiriyor; babasını mahkemeye veriyor, babası da ismini değiştiriyor.

Adamda Mehdîlik var. Çünkü makam sevgisi böyle bir şey.


75. Afrika’dan, Almanya’dan, Belçika’dan İcâzet Talebi

Adamda şeyhlik sevgisi var; şeyh olacak ya — «kim bana icâzet verecek?» diye bakıyor.

Adam Afrika’dan yazıyor bana: «Gelsem icâzet verecek mi?» Almanya’dan yazıyor: «Gelsem icâzet verecek mi?» Belçika’dan yazıyor: «Gelsem icâzet verecek mi?» Yeni birisi takılıyor şimdi, İtalya’dan yazıyor; onun dedesi bilmem kimin bir şeyiymiş.

En enteresanı da şu, hoşuma gidiyor: Google çevirileriyle atıyorlar ya — çok hoşuma gidiyor. Ben de çeviriden atıyorum; kelimeler tam çıkmıyor, muhteşem oluyor.

Bu da ayrı bir makam sevdâsı.


76. «Ha Çıktı, Ha Çıkacak»

Öyle olunca bizde de böyle bir Mehdî beklentisi var: Mehdî ha çıktı, ha çıkacak. Kapının arkasından bir gıcırtı geldi — o mu çıkacak?

Bir ara bizim arkadaşlar gitmişler, «işte Mehdî’yi bulduk» demişler. Adam da «Vallâhi de ben değilim, billâhi de ben değilim» diyormuş.

Ali Karadağ nerede? Ali de gömüyor kendini — şimdi Mehdî muhabbeti çıktı, bu muhabbet ona gelecek. «Ne diyordu o adam size, Ali?»«Yemenli.»


77. Kâbe’deki Yemenli

«Yapmayın» diyorum. Kâbe’deyiz. Adama «sen Mehdî’sin oğlum» diyorlar. «Yapmayın» diyorum, «günah, adam» diyorum.

Adam «Vallâhi» diyor, «ene miskîn» diyor — «lâ» diyor. Adam eziliyor, büzülüyor; bizimkiler yükleniyor: «Aradığımız Mehdî’yi bulduk!» Bizimkiler adamı rahat bırakmıyor.


78. Ekrandaki Mehdî Anlatıcısı

Bir de — televizyonda — birisi vardı; ne güzel oynatıyordu milleti. O da hani Mehdî andırıyordu: «Yok çıktı, yok çıkacak, yok İstanbul’da dolaşıyor.»

Ben «İsâ nerede?» deyince İsâ da indi İstanbul’a. O da kendinde değil; o da farkında değildi.

Bu Mehdî meselesi bir ara bayağı uzun süre ortalığı işgal etmişti. Biz de «o beklenen Mehdî bu Mehdî değil» diye dersler yaptık; Mehdîlikle alâkalı hadîsleri topladık: «Yapmayın, etmeyin; hadîsler meydanda.»

Gaybet meselesinde bir küçük gaybet, bir de büyük gaybet var — bunlara girmeyeyim; girersem iş daha da uzayacak.


79. Bâtınîleri Şîa’dan Ayrı Tutmak

Sohbetin başından îtibâren İsmâiliyye’yi ve Fâtımîleri — yâni bu Bâtınîleri — hep ayırıyorum. Bunların Şîa’dan ayrı bir bölüm olarak algılanması lâzım.

Gazâlî’nin o dönemde «Bâtıniyye» dediği zümre ve devlet ile Şîa arasında da fark var; bunun ayrıca incelenmesi lâzım.

Gazâlî’nin dönemini iyi anlayabilmemiz için Bâtıniyye’yi, İsmâiliyye’yi, Fâtımî Devleti’ni komple aşağı indirip incelememiz lâzım.


80. Gazâlî’nin Yerle Bir Ettiği İki Hareket

Gazâlî’nin burada mücâdele ettiği, karşı durduğu — hani «acımasızca eleştirdi» diye tâbir ediyorlar ya — şey İsmâilî-Bâtınî harekettir. Gazâlî bu iki hareketi çok eleştiriyor; tâbiri câizse eleştirmiyor, yerle bir ediyor.

Fâtımî Devleti Mısır’da; İran’da da İsmâilî bir davet var, orada da farklı bir oluşum var. Bir de Hasan Sabbâh’ın Alamut merkezli bir oluşumu var.

Bakın, Gazâlî’yi anlamamız için bu üç oluşum önemli. Mâverdî, Gazâlî ve Nizâmiye medreseleri üzerinde bu minvalde durmamız gerekiyor.


81. Abbâsî-Selçuklu Cephesi ve Osmanlı’nın Şah İsmâil Meselesi

Gazâlî kendi zamânında bunlara karşı değişik kitaplar yazmış.

Abbâsî, Selçuklu ve Osmanlı — Osmanlı’yı çok katmamıza gerek yok, ama Osmanlı zamânında da İsmâilîlerle, Bâtınîlerle, Fâtımîlerle bir sıkıntı var: Doğuda Şah Hasan ve oğlu Şah İsmâil ile alâkalı Osmanlı’nın da sıkıntısı var. Aslında Şah Hasan da Türk, oğlu Şah İsmâil de Türk; onlar farklı bir siyâsî organizasyon.

Gazâlî ise kendi zamânında Fâtımî ve İsmâilî siyâsî-dînî mücâdelesini veriyor. Bu mücâdeleyi verirken arkasında Abbâsî ve Selçuklu var; çünkü Abbâsîler ve Selçuklular İsmâilîlere ve Bâtınîlere karşı siyâsî bir mücâdele veriyorlar.


82. Zâhir-Bâtın Ayrımı ve Dâîler

İsmâilî inanışta zâhir ve bâtın ayrımı çok önemli. Buna Sünnî kesim de inanıyor: Kur’ân’ın bir zâhirî, bir de bâtınî anlamı var.

Ama İsmâilîlerde, Bâtınîlerde ve Fâtımîlerde bunu ancak İmâmiyye makâmında oturanlar ve dâîler anlar.

Dâîleri neden koydum, biliyor musunuz? Dâîlik ayrı bir sistem. Şimdi Türkiye’de dâî olduğunu iddiâ eden ve dâî makâmında oturan kimseler var.


83. Hacıbektaş’a Defnedilen Dâîler

Bunları şöyle tâkip edeceksiniz: Dâî makâmına oturan kimseler öldüklerinde Hacı Bektaş’ın oraya defnediliyorlar. Son defnedileni bilin bakalım — Cumhuriyet yazarıydı. Evet.

Çünkü dâîlik, İsmâilî Bâtınîliğin içinden çıkan farklı bir otorite. Onlar da İmâmiyye makâmı gibiler: Kur’ân’ın bâtınî mânâsını bildiklerini söylüyorlar ve asıl ilim olarak onu görüyorlar.

Türkiye’de kendini «Alevî» olarak nitelendiren bir kesim — bir klik — var; o kliğin içerisinde dâîler var ve o dâîlerin başında yapılanma olarak bir baş dâî var.


84. Gizli Yapılanma: Hasan Sabbâh Modeli

Bu açıktan konuşulmuyor. Bunlar aynı Hasan Sabbâh yapılanması gibi, Bâtınî-İsmâiliyye-Fâtımî yapılanması gibi: Gizli; açığa çıkarılmıyor, açıklanmıyor da. Bunlar bizim Anadolu’nun gizli oluşumları.

Bu dâî kesim genelde İstanbul’da takılıyor; zevk ü sefâ içerisinde, üst seviyedeler. Devletin değişik kademelerinde var, siyâsetin değişik kademelerinde var, dînî oluşumların içerisinde değişik kademede olanlar var.

O dâîlik sistemi gizlilik üzerine kurulu ve o dâîler atama yapıyorlar: «Sen şuraya gideceksin, sen buraya gideceksin.»


85. Dâîlikten Esinlenen Tarîkat Yapılanmaları

Bu dâîlik makâmından esinlenerek bir kısım tarîkat yapılanmaları var. O tarîkat ve cemaat yapılanmaları da işlerini böyle bir gizlilik içerisinde yürütüyorlar: «Bunu hiç kimseye söyleme.»

Evliliklerini gizli bir şekilde kendi aralarında yapıyorlar; ticâretlerini böyle organize ediyorlar; kim nerede olacak, onları organize ediyorlar.

Baktığımızda bunların kökleri tâ İsmâiliyye’ye, Fâtımîlere, Bâtınîlere kadar gidiyor. Bunlar Tapınak Şövalyeleri gibi — benzetmemi hoş görün; ülkemizde de Tapınak Şövalyeleri var ya.

Çok enteresan topraklarda yaşıyoruz. Bunları bilmek insanın canını acıtıyor. İşin bir de bu tarafı var.


86. Bâtınî Bilgi Halka Açıklanmaz

O yüzden Bâtınî mânâda Kur’ân’ın bâtınını ancak İmâmiyye ve dâîler anlayıp çözümleyebilir; onun dışında hiç kimse anlayıp çözümleyemez.

Onlar da bu ilmi halka açıklamazlar; ancak dâîlere açıklayabilirler. «Bu halka açıklanacak bir ilim değildir.»


87. Bâtınî Te’vil Şerîatın Sınırını Geçemez

Sünnî kesimde ise bizim için bâtınî te’vil şerîatın sınırını geçemez. Yâni siz namazı bâtınî olarak te’vil edip «namaz ibâdet değildir» diyemezsiniz. Şimdi salvolar gelsin.

Siz bâtınî bir te’vil içerisinde «ne yâni, yatıp kalkmak mı namaz?» diyemezsiniz. Yine dâîliğe soyunmuş, Müslümanmış gibi görünen bir kimse olarak «namazı bu ümmetin başına belâ ettiler» diyemezsiniz.

Dâîliğe soyunmuş, bizdenmiş gibi, Sünnîymiş gibi görünen bir kimse olarak «namaz teferruattır, işin özü değildir» yâhut «ibâdetler teferruattır, işin özü değildir» diyemezsiniz.

«Siz zâhirde kaldınız; işin bâtını böyle değildir» diyemezsiniz. «Bu işin bâtınî ilmi bizde; bizden başka hiç kimsede yok» diyemezsiniz.


88. Gazâlî: Şerîat-ı Ahmediyye’nin Üzerine Çıkılamaz

Gazâlî’nin burada durduğu nokta şu: «Evet, Kur’ân’ın bir bâtınî te’vili, bir de zâhirî te’vili vardır. Ama siz Şerîat-ı Ahmediyye’nin üzerine çıkamazsınız; onun dışına da çıkamazsınız.»

«’Bizim namazımız kılındı’ diyemezsiniz. ‘Bizim orucumuz tutuldu’ diyemezsiniz. ‘Namazdan kasıt bu değil; oruçtan kasıt aç durmak değil; hacdan kasıt gidip o taşı tavaf etmek değil’ diyemezsiniz.»

Gazâlî burada Kur’ân’a ve sünnet-i seniyyeye azı dişiyle sımsıkı yapışmış; tâbiri câizse bir İslâm kalesi gibi duruyor.


89. Ta’lîm Meselesi: «Ma’sûm İmamı Nereden Biliyorsunuz?»

Gazâlî’nin ayrıldığı noktalardan biri de kendi zamânındaki ta’lîm meselesiyle alâkalı.

İsmâilîler diyorlar ki: «Dîni siz ancak ma’sûm bir imamın öğretisiyle öğrenebilirsiniz; dînin hakîkatini ancak ma’sûm bir imamdan alabilirsiniz. Sizin kişisel düşünceniz olamaz; kişisel bir noktada duramazsınız; siz kendi kendinize bir şeyi te’vil edemezsiniz, anlayamazsınız.»

Gazâlî de kısaca benim o Azerî kardeşe sorduğum soruyu soruyor: «Ma’sûm imamın kim olduğunu nereden biliyorsunuz?» Ben de öyle sormuştum: «Ma’sûm imamın kim olduğunu nereden biliyorsunuz? Elinizde mânevî olarak bir delîl var mı?»


90. Sûfînin Ölçüsü: Rüyâda Görmek

Bunu o zaman için neden soruyorum? Diyorum ki: Biz bir şeyhe intisâb edeceğimizde, rüyâmızda görürsek intisâb ediyoruz. Ölçü bu.

Eğer o şeyhi rüyâmızda görmüyorsak, o şeyhin o meseleye ehliyetli olup olmadığına değil, bizim onda nasibimizin olup olmadığına bakıyoruz. O çok ehliyetli bir kimse olabilir; ama biz onu rüyâmızda görmediysek — o günkü anlayışım, inanışım bu; bugün de anlayışım, inanışım bu — benim nasibim onda değil. Ben başka bir yere bakacağım o zaman.

Mânevî olarak ben onu rüyâmda görmeliyim. Rüyâmda görürsem, evet: benim mânevî rehberim, nefis mertebelerini bana atlatacak olan kimse budur. Rüyâmda görmezsem benim mânevî rehberim o değil; mânevî rehberimi aramaya devâm edeceğim.


91. Şeytanın Giremeyeceği Sûretler

«Ma’sûm imamın kim olduğuna dâir sizin elinizde böyle bir ölçü var mı? Biz sûfîler olarak elimizde böyle bir ölçü var» dedim.

Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın şekline, şemâline şeytan giremez. Beytullâh’ın şekline, şemâline şeytan giremez. Hazret-i Ebûbekir, Ömer, Osman, Ali, Hazret-i Hasan, Hazret-i Hüseyin Efendimizin, aşere-i mübeşşerenin, büyük sahâbîlerin şekline, şemâline şeytan giremez.

Abdülkâdir Geylânî, Ahmed er-Rifâî, Ahmed el-Bedevî, İbrâhîm ed-Desûkî, Şeyh Ebü’l-Hasan Ali eş-Şâzelî, Şâh-ı Nakşibend, Şâh-ı Mevlânâ, Şâh-ı Hacı Bektâş-ı Velî, Hacı Bayrâm-ı Velî, Üftâde, Emir Sultan Hazretleri gibi büyük zâtların şekline, şemâline de şeytanın giremeyeceğine inanıyoruz biz.


92. «Resûlün Sûretine Şeytan Girerse Nasıl İtâat Edeceğiz?»

Sûfî olarak da, Ehl-i Sünnet olarak düşündüğümüzde de Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin şekline, şemâline şeytan giremez. Bu konuda hadîs var.

«Allâh’a itâat edin, Resûlü’ne itâat edin.» O zaman Resûl’ün şekline, şemâline şeytan girerse nasıl itâat edeceğiz? Burada sıkıntı olur.

Azerî kardeş o zaman dinliyor beni: «Siz imamın ma’sûm olduğuna inanıyorsunuz. On iki ma’sûm imam kim? Bunları mânevî olarak Hazret-i Peygamber mi atadı? Elinizde bu konuda delîl var mı?»


93. Tebrizli Mühendis ve Gazâlî’nin Aynı Sorusu

O Azerî kardeş mühendis; tanıştık. Tebrizli; mühendis kafası var kendisinde. Ben bunları konuşunca hemen aritmetik yapıyor, matematik yapıyor — ama bana cevap veremiyor.

Gazâlî’ye de cevap veremediler; çünkü Gazâlî de aynı soruyu soruyor.

Ben dînimin hakîkatini ma’sûm bir imamdan öğreneceksem, önce o kimsenin ma’sûm olduğuna inanmam lâzım ve o kimsenin seçilmiş olduğuna inanmam lâzım. Bunun için bana metafizik — mânevî — bir delîl lâzım. O mânevî delîl olmazsa bu işte sıkıntı var.


94. Şeyhimden Öğrendiğim Ölçü

Ben şeyhimden de öyle öğrendim: «Mustafa Efendi oğlum, bir zât hakkında Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerini görürse ve O işâret ederse, o kimsenin şeyhliği sahîhtir. Bir topluluk bunu böyle görüyorsa daha sağlam bir sıhhat vardır.»

Eyvallâh. Beni bir başkası ilgilendirmiyor.

O zaman Ehl-i Sünnet ile İsmâiliyye yine ayrıldı. Gazâlî’nin tezi — bizim tezimiz — şudur: Kur’ân, sünnet, imamların içtihâdı dîni öğrenmemize yeterlidir. İşin tasavvuf, sûfîlik kısmıysa, evet, velîlerden, mürşid-i kâmillerden öğrenilir. Gazâlî burayı reddetmiyor zâten; burada da ölçüyü orta yere koyuyor.


95. Aklî Çatışmayı Kim Çözer?

İsmâilîlikten ayrılan bir yer daha var: Herhangi bir dînî metinde aklî bir çatışma çıkarsa İsmâilî, Bâtınî, Fâtımî — bunları böyle üçlü söylüyorum ama aslında köken olarak hepsi İsmâilîdir — bu çatışmadan, bu paradokstan ancak ma’sûm imamla kurtulunacağına inanır.

Gazâlî ise böyle düşünmez. Gazâlî der ki: «Doğru bir akıl yürütme ve doğru bir delîlle bu mümkündür.»

Daha önceki konuşmalarımıza atıfta bulunursak: Mantık, delîl ve kesin bilgi bizi o paradokstan kurtarır. İsmâiliyye’de ise kurtarmaz; ma’sûm imam hakîkî bilginin sâhibidir ve o paradokstan ancak o kurtarabilir.

Gazâlî’nin İsmâilîlerle çatışmasındaki en önemli noktalardan biri de bilginin kaynağıyla alâkalıdır.


96. Meşrû Dînî ve Siyâsî Otorite Kim?

İsmâilîler İmâmiyye’nin meşrû bir dînî ve siyâsî otorite olduğunu söylerler. Sünnîler ise Gazâlî zamânında Abbâsî halîfesini meşrû kabûl ediyorlardı; Selçuklular da bir dönem Abbâsî halîfesini meşrû kabûl ediyordu.

O yüzden «halîfe Sünnî mi, Şiî mi?» tartışması çıkıyordu ortaya. Abbâsîler ve Selçuklular Sünnî olanı tercih ettiler; ama ortada bir çatışma çıkıyordu.

Çatışma şuydu — ve aslında şimdi de örtülü bir şekilde var: İslâm toplumunun meşrû dînî ve siyâsî otoritesi kim? Şu anda İslâm dünyâsı bu konuda derinlemesine çatışma hâlinde; o gün de vardı bu çatışma: Müslümanların dînî ve siyâsî otoritesi kim, yâhut hangi devlet?

Fâtımîler ve İsmâiliyye-Bâtınî kesim «bu dînî ve siyâsî otorite Allâh’ın atadığı, seçtiği İmâmiyye ve dâîlerdir» diyordu. Sünnîler de «başımızda bir halîfe var; o zaman için Abbâsîlerden olan Sünnî halîfemiz odur» diyorlardı. Halîfe ve İmâmiyye tartışması derinlemesine böyle ayrıktı.


97. Paragraftaki İki İddiâ

Şimdi Mâverdî’nin «dîn ve devlet birbirinden ayrılmaz ikizlerdir» düşüncesi: Bu meselelere baktığımızda gerçekten Mâverdî’nin dediği noktada böyle ayrılmaz ikizler miydi?

Buraya kadar geldiğimizde iki önemli iddiâ çıktı — hem de Ocak’ın deyimiyle: Dînî otorite ve İslâmcı siyâset yalnızca ibâdet alanıyla yetinmeyip hayâtın bütününü mü düzenlemek istiyor? Ve bunun klasik teorideki sistemi Mâverdî’nin temsil ettiği dînî-siyâsî yönetim anlayışında mı?

Gerçekten Mâverdî bu noktada ne yapıyordu?


98. el-Ahkâmü’s-Sultâniyye Neyi Anlatır?

Mâverdî’nin el-Ahkâmü’s-Sultâniyye‘si siyâset ve devlet çarkının işletilmesinde en önemli eserlerden biri. Ve eserde sâdece namazdan, oruçtan bahsetmiyor.

Devlet başkanlığından bahsediyor: Nasıl olmalı? Vezirlikten bahsediyor: Vezirler nasıl olmalı? Vâliler nasıl olmalı? Kadılar nasıl olmalı? Kamu düzeni nasıl olmalı? Ordu nasıl olmalı; ordunun cihaddaki görevleri nelerdir?

Vergiler nasıl olmalı? Zekâtlar nasıl olmalı? Kamu mâliyesi nasıl olmalı? Bugünkü dille topraklar nasıl yönetilmeli? Dîvanlar — yâni bugünkü bakanlar kurulu — nasıl olmalı? Suçlar neler, cezaları nasıl olmalı? Çok geniş bir yönetim alanını ele alıyor.

Yâni okuduğumuz pasaj, bir devletin dînî ve hukûkî düzeninin nasıl olması gerektiğiyle alâkalı bize bir mesaj veriyor.


99. Kritik Tespit: «Her Şeyi Din Adamları Yapsın» Demiyor

Ama kritik nokta şu — buradaki tespitime dikkat edin: Mâverdî bu yönetimin hepsinin dînî otoriteler tarafından yapılması gerektiğini söylemiyor.

Mâverdî’nin burada durduğu nokta — Mustafa Özbağca: Sıraladığım ordu, vergi, zekât, kamu mâliyesi, kamu düzeni, kadılık, vâlilik, vezirlik, devlet başkanlığı… Bunların hepsini topladığımızda Mâverdî’de «her şeyi doğrudan din adamları yapsın» tespiti yok.

Ben göremedim. Ocak görmüş demek ki; ben göremedim. Mâverdî’nin bu kitabını biraz inceledim.


100. Mâverdî’nin Derdi: Zayıflayan Otoriteyi Diriltmek

Mâverdî’nin derdi şu: Abbâsîlerde hilâfet otoritesi — aynı zamanda siyâsî otorite — zayıfladığında bunu nasıl yeniden canlandırabiliriz, diriltebiliriz? Bunu nasıl meşrû bir şekilde amacına ulaştırabiliriz?

Çünkü Abbâsîlerde zayıflamış bir siyâsî ve hilâfet otoritesi var. Bu otorite zayıflayınca devlete ve millete kargaşa, kaos, anarşi hâkim oluyor.

O zaman «dîn ve devlet birbirinden ayrılmaz ikizlerdir» sözünü târihî süzgeçten geçirdiğimizde, dînin ve siyâsetin birbirini desteklediği bir kavram olarak önümüze çıkabilir. Ama Mâverdî’yi bu kısa cümleye hapsetmek de kanaatimce Mâverdî’ye haksızlık olur.


101. Mâverdî’den Edindiğim Temel Fikir

Benim edindiğim temel fikir şu: Ümmetin dînini koruyacak ve dünyevî işlerini yönetecek bir siyâsî otorite lâzımdır. Onun anlayışında siyâsî otorite ve dîn, yönetim açısından birbirinden bağımsız iki alan değildir; birbirlerini desteklemeleri gerekir.

Fakat buradan «devletin her alanını, her kurumunu âlimler, ulemâ, din adamları yönetecek» diye bir kāide çıkaramayız. Ben çıkaramadım.

Çünkü bu kitaba baktığımızda halîfe var, vezir var, vâli var, kadı var, askerî ve idârî görevliler var; bunların görevleri de, nasıl olmaları gerektiği de yazılmış. Mâverdî burada bugünkü batılıların dediği gibi teokratik bir ruhban sınıfı koymamış — çünkü bu sünnet-i seniyyeye de aykırı.

Ama yöneticilerde ve yönetimde dînî bir meşruiyet aramış mı? Evet. Bu zâten İslâm’ın emri.


102. Mâverdî’nin Öldüğü Sene Gazâlî Doğuyor

Gazâlî’yi konuşuyoruz; şimdi asıl önemli noktalara geliyoruz.

Mâverdî ile Gazâlî arasında yaklaşık yüz yıllık bir zaman var. Târihî sürece baktığımızda Mâverdî’nin öldüğü sene Gazâlî doğuyor.

Yâni Gazâlî, Mâverdî’nin oluşturduğu siyâset ve otorite düşüncesinin devâmı gibi de görülebilir; ama Gazâlî’de öyle bir devâm gibi de görünmüyor.

Mâverdî’nin döneminde, özellikle Abbâsîlerde, siyâsî ve hilâfet noktasında dînî otorite sarsılmış; bu gerilemeden, bu sarsılmadan kaotik bir sistem çıkmış ortaya. Gazâlî ile Sünnîlik iyice neşv ü nemâ bulmuş — tâbiri câizse güçlenmiş; Nizâmiye medreseleri kurulmuş.


103. Mâverdî, Nizâmülmülk, Gazâlî: Bir İhyâ Hareketi

Bu sebeple Gazâlî’yi sâdece bir filozof eleştirmeni gibi görmek de uygun değil. Çünkü Gazâlî Sünnî sistemin oturması için de mücâdele etmiş; medreselerin oturması için mücâdele etmiş.

Mâverdî’nin devlet teorisi var. Nizâmülmülk’ün siyâsî pratiği var. Gazâlî’nin de dînî ve tasavvufî sentezi var. Bunların hepsine baktığımızda Sünnî dünyâda yeniden bir ihyâ hareketi oluşuyor.

Bu ihyâ hareketinde kimin rolü neydi diye baktığımızda: Mâverdî siyâsî otoritenin hukûkî çerçevesini sistemleştirmeye çalışmış.


104. Nizâmülmülk’ün Kurumları, Gazâlî’nin Sentezi

Nizâmülmülk — sıkıldınız tabiî biraz bu akşam — düzenin kurumsal ve siyâsî altyapısını güçlendirmiş. Nizâmülmülk’ün sisteminde medrese sistemi çok önemli.

Gazâlî de itikādî, fıkhî, ahlâkî ve tasavvufî alanda güçlü bir sentez yaparak ortaya koymuş.

Biraz geriye döndüğümde: Gazâlî’yi sâdece iktidarın emrinde yazan bir devlet ideoloğu olarak düşünmemiz de bence çok sığ bir şey olur.


105. En Tartışmalı Yer: «Bütün İslâm Dünyâsında Geçerli Teori»

Bence en tartışmalı yer pasajdaki şu ifâde: «Bütün İslâm dünyâsında geçerli olacak bir siyâset teorisinin temellerini atacaktı.» Bu çok geniş bir genelleme olmuş.

Çünkü İslâm târihinde tek bir siyâsî oluşum yok: Mâverdî’nin Sünnî hilâfet teorisi var; Şîa’nın imâmet teorileri var; Fârâbî’nin — enteresandır — filozof-hükümdar anlayışı var; İbn Haldûn’un asabiyet ve devlet teorisi var.

Tırnak içerisinde söylemek gerekirse, ehl-i tasavvufun siyâset düşüncesi hiç konuşulmamıştır. Sünnîlerin içerisinde ayrı, Şîa’nın içerisinde ayrı; ehl-i tasavvufun siyâset ve devlet anlayışı hiç konuşulmamıştır.

Bir de Osmanlı’nın fiilî olarak hem hilâfet hem saltanat modeli var. Bunların hepsini ayrı ayrı incelediğinizde tek bir sistem çıkmaz; buradan tek bir sistemi çıkarmanız mümkün değil.


106. Bugünkü Devletlerin Hepsi Farklı

Meselâ Türkiye’nin bugünkü cumhuriyet, demokrasi, lâiklik ve Diyânet İşleri Başkanlığı sistemine baktığınızda, bu İslâm dünyâsında bugüne kadar hiç görülmüş, denenmiş bir sistem değildir. Ama sonuçta orta yerde bir sistem var — sorgulanmayan, araştırılmayan, neyin ne olduğu bilinmeyen bir sistem.

Mısır’a baktığımızda ayrı, Ürdün’e baktığımızda ayrı; Fas, Tunus, Cezâyir ayrı. İran’a bakıyoruz, Türk cumhuriyetlerine bakıyoruz — ayrı. Bunların hepsinin sistemleri farklı; dîne bakış açıları farklı; devlet otoriteleri farklı.

Yâni binlerce yıl devâm edecek hiyerarşik bir sistem çıkmamış ortaya. Hattâ çoklu bir sistem var — çok zengin bir sistem var.


107. Herkes Kendini İslâm Cumhuriyeti Görüyor

Pakistan kendisini İslâm cumhuriyeti görüyor. Afganistan kendini İslâm cumhuriyeti görüyor. İran kendisini İslâm cumhuriyeti görüyor. Suûdi Arabistan kendini İslâm devleti görüyor. Ürdün, Mısır kendini öyle görüyor.

Biz de kendimizi İslâm görüyoruz. Her ne kadar yirmi sekizde «devletin dîni İslâm’dır» ibâresi kaldırılsa da bu yerinde duruyor yine — devletin hiçbir sisteminde dînîlik yoksa da.

O zaman «Mâverdî böyle bir kapı açtı, sonra herkes bu kapıdan geçti» demek bana çok aşırı bir genelleme geldi. Hele bilhassa şu anda İslâm dünyâsında Mâverdî’yi tanıyan bile yoktur — çok azdır. Birisine gidip «Mâverdî’nin arkasında şu vardı, bu vardı» desen kimse bilmez.


108. Kur’ân Tek Bir Devlet Modeli Vermez

O zaman «Kur’ân bu devlet modeline nasıl bakıyor?» diye baktığımızda: Kur’ân’ı açsanız, baksanız, araştırsanız, Kur’ân size siyâsî olarak tek bir model — ayrıntılı bir devlet modeli — vermez.

Kur’ân der ki: Adâletle yönetin, şûrâ ile yönetin, emânetle yönetin, istişâreyle yönetin; zulmetmeyin. Yöneticilerin sorumluluklarına bakar.

Bunları destekleyen bir sürü âyet-i kerîme almışım: «Onların işleri aralarında şûrâ iledir» (Şûrâ 42/38). «Allâh size emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder» (Nisâ 4/58).

Yâni Kur’ân bize «devletin yönetimi şu sistemde olacak» diye bir şey önermez; ahlâkî olgular, ahlâkî kurallar önerir. Bunun İslâm dünyâsı içinde bağlayıcı bir etken olup olmadığı ayrı bir tartışmadır.


109. Medîne Vesîkası: Ortak Savunma ve Din Özgürlüğü

Medîne Vesîkası vardır: Hazret-i Muhammed Mustafâ Medîne’ye hicret ettiğinde ilk anayasa gibi algılanır. Bu Medîne anayasasına baktığımızda önümüze çok enteresan bir şey çıkar: Hıristiyanların, Yahûdilerin ve Müslümanların Medîne’de ortak yaşadığı bir anlayış.

Kısaca incelediğinizde Medîne’ye dışarıdan gelecek saldırılara karşı ortak savunma çıkar ortaya. Maddelere baktığımızda — şimdi İslâm dünyâsında ortalık yerinden oynar — Hıristiyanlar da Yahûdiler de Medîne’de dînî özgürlüklerinde serbesttir.

Bakın, Medîne Vesîkası’nda din özgürlüğü vardır: Müslümanlar da, Yahûdiler de, Hıristiyanlar da dînî özgürlüklerini yaşar. Enteresan bir şeydir bu.

Medîne Vesîkası’nda güvenlik ön plandadır; ortak savunma ön plandadır; adâlet ön plandadır. Ve bu adâlet Hıristiyanlara da Yahûdilere de tam anlamıyla sağlanır.


110. Bugün Hiçbir Devletin Uygulayamadığı Özgürlükler

Medîne Vesîkası’na baktığımızda, şu anda dünyâ üzerinde hiçbir devletin uygulayamadığı özgürlükler vardır. Tekrar ediyorum: şu anda dünyâ üzerinde hiçbir ülkenin uygulayamadığı özgürlükler vardır.

Siz bugün Müslüman olmayan halkların içerisinde bir Müslümanın dînî özgürlüğünün var olduğunu söyleyebilir misiniz? Söyleyemezsiniz. Medîne Vesîkası’nda ise Yahûdilerin ve Hıristiyanların — yâni İslâm’ın dışındaki inanışların — hür bir şekilde özgürlüğü vardır.

O zaman Kur’ân’ın bizden istediği devlet sisteminin en önemli olgularından biri adâlettir; dînî özgürlüktür; güvenliktir. Ahlâk önde gelir.


111. Devletin Beş Emniyet Görevi

Hep sıralarım ya: Devlet benim akıl emniyetimi almak zorundadır. Can emniyetimi almak zorundadır. Dîn emniyetimi almak zorundadır. Mal emniyetimi almak zorundadır. Nâmus emniyetimi almak zorundadır. Bu emniyetler devletin görevi olmalıdır.

Benim canıma kasteden insan bir yıl yatıp çıkıyorsa; malımı dolandıran kimse bir kapıdan girip öbür kapıdan çıkıyorsa; otuz sekiz tâne hırsızlık dosyası olan hırsız bir kapıdan girip öbüründen çıkıp ortalıkta dolaşıyorsa — mal emniyetinden bahsedilmez.


112. Nâmus, Mal ve Dîn Emniyeti

Fuhuş bataklığına düşürülen hepimizin kardeşi olabilir, hanımı olabilir, kızı olabilir, akrabası olabilir. Velev ki fuhuş bataklığına düşürüldüyse, onun nâmusunu da devlet korumak zorundadır. Onu bilmem ne evlerine yazdırmak, orada çalıştırmak zorunda değildir; nâmus emniyetini almak zorundadır.

Benim mal emniyetimi alacaksa enflasyonu durdurması gerekir. Bu mal bugün beş liraysa on yıl sonra da beş lira olmalı. On yılın sonunda beş lira değilse mal emniyeti yoktur; enflasyon denilen canavar senin malını ütüyordur, senin paranı ütüyordur.

Dîn emniyeti de yoktur: Ben dîn olarak Kur’ân ve sünneti yaşamak istiyorum; birileri kalkıp «hadîslerin hepsi sahîh değildir, hepsini atmak gerekir» deyince benim dîn emniyetim de kalmıyor.

Velhâsıl-ı kelâm, mesele Ocak’ın söylediği gibi değil.


113. Konuyu Bitirmeye Gayret

Kısacası önümüzdeki hafta yeni bir pasajla devâm edeceğiz: «Peki bu pratiğe nasıl geçilecek?» Evet. Pasajın sonu şöyle bitiyordu, orayı da alayım da birbirini tamamlasın.

Bayağı uzun konuşmuşum bugün; hakkınızı helâl edin. (Helâl olsun.) Konuyu bitirmeye gayret ettim; çünkü yarım kalırsa anlaşılmayacak diye korktum.

«İslâm dünyâsında geçerli olacak bir siyâset teorisinin de temellerini atacaktı» diye burada kaldık. Ama İslâm dünyâsında böyle bir temelin atılmış olduğunu ne yazık ki kabûl edemiyoruz.


114. Hakan Kardeşin Çıkardığı Silsile

Bu pratiğe nasıl geçilecek, nasıl olacak? İnşâallâh önümüzdeki hafta kaldığımız yerden devâm edeceğiz; inşâallâh bitireceğiz. Bu Gazâlî bitecek inşâallâh.

Bizim Hakan kardeş — Allâh râzı olsun — bize uzun bir sohbet silsilesi çıkardı; Gazâlî ile yatıp Gazâlî ile kalkıyoruz. Mâşâallâh, bitiremedim bir türlü.

Bunu konuşurken «şunu da konuşmamız lâzım; bunu söylerken şunu da dememiz lâzım» diye bir sürü girinti çıkıntı aklıma geliyor; o girinti çıkıntılar aklıma gelince de ortalık dağılıyor.


115. Ahmet Yaşar Ocak: Kut’tan «Allâh’ın Yeryüzündeki Gölgesi»ne

Bu pratiğe nasıl geçilecek? Bunu da Profesör Ocak şöyle anlatır:

«Devlet ve İslâm’ın bu iç içe geçişi, İslâm öncesi dönemden beri Gök Tanrı’nın bahşettiği kut sayesinde halkın saadeti için hükümrân olduğuna ve bizzat Gök Tanrı tarafından seçildiğine inanılan Kağan ve Hakan’ı, İslâm’ın kabûlü ile birlikte bütün mahlûkātın kendisine sığındığı ‘Allâh’ın yeryüzünde gölgesi’ yapmıştır. Artık Türk sultanları — Timur türbesinin iç duvar kuşağındaki muhteşem altın yazılı sülüs hatta vurgulandığı üzere — kendilerine itâatin Allâh’a itâat, kendilerine isyânın Allâh’a isyân sayıldığı, aynı zamanda yüce bir mânevî otorite; bir adım sonrasında ise Allâh’ın yeryüzündeki halîfesidirler.»

Prof. Ahmet Yaşar Ocak, 2017 — bu alıntıyı buradan almış. Burası çok su götürecek herhalde; burası da bizi bir iki hafta daha oyalayacak.


116. Helâllik

Hakkınızı helâl edin. (Helâl olsun.) Bizden yana da helâl olsun.

Geç bıraktığım için hakkını helâl etmeyen varsa şimdiden söylesin. Hani «bir babayiğit çıkacak mı?» diye böyle bakınıyorum ya — öyle değilim. Allâh bizi affetsin.

Olur mu? Olur: Birisinin işi gücü vardır; «Sen beni geciktirdin; ben ne güzel semâ izleyecektim burada» diyebilir. O yüzden hepiniz haklarınızı helâl edin. (Helâl olsun.)

Benden yana zâten helâl bu noktada; sıkıntı yok, belirtmeme de gerek yok.


Kaynakça

Sohbette zikredilen âyetler, hadîsler, eserler, şahıslar ve târihî hâdiseler aşağıda toplanmıştır. Bu ders, Mâverdî paragrafının tahliliyle Gazâlî’nin siyâsî ve dînî zeminini ele almakta olup önümüzdeki hafta «bu pratiğe nasıl geçilecek?» sorusuyla devâm edecektir.

Mâverdî, el-Ahkâmü’s-Sultâniyye — Devlet başkanlığı, vezirlik, vâlilik, kadılık, kamu düzeni, ordu ve cihad, vergi, zekât, kamu mâliyesi, toprak yönetimi, dîvanlar, suçlar ve cezalar gibi geniş bir yönetim alanını ele alır. Sohbetteki tespit: Eserde «her şeyi doğrudan din adamları yönetsin» diye bir kāide yoktur; yönetimde dînî meşruiyet aranır ama teokratik bir ruhban sınıfı konulmaz.

Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak (2017) — Mâverdî’nin «dîn ve devlet birbirinden ayrılmaz ikizlerdir» değerlendirmesinin bütün İslâm dünyâsında geçerli bir siyâset teorisinin temelini attığı görüşü; ayrıca Gök Tanrı’nın bahşettiği kut ile hükmeden Kağan-Hakan’ın İslâm’la birlikte «Allâh’ın yeryüzündeki gölgesi» ve halîfesi hâline gelişine dâir alıntı. Sohbette bu genellemenin aşırı olduğu savunulur.

Kur’ân-ı Kerîm, Şûrâ 42/38 — Diyanet meali: «Rablerinin çağrısına cevap verenler ve namazı dosdoğru kılanlar; işleri, aralarında şûrâ (danışma) ile olanlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcayanlar.» Kur’ân’ın tek bir devlet modeli değil, yönetim ahlâkı önerdiği bahsinde zikredilir.

Kur’ân-ı Kerîm, Nisâ 4/58 — Diyanet meali: «Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor.» Emânet ve adâlet ile yönetim ilkesi.

Medîne Vesîkası — Hicretten sonra Medîne’de Müslümanların, Yahûdilerin ve Hıristiyanların ortak yaşamını düzenleyen, ilk anayasa gibi algılanan metin: ortak savunma, güvenlik, adâlet ve din özgürlüğü.

Hadîs-i Şerîf — Rızkın en helâli — Kazançların sıralaması: cihaddan elde edilen mal, ticâret, san’atkârlık, ziraat, hayvancılık, kira gelirleri ve memurluk; bu sıralamada «din adamlığı» yoktur.

Hadîs-i Şerîf — Peygamber’in sûretine şeytan giremez — Rüyâda görülen Hazret-i Peygamber’in sûretine şeytanın giremeyeceği; sûfîlerin intisâb ve şeyh sıhhati ölçüsünün dayanağı olarak zikredilir.

Hadîs-i Şerîf — Mehdî’nin ismi — Mehdî’nin anne ve babasının adının Hazret-i Peygamber’in anne ve babasının adıyla aynı olacağına dâir rivâyet; Sünnî Mehdî anlayışını Şîa’nın gaybet Mehdîsinden ayıran bahis.

Eflâtun (Platon) ve Aziz Augustinus — Eflâtun’un ideal devlette yöneticilere önce dîn eğitimi verilmesini öngörmesi; Augustinus’un devleti «tanrının emirlerinin uygulayıcısı» olarak tanımlaması.

Fâtımîler, İsmâiliyye, Hasan Sabbâh ve Alamut — Mâverdî ve Gazâlî zamânında Ehl-i Sünnet’in karşısındaki imâmet merkezli siyâsî-dînî yapılar; Gazâlî’nin Abbâsî ve Selçuklu desteğiyle mücâdele ettiği Bâtınî hareket.

İmâmiyye, on iki imam ve Muhammed Hasan el-Mehdî — İmamın ilâhî tâyinle geldiği, on iki imamın ma’sûm sayıldığı ve on ikinci imamın gaybete girdiği inanç; Sünnî anlayışta ise ma’sûmiyet yalnız peygamberlere âittir.

Fârâbî ve İbn Haldûn — Fârâbî’nin filozof-hükümdar anlayışı ve İbn Haldûn’un asabiyet ve devlet teorisi; İslâm târihinde tek bir siyâset teorisi bulunmadığının örnekleri.

Nizâmülmülk ve Nizâmiye medreseleri — Mâverdî’nin devlet teorisi, Nizâmülmülk’ün siyâsî pratiği ve Gazâlî’nin itikādî-fıkhî-ahlâkî-tasavvufî sentezi ile oluşan Sünnî ihyâ hareketi.

Malazgirt, 1071 — Sohbette «Kürdüyle, Arabıyla, Türküyle bütün İslâm dünyâsının varoluş günü» olarak nitelendirilen dönüm noktası.

İmâm Gazâlî, Tehâfütü’l-Felâsife — Gazâlî’nin felsefecilere verdiği cevaplar; üniversitelerde okutulmayıp yerine Kant ve Freud okutulması bahsinde zikredilir.

İlk sûfîler — Bâyezîd-i Bistâmî, Sırrî-yi Sakatî, Habîb-i Acemî ve Cüneyd-i Bağdâdî — geriye servet ve zengin vakıflar bırakmayan ilk sûfîlerin hayâtı, sûfîliğin keyfe göre yorumlanamayacağının ölçüsü.

Hazret-i Abdullah bin Abbâs radıyallâhu anh — İlk tefsirci; sahâbe içinde dînî ilimlerde önde olup dinden geçinmeyenlerin örneği.

Mustafa Özbağ Efendi, «Gazâlî’den Sorular 13» — Bu yazının kaynağı olan sohbetin tam kaydı; yukarıdaki bütün bahisler bu sohbetten derlenmiştir.

İmâm Gazâlî hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

Ek kaynaklar: