1. Kaldığımız Yerden: Gazâlî’nin Mantığı
Kaldığımız yerden devâm edeceğiz inşâallâh. «Biraz Gazâlî’nin mantığına girelim» demiştik — oradan devâm edelim.
Gazâlî, filozofların silâhını filozoflara karşı kullanmıştır.
Bilhassa bu noktada Fârâbî’nin ve İbn Sînâ’nın kullandığı tanım, önerme, kıyas, burhan, zorunlu sonuç ve çelişmezlik gibi mantıkî âletleri kendince benimsemiştir.
Fakat bunlarla filozofların metafizik sonuçlarını da sorgulamış ve eleştirmiştir.
2. Tanım: Bardak ile Masa
Tanım denilince ne anlaşılır? Bir şeyin ne olduğunu, onu başka şeylerden ayıran temel özellikleriyle açıkça ortaya koymak.
Felsefî olarak bakarsak: Bu bardağın masadan ayrı özellikleri şudur, şudur; masanın özellikleri de bunlardır. O yüzden bardak masadan ayrıdır, aynı kategoride değildir.
Buna filozofça yaklaşınca böyledir. Ama sûfîce yaklaşınca her ikisi de bir eşyâdır; her ikisini de Allâh yaratmıştır.
Aslında temeline inerseniz, yaratılış noktasında — yaratılışın özü noktasında — ikisi arasında bir fark yoktur.
3. Anâsır-ı Erbaa ve Hücreye İnmek
Öbür türlü bakarsanız anâsır-ı erbaa dediğimiz vardır: su, hava, ateş ve toprak. Her şey bunlardan yaratılmadır.
Ama daha da aşağı indiğinizde, özüne doğru indiğinizde, bu tahtanın hücreleriyle bardağın hücreleri arasında bir fark yoktur.
Daha da aşağı inseniz, her ikisinin de bir hayâl olduğunu görürsünüz.
Ama bunu zâhir dünyâda, eşyâyı tanımlama açısından söyleriz: «Bu masadır.» Hiç kimse masanın su, hava, toprak ve ateşten yaratıldığını söylemez; ona «tahta» der. Bardağa da «cam» der.
4. «Bana Eşyânın Hakîkatini Göster»
Oysa Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri bir duâsında «Bana eşyânın hakîkatini göster» buyurmuştur.
Eşyânın hakîkatine ulaşan bir kimse eşyâya zâhirî olarak bakmaz.
5. Önerme: Doğru Neye Göre Doğru?
Filozofların söylediği ikinci şey önermedir: Doğru veyâ yanlış olabilen, hakkında hüküm verilen bir cümle. Yâni bir şeyin doğru yâhut yanlış olduğunu önerecek.
Bu, felsefî olarak bu noktada doğrudur — ama işin metafizik noktasında soru şudur: Doğru neye göre doğru? Yanlış neye göre yanlış?
İşin bu tarafı çıkıyor bu sefer. Gazâlî buna metafizik olarak baktığında çok farklı sonuçlar çıkıyor.
Nitekim âyet-i kerîmede buyurulur: «Sizin hayır bildiğinizde şer, şer bildiğinizde hayır vardır.» O hâlde: Doğru neye göre doğru, yanlış neye göre yanlış? Bu da ayrı bir önermedir.
6. Kıyas: İslâm’da da Bir Kıyas Hukūku Var
Kıyas: İki veyâ daha fazla önermeden hareket ederek mantıkî olarak yeni bir sonuca ulaşmaktır.
İslâm’da da bir kıyas hukūku vardır. Meselâ: Orucun kazâsı oluyorsa namazın da kazâsı olur — ulemâ buradan, kıyastan yürür.
Ama bu kıyas eşyânın arasında yâhut bir fikriyâtın arasında bir kıyaslamadır. O zaman birkaç tâne doğru olabilir; birkaç doğrunun içinden kıyas yaparak farklı doğrular da çıkabilir.
Onun için İslâm hukūku açısından da bu kıyas önemlidir — ama kıyasın felsefeyle ayrılan bâzı bölümleri vardır.
7. Burhan: Delîl
Burhan, mâlum, delîl demektir: Kesin ve zorunlu doğruluğa dayanan delîllerle bir hükmü ispat etmek.
Ama yine burada bir ayrım var: Eğer aklî bir şeyse eyvallâh; ama metafizik bir burhan ise — yâni metafizik bir doğruysa — o zaman felsefecilerle Gazâlî’nin durduğu yer aynı yer değildir.
Hattâ Kur’ân ve sünnetin doğru olarak kabûl ettiği alanlar ile felsefecilerin kendince doğru kabûl ettiği alanlar aynı kategoride değildir.
8. Zorunlu Sonuç: Ateş ve Pamuk Yeniden
Zorunlu sonuç: Önermeler doğru kabûl edildiğinde başka türlü olması mümkün olmayan ve mantıken mecbûren çıkan sonuçtur. Felsefeciler bunu mantık ölçülerinde çok kullanırlar.
Geçen ders vardı ya: Ateş pamuğa yaklaştığında — yâhut pamuk ateşe yaklaştığında — yanardı. Bu zorunlu sonuçtu.
Ammâ ve lâkin yanmaz mı? El-cevap: Yanmaz.
Bu sefer felsefecilerin — bilhassa İbn Sînâ’nın — zorunlu sonuç olarak gördüğü şey, metafizik konularda önümüze zorunlu sonuç olarak gelmez.
9. Çelişmezlik: «Bütün Varlık Ölümlü müdür?»
Çelişmezlik: Bir şeyin aynı anda ve aynı bakımdan hem kendisi hem de karşıtı olamayacağını kabûl eden temel ilke.
Felsefeciler bunu kendi dâirelerinde tutuyorlar. Örneklendirelim: «Buradaki bütün insanlar ölümlü müdür?» Evet, ölümlüdür. «Gazâlî de insandır.» O hâlde Gazâlî de ölümlüdür. Felsefeciler açısından çelişmezlik böyle görünüyor.
Ama bâzı konular vardır ki felsefeciler işin içinden çıkamaz — yine metafizikle alâkalı:
«Bütün varlık ölümlü müdür?» Ölümlüdür. O zaman… Allâh ölümsüzdür; Allâh da bir varlıktır. İşte burada çelişmezlik var — ve o çelişmezliği yenemiyorsun.
10. Melekler Yer İçer mi?
Bir misâl daha: «Bütün var olan şeyler yer içer mi?» Yer içer.
Melekler yer içmez — biz buna îmân ederiz.
Peki cinnîler yer mi? Evet. Şeytan yer içer mi? Evet. İnsanlar yer içer mi? Evet. Hayvanlar? Evet. Bitkiler? Evet.
İşte bu noktada çelişmezliklerde sıkıntı vardır.
11. İnsan Nedir? Düşünen Hayvan mı, Halîfe mi?
Buradan bir tanımlamaya geliriz: «İnsan nedir?»
Tanımlayacağız: İki gözü olan, burnu olan, ağzı olan, iki ayağı olan, elleri olan, ayaklarının üzerinde yürüyen… Avrupalılara göre ise «düşünen hayvan». Çünkü Avrupa felsefesi insanı «düşünen hayvan» olarak nitelendirir.
İslâm ise insanı «halîfe» olarak nitelendirir.
Evet, İslâm da «insan nefsine uyarsa hayvandan daha aşağı bir varlık olur» der — ammâ ve lâkin insanı esâsen hayvan olarak görmez. Ayrılan yerler vardır.
Ve iki önermeden çıkacak olan sonuç kıyas olmuş olur: Bir önerme var, bir önerme daha var; ikisinden bir sonuç çıkarıyoruz. İşte bu kritik noktalarda Gazâlî’nin anlayışı ve mantığı ortaya çıkıyor.
12. Gazâlî Bu Âletleri Reddetmiyor
Gazâlî, bu mantıkî âletlerin hepsi için «bunlar Aristoteles’ten geldi, Yunan’dan geldi» deyip komplesini reddedelim demiyor.
Ammâ ve lâkin doğru düşünmede ve kesin bilgiye ulaşmada bu mantıkî kāideleri kendisi uyguluyor mu? Evet.
Bu konuda Gazâlî, birçok meselede metafizik meseleleri — yâni dînin olmazsa olmaz doğrularını, dînin önermelerini, dînin kıyaslamalarını — felsefeye dayanarak bozma dâiresinde değildir.
Hattâ o mantıkî kāidelerin hepsini Kur’ân ve sünnete götürerek doğru olanlarını kabûl ediyor ve bunları kullanıyor. Yâni tamâmıyla reddetme yok.
13. Mi’yâr: Mihenkten Gelme, Ölçü Demek
Gazâlî’nin mantık anlayışında en önemli kavram «mi’yâr»dır.
Mi’yâr ne demek? Ölçü demek. Mihenkten gelmedir — hani kuyumcular altının ayârını bulmak için mihenge vururlar ya; mi’yâr da mihenkten gelmedir. Allâhu a’lem.
O hâlde Gazâlî için mantık, doğru düşünceyi yanlış düşünceden ayıran bir ölçü işlevi görüyor: Bir doğru düşünce var, bir de doğru olmayan düşünce var — Gazâlî burada ölçüyü kullanarak doğruyla yanlışı ayırt ediyor.
14. «Yunanlıların İlmi» Deyip Reddetmek Yerine
Gazâlî’nin buradaki en önemli işlerinden biri şudur:
«Yunanlıların ilmidir» deyip mantığı reddetmek yerine, felsefenin doğru düşünme âletlerini alıp İslâmî ilimlerin hizmetine sokuyor.
Yâni doğrudan Aristoteles’in değil — İbn Sînâ’nın ve Fârâbî’nin bu doğru düşünme ölçülerini alıyor; doğru olanlarını alıp bilhassa İslâmî ilimlerin emrine bırakıyor, onlara hizmet ettiriyor.
15. Mantığı Kelâm ve Usûl-i Fıkha Yerleştirmek
Gazâlî’den önce mantığa bakanlar onu felsefeye âit yabancı bir ilim olarak görüyorlardı.
Gazâlî ise mantığı kelâm ve usûl-i fıkıh içerisinde kullanarak mantığın yerini — tâbiri câizse — sağlamlaştırıyor.
Çünkü fıkhî meselelere yâhut kelâmî meselelere baktığımızda Gazâlî’nin duruşu eski dilde «muhkem», yâni sağlam durur.
Bu hüküm bence önemli: Gazâlî mantığı İslâm dünyâsından kovmuyor, ona reddiye yazmıyor. Tersine, mantığa İslâmî ilimler dâiresinde bir meşrûiyet kazandırıyor.
16. Bu, Her Âlimin Başarabileceği Bir İş Değil
Kendimce tespitim şudur: Gazâlî’nin durduğu bu nokta, her âlimin arkasında durabileceği, başarabileceği bir nokta değildir.
Çünkü Gazâlî’ye kadar gelen süreçte İslâm âlimleri mantıksız değildi — mantığı kullanıyorlardı.
Ama Fârâbî gibi, İbn Sînâ gibi Aristoteles mantığına yabancı, karşı ve düşman olanlar vardı.
Gazâlî ise öyle ince bir perdeden yürüyerek, Aristoteles’ten alınma İbn Sînâ ve Fârâbî mantığını Kur’ân ve sünnetin emrine vererek, onu değişik bir argümanla İslâmî ilimlere hizmet âleti olarak getiriyor.
17. el-Mustasfâ’nın Mukaddimesi
Ve en önemlisi: el-Mustasfâ bir fıkıh usûlü kitabıdır.
Bu fıkıh usûlü kitabının ön sözünde Gazâlî mantıkla alâkalı bir mukaddime koyuyor — ve burada çok dikkat çekici bir kāidesi var:
Mantık bilgisinin yalnızca fıkha âit olmadığını, bütün ilimler için temel bir giriş olduğunu söylüyor.
18. «Mantığı Kullanmayanın Güvenilirliği Yoktur»
Gazâlî’nin mantığı anlamayan, mantığı kullanmayan kimseler için çok sert ifâdeleri var.
Diyor ki: Mantığı anlamayan, mantığı kullanmayan bir kimsenin benim yanımda güvenilirliği olmaz.
Bu kadar sert. Yâni o kimsenin muhakkak mantık ilmine vâkıf olması gerekiyor.
19. Mantık Kimlere Lâzımdır?
Meselâ bugün matematikçilerin, fizikçilerin, kimyâcıların, yapay zekâcıların, bilgisayar programcılarının — bunlar önemli — elektrik ve elektronik mühendislerinin…
Belki yanlış anlaşılabilir, yanlış anlaşılmasın: Tıp ilmine sâhip doktorların, ameliyatçıların; bütün ticâret erbâbının — ciddîyim bu konuda — mantık bilgisine sâhip olması gerekiyor.
20. Bu Bir «Allâh Vergisi» Değildir
Bunu «Allâh ona vermiş» diye bir Allâh vergisi gibi düşünmeyin.
Bu konuda çaba gösteren, gayret eden, okuyan, inceleyen, araştıran, bu meselede kafa yoran bir kimse — evet — o mantık ilminin ucundan tutabilir.
Kendi iş alanında, kendi eğitim alanında hârika işler yapabilir; ama bunu doğru düzlemde uygulaması lâzımdır.
21. Gazâlî Muhteşem Bir Çığır Açıyor
Gazâlî aslında kendisinden sonra muhteşem bir çığır açıyor.
Düşünebiliyor musunuz: Mantık ilmini bütün İslâmî ilimlerin içerisine — tâbiri câizse — yerleştiriyor.
Buna karşı çıkanlar da var: Bir kısım zâhirîciler, bir kısım hâricîler — hakkınızı helâl edin, böyle konuşuyorum — mantık ilmini «Yunan’dan geldi» diye reddiye koyanlar var.
Bu aslında doğru bir reddiye değildir. Mantık, bütün ilim dallarında kullanılması gereken bir ilimdir.
22. Mantıksız Fıkıh Olur mu?
Fıkhî meselelerin içinden çıkabilmeniz için mantığı kullanmanız lâzım.
Kıyas yapabilmeniz için mantığı kullanmanız lâzım. Önermeler getirmeniz için mantığı kullanmanız lâzım. Bir şeyi tanımlamak için mantığı kullanmanız lâzım.
23. Orucu, Namazı Tanımlayabiliyor muyuz?
Bugün İslâm dünyâsında «âlimim» diyen bir kimseye «orucu tanımla» desek — tanımlayamaz. «Namazı tanımla» desek — tanımlayamayız.
Biz namaz emredildiği için kılarız, ama namazı tanımlayamayız.
Şimdi buradaki arkadaşlara sorsam: Bugüne kadar böyle bir şey düşündük mü? Hayır.
«Namazı tanımlayalım» desek biz namazı zâhiren tanımlarız: «Abdest alınıp kıyâmı, rükûu, secdesi olan bir ibâdet.» Biz «ibâdet» deriz — ama…
24. «Namaz İbâdet Değildir» Diyene Cevabımız Var mı?
İhsan Eliaçık’a göre namaz ibâdet değil. Bin dört yüz yıllık İslâm anlayışına göre ise namaz ibâdettir.
Şimdi hangisine inanacağız? Evet — namaz bir ibâdettir, kabûl ediyoruz. Ama birisi «ibâdet değildir» dediğinde ona verecek bir cevâbımızın olması lâzım.
Ve adam bangır bangır bağırıyor; hiç kimse de ona «sen ne diyorsun» demiyor. Fikir özgürlüğü terânesiyle adam istediğini söylüyor.
Böyle olunca bizim namazı tanımlayabilmemiz lâzım. Tanımlayabiliyor muyuz? Hayır.
Gitsek «namaz ibâdet değildir» diyen İhsan Eliaçık’a sorsak, «namazı bize tanımla» desek — o da tanımlayamaz. Veyâhut bugün bir ilâhiyat profesörüne gitsek, «namazı bize tanımla» desek… — Bakın, burası farklı bir cenah: Bir dîni, bir ibâdeti tanımlamak. Biz «tanımlama» derken yapılış şeklini anlatırız; o bir taraftan bakıştır, tanımlamanın tamâmı değildir.
25. «Medreseyi Akıldan Temizledi» Savunulamaz
O yüzden «Gazâlî medreseyi akıldan ve mantıktan temizledi» ilkesini yerli yerine oturtmamız mümkün değildir.
Bu savunulması mümkün olmayan bir şeydir — ama illâ ki Gazâlî’ye taş atacaklar, Gazâlî’yi eleştirecekler.
Eleştirirken dahi insanların insaflı olması lâzım. Ama insanlarda insaf yok. Allâh muhâfaza eylesin.
26. Doğru İfâde Şöyle Olurdu
Bunun yerine deselerdi ki: «Gazâlî, felsefenin bağımsız metafizik otoritesini sınırlandırırken, Aristocu-İbn Sînâcı mantığın önemli bölümlerini kelâm ve usûl düşüncesine taşıdı» — bu uygun olurdu.
Ammâ ve lâkin öyle demeyip «Gazâlî medreseyi akıldan ve mantıktan temizledi» dersek, biz Gazâlî’yi tanımamış, tanımlayamamış oluruz.
Hani az önce namazın tanımlanması vardı ya — Gazâlî de tanımlanmamış olur.
Gazâlî’yi tanımlayabilmek için bir kimsenin oturup araştırma yapması lâzım. Benim gibi câhil bir insan bu araştırmayı yapabiliyorsa, üniversite çevrelerinin — bilhassa bu ocağın — bunu daha iyi tanımlaması, daha iyi araştırması gerekir.
Yoksa bu, Gazâlî’ye atılmış çok büyük bir iftirâ olur.
27. Gazâlî’nin Mantığı Aristoteles’in Mantığı mı?
Baktığımızda: Gazâlî’nin mantığı, Aristoteles’in mantığı mıdır? Hayır. Aynısı mıdır? Değil.
Yâni kes-kopyala-yapıştır yapmamış.
Gazâlî oturmuş, Aristoteles’i çalışmış; oturmuş Fârâbî’yi çalışmış; oturmuş İbn Sînâ’yı çalışmış.
Ve «Aristoteles’in ilmidir» deyip reddetmemiş; «Aristoteles’in ilmidir» deyip tamâmıyla kes-kopyala-yapıştır yapıp kabûl de etmemiş.
28. Mantık Hakîkatin Kendisi Değil, Bir Âlettir
Peki ne yapmış? Mantığı bir âlet olarak yeniden konumlandırmış.
Ama bunu konumlandırırken «mantık eşittir hakîkatin kendisidir» dememiş.
Oysa Aristotelesçi–Fârâbî–İbn Sînâ silsilesi «mantık eşittir hakîkatin kendisidir» demiş.
Gazâlî’ye göre ise mantık, hakîkate ulaştıracak bir âlettir; hakîkatin kendisi değildir.
29. Mûsâ Aleyhisselâm’ın Asâsı
Bunu örneklendirelim: Elimize bir değnek aldık.
Hani Cenâb-ı Hak Mûsâ’ya soruyor: «Elindeki nedir?» O da diyor ki: «Değnektir yâ Rabbi. Ben bununla yırtıcı hayvanlardan kendimi korurum; kuzularıma, hayvanlarıma yaprak düşürürüm; buna yaslanırım, buna dayanırım.»
Peki o asâyla insanlara zarar verebilir mi? Verebilir. O asâyla insanları yaralayabilir mi? Evet. Öldürebilir mi? Evet. Hayvanlarını öldürebilir mi? Evet.
Bakın: Asâ, hayvanlarına yaprak dökmede, yırtıcı hayvanlardan korunmada, yorulduğunda üzerine yaslanmada kullanılıyor — hattâ büyücülerin büyülerine karşı attı, kocaman bir ejderhâ oldu. Bildiğimiz asâ.
30. Doğru Yerde Faydalı, Yanlış Yerde Zararlı
O hâlde asâyı doğru yolda kullanırsak asâ çok faydalı bir âlettir. Ama doğru yolda kullanmazsak zarar veren bir âlettir.
Mantık da bunun gibidir: Doğru yerde kullanırsak bize faydalı olan, hakîkati bulmamızı sağlayacak bir âlettir. Doğru yerde kullanmazsak zarar veren bir âlet olur.
Doğru yerde kullanırsan faydalı; doğru yerde kullanmazsan faydasız.
31. Aynısı Bütün İlimler İçin Geçerlidir
Bu, bütün ilimlerde de aynıdır.
Hadîs ilmini dîni yaşamak için öğrenirseniz doğru bir iş yapmış olursunuz. Ama hadîs ilmini bir başkasına hava atmak, bir başkasına karşı kibirlenmek için öğrenirseniz o ilim size külfet olur, zarar olur.
Dînî ilimleri yaşamak için ve öğrenmek isteyenlere öğretmek için tahsîl ederseniz, bu doğru bir ilim sâhipliğidir.
Ama birisini utandırmak için, insanlara hava atmak için, kibirlenmek için yâhut insanlarla tartışmak için tedrîs ederseniz, o ilimden bir fayda görmezsiniz — hattâ zarar görürsünüz.
Neden? Sizi kibre sürükledi. Sizi insanlarla tartışmaya sürükledi. Siz insanların üzerinde üstünlük sağlamak için ilim öğrendiniz — bu sizi cehennemlik yaptı.
32. «İlim Çin’de de Olsa»
Mantık, «Yunanlı» diye reddedilecek bir şey değildir.
Hadîs-i şerîfte buyurulur: «İlim Çin’de de olsa Müslümanın yitik malıdır» — onu alır.
O hâlde Fizan’da da olsa, dünyânın en hücrâ köşesinde de olsa bir ilim varsa, o Müslümanın yitik malıdır; onu almak Müslümanın en büyük hakkıdır.
Böyle olunca, «filozoflar kullandı» diye mantığı reddetmemiz mümkün değildir.
33. «Bütün Asâları Toplayacağız» Diye Bir Kāide Yok
Bir kimse asâyı aldı, onunla zararlı bir iş yaptı diye «bütün asâları toplayacağız» diye bir kāide yoktur; böyle bir mantık yoktur.
Veyâ «bütün asâları cezâevine tıkacağız» diye bir mantık da yoktur.
Çünkü doğru yerde doğru şey kullanıldığında faydalı olmuştur.
34. Mantıkla Varılan Her Sonuç Kesin Doğru Değildir
Ama tersi de doğrudur: «Mantık kullanıldı» diye ulaşılan bir sonuca kesin doğru hükmünü vermek de mümkün değildir.
Yâni mantığın bütün burhânını, kıyâsını, önermelerini ortaya koyduk ve bir sonuca ulaştık — bu sonucun illâ ki doğru, kat’î bir doğru olduğunu kabûllenmemiz de mümkün değildir.
Çünkü burası kritik bir çizgidir: Mantığın kabûl ettiği her doğru, doğru olmayabilir.
Ve buradan otomatikman Tehâfüt’e geçiyoruz — Tehâfüt’ü yeniden okumak, yeniden araştırmak. Ben bunu yapmak zorunda kaldım.
35. Gazâlî’nin Temel Sorusu
Önceki sohbetlerde de dediğimiz gibi, Gazâlî’nin temel sorusu şudur:
«Filozofların vardıkları sonuçlar gerçekten burhânî mi — yâni delîllendirilmiş mi? Zorunlu ve kesin olarak kanıtlanmış sonuçlar mıdır?»
Gazâlî bunu soruyor ve cevâbı birçok konuda «hayır» olarak çıkıyor.
Bu fakîrin tespit ettiği kadarıyla on yedi ilâ yirmi — benim nazarımda yirmiye yakın — konu var. Yirmiye yakın konuda Gazâlî, felsefecilerin doğru olmadığına dâir, yine felsefecilerin yolunu izleyerek kanıtlar getirmiş.
36. Âlemin Ezelîliği: «Delîliniz Yok»
Hep örnekledik ya: Âlemin ezelîliği.
Felsefeciler «bu âlem ezelîdir» diyorlar — yâni başlangıcı olmayan bir şey diyorlar. Ezelî olunca âlemin başlangıcı yok.
Oysa İslâm bu konuda öyle demiyor: Hiçbir şey yok idi, Allâh vardı. Allâh bir şey yarattı; o bir şeyden de her şeyi yarattı.
O zaman siz âlemi ezelî görürseniz — bunun önermesi yok, kıyâsı yok, kabûl edilecek aklî bir delîli de yok.
Gazâlî de Tehâfüt‘ünde diyor ki: «Delîliniz zorunlu olarak ispatlanmıyor.» Siz âlemi ezelî görüyorsunuz, ama bu konuda bir delîliniz ve ispâtınız yok. O hâlde siz burada bir metafizik önerme çıkardınız — ve bu önermenin delîli yok.
Gazâlî «mantık kullanmayın» demiyor; ama getirdiğiniz önermelerin bir delîli olması lâzım diyor. Delîli yoksa yine felsefecilerin yolundan gidiyor: Felsefecilerin kullandığı âletleri kullanarak onlara reddiye yazıyor — ve felsefeciler buna cevap veremiyor.
37. Stanford Felsefe Ansiklopedisi
Gazâlî, felsefecilerin hatâ yaptığı — kendi mantık önermelerinin neticesinde yanlış sonuca ulaştığı — yerleri Tehâfüt‘ünde teker teker sıralamış.
Meşhur bir Stanford Üniversitesi var; uluslararası felsefe konusunda çok akademik bir noktada.
Gazâlî, Tehâfüt‘ünde eksikleri tartışırken, felsefecilerin kendilerince koyduğu ölçülerin standartlarını karşılamadığını gösteriyor.
Ve Stanford Üniversitesi’ndeki o felsefe bölümü — enteresan bir şey — ücretsiz; internetten girebilirsiniz.
38. Bin Sekiz Yüz Hakem
Orada yaklaşık bin sekiz yüz hakem var; bin sekiz yüz felsefeci var.
Ve bu bin sekiz yüz felsefeci devamlı her şeyi yazıp güncelliyorlar. Dünyâ çapında felsefe konusunda çok güvenilir bir kaynak.
Hem de bunlar, felsefe konusunda dünyâ üzerinde hakemlik yapabilecek seviyede. Felsefeyle alâkalı — üniversite dilinde ne diyorsunuz — tez gibi hazırlanan makaleler oraya yükleniyor; onlar o makaleleri inceliyor ve tekrar orada yayınlıyorlar.
39. «İngilizcem Doğru Dürüst Olsaydı»
Ah, bir de İngilizcem doğru dürüst olsaydı! Bâzen dil yetersiz kalıyor — çok özür dileyerek söylüyorum bunu.
O metinleri «Hazret-i Google»a aktarıp oradan tekrar bakıyorum. Bu tabî biraz yorucu oluyor.
Ondan sonra cumartesi buraya çıkınca pert oluyorum.
Ben kısaca edindiğim bilgileri aktarıyorum.
40. Onlar Dahi İçinden Çıkamamış
Şuraya gelmek istiyorum — belki ben denk gelmemiş olabilirim, araştırmam yetersiz kalmış olabilir; «felsefeyi komple elden geçirdim» desem yalan olur. Benim nazarımda on yedi-on sekiz eksik incelemiş olabilirim; belki yirmidir, yirmi beştir, belki on beştir.
Ama benim tespit ettiğim kadarıyla bu Stanford felsefe akademisi — yâhut ansiklopedisi — dahi Gazâlî’nin felsefecilere verdiği bu cevapların içinden çıkamamış.
Onlar dahi bunun içinden çıkamıyorsa, artık siz düşünün.
41. Cevap Veremeyince Düşman Olmak
Bir kimse bir şeye cevap vermede yetersiz kalırsa, câhil insanlar ona düşman olurlar.
Senin bir ilmin var, bu kadar ilim sâhibisin — ama Gazâlî’ye cevap veremiyorsun. Gazâlî’nin önünde eğilmek de istemiyorsun. Peki ne oluyorsun? Düşman oluyorsun.
Bizim tırnak içerisinde entelektüelmiş gibi görünen zât-ı muhteremler, Gazâlî’yi anlamaya ve tanımlamaya çalışacaklarına düşman kesiliyorlar.
42. Matematiği Bid’at Diye Reddetmek
Gazâlî’nin genel yaklaşımına bakalım: Mantık var, felsefe var. Mantıkla alâkalı ne düşünüyor? Büyük ölçüde mantığı kullanıyor.
Matematik dediğimizde ise, bir kimsenin matematiği dînî olarak reddetmesi mümkün değildir.
Hâlbuki böyle diyenler var: «Matematik dînî bir ilim değildir, bu bid’attir, buna karşı gelelim.» Bid’atçılar var. Şimdi bu mümkün değil.
Veyâ mantığa bid’at deyip karşı gelenler var: «Hazret-i Peygamber zamânında mantık mı vardı? Bid’attir. Bid’atin her türlüsü sapıklıktır» deyip çıkıyor. Değil kardeşim, böyle değil. Bunu böyle sığ bir tartışmaya koyma; böyle reddederek bir şey elde edemezsin.
Bu açıdan bakarsan İslâm dünyâsı, kör kuyunun içinde kör kalmış bir dünyâ olur.
43. Tıbbı Bid’at Sayanlar ve Yahûdi Doktorlar
Sen mantığı bid’at diye reddet; aklı bid’at diye reddet; matematiği bid’at diye reddet; ondan sonra tıbbı bid’at diye reddet.
«Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem zamânında tıp mı varmış?» — Ona diyorum ki:
«Kardeşim, Yahûdi doktorlar vardı. Medîne-i Münevvere’yi terk etmek istediler; ‘Medîne’de durmak istemiyoruz, burada hasta olan yok’ dediler. Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri beytülmâlden onlara maaş bağladı ve ‘siz tıp ilmini buradaki sahâbelere öğretin’ dedi. Onlara maaş verdi.
Sen tıp ilmini nasıl bid’at olarak görürsün?» diyorum — o «bid’at» diyor. Bu tiplemeler var mı? İslâm dünyâsında ne yazık ki var.
Ondan sonra başı ağrıyınca doktora koşuyor. «Ne diye doktora koştun o zaman? Tedâvi olunuz diyor, hadîs-i şerîf var» diyorum — ama yok. Bu sığ, kısır, karanlık düşünce var mı? Var.
44. Astronomi mi, Astroloji mi?
İslâm dünyâsında bir kısım insanlar astronomiyi «bid’at» deyip reddediyor mu? Evet.
Bakın, astrologları demiyorum — «yıldızlar oradan oraya kaydı, buradan buraya kaydı; senin başına şu gelecek, bu gelecek.» Yâ otur oturduğun yere!
Ben astronomi dediğimde İslâm dünyâsı astrofiziği konuşmalı. Ama astrofizik konuşmuyorlar: Büyücülük yapıyorlar, muskacılık yapıyorlar, yıldıznâmeye bakıyorlar — astrolog olarak geçiniyorlar.
Oysa gerçek mânâda astronomi ayrı bir ilim dalıdır; bunu reddetmek mümkün değildir, bid’at diye reddedemezsiniz.
45. Astrofizik, Astro-Matematik, Astro-Kimyâ
Oradan astrofiziğe geçmesi lâzım; astrofizik üzerine konuşması lâzım. Astro-matematik üzerine konuşması lâzım. Astro-kimyâ olarak düşünmesi lâzım.
Neden? Uzayda bir sürü gezegen var. O gezegenlerin içindeki kimyevî maddelerin araştırılması lâzım. Gezegenlerin matematiğinin bulunması lâzım. Astrofizikte ise evrendeki fizikî kanunların tespit edilmesi lâzım.
Sen bunları bid’at deyip reddedersen, Gazâlî’yi hiç anlamamışsın demektir.
Sonra bunlara bakarak Gazâlî’yi de o sınıfın içinde görüyorsan — vallâhi de billâhi de tallâhi de sen kara câhilin tekisin. İster profesör ol; hiçbir şey değilsin sen. Allâh muhâfaza eylesin.
46. Ama Uzman da Kendi Alanı Dışında Ahkâm Kesmesin
Buraya geldiğimizde şunu da söyleyelim: Astrofizikçinin, matematikçinin, tıpçının, felsefecinin yâhut mantıkçının metafizik konularında ahkâm kesmesi de doğru değildir.
Metafizik, felsefeciler açısından baktığımızda çok tehlikelidir.
Gazâlî de bu felsefecilere «metafiziğe girmeyin, metafizik sizin alanınız değil» deyip reddiye koyan kimsedir. «Yâ sen buraya girme, sen kendi dalına git.»
47. «Ben Abdullah’a Ahkâm Kesemem»
Örnekleyeyim: Abdullah sinir ve beyin cerrâhı. Ben kalkıp Abdullah’a bu konuda ahkâm mı keseceğim? Yok yâ, benim işim değil o.
Ama Abdullah da metafizikten ahkâm kesmeyecek; oturacak oturduğu yerde.
Veyâhut çocuk doktoru metafizikten ahkâm kesecek — otur kardeşim, sen çocuk doktorusun, o konuda uzmanlaşmışsın; sen çocuk tedâvisiyle uğraş.
Yâhut adam esnaf: Kardeşim, sen ticâretine bak; ticâret ilmini geliştir kendinde. Başka dallardan ahkâm kesme.
Ama bizim ülkede ne yazık ki herkes her şeyi biliyor; herkes her şeyde ahkâm kesiyor. Allâh bizi affetsin.
48. Vahiy Belirleyici Sınırdır
Ve Gazâlî burada vahyi belirleyici sınır olarak koyuyor — herkesin önüne.
Yâni sen matematikçi de olsan, fizikçi de olsan, astrofizikçi de olsan, kimyâcı da olsan — ne olursan ol — vahiy senin için sınırlayıcı bir olgudur. Sen vahyin ötesini arama.
Ve Gazâlî’nin aradığı bir ahlâk var; akıl var, dîn var — ve aynı zamanda sûfî tecrübesi arıyor Gazâlî.
Fıkıh usûlünde de mantığı çok iyi kullanan bir kimsedir.
49. Felsefe Karşıtlığı ile Mantık Karşıtlığı Aynı Şey Değil
Böyle olunca «Gazâlî’nin felsefe karşıtlığı ile mantık karşıtlığı» aynı dâirede tutulursa bu doğru olmaz.
Târihî sürece baktığımızda da bu ikisi aynı değildir.
Gazâlî felsefeye tamâmıyla karşı olan biri değildir: Felsefenin eksikliklerini ve noksanlıklarını tespit etmiştir. Mantığı da Aristoteles’ten olduğu gibi almamış; lâzım olanları almış ve her ikisini de kullanmıştır.
İkisini de reddeden bir kimse olarak görürsek, o zaman biz Gazâlî’yi yanlış değerlendirmiş oluruz — ve Gazâlî’yi tanımadığımız, tanımlamadığımız ortaya çıkar.
50. Hasan Aydın’ın Eleştirisi
Daha önce paylaştığımız eleştirel görüşler vardı — okuduğumuz metinlerin içinde. Mâlum, Hasan Aydın’ın böyle eleştirel bir paragrafı vardı: «Gazâlî, felsefenin metafizik alanını sınırlandırırken uzun vâdede sorgulama alanını daralttı.»
Bunu toparladığımızda şu söylenmelidir: Gazâlî’nin mantığı kabûl etmesi, mantığın bugünkü anlamda sınırsız bir düşünce platformu ve sınırsız bir düşünce özgürlüğü gibi kullanılması demek değildir — Gazâlî orada değildir.
Gazâlî’nin sisteminde mantık vardır, fakat mantığın faâliyet alanı da bellidir.
51. Her İlim Dalının Alanını Belirlemek
Çünkü Gazâlî’nin en önemli özelliklerinden biri şudur: Her ilim dalının alanını belirlemesi.
O alan belirleyiciliği bir kısıtlama olarak görülmemelidir — çünkü her şeyin yerli yerinde kullanılması lâzımdır.
Gazâlî, aklın «ben tek başıma kesin hakîkate ulaşırım» demesine karşı çıkıyor. Yâhut «ben mantık önermeleriyle kesin hakîkate ulaşırım» denilmesine karşı çıkıyor.
52. Hiyerarşi: Duyular, Akıl, Vahiy, İlham
Onun düşünce, fikir ve inanç hiyerarşisine baktığımızda: Duyular çok önemli, akıl çok önemli, vahiy bu noktada çok önemli.
Ve bunlara bağlı olarak sûfîlerin «keşif» dediği — benim zaman zaman «ilham» dediğim — ama âyetlere baktığımızda kelime mastarı olarak «vahiy» diye nitelendirilen bir yapı çıkıyor ortaya Gazâlî’de.
Çünkü duyular çalışmazsa akıl eksik kalır. Duyular Gazâlî için önemlidir: Görmesi, duyması, hissetmesi — bunlar aklın askerleridir.
O hâlde sıra şudur: Duyu, akıl, vahiy — «vahiy» derken indirilen kitap ve sünnet — ve onun bir çıt ilerisi, o kimsenin ilham alması.
Hakîkate ulaştıracak yol budur: Duyular, akıl, vahiy ve ilham yâhut keşif; o kimsenin husûsî mânâda kalbine gelen — ben yine «ilham» diyeyim — ilham.
53. Gazâlî Aklı İlâhlaştırmaz
O yüzden Gazâlî tipik akılcılıktan — yâni aklı ilâhlaştırmaktan — uzaktır.
Çünkü aklını da vahye bağlar; hattâ aklı o kimsede keşfe, yâni ilhâma bağlar.
Ama Gazâlî’yi böyle basitçe akıl düşmanıymış gibi göstermek, gerçekten onu tanımadıklarını ve anlamadıklarını ortaya çıkarır.
54. Paradoks Gibi Görünen Şey
Bugüne kadar konuştuklarımızın ana tezlerinden biri şudur: Gazâlî, felsefecilerin belirli yönleriyle mücâdele ederken, felsefenin içindeki en büyük âlet olan mantığı İslâmî düşünce sisteminin içine yerleştiriyor.
Burası dışarıdan bakıldığında bir paradoks gibi görülebilir: Bir taraftan felsefecilere cevap veriyor, ama bir taraftan da felsefecilerin kullandığı mantığı İslâmî ilimlerin içine yerleştiriyor.
Bizim dilimizde denir ya: «Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!»
Ammâ ve lâkin bu, paradoksal bir mesele değildir. Çünkü İslâmî düşünce sisteminin mantıksız olması mümkün değildir.
55. Kindî ve Tâbiîndeki İşâretler
Bunu biraz daha geriye — Gazâlî’den önce Kindî’ye doğru — götürdüğümüzde, Kindî’de de bunu görmemiz mümkündür.
Hattâ biraz daha geriye gittiğimizde bunun işâretlerini tâbiînde ve tebe-i tâbiînde görmemiz mümkündür.
Kendi zamanlarında her ne kadar anlaşılmadılarsa da, bilhassa ehl-i tasavvuf yolunda giden o büyük zâtların kullandıkları argümanlar kendi zamanlarında tanımlanamadığı için, onlar kendi zamanlarının önünde gitmişlerdir.
Ama bunları kullanmışlar mı? Kullanmışlar.
Aslında Gazâlî de kendisinden önceki bu Kindî ve öncesi birikimden faydalanmamış değildir; onlardan da faydalanarak gelmiştir.
56. Vahye Aykırı Yerleri Atmış, Lâzım Olanı Almış
Gazâlî, Aristo–İbn Sînâ–Fârâbî çizgisindeki mantığın eksik ve vahye karşı olan yerlerini atmış; lâzım olan şeyleri almıştır.
Ve bunları İslâmî ilimler dalının içerisine yerleştirmiştir.
Nitekim Gazâlî’den sonra da mantık, kelâmda ve usûl-i fıkıhta bir âlet olarak kullanılmıştır.
Demek ki Gazâlî bu konuda çok önemli bir iş yapmış ve kendisinden sonraya bir çığır açmıştır.
57. Mantık, Kelâm ve Fıkhı Sentezlemek
Çok enteresandır: Gazâlî mantığı, kelâmı ve fıkhı bir yerde sentezlemiştir.
Ve böyle sentezleyerek, birleştirerek İslâm dünyâsının içinde ayrı bir alan açmıştır.
Bu noktada Gazâlî ile bilim tartışması da değişkenlik gösteriyor.
58. «Gazâlî Aklı Reddetti» Tezi Ne Kadar Basit
Artık şu tez önümüzde çok basit bir tez olarak kalıyor: «Gazâlî aklı reddetti, mantığı reddetti, felsefeyi yasakladı, İslâm dünyâsı geriledi.»
Bugüne kadarki sohbetleri incelediğimizde, araştırdığımızda, konuştuklarımıza baktığımızda görüyoruz ki: «Gazâlî aklı reddetti» — çok basit, çok bayağı, aşağı bir şey. «Mantığı reddetti» — bu da çok bayağı, tanımlanmamış bir şey. «Felsefeyi yasakladı» — bu da tanımlanabilmiş bir şey değil; ispâtı yok bunun.
Allâh muhâfaza eylesin.
59. Ölçülü İfâde Şöyle Olurdu
Bunu böyle diyeceğimize Gazâlî hakkında şöyle deseydik — yâhut deselerdi — daha ölçülü olurdu:
«Gazâlî, Aristotelesçi ve İbn Sînâcı düşüncenin mantıkî yönlerini — doğru yönlerini — büyük ölçüde benimsedi; ama onların metafizik sonuçlarını ve önermelerini kabûl etmedi ve felsefenin otoritesini orada, tâbiri câizse, salladı, yerle bir etti.»
Zâten ağırlarına giden budur.
Böylece mantık İslâmî ilimlerin içinde yaşamaya devâm etti — ve hâlâ daha devâm ediyor. Felsefenin bağımsız metafizik önermeleri ise tartışmalı bir durumda kaldı.
Ve hâlâ daha o Stanford Üniversitesi’nin akademi ansiklopedisi ve bölümü bu işin içinden çıkabilmiş değil. Çok iddiâlı konuşuyorum bunu — ama az bir şey inceleyerek kabaca bu sonuca vardım.
60. Gençlere: «Bir Diliniz Olsun»
Aslında iyi bir İngilizcem olmuş olsaydı daha ince araştırırdım.
Bu sözüm gençlere: Gerçekten bir diliniz olsun.
Ne yazık ki dünyâ üzerindeki bu tip araştırmalar, tezler, yazılar İngilizce. Bakıyorsun, o yazılar sana bakıyor, sen o yazılara bakıyorsun. «Haydi kes, kopyala, yapıştır; onu Türkçeye çevir.»
Her ne kadar bizde İngilizce bilen çok olsa da, gecenin saat ikisinde üçünde benimle çalışan olmuyor. Böyle bir bazuka attım yukarı doğru — anlayan anladı.
61. «Benim İngilizcem Bu Kadar»
Gerçekten dilin eksikliğini kendimde görüyorum.
Benim İngilizcem: «What is your name? My name is Mustafa Özbağ.» Bu kadar; daha ilerisi yok.
Daha ilerisi olması için onu konuşurken râbıta etmem lâzım. İlerisi olanlar konuşabilirler tabî; bu noktada sıkıntım yok.
Saîd İngilizce bilgisayar okuyor, değil mi? Evet. İnşâallâh bununla gençler yetişecekler, İngilizce diline hâkim olacaklar. Ben onlara pasajlar açacağım; onlar da doğru bir şekilde bana Türkçeye çevirecekler — ama «Hazret-i Google»dan değil.
Bir bakıyorum başka bir şey çıkıyor; «bunun böyle olmaması lâzım» deyip başka bir kanaldan bir daha baktırıyorum, yine başka bir şey çıkıyor. O yüzden dil konusunda ne yazık ki sıkıntı yaşıyoruz. Allâh bizi affetsin.
62. Gelecek Hafta: Mâverdî ve Devlet
Önümüzde bir paragraf var. Bu paragrafla alâkalı biraz çalıştım ama çalışmamı kendimce yeterli görmedim; zâten bir derslik konu. Onu önümüzdeki haftaya sakladım. Çünkü İslâm devlet anlayışıyla da alâkalı konular var. Bir de bugün erken başlayıp erken bitirmeye gayret ettim.
İşte o paragraf: «Dîn adamları ve İslâmcı hareket, sâdece inanç ve ibâdet alanlarını değil; devleti, toplumu, eğitimi, ekonomiyi, orduyu, sivil bürokrasiyi, uluslararası ilişkileri — yâni bir bakıma yaşamın tamâmını — yönetmek istiyor. Ünlü İslâm hukūkçusu Şâfiî Mâverdî’nin neredeyse bin yıl önce yaptığı ‘dîn ve devlet birbirinden ayrılmaz ikizlerdir’ şeklindeki değerlendirme, Prof. Dr. Ahmet Ocak’ın da ifâde ettiği gibi, bütün İslâm dünyâsında geçerli olacak bir siyâset teorisinin temelini atacaktı.»
Buna esaslı bir cevap vermem lâzım. Çünkü buradan Mâverdî’yi böyle eleştirmek işin basiti.
63. Mâverdî’yi Anlamak İçin Ne Lâzım?
Biz Mâverdî’nin yaşadığı ortamı ve kendi çağdaşlarının — kendi yaşadığı devletlerin — uygulamalarını buraya dökmemiz lâzım. Biraz dökmedim değil, döktüm.
Mâverdî’nin yaşadığı dönemde bir tarafta Şîa var; Şîa’nın devlet yönetimi var. Perslerin devlet yönetimi var; Perslerden Şîa’ya geçiş var. Türklerin devlet yönetimi var — hani İngilizlerin tâbiriyle «Orta Asya» diyorlar ya — Orta Asya’dan îtibâren ve İslâm olduktan sonra bir devlet yönetimi anlayışı var.
Emevîler var, Abbâsîler var ve Hulefâ-i Râşidîn dönemi var.
Bu devlet yapılanmalarını konuşmamız lâzım ki Mâverdî’yi iyi anlayalım: Hulefâ-i Râşidîn’in devlet anlayışı, Emevîlerin devlet anlayışı, Abbâsîlerin devlet anlayışı, Selçukluların devlet anlayışı, Mâverdî’nin zamânındaki Şîa’nın devlet anlayışı ve Türklerin devlet anlayışı. Emevîler ayrı, Abbâsîler ayrı, Türkler ayrı — sonra Selçuklu oluyorlar. Şîa ayrı; Şîa’dan önce Persler var, onlar ayrı.
Bunların karşısında da Bizans var: Bizans’ın devlet anlayışı, iç kargaşalar, dış kargaşalar. Bunların hepsini analiz ettikten sonra Mâverdî’yi anlamamız mümkündür — yâni «dîn ve devlet ikiz kardeştir» sözünü ancak o zaman dosdoğru anlayabiliriz.
64. «Deveyi Doğduğu Yere Kadar Kovalarım»
Bu meseleyi ben Eflâtun’a kadar götürdüm — hani Eflâtun dîn ve devlet ilişkilerinde ne demiş, oraya kadar. Hattâ Yunan felsefesinde Aziz Augustinus’a kadar götürdüm.
Öyle yakın yerde bırakmam ben: Bizim oranın tâbiriyle, deveyi bilmem ne yaptığı yere kadar değil — doğduğu yere kadar kovalarım.
Öyle Mâverdî’ye de incelemeden, araştırmadan bir kimseye lâf söyletmem. Bunu böyle silkeleyeceğim, tâbiri câizse.
65. Laiklik Safsatası: Diyânet Devlete Bağlı
Hâlâ da — farkında olsalar da olmasalar da — dünyâ üzerinde insanların önüne «dîn ve devlet işleri ayrıdır» diye bir safsata koydular.
Mâdem ayrı, Diyânet İşleri neden devlete bağlı? Demek ki dîn de devlet de hâlâ ikiz kardeş.
Mâdem ki bizde laiklik var; mâdem ki ilkokulda, ortaokulda, lisede bize «laiklik nedir?» dendiğinde «dîn ve devlet işlerinin ayrılmasıdır» diye öğrettiler…
Ama hacca götüren devlet — yâni devletin kurumu, Diyânet götürüyor. Bildiğiniz Diyânet turizmle uğraşıyor; aynı zamanda umreye götürüyor. Diyânet’ten bir kart almazsan hacca gidemiyorsun, umreye gidemiyorsun.
Bir de Diyânet câmilere memur atıyor. Demek ki dîn ve devlet ikiz kardeşliği devâm ediyor. Hani laiklik nerede burada?
66. Avrupa’da Kiliseler
Veyâhut «laik» dediğiniz ülkelerde kiliseler var; kiliseler hayatlarına devâm ediyorlar.
Kiliseler devlete önerme yapıyorlar — ve Avrupa’da da Amerika’da da kiliselerin önermelerini devlet kabûl ediyor.
O zaman Avrupa’daki o Eflâtun çizgisi — Eflâtun ile Platon aynıdır — Avrupa’da devâm ediyor demektir.
Hattâ bu noktada Eflâtun’un öyle enteresan önermeleri vardır ki: Devleti idâre edecek olan insanların dînî terbiye alması lâzım, diyor.
Augustinus ise devleti — yâhut devlet başkanını, onların diliyle söyleyeyim — «tanrının emirlerinin uygulayıcısı» olarak görüyor. Batı dediğiniz o felsefede Augustinus, devlet başkanını yâhut devleti tanrının emirlerinin uygulayıcısı olarak görüyor.
Şimdi bunlara baktığımızda Mâverdî’yi anlayacağız. Avrupa hâlâ laikliği uyguluyormuş gibi görünüyor — ama orada her alanda dîn ve devlet kol kola girmiş vaziyette.
67. Medîne Vesîkası da İşin İçinde
Önümüzdeki haftaya inşâallâh bu paragrafı — Allâh sağlık âfiyet verirse — geniş bir şekilde alacağız. Ve bu, Gazâlî ile bitirebilirsek son dersimiz olacak.
Ana hatlarını çizdim; bayağı yürüdüm bunda. Bugün bir daha baktım — bu girişi biraz daha genişletmem lâzım inşâallâh.
Hattâ örnekleme olarak meşhur Medîne Vesîkamız var ya — ilk anayasa gibi olan — onu bile koydum işin içerisine. Geniş bir perspektif olacak.
Allâh izin verirse önümüzdeki hafta daha erken başlayıp bu konuyu zor bitiririz; ama inşâallâh bitirmeye çalışırız. Belki bir haftada dahi bitmeyecek; belki iki veyâ üç hafta da sürebilir. Şimdiden hakkınızı helâl edin.
68. Duyuru: Bayanlara Özel Program
Şu iki soruya da bakalım inşâallâh, ondan sonra bu geceyi sonlandıralım.
6 Eylül Pazar — yâni yarın — saat on dörtte, gündüz saat ikide, burada vakıf binâsında bayanlara özel sohbet, semâ ve duâ vardır. Bütün bayan kardeşler dâvetlidir.
Her ayın ilk pazarında burada bayanlar kendi aralarında semâ, duâ ve sohbet programı yapıyorlar.
İnşâallâh müsâit olanlar, gelebilenler programa katılmaya gayret etsinler. Bilhassa bayan kardeşler bu programlara destek versinler.
69. Soru: Osmanlı Pâdişahları Merâtib Atlar mıydı?
Bir soru var: «Osmanlı pâdişahları da merâtib atlar mıydı? İçlerinden büyük velî var mıydı?»
İçlerinden velî olduğu söylenenler var.
Osmanlı pâdişahları da ehl-i müslimdi; bir kısmı ehl-i sûfîydi.
Ehl-i sûfî olanların nefis merâtibini atladıklarına ve evliyâdan olduklarına dâir emâreler var. Doğrusunu Allâh bilir.
Kaynakça
Sohbette zikredilen âyetler, hadîsler, eserler ve şahıslar aşağıda toplanmıştır. Bu ders, Gazâlî’nin mantık anlayışına ayrılmış olup önümüzdeki hafta Mâverdî ve İslâm devlet anlayışıyla devâm edecektir.
İmâm Gazâlî, el-Mustasfâ min İlmi’l-Usûl — Bir fıkıh usûlü eseridir; ön sözündeki mantık mukaddimesinde Gazâlî, mantık bilgisinin yalnız fıkha âit olmadığını, bütün ilimler için temel bir giriş olduğunu söyler ve mantığı kullanmayan kimsenin güvenilirliği bulunmadığını çok sert bir dille ifâde eder.
İmâm Gazâlî, Mi’yârü’l-İlm ve mantık külliyâtı — «Mi’yâr» ölçü demektir; mihenkten gelmedir — kuyumcuların altının ayârını bulmak için mihenge vurması gibi. Gazâlî’de mantık, doğru düşünceyi yanlıştan ayıran bir ölçüdür.
İmâm Gazâlî, Tehâfütü’l-Felâsife — Filozofların vardığı sonuçların gerçekten burhânî olup olmadığını sorgular; yirmiye yakın konuda cevâbın «hayır» olduğunu, yine felsefecilerin kendi âletleriyle gösterir.
Kur’ân-ı Kerîm — «Hayır bildiğinizde şer, şer bildiğinizde hayır vardır» — «Doğru neye göre doğru, yanlış neye göre yanlış?» sorusunun dayanağı; önerme bahsinde zikredilir.
Kur’ân-ı Kerîm — Tâhâ sûresi: Mûsâ aleyhisselâm’ın asâsı — «Elindeki nedir?» sorusu ve Mûsâ aleyhisselâm’ın cevâbı. Asâ doğru yerde faydalı, yanlış yerde zararlıdır — mantığın âlet oluşu bu misâlle anlatılır.
Hadîs-i Şerîf — «Bana eşyânın hakîkatini göster» — Hazret-i Peygamber’in duâsı; eşyânın hakîkatine ulaşan kimsenin eşyâya zâhirî bakmayacağı bahsinde zikredilir.
Hadîs-i Şerîf — «İlim Çin’de de olsa Müslümanın yitik malıdır» — Mantığın «Yunan’dan geldi» diye reddedilemeyeceğinin delîli.
Hadîs-i Şerîf — «Tedâvi olunuz» — Tıbbı bid’at sayanlara verilen cevapta zikredilir.
Medîne’deki Yahûdi doktorlar hâdisesi — Medîne-i Münevvere’yi «burada hasta yok» diye terk etmek isteyen doktorlara Allâh Resûlü’nün beytülmâlden maaş bağlaması ve «tıp ilmini buradaki sahâbelere öğretin» buyurması.
Aristoteles, Fârâbî ve İbn Sînâ — Tanım, önerme, kıyas, burhan, zorunlu sonuç ve çelişmezlik âletlerinin kaynağı; «mantık eşittir hakîkatin kendisi» görüşünün sâhipleri olarak Gazâlî’den ayrılırlar.
Kindî ve tâbiîn geleneği — Gazâlî’den önce de İslâmî düşüncenin mantıksız olmadığının işâretleri; Gazâlî bu birikimden faydalanmıştır.
Stanford Felsefe Ansiklopedisi — Yaklaşık bin sekiz yüz hakemin katkı verdiği, ücretsiz ve dünyâ çapında güvenilir bir kaynak; buna rağmen Gazâlî’nin filozoflara verdiği cevapların içinden çıkabilmiş değildir.
Hasan Aydın — «Gazâlî, felsefenin metafizik alanını sınırlandırırken uzun vâdede sorgulama alanını daralttı» şeklindeki eleştirel değerlendirmenin sâhibi.
İhsan Eliaçık — «Namaz ibâdet değildir» görüşü; bin dört yüz yıllık İslâm anlayışıyla karşılaştırılarak «tanımlama» bahsinde ele alınır.
Mâverdî ve Prof. Dr. Ahmet Ocak — «Dîn ve devlet birbirinden ayrılmaz ikizlerdir» değerlendirmesi ve bunun bir siyâset teorisinin temeli sayılması; önümüzdeki dersin konusu olarak duyurulur.
Eflâtun (Platon) ve Aziz Augustinus — Dîn-devlet ilişkisinin batı felsefesindeki kökleri: Eflâtun devleti idâre edeceklerin dînî terbiye almasını şart koşar; Augustinus devlet başkanını «tanrının emirlerinin uygulayıcısı» olarak görür.
Medîne Vesîkası — İlk anayasa niteliğindeki metin; gelecek dersin perspektifine dâhil edilmiştir.
Mustafa Özbağ Efendi, «Gazâlî’den Sorular 12» — Bu yazının kaynağı olan sohbetin tam kaydı; yukarıdaki bütün bahisler bu sohbetten derlenmiştir.
İmâm Gazâlî hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
Ek kaynaklar: